RSS

İslamoğlu Tef. Ders. MÜ’MİN SURESİ (01-22) (147)

03 May

231

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

BismillahirRahmanirRahıym

El Hamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn Vesselatü Vesselâmü alâ Resulüna Muhammedin ve alâ alihi ve ashabihi ve etba’ıhi ecmaiyn.

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Tâhâ 25-26-27-28)

Rabbim, göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi, düğümü çöz dilimden, ki anlasınlar beni. Rabbim Kur’an ı bize aç, bizi Kur’an a aç. Rabbim Kur’an ı bizden şekvacı kılma. Rabbim Kur’an ı kitap taşıyan bir merkep gibi değil, kitabı yaşayan bir insan gibi yaşat, yaşamayı nasip et. Allahümme amin..!

Değerli Kur’an dostları bugün rabbimizin insanoğluna olan en büyük merhamet ve rahmetinin ifadesi, vahiy ülkemizin yepyeni bir sitesiyle daha karşı karşıyayız. Vahyin sokaklarında, kentlerinde, şehirlerinde, caddelerinde dolaştıkça ne güzelliklerle, ne büyük lütuflarla, ne uyarıcı levhalarla, ne yol haritalarıyla karşılaşacağımızı gördükçe, rabbimize olan şükrümüz, minnetimiz, hamdimiz daha bir artıyor. Güvenimiz ve imanımız daha bir ziyadeleşiyor. Onunla konuşmanın hazzını, lezzetini yaşıyoruz.

İşte bugün bu hazzı bize yaşatacak olan sure Mü’min suresi. Elimizde ki mushafta 40. sure olan Mü’min; batı İslam aleminde 28 ila 45. ayetlerinde yer alan kıssaya istinaden Mü’min adıyla. Doğu İslam aleminde ise 3. ayetinde ki ifadeye istinaden Ğafir adıyla şöhret bulmuştur. Yani iki meşhur adı olan bir suredir. Tirmizi’de ki bir rivayette Hz. Peygamber bu sureyi ‘Hamim el Mü’min diye isimlendirdiğine göre sure daha Mü’min adını efendimiz hayatta iken almış olmalıdır.

Surenin iniş zamanına gelince Ebu Talip’in vefatının ardından inmiş olması kuvvetle muhtemel. Yani yaklaşık nübüvvetin 9. yılına  tekabül eder ki; Şimdi siz rabbim Allah’tır dediği için bir insanı öldürecek misiniz ayeti, 28. ayette ifadesini bulan bu ibareyi, Hz. Ebu Bekir; Resulallah Kâbe’nin yanında namaz kılarken onu öldürmeye kalkan bir müşriği onun başından savarken kullanmıştı. Demek ki bu surenin iniş zamanını tespitte bu hadise önemli bir denek taşı. Çünkü Resulallah’a böylesine büyük saldırılar, canına kastedecek kadar ağır saldırılar ancak Ebu Talip vefat ettikten sonra yapılabilmişti.

Surenin konusuna gelince, sure ana fikir olarak insandan söz eder. yaratan karşısında haddini, yaratılan karşısında değerini ve kıymetini bilmesi istenir insandan. Buna örnek çok surede. kezâlike yatbe’ullahu alâ külli kalbi mütekebbirin cebbar (35) Allah her kibirli zorbanın kalbini işte böyle mühürler. Derken ayet aslında insana rabbi karşısında haddini bilmeye davet ediyordu.

Yine bir başka örnek; Kezâlike yü’fekülleziyne kânu Bi âyâtillâhi yechadun (63) işte Allah’ın ayetlerini göz göre göre, bile bile inkar edenler böyle savrulurlar. Böyle kendilerinin uzağına düşerler. Böyle fikri bir savruluşa uğrarlar. Böylesine savruk düşünürler, savruk yaşarlar. Yani kendilerinden geçerler ve haberleri dahi olmaz, kendilerini kaybederler. İşte bu ayet bu ana fikre bir işaret, bir atıf.

Sure insanın servet, ilerleme, gösteriş, güç, iktidar ve büyüklük tutkusunun insanoğlunun başına hangi belaları tebelleş ettiğinin en güzel ifadeleriyle, en beliğ ve edebi ifadeleriyle dolu. Gerçekten ben bu surede karşılaştığım bu konularda ki beliğ ve edebi ifadeler kadar yoğunluğa başka surelerde çok az karşılaştım. Onun için bu sure insanın dünyaya, insanın insana, insanın Allah’a karşı duruşunda koordinatları belirleyen, ölçüleri veren, istikamet açısını çok iyi ayarlayan surelerden biri.

İlerleme mitini put haline getirmiş modern insanın yürek fotoğrafını bu kadar güzel çizen bir cümle kurulabilir mi? Dinleyin, bakın şu cümleye; in fiy sudurihim illâ kibrun mahüm Bi baliğiyh (56) evet, ilerleme mitini put haline getiren modern insanın durumunu bundan daha güzel hiçbir cümle ifade edemez. in fiy sudurihim illâ kibrun mahüm Bi baliğiyh onların içinde hiçbir zaman erişip tatmin olamayacakları bir büyüklenme tutkusu vardır. Hiçbir zaman erişip tatmin olamayacakları. Büyüklenme tutkusu. Daha büyük olsun. Daha büyüğünü verirsiniz, yetmez. Daha büyük olsun? Daha büyüğünü verirsiniz, yetmez daha büyük olsun. İster, uğruna ömrünü koyar, istediğini elde eder, hiçbir şey elde etmemiş gibi davranır.

Onun için insanın dünyaya olan bu körü körüne aşkını, büyüklük tutkusunu, ilerleme mitini, ki modern paradigmanın dibinde, temelinde yatan mitoloji bu. İlerleme ve buna esir olmuş, köle olmuş, dolayısıyla eşyanın sahibi değil, eşyanın kendisine sahip olduğu bir nesne haline dönmüş insan tipinin bundan güzel tarifimi olur.

Asla erişemeyeceği. Çünkü tatmin olmuyor, tatmin yok. Onun içinde istiyor, uğruna ömrünü harcıyor, elde ediyor, yine tatmin olmuyor. Neden? Çünkü insan dünya ile tatmin olamaz. Çünkü insan kendinden daha küçük değerlerle tatmin olamaz. İnsan sadece Allah ile tatmin olur. Sadece cennet ile tatmin olur. Onun içinde;

Ya eyyetühen Nefsül Mutmainneh. (Fecr/27) ey tatmin olmuş insan, Allah’ın rızasına ererek tatmin olmuş insan,Fedhuliy fiy ‘ıbadİY. Vedhuliy cennetİY (Fecr/29-30) gir kullarımın arasına. Yani küçük şeylerle tatmin olmayı bir kenara bırakıp, büyük, çok büyük ödülle, yani Allah rızasıyla tatmin olan kullarımın arasına gir. Onların arasına girersen cennete girmiş olursun. Gir cennetime. İşte bu, onun için bir insana ne kadar değerlisin diye sormak yerine, ne ile tatmin oluyorsun diye sorun oradan anlarsınız.

Bu aklın hangi duvara toslayacağı yine bu surede dile getirilmiş, Sünnetullah olarak ilan edilmiş 85. ayette. En çürümüş ortamlarda dahi diri bir imanın varlığının hikayesi anlatılır bu surede. Bu sureye adını veren Mü’min, bir meçhul Mü’mindir. Firavunun sarayında imanını o güne kadar açıklamamış, yerini ve zamanını beklemiş, tam yeri ve zamanı geldiğinde gözünü kırpmadan imanını açıklamış ve Firavunun Musa’ya karşı girişeceği komploların önüne göğsünü germiş bir meçhul Mü’min den söz eder Kur’an. 28 – 45. ayetlerinde O Mü’minin kıssası anlatılır. Sureye adını veren de o Mü’mindir.

Aslında bu bir semboldür, bu bir simgedir, kolektif bir Mü’mindir o. O sadece o anda olan biri değildir. Onun için adı yok, sanı yok, kimliğine ilişkin hiçbir bilgi yok. Sadece tavır, davranış ve eylemine ilişkin bilgi var. Bu ne demektir? Bu tavrı bu davranışı gösteren tüm zamanlarda ki herkes o Mü’mindir. Onun içinde burada böyle bir yiğit olmanın, böyle bir davranış sergilemenin Allah katında ki büyük değeri, Allah katında ki takdiri dile getirilir. Bu girişten sonra suremizin tefsirine girebiliriz.

BismillahirRahmanirRahıym

Rahman, Rahiym Allah adına.

1-) Haa, Miiiym;

Ha, Miiim! (A. Hulusi)

01 – Hâ Mîm. (Elmalı)

Haa, Miiiym hurufu mukadda bildiğiniz gibi. Daha önce defaatle işlediğim için ayrıntısıyla durmayacağım. Bu heca harfleri, başında geldiği surenin adı olduğu yorumu yapılmış. 35. farklı yorum yapılmış bu mukaddaat harfleri konusunda. Ama Kur’an da başında mukaddaat harfleri bulunan surelerin hemen hepsi, ki 3 ü dolaylı diğerlerinin tamamı dolaysız vahye atıfla giren surelerdir. Burada olduğu gibi.

Tenziylül Kitabi minAllâhil ‘Aziyzil ‘Aliym (2) bakınız hemen mukaddat harflerinden sonra vahye atıfla girdi sure. Bu ilahi kelamın indirilişi yüceler yücesi, her şeyi bilen Allah katındandır. Onun içinde mukaddaat harfleri işlev olarak şu manaya gelir denilmiş; Allah yüce manaları, aşkın manaları, ilahi kelamı, insanoğlunun konuştuğu bu harflerden oluşmuş kelimelerin içine, kalbine indirdi. Onun için ilahi kelam kendini, beşeri bir dilin içinde ifşa etti. Dolayısıyla bu mana zaten içinde mündemiç. Ama ondan öte manalar verenler, yorumlar yapanlar da olmuş. Benim en hoşuma giden Hz. Ebu Bekir’in yorumu. “Her kitabın bir sırrı vardır, Kur’an ın sırrıda bu  harflerdir.” Der.

7 surelik  Ha miiim ailesinin ilk suresidir bu. Bundan sonra 6 sure daha Haa miiim ile başlar ki bu 7 sure bir ailedir. Nüzul ve tedvin bu surelerde birbirlerine denk düşer. Yani bu 7 sure boyunca mushafta ki tedvin sırasıyla iniş sıralaması aynıdır. Burada birbiri ile çakışmıştır. Bu kadar açıklamayı yeterli bulup devamına geçelim;

2-) Tenziylül Kitabi minAllâhil ‘Aziyzil ‘Aliym;

O BİLGİ’nin (Hakikat ve Sünnetullâh hakkında) tenzîli (tafsile indirme), Aziyz ve Aliym olan Allâh’tandır! (A. Hulusi)

02 – İndirilişi bu kitabın Allah dan, o azîz, alîm. (Elmalı)

Tenziylül Kitabi minAllâhil ‘Aziyzil ‘Aliym biraz önce manalandırdım, aziz bir ayet. El Aziyz ve El Aliym isimleriyle bitiyorsa genellikle bize şunu söyler. Bu konuda, bu ayetin sizi uyardığı konuda, size haber verdiği konuda ihtiyacı olan Allah değil, ihtiyacı olan sizsiniz. Genellikle Aziyz isimleriyle, El Aziyz isimleriyle biten Allah’a bu isimle atıf yapılan ayetlerin başında anlatılan hadiseye ilişkin yan anlam budur. Çünkü Aziyz; yüce, ihtiyacı olmayan, muhtaç olmayan, ulular ulusu, yüceler yücesi. Bu; ey insanoğlu Allah bu ilahi kelamı kendi ihtiyacından dolayı indirmedi, senin için indirdi, senin iyiliğin için indirdi anlamına gelir.

El Aliym; Bu da yine El Aziyz’i destekleyen bir isim. Sizin kılavuzsuz ne durumlara düşeceğinizi çok iyi biliyordu. Bu hayat yolculuğunda eğer kılavuzunuz olmazsa nerelere konacağınızı çok iyi biliyordu. Yani sizi arı olup bal yapmanız için kılavuzluk yaptı. Eğer ilahi kelam ile kılavuzluk yapmasaydı sinek olup nereleri kirleteceğinizi, ya da hangi çöplüklere konacağınızı iyi biliyordu.

Onun için çiçekleri gösterdi size, mikroplardan kaçındırdı sizi, hastalıklardan sakındırdı sizi gülleri gösterdi size. Topladıklarınızla bal yapan bir arı olun, ayaklarınızla oradan oraya mikrop taşımayın diye sineklikten arılığa terfi eden bir ahlaki yapıyı işte böyle inşa etti. İnsanoğlunu bildiği için. Yoksa gönül kanatlıdır, zar kanatlıdır. Ama çiçeğe mi konar, pisliğe mi konar o da gönlün rotasına bağlıdır. Gönlün burnunun koku alma kapasitesine bağlıdır. Gönlün eşyayı tanıma kapasitesine bağlıdır. Yani aklın, yani tasavvurun, yani bilincin eşyayı algılamasına bağlıdır.

Onun için gönül zar kanatlıdır., uçar ve konar. Rabbimiz ona rota çizmeseydi eğer, veya rabbimizin çizdiği rotayı görmezden gelseydi ne hale döneceğini işte biraz önce ki verdiğim sinek ve arı misalinden yola çıkarak anlayabiliriz.

3-) Ğafiriz zenbi ve Kabilit tevbi şediyd’il ‘ıkabi Zit tavl* lâ ilâhe illâ HU* ileyhilmasıyr;

Ğâfir’iz Zenb (suçları bağışlayıcı), Kabilit Tevb (tövbeyi – hakikatine dönmeyi kabul edici), Şediyd’ül Ikab (suçları acımasız şiddetle cezalandıran) ve Züt Tavl’dır (lütfu ihsanı bol olan)… Tanrı yok, sadece “HÛ”! O’nadır dönüş. (A. Hulusi)

03 – O günah bağışlayıcı ve tevbe kabul edici ikabı şiddetli, fadıl sahibi Allah dandır ki ondan başka tapılacak yok, hem onadır dönüm. (Elmalı)

Ğafiriz zenbi ve Kabilit tevbi şediyd’il ‘ıkabi Zit tavl ayete bakın ayete, O, günahları bağışlayandır ğafiriz zenb’ ve Kabilit tevb. Günahları bağışlayan, bununla kalmayıp kendine yönelenin yönelişini kabul eden, yani tevbeleri kabul edendir. Üçüncüsü; şediyd’il ‘ıkab. Bakınız Kabilit tevb, şediyd’il ‘ıkab arasında “vav” yok. Tevbeyi kabul edendir, ama “vav” kadarcık dahi durmaksızın cezalandırması da şiddetli olandır. Zit tavl ve keremi de sınırsız olandır.

Dört cümle var bir cümlenin içinde. Fakat dikkat buyurunuz Zit tavl ın önünde de “vav” yoktur. Yani cezalandırması şiddetli olandır ibaresi iki rahmetin arasına alınmış. Ğabiliz zenb ile Zit tavl. Keremi sınırsız olan, tevbeleri kabul eden iki parantezinin arasına, cezalandırması şiddetli olan. Yani Allah’ın gazabı iki rahmet parantezinin arasına alınmış. Bu dikkat çekici bir husus.

Ama daha dikkat çekici başka bir husus var, o da günahların affıyla tevbelerin kabulünün aynı şey olmadığı. ğafiriz zenbi ve Kabilit tevb günahı bağışlayandır, tevbeyi kabul edendir. Ayrı ayrı şeyler. İhtilaf-ul esma tedüllü alâ ıhtilaf-ül mana. Bu bir Arapça dil kuralıdır. İsimlerin farklılığı, anlamının farklılığını gerektirir. Hele hele cümlelerin ayrı ayrı yan yana gelmiş olması, onların ifade ettiği şeyin aynı olmadığını da gösterir. ki burada zaten bu açıktır. Bu açık olan şey günahların affı, tevbelerin kabulüyle aynı şey değil.

Ne demek? Tevbe  affa uğramanın yollarından sadece biridir, ama tek yolu değildir. Eğer iman etmişse tevbe edemeden gitmiş olsa dahi affa uğramasının daha bir çok yolu vardır. Mesela mı? çekilen acılar, kederler, dertler, ıstıraplar hep birer kefaret olabilir. Yan, tevbe edilmiş bir günah gibi, onlar fiili tevbe olabilir. Çünkü Allah kuluna asla haksızlık etmez. Dahası, yoksulluklar, yokluklar, çaresizlikler, tıkanmışlıklar, bunalmışlıklar, ıstıraplar. Dahası dualar. Dahası vaz geçilen kötülükler. Yani yapmayı düşünmüş ama yapmaktan vaz geçmiş. O da tevbeye sayılıyor. Yani o günah, günaha sayılmıyor yapmayı düşünmesi. Ama vaz geçmesi bir başka günahın tevbesine sayılıyor.

Bir mü’min, efendimizden öğrendiğimize göre bir günah işlemeyi kafasına koysa, bundan dolayı herhangi bir sorumluluk taşımaz. Ama vazgeçse ondan dolayı sevap yazılır diyor. Ne demek bu? Rabbimizin kuluna olan merhamet ve şefkatinin, gazabını çok çok geçtiğinin ifadesi. Hepsi affedilmenin araçları olabilir.

Efendimizden nakledilen bir rivayette; Mü’minin başına bela 3 şeyden dolayı gelir buyrulur.

1 – Ya günahına kefaret olsun diye, yani ağır cezaya bırakmadan asliye cezada, yani bu alemde, bu dünyada, bu hayatta onu pırıl pırıl etmek, temizlemek, tabir caizse yıkamak için, deterjan olsun diye. Siyah kirleri götürmek için deterjan olsun. Yüzünü yıkamak için, gönül yüzün yıkamak için ve günahına kefaret olsun diye. O onu götürür.

2 – Ya ahiretteki derecesini yükseltsin diye.

3 – Ya da gelebilecek daha büyük bir belaya kalkan olsun diye.

Bu durumda bir mü’minin başına gelen acı, musibet, imtihan, felaket, keder, dert, elem, yokluk, yoksulluk, hastalık ve buna benzer şeylerin aslında boşu yok, boş yok. Üçünden biri. O nedenle  bir mü’min başına gelecek bu gibi şeylere göğüs gererken daima kazandığını bilir. Haddi zatında bütün bunların bütünün içinde bir parça olduğuna iman ettiği için ve Allah’ın da bütünü gördüğünü bildiği için gönlü rahattır, müsterihtir.

Hak şerleri hayr eyler,

Zannetme ki gayr eyler,

Ârif anı seyreyler,

Mevlâ görelim neyler,

Neylerse güzel eyler. Diyebilir, imanı bunu dedirtir.

Deme şu niçin şöyle,

Yerincedir o öyle,

Bak sonuna sabreyle.

Mevlâ görelim neyler,

Neylerse güzel eyler. Der.

(Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz.- Tefviznâme)

Der çünkü bütünü gören Allah’tır, kendisi parçayı görmektedir. Parçada kötü duran, bütünde mükemmel durabilir. Buraya gelirken, veyahut ta bir seyahate çıkarken yolda kaza geçirseniz, aracınız hasara uğrasa, siz de ufak tefek sıyrıklar alsanız. Bu kendi içinde parça olarak kötüdür. Fakat yetişemediğiniz otobüsünüzün ertesi gün haberlerde yolda büyük bir uçuruma yuvarlandığını ve yarısının gittiğini duysanız, Veya kaçırdığınız, kazadan dolayı kaçırdığınız uçağın düştüğünü duysanız. Veya geminin battığını duysanız. Veya trenin çarpıştığını duysanız ne düşünürdünüz? Bir gün evvelki düşüncenizi silersiniz, tam tersini düşünmeye başlarsınız.

– Ya rabbi ne büyükmüşsün, sana şükürler olsun. Sen beni korudun..! Bir gün evvel öyle demiyordunuz? Yani sizi taşıyacak araca yetişmenizi engelleyen kazayı, başınıza gelmiş musibet olarak görüyordunuz ve aksilik diyordunuz. Ama şimdi dua ediyorsunuz.

Fakat bitmedi, Yarın yevmi kıyamette, büyük günde, hesap gününde çıktınız sizi taşıyacak olan uçakta ölüp gitmiş olanlara herkes yanıyordu sizde acıdınız. Küçük küçük yavrular da gitti dediniz. Hatta kendini bilmezler; bunların ne suçu vardı gibi laflar bile etti. Fakat büyük günde, hesap gününde onlar geldiler. Hesaplarını o kadar kısa sürede verip geçtiler ki, sen geldin 70- 80- 90 yılın ağır hesabıyla. Baktın ki içinden çıkılacak gibi değil. Ve döndün rabbine; Ya rabbi beni de o düşen uçakta edemez miydin.

Şimdi hangisi doğru bunların, nereye bakacağız. Dolayısıyla parça bütün arasında ki ilişkiyi doğru kurmazsak eğer, doğru okuyamayız olayları. Onun içinde hep rabbimiz bize bütünü bildiğini bilmemizi ister bizden ve bu gözle bakarsak eğer o zaman müsterih oluruz.

lâ ilâhe illâ HU O’ndan başka ilah yoktur ileyhilmasıyr ve tüm yolar O’na varır. Tüm yollar O’na çıkar.

4-) Ma yücadilü fiy âyâtillâhi illelleziyne keferu fela yağrurke tekallübühüm fiyl bilad;

Allâh’ın işaretleri hakkında hakikat bilgisini inkâr edenlerden başkası mücadele edip tartışmaz! O hâlde onların beldelerde (keyifle) dolaşması seni aldatmasın. (A. Hulusi)

04 – Allahın âyetlerinde ancak nankörlük eden kâfirler mücadele eder. Şimdi onların beldeler içinde dönüp dolaşmaları seni aldatmasın. (Elmalı)

Ma yücadilü fiy âyâtillâhi illelleziyne keferu Allah’ın ayetleri konusunda sadece inkarcılar, inkarda ısrar edenler ileri geri konuşurlar, polemik yaparlar.

Polemik konusu yapmak Allah’ın ayetlerini. Vahyin kaynağına saygısızlık ve nankörlüktür aslında. Tabii bu polemik konusu yapmak Allah’ın ayetleri üzerinde onları daha iyi anlamak için konuşmakla falan alakası yok. Bu polemiğin tarifi de hemen bir sonraki ayette gelmiş aslında. Bir sonraki ayette;

..ve cadelu Bil bâtılı li yüdhıdu Bihil Hakk.. (5) işte yasak olan polemiğin gerekçesini de veriyor. Ne diyor bakın; Batıl uğruna hakikati kendisiyle alt etmek gibi yanlış ve yanıltıcı bir mücadele yöntemini benimserler. Batıl uğruna hakikati kendisi ile alt etmek li yüdhıdu Bihil Hakk bu manayı bendeniz verdim. Yani benim verdiğim mana bu, bu ibareye. Ki başkaları manayı vermemiş olabilirler. Hakkı kendisi ile vurmaya kalkmak. Küfür içindedir, küfrünü savunurken Allah’ın ayetlerini kullanmaya kalkar. Yani hakkı kendisi ile vurmaya kalkar. İşte bugün piyasada, geçmişte de örnekleri görüldü bunun. Küfrünü savunurken Allah’ın ayetleri ile imanı hedef alır. Bu tiplerden söz ediyor aslında.

fela yağrurke tekallübühüm fiyl bilad fakat onların gözde yerlerde keyif çatmaları seni yanıltmasın. A. İmran suresinde de var ya  Lâ yeğurrenneke tekallübülleziyne keferu fiyl bilad. (A.İmran) orada burada ülkelerde keyif sürerek gezip tozmaları seni yanıltmasın.

Bu yanıltmanın temelinde şu var. Refah, felahın habercisi değildir. Aslında kısaca özeti bu. Refah, felahın habercisi değildir, yani dünyevi rahat, ahirette ki kurtuluşun referansı olamaz. Onun için dünyada bir adamın bir eli yağda bir eli balda görüyorsanız, bu onun ahirette ki kurtuluşuna zerre kadar referans olmaz, yani bunu aklınızdan çıkarın demektir bu. İşte helak olmuş kavimler diyor bakınız hemen arkadan gelen;

5-) Kezzebet kablehüm kavmü Nuhın vel ahzâbü min ba’dihim* ve hemmet küllü ümmetin Bi Rasûlihim li ye’huzûhu ve cadelu Bil bâtılı li yüdhıdu Bihil Hakka feehaztühüm* fekeyfe kâne ‘ıkab;

Onlardan önce Nuh kavmi ve onlardan sonra da hakikate karşı çıkan tüm topluluklar yalanladı. Her ümmet kendi Rasûllerini, Onu yakalamak (etkisizleştirmek, öldürmek) için niyetlendi… Bâtılı seslendirenler olarak, Hakk’ı geçersiz kılmak için mücadele ettiler… Bu yüzden onları yakaladım… Suçlarının karşılığını yaşatmam nasıl oldu? (A. Hulusi)

05 – Onlardan evvel Nuh’un kavmi arkalarından da Ahzab tekzip etmişlerdi ve her ümmet kendi Resullerini yakalamak kastında bulundu ve hakkı batılla gidermek için boşuna mücadele ettiler de ben onları tuttum alıverdim o vakit nasıl oldu ikabım? (Elmalı)

Kezzebet kablehüm kavmü Nuhın vel ahzâbü min ba’dihim onlardan önce Nûh kavmi peşlerinden gelen tüm kafirlerde yalanlamışlardı. Yani dünyevi refahın uhrevi felaha referans olması söz konusu olsaydı onlar olurdu. Fakat dön bak dünya tarihine, insanlık tarihine, yer yüzünde çatlayıncaya kadar yiyenler, yer yüzünün tüm refahını semirenler ve sömürenler aslında sonları, akıbetleri en feci olanlar oldu. Onun içinde bir kıyas yap ve kim gibi olmak, daha doğrusu akıbetin mi güzel olsun yoksa dünyanın nimetleri ile mi yetinesin sen karar ver.

Eğer diyorsan ki ya rabbi sadece dünyayı ver bana verir. Verir fakat arkası felakettir. Onun için seni yanıltmasın birinin dünyevi güzelliklere sahip olması, dünyada refah içinde bulunması, onun Allah’a yakın olduğunun referansı değildir. Bu sadece onun varlıkla sınandığının delilidir. Varlıkla sınanmak, yoklukla sınanmaktan bin beter sınavdır. Sınavını verirse ne alâ, veremezse elde ettiği tüm imkân boğazında ki ipin kalınlığına dönüşecektir. Elde ettiği tüm imkân ateşini artıran bir yakıta dönüşecektir.

ve hemmet küllü ümmetin Bi Rasûlihim li ye’huzûhu her ümmet kendi elçisini yakalayıp ondan kurtulmanın planlarını yaptı. ve cadelu Bil bâtılı li yüdhıdu Bihil Hakk batıl uğruna hakikati kendisiyle alt etmek gibi yanlış ve yanıltıcı bir mücadele metodunu belirlemişlerdi.

4. ayette bunu da dile getirmiştim bu ibareyi. Şiddetle yerilen polemik işte bu. Hakkı kendisi ile vurmaya kalkmak demiştim ya. Demagojinin en kötüsü. Gerçek ortaya çıksın diye değil. Tartışmanın maksadı o değil. Gerçek ortaya çıksın diye değil, gerçek tartışmalı hale gelsin diye tartışmak. Gerçeği de tartışmalı bulanık, fulû hale getirmek için tartışmak, ortada gerçek bırakmamak için tartışmak.

Görüyor musunuz tartışmanın demek ki birbirine zıt iki amacı olabiliyor.  Bir gerçek ortaya çıksın diye tartışmak. Bu tartışmak bilginin temelidir. Merak bilginin temelidir. Ama bir de tartışma vardır ki işte burada 4. ayette; Ma yücadilü fiy âyâtillâh Allah’ın ayetleri hakkında polemik yapanlar, ileri geri konuşanlar, tartışanlardan kasıt, ki bu surede tam bu ibare 4 veya beş kere gelir. Dönüp dönüp bu konuda uyarır rabbimiz bu surede. Allah’ın ayetleri hakkında ileri geri konuşmak.

İşte bu aslında ilahi hakikatleri tartışılır hale getirmek. Bu nedir? Doğru, güzel, iyi, Hakk, batıl, yanlış,kötü, çirkin kalmasın. İkisinin arasındaki duvarlar yıkılsın. Dolayısıyla doğru yanlışa karışsın, Hakk batıla karışsın, iyi kötüye karışsın. Yani siyah ve beyaz yok olsun, yerine gri gelsin. Onun içinde..!

Bunu kimler ister? Siyah ister. Çünkü beyazın varlığı, siyahı ortaya çıkarır. Beyazın varlığından en çok siyah rahatsız olur. Öyle değil mi, Musa’nın varlığından en çok Firavun rahatsız olur. İbrahim’in varlığından en çok Nemrut rahatsız olur. Sevabın varlığından en çok günah rahatsız olur. İmanın varlığından en çok şeytan rahatsız olur. Sebebi belli. Çünkü kirli, kirliliği ortaya çıkmasın diye temize düşmandır. Eğer grinin tonları olsaydı, işte bak ban de griyim diyecekti. Yani kötülükte eşitlemek. Onun için kendini meşru göstermek için iyileri hedef almak, kötünün kendisini meşrulaştırma aracıdır.

Burada da aslında bir tür ona dikkat çekiliyor. ve cadelu Bil bâtılı li yüdhıdu Bihil Hakk yani bunlar Hakkın ortaya çıkması için değil, hakla batılın bulandırılması, suyun bulanması için çalışanlar. Eğer iyi ile kötü arasında fark kalmazsa o zaman kötülere gün doğdu demektir.

İşte bugün post modernizm in savunduğu şey bu. Yani her şey görece, senin doğrun. O senin doğrun diyor. Bu da benim doğrum. Hele ki vahiyler var. hele ki Allah konuştu. Düşünebiliyor musunuz böyle bir mantığı. Dünyada doğru kalır mı böyle bir mantıkla bakınca, altı buçuk milyar doğru ve hiç biri diğerini tutmayan doğrular. Onun içinde hiç kimseye doğru olan budur diyemiyorsunuz. Böyle bir dünyada yaşanır mı? Böyle bir dünyada huzur olur mu? Ahlakın kökeni nedir, ahlak kalır mı böyle bir dünyada. Şu ahlakidir diyeceğiniz hiçbir şey yoktur, çünkü o senin doğrun diyor. Onun için hele ki Allah konuştu diyoruz ve o tip bir yaklaşımı reddediyor işte bu ayet. Yani ne koysan gider?

Hayır, ne koysan gitmez. Doğru ve yanlış vardır, iyi ve kötü vardır, her yerde iyi iyidir, kötü de kötüdür. İsterse birileri bunu inkar etsin. Her yerde iyilik yapmak iyidir, kötülük yapmak kötüdür. Her yerde cinayet kötüdür, her yerde ikram iyidir. Her yerde insana hürmet iyidir, her yerde insanın onurunu zedelemek kötüdür. Her yerde iftira kötüdür, ama iftirayı savunan birileri hep çıkacak. Her yerde zulüm kötüdür. Sadece yer yüzünde değil, uzayda da kötüdür. Yerin yedi kat altında işleseniz yine kötüdür. Bundan bilmem kaç bin yıl sonra işleseniz yine kötüdür. Post modern değil ultra modern zamanlar gelse o zaman da işleseniz zulüm yine zulümdür. Dolayısıyla kötü ve iyi insanlık durdukça duracak, dahası Allah’ın vahyi okundukça kötü ve iyinin arasında ki o fark hep görülecek.

Feehaztühüm ve sonuçta ben onları yakaladım. Bu küçük cümlenin atfı nereye biliyor musunuz, hemen ayetin başına Kezzebet kablehüm kavmü Nuhın vel ahzâbü min ba’dihim* ve hemmet küllü ümmetin Bi Rasûlihim li ye’huzûh demişti ya her ümmet kendi elçisini yakalayıp ondan kurtulmanın planlarını yaptı. Ama sonunda ben onları yakaladım. Yani onlar peygamberlerini yakalayıp susturamadılar ben onları yakaladım.

feehaztühüm* fekeyfe kâne ‘ıkab, feehaztühüm* fekeyfe kâne ‘ıkabî dir aslı cezalandırma nasıl olurmuş görsünler bakalım.

6-) Ve kezâlike hakkat kelimetü Rabbike alelleziyne keferu ennehüm ashabûn nar;

Böylece hakikat bilgisini inkâr edenler hakkında “Onlar Nâr (ateş – radyasyon ortamı) ehlidir” diye Rabbinin sözü gerçekleşti. (A. Hulusi)

06 – Ve işte o nankörlük eden kâfirlere rabbinin kelimesi öyle Hakk oldu, onlar nâra yanacaklar. (Elmalı)

Ve kezâlike hakkat kelimetü Rabbike alelleziyne keferu işte rabbinin inkarda direnen kimseler hakkında ki sözü böyle gerçekleşmiştir. ennehüm ashabûn nar nedir o söz? Elbet onlar ateş yaranıdırlar, ateş dostlarıdırlar, ateşin taraftarıdırlar. Yani onların tamamı bir takımı tutmuşturlar, takımları da ateştir. Ateş fanatikleri de diyebilirsiniz.

7-) Elleziyne yahmilunel ‘Arşe ve men havlehu yüsebbihune Bi Hamdi Rabbihim ve yu’minune Bihi ve yestağfirune lilleziyne amenû* Rabbena vesı’te külle şey’in rahmeten ve ‘ılmen fağfir lilleziyne tabu vettebe’u sebiyleke ve kıhim azâbel cahıym;

Arş’ı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunan (şuurlu) kuvveler (Allâh kudretinin açığa çıkış mahalleri) Rablerinin Hamdı olarak (Hamiyd Esmâ’sı açığa çıkışı ile) tespih ederler; O’na (hakikatleri olarak) iman ederler ve iman edenler için (hakikatlerinin gereğini yaşayamamaları – hakkını verememeleri yüzünden) mağfiret isterler! “Rabbimiz, rahmet ve ilminle her şeyi kapsamışsın… Tövbe edenleri ve senin yoluna uyanları mağfiret et ve onları yanma azabından koru!” (A. Hulusi)

07 – Arşı hâmil olanlar ve onun etrafındakiler rablerinin hamdıyla tesbih ve ona iman ederler, ve iman etmişler için de şöyle bir mağrifet dilerler: ya Rabbenâ rahmet ve ilim her şey’e geniş, hemen mağrifet buyur onlara o tevbe edip yoluna uyanlara ve koru onları o cahîm azâbından. (Elmalı)

Elleziyne yahmilunel ‘Arşe ve men havlehu yüsebbihune Bi Hamdi Rabbihim ve yu’minune Bihi ve yestağfirune lilleziyne amenû Allah’ın hükümranlık makamına layık bir sorumluluk taşıyan ve O’na yakın olanlar hamd ile rablerinin sonsuz yüceliğini dile getirirler. Ona iman ederler ve iman eden diğer Mü’minler için, herkes için istiğfar eder, af dilenirler.

Gerçekten de uzun ve bir çok şeyi bir arada ifade eden bir ayet. Hamele fiili maddi fiili maddi yükü sırtlanmaktan çok manevi sorumluluk sırtlanmaya delalet eder ki, Kur’an da bunun ifadesi çok gelir. Tâha/100, Ankebut/13, Ahzab/72 ayetler bunun delili. Klasik tefsir bu ayetteki kimseleri melekler diye tanımlıyor. Yani Allah’ın hükümranlık makamına layık bir sorumluluk üstlenenler, O’na yakın olanlar ve rablerinin sonsuz yüceliğini hamd edip, mü’minler içinde istiğfar edenlerin melekler olduğunu söylüyor klasik tefsir. Ama sorumluluğunu bilen, Allah’a yakın olan her Mü’min bu kapsamda değerlendirilmelidir.

Arşı taşımak, evet, eğer bu değerlendirme isabetli ise sorumluluğunu bilmek arşı taşımaktır. Buradan buraya ulaşıyoruz bu ayet vesilesi ile. Arşı taşımak, sorumluluk taşımakla eş değer. Allah’ın yer yüzünde ki halifesi olmak, Allah’ın ilahi iradesini yer yüzünde gerçekleştirmek insanın görevi idi değil mi? İşte yer yüzünde Allah’ın halifesi olmak, ilahi iradeyi yer yüzünde temsil etmek. Arşı taşımak budur. Onun için sorumluluğunu yerine getirenler bu kutsal yüke ihanet etmeyenler olacaktır.

Rabbena vesı’te külle şey’in rahmeten ve ‘ılme rabbimiz sen her şeyi rahmet ve bilgi ile kuşatmışsan fağfir lilleziyne tabu vettebe’u sebiyleke ve kıhim azâbel cahıym artık tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla ey rabbimiz ve onları gözleri yuvalarından fırlatan dehşetli ateşin azabından koru ey rabbimiz. Diye dua ederler, istiğfar ederler. Yani burada öyle bir mü’min tipi çiziliyor ki cennetini sadece kendisini alan ve kendisinden başka kimsenin girmediği bir bencilliğe mahkum eden değil. Duayı önce kendisinin dışında ki mü’minlere eden bir mü’min tipi çiziliyor. Yani ya rabbi benim cennetim, benim iman kardeşlerimdir. Benim cennetimdir mü’min. Cennetim insandır. Onun için onlarla beraber cennetimin tadını çıkarırım. Dolayısıyla kendi günahıma istiğfar eder gibi iman kardeşlerimin günahlarına da istiğfar eder, onlar içinde senden af dilenirim mesajıdır bu. İman edip Allah’a yakın olanlar, iman edenler için istiğfar ederler.

A. İmran da Nebiye ..fa’fü anhüm vestağfir lehüm.. (A.İmran/158) diye emredilir. Onları affet. Uhut’tan kaçanlar içindir bu ayet ve onlar için Allah’tan af dile. Eveti hem sen onları affet, hem de Allah’tan bağışlanma dile, Allah’ın da affetmesi için dua et. Savaştan kaçtılar, seni yalnız bıraktılar düşmanla karşı karşıya. Ama yine de onlarla böyle bir ilişki kur.ve şavirhüm fiyl emr. (A.İmran/158) onlarla istişare etmeye bundan böyle de devam et. Arkasından gelen ibare bu ayetin.

Ebeveynler evlatlarına, hocalar talebelerine, ustalar çıraklarına, eşler birbirlerine bu ayetin emri ile davranmalıdırlar. Dua etmelidirler.

😎 Rabbena ve edhılhüm cennati Adninilletiy veadtehüm ve men saleha min abaihim ve ezvacihim ve zürriyyatihim* inneKE entel ‘Aziyzül Hakiym;

“Rabbimiz… Onları, kendilerine vadettiğin Adn cennetlerine dâhil et… Onların atalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden saflığa erenleri de… Muhakkak ki sen, evet sen Aziyz’sin, Hakiym’sin.” (A. Hulusi)

08 – Ya Rabbenâ hem koy onları o kendilerine vaad buyurduğun adin Cennetlerine, atalarından ve zevcelerinden ve zürriyetlerinden salâhı olanları da, şüphesiz sen o azîz, hakîmsin sen. (Elmalı)

Rabbena ve edhılhüm cennati Adninilletiy veadtehüm ve men saleha min abaihim ve ezvacihim ve zürriyyatihim işte geldi neden eşler birbirlerine, anne babalar evlatlarına, hocalar talebelerine böylesine rablerinin huzuruna ak alınla varmaları için dua etmelidirler sorusunun cevabı geldi. Rabbimiz onları ve onların atalarından, eşlerinden ve nesillerinden iyi ve dürüst olanları güzelliğin üretildiği merkezler olan cennetine koy, yerleştir.

Onların tek muhatabı, dua öğretiyor. Duaların tek muhatabı, yani Allah. Allah’ın öğrettiği duadan daha güzel dua olur mu? En değerli dua Allah’ın öğrettiği duadır, çünkü duayı O kabul edecektir. Tabir caizse imtihana sokmuş soruların cevabını veriyor. Onun içinde duayı Allah’tan öğrenmek lazım.

Burada ki inne, hemen bir sonraki cümlede gelecek; inneKE entel ‘Aziyzül Hakiym çünkü sen, evet yalnızca sensin sonsuz azamet ve hikmet sahibi olanda ki inne; buna cesaret ettik, yani senden bunları istemeye cesaret ettik Allah’ım çünkü sen sonsuz yücesin. Sonsuz yüce olan insanları affetse nesi eksilir. Bu, bu anlamı yan anlam olarak içinde taşır. Sonsuz yüce olan senden, senin sonsuz rahmet okyanusundan birazda biz istiyoruz Allah’ım demektir bu. Çünkü sen sonsuz merhamet denizinin sahibisin. Ondan bir yudum su istiyoruz Allah’ım demektir.

9-) Ve kıhimüs seyyiat* ve men tekıs seyyiâti yevmeizin fekad rahımteh* ve zâlike huvel fevzül ‘azıym;

“Onları benlikten – bedensellikten kaynaklanan kötü davranışlardan koru… Kimi kötülüklerden korumuşsan, gerçekten o süreçte ona rahmet etmişsindir… İşte bu büyük kurtuluşun ta kendisidir!” (A. Hulusi)

09 – Ve onları fenalıklardan koru sen her kimi fenalıklardan korursan o gün muhakkak onu rahmetinle yarlıgamışındır, işte asıl fevzi azîm de odur. (Elmalı)

Ve kıhimüs seyyiat ve onları tüm kötülüklerden koru. Dua devam ediyor. ve men tekıs seyyiâti yevmeizin fekad rahımteh ki sen o gün birini kötü duruma düşmekten korursan, korumuşsan bu ona rahmet ettiğin anlamına gelir. Şu duanın güzelliğine bakın. ve zâlike huvel fevzül ‘azıym ve bu, evet işte budur büyük kurtuluş.

Siz kurtuluş mu diyorsunuz dünyadakilere, siz kurtuluş mu diyorsunuz küçük sınavları başarıyla verişinize. Siz kurtuluş mu diyorsunuz küçük derelerden düşmeden geçişinize. Siz kurtuluş mu diyorsunuz dünyada ki borçlarınızı ödeyip bitirmelerinize. Asıl kurtuluş budur. Allah size; Haydi kurtuldun dediğinde asıl kurtuluş odur.

Evet, başarı nedir, kurtuluş nedir? Kur’an bir bilinç inşa ediyor. Kariyer planlaması Allah’tan bağımsız yapılamaz. İşte burada da o söyleniyor. Yanlış akide, bakınız ayetin başından beri, yanlış eylem, yanlış son. Evet üç yanlış arka arkaya geliyor. Onun içinde bu üç yanlışı eğer arka arkaya gelsin istemiyorsa, doğru akide, doğru eylem, doğru akıbet. Doğru bir akıbet, doğru bir akideden başlar. Yanlış başlangıçtan doğru sonuç elde edilmez. Onun içinde burada şu anda okuyacağımız ayet onu veriyor.

10-) İnnelleziyne keferu yünadevne lemaktullahi ekberu min maktiküm enfüseküm iz tüd’avne ilel iymani fetekfürun;

Muhakkak ki hakikat bilgisini inkâr edenlere: “Allâh’ın şiddetli öfkesi, sizin kendinize kızgınlığınızdan daha büyüktür… Hani siz imana çağrılıyordunuz da, inkâr ile reddediyordunuz!” diye nida olunur. (A. Hulusi)

10 – O küfredenlere muhakkak şöyle bağırılacaktır: elbette Allahın buğzu sizin nefislerinize buğzunuzdan daha büyük, zira siz imana davet olunuyordunuz da küfrediyordunuz. (Elmalı)

İnnelleziyne keferu yünadevne lemaktullahi ekberu min maktiküm enfüseküm iz tüd’avne ilel iymani fetekfürun elbet küfürde ısrar edenlere o gün şöyle nida edilecektir; İman etmeye çağrıldığınız halde inkar etmeyi sürdürdüğünüz zaman, Allah’ın size olan sitemi ve kahrı, sizin şu an kendi kendinize ettiğiniz sitemden daha büyüktür.

Ne ilginç bir ifade, İman etmeye çağrıldığınız zaman ısrarla bunu inkar ettiğinizde Allah’ın size olan sitemi ve kahrı, ey cehennemi boylayanlar sizin şu anda cehenneme girer ayak kendi kendinize yaptığınız sitemden daha büyüktür. lev ennehüm kânu yehtedun. (Kasas/64) İşte bu, ben bu ayeti okuduğumda iliklerime kadar titremiştim. Ne olurdu sanki doğru yolu bulmuş olsalardı. Rabbimiz diyor. Ne olurdu sanki hidayete ermiş olsalardı. Ne olurdu sanki şimdi burada yanmasalardı. Evet, Allah’ın kuluna olan şefkati, annenin evladına olan şefkatinden sınırsızca daha büyüktür diyen efendimiz bunu kastediyordu. Ne olurdu sanki..!

Akıl verdi. Akıl verdim ya neyine yetmiyor demedi. İrade verdi. İrade verdim ya neyine yetmiyor demedi. İbret alacak göz verdi, kulak verdi, neyine yetmiyor demedi, onunla da yetinmedi. Peygamber gönderdi. Bir tane göndermedi. Bir tane gönderdim hepinize yeter demedi, binlerce gönderdi. Onunla da yetinmedi kitap gönderdi. Bir tane göndermedi, defaatle gönderdi. Daha ne yapsın Allah. Onun için işte lev ennehüm kânu yehtedun ne olurdu sanki hidayete ermiş olsalardı, ne olurdu.

Üç sebeple sitem edecekler kendi kendilerine;

1 – Arkalarına düştüklerinin hiçbir yararı olmayacağını görecekler. Olmadığını.

Ve yevme ye’adduzzâlimü alâ yedeyhi yekulü ya leytenit tehaztü maar Rasûli sebiyla. (Furkan/27) O gün arkasın düştüğü adam kendisini dahi kurtaramadığını görünce, yani beni kurtaracak diye bakıyor, adam kendini kurtaramamış. Bu aldanmışlığın verdiği hırsla diyor kahırla, elinin kemiğine dişlerini geçirecek diyor. Ayet aynen böyle. ye’adduzzâlimü alâ yedeyhi yekulü ya leytenit tehaztü maar Rasûli sebiyla. Ve diyecek ki keşke nolaydım Resulün yolunu yol edineydim. Ya veyleta leyteniy lem ettehız fülanen haliyla. (Furkan28) falanca adamı kendime yar ve yardımcı dost edinmeseydim. Nolaydı böyle yapsaydım, keşke böyle yapsaydım diyecek ama, hiçbir işe yaramayacak çünkü yararsız.

2 – Şeytan gerçeği söyleyince sitem edecek kendi kendisine. Ne diyecek Fela telumuniy ve lumû enfüseküm. (İbrahim/22) beni kınamayın, kendinizi kınayın. Ben çağırdım siz geldiniz. Oysa çağıranın kim olduğunu ve kötüye çağırdığını bilmeniz gerekiyordu. Ama kalktınız şimdi beni kınıyorsunuz.

3 – Dünyada beğenmediklerine karşı rezil oldukları için kendilerini kınayacaklar, sitem edecekler. Yani dünyada beğenmediklerine bakacaklar, ahiretin gözdesi olmuşlar. Yani; Bari şunlara karşı rezil olmasaydık diye sitem edecekler.

11-) Kalu Rabbena emettenesneteyni ve ahyeytenesneteyni fa’terefna Bi zünubina fehel ila hurucin min sebiyl;

Dediler ki: “Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün (bedenden ayrılma ile yaşanan ve mahşerde benliksizlik yaşamı {ferd olarak gelirler âyetindeki olay}) ve iki kere(sinde) de dirilttin (yeni bir benlikle bâ’s ettin) de kendimizdeki eksiklikleri itiraf ettik! (Bu durumdan) bir çıkış yolu var mı?” (A. Hulusi)

11 – Diyecekler ki ya rab! Bizi iki öldürdün iki de dirilttin şimdi günahlarımızı anladık fakat var mı çıkmaya bir yol? (Elmalı)

Kalu Rabbena emettenesneteyni ve ahyeytenesneteyn şöyle karşılık verecekler; Rabbimiz sen bizi iki kez öldürdün, iki kez de diriltin. İsneteyn; iki kez manasına gelir harfiyen ama, tekzip içinse tekrar tekrar manasına gelir. Önce bedeni ölüm, ahirette ise manevi, ruhani ölüm.

Ölümden bin beter ölüm; Lâ ted’ul yevme süburen vahıden ved’u süburen kesiyra. (Furkan/14) o gün, (cehennemlikler için söyleniyor) bir tek ölümü çağırmayın, sübur, mevt ten farklı. Mevt; dünya değiştirmektir. Bir başka hayata geçmek. Sübur ise yok olmaktır. Böyle bir şey yok. Bugün bir yok oluşu çağırmayın, size bir tek yok oluş yetmez, ölümleri çağırın. Sizin imdadınıza ancak bir çok ölüm gelebilir, ki o da yok. Yani yok olmayacaksınız, yok olmak isteyeceksiniz. İşte bunu ifade ediyor.

Ki burada da aslında ahirette ki bu manzara bir kere ölüm değil, bin kere ölüm gibi gelecek. Bin ölüm acısıyla. Onun içinde isneteyn, tekrar tekrar, yani bizi ölümden bin beter öldürdün diyecekler.

fa’terefna Bi zünubina fehel ila hurucin min sebiyl işte şimdi günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi bizim için çıkış yolu yok mudur.

12-) Zâliküm Bi ennehu izâ du’ıyAllâhu VahdeHU kefertüm* ve in yüşrek Bihi tu’minu* felhükmü Lillâhil ‘Aliyyil Kebiyr;

İçinde bulunduğunuz hâlin sebebi şudur: Allâh, TEK’liğine davet ettiğinde (vehmettiğiniz – varsandığınız benliğinizden arınmayı teklif ettiğinde), küfür (inkâr) ettiniz! Eğer (teklif edilen) O’na şirk anlayışı olsa, iman ederdiniz… Hüküm, Alîy, Kebiyr olan (açığa çıkan kuvvelerinin hükmediciliğini reddedemeyeceğiniz) Allâh’ındır! (A. Hulusi)

12 – İşte bu size şu yüzdendir ki bir olarak Allaha çağırıldığında küfrettiniz ona şirk koşulunca ise iman ediyordunuz, işte hüküm o ulu, o büyük Allahın. (Elmalı)

Zâliküm Bi ennehu izâ du’ıyAllâhu VahdeHU kefertüm* ve in yüşrek Bihi tu’minun durum işte böylesine vahimdir. Çünkü ne zaman tek Allah’a çağrılmışsa siz inkarı tercih ettiniz O’na ortak koşulduğunda ise inanıverdiniz. İnkara çağrıldığında hemen buna inandınız imana çağrıldığınızda inanmadınız inkarı tercih ettiniz. Bilincin baş aşağı dönme hali. Batıla iman, hakka inkar. Bilinç amuda kalkarsa, baş aşağı dönerse hep ters davranmaya başlar. Allah’a sırt döner nefse önünü döner. Ahirete sırtını döner, dünyaya yüzünü döner. Ayağıyla düşünüp başı ile yürümeye başlar. Ters dönme halidir bilincin.

felhükmü Lillâhil ‘Aliyyil Kebiyr sonuçta hüküm yüceler yücesi mutlak büyük olan Allah’ındır. Ahirette hüküm Allah’ın.Buhari de; Said El Hudri’den bir hadis nakledilir. Hz. Nebi A.S.; kalbinde hardal tanesi kadar iman olan en sonunda Allah affeder, affeder, affeder günahkar mü’minleri. Öyle bir noktaya gelir ki kalbinde hardal tanesi kadar imanı olanlara sıra gelir. Yani iman kırıntısı olanlara. Onları hayat ırmağının kenarına atar, mantar suyu gibi adeta. Mantar suyu gibi hayat ırmağının kenarına serper, onun kenarında yeniden yeşillenir ve dirilirler. Böyle Buhari de bir hadis nakledilir iman kitabında. Ben de onu burada nakletmiş olayım.

13-) “HU”velleziy yüriyküm âyâtiHİ ve yünezzilü leküm mines Semai rizka* ve ma yetezekkeru illâ men yüniyb;

“HÛ” ki, işaretlerini size gösteriyor ve semâdan (bilincinize) sizin için bir rızık (hakikatine dair ilim) indiriyor… (Bunun ne demek olduğunu hakikatine) yönelenden başkası hatırlayıp üzerinde derin düşünemez! (A. Hulusi)

13 – Odur ki size âyetlerini gösteriyor ve sizin için Semâdan bir rızık indiriyor, fakat ancak gönül veren anlar. (Elmalı)

“HU”velleziy yüriyküm âyâtiHİ ve yünezzilü leküm mines Semai rizka Yeni bir pasaja girdik; O’dur size varlık delillerini gösteren ve size semadan rızık indiren.

Varlık dünyası ayetler mucizelerle doludur, bu ayet bunu söylüyor dostlar. Onların mucize oluşunu unutmamızın tek nedeni vardır, sık sık karşılaşmanız. Aslında yaşadığımız hayatın her alanında sınırsız mucize var, bizde de olduğu gibi. Biz insanoğlunun kendi içinde de bir yığın mucize var. Onların mucize oluşunu unutmamızın tek nedeni var sık sık görüyor olmamız. Ender görseydik mucize olduğunu unutmayacaktık. Sık gerçekleşiyor olması mucize olduğunu unutmamıza neden oluyor.

ve ma yetezekkeru illâ men yüniyb istikametini O’na yöneltenlerden başkası bundan ders almaz. Allah’ın gör dediği yerden bakanlar ancak bunu görür diyor. Ama Allah’ın gör dediği yerden bakmayanlar bunu göremezler.

14-) Fed’ullahe muhlisıyne lehüd diyne ve lev kerihel kâfirun;

Öyle ise hakikat bilgisini inkâr edenler kerih görse de, Din’i O’na has kılarak Allâh’a yönel! (A. Hulusi)

14 – O halde siz, dini Allah için halis kılarak hep ona çağırın isterse kâfirler hoşlanmasınlar. (Elmalı)

Fed’ullahe muhlisıyne lehüd diyne ve lev kerihel kâfirun hakkı inkar edenleri ne denli kızdırsa da siz dini yalnızca O’na has kılarak saf ve samimi bir iman ile sadece Allah’a yalvarın.

15-) Refiy’ud derecati Zül ‘Arş* yulkır ruha min emrihi alâ men yeşau min ‘ıbadiHİ li yünzira yevmet telak;

Refi’üd Derecât’tır (dereceleri yükseltendir), Zül-Arş’tır (Arş sahibidir)… Gerçeğin kavranması süreci (nedeniyle) uyarmak için, kullarından dilediğine hükmünden ruhu (Esmâ’sının anlamını fark etmeyi şuuruna) ilka eder! (A. Hulusi)

15 – O dereceleri yüksek, Arşın sahibi telâkıy gününün dehşetini haber vermek için kullarından dilediğine ruh indiriyor. (Elmalı)

Refiy’ud derecati Zül ‘Arş zira O bütün varlık derecelerinin yücesi, yani varlık hiyerarşisinin en üstünde olan Hükümranlık makamına kurulmuştur. yulkır ruha min emrihi alâ men yeşau min ‘ıbadiHİ li yünzira yevmet telak O duruşma günü hakkında kullarını uyarmak için kullarından dilediğine kendi katından vahiy indirir.

Burada er rûh geçmiş, vahit manasına geçmiş üstelik. Kur’an da 3 manada kullanılır Rûh; Vahiy, vahiy meleği ve insanı insan yapan şey. Burada vahiy anlamına, Nahl/2 ayetinde de vahiy anlamına, vahiy hayat kaynağı yani, Rûh. Tıpkı cesede gelince insanı insan eden şey gibi vahiyde hayat kaynağı. Ölüyü diriltir.

Tûlicül leyle fiynnehari ve tûlicün nehara fiyl leyl* ve tuhricül hayye minel meyyiti ve tuhricül meyyite minel hayy. (A. İmran/27) ölüden diriyi çıkarır, diriden ölüyü diyordu ya Kur’an, işte bunun gibi. Ya da;

Keyfe tekfurûne Billâhi ve küntüm emvâten feahyâküm… (Bakara/28) Allah’ı nasıl inkar ediyorsunuz o Allah’ı ki, sizler ölüyken yani manen ölü iken size hayat verdi, vahiyle sizi hayata döndürdü. Siz dik sürünen ölülerdiniz. Vahiyle sizi diriltti. Eğer imanınız olmasa siz ölülerden başka bir şey değilsiniz.

Yine ..üsteciybu Lillâhi ve lirRasûli izâ de’aküm lima yuhyıyküm..(Enfal/24)

  Allah ve resulünün davetine icabet edin, çünkü o sizi dirilişe davet ediyor. Sizi dirilmeye davet ettiği zaman Allah ve resulünün davetine icabet edin diyor, dirilişe davet ediyor, ölüyü dirilmeye davet ediyor. Kur’an baştan sona bu gibi ayetlerle dolu. Vahiy ruhtur yani vahiy insana candır, insanı insan eden tıpkı ruh gibidir.

16-) Yevme hüm barizun* lâ yahfâ alAllâhi minhüm şey’* li menil Mülkül yevm* Lillâhil Vâhidil Kahhâr;

Bu süreçte onlar her yönleriyle ortaya çıkarlar! Onlar hiçbir şeyi Allâh’a gizleyemezler… “Yaşanan süreçte (Allâh’a göre ‘AN’ vardır, tek bir süreç) Mülk kiminmiş?”… “Vâhid, Kahhâr olan (Tek ve mutlak hükmü zaman mekân kavramsız olarak yerine gelen) Allâh’ındır!” (A. Hulusi)

16 – O günün ki onlar meydana fırlarlar, kendilerinden hiç bir şey Allaha karşı gizlenmez, kimin mülk bu gün o vahid, kahhar Allahın. (Elmalı)

Yevme hüm barizun* lâ yahfâ alAllâhi minhüm şey’ o gün onlardan hiç kimse Allah’tan hiçbir şeyi saklayamadan iç yüzleriyle ortaya çıkarlar. Yani içlerin dışa döndüğü, maskelerin düştüğü, huyun suret olarak giyildiği gün. Ne demek? Huy, Yani dünyada köpekleşmiş, affedersiniz, huyu köpeğe benzemiş. Ya da çok affedersiniz huyu, ahlakı domuzlaşmış, ya da huyu yılanlaşmış, yılan gibi sinsi, yılan gibi onu bunu sokan biri. Orada bu huyu, suretine dönüşmüş bir tip düşünün.

li menil Mülkül yevm bugün mutlak iktidar kime aittir, soran yok, burada öyle bir ibare yok. Kim diyecek bunu? yoruma açık. Adeta Allah bugün mutlak iktidar kime aittir?

Firavunlaşan herkese, yer yüzünde iktidar bana ait diyenlere, veya benim hayatıma sen karışamazsın demeye getirenlere, Allah’sız bir ömür yaşamak için Allah’ı hayatından dışlayanlara li menil Mülkül yevm bugün mutlak iktidar kime aittir?

Lillâhil Vâhidil Kahhâr elbet mutlak otorite olan tek Allah’a aittir. Adeta cevabı da verecek olan Allah olacak. Allah’tan başka Allah’ın sorusuna kimse cevap veremeyecek.

17-) Elyevme tücza küllü nefsin Bima kesebet* lâ zulmel yevm* innAllâhe seriy’ul hisab;

Bu süreçte her nefs yaptıklarının getirisiyle karşılık bulur (yaptıklarının sonucunu yaşar)! Bu süreçte haksızlık yoktur! Muhakkak ki Allâh “Seriy’ul Hisab”dır (anında yapılanın sonucunu yaşatmaya başlayandır). (A. Hulusi)

017 – Bu gün her nefis kazandığı ile cezalanacak, zulüm yok bu gün, şüphesiz ki Allahın hesabı serî’dir. (Elmalı)

Elyevme tücza küllü nefsin Bima kesebet o gün herkes kazandığının karşılığını bulur. lâ zulmel yevm* innAllâhe seriy’ul hisab haksızlığın asla olmadığı gündür o. Çünkü Allah hesabı seri görendir.

18-) Ve enzirhüm yevmel azifeti izil kulûbü ledel hanâciri kazımiyn* ma liz zâlimiyne min hamiymin ve lâ şefiy’ın yuta’;

Yaklaşan ölüm süreci ile onları uyar! O zaman gamla dolu olarak yürekleri gırtlaklarına dayanmıştır! Zâlimlerin ne bir dostu ve ne de itaat ederse (kurtaracak) bir şefi vardır. (A. Hulusi)

18 – Hem haber ver onlara o yaklaşan felâket gününü: o dem ki yürekler gırtlaklara dayanmış yutkunur da yutkunurlar: zalimler için: ne ısınacak bir hısım vardır, ne dinlenecek bir şefi. (Elmalı)

Ve enzirhüm yevmel azifeti izil kulûbü ledel hanâciri kazımiyn ve onları yüreklerin sahibini boğarcasına gırtlağa dayandığı, Evet, ledel hanâcir; Yüreklerin sahibini boğarcasına gırtlağa dayandığı. Yüreğim ağzıma geldi derler ya Türkçe deyimdir. Yüreğin ağza geldiği, gırtlağa dayandığı, adeta boğulurcasına gırtlağa dayandığı pek yakın dehşet gününe karşı onları uyar. Allah’tan başka hiçbir haber kaynağının bize haber veremeyeceği bir alemden haber veriyor bu ayet. Allah’tan başka kimse haber veremez. Gözlerin yuvalarından fırladığı bir dehşet görüntüsünü aklınıza, gözünüzün önüne getirin ve mahşer büyük hesap gününün dehşeti onunla kıyaslanamayacak kadar büyük bir gün.

ma liz zâlimiyne min hamiymin ve lâ şefiy’ın yuta’  o gün zalimler ne samimi bir dost, ne de sözü geçen bir şefaatçi bulabilecekler.

Allah’ın dostluğunu kazananlar başka dosta zaten ihtiyaç duymayacaklar. Ama Allah’ın dostluğunu kazanamayanlar dost arayacaklar. Müşriklerin sapık şefaat anlayışını ret. Dost arayacaklar, fakat dost diye sarıldıkları da dost arıyor görülecek. Yani onlar dost bulamamışlar, sen onları dost edinsen, o gün onları dost etmek başlı başına bir suç, bir töhmet. Yani onların yanında görünmek bile suçlu olmak için yeter. Onun içinde Allah’tan başka hiçbir dostun yarar sağlayamayacağı bir gün.

19-) Ya’lemu hainetel a’yuni ve ma tuhfis sudur;

(O), gözlerin hainliğini (gayrı görmeyi) ve sadırların gizlediği şeyi bilir. (A. Hulusi)

19 – Gözlerin hâin bakışını da bilir, gönüllerin gizlediğini de. (Elmalı)

Ya’lemu hainetel a’yuni ve ma tuhfis sudur O bakışlarda gizlenen ihaneti ve yüreklerin sakladığı her şeyi bilir.

Çok ilginç bir ifade, hainetel a’yun bakışların ihanetini diyor.ç Öyle masum bakışlar vardır ki, arkasında ihanet saklıdır. O bakışların arkasında saklanan ihaneti bilir. Taa..! gönüllerin 40. odasında saklanan şeyi bilir.

20-) VAllâhu yakdıy Bil Hakk* velleziyne yed’une min dûnihi lâ yakdune Bi şey’* innAllâhe HUves Semiy’ul Basıyr;

Allâh, Hak olarak hükmeder… O’nun dûnunda yardım istedikleri ise, hiçbir şeyde hükümleri geçmez! Muhakkak ki Allâh Semi’dir, Basıyr’dir. (A. Hulusi)

20 – Allah hakkı yerine getirir, onların ondan başka yalvardıkları ise hiç bir şeyi yerine getiremezler, çünkü Allah dır hakkıyla işiten gören. (Elmalı)

VAllâhu yakdıy Bil Hakk nitekim Allah hükmünde hakkı gözetir. Yüreklerde kini, bakışların arkasında ki ihaneti bilmeyen biri nasıl mutlak adaletle hükmedebilir ki, onun için Allah adaleti uygular yakdıy Bil Hakk; hak ile hüküm verir, çünkü dışa bakmaz, sadece dışı görmez. O eylemin arkasında yatan gerçek sebepleri, niyetleri bilir.

velleziyne yed’une min dûnihi lâ yakdune Bi şey’ O’nu bırakıp ta yalvarıp yakardıkları şeylerse, hiçbir şey hakkında hüküm veremezler. Yani Allah Hakk ile, hakikatle, doğrulukla hüküm verir, tanrılık yakıştırdıkları şeyler, Allah’a ait vasıfları yakıştırdıkları başka varlıklar. Azizler olsun, nebiler olsun, veliler olsun, onların hüküm verme yetkisi yok. Onlarda orada hüküm verilmeyi beklerler. Onlar da Allah’ın mahkemesinde yargılanmayı beklerler. Onun için;

Felenes’elennelleziyne ürsile ileyhim velenes’elennel murseliyn. (Araf/6) kendilerine peygamber gönderilenlerden and olsun hesap soracağız, gönderdiğimiz peygamberlerden de hesap soracağız. Buyur, hesap vermeyecek kimse yok ki. Onun için efendimiz yaşlı gözlerini veda hutbesi gününde semaya dikerek; İnsanlığa olan o büyük hitabesini gerçekleştirip ardından “Allah’ım şahit ol” diyordu. Tebliğ ettim mi, Elâ hel belağ, tebliğ ettim mi. Ey insanlar görevimi yaptım mı? Onlarda; Evet yaptın ya Resulallah deyince Rabbena feşhed diyordu. Ey rabbimiz, sen şahit ol diyor.

innAllâhe HUves Semiy’ul Basıyr çünkü sadece Allah’tır her şeyi işiten, her şeyi gören.

21-) Evelem yesiyru fiyl Ardı feyenzuru keyfe kâne akıbetülleziyne kânu min kablihim* kânu hüm eşedde minhüm kuvveten ve asâren fiyl Ardı feehazehümullâhu Bi zünubihim ve ma kâne lehüm minAllâhi min vak;

Yeryüzünde seyretmediler mi ki, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl oldu; nazar edip görsünler? Onlar (öncekiler), bunlardan hem kuvvetçe ve hem de yeryüzünde meydana getirdikleri eserler itibarıyla daha ileriydiler… Nihayet Allâh onları suçlarının getirisiyle yakaladı… Onlar için Allâh’tan (hakikatlerinden) bir koruyucu da olmadı. (A. Hulusi)

21 – Yer yüzünde bir gezmediler de mi? Baksalar a kendilerinden evvelkilerin akıbeti nasıl olmuş? Onlar, gerek kuvvetçe ve gerek Arzda asarca kendilerinden daha çetin idiler, öyle iken Allah onları günahlarıyla tuttu lıverdi ve kendilerine Allah dan bir koruyucu bulunmadı. (Elmalı)

Evelem yesiyru fiyl Ardı feyenzuru keyfe kâne akıbetülleziyne kânu min kablihim onlar hiç yeryüzünde dolaşmazlar mı, ve görmezler mi ki kendilerinden önceki geçip gitmiş olanların feci akıbetini. Ne olmuş onlara, nasıl bir akıbete uğramışlar. Kendilerinden önce yaşamış olanların kalıntılarına baksınlar. Kentlerinin surlarına baksınlar. Üç beş adamın kucaklayamayacağı kadar kalın ördükleri duvarların arkasında bile dayanamadıklarına baksınlar. Yerlerinde yeller esiyor onların. Onun için insanlığın geçmiş serüvenini okunacak bir kitap olarak görsünler. Bu aslıda hepimize tarihin ayatı hadisatın bir kitap gibi okunmasını tavsiye eden bir ayet.

[Atlanan cümle; kânu hüm eşedde minhüm kuvveten ve asâren fiyl Ard

Onlar, gerek kuvvetçe ve gerek Arzda asarca kendilerinden daha çetin idiler.(Elmalı)

Bu kuvvet ve tesirle, onların kaleleri, köşkleri ve orduları kastedilmiştir. Binâenaleyh o eski kâfirler, peygamberlerini yalanlayıp, onu dinlemeyince, Allah Teâlâ onları dünyada, çeşitli helak vasıtaları ile peşin olarak cezalandırıp imha etmiştir.

Şimdiki kafirler de bu helakin izlerini-kalıntılarını görmekte, seyretmektedirler. Bundan dolayı Allah Teâlâ onları, bu gibi ifadelerle, aynı şekilde hareket etmekten sakındırmış ve onları yakaladığı zaman başlarına gelecek azab anında, kendilerine yardım edecek ve o azaptan kurtaracak hiç kimseyi bulamayacaklarını,

“Onları Allah’ın (azabından) bir koruyan da olmadı” beyanıyla anlatıp, sonra da, onlara gelecek azabın, peygamberleri kabul etmeyip inkâr etmeleri sebebiyle olduğunu açıklamış, böylece Hz. Muhammed (s.a.s)’in ümmetini de aynı şeyleri yapmaktan sakındırmış ve sözünü, iyice sakındırsın ve korkutsun diye, “Çünkü O, her şeye kadirdir, azabı pek çetindir” diyerek noktalamıştır. (Fahruddin er Razi –Tefsir-i Kebir)]

feehazehümullâhu Bi zünubihim ve ma kâne lehüm minAllâhi min vak buna rağmen Allah günahları sebebiyle onları cezalandırdı ve kendilerini Allah’a karşı koruyacak hiç kimse olmadı, kalmadı.

22-) Zâlike Bi ennehüm kânet te’tiyhim Rusülühüm Bil beyyinati fekeferu fe ehazehümullah* inneHU Kaviyyün şediyd’ül ‘ıkab;

Bunun sebebi şu idi: Rasûlleri onlara apaçık delillerle geldi de küfür (inkâr) ettiler… Bunun üzerine Allâh da onları yakaladı… Muhakkak ki O, Kaviyy’dir, “Şediyd’ül Ikab”dır (suçu cezalandırması şiddetlidir). (A. Hulusi)

22 – O, şundan idi ki onlara Resulleri beyyinelerle geliyorlardı da küfrettiler, Allah da tuttu kendilerini alıverdi, çünkü onun kuvveti çok, ıkabı şiddetlidir.

Zâlike Bi ennehüm kânet te’tiyhim Rusülühüm Bil beyyinati fekeferu fe ehazehümullah böyle oldu, çünkü elçileri kendilerine hakikatin apaçık belgeleriyle geldiği halde onlar inkarda ısrar ettiler, direndiler. Bunun üzerine Allah’ta onları cezalandırdı. inneHU Kaviyyün şediyd’ül ‘ıkab çünkü O çok güçlüdür, cezalandırması pek şiddetli olandır.

Allah’ın iktidarından başka hangi iktidar kalıcıdır ki. O halde ey insanlar eğer bir iktidara yaslanmak istiyorsanız yeryüzünde ki sahte iktidarlara yaslanmayın. Yaslandığınız duvar yıkılır. Yaslandığınız iktidar çöker, yaslandığınız sur yıkılır. Eğer bir yere yaslanacaksanız yıkılmayan birine yaslanın. Yıkılmayan iktidarın sahibi yalnızca Allah’tır. Akıllı olun, akıllı olun ki kısa vadeli hazzı ve lezzeti, bitimsiz ömrün saadetine tercih eden ahmaklar durumuna düşmeyin. Akıllı olun ki anlık bir lezzet uğruna ebedi mutluluğu satmayın.

Rabbim Akıllılardan kılsın.

“Ve ahiru davahüm enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 03 Mayıs 2013 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: