RSS

İslamoğlu Tef. Ders. ZÜMER SURESİ (01-20) (144)

12 Nis

231

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

BismillahirRahmanirRahıym

El Hamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn Vesselatü Vesselâmü alâ Resulüna Muhammedin ve alâ alihi ve ashabihi ecmaiyn.

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Tâhâ 25-26-27-8)

Rabbim, göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi, düğümü çöz dilimden, ki anlasınlar beni. Amin! Rabbeneftah bil hayr, vahtim bil hayr, Rabbi yessir ve la tüassir, Rabbi temmim bil hayr.

Değerli Kur’an dostları bugün Kur’an ın 39. suresi olan Zümer suresine gireceğiz. Zümer suresi adını zümreler, gruplar manasına gelen adını 71 ve 73. ayetlerde geçen Zümera kelimelerinden alır. Ki Kur’an da sadece bu surenin ilgili ayetlerinde geçer bu kelimeler. Hz. Aişe’den gelen bir rivayetten anlaşılıyor ki ilk nesil zamanında sure bu isimle anılmaktaydı.

Surenin dönemine gelince, hiç şüphe yok ki sure Mekki dir, Mekke de nazil olmuştur. Bir takım otoritelerin bazı ayetlerin Medine de nazil olduğunu söylemelerine rağmen bunun mugni bir delili yoktur. 6. surenin girişinde çok daha önce ortaya koyduğumuz kriterlere vurduğumuzda böyle bir tez geçerliliğini yitirmektedir.

Surenin iniş zamanını, dönemini, daha doğrusu Mekke döneminin içinde ki 3 dilimden hangisine denk geldiğini tam tespit etmek zor olsa da 10. ayette ki Allah’ın arzı geniştir ifadesinden hicrete teşvik edildiğini anlıyoruz mü’min muhatapların. Dolayısıyla hicretten bahseden bir ayetin bünyesinde yer aldığı bu sure ya Habeş hicreti öncesi, ya da Medine’ye hicret arifesinde indirilmiş olmalı. Bizce Habeş hicreti olmamalı, olamaz. Çünkü surenin üslubu, ayetlerin uzunluğu daha çok Medeni’ye hicret arifesinde ki sureleri andırmakta. Bizim görüşümüze göre bu sure Mekke döneminin 4 er yıllık 3 dilimlik Mekke döneminin 2. diliminin, 2. periyodunun ya sonunda ya da 3. periyodunun başında inmiş olmalıdır. Ki İsra suresine mücavir surelerden biridir inişte.

Bu anlamda sure tevhid konusunu ana tema olarak işler. İnancı saf ve samimi arı duru kılarak ibadeti yalnız Allah’a hasretmek biçiminde tanımladığı tevhidi 2, 3, 11, 14. ayetlerde farklı cümle kalıplarıyla, ama aynı manayı da vurgular.

Tevhid binasını yıkan şirki de ele alır. 33, 38, 43, ile 46. 62. ile 67 ayetleri arasında da her türlü şirki reddeder. Ve dahası her tür şirk alttan alta Allah’ın yetersizliği sapık fikrine dayandığı için 31. ayet (Hayır 36) şöyle vurgulu bire cümle ile bu tasavvuru reddeder. EleysAllâhu Bi kâfin abdeH (zümer/36) Allah kuluna yetmez mi?

Yine sure 53. ayetinde O’nun sınırsız rahmetini müjdeleyerek Allah’ın kuluna yetip de arttığını şöyle dile getirir. Kul ya ‘ıbadiyelleziyne esrefu alâ enfüsihim lâ taknetu min rahmetillâh (Zümer/53) ey hayatını israf eden, hayatını har vurup harman savuran hayatını çar çur eden hayat gibi muhteşem emanete ihanet eden kullarım, Allah’ın rahmetinden asla ümit kesmeyin. innAllâhe yağfiruzzünube cemiy’a hiç unutmayın ki Allah günahların tamamını Affedebilir. Yani Allah’ın affından büyük günah işleyeceğiniz zehabına kapılmayın. Şeytan size ters bir tasavvuru giydirmesin. Allah’ın affından büyük günah işleyeceğiniz tasavvuruna kapılmak, Allah’ın sizi affedemeyeceği sonucuna götürür. Ki bu da tersinden bir şirktir. Ben öyle bir günah işlerim ki Allah bile affedemez diyemezsiniz değil mi? (Haşa) O zaman innAllâhe yağfiruzzünube cemiy’a Allah günahların tamamını affedebilir. inneHU “HU”vel ĞafûrurRahıym (Zümer/53) Neden? Çünkü O sonsuz bağışlayıcı ve merhametin kaynağıdır. Varlığın içerisinde merhamet adına ne varsa O’ndan bir yansımadır. Onun içinde böyle bir Allah ile muhatapsınız ve rabbinizden ümit kesmeyin. Der sure ve sure Ahiret manzaralarıyla, negatif ve pozitif geçmiş bir hayatın cezası ya da ödülünü ele alan manzaralarla son bulur.

Nüzulde sure 57. sırada, Sebe’ suresiyle Mü’min suresi arasında yer alır. Şimdi Zümer suresinin tefsirine geçebiliriz.

BismillahirRahmanirRahıym

Rahman, rahiym olan Allah adına. Her bildiri, her manifesto, her ültimatom, her mesaj meşruiyetini göndereninden alır. Okuduğum şu mesajda meşruiyetini Allah’tan alır. Her mesaj biri adına okunur, adına okunduğu makam ne kadar etkiliyse, mesajın muhatabı üzerinde bıraktığı etki de o derecededir. Eğer bir mesaj Allah adına gönderilmişse, Allah adına iletiliyorsa, o mesaj önünde durup can kulağıyla dinlemek gerekir. Çünkü insan anlamını Allah’tan alır. Eğer Allah’ını kaybederse, Allah’ı ile ilişkisini keserse, rabbiyle arasına mesafe koyarsa insan orada anlamını yitirir. Geriye bir pantolon – kemik, bir gömlek et ve bir bidon da sıvı kalır. Yer yüzünün en akıllı canavarına dönüşebilir. Onun için Allah’ın muhatap olduğu insan Ahsen-i takvim üzerine yaratılan, eşref-i mahlukat olma potansiyeli bünyesinde taşıyan insan, kendi potansiyelinin zirvesine, yüreğinin çeperlerine tutunarak çıkabilme yetisiyle, yeteneğiyle yaratılan insandır. 

1-) Tenziylül Kitabi minAllâhil ‘Aziyzil Hakiym;

Bu BİLGİ, Aziyz Hakiym Allâh’tan boyutsal olarak şuuruna indirilmiştir! (A. Hulusi)

01 – İndirilişi bu kitabın Allah dan, o azîz, hakîm Allah dan dır. (Elmalı)

Tenziylül Kitabi minAllâhil ‘Aziyzil Hakiym bu ilahi mesaj üstün hikmet sahibi olan, yüceler yücesi Allah katından indirilmedir.

Kur’an ın ilahi kaynağına atıf yapıyor bu giriş ayeti. Ayetin sonunda ki Aziyz ve Hakiym sıfatları Sadece Allah’ı nitelemiyor. Kur’an ın başka yerlerinde de geldiği gibi Kur’an ı da niteliyor. Onun için Kur’an hakkında da bu Kur’an Aziyzdir, Hakiymdir buyuran ayetler daha önce geçti. Dolayısıyla Aziyz ve Hakiym olan Allah’tan indirilmiş, Aziyz ve Hakiym olan Kur’an dır bu. Bu iki form Mübalağa ile ismi fail formudur. Yani abartılı özne formudur. Kur’an a raci kılınırsa eğer, Kur’an özne olmuş oluyor. Yani inşa eden bir özne, müdahale eden bir özne, aktif ve aktüel bir özne. Yani sizin karşınızda sizi onaran, sizi yapan sizi bina eden, sizi kurgulayan, sizi inşa eden sanki şuurlu, aktif bir özne.

Vahye böyle muamele yapmamız isteniyor bizden. Vahye böyle bakmamız isteniyor. Vahye bir nesne olarak bakmamız istenmiyor. Nesne olarak baktığımızda kitabına uyduruyoruz. Özne olarak baktığımızda ise kitaba uyuyoruz. Kitap; Kitabına uydurmak için okunmaz, kitaba uymak için okunur. Onun için de vahye özne olarak yaklaşmamızı önce vahiy istiyor bizden.

2-) İnna enzelna ileykel Kitabe Bil Hakkı fa’budillahe muhlisan lehüd diyn;

Muhakkak ki biz sana O BİLGİyi Hak olarak (hakikatin olan Esmâ boyutundan açığa çıkardık) inzâl ettik! O hâlde Din’i, (varlıktaki sistem ve düzenin mutlak hâkimi – hükümranı olarak) Allâh’a kulluğunun farkındalığıyla yaşa! (A. Hulusi)

02 – Emin ol biz sana kitabı hakkıyla indirdik onun için Allaha öyle ibadet ve kulluk et ki dini ona halîs kılarak, (Elmalı)

İnna enzelna ileykel Kitabe Bil Hakk bu ilahi mesajı, bu Keriym vahyi, bu Aziyz kitabı, bu özne olan ilahi kelâmı, gerçek bir amaçla elbette biz indirdik. Bil Hakk, gerçek bir amaçla. Ben mülâbese manası verdim orada ki “B” ye. Orada ki “B” edatına sebebiyye, nedensellik anlamı da verilebilir. İndiği makam Hakk olduğu için, Hakk; hakikat makamı olması sebebiyle indi manasına da gelebilir.

Fakat benim tercih ettiğim mana hemen biraz sonraki 5. ayette göklerin ve yerinde Hakk ile  yaratıldığını ifade buyuran ayetle uyumludur. Çünkü burada ki Hakkın zıddı batıldır. Batıl ise bu anlam örgüsü içerisinde amaçsızlığa tekabül eder. Yani Allah amaçsız olarak yaratmamıştır gökleri ve yeri. İnsanı da amaçsız olarak yaratmamıştır. Dolayısıyla bu vahyi de insana amaçsız olarak indirmemiştir. İnsanı nasıl amaçlı yaratmışsa vahyi de insana indirirken o amaca uygun olarak, o amacı gerçekleştirmek için indirmiştir. Onun için ayette ki Bil Hakk amaçlılığa tekabül eder diye düşünüyorum. Biz bu vahyi bir amaca mebni, bir amaçla indirdik buyuruyor rabbimiz.

fa’budillahe muhlisan lehüd diyn şu halde sadece onun için olan saf ve samimi bir inançla Allah’a, yalnız Allah’a  kulluk et. İşte tevhid çağrısı. Bu çağrı bu surede dönüp dönüp biraz farklı formlarla da olsa tekrar tekrar gelecektir.

Ayette fa’budillah, Allah’a kulluk et. Yani ubudiyetten söz ediliyor. Ubudiyet emrediliyor, yalnız Allah’a kulluk et. Aczin idrakiyle severek boyun eğmek demektir ubudiyet. Ne demek aczin idraki; Ben bana yetmem ya rabbi, ben kendime yeterli değilim ya rabbi. Ben, benim değilim ya rabbi, ben sana aitim ya rabbi. İnna lillah biz O’na aitiz, Allah’a aitiz. Dolayısıyla ait olduğum kapıya yabancılaşmak istemiyorum, o kapıya karşı otonomi ilanı gibi bir sapıklığa düşmek istemiyorum, o kapıdan bağımsız var oluşumu idame ettiremeyeceğimi biliyorum. Dolayısıyla ben bana yetmem, sen bana yetersin ya rabbi. Onun için ben acizim, ben yetersizim, ben kifayetsizim. Seninle ancak olursam ayakta dururum. Dolayısıyla sana kayıtsız şartsız kulluk için teslim oluyorum, boyun eğiyorum. Eğer sana boyun eğmezsem Allah’ım beni kendine kul edecek bir yığın layık olmayan çevre ve varlık var. Hemcinslerim arasında benim üzerimde otorite kurup beni kula kul edecekler, beni sana kul olmaktan uzaklaştırmak istiyorlar. Fakat ben onlara rağmen kula kul olmayacağım, eşyaya kul olmayacağım, sana kul olacağım Allah’ım. Demektir ubudiyet.

Din; Ayetin içinde geçen temel kavramlardan biri. Çok anlamlı bir kelime din. Gerçek bir çok anlamlı kelime. Kök olarak deyn mastarından türetilir. Deyn borç demektir. Din de Medine de, medeniyette aynı kökten türetilir. Bir yerleşim biriminde insanlar arasında ki anlaşmazlıkları hukuki çözümlere bağlayan kimseye, yani hukuk adamına deyyan denilir. Hukuk adamının içinde yaşadığı ve hukukun kendi içinde uygulandığı siteye de mediyr denilir. Hukukun üstün olduğu sitelerden birleşmiş olan bir uygarlığa da medeniyet denilir.

Dolayısıyla Dinle Medine arasında ki etimolojik ilişki hukuk ilişkisidir. Yani borçluluk bilinci, borçluyum, borcumu ödemek zorundayım. Borcumu ödemezsem hukuk yakama yapışır. Dolayısıyla sorumluyum. Onun içinde yakamı sıyıramam, yani borcumun üstüne yatamam. Borcun üzerine yatılmadığı bir durumdur din. Medine de borcun üzerine yatıp insanların sahtekarlık yapamadığı bir yerleşim birimidir. Medeniyet te herkesin sorumluluğunu yerine getirebilecek bir idrake kavuştuğu bir toplumun kurduğu uygarlıktır. Onun için dinden medeniyete giden süreç etimolojik olarak işte böyledir. Şimdi kelimenin anlamlarını teker teker söyleyebiliriz.

1 –  Hakk ve Hukuk manasına gelir. Deyyan; Hukuku uygulayan kimse demiştim ya.

2 – İtaat ve kulluk manasına gelir, bu da borçla ilgilidir. Eğer borcumu ödemezsem mutlaka itaat edeceğim bir otorite var. Bana borcumu ödettirir o otorite. Yani üstüne yatamam. Dolayısıyla hukuku çiğneyemem burada hukuk çiğnenemez. Onun için Hakk ve hukuk anlamına gelir din.

3 – Takip edilen hayat tarzı, gelenek, örf, hayatı üzerine koyduğumuz, inşa ettiğimiz temeller manasına gelir. Neden, yine bu borçla ilgisi nedir etimolojik anlamı olan, kök anlamı olan borçla? Borçluluk bilinciyle yaşanan bir hayat tarzı. Yani sorumluluk bilincinin üstün tutulduğu bir hayat anlayışı, bir hayat tasavvuru din demektir. Onun için dinsiz adam, sorumsuz adam manasına gelir. Dinsiz adam hukuksuz adam manasına gelir. Dinsiz adam kayıtsız adam, sorumsuz adam, hukuksuz adam, şartsız adam. Dahası sınırsız adam, yani haddini bilmez adam, kendini bilmez adam manasına gelir bütün bu anlamlar çerçevesinde.

Yine din’in bir anlamı daha var. Bütün bu anlamları Büyük lügat Ansiklopedisi Lisan-ül Arab dan derlerdim. Ama Ta’cül-arus da aynı minval üzre bu kelimenin anlamlarını sıralamış.

4 – Yoğun yağan bereketli yağmura denir. Aslında bu da deyn ile ne alakası var, borçla ne alakası var denilecek olursa; Toprakla gök, yerle gök arasında ki ilişki; iki ayrı ve birbirinden bağımsız iki varlık ilişkisi değil. Toprakla gök, yerle gök arasında ki ilişki birbirinin hakkını gözeten, birbirinin hukukuna riayet eden iki eş arasında ki ilişki gibidir. Gök suyunu topraktan alır, borç alır, aldığı borcu yağmur olarak ona geri verir. Gök suyunu yerden alır, buharlaşan denizlerden alır. O aldığı suyu zayi etmez, bir dirhemini zayi etmez. Onun ödünç almıştır, borç almıştır, yeryüzüne borçludur gök.

Dolayısıyla borcumu ödemiyorum demez. Ben yer yüzünden aldım bu suyu, onun için yer yüzüne yeniden vereceğim, hem de en güzel şekilde. Denizden aldım ama karaya bırakacağım diyerek borcunu eda eder. Onun için yoğun bir yağmura da din anlamı verilir. Dolayısıyla din yoğun yağan bereketli yağmura işte bu nedenle denilir.

Bütün bu anlamlardan yola çıkarak dinin borçluluk bilinci, yani kulun Allah’a karşı sorumluluk bilincinin hayata dönüşmüş, sistemleşmiş şekli, bir inanç sistemi halini almış şekli olduğunu söyleyebiliriz.

3-) Ela Lillâhid diynül halis* Velleziynettehazû min dûniHİ evliyâ’* ma na’budühüm illâ liyükarribûna ilAllâhi zülfâ* innAllâhe yahkümü beynehüm fiyma hüm fiyhi yahtelifun* innAllâhe lâ yehdiy men huve kâzibün keffar;

Dikkat edin, hâlis din (mutlak sistem ve düzen) Allâh (Esmâ’sının açığa çıkması) içindir! O’nun dûnunda (tanrısal kuvveler vehmedilenleri) velîler edinenler: “Biz onlara, sadece bizi Allâh’a yaklaştırması için tapıyoruz” (derler)… Muhakkak ki Allâh onlar arasında, tartışıp durdukları konuda hüküm verecektir… Muhakkak ki Allâh, yalancı olup, hakikati inkâr eden kimseye hidâyet etmez. (A. Hulusi)

03 – İyi bil ki Allah’ındır ancak halîs din, onun berisinden bir takım velilere tutunanlar da şöyle demektedirler: biz onlara ibadet etmiyoruz, ancak bizi Allaha yakın yaklaştırsınlar diye, şüphe yok ki Allah onların aralarında ihtilâf edip durdukları şeyde hükmünü verecek, her halde yalancı, nankör olan kimseyi Allah doğru yola çıkarmaz. (Elmalı)

 Ela Lillâhid diynül halis bir önceki ayet farklı bir formla yani tevhid manifestosu yeniden verildi. Değil mi ki saf ve samimi inanç sadece Allah’a has kılınan inançtır.

Değil mi ama? Ela Lillâhid diynül halis değil mi ama saf ve samimi inanç sadece Allah’a has kılınan inançtır. Dolayısıyla sadece Allah’a has kılınmayan her inanç, içinde Allah inancına da yer olmuş olsa dahi saf ve samimi değildir. Bozuktur, zaten şirk diye biz Allaha imanın içinde bulunmadığı inanç çeşidine demiyoruz. Allah’a da inanılan, ama Allah’a iman yanında başka şeylerinde inancına şirketlik yapan, yani inançlar arasında şirket kurmuş, Allah’tan başka ortaklar da Allah’a sıfatlara ortaklar de koşulan bir şirket inanç sistemi. Onun için şirk diyoruz.

Yoksa içinde Allah inancının olmadığı bir inanca şirk denilemez. O İlhad olabilir. cehd ve cühud olabilir ama şirk olmaz. Şirk denmesi için içinde mutlaka Allah inancı olması lazım. Ama sadece Allah’a verilmesi gereken vasfın, sıfatın, niteliğin Allah dışında ki varlıklara da verilmiş olması halidir. Yani şirk sahih ve samimi inancın pislik karıştırılmış, dolayısıyla kirletilmiş halidir. Saflığının bozulmuşluğu halidir.

Şirk tevhidin zıddıdır bu mana da tabii. Allah insan iletişimini yok eder. Şu soru önemli şirk neden bu kadar ağır bir günah. Hatta Kur’an da bir başka ayette ifade edildiği gibi şirk dışında Allah isterse diğer günahların tamamını affedebilir. Neden şirk istisna tutuluyor. Rabbimiz bundan zarar mı görüyor. Bu sorunun hemen cevabını verelim; Asla. Allah kulun işlediği hiçbir günahtan zarar gören taraf değildir. Ama kulun işlediği günahtan zarar gören bir taraf vardır, o da kulun kendisi ve hemcinsleridir.

Peki bir soru daha; Şirkin dayandığı temel felsefe, ya da şirkin arkasında yatan tasavvur, çıkış noktası nedir. İşte aslında bugünkü işleyeceğimiz ayetler şirkin çıkış noktasını, kaynağını gösteriyor.

Allah insan iletişimizi yok eder demiştik şirk. Neden yok eder? Uzak Allah tasavvuruna dayanır da onun için. İşte şirkin çıkış noktası bu tasavvurdur. Özünde Allah’ın yetersizliğine dayanır. Allah (haşa) her şirk koşan kişi; Allah şu konuda yetersizdir, yani Allah bana yardım etmek konusunda yetersizdir, tek başına. Dolayısıyla bir araç kullanması lazım. Onun içinde be o kullandığı araca yöneleyim.

Bakın, şirkin arka planında ki tasavvur nasıl ortaya çıkıyor. Yani o aracı kullanmadan Allah bana yardım edemez, onun için ben araca yöneleyim, bir araç bulayım. Uzak Allah inancı. Ben Allah’a kendimi duyuramam, Bana şah damarından yakın olduğunu söyleyen Allah’a öyle mi? Evet, şirk böyle bir şey işte. Ben Allah’a kendimi duyuramam, benim sesimi Allah’a duyurması ve taşıması için bir aracı gerektir. Dolayısıyla benim sesimi Allah’a ulaştıracak birilerini bulmalıyım telaşı. Şirkin arka planında ki tasavvurlar budur işte. İlk muhatap müşrikler aslında bunun tipik bir örneği idiler. Şirklerine gerekçe olarak neyi gösteriyorlardı bilir misiniz? İşte bu ayeti. Şirklerine gerekçe olarak onlar şunu gösteriyorlardı;

Velleziynettehazû min dûniHİ evliyâ’* ma na’budühüm illâ liyükarribûna ilAllâhi zülfâ O’ndan başkalarını sığınılacak otorite, evliyaya, yani ayette ki geçen ifadesiyle evliya edinenler; Biz bunlara sadece bizi Allah’a ulaştırsınlar diye kulluk ediyoruz derler. İşte böyle bir mazeret gösterdiler. Onların gösterdiği mazeret bu oldu. Yani müşrikler putları, aslında Allah’ı inkar etmek için benimsemediler. Putlara tapmalarının sebebi Allah’ı inkar değil. Allah’a iman ediyorlardı ham de O’nu İlah-ül alihe; ilahların ilahi biliyorlardı. Yani en büyük ilah. Fakat diğerlerini ona aracı olarak görüyorlardı ki burada eğer onlara sorsaydık mesela; neden bu putlara tapıyorsunuz diye, verecekleri cevap işte bu olacaktı diyor Kur’an.

ma na’budühüm illâ liyükarribûna ilAllâhi zülfâ biz onlara putlarımıza, Bizi sadece Allah’a yakın kılsınlar, yaklaştırsınlar diye tapıyoruz diyorlardı. Sadece aracı olarak gördüklerini söylüyorlardı.

Şimdi bu noktadan yola çıkarak tarih içerisinde Allah dışında ki varlıkları ilahlaştırma mantığının tamamını aynı kefede değerlendirebiliriz. Mesela peygamberlerini ilahlaştıranlar, ilahlaştırılan zatın masum olması yüce olması ilahlaştırmayı meşru kılmaz. Onun için Hz. İsa’nın Hıristiyan ilahlaştırmasının hedefi olması, objesi olması, bu ilahlaştırmayı nasıl ki masum kılmadığı gibi. Peygamberler, azizler, veliler, melekler, veya kötülerden Firavunlar, şeytanlar Nemrut’lar, yer yüzünde ki kendini firavunlaştıran otoriteler, veya görünmez varlıklardan birileri. Ne olursa olsun soyut ve somut hepsi, ama hepsi bu kapsamda değerlendirilir. Onun için Allah’ın ilim ve adalet sıfatına karşı bir eylemdir şirk. Her tür şirk Allah’ın ilim ve adalet sıfatıyla çelişir.

Neden? Eğer Allah bir yardımcısı olsaydı kendisi onu ilan ederdi. Allah’ın ısrarla reddetmesine rağmen ona bir yardımcı atamak, sen bu işi bilmiyorsun (haşa) meydan okuması demektir Allah’a. Yine adalet sıfatı ile çelişir. Eğer Allah tüm insanlığın, tüm varlığın rabbi ise, rabbül alemin ise, tüm rahmetini eşit bire biçimde yayması lazım. Dolayısıyla tüm varlığın rabbi ile ilişkisi torpilden arî ve azade olması lazım. Birileri Allah ile arasına aracı koyarak, bir takım aracılar koyarak, bir başkalarından daha öne geçmek gibi bir tasavvura sahipler ise, burada aslında Allah’ın adil olmadığını zımnen söylemiş olurlar.

Onun için; ve nahnu akrebu ileyhi min hablil veriyd. (Kaf/16) Kur’an ın muhatabında inşa ettiği Allah tasavvuru insana şah damarından daha yakın olan Allah’tır. Bana benden yakın Allah’tır. Beni benden, dolayısıyla iyi bilen Allah’tır ve dolayısıyla insan isterse Allah ile iletişim sorunu yaşamaz. Araya aracı girdiği zaman iletişim sorunu çıkar. Dolaylı iletişim anlamın kaybı demektir. Mesajın kaybı demektir. Doğrudan iletişim mesajın kaybedilmeden muhataba ulaşmasıdır. Onun içindir ki Mü’min duada yüreğine yönelir ve şah damarından daha yakın olandan ister, bunu bilir. O nedenle Allah’a ulaşmak için araya farklı aracılar koyma ihtiyacı duymaz. Bilir ki rabbi nerde anarsa oradadır. Bilir ki rabbi kendisini kendisinden iyi tanımaktadır. Bilir ki rabbi kendinden önce kendisine yakın olandır. İşte bu tasavvuru inşa eder vahiy.

innAllâhe yahkümü beynehüm fiyma hüm fiyhi yahtelifun şu kesin ki tartıştıkları her konuda Allah onlar hakkında ki kesin hükmü mutlaka verecektir. Yani bu konuda tartışıyorlar öyle mi? Tartıştıkları bu konu aslında bilemeyecekleri bir konu, yani bu konuda bu kadare ayak diremeleri için ellerinde kesin doneler olması lazım. Bunun içinde Allah’tan bir belge almaları lazım.

Düşünün, Allah ısrarla reddediyor ama onlar Allah’a ısrarla aracılar yakıştırıyorlarsa bu noktada onlar tanrılarına teslim olan değil, tanrıyı teslim alan bir mantığa sahip, tanrı atayan bir mantık. Yani tanrısına âmir olan, memur olan değil de tanrısına âmir olan bir mantık düşünün. Böyle biri hiç O’na kulluk eder mi? Aslında onların kulluk etmeye gönülleri yok. İşte onların bu söylediklerinin gerçek hükmünü Allah günü gelince verecek, açıklayacak ne demeye geldiğini.

innAllâhe lâ yehdiy men huve kâzibün keffar çünkü Allah yalanı tabiat haline getiren iki şey var. Hem kâzib, hem keffar. Yalanı tabiat haline getiren hiçbir nankörü asla doğru yola iletmez. Hem nankör olacak, hem de yalanı içselleştirecek, yalanı hayat tarzı haline getirecek. Kâzib; yani yalan onun adı haline gelecek ismi fail, yalanın öznesi olacak, yalan fışkıracak. O kadar yalan ki Allah hakkında bile, yani daha doğrusu özü itibariyle kendisi hakkında da yalan söyleyecek. Onun için böyle birini Allah doğru yola iletmez.

Demek ki Allah’ın doğru yola iletmesi ayetlerinin, ibarelerinin tamamını işte bu çerçeve de anlayacağız. Yani kendisi yalanı tabiat haline getirmiş bir nankör oluyor, Allah’ta onu hidayetinden esirgiyor. Önce yoldan çıkıyor, Allah’ta onun yoldan çıkmasına izin veriyor, sapmasına izin veriyor. Yani yoldan çıkmayı tercih edenin tercihine Allah karışmıyor. Ama razı da olmuyor. Razı olmayacağını daha ileriki ayetlerde zaten okuyacağız.

Allah’ın iradesi ile Allah’ın rızası ayrı ayrı şeyler. Bir şeyi kulun iradesini kula yazdığı için, iradeyi O verdiği için iradeye, tercihe saygı duyar Allah. Fakat o tercihi onaylamaz. Yani razı değildir o tercihten razı olmadığını da peygamberi aracılığı ile söylemiştir. Ama onun o tercihi gerçekleştirmesine izin verir. Çünkü iradeyi veren kendisiydi. Eğer iradeyi verip de seçme yeteneğini vermeseydi, hakkını vermeseydi bu irade işe yaramamış olurdu.

4-) Lev eradAllâhu en yettehıze veleden lastafa mimma yahlüku ma yeşau, subhaneHU, HUvAllâhul Vâhid’ül Kahhâr;

Eğer Allâh bir çocuk edinme irade etseydi (olmasını kesin arzulasaydı), elbette yarattıklarından dilediğini süzüp seçerdi… Subhan’dır O! “HÛ” Allâh Vâhid, Kahhâr’dır! (A. Hulusi)

04 – Allah bir velet edinmek murad etse idi elbette yaratacağından dileyeceğini seçecekti, tenzih o sübhana, o öyle bir Allah ki vahid, kahhar. (Elmalı)

Lev eradAllâhu en yettehıze veleden lastafa mimma yahlüku ma yeşau, subhaneH eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi, yaratıklar arasından elbet dilediğini seçerdi. Değil mi ama? (Haşa) Allah böyle bir şey isteseydi dilediğini seçerdi. Ama O yüceler yücesi bundan münezzehtir. SübhaneH; Allah bundan berîdir, münezzehtir.

Burada Hıristiyanların Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu olarak niteleyen tavrına bir atıf var gibi. Çocuk edinmek aslında soyunu sürdürmek istemektir, yani bir ihtiyaçtan, bir yetersizlikten kaynaklanır. Çünkü insan hayatı sınırlıdır. İnsan yer yüzünde sınırlı yaşadığı için kendi soyunu bir başkasıyla sürdürmek ister. Bu isteği insanın aslında muhtaç olduğunun, kendi kendine yetmediğinin, kendi dışında bir kaynağa muhtaç olduğunun da göstergesidir. Ve insan bundan dolayı Allah’a baş vurur.

Bakın, bir çocuk istemek için Allah’a başvurmak yerine Allah dışında aracı olduğunu düşündüğü kimselere başvuran insanların haleti ruhaniyetini de aynı zamanda burada dile getiriyor ayet. Ama ondan öte cenabı Hakka yönelik her tür noksan sıfat, noksanlık atfını reddeden bir ayet. Ve Allah’a yönelen her tür baba ya da onun oğlu olma iddiası, ya da O’na soy sop iddiası meleklerin akrabalığı iddiası, cinlerin akrabalığı ve yakınlığı iddiası, oradan yola çıkarak peygamberlerin Allah indinde ki akrabalığı, yakınlığı iddiası bütün bunlar, hepsi, ama hepsi Allah’a nakisa izafe etmektir, eksiklik izafe etmektir. Herkes Allah’ın kuludur. Şeytan da kuludur, cin de kuludur, peygamberlerde kuludur. Şeytan asi kuludur, peygamberler mutî kuludur. Abduhu ve Resuluhu deyişimiz işte budur. Onun için efendimiz;

La tutruni kema etrıyyet me Meryem..! Siz Meryem’in oğlunu uçurdukları gibi, Meryem’in oğlunu aşırı abarttıkları gibi beni de uçurup abartmayın. Ve lâkin, ene Abdullah ve Resulühü. Ben Allah’ın kuluyum ve resulüyüm. Benim için deyin ki Allah’ın kuludur ve resulüdür. Onun için biz onu Allah’ın önce kulu sonra da resulü, sevgili elçisi olarak görürüz. Ama böyle görmekle onu sıradan bir kul gördüğümüz anlamına gelmez ve söylemeyiz. O kullar içinde elmasın taşlar içinde ki yeri gibidir. Bunu da biliriz.

HUvAllâhul Vâhid’ül Kahhâr O, mutlak otorite sahibi tek Allah’tır.

5-) Halekas Semavati vel Arda Bil hakk* yükevvirulleyle alennehari ve yükevvirun nehare alelleyli ve sahhareşŞemse vel Kamer* küllün yecriy li ecelin müsemma* ela “HU”vel ‘Aziyzül Ğaffar;

Semâları ve arzı onlar yokken Hak olarak (Esmâ’sındaki özelliklerle) var kıldı! Geceyi gündüze dönüştürür, gündüzü de gecenize dönüştürür… Güneş’i ve Ay’ı işlevsel kılmıştır… Her biri belli bir ömre sahip olarak yoluna devam eder… Dikkat edin, “HÛ”; Aziyz’dir, Ğaffar’dır. (A. Hulusi)

05 – Gökleri ve Yeri Hakk ile yarattı, geceyi gündüzün üstüne sarıyor, gündüzü gecenin üstüne sarıyor, Ay ve Güneşi müsahhar kılmış her biri bir müsemmâ ecele cereyan ediyor, uyan, o öyle azîz, öyle gaffar. (Elmalı)

Halekas Semavati vel Arda Bil hakk O gökleri ve yeri gerçek bir amaçla yaratmıştır. Yukarıda değinmiştim 2. ayeti tefsir ederken, cansız varlıkları eğer bir amaç uğruna yaratıyorsa, ya şaheser olan, yaratıklar içinde ki şaheser olan insan nasıl amaçsız yaratılmış olabilir sorusunu bize sorduruyor aslında bu ayet.

Peki insanın amacı nedir? Soru devam etmeli; Yerlerin ve göklerin amacı insana hizmettir. Çünkü insana musahhar kılınmış. insan için bir yasaya bağlanmış. Yani adeta yer yüzü kendisinin soylu misafiri insan yaşasın diye Allah’ın misafirhanesi kılınmış. Bu muhteşem yeryüzü sarayı, içinde ki yüce konuk olan insan gelecek diye donatılmış.

Peki de bu insan neden yaratılmış, yani yerlerin ve göklerin kendisi için yaratıldığı insan amaçsız olabilir mi? O zaman insanın amacı nedir. İnsanın yeryüzünde ki amacı, yaratılış gayesine uygun bir hayatı yer yüzünde inşa etmek, ve bu hayatı inşa edince de ebedi mutluluğa nail olmak.

Peki yeryüzünde yaratılış gayesine uygun bir hayatı nası inşa edebilir insan? İnsan bir ustadır, usta olması isteniyor. Yeryüzünde, şu tabiat dünyası içinde, şu varlık eczanesi içinde ki her bir ilacı yerli yerinde kullanıp derdine deva olması isteniyor.

Peki bunu yaparken bir alt yapı lazım, bir ustalık lazım. Şu varlık araçlarını kullanarak insan ebedi saadetini inşa edecek. Peki bunu nasıl yapacak? Bu ustalığı nasıl yapacak, çırak olmadan usta nasıl usta olur? İşte bu noktada vahiy gündeme geliyor. Zaten alt yapısı olan fıtrat, buna müsaittir. Ama bu alt yapıya en uygun üst yapı vahiydir. Yani insan kendisinde ki potansiyeli ortaya çıkarabilmek için onu işlemesi, tıpkı toprağın bağrında saklı olan elmanın, muzun, üzümün, kirazın ve bin bir türlü güzel nimetlerin tohum ekilince elde edildiği gibi, oraya bir tohumun ekilmesi lazım.

O tohum nedir? İşte o tohum vahiydir. Vahiy o tohumu eker ve insanda ki potansiyel, insan toprağının içinde ki o bin bir renk, bin bir koku, bin bir tat ortaya çıkar. Onun için vahiy ilahi bir inşa projesidir ve biz bunun için vahye muhatap olduk.

yükevvirulleyle alennehari ve yükevvirun nehare alelleyl O geceyi gündüzün başına dolar, sarar. Aynen öyle. yükevvir; Sarmak demek, dolamak demek. Çevirmek kıvırmak hatta kirmenin çevrilişine ve ipi çevirmesine de aynı kelime kullanılır. Onun için O geceyi gündüzün başına sarar, gündüzü de gecenin başına sarar. Allahu alem burada bir telmih var. Zaten bağlam da bunu gösterecek, ilerde gelecek. Ki Kur’an da nerede gece ve gündüzden bahsediliyorsa, orada mutlaka küfür ve imanın, Hakk ve batılın tabiatından bahsediliyor. Ona bir gönderme, bir telmih yapılıyor, bir atıf yapılıyor. Burada da geceyi gündüzün başına sarar.

Tamam vahit hidayeti gösterir, vahiyle Allah yol gösterir, kılavuzluk eder. Fakat insan unutmaması gerekir ki yinede yolu dikensiz değildir. Yani gösterilmiş olan bu yolda yürürken yine de ayağına dikenler batacak, bir yığın engellerle karşılaşacak, çünkü geceyi başına sarar. Küfür gecesini, batıl gecesini, iman gündüzünün başına dolar. Ama böyle bir gece başına sarılınca ay ışığıyla yoluna devam edebilir. Onun için gecesi eğer aylı ise geceden korkmaya ne gerek var. Ayın ışığı yolcunun yoluna devam etmesi için yeterlidir.

Ama Aysız geceden korkmak lazım ve gece ne kadar uzun olursa olsun bir gündüz mutlaka gelir. Onun içinde gündüzü de gecenin başına sarar. Yani bu ve tilkel eyyam.. (A. İmran/140) yasadır. Burada ki eyyam tıpkı burada ki gece ve gündüz gibidir işte. Bu dönemler demektir. Hakkın üstün olduğu, galip olduğu denen batılın galip gibi göründüğü dönem. Bu dönemler,nüdavilüha beynen Nas. (İmran/140) insanlık arasında biz bunları döndürür dururuz.

Neden? Sınav bunu gerektirir, imtihan budur, imtihanın hikmeti budur. Eğer Hakkın başına batıl musallat olmasaydı insanlar iradenin imtihanını nasıl vereceklerdi. İşte bunun için. O zaman cennet ve cehennemin lüzumu kalır mıydı. İşte bunun için. Geceyi gündüzün, gündüzü de gecenin. Batılı hakkın , hakkı da batılın. Yani Hakk batıl mücadelesi tıpkı gece ve gündüz gibi varlık, insan yaşadıkça, dünya durdukça devam edecektir demenin farklı bir versiyonudur.

ve sahhareşŞemse vel Kamer* küllün yecriy li ecelin müsemma yine o her biri kendi mecrasında akıp gidecek olan güneşi ve ayıda bir yasaya bağlı kılmıştır.

Geldi mi biraz önceki tefsir ettiğim şey. Yani gece ve gündüzden, gündüzün mücadelesi devam edecek, fakat ey Mü’min, ey ışığın talibi ey ışığın arkasından giden mü’min geceden korkma ayın varsa. Onun için bak aya ve güneşe, o yol gösterir, yön gösterir. Sen yönünü onunla tayin eder ve yolculuğuna devam edersin. Güneşe bakarsın gündüz, veya onun ışıttığı yer yüzüne bakarsın yönünü tayin eder doğru yola gidersin. Ama gece de korkma, gece de ay var, aya bakarsın. Ayı ışığında bakarsın ve ona göre yolunu tayin edersin. Yani mü’min ışığın kaynağını yüreğinde taşır. Eğer dışında bulunduğu ortamda gece gibi bir karanlık olmuş olsa dahi, kendisi imanını ay gibi kullanarak o karanlığı yarıp gündüze kavuşur.

[Ek bilgi: GECE VE GÜNDÜZ

Bu ayette dünyanın yuvarlak bir küre şeklinde olduğu belirtilmektedir. Ayette geçen dolamak( yükervirü) yani tekvir kelimesi, yuvarlak bir şeyin üzerine bir şeyi dolamak ile eş anlamlıdır. Söz gelimi, bir kavuğun sarılması gibi. Öte yandan dünya hem kendi çevresinde ve de Güneş çevresinde döndüğü için, üzerinde sürekli olarak gece ve gündüz meydana gelmektedir. Dünyanın bu eksen dönüşü nedeniyle, ayette belirtildiği gibi, gece gündüzün üzerine sarılmaktadır. (Zümer/5)

(Porf. Dr. Maurice Bucaille – Kitab-ı Mukaddes, Kuran ve Bilim)]

ela “HU”vel ‘Aziyzül Ğaffar değil mi ki sade O mutlak yücelik sahibidir, sonsuz bağışlayıcıdır.

6-) Halekaküm min nefsin vahıdetin sümme ce’ale minha zevceha ve enzele leküm minel en’ami semaniyete ezvac* yahlükuküm fiy butuni ümmehatiküm halkan min ba’di halkın fiy zulümatin selâs* zâlikümullâhu Rabbüküm leHUl Mülk* lâ ilâhe illâ HU* feenna tusrefun;

Sizi nefs-i vâhide’den (nefs-i küll – kozmik bilinç – evrensel benlik – Hakikati Muhammedî – RUH adlı melek tanımlamalarıyla işaret edilen) yarattı! Sonra (holografik esas gereğince) ondan (bilinçten) onun eşini (bedeni) oluşturdu; sizin için en’amdan (kontrol edilebilir hayvani duygular) sekiz eş açığa çıkardı! Sizi analarınızın karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratıştan sonra (diğer) bir yaratışa (geçirerek) yaratıyor… İşte size Rabbiniz Allâh; mülkü onun (Esmâ’sının işaret ettiği özelliklerin açığa çıkması) için olan! Tanrı yok; sadece “HÛ”! Nasıl hakikati görmezsiniz! (A. Hulusi)

06 – O odur ki sizi bir tek nefisten yarattı hem onun eşini de ondan yaptı ve sizin için yumuşak başlı hayvanlardan sekiz eş en’am da indirdi: sizleri analarınızın karınlarında üç zulmet hilkatten hilkate yaratıp duruyor. İşte rabbiniz Allah o, mülk onun, ondan başka tanrı yok, o halde nasıl çevrilirsiniz? (Elmalı) 

Halekaküm min nefsin vahıdetin sümme ce’ale minha zevceha O sizi de bir tek canlı varlıktan yaratmış ondan da eşini meydana getirmiştir. Burada ki Min nefsin de ki nefis Adem olduğunu söylemek mesnetsizdir. Çünkü nefis yerine Adem, Adem yerine nefsin kullanıldığına dair Kur’an da hiçbir geçerli delilimiz yoktur. Aksine nefis farklı, Ademin de kendisinden yaratıldığı ilk yaratılış nüvesi anlamına gelebilir ki burada hemen bu nefsin ne olduğuna dair bir yorum olarak insanın kromozomlarının XX ve XY olduğunu hatırlatmak isterim. Kadın kromozomları XX erkek Kromozomları XY, yani işte iki cinsi erkek kendisinde temsil ediyor Kromozom olarak Ama bu daha insanın kendisinden yaratıldığı ilk hücre bu çerçeve de yorumlanabilir. Dolayısıyla ondan eşini yarattı ayetinde ki eşte;

sümme ce’ale minha zevceha ondan da eşini yarattı. Eş Havva kastedilmemektedir. Bu da Yahudi edebiyatının İslam tefsirine olan etkisi sonucu ortaya çıkmış bir yorumdur. Çünkü Tevrat’ta böyle bir cümle yer alır. Arapçada zevc her iki cins içinde kullanılır. Hem dişi cins hem erkek cins için. Nefs ise müennes dişil bir kelimedir. O da ilginç. Eğer nefse ille de bir cinsiyet vereceksek nefs müennes bir kelimedir, dişil bir kelimedir. Araplarda bir tabire dönüşen, ki Yahudi kültüründen geçtiğini düşündüğümüz bir tabire dönüşen bir cümle kullanılmaktadır kadim zamanlardan beri.

Kadın kürek kemiği gibidir el mer’etü.. bu, hadis biçiminde Buhari’de nakledilir. Ama bu hadisin farklı bir versiyonu da nakledilir, yine Buhari’de; Hulikatü mer’etü.. kadın kürek kemiğinden yaratılmıştır. Bundan yola çıkarak kadının erkeğin kürek kemiğinden yaratıldığı yorumu yapılır. Oysa ki erkeğin kürek kemiğinden yaratılma ifadesi aslında yoktur. Ama böyle bir yorum hadisin içine de sokulur. Yani, yorum hadisleşir ve buradan yola çıkarak ta şu hükme varılır. Kadın erkeğin kürek kemiğinden yaratılmıştır.

Oysa ki ortada vahim bir anlama yanlışı, anlama problemi vardır. Bu son versiyonu da hadisin bu manaya gelmez. Çünkü eğer biz böyle bir forma bu manayı verirsek Kur’an da ki Hulikal İnsanu min acel. (Enbiya/37) insan aceleden yaratıldı ayetine ne mana vereceğiz? Yani insan aceleden yaratıldı manasını mı. Bu bunu mu söylüyor diyeceğiz, yoksa insan bunun anlamı şudur insan aceleci bir varlıktır. Dolayısıyla kadın nazik, nerin bir yapıdadır. Duygusal ve nazik bir varlıktır. Onun içinde ona karşı nezaketi elden bırakmayın, nazik olun, kaba davranmayın dediğini mi söyleyeceğiz. İşte bu ikincisidir, bu sonuncusudur. Aslında efendimiz bununla kadınlara erkeklerin kaba davranışlarını yasaklamıştır.

Ama yanlış yorum, anlama problemi bambaşka bir noktaya götürmüştür. Her dilde mecaz olur, Arap dilinde de mecazın şahikası, en güzelleri vardır. Hatta o kadar farklı kullanılır ki mecaz, mesela develerin üzerinde hanımlar vardı, develerin çobanı develeri götüren şahsın ismi de Enceşe idi kristallere karşı yumuşak davran ey Enceşe. Şimdi biz develerin kristal taşıdığını mı düşüneceğiz. Develerde kristaller değil hanımlar vardı. Efendimiz orada develeri koşturup sarsma hanımlara eziyet olur. Onlar kristal kadar değerli ve hassastır, narin ve nazenindir. Onun içinde develeri koşturup ta üzerinde ki hanımları incitme dediğini biz buradan rahatlıkla anlamış oluruz.

[Ek bilgi 1; KADININ YARATILIŞI

“Kadınlar hakkında hayır tavsiye ediniz. Çünkü kadın, eğri “kaburga kemiği”nden yaratılmıştır. Kaburga kemiğinin en eğri tarafı, en üst tarafıdır. Onu doğrultmaya çalışırsan kırarsın, hali üzerinde bırakırsan öyle kalır.” Buhari

Kadın eğri kaburga kemiği gibidir. Eğer doğrultmaya kalkışırsan kırarsım Eğer mutlu bir hayat yaşamak  istersen o eğriliği ile beraber faydalanırsın. Buhari

Buhari’yi şerheden merhum Kâmil Miras şöyle der:

“Hadis’in bu ifadesiyle kadın cinsinin fıtrat açısından asabi  olduğunu ve fıtratı gereği çabuk sinirlenerek eğrilik ve huysuzluk göstermesine işaret olunup erkeklerin kadınlar hakkında hayırlı olmaları  emrolunmuştur”.

Kadının bu yönünü Tıp alimleri de aynı şekilde açıklar.

Ord.Prof. Mazhar Osman şöyle der:

“Kadının esas mizacı heyecanlılıktır. Bütün kadınlarda buna rastlanır. Ruh hastalıkları kadınlarda daha çoktur. En vahşi  kavimlerden en medeni milletlerin kadınlarına, medeni terbiye görmüş hanımından eğitimsiz bir köy kızına varıncaya kadar kadınlığın müşterek hisleri vardır. Her kadın ayının yarısını hazırlanma, adet, adetten sonra gayri tabilik, adeta yarı hasta olarak geçirir”. ]

[Ek bilgi; Adem ve Havva’nın yaratılışı.

Adem’in bedeni ortaya çıktığında cinsel arzu yoktu. Halbuki Allah ilminde bu dünya hayatında üreme, çoğalma ve cinsel ilişkinin olacağı takdir edilmişti. Bu dünyada cinsel ilişki, türün varlığını sürdürmesi içindir. Bu nedenle Allah Adem’in sol kaburgasından Havva’yı çıkarmıştır. Allah Tealanın “Erkeklerin kadınlar üzerinde bir derecesi vardır.” (Bakara/228) Buyurduğu gibi kadın bu nedenle erkekten bir derece eksiktir. O halde kadınlar hiçbir zaman erkeklere katılamaz.

Havva, kaburgada ki eğiklik (ve de düşkünlük) nedeniyle kaburgadan meydana gelmiştir. Bu edenle çocuğuna ve kocasına muhabbet besler. Bu meyanda erkeğin kadına düşkünlüğü, gerçekte kendisine düşkünlüğüdür. Çünkü kadın erkeğin bir parçasıdır. Kadının erkeğe düşkünlüğü ise kaburgadan yaratılmış olmasından kaynaklanır. Erkekte kaburga sevgi ve düşkünlük demektir.

Allah Havva’nın kendisinden çıktığı Adem’de ki yeri Havva’ya arzu ile doldurmuştur. Çünkü varlıkta boşluk kalamaz. Allah o boşluğu arzu ile doldurduğunda Adem kendisine özlem duyar gibi Havva’ya özlem duymuştur. Çünkü Havva kendisinin bir parçasıydı. Havva’da kendisinden geldiği vatanı olduğu için Adem’e sevgi duydu. Şu halde Havva’nın sevgisi vatan sevgisi, Adem’in sevgisi kendisini sevmesidir. Bu nedenle erkek kendisinin aynı olduğu için kadına sevgi gösterebilirken, kadın ise erkekleri sevmede hayâ diye ifade edilen güç verilmiştir. Böylelikle gizleme gücü artmıştır. Çünkü Adem’in kadınla birleştiği tarzda vatan ile birleşemez.

Allah o kaburgada Adem’in bedeninde biçimlendirdiği ve yarattığı her şeyi şekillendirmiştir. Allah’ın kendi suretinde Adem’in bedenini yaratması, çömlekçinin toprak ve taşta meydana getirdiği şeye benzer. Havva’nın bedeninin yaratılışı ise marangozun ahşapta yonttuğu şekillere benzer. Allah onu kaburgada biçimlendirip ve ona suretini yerleştirdiğinde vce onu düzenleyip dengeye kavuşturduğunda ona ruhundan üflemiştir. Böylelikle Havva diri, düşünen ve türemeden ibaret olan doğumun meydana gelmesi için ekin ve ziraat mahalli olarak var olmuştur. Adem onsa o da Adem’de dinginlik buldu Böylece Havva Adem için bir elbise olduğu gibi Adem de onun için bir elbise olmuştur. Allah şöyle buyurur;

Kadınlar sizin için siz de kadınlar için bir elbisesiniz. (Bakara/187)

(İbn. Arabî- F.Mekkiyye C/1-360)]

ve enzele leküm minel en’ami semaniyete ezvac yine O, her iki cinsten dört tür hayvanı sizin yararlanmanız için emre amade kılmıştır.

Metinde aslında semaniyete ezvac geliyor. 4 tür değil 8 eşli. Eşli, 8 manasına gelir. Fakat biz eşli olarak 8 olan bu hayvanın tür olarak 4 cins olduğunu zaten anlıyoruz. İnsanı yaratıp bırakmadı, bu ibarenin bize verdiği şey bu. İnsanı yaratıp bırakmadı Allah, onun ihtiyacını da karşıladı. Yani O Rabbül alemin bunu unutmayın.

yahlükuküm fiy butuni ümmehatiküm halkan min ba’di halkın fiy zulümatin selâsin O sizi de annelerinizin karınlarında 3 kat karanlığın göbeğinde birbirini izleyen, takip eden yaratma aşamalarından geçirerek halk etmekte, yaratmaktadır.

Hac/5., Müminun/12-14 ayetleri arasında olduğu gibi burada da embriyolojik gelişim sürecinden bahsediyor bu vahiy. İnsanın anne karnında ki gelişim süreci bunlar. Bu 3 kat karanlık aslında farklı farklı izah edilebilir. Ama kabaca karın rahim ve embriyo zarı diye düşünülebilir bu. Bunu doktorlar daha iyi bilirler. Fakat aslında 3 kat karanlık birkaç manaya birden atıf olabilir.

1 – 3 kat zırh geçirdi size. Yani Allah’ın sizin için olan şefkatine bakın ki koruma üstüne koruma altına aldı. Karın zarı karınla korudu deriyle. Onunla yetinmedi, rahimle korudu, onunla yetinmedi bir de içeri zar geçirdi. Yani seni, suyun içine aldı. Dışardan gelecek darbelerden etkilenme diye. Bir bu.

2 – Telmihen şöyle bir atıfta yapıyor olabilir. 3 kat karanlığın içinde sana öyle bir ışık sundu ki, o rehberlik sayesinde sen 3 kat karanlık içinde aç kalmadın, susuz kalmadın, neye ihtiyacın varsa onu aldın her bir enzim, her bir vitamin, her bir mineral geldi seni buldu. Yaşama kavuşman ve tekamül etmen için sen ışıktan mahrum olduğun halde ışık seni buldu. Allah’ın yardımı sayesinde ışığın altında ki insandan daha korunaklı, daha güzel bir biçimde beslendin, geliştin, oluştun ve doğdun. Bu manaya da gelebilir.

zâlikümullâhu Rabbüküm leHUl Mülk işte rabbimiz olan Allah budur, mutlak hakimiyet O’na aittir. Yani leHul Mülk; hakimiyetin tamamı otoritenin tamamı mutlak biçimde O’na aittir. Eğer O’nun mutlak otoritesine karşı isyan ediyorsanız unutmayın ki her şeyinizi anne karnından itibaren, daha anne rahmine babanızın sulbünden düştüğünüz andan itibaren her şeyinizi Allah’a borçlusunuz. Din borçluluk bilincidir demiştim ya, o zaman borcunuzu nasıl ödemeyi düşünüyorsunuz. Eğer Allah’tan bağımsızlık kazanmak istiyorsanız, önce Allah’a olan borcunuzu bir ödeyin. Ödeyin de ondan sonra Allah’a karşı otonomi ilan etmek gibi bir cinayete başvurun. Yoksa borçlusunuz daha kendi bedeninizin hakkını dahi ödememişken siz rabbinize sırt dönme hakkını nereden alıyorsunuz.

lâ ilâhe illâ HU O’ndan başka hiçbir ilah yoktur feenna tusrefun böyleyken gerçeğe bunca uzak durmayı nasıl beceriyorsunuz. Nasıl Allah’a mesafe koyabiliyorsunuz. Nasıl Allah ile böylesine uzak yaşamayı, Allah’a uzak kalmayı göze alabiliyorsunuz.

7-) İn tekfüru feinnAllâhe ğaniyyün anküm ve lâ yerda li ıbadiHİl küfr* ve in teşküru yerdahu leküm* ve lâ teziru vaziretun vizre uhra* sümme ila Rabbiküm merci’uküm feyünebbiüküm Bima küntüm ta’melun* inneHU ‘Aliymun Bizatissudur;

Eğer küfür (nankörlük) ederseniz (insanlığınızı – yeryüzünde {bedende} halifeliğinizi {‘B’illah işareti doğrultusunda Esmâ kuvveleriyle tasarruf gücünüzü} değerlendirip şükretmezseniz; hakikatinizden perdelenirseniz), muhakkak ki Allâh sizden Ğaniyy’dir! (Allâh) kulları için küfre (nankörlüğe; fıtratlarını zayi etmelerine, kaybolmalarına) razı olmaz! Eğer şükrederseniz (değerlendirirseniz), sizin için ona razı olur… Hiçbir kimse, bir başkasının vebalini yüklenmez! Sonra dönüşümünüz Rabbinizedir! Sizde yaptıklarınızın sonucunun ne olduğunu açığa çıkaracaktır… Muhakkak ki O, içinizdekilerin (bilinç ve şuurunuzun) Zâtı (hakikati) olarak Aliym’dir (sakladıklarınızı da, her şeyinizi de tam bilen). (A. Hulusi)

07 – Eğer küfrederseniz şüphe yok ki Allahın size ihtiyacı yok, bununla beraber kulları hesabına küfre râzı olmaz, ve eğer şükrederseniz sizin hesabınıza ona râzı olur, bir vizir çeken de diğerinin vizrini çekecek değildir, sonra dönümünüz rabbinizedir. O vakit o size bütün yaptıklarınızı haber verecek, çünkü o bütün sînelerin künhünü bilir. (Elmalı)

İn tekfüru feinnAllâhe ğaniyyün anküm eğer nankörlük ederseniz unutmayın ki Allah size asla muhtaç değildir.

Bu kat kat şefkate nankörlük sadece seni zarara sokar ey insanoğlu. Zımnen söylediği bu ayetin. Eğer Küfreder, nankörlük ederseniz, ki küfür bu manada ahlaki anlama nankörlük deniyor. Nankörlük ederseniz hiç unutmayın ki Allah asla size muhtaç değildir.

{[Atlanan cümleler.; ve lâ yerda li ıbadiHİl küfr* ve in teşküru yerdahu leküm.

(Allâh) kulları için küfre (nankörlüğe; fıtratlarını zayi etmelerine, kaybolmalarına) razı olmaz! Eğer şükrederseniz (değerlendirirseniz), sizin için ona razı olur. (A. Hulusi)

“Burada dikkate değer husus, Allah’ın dilemesiyle rızasının ayrı şeyler olmasıdır. Çünkü Allah’ın dileği dışında hiçbir şey vuku bulmaz. Fakat O’nun razı olmadığı olaylar cereyan edebilir, zaten olmaktadır da. Dünyada zalimler, zorbalar, haydutlar, hırsızlar, katiller, caniler, gece gündüz faaliyet göstermektedirler.

Allah Teâlâ, yaratmış olduğu nizamda bu kimselere fırsat tanımıştır. Allah tıpkı salih insanlara iyilik yapmaları için fırsat tanıdığı gibi, fâcir insanlara da kötülük yapmaları için fırsat tanımıştır. Allah onlara böyle bir fırsat tanımamış olsaydı yeryüzünde kötülük diye bir şey olmazdı.

Tüm bunlar Allah’ın dilemesi dahilinde olmaktadır, yoksa bu, Allah’ın bu kötülüklerden razı olduğu anlamına gelmez. Nitekim bir kimse haram yol ile rızkını kazanmak istediğinde, Allah o kimseye fırsat tanır. Allah’ın bir hırsıza ya da rüşvet alan bir kimseye bu şekilde rızıklarını kazanmaları için fırsat tanıması, yaptıkları o işten razı olduğu anlamına gelmez. (EBU’L AL’A MEVDUDİ)]}

ve lâ teziru vaziretun vizre uhra hiç kimse bir başkasına ait sorumluluğu yüklenecek değildir. Bu da açık. İlahi irade ile belirlenmiştir ki, hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu yüklenemez. Kur’an da aynı ibarelerle tam beş kez kullanılır bu ibare. 3. ayette ki aracı, şirk tasavvuru başta her türlü vesayeti reddetmektedir. Hiç kimse bir başkasına ait yükümlülüğü yüklenmez. Sorumluluk çağrısıdır aynı zamanda. Aynı zamanda ilk muhatap olan peygamber AS. ın gönlüne bir tesellidir. Yani sen görevini yap onların sorumluluğu sana ait değildir. Eğer hidayete ulaşırlarsa bu kendi lehlerine, eğer ulaşmazlarsa bunun sonucunu kendileri çekecektir. Onun için kişisel sorumluluk esastır, dinde de esastır.

sümme ila Rabbiküm merci’uküm feyünebbiüküm Bima küntüm ta’melun en sonunda dönüşünüz rabbinizedir. O zaman size yaptıklarınızın gerçek anlamını bir bir haber verecektir. inneHU ‘Aliymun Bizatissudur çünkü o gönüllerin özünü, göğüslerin özünü hakkıyla bilir. Göğüsler burada aslında kalp, Akleden kalp, akıl. Aklında bir özü varsa bu da tasavvur olmalı. Yani aklımızın taa..! arkasında, en gizli en ücra yerinde ki tasavvuru, bir işi işlerken onun en ücra arka planında yatan tohumu, tasavvuru, yani tasarımı, onun için yapıldığına dair sakladığınız gerçek gerekçeyi de çok iyi bilir.

😎 Ve izâ messel İnsane durrun dea Rabbehu müniyben ileyHİ sümme izâ havvelehu nı’meten minhu nesiye ma kâne yed’u ileyHİ min kablü ve ce’ale Lillâhi endaden liyudılle an sebiylih* kul temetta’ Bi küfrike kaliyla* inneke min ashabin nar;

İnsana (rahmet olarak; onu arındırmak – genişletmek için) bir durr (zarar, hastalık, sıkıntı) dokunduğunda, O’na yönlenir; Rabbine dua eder… Sonra ona (Rabbi) kendinden bir nimet lütfettiğinde, daha önce O’na dua ettiğini unutur ve O’nun yolundan saptırmak için Allâh’a endad (denk vehmettiği varlıklar) kabullenir… De ki: “Küfrünle azıcık yaşa… Muhakkak ki sen ateş ehlindensin!” (A. Hulusi)

08 – İnsana bir sıkıntı dokunduğu vakit rabbine öyle duâ eder ki bütün gönlünü ona vererek, sonra kendisine tarafından bir nimet lütfediverdiği zaman da önceden ona duâ ettiği hali unutur da yolundan sapıtmak için Allaha menentler koşmağa başlar, de ki, küfrünle biraz zevk et, çünkü sen o ateşliklerdensin. (Elmalı)

Ve izâ messel İnsane durrun dea Rabbehu müniyben ileyH hem ne zaman insanoğlunun başına bir iş gelse rabbine yönelerek O’ndan yalvar, yakar yardım ister. sümme izâ havvelehu nı’meten minhu nesiye ma kâne yed’u ileyHİ min kablü ve ce’ale Lillâhi endaden liyudılle an sebiylih ama bir zaman sonra onun lütfuyla bir nimete kavuşunca da O’na önceden yalvardığını unutur ve başka varlıkları O’na eş ve denk saymaya başlar. Kurtuluşunu Allah dışında ki bir kaynakla açıklar mesela. Başına bir iş gelince fıtratı icabı doğal olarak Allah’a yönelir. Onun için uçakta çok ateist bulunabilir, ama o uçak düşmeye başladığında hiç ateist kalmaz. Fakat bir müddet sonra düşmekten kurtuluversin geri onlar eski haline dönerler. İşte insanoğlunun Allah’a böylesine nankörlüğü dile getiriyor. Yani insan başı sıkıştığında fıtratına yöneliyor, başı sıkıştığında ontolojik yapısına, alt yapısına dönüyor. Fıtratının üzerinde ki tozları silkeleyiveriyor, perdeyi yırtıveriyor. Ama sıkıntı kalkınca yine perdeyi vicdanının, fıtratının üstüne örtüp Allah’a yabancılaşmaktan korkmuyor. O gerçeği dile getiriyor ayet.

kul temetta’ Bi küfrike kaliylen bu gibilere de ki nankörlüğünle az bir süre daha keyif sür bakalım. inneke min ashabin nar ama şunu da iyi bil ki sen ateşe layık birisin, akıbetin ateş olacak. Çünkü sen Allah’ın sana verdiği en büyük emanet olan kendine ihanet ettin.

9-) Emmen huve kanitün anaelleyli saciden ve kaimen yahzerul ahırete ve yercu rahmete Rabbih* kul hel yestevilleziyne ya’lemune velleziyne lâ ya’lemun* innema yetezekkeru ulül elbab;

(Böylesi mi) yoksa gecenin bir kısmında kalkıp secdeyi yaşayan ve (Kayyum’un varlığıyla) kaîm olarak, sonsuz geleceğin gereklerine hazırlanan; Rabbinin (hakikatindeki Esmâ kuvvelerinin) Rahmetini (çeşitli özelliklerini açığa çıkarmayı) uman mı? De ki: “Hiç bilenler ile bilmeyenler eşit olur mu? Sadece derin düşünebilen akıl sahipleri bunu anlayabilir.” (A. Hulusi)

09 – Yoksa o gece saatlerinde kalkan secdeye kapanıp kıyam durarak dâima vazifesini yapan Âhireti sayar ve rabbinin rahmetini umar kimse gibi olur mu? Hiç bilirlerle bilmezler müsavi olur mu? Ancak temiz akıllı olanlar anlar. (Elmalı)

Emmen huve kanitün anaelleyli saciden ve kaimen yahzerul ahırete ve yercu rahmete Rabbih* kul hel yestevilleziyne ya’lemune velleziyne lâ ya’lemun yoksa böyle biri, -Böyle birinden kasıt, bir önceki ayette anlatılan ateşe layık biri- gece vakitlerinde secde ve kıyamda durup kendisini ibadete adayan, ahiret kaygısı taşıyan ve rabbinin rahmetini dileyen kimseyle bir olur mu? Bir tutulur mu hiç? De ki; hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?

Evet, bilgi; neyi bilmektir? Sorusu gündeme geliyor. O soruya çok güzel bir cevap teşkil ediyor ayet. Bilgi neyi bilmektir..! Gece yarılarında rabbine kendini adayarak kıyam ve secde de durarak ahiret kaygısıyla varlığını Allah’a adayan bir kimse düşünün, bir de Allah’ın kendisine verdiği hayat emanetini har vurup harman savuran, Allah’a yabancılaşmış, dolayısıyla kendisine yabancılaşmış, kendisiyle arasına mesafe koymuş, hakikate yabancılaşmış, dolayısıyla kendini unutmuş, hatta kendine düşman olmuş ve kendine en büyük kötülüğü yapmış biri bir olur mu?

Peki, bilmek nedir o zaman, bilgi nedir? Burada işte İslam bilgi felsefesinin temeli gözüküyor. İslam’da bilginin akış yönü ahlaktan bilgiye doğrudur. Ama Yunan, batı felsefesinde ters bir akış vardır bilgiden ahlaka. Bizde bir şeyin ilm olması için onun mutlaka ahlaki olması lazım. Onun için yararsız bilgiden efendimiz Allah’a sığınmıştır.

Evet, Euzü bike min ‘ilmin lâ yenfe’a Ya rabbi fayda vermeyen bilgiden sana sığınırım, ilimden. Bu aslında ahlakı olmayan ahlaklılaştırmayan insanın üzerinde olumlu bir sonuç doğurmayan bilgi türünden sana sığınırım.

Değerli dostlar bu noktada ahlaktan bilgiye doğru akan İslam ilim geleneği, ilmi insanın Allah ile ilişkisinde bir parmak olarak görür. Yani varlığın amacını gösteren bir parmak. Bilinen her şey bir alamettir, ilim alamet mastarından türetilir, işarettir. İşaret eden şey işaret ettiğini gösterir, yani mutlaka bir şeyi gösterir. Amaç işaret parmağı değildir, amaç işaret edilendir. İlimde gayesini gösteriyorsa ilimdir. Yani malumat aslında Allah’ın, yani mutlak varlığın dibine düşürülmüş bir dip nottur. Ona atıf yapar. Ona referans yapar. Referansı doğru olduğu oranda ilim olur yoksa data olur, veri olur, bilgi olur, malumat olur, ama Kur’an ın temşir ettiği manada bir ilim olmaz. O nedenle bilmek İslam’da haddini bilmektir.

İlim, ilim bilmektir,

İlim kendin bilmektir.

Sen kendini bilmedin,

Ya nice okumaktır.

[Ek bilgi; ŞİİRİN GERİ KALANI

Okumaktan murat ne?

Kişi Hak’kı bilmektir.

         Çün okudun bilmezsin,

         Ha bir kuru ekmektir.

Okudum bildim deme,

Çok taat kıldım deme,

Eğer Hak bilmez isen,

Abes yere gelmektir.

Dört kitabın mânâsı,

Bellidir bir elifte,

Sen elifi bilmezsin,

Bu nice okumaktır?

Yiğirmi dokuz hece,

Okursun uçtan uca,

Sen elif dersin hoca,

Mânâsı ne demektir?

Yunus Emre der hoca,

Gerekse bin var hacca,

Hepisinden iyice,

Bir gönüle girmektir..!

YUNUS EMRE]

Ya da bu bir kuru emektir diyen Yunus aslında bizdeki bilgi felsefesinin temellerini berrak bir dille göstermiş oluyor. innema yahşAllâhe min ‘ıbadiHİl ‘ulema’. (Fatır/28) DER Kur’an Allah’tan kulları içinde hakkıyla sadece alimler, yani bilenler korkarlar. Eğer bilgi insana Allah ile ilişkilerinde bir katma değer, insana kendisi ile, insana varlıkla, insana tabiatla ilişkisinde bir katma değer sağlamıyorsa, o bilgi, bilgi de değildir. Yüktür, böbrek taşından daha tehlikeli olabilir zihintaş.

Onun için İbn. Mes’ud’a ilim nedir diye sorduklarında leysel ‘ilm kesratül hadiys. İlim çok rivayet bilmek değildir, çok şey bilmek değildir ve lâ kinnel ‘ilm kesat’ül haşyeh. Fakat ilm Allah saygısıdır. Yani insanın Allah’a karşı esas duruşuna katkıda bulunan şeydir ilim. Yani burada özü itibariyle ilim insanın kendi konumunu, kendi değerini, kendi haddini bilmesine yarayan bir işaret taşıdır.

innema yetezekkeru ulül elbab ne var ki sadece Akleden kalbe sahip olanlar bunu kavrayabilirler. Değil mi ama? Yani bilgiyle ilmi. Bilginin ilme nasıl dönüştürüleceğini, ilmin gerçek amacının ne olduğunu, neyin ilim olmadığını, ilim denilen nelerin aslında ilim olmadığını Akleden kalbe sahip olanlar kavrayabilirler.

10-) Kul ya ıbadilleziyne amenütteku Rabbeküm* lilleziyne ahsenu fiy hazihiddünya haseneten, ve Ardullahi vasi’atün, innema yüveffessabirune ecrehüm Biğayri hisab;

De ki: “Ey iman eden kullarım, Rabbinizden (yaptığınız her şeyin sonucunu kesinlikle yaşatacağı için) korunun! Bu dünyada güzellikler, iyilik yapanlar (mümin – kâfir fark etmez) içindir… Allâh’ın arzı (Beynin Esmâ özelliklerini açığa çıkarma kapasitesi) geniştir… Sadece sabredenlerde bunun karşılığı hesapsız açığa çıkarılır.” (A. Hulusi)

10 – Tarafımdan söyle: ey iman eden kullarım: rabbinize takvâ ile korunun, bu Dünyada güzellik yapanlara bir güzellik var, ve Allahın Arzı geniştir, ancak sabredenlerdir ki ecirlerine hesapsız irdirilir. (Elmalı)

Kul ya ıbadilleziyne amenütteku Rabbeküm Ey peygamber de ki; Allah şöyle buyuruyor: Ey iman eden kullarım rabbinize karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. lilleziyne ahsenu fiy hazihiddünya haseneh akıbet bu dünyada iyilik yapanları öte dünyada güzellikler beklemektedir. Oradaki “lâm” ı lâm-ıl akıbeh manasını verdiğim için akıbet. Nihayet en sonunda diye başladım çeviriye.

ve Ardullahi vasi’atün, iiyi bilin ki Allah’ın arzı geniştir innema yüveffessabirune ecrehüm Biğayri hisab şüphe yok ki sabredenlere karşılıkları hesapsız verilecektir.

Hicret; imkanların tükendiği yerden imkanların üretileceği yere göç etmektir. Aslında hicret sadece maddi bir göç değil manevi bir göçtür. Şirkten tevhide, küfürden imana, cehaletten marifete, iç güdüden akla, karanlıktan ışığa geçişte bir manevi hicrettir. Burada sabır öngörüldüğüne göre öncelikle ilk muhatapların eza ve cefa çekenlerine yönelik bir hitaptır bu. Yani sabır, bulundukları iman üzere direnmek. Bu direnişi çok iyi bilen neslin içinden biri, yani Hz. Ali ancak bu direnişle söyleyebilirdi şu sözü, Bu söz ona ait:

El ceze’u et hab’ı mines sabr. Dert yanmak sabretmekten daha çok yorar adamı. Evet, bunu sabredenler bilirler.

11-) Kul inniy ümirtü en a’budAllâhe muhlisan lehüd diyn;

De ki: “Kesinlikle hükmolundum ki, sistem ve düzeninde O’ndan başka etken görmemek üzere Allâh’a kulluk edeyim.” (A. Hulusi)

11 – De ki: ben Allaha, dini onun için halîs kılarak, ibadet edeyim diye emr olundum. (Elmalı)

Kul inniy ümirtü en a’budAllâhe muhlisan lehüd diyn de ki; elbet ben saf ve samimi inancımı Allah’a has kılarak yalnız O’na kulluk etmekle emr olundum. Bu baştaki tevhid çağrısının yinelenmiş şekli tekrar ediliyor o tevhid çağrısı.

12-) Ve ümirtü lien ekûne evvelel müslimiyn;

“Hükmolundum ki, teslim olmuşluğunun farkındalığını yaşayanların ilki olmakla!” (A. Hulusi)

12 – Hem onun birliğine teslim olan müslimînin evveli olayım diye emr olundum. (Elmalı)

Ve ümirtü lien ekûne evvelel müslimiyn bir de Allah’a teslim olanların önderi olmakla emr olundum. Aslında İlk muhatap olan sevgili nebî şahsında Kur’an tüm muhataplarına bu talimatı veriyor. Yani içinde yaşadığımız toplumda Allah’a teslim olanların önderi olmak, önünde olmak. Bu bir koşu, bu bir yarış. Teslimiyet yarışında önde olmak, ortada olmak, sonda olmak, ya da yarışı terk etmek. Bu bize kalmış bir şey.

13-) Kul inniy ehafü in ‘asaytü Rabbiy azâbe yevmin ‘azıym;

De ki: “Gerçektir ki, ben muazzam bir sürecin yaşanacak azabından korkarım, eğer Rabbime isyan edersem (varlığımdaki mutlak tedbirini görmezden gelirsem)!” (A. Hulusi)

13 – De ki: ben korkarım rabbime isyan edersem büyük bir günün azâbından. (Elmalı)

Kul inniy ehafü in ‘asaytü Rabbiy azâbe yevmin ‘azıym de ki eğer ben rabbime isyan etmiş olsaydım korkunç bir günün azabından dehşete düşmem gerekirdi.

14-) Kulillâhe a’büdü muhlisan lehu diyniy;

De ki: “Sistem ve düzeninde O’ndan başka etken görmemek üzere Allâh’a kulluk edeyim…” (A. Hulusi)

14 – De ki: ben yalnız Allaha kulluk ederim, dinimi ona halîs kılarak, siz de onun berisinden dilediğinize kul olun, de ki: asıl hüsrâna düşenler Kıyamet günü kendilerine ve mensuplarına ziyan edenlerdir. Evet, odur işte asıl açık hursan. (Elmalı)

Kulillâhe a’büdü muhlisan lehu diyniy de ki ben arı duru inancımı yalnız Allah’a has kılarak sadece O’na kulluk ederim. Başkasına değil. Yani inancımı sadece Allah’a has kılarım. Bu manada samimiyet işte budur dostlar.

Ne diyordu Efendimiz; Ed Diynü nasihatün. Din samimiyettir. Li men ya Resulallah diye sordu etrafındakiler, kim için ya Resulallah; lillahi, ve li resulihi ve lil mü’miniyn Allah’a karşı samimiyettir, Resule karşı samimiyettir, mü’minlere karşı samimiyettir.

15-) Fa’budu ma şi’tüm min dûniHİ, kul innel hasiriynelleziyne hasiru enfüsehüm ve ehliyhim yevmel kıyameti, ela zâlike hüvel husranulmubiyn;

“Siz de O’nun dûnunda dilediğinize tapının!” De ki: “Gerçek şudur ki; kıyamet sürecinde hüsranı yaşayacak olanlar, hem nefslerini (bilinçlerini/kendilerini) hem de ehillerini (o günkü eşi olan bedenini) hüsrana uğratacak şekilde yönlendirenlerin ta kendileridir! Dikkat edin! İşte o apaçık bir hüsranın ta kendisidir!” (A. Hulusi)

15 – Onlara üstlerinden ateş çatılır, altlarından çatılır, duydunuz a, işte Allah kullarını bundan tahzir buyuruyor: ey kullarım onun için bana korunun. (Elmalı)

Fa’budu ma şi’tüm min dûniH artık siz de onu bıraktıktan sonra, yani ondan sonra, onu terk ettikten sonra neyi dilerseniz ona kulluk edin. Bunu siz bilirsiniz. Eğer sonucunu göze alıyorsanız, eğer onu bir tarafa bırakmışsanız, ondan sonra işte şuna kulluk etmeniz, buna kulluk etmenizin bir anlamı yok.

Çok ilginç bir ibare. Eğer O’na adam gibi kulluk etmiyorsanız, O’na adam gibi kulluk etmiyoruz ama, kulluk ettiğimiz peygamber demenizin hiçbir yararı yok. Aziyz demenizin hiçbir yararı yok. Veliy demenizin hiçbir yararı yok. Yani size bunun için hiç bir yararı yok. O’na adam gibi kulluk etmedikten sonra ona şirk koştuğunuz kimsenin onun katında sevgili olması sizi temize çıkarmıyor.

kul innel hasiriynelleziyne hasiru enfüsehüm ve ehliyhim yevmel kıyameh De ki gerçek şu ki asıl hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendilerini hem de yakınlarını hüsrana uğratanlardır.

Evet, iki dünyalı bir hayat tasavvuru. Tek dünyalı tasavvura sahip olanın sorumlu davranması istisnaidir. İki dünyalı bir hayat tasavvuruna sahip olanın da sorumsuz davranması istisnadır. hasiru enfüsehüm kendilerini kaybedenler diyor, kendini kaybetmek. Kendini kaybeden neyi kazanır? Kendini kazanan neyi kaybeder ki. Kendini kaybetmesi insanın rabbini kaybetmesidir. En büyük emanet sizsiniz, sizin en büyük ihanette kendinize yaptığınız ihanettir ey insanoğlu diyor bu ayet aslında zımnen. Kendini kaybeden insan her şeyini kaybeder diyor.

ela zâlike hüvel husranulmubiyn bakın; işte bu değil midir açık kayıp. Büyük kayıp bu değil midir.

16-) Lehüm min fevkıhim zulelün minennari ve min tahtihim zulel* zâlike yuhavvifullahu Bihi ‘ıbadeHU, ya ıbadi fettekun;

Onların, fevklerinden (bilinç boyutu itibarıyla) de yakıcı – ateşten gölgelikler (katmanlar) vardır, altlarından (bedenleri itibarıyla) da gölgelikler (katmanlar) vardır… İşte (gerçek) bu; Allâh onun korkusunu kullarında açığa çıkarıyor! Ey kullarım, benden korunun (Sünnetim gereği sizden açığa çıkan her şeyin sonucunu kesinlikle yaşatacağım için)! (A. Hulusi)

16 – Tağut’tan, ona kulluk etmekten kaçınıp da tam gönülle. (Elmalı)

Lehüm min fevkıhim zulelün minennari ve min tahtihim zulelûn onları üstlerinden ateş tabakaları kuşatacak, altlarından da ateş tabakaları kuşatacak. zâlike yuhavvifullahu Bihi ‘ıbadeH işte bu yolla Allah kullarının kalbine korku salıyor. Maksat insanın ebedi mutluluğudur yani korku salmakla. İnsanın korkusunu istismar etmeyen yegane otorite Allah’tır. Allah dışında insanın korkusunu her otorite istismar eder. O, bu güdüyü insanın mutluluğu için itici güç olarak kullanıyor ve bunu da böyle ima ve ihsas ediyor.

ya ıbadi fettekun ey kullarım bana karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun.

17-) Velleziynectenebüt tağute en ya’buduha ve enabu ilAllâhi lehümül büşra* febeşşir ıbad;

Bedenini tanrılaştırarak (tagut) ona tapınmaktan kaçınıp, Allâh’a (hakikatlerine) yönelenler var ya, onlar için Büşra (müjde; vuslat) vardır… Kulları müjdele! (A. Hulusi)

17 – Allaha yönelenlere gelince onlarındır müjde: haydi tebşir et kullarıma. (Elmalı)

Velleziynectenebüt tağute en ya’buduha ve enabu ilAllâhi lehümül Büşra şeytani güç odaklarına, kulluğa yanaşmayan ve Allah’a yönelen kimseler var ya, işte asıl müjdeyi hak eden onlardır. Tağut; Tuğyan dan türetilmiştir, yani isyanı otorite hakline getiren kimse, veya otorite. Gücün sözüne uyan, gücün sözünü yücelten. Bir sonra ki ayete bağlı olarak eğer anlamlandırırsak; Tağut; gücün sözünü yücelten, tağuta karşı çıkanda sözün gücünü yüceltendir. Allah’a isyanı sistemleştiren her güç odağı tağuttur bu manada.

febeşşir ıbadiy şu halde bu kullarımı müjdele.

18-) Elleziyne yestemi’unel kavle feyettebi’une ahseneh* ülaikelleziyne hedahümullâhu ve ülaike hüm ulül elbab;

Onlar (o kullarım) ki, Hak sözü işitip, onun en güzeline (en koruyucu olanına) tâbi olurlar… İşte onlar kendilerini Allâh’ın hakikate erdirdiği kimselerdir ve işte onlar derin düşünen akıl sahiplerinin ta kendileridirler! (A. Hulusi)

18 – Onlar ki sözü dinlerler, sonra da en güzelini tatbik ederler, işte onlar Allahın kendilerine hidayet verdiği kimselerdir, ve işte onlardır o temiz akıllılar. (Elmalı)

Elleziyne yestemi’unel kavle feyettebi’une ahseneh o kullar ki sözün tamamını dinlerler, en güzeline uyarlar.

İşte Mü’minin tarifi. Tağuta karşı ne getiriliyor bakınız. Sözün gücüne inanandır mü’min, gücün sözüne değil. Sözün gücüne inanan peygamberin ümmeti, o peygambere düşmanları ‘üzünün dediler, Kur’an bize bunu haber veriyor. Kulaktır, Neden çünkü sözü olan herkesi dinlediği için. Vahiy medeniyeti; söz medeniyetidir. “Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı, söz ola ağulu aşı, yağ ile bal ede bir söz diyen Yunus, vahiy medeniyetinin çocuğudur. Bu medeniyette sözle savaş kesen savaşçılar vardı, savaş kesen sözler vardı. Şimdi ise eşkıya dünyaya hükümdar olduğu için sözün gücünün yerini gücün sözü aldı. Onun için her vahyin muhatabı, herkes tekrar sözün gücünün üstün gelmesi için gayret etmek zorundadır.

[Ek bilgi ; ŞİİRİN DEVAMI;

Sözü bilen kişinin, yüzünü ak ede bir söz,

Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz.

Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı.

Söz ola ağulu aşı, yağ ile bal ede bir söz.

Kişi bile söz demini, Demeye sözün kemini.

Bu cihan cehennemini, Sekiz cennet ede bir söz.

Yunus şimdi söz yatından, söyle sözü gayetinden.

Pek sakın o sah katından, Seni ırak ede bir söz.

YUNUS EMRE]

ülaikelleziyne hedahümullâh işte Allah’tan kendilerine doğru yolu gösterdiği kimseler onlardır ve ülaike hüm ulül elbab ve işte onlar akletme yetilerini kamil manada kullananlardır.

19-) Efemen hakka aleyhi kelimetül azâb* efeente tünkızü men fiyn nar;

Yanan kimseyi sen mi kurtaracaksın, azap çekmesi için varolmuş (şakî) ise? (A. Hulusi)

19 – Ya üzerine «kelimei azâb» Hakk olmuş kimse de mi? Artık o ateşteki kimseyi sen mi çıkaracaksın? Fakat o rablerine korunanlar, onlara şehnişinler var ki üzerlerinde şehnişinler yapılmış, altlarından ırmaklar akar Allahın vaadi, Allah mîadını şaşırmaz. (Elmalı)

Efemen hakka aleyhi kelimetül azâb hakkında azab vaadi gerçekleşmiş olan kimse mi efeente tünkızü men fiyn nar şimdi sen ateşte ki birini kurtarabilir misin. Yani senin elinde değil böyle birini kurtarmak.

20-) Lakinilleziynettekav Rabbehüm lehüm ğurefün min fevkıha ğurefün mebniyyetün tecriy min tahtihel’ enhar* va’dAllâh* lâ yuhlifullahul miy’ad;

Fakat Rablerinden korunanlara gelince, onlar için fevkinde (bilinç boyutunda) bina olunmuş, altlarından nehirler (kendilerinde açığa çıkan ilmin getirisi marifetler) akan ğuraf (cennet makamları) vardır… (Bu) Allâh’ın vaadidir… Allâh vaadi asla değişmez! (A. Hulusi)

20 – Görmedin mi Allahın Semadan bir su indirip de onu bir yoluyla Arzda menbalara koyduğunu? Sonra onunla bir ekin çıkarır, türlü renklerle, sonra o heyecana gelir, bir de görürsün. (Elmalı)

Lakinilleziynettekav Rabbehüm lehüm ğurefün min fevkıha ğurefün mebniyyetün tecriy min tahtihel’ enhar öte yandan rablerine karşı sorumlu davrananlar, altlarından ırmakların aktığı üst üste inşa edilmiş yüce cennet köşklerine sahip olacaklar. va’dAllâh* lâ yuhlifullahul miy’ad bu Allah’ın vaadidir, Allah vaadinden asla dönmez.

Allah vaadinden dönmez, ya kul, ya insan? Allah’a söz verdi insan. O halde ey insan sen de vaadinden dönme.

“Ve ahiru davahüm enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 12 Nisan 2013 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: