RSS

İslamoğlu Tef. Ders. FUSSİLET SURESİ (26-55) (151)

31 May

231

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

BismillahirRahmanirRahıym

Değerli Kur’an dostları bugünkü tefsir dersimize kaldığımız yerden, yani Fussilet suresinin 26. ayeti ile devam ediyoruz.

26-) Ve kalelleziyne keferu lâ tesme’û li hazel Kur’âni velğav fiyhi lealleküm tağlibun;

Hakikat bilgisini inkâr edenler (Hz.Rasûlullâh’ı dinleyenlere) dediler ki: “Şu Kurân’ı dinlemeyin ve Onun hakkında boş laflar edin ki, belki üstün çıkarsınız!” (A.Hulusi)

26 – Bir de dedi ki o küfredenler: şu Kur’an ı dinlemeyin ve ona yaygara yapın, belki bastırırsınız. (Elmalı)

Ve kalelleziyne keferu lâ tesme’û li hazel Kur’âni velğav fiyhi lealleküm tağlibun küfürde direnen kimseler dediler ki bu Kur’an ı dinlemeyin, ona kulak vermeyin, onu karalayıp şamata yapın ki bastırabilesiniz.

İlginç bir akıl, şamatacı akıl diyebiliriz. Hakikati dinlememek, hakikatten kaçmak için ona kulak tıkamak, yani cehalet saadettir demek. Bilmemeyi bilinçli bir biçimde tercih etmek, cehaleti bilinçli bir biçimde tercih etmek, tercihi cehalet olmak. Buna cehli mürekkeb demektir. İnsan bilmez, bilmediğini de bilmez, dolayısıyla cahildir. Fakat insan bilmek istemez, bilebileceği halde, önüne kadar geldiği halde, hatta bilme yollarının tamamı kendisine açıldığı halde ısrarla cehaletini savunur. İşte bu cehli mürekkebdir, işte bu mazur görülmeyecek cehalettir. İşte bunun hiçbir mazereti yoktur.

Küfür en tehlikeli ön yargıdır, bu bir ön yargıdır. Dinlemeyin, ona karşı şamata yapın. Neden? Ancak böyle bastırabilirsiniz sesini. İşte bu küfrün ön yargı olduğunun açık bir kanıtı.

4 ve 5. ayetle birlikte okumak gerekiyor bu ayeti. 4. ve 5. ayetlerde kulakları üzerinde kurşun, ağırlık olduğunu söylüyorlardı. Kalplerinde perde olduğunu söylüyorlardı. Kur’an la, vahiyle kendi aralarında aşılmaz bir engel olduğunu söylüyorlardı. Bu ayetle birlikte düşündüğümüzde bu insanların hakikatte sorunlarının bilmemekten kaynaklanmadığını, ön yargıdan kaynaklandığını, kendilerini cehalete bilinçli olarak kilitlemekten kaynaklandığını anlıyoruz.

Bunun karşıtı bir tavır var. Bu küfürde direnenlerin tavrı. Bunun karşıtı tavır ise imanda direnenlerin tavrı. O ne? 35. ayet. (Hayır 34 olacak) Gelecek ama ben hemen şimdiden haber vereyim;

Ve lâ testevil hasenetü ve les seyyie.. (34) kötülükle iyilik asla bir olmaz. Kötülükte bir olmaz, iyilikte. Tam tercümesi bu. Yani ne kötülük iyilikle, ne iyilik kötülükle eşit olabilir. Ne kötülüğe iyilik, ne iyiliğe kötülük. Ne kötülüğe kötülük, ne iyiliğe kötülük. Yani kötülüğe iyilikle kötülüğe kötülükte bir olmaz. İyiliğe iyilikle, iyiliğe kötülükte bir olmaz. Onun için bu formda gelmiş ve devamı şöyle;

idfa’ Billetiy hiye Ahsen..(34) tezini en güzel biçimde savun. İşte bunun karşıtı tavır da bu. Yani bir yerde dinlemeyin, şamata çıkarın, belki yenebilirsiniz, alt edebilirsiniz. Öbür tarafta tezini en güzel şekilde, muhatabını kırmadan savun. feizelleziy beyneke ve beynehu adâvetün keennehu veliyyün hamiym. (34) Ola ki muhatabınla senin aranda bir düşmanlık olabilir, bir husumet ve kin olabilir. Eğer tezini güzel savunursan o sana sımsıcak bir dost kesilebilir.

Yine bunun karşısında yer alan mü’min tavrı; Elleziyne yestemi’unel kavle feyettebi’une ahsene. (Zümer/18) onlar ki kendilerine söyleyecek sözü olan herkesi sonuna kadar dinlerler. Kim olursa olsun feyettebi’une ahsene. Fakat dinledikleri sözün en güzeline uyarlar.

İşte ön yargılı kafir tavrı dinlemeyin, kulak vermeyin, hatta başkalarına da dinletmeyin. Şamata çıkarın, saptırın bu tavır. İmanda direnenlerin tavrı ise; dinle, düşmanın dahi olsa dinle. Dinle en güzeline uy. Bu doğrunun doğruyu söyleyenden bağımsız olarak hakikatine delalet eder. Doğruyu söyleyenle senin aranda ki husumet, onun ağzından çıkan doğruya husumete dönüşmesin. Hakikat hakikattir. Söyleyenden bağımsız olarak hakikattir. Onun için sen hakikat kimden sadır olursa olsun ona değer ver.

Hikmet mü’minin yitiğidir. Dâlletül mü’min. Onu nerede bulsa alır. İşte bu. Ahlaki çerçeve bu.

Böyle bir tavır sözün gücünün olmadığı bir yerde hakim tavır olarak ortaya çıkar. Gücün sözü vardır orada. Onun içinde bastırın, söyletmen, vurun mantığıdır bu. Çünkü orada sözün değeri yoktur, orada gücün değeri vardır. Onun içinde gücü olan haklıdır. Söz dinlemezler. Sözü dinlemedikleri gibi sözü dinletmezler. Çünkü söyleyecek bir sözleri yoktur. Sözün gücünün olmadığı, sözün üstün olmadığı bir yerde güç tanrılaştırılır, güç fetiş haline gelir. Gücün tanrılaştırıldığı, fetiş haline geldiği bir yerde ise artık hiçbir söz kar etmez. Söz para etmez. Orada güç konuşur. Güç yarıştırılır.

Orada hakikate paha biçilmez. Çünkü orada hakikatin değeri yok. Orada güce paha biçilir. Kim daha güçlü ise onun önünde eğilir insanlar. Tüm vahiylerin maksadı gücün sözünü yok edip, sözün gücünü yükseltmektir. Eğer söz güçlü olursa, en Hakk olan söz muhatabını bulur. Eğer söz dinlenirse, yani söz pazarı serbest bir biçimde açılırsa, o pazarda en değerli sözler hakikate en yakın olan, ya da hakkı en iyi ifade eden sözler olur.

Velğav gargaraya getirin ayette geçen kelime. Amacından saptırın, içeriğinden boşaltın, etkisizleştirin anlamlarına gelir. Yani sadece fiili şamatayı ifade etmez, aynı zamanda hakikati içeriğinden boşaltma, ona karşı kara propaganda yürütme, gerçeğin gerçekliğine çamur atmada bu velğav içine girer. Yani şamatacılar şamata yaparak gerçeğin sözünü, gücünü bastırmaya çalışırlar. Tabii şairler şiirleriyle gerçeğin gücünü bastırmaya çalışırlar. Hakkın sözünü bastırmaya çalışırlar. Bu günün belki de basınına tekabül eder.

Yine kıssacılar, hikayeciler, masalcılar kıssalarıyla, masallarıyla gerçeğin gücünü bastırmaya çalışırlar. Yani herkes, tabii tüccarlar, para sahipleri, sermaye sahipleri paralarını kullanarak gerçeğin gücünü bastırmaya çalışırlar. Burada velğav hepsini, hak sözün gücünü bastırmaya çalışan herkesin tavrını içine alır.

27-) Felenüziykannelleziyne keferu azâben şediyden ve lenecziyennehüm esveelleziy kânu ya’melun;

Andolsun ki o hakikat bilgisini inkâr edenlere şiddetli bir azabı tattıracağız ve elbette onlara yaptıklarının en kötü sonuçlarını yaşatacağız! (A.Hulusi)

27 – İşte biz de onun için o küfredenlere şiddetli bir azâb tattıracağız ve kendilerine yaptıkları âmellerin en kötüsünün cezasını vereceğiz. (Elmalı)

Felenüziykannelleziyne keferu azâben şediyde ve elbet inkarda direnen bu kimselere şiddetli bir azab tattıracağız. Ben bunu terk edilmişlik acısı diye çeviriyorum. Azabın kök anlamına nispetle. El ‘Azb, terk etmek, bir şeyden ayrılmak, kesip koparmak, ya da kesip ayrılmak anlamlarına gelir. İnsandan susuzluğu giderdiği için soğuk suya azb, ma ül azb denilir. Dolayısıyla bu köke nispet etmemde sebepsiz değil ayetin devamına baktığımızda bizim bu anlayışımızı daha da pekiştiren bir ifade görüyoruz ki orayı tefsir ederken buna değineceğiz.

ve lenecziyennehüm esveelleziy kânu ya’melun ve onları kesinlikle yapa geldiklerinin en kötüsüyle cezalandıracağız.

Bu da ilginç. ve le necziyennehüm ahsenelleziy kânu ya’melun (Ankebut/7)ayetini hatırlayın. Onun tam zıddı bu ayet, bu ifade. Orada mü’minler için onları yaptıklarının en güzelleriyle ödüllendireceğiz deniliyordu. Burada ise inkarda direnenleri yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız.

Aslında imanın ve inkarın insan eylemlerinin değerlendirilmesinde 1 numaralı ölçü olarak kabul edildiğini gösterir bu iki örnek. Eylemlerimizin temelinde iman ve inkar yatar. Belirleyici rol imana ve inkara verilmiştir.

Eylemlerimizin hepsi ruhsuz birer cesede benzer. İman onlara ruh verir, ruh üfler ve canlandırır. İnkarsa onları öldürür. Ölmüş bir ceset, yani ruhu çıkmış bir ceset. İmansız bir eylem. Dünyanın en güzeli de olsa yüzüne bakılmaz. Çünkü artık ruhu yoktur. Çünkü artık hakikate nispeti yoktur. Çünkü kasıtlı iyiyi kastederek yapılmamıştır. Amaçlı ve anlamlı değildir. Tesadüfi iyilik iyi değildir. O nedenle iman eylemlerimizin ruhu mesabesindedir. Eğer bu ruh çıkarsa, imansız olursa eylem dünya güzeli de olsa yüzüne bakılmaz olur, çürür.

28-) Zâlike cezâü a’daillahin nar* lehüm fiyha darul huld* cezaen Bima kânu Bi âyâtiNA yechadun;

İşte Allâh düşmanlarının yaptığının sonucu, ateştir! Onlar için orada sonsuzluk vatanı vardır! Bilerek işaretlerimizi inkâr etmelerinin (Rablerini kabullenmemelerinin) sonucu olarak! (A.Hulusi)

28 – O işte cezâsı Allah düşmanlarının, o ateş, onlara ondadır ancak ebediyet evi, âyetlerimize yaptıkları cehudluğun cezası. (Elmalı)

Zâlike cezâü a’daillahin nar işte budur Allah düşmanlarının cezası, ateş. En nâr..! ateş. Allah’a düşmanlık yapanlarla yapmayanlar ile bir tutulmaz. Allah düşmanları ‘adaullah. Allah düşmanlarının zıddı evliyaullah; Allah dostları Fakat Allah’a düşman olan kafirle, Allah’a düşman olmayan kafir. Allah’a düşman olan gayri müslimle Allah’a düşman olmayan gayri Müslim bile bir olmaz. Allah’a savaş açmış, düşmanlığını ilan etmiş, O’ndan gelen ne varsa O’na karşı mücadeleye adamış kendini. Ama öbür tarafta gerek bilmediğinden, cehaletinden, gerekse böyle bir karşıt olmadığından iman etmemiş, Allah’a dost olmamış ama düşman da olmamış olan bile bir olmaz. Allah dostu ile Allah düşmanı bir olsun mu? Nasıl bir olur. Yani Allah’tan dostuyla düşmanını bir tutmasını kim isteyebilir.

Dolayısıyla cennet ve cehennemin varlığı, ödül ve cezanın varlığı aslında dostla düşmanın ayrılığı temeline dayanır. Siz dostunuzla düşmanınızı bir tutmuş bir aklı selim bir akıl saya bilir misiniz. Böyle bir insan düşüne bilir misiniz. Bir insan ne kadar hilim sahibi, ne kadar yumuşak huylu, ne kadar hoş görülü olursa olsun, benim dostumda bir düşmanımda bir deme lüksüne sahip olabilir mi? İşte bu çerçevede cenabı hakkın ödül ve cezasını anlamamızı böyle kolaylaştırıyor ayet.

lehüm fiyha darul huld* cezaen Bima kânu Bi âyâtiNA yechadun onların sürekli kalacakları yer darul huld; sürekli kalacakları yer ayetlerimizi bile bile inkar etmelerine karşılık yechadun, bile bile inkar etmek. Etmelerine karşılık olmak üzere orası olacaktır. Yani ateş olacaktır.

Bile bile inkarın mantığı farklı. Biraz önce söyledim dinlememeyi seçmek, kulak tıkamayı seçmek. Yani kulağınıza ses gelmediği için mahrum kalmak değil hakikatten. Kulağınıza gelen sesi duymamak için parmağınızı kulağınıza tıkamak. Yüreğinizin üstüne daha kalın perdeler örtmek, hakikatten bile isteye kaçmak, gerçeğe karşı gözünüzü kapamak.

Bu insanın kendisine karşı zulmüdür başta. Çünkü göze karşı zulümdür, kulağa karşı zulümdür, akla karşı zulümdür, yüreğe karşı zulümdür. Bütün bunlar kendi fonksiyonunu icra etsin diye insana emanet edilmiş olan değerlerdir. Göz görsün diye vardır, kulak işitsin diye vardır, akıl; akletsin, düşünsün diye vardır. Yürek inansın diye vardır. Düşünün bunların emanet edildiği kişi bunları amaçlarının tam zıddına kullanacak. Kulağı işitmesin diye, gözü görmesin diye, aklı düşünmesin diye, yüreği inanmasın diye ısrarla kullanacak. Bu zulümlerin en büyüğüdür. Bu insanın Allah’ın kendisine açtığı krediyi olağanüstü istismarıdır ve bunun mutlaka cezası olmalıdır.

29-) Ve kalelleziyne keferu Rabbena erinellezeyni edallâna minel cinni vel insi nec’alhüma tahte akdamina li yekûna minel esfeliyn;

Hakikat bilgisini inkâr edenler dediler ki: “Rabbimiz… Cin ve insan türünden (şeytanlardan) bizi saptıran o ikiliyi göster de, o ikisini ayaklarımızın altına alalım da en aşağılık olsunlar!” (A.Hulusi)

29 – Ve muhakkak diyecek ki o küfredenler: ey râbbimiz! Göster bize Cinn-ü insten bizleri ıdlâl edenlerin ikisine de, ki onları ayaklarımızın altına alalım en aşağılıklardan olsunlar. (Elmalı)

Ve kalelleziyne keferu ve (o ateşe girince onlar,) İnkarda direnen kimseler diyecek ki Rabbena erinellezeyni edallâna minel cinni vel ins rabbimiz görünen ve görünmeyen tüm varlıklardan bizi saptıranları bize göster de nec’alhüma tahte akdamina li yekûna minel esfeliyn hepsini de ayaklarımızın altına alıp çiğneyelim ki hepimizin en alçağı olsunlar.

Hakikati inkarı hayat tarzı edinen, günahı ahlak haline getiren küfür ve günahla özdeşleşmiştir. Böyle biri kendisini çiğnemek zorundadır. Yani eğer hakikati inkar eden kimse günahı ahlak haline getirmişse, -ki zaten burada günahı ve küfrü  ahlak haline getirenlerden söz ediliyor- Onlar öncelikle kendilerini çiğnemişlerdir.

Biraz önce tefsir ederken söyledik bir üstte ki cümleyi gözlerine kulaklarına, akıllarına, yüreklerine, varlıklarına zulmetmişlerdir. Onları çiğnemişlerdir. Onun için tabii ki bu talepleri dürüstçe bir talep değildir. Siz kendinizi çiğnediniz. Aslında bizi saptıranlar derken toplu taca atmanın gereği yok sizi siz saptırdınız, siz saptınız.

30-) İnnelleziyne kalu RabbunAllâhu sümmestekamu tetenezzelü aleyhimül Melaiketü ella tehafu ve lâ tahzenu ve ebşiru Bil cennetilletiy küntüm tû’adun;

Muhakkak ki: “Rabbimiz, Allâh’tır” deyip sonra bilfiil o doğrultuda yaşayanların üzerine melekler tenezzül eder (ilâhî sıfatların Cemâl kuvveleri zâhir olur ki, bu şu demektir): “Korkmayın, mahzun olmayın ve vadolunduğunuz cennetiniz ile sevinin…” (A.Hulusi)

30 – Haberiniz olsun ki «rabbimiz Allah» deyip de sonra doğru gidenler yok mu onların üzerlerine şöyle Melekler iner: korkmayın, mahzun olmayın vaad olunup durduğunuz Cennet ile neş’eyâb olun. (Elmalı)

İnnelleziyne kalu RabbunAllâhu sümmestekamu öte yandan rabbimiz Allah’tır diyen, sonra da sümmestekamu, dosdoğru bir çizgi üzerinde yaşama kararlılığı gösterenlere gelince. Sümme; Burada terahi ifade eden bir bağlaç edatı. Ama Zemahşeri’nin güzel tespitiyle ikrardan terahi ve üzerine fadl ifade eder diyor büyük müfessirimiz. Bu, şu anlama geliyor. İman temeli üzerine yükselecek tüm hayatınız, yani hayatınızın temeline imanı yerleştireceksiniz.

Sahih akidenin, sahih hayat tarzının zemini oluşunu ifade ediyor bu edat. İstikamet sahih duruş, esas duruştur. Allah’a kul olmayan kula kul olur. Kula kul olanın esas duruşu, omurgası olmaz, değeri olmaz, fiyatı olur. Alınır ve satılır. Dolayısıyla burada müstakim olan insan, değeri olan insan. Değerini Allah ile ilişkisinden alan insan anlamına alıyoruz. 25. ayet dostu şeytan olanlardan söz etmişti hatırlıyorsunuz. Burada dostu Melek, melaike olanlardan da söz edilecek, işte şimdi oraya geldik.

tetenezzelü aleyhimül Melaikeh onlara melekler sürekli inerler, inerler ve derler ki, Yani Allah ile ilişkisini kesmiş bir insanı şeytanlar yönlendirir. Allah ile ilişkisini kuran bir insanı ise melekleri, meleke haline gelmiş melekleri yönlendirir. Dolayısıyla burada iki tip kıyaslanıyor bu surede.

Şeytanın yörüngesine girenler, meleğin yörüngesine girerler. Aslında şeytan ve melek tabirleri insanda ahlak haline gelirse, insanda ahlak haline gelen şeytan nefis olur. İnsanda ahlak haline gelen melek, meleke olur. Dolayısıyla biri günah üretir, diğeri sevap üretir.

Bu iki tohum gibidir, insan gönlü toprağa benzer. Bu toprağın bağrında potansiyel olarak iki tohum gömülüdür. İnsan bu iki tohumdan hangisini sularsa o kabuğunu yarar ve ağaca dönüşür. Biri cehennem ağacı olur, -ki zakkum  diyor Kur’an buna- diğeri ise tûba ağacı olur, cennet ağacı. Dolayısıyla insan cennet ve cehennemini kendi eli ile suladığı yüreğinde öncelikle yetiştirir. Yani burada da Meleke haline gelmiş meleklerden söz ediliyor ve onların sürekli inişinden bahsediliyor.

Muzari, süreklilik ifade eder, Muzari fiil. Tetenezzelu sürekli, hep inerler, daima inerler. Burada peygamberlerden söz edilmiyor ki vahiy meleği indiğini söyleyeyim. Burada müminlerden söz ediliyor. Mü’minlere meleğin sürekli inişini nasıl izah edeceğiz. Aslında Allah’ın gönüllerine sürekli destek ve takviye verişiyle izah edeceğiz. Aslında eğer Allahlı düşünüyor ve yaşıyorsak her bir zerremiz bir meleğe dönüşüyor Eğer Allahlı düşünüyor, Allahlı yaşıyor, Allahlı görüyor ve işitiyorsak sekinet halinde oluyoruz. Güvenlik ve özgürlük problemimiz çözülüyor ve içimizde buluyoruz iyiliğin tohumunu ve o tohum ambarından ha bire hayatımıza serpiyor, etrafımızdakilerim ize dağıtıyoruz. Sürekli veriyor çünkü. Sürekli inme, aslında sürekli, çıkma, sürekli bitme halidir.

Eğer siz melekleri meleke haline çevirmişseniz yürek tarlanızda ki o tohum sürekli vermektedir. Siz biteviye onun meyvelerini dermektesiniz, derlemektesiniz ve dağıtmaktasınız. Onun için tetenezzelü aleyhimül Melaikeh sürekli inerde iner. Yani o toprak sürekli verirde verir. Meleke haline gelmişse melekler fizik gücün zemini metafizik güçtür. Buradan bunu anlıyoruz. Yani tasavvurunuz eğer siz tasavvurunuzda cennet ağacını açtırmışsanız, tasavvurunuzda eğer problemi çözmüşseniz fizik gücünüze yansır. Yani iç potansiyeliniz dış potansiyelinizi belirler.

Dolayısıyla iman tasavvurunuzu güçlendirir. Güçlenen tasavvurunuz aklınıza yansır düşünme biçimi olarak. İyi düşünürsünüz, doğru düşünürsünüz. Doğru düşünürseniz doğru yaparsınız. Doğru yaptığınızda da sonuç alırsınız. Dolayısıyla burada meleke haline gelmiş meleklerimizin sizi kuvvetlendirmesi, takviye etmesinden söz edildiğini düşünebiliriz. Zaten mel – ek eşyayı ayakta tutan kuvvet kök anlamına dayanır. Dolayısıyla sizin melekleriniz sizi ayakta tutan güç olur. Hep gözünüz, kulağınız, diliniz, dudağınız, eliniz, ayağınız maksimuma doğru yükselmeye başlar, daha iyi çalışmaya başlar.

Mesela göz %400 kapasiteli görür. Yani gözün görme kapasitesi %100 dür. %400; normal kapasitenin 4 katıdır. %100 de %100 görebilen bir insan bunu 4 katına da çıkarabilir teorik olarak. Kulak içinde geçerlidir bu. Bu deri içinde geçerlidir. Mesela çivi üzerine yatan insanlar deri direncini kullanmayı becerebilen insanlardır. Deri direnci diye bir şey vardır ve eğer bu direnci kullanabilirse potansiyel olarak, herkeste vardır, ama bunu kinetize ederse insan deri, bir çiviye dahi direnir. Bir iğneye bile direnir.

İşte bunun gibi yani insan iç potansiyelini yükseltirse bedeninin potansiyeli de yükselir. İç potansiyeli ise ancak imanla yükselir. İman insanın tasavvuruna ilave bir nükleer yakıt gibidir. Bitimsiz bir nükleer yakıt. Oradan yola çıkarak aklı aydınlatır ve tabii ki aydınlanmış bir akıl da insanın fiziki potansiyelini yükseltir.

[Ek bilgi; MELEKLE İLGİLİ BİLGİ

Varlıktaki tüm nesneler, yani kesitsel algılama araçları ile algılayabildiğimiz veya algılayamadığımız; tespit edemediğimiz ama akıl yollu varlığını kabul ettiğimiz bütün varlıklar, gerçekte hep meleklerin varlığından ibarettir.

Çünkü, evrende var olan her şey “enerji”den meydana gelmiştir. Yani, “nûr”dan meydana gelmiştir. Meleklerin varlığı da “nûr”dur; dolayısıyla, meleklerden meydana gelmemiş hiçbir şey yoktur! “İnsan” denilen varlığın aslı, orijini de melektir! İnsanlar, cennete melekî yapıya dönüşmüş olarak gireceklerdir.

Maddenin aslı da melektir! Çünkü melekler, her şeyin varlığını oluşturan “ALLÂH” isimlerinin anlamlarının, soyut boyuttan somutluk ortamına geçişinde yer alan ilk bilinçli, kaynak varlıklardır! Bu yüzden “melek”, kişinin kendi özünü, hakikatini, aslını, orijinini tanımada çok önemli bir boyut ve önemli bir katmandır!..

Yapısı itibarıyla “nûr” diye vasıflandırılan enerji kökenli bu varlıklar; “ALLÂH” hangi ilâhî isimlerinin mânâlarının ortaya çıkmasını dilemişse, o mânâlara uygun özelliklerle bezenmiş, o ismin mânâsına uygun güçlerle güçlenmiş, o ismin mânâsını ortaya koymakla görevlendirilmişlerdir.

“Melek”ler de, “insan”lar gibi “Esmâ terkipleri”dirler!.. Tek bir ismin açığa çıktığı birimler değil!Yani, “melek” denilen varlıklar da ana yapılarının mahiyeti itibarıyla “ALLÂH” isimlerinin bir bileşimidirler. Ne var ki, bileşimlerinde bir veya birkaç ismin mânâsı büyük ağırlıklı olarak açığa çıkmaktadır.

{Her insanda, Allâh ismiyle toplu olarak işaret edilen isimlerin tümü, yani bildiğimiz ve bilemediğimiz pek çok Allâh ismi bir terkip oluşturur. İşte bu terkibe, biz insan deriz! Allâh, bu Esmâ terkibine “insan” adını takmıştır. İnsanın Rabbi, kendi varlığını meydana getiren bu “Allâh” isimlerinin işaret ettiği ilâhî güçtür!

Her insanın yapısının bir diğerinden farklı olması, her birinin terkibindeki “Allâh” isimlerinin farklı güçlerde olmasındandır.

Şimdi siz; “ALLÂH” ismini zikrettiğiniz zaman; bu ismin zikrinden doğan güç, terkibinizdeki bütün isimleri eşit oranda güçlendirir… Bunun da neticesinde tüm özellikleriniz aynı seviyede gelişir.

“ALLÂH İSİMLERİ” zikri ise, yapınızı meydana getiren isimler terkibi içinde, belirli isimlerin mânâlarını güçlendirmeye yöneliktir.

Mesela, “ALLÂH”ın “İRADE” sıfatının adı olan “MÜRİYD” ismini zikrettiğiniz zaman; terkibinizdeki bu ismin mânâsı güçlenir; beyninizdeki “İRADE” fonksiyonu daha kapsamlı olarak faaliyete geçer ve eskiden iradeniz zayıf olduğu için başaramadığınız birçok şeyi rahatlıkla başarabilirsiniz.

Ya da “HAKİYM” ismini zikretmeniz, sizin bir süre sonra, her şeyin hikmetini, sebebini, neyin niçin olduğunu anlamanıza yol açar… Eskiden bağlantısız sandığınız, gereksiz olduğunu düşündüğünüz pek çok şeyin aslında bir sistem içinde birbiriyle bağlantılı olarak yer aldığını idrak edersiniz.

Yani, “ALLÂH” ismi zikri; fizikteki bileşik kaplar sistemindeki gibi, bütün isimleri eşit oranda yükseltirken; “İSİMLER” zikri ise sadece kendi cinsinden olan terkibinizdeki mânâyı güçlendirir. Ve bu yüzden de kişide çok kısa sürede önemli gelişmeler fark edilir hâle getirir.

İşte bu sebepledir ki, biz, kendinde kısa süre içinde gelişme görmeyi arzu edenlere, “İSİMLER” zikri tavsiye ederiz.}

BEYNİN ÇALIŞMA SİSTEMİ

İslâm Dini’nde, -sadece Kur’ân-ı Kerîm ve Hadîs-î Şerîf- mevcut olan bütün hükümler, insanın gerek bugünü ve gerekse ölüm ötesi yaşamı için zorunlu olarak ihtiyaç duyacağı şeyleri temin gayesiyle gelmiştir. Ayrıca, insanın bu önerilere uyması, onun gelecekte kendisine zarar verici birçok şeyden korunmasına da vesile olacaktır.

İnsanın yaşamı ise, bilindiği üzere BEYİN ile düzenlenir. İnsan’da ortaya çıkan her şey, BEYİN aracılığıyladır. Ölüm ötesi yaşam bedeni olan RUH dahi beyin tarafından “yüklenir!”

Allâh’ın isimlerinin işaret ettiği mânâlar, insan beyninde açığa çıkar. İnsan şuuru, Allâh’ı, ancak beyin kapasitesi kada tanıyıp “yakîn” elde eder.

İşte böyle olunca, ZİKİR olayının önemini kavrayabilmek için, önce beynin çalışma sistemini kavramak, sonra da zikir hâlinde beyinde nasıl bir işlem oluştuğunu idrak etmek zorunda kalırız.

Milyarlarca hücreden oluşan beyin, esas itibarıyla biyoelektrik enerji üretip, bunu ışınsal enerjiye çeviren ve kendisinde oluşan mânâları, bir yandan RUH dediğimiz yapıya yükleyen ve diğer yandan da dışarıya yayan bir organik cihazdır.

Genelde, doğuştan alınan ilk tesirlerle yüzde beş, yüzde on kapasiteyle çalışan beyin, aldığı çeşitli etkilerin de aracılığıyla, sıradan bir yaşam türü geçirir, bildiğimiz herkes gibi.

Oysa beyindeki bu kapasitenin arttırılması mümkündür!

(Zikrin önemi, bizim bu konuda yaptığımız açıklamalardan on sene sonra bilim dünyasında ilk defa olarak tespit edilmiştir. Okuyacağınız metinler bu söylediklerimizin ispatıdır.)

NOKTA 6 Mart 1994 tarih 11. Sayısında; “Batı, zikri geç keşfetti!” başlığı altında;

John Horgan’ın Bilim dergisinin (Scientific American) Ocak 1994 sayısında yayımlanan “Dağınık İşlevler” makalesinde savunduğu görüşlerin, ilk kez 1986 yılında Ahmed Hulûsi tarafından yazıldığını biliyor muydunuz?

Bilimsel konularda aşağılık kompleksimizi yenmek zaman alacak. İçimizden birinin yıllar önce savunduğu görüşleri dikkate almaktansa, o görüşlerin benzerlerinin dışarıda da kabul edilmeye başlanmasını bekleriz.

Bazen de, aşağıda anlatacağımız, Ahmed Hulûsi örneğinde olduğu gibi şaşırtıcı tesadüfle karşılaşabiliriz. Bilim Dergisi’nde yayımlanan “Dağınık İşlevler” adlı yazıda John Horgan, “Beyinde entegrasyonu sağlayan beyin üstü bir yapı var mı?” sorusuna yanıt arıyor ve 1993 yılında yapılan deneylerden yola çıkarak çeşitli tezler öne sürüyor. Ahmed Hulûsi ise, 1986 yılında yayımladığı “Din ve Bilim Işığında İnsan ve Sırları”, “Dua ve Zikir” adlı kitaplarında bu soruların yanıtını çok daha önceden veriyor.

Sözü edilen makalede, John Horgan şu deneye yer veriyor: DAĞINIK İŞLEVLER

Deneyde gönüllülere isimler içeren bir liste veriliyor ve kendilerinden bu isimleri yüksek sesle okumaları ve her isimle ilişkili bir yüklem söylemeleri isteniyor. Örneğin, “köpek” sözcüğü okununca “havlamak” gibi bir yüklem söylenmesi gerekiyor.

Bu deneyde, beynin pek çok farklı bölgesindeki nöron aktivitesinde artış gözleniyor. Fakat aynı isimleri içeren listenin sürekli olarak tekrarlanması, nöron aktivitesinin değişik bölgelere kaymasına yol açıyor. Gönüllülere yeni bir isim listesi verildiğinde ise nöron aktivitesinin arttığı ve ilk bölgelere döndüğü görülüyor. (Ahmed Hulusi -İnsan ve sırları)]

[Ek bilgi: Esma zikri yöntemi bizzat ben ve önerdiğim kişilerce uygulanmış ve bu sayede istenilen başarıya ulaşılmıştır.)]

ella tehafu ve lâ tahzenu ve ebşiru Bil cennetilletiy küntüm tû’adun gelecekten dolayı, evet onlara melekler sürekli inerler ve derler ki bir üstteki cümle ile beraber alalım. Ne derler? Gelecekten dolayı kaygı duymayın ey mü’minler. Geçmişten dolayı da mahzun olmayın. Haydi sevinin size vaat edilmiş olan cennet derler.

Havf ve hüznün giderilmesi şu anlama gelir. Özgürlük ve güvenlik sorununun kökten çözülmesi Çünkü insanın en büyük iki sorunu budur. Özgürlük ve güvenlik sorunu. Bir insan bütün bir ömrünü bu iki sorunu çözmek için harcar. Fakat bu iki soruna getirdiği anlam, verdiği anlam nasılsa bu sorunları öyle çözmeye çalışır.

Mesela tek dünyalıysa özgürlük ve güvenlik sorununu sadece şu hayatla sınırlı olduğunu düşünür ve bu hayat içinde çözmeye çalışır. Onun içinde çok kazanır, çok kazanmak ister, çok parası olunca bu sorunların çözümüne katkısı olduğunu düşünür. Veya daha fazla çevreye sahip olmak ister. Veya güce sahip olmak ister, iktidara sahip olmak ister. Veya daha uzun yaşamak ister. Yani bütün bunlar tek dünyalı bir insanın özgürlük ve güvenlik sorununu şu sınırlı dünya hayatıyla özdeşleştirmesidir.

Ama eğer bir insan çift dünyalı ise, yani tasavvuru bu hayatı aşan bir tasavvursa, özgürlük ve güvenlik sorununu ona göre çözmeye çalışır. İşte o takdirde Allah’ın kapısına gelir ve durur. O takdirde vahiyle iletişim kurmak zorunda kalır. O takdirde hakikati aramak için ömrünü harcar. O takdirde küçük şeylerle yetinmez. Kendisini satın alacak şeylerle yetinmez. Daha doğrusu fiyat biçmez değer biçer hayatına. Değer biçerse eğer, hayata değer verenin Allah olduğunu mutlaka fark eder.

İşte o noktada meleklerin insana müjdesi de anlam kazanır. Geçmişten dolayı hüzün yok. Hüzn Arap dilinde geçmişe müteallik anlaşılır onun için hep böyle çevirmişimdir bu kelimeyi. Yine Havf de geleceğe yönelik, zamanlı kelimelerdir bunlar. Geleceğe yönelik kullanılır. Gelecekten dolayı endişe.

Biri güvenlik, diğeri özgürlük problemidir ve bu iki problemin kökten çözülmesi ancak insanın Allah’a tam teslimiyeti ile mümkindir. İnsan Allah’a kul olmayınca, kul olacağı başka kapılar arar, başka kapılar araması insanda fıtri olarak özgürlük ve güvenlik arayışının bir gerekçesidir., gereğidir daha doğrusu. Yani özgürlük ve güvenlik arayışı insanda fıtri olduğu için Allah’ın kapısını reddeden insan kendisine başka tanrılar bulur. Bir Allah’a kul olmayan kul olacağı bir çok tanrı icat eder. Bu insanın fıtri olarak özgürlük ve güvenlik arayışından kaynaklanır. Onun için insan mutlaka tanrı icat eder. Eğer gerçek Allah’ı, ilahı bulmamışsa.

31-) Nahnu evliyaüküm fiyl hayatid dünya ve fiyl ahireti, ve leküm fiyha ma teştehiy enfüsüküm ve leküm fiyha ma tedde’ûn;

“Dünya hayatında da, sonsuz gelecek yaşamda da biz sizin velîniziz! Orada bilinçlerinizin arzuladığı her şey vardır… Orada sizin istediğiniz her şey olacaktır!” (A.Hulusi)

31 – Bizler sizin hem Dünya hayatta hem Âhirette dostlarınızız ve size orada nefislerinizin hoşlanacağı var, hem size orada ne isterseniz var. (Elmalı)

Nahnu evliyaüküm fiyl hayatid dünya yine o melekler devam ederler. Biz bu dünya hayatında sizin dostunuzuz. Düşünün, 25. ayette dostu şeytan olanlardan söz ediliyordu. Zuhruf/36. ayeti de 25. ayeti tefsir ediyordu.

Ve men ya’şü an zikrir Rahmâni nukayyıd lehu şeytanen fehuve lehu kariyn. (Zuhruf/36)kim rahmanın vahyine, o sınırsız merhamet sahibinin vahyine karşı tavuk karası bir gözle, yamuk bir bakışla yaklaşırsa onu şeytanın yörüngesine sokarız. Onu şeytanla ayrılamayacak bir biçimde bağlarız. Ya da şeytanı öteki kişiliği haline getiririz, ikinci kişiliği olur. Yani kişiliği şeytanlaşır. Onu öyle bir sararız, öyle bir merkez haline getiririz ki onun için fehuve lehu kariyn o onun etrafında döner durur. Artık ayrılmaz bir parça olur. Şeytan eksen olur, ikinci kişiliği, şeytanlaşmış kişiliği: O da onun etrafında bir uydu olur.

İşte onun tam tersi sizin için biz bu dünya hayatında dostunuzuz diyor melekler. Meleke haline gelmiş melekler. Ve fiyl ahireh, ahirette de öyleyiz. ve leküm fiyha ma teştehiy enfüsüküm ve leküm fiyha ma tedde’ûn orada siz canınız ne çekiyorsa o var. Orada siz ne arzu ediyorsanız o sizindir derler.

Bu ibareyi, ayetin son ibaresini meleklere atfetmemiz onların sözüne atfetmemiz de mümkin, derler diye anlamamız da mümkin, bağımsız olarak anlamamız da mümkin. Ama öncelikle ayetin başında ki biz sizin dünya ve ahiret dostunuzuz, yani dünya ve ahiret kardeşiniziz der gibi. Meleklerden kardeş seçmek, meleklerden dost seçmek. Bunun zımni olarak anlamı şu. Allah dost olursa eğer bir insana, kendi sevdiklerini de ona dost eder.

Allah insan tarafından dost seçilirse, Allah dostunu melekleriyle korur, onu takviye eder, güçlendirir. Yani melek sözcüğünün kök anlamının takviye güç, bir şeyi ayakta tutan öz olduğunu unutmazsak insanı ayakta tutan değerler katar ona. İnsanı takviye eden değerler katar ona anlamını elde edebiliriz.

Ayetin son ibaresi Orada canınız ne çekiyorsa o var ve neyi arzu ediyorsanız o sizindir diyor. Hani Secde/17 ayetini hatırlıyoruz;

Fela ta’lemü nefsün ma uhfiye lehüm min kurreti a’yün. (Secde/17) cennette cenneti hak etmiş bir mü’mini bekleyen göz kamaştırıcı öyle nimetler, öyle sürprizler var ki, onları siz tasavvur dahi, tahayyül dahi edemezsiniz. Hiç kimse onu tahayyül dahi edemez diyor ya, işte onlara bir atıf bu.

32-) Nüzülen min Ğafûrin Rahıym;

“Rahıym Ğafûr’dan (Cemâl vasıflarından) bir nüzûl (açığa çıkış) olarak.” (A.Hulusi)

32 – Konuklu olarak, mağrifet-ü rahmetine nihâyet olmayan bir gafuri rahimden. (Elmalı)

Nüzülen min Ğafûrin Rahıym sınırsız bir bağış ve rahmet kaynağı tarafından bir ağırlama olarak.

Nüzülen, ağırlama, uzun yoldan gelmiş ağır bir konuğun önüne çıkarılmış mükellef sofraya nüzül denir. Kur’an ın inişine de nüzul denir unutmayalım. Kur’an da nüzul etmiştir. Yani mükellef sofra ziyafet sofrası için kullanılan kelime Kur’an ın inişi için de kullanılmıştır. Dolayısıyla Kur’an insanlığın önüne indirilmiş bir gök sofrasıdır, ilahi bir gök sofrası. Yani insanlık vahye davet edilmekle Allah’ın sofrasına davet edilmiştir, gök sofrasına. Tüm peygamberler insanları bu ilahi sofraya davet eden, yani sonsuz nimetlerden yemek için, sonsuz güzelliklere kavuşmak için bu sofranın başına gelmeniz lazım diyen davetçilerdir.

33-) Ve men ahsenü kavlen mimmen dea ilAllâhi ve amile salihan ve kale inneniy minel müslimiyn;

Allâh’a çağıran, imanın gereğini uygulayan ve: “Muhakkak ki ben mutlak teslimiyeti yaşayanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kimdir? (A.Hulusi)

33 – Ben şüphesiz Müslümanlardanım deyip salâh ile çalışarak Allaha davet eden kimseden daha güzel sözlü de kim olabilir? (Elmalı)

Ve men ahsenü kavlen mimmen dea ilAllâhi ve amile salihan ve kale inneniy minel müslimiyn Allah’a davet eden, dürüst ve erdemli davranan, salih amel işleyen ve elbette ben kayıtsız şartsız Allah’a teslim olanlardanım diyenden daha güzel sözlü biri olabilir mi? Kim olabilir ki?

Evet, burada gerçekten de harika bir ibare ile karşı karşıyayız. Allah’a davet, yani kendine davet değil. Ve men ahsenü kavlen mimmen dea ilAllâh Allah’a davet edenden, kendine davet değil, Allah’a davet, iyiye davet belki. Allah’a davet iyiye davettir, iyiliğe davettir aslında. Güzelliğe davettir. Ki burada, bu ayette 3 unsur var.

1 – İman,

2 – Nimet ve

3 – davet. Onu görüyoruz.

Allah’a davet; ve amile salihan salih amel işleyen, amel var. Üçüncüsü de iman var ve kale inneniy minel müslimiyn ben Allah’a kayıtsız şartsız teslim oldum diyen. Bu üç unsur birbirinden ayrılamaz. Amel iman üzerine inşa edilir, davet amel üzerine inşa edilir. Buradan bunu görüyoruz. Yani insanın iyi davranışları iman üzerine inşa edilirse iyi olur, değer bulur. İnsanın daveti salih amel üzerine inşa edilirse etkili olur. Muhatap üzerinde tesiri olur. Buradan onu anlıyoruz.

34-) Ve lâ testevil hasenetü ve les seyyietü, idfa’ Billetiy hiye ahsenü feizelleziy beyneke ve beynehu adâvetün keennehu veliyyün hamiym;

İyilik, kötülük ile eşdeğer olmaz! Sen en güzel olan ile (kötülüğü) uzaklaştır… O takdirde görürsün ki, seninle düşmanlığı olan kimse, sanki sımsıcak bir dosttur! (A.Hulusi)

34 – Hem hasene de müsavi olmaz seyyie de, seyyieyi en güzel olan hasene ile defet o vakit bakarsın ki seninle arasında bir adâvet bulunan kimse yakılgan bir hısım gibi olmuştur. (Elmalı)

Ve lâ testevil hasenetü ve les seyyieh mademki iyilikle kötülük bir olmaz, aslında tam olarak tercüme edersek; iyilikte, kötülükte bir olmaz. O halde idfa’ Billetiy hiye Ahsen sen tezini en güzel biçimde savun. Sen muhatabına karşı en güzel savunmayı tercih et. feizelleziy beyneke ve beynehu adâvetün keennehu veliyyün hamiym bak gör o zaman seninle arasında düşmanlık olan biri bile sanki sımsıcak bir dost kesiliverecektir.

Hani buna benzer başka ayetler de vardı Kur’an da; Ud’u ila sebiyli Rabbike Bil hikmeti velmev’ızatil haseneti ve cadilhüm Billetiy hiye Ahsen. (Nahl/125) Rabbimin yoluna hikmetle çağır, ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel biçimde mücadele et.

Bu ayetlerin 9. yılda indiğini hatırlatırım. Nübüvvetin, peygamberliğin 9. yılında inmiş bir ayetle karşı karşıyayız. 9. Yıl neyi ifade eder? Resulallah’ın hayatının en zor yıllarından birini ifade eder. Onun için hüzün yılı adı verilmişti bu yıla, unutmayın. En yakınlarını, em sevdiklerini kaybetmiş ve müşrik Mekke toplumu o yıl azgınlaştıkça azgınlaşmış, Resulallah’ın artık canına kastedecek kadar saldırılarını yoğunlaştırmıştı. Böyle bir ortamda Resulallah’a verilen tavsiyeye öğüde bakın, tezini güzel savun Onlarla en güzel yöntemle mücadele et. Yani sana düşman dahi olsa dost etmeye bak. Onun dostluğunu kazanmaya çalış. Buyurun, işte Kur’an i ahlak bu, Bu çok önemli.

35-) Ve ma yülekkaha illelleziyne saberu* ve ma yülekkaha illâ zü hazzın azıym;

(Bu özelliğe) sadece sabredenler kavuşturulur… (Bu sabıra da) sadece büyük nasip sahipleri kavuşturulur. (A.Hulusi)

35 – O rütbeye ise ancak sabredenler kavuşturulur ve o rütbeye ancak büyük bir hazz sahibi olan kavuşturulur. (Elmalı)

Ve ma yülekkaha illelleziyne saberu ne ki, bu meziyete sadece sabrı hayat tarzı bilenler ulaşabilir.. Öyle değil mi ama, bu kolay bir şey mi. Düşmanların senin canına kastedecekler, ama sen onlarla acaba içlerinden bir dost daha kazanabilir miyim endişesiyle muhatap olacaksın, böyle bir üslup geliştireceksin. Yani seni öldürmeye gelen sende dirilsin diyeceksin ve böyle bir yol benimseyeceksin.

Bu kolay mı? Bu çok zor, bu çok zor olan şeyi yapmanın iki temel şartı vardır diyor şu ayet, 35. ayet.

Bunlardan birincisi sabır, yani direniş. İyi olmanın bedelini ödemede diremiş. Çünkü iyi olmak bedel ister. Kötü olmak bile bedel isterken iyi olmanın bedeli olmasın mı. İyide ısrar. Burada sabırdan murat bu. Bu kepsi olandır, yani size düşen, sizin yapacağınız şey. Ama bu bile yeterli değil. Bu yarısı başarının. Kepsi olan yani kulun gücünün içinde olan şey. Bir de Vehbi olan var. Yani siz size düşeni yapınca diğer yarısını da Allah verecek. O neymiş ona geçelim;

ve ma yülekkaha illâ zü hazzın azıym yine buna ancak kendisine büyük bir pay ayrılanlar ulaşabilir. Evet, bu da diğer yarısı. Vehbi olan da bu. İlahi yardım. Bu sekinet, güç, akla güç, tasavvura güç, şahsiyete güç, kalbe güç imana güç, yani insanın maddi ve manevi nesi varsa ona takviye. Biraz önce tefsir etmiştik, yani insanın iç dünyasına yapılan takviye mutlaka bir biçimde fiziki olarak dış dünyasına yansıyor. İnsanın içinde ki potansiyeli maksimum seviyede harekete geçirmek, kinetize etmek.

İşte Allah’ın vereceği pay, daha doğrusu bu pay ekleyeceği paydır. Eğer insan bittim derse, bittiği noktaya kadar direnirse pay gelir, takviye güç gelir Allah’tan  35. ayetin ikinci yarısı işte o haz, o paydan söz ediyor.

Burada şöyle bir cümleyi artık kurabiliriz. Sabır iradenin şükrü, pay ise şükrün ödülüdür. İradenin şükrünü eda edene Allah ödül verir, pay verir, takviye gönderir.

36-) Ve imma yenzeğanneke mineş şeytani nezğun feste’ız Billâh* inneHU HUves Semiy’ul ‘Aliym;

Eğer şeytandan bir etki seni tahrik ederse, hemen Esmâ’sıyla nefsinin hakikati olan Allâh’a sığın (Esmâ’sının, hakikatin olan kuvvelerini harekete geçir)! Muhakkak ki O, “HÛ”; Semi’dir, Aliym’dir. (A.Hulusi)

36 – Şayet seni Şeytandan bir dürtüş dürtecek olursa hemen Allaha sığın (istiaze et) çünkü odur ancak işiten bilen. (Elmalı)

Ve imma yenzeğanneke mineş şeytani nezğun feste’ız Billâh ve eğer şeytan tarafından ısrarlı bir ayartmaya maruz kalırsan hemen Allah’a sığın. Aslında oradaki “vav” biraz açışlım istiyor. Buna rağmen yine de son şeklini almaz. Yani yine de mutlak güvencede değilsin. Nedir? Seni ayartmaya çalışan olacaktır, duygular olacaktır. Yani Allah pay verir, kepsi olanı kazanırsın sabırla, direnişle. Onun arkasından Allah’tan da pay alırsın, ama tamam, işte artık olduk, bittik, yettik, artık benim sırtım yere gelmez, artık imanımı güvenceye ve garantiye aldım diyemezsin. Yani ölmediğin sürece bu anlamda sınırsız bir garanti yok.

Ne olabilir? Şeytan dürtebilir, şeytan ayartabilir, şeytanın ayartmasına daima maruz kalacaksın. O zaman ne yapayım dersen cevap şu; feste’ız Billâh Allah’a sığın.

inneHU HUves Semiy’ul ‘Aliym çünkü O her şeyi işitendir, her şeyi bilendir. Dahası O senin kendisine yalvarıp yakarmanı işiten, senin zayıf bir insan olduğunu çok iyi bilendir. Elâ ya’lemu men halek.(Mülk/14) yaratan bilmez mi..!

Yanlışı yenmenin yolu gösteriliyor burada. Önemli bir nükte var. Neden şeytanla izah edilir insanın kötülükleri? Neden şeytana atfedilir? Şunun için; kişiyi yaptığı hata ve günahla özdeşleşmemek için. Çünkü insan yaptığı hata ile  aynılaşırsa, özdeşleşirse o hataya karşı savaşamaz, kendine karşı savaşamaz. Burada soyutlamayı öğretiyor Kur’an. Eğer hatayı kişi soyutlaya bilirse ona karşı savaşabilir. Yani kendisine karşı savaşmadığını bilir. Kendisini savunmak için hataya karşı savaşır. Onun için Kur’an şeytan kavramı ile insanın yaptığı günahları sapmalarını, yozlaşmalarını, hatalarını daima bunlarla kendini özdeşleştirmemesi, bunları kurtulunacak bir yük olarak görmesini temin için, böyle bir tasavvur inşa için böyle bir kavramsallaştırmaya gider. Yani kişi kendisine karşı savaşamaz.

Hatanı karşına bir vurulacak hedef olarak dik ve ona nişan al ve vur. Ama vurulacak hedef olarak kendini dikemezsin, kendini kendinle vuramazsın. Dolayısıyla önce hata ile özdeşleşmemeyi, onu ayıklanması gereken pirincin içine düşmüş bir taş gibi görmeyi denemelisin, tasavvurun böyle kurulmalı. İşte şeytana yapılan vurgular, insanın yanlışlarında, yamukluklarında, hatalarında, günahlarında, sapmalarında şeytana yapılan vurgu, onun suçu, hatayı, günahı kendisiyle özdeşleşmemesi için bir tasavvur inşasıdır.

Burada büyük İslam alimlerinden birinin bu tip ayetlere getirdiği şu güzel yorumu da hatırlamak gerekir. Şeytan insanın imanına saldıran, saldırgan bir köpek gibi temsil edilir. Saldırgan bir köpeğe karşı iki şey yapabilirsiniz. 1 – Ya üzerine yürür onu kovalamaya çalışırsınız, ki bu takdirde köpekle baş edemeyebilirsiniz. O sizden üstün çıkabilir. Hatta onun saldırganlığını artırabilirsiniz.

Daha garantili bir yöntem var. Köpeği sahibine bağlatmak. İşte feste’ız Billâh köpeği sahibine bağlat, Allah’a sığın. Burada tabii şeytan tasavvurlarımızı da inşa eden bir yapı var. Çünkü şeytanı Allah’ın negatifi olarak görmemiz nehy edilmiş. Yani kötülük tanrısı diye bir batıl şeytan tasavvuru şirktir. Şeytan Allah’ın kuludur. Asi bir kuludur. Yani imtihana aracı kılınmış bir kul. Dolayısıyla bu noktada da onu isterse bağlar anlamına da gelir.

inneHU HUves Semiy’ul ‘Aliym O her şeyi işitir ve her şeyi bilir.

37-) Ve min âyâtiHilleylü ven neharu veşŞemsü vel Kamer* lâ tescüdu lişŞemsi ve lâ lil Kameri vescüdu Lillâhilleziy halekahünne in küntüm iyyahu ta’budun;

Gece (Bâtın – içsellik) ve gündüz (zahir – dışsallık), Güneş (akıl) ve Ay (duygusallık) O’nun işaretlerindendir! Güneş’e de Ay’a da secde etmeyin (tapınmayın); onları yaratmış olan Allâh için secde edin (Esmâ boyutunun ilhamı olan sezgilerinize kulak verin. Çünkü daima işin doğrusunun ne olduğunu size söyleyecek bir ses vardır içinizde, bir şey yapmadan önce); şayet O’na kulluğunuzun bilincine ermişseniz! (37. âyet secde âyetidir.) (A.Hulusi)

37 – Ve onun âyetlerindendir leyl-ü nehar, şems-ü kamer; şems-ü kamere secde etmeyin de onları yaradan Allaha secde edin, gerçek ona ibadet edeceksiniz. (Elmalı)

Ve min âyâtiHilleylü ven neharu veşŞemsü vel Kamer ve gece ile gündüz, güneş ile ay O’nun ayetlerindendir. Yani bir üstteki ayetle irtibatı, Yahu Allah nasıl bağlar diye düşünüyorsanız eğer, Allah güneşi, ayı, geceyi, gündüzü yerine yerleştirdi. Onlara yörünge tayin etti. Siz böyle bir Allah’ın gücünün yetmediği bir alan olduğunu mu düşünüyorsunuz. Bu, böyle bir yamuk düşünceyi ret için, nefy için böyle bir konuya girdi.

lâ tescüdu lişŞemsi ve lâ lil Kamer şu halde ne güneşe secde edin, ne de aya vescüdu Lillâhilleziy halekahünne in küntüm iyyahu ta’budun eğer özellikle O’na kulluk ettiğinizi düşünüyorsanız, ki böyle çevirmek daha doğru. Biraz serbest bir çeviri oldu bu. Özellikle O’na kulluk ettiğinizi düşünüyorsanız onları da yaratan Allah’a, sadece Allah’a secde edin. Yani burada güneşe, aya tapan birilerinin olduğunu anlıyoruz, bu ayetlerin muhatapları arasında.

Zaten dünyada geçmişte müstakil olarak güneş tanrısı diye bilip, işte eski Mısır, işte eski Mezopotamya, işte Sabii inancı, işte Harranlılar. Yani dünyada gök cisimlerine tapan inanç sistemleri hep olmuş. Ama bölgede de biz olduğunu biliyoruz . Arap putlarından birisi Güneş mesela. Benu Temim’in putu güneş. Onun için Abduşşems koyuyorlar, güneşin kulu. Aslında Benu Temim’in putunun kulu olmuş oluyor bu.

Yine Kinane kabilelerinden bazılarının putu ay. Ay putuna taparlardı. Hatta Ved dedikleri putun, Kur’an da ved ismi ile geçen putun ay putu olduğu da söylenir. Yani şu veya bu tarihi malumat bir tarafa, burada muhataplara; Siz eğer Allah’a doğru bir biçimde kulluk etmek istiyorsanız, Allah’ın yarattıklarına kulluk etmeyi bırakın. Çünkü müşrikler Allah dışında bir şeyleri tanrı ittihaz edenler, aracı bilenler, aslında Allah’ı inkar etmiyorlardı. Onları Allah’a ulaştıran aracılar görüyorlardı.

Onun içinde bu ayette nasıl yaratanla yaratılanı eş tutarsınız. Sizde yaratıldınız. Kaldı ki sizden aşağı değerde olanları Allah’la sizin aranıza aracı koyma da nerden çıktı. Yani değerli biri, değersiz bir şeyi aracı kılıyor. Değerli olan insan kendisi için yaratılmış olan ayı, Allah ile arasına aracı kılıyor. Oysa ay senin için yaratıldı, sen ay için değil. Güneş senin için yaratıldı, sen güneş için değil. Yani belki zımnen sonuç şu; Allah’ın yerleştirdiği yeri bozmayın. Eşyanın hiyerarşisini bozarsanız, bilmek zaten Allah’ın bir şeyi koyduğu yeri bilmektir. Eşyanın hiyerarşisini bozarsanız böyle şaşırırsınız, alt üst olursunuz.

38-) Feinistekberu felleziyne ‘ınde Rabbike yüsebbihune leHU Bil leyli ven nehari ve hüm lâ yes’emun;

Eğer benlik – kibir taslamakta devam ederlerse, (bilsinler ki) Rabbinin indînde (nefslerinin hakikatinin bilincinde) olanlar hiç usanmaksızın gece, gündüz O’nu tespih ederler (Rablerine kulluk işlevinin farkındalığıyla yaşayarak)! (A.Hulusi)

 38 – Buna karşı kibr etmek olsun ki rabbinin huzurundakiler gece ve gündüz ona tesbih ederler, hem onlar usanmazlar. (Elmalı)

 Feinistekberu felleziyne ‘ınde Rabbike yüsebbihune leHU Bil leyli ven Nehar fakat küstahça büyüklük taslamaya kalkarlarsa iyi bilsinler ki rabbinin huzurundakiler gece gündüz O’nun yüceliğini anmaktadırlar. ve hüm lâ yes’emun hem de hiç bıkıp usanmadan.

Burada belki hemen yukarıda ki ayetlerle, özellikle 30. ayette ki tetenezzelü aleyhimül Melaike ibaresinde ki melekler ile bir irtibat kurulabilir. Rabbinin katında olup O’nun yüceliğini sürekli ananlar var. Ama sadece melekler değil, O’na mut’i kullarda bunun içine girse gerektir. Ya eyyühen Nasu entümül fukarâu ilAllâh* vAllâhu “HU”vel Ğaniyy.. (Fatır/15) ey insanlık, siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Kendi kendisine yetendir. Fatır/15 ayetini de hatırlayalım bu arada. Yani insandan Allah’a kul olması beklenirken bundan Allah’ın çıkarı yok, insanın çıkarı var. İnsan kendi çıkarını astığı için şirk yasaklanmıştır.

39-) Ve min âyâtiHi enneke teral Arda haşiaten feizâ enzelna aleyhel maehtezzet ve rabet* innelleziy ahyâhâ lemuhyil mevta* inneHU alâ külli şey’in Kadiyr;

O’nun işaretlerindendir ki sen arzı (bedeni) huşû hâlinde görürsün… Onun üzerine o suyu (hakikat ilmini) inzâl ettiğimizde, hareketlenir ve uyanıverir! Muhakkak ki onu (bilgisizlikle yaşayan ölüyü) dirilten, (diğer) ölüleri de Muhyi’dir (dirilticidir)! Muhakkak ki O, her şey üzerine Kaadir’dir. (A.Hulusi)

39 – Ve onun âyetlerindendir ki sen Arzı görürsün boynu bükük huşu’ halinde, derken üzerine suyu indiriverdik mi ihtizaz eder ve kabarır, şüphe yok ki ona o hayatı veren elbette ölüleri dirilticidir, hakikat o her şey’e kadirdir. (Elmalı)

Ve min âyâtiHi O’nun ayetlerinden biri de şudur. enneke teral Arda haşiaten sen toprağı her şeyden aciz bir halde görürsün. feizâ enzelna aleyhel maehtezzet ve rabet burada dikkat buyurursanız çorak toprak için Haşiaten kullanılmış, huşû etmiş, boyun eğmiş, bitmiş bir halde görürsün.

Aslında Huşûnun şöyle bir anlamı var. en büyük iddiaya sahip olmak için O’nun dışında ki tüm iddialardan vaz geçmek. Huşû budur. Yani haşyet budur. En büyük iddiaya sahip olmak istiyorsan ey insanoğlu, O’nun dışında ki tüm iddialardan vazgeç. Burada tabii toprak için kullanılıyor, iddiasız toprak. Her şeyden vaz geçmiş bir toprak, yani aciz bir toprak feizâ enzelna aleyhel maehtezzet ve rabet ama onun üzerine yağmur suyunu indirdiğimiz zaman harekete geçer ve uyanıverir.

Kur’an da hemen her daim su vahyi; kıraç toprak vahiyden mahrum yüreği temsil eder. Vahiy tıpkı çorak toprağı dirilten su gibi ölü yüreği diriltir. Enfal/24. ayetini hatırlayalım;

Ya eyyühelleziyne amenüsteciybu Lillâhi ve lirRasûli izâ de’aküm lima yuhyıyküm. (Enfal/24) Ey iman edenler size hayat bahşeden bir dirilişe çağırdıkları zaman Allah ve resulünün davetine icabet edin, koşun. Hayat bahşeden davet. Yani imansız bir hayatı Kur’an dik bir ölüme benzetiyor, yani ayakta ölüm. Dolayısıyla Kur’an ın sözlüğünde hayat Allah’ı tanımaktır. Kur’an ın lügatına göre ölüm Allah’sız bir hayatı tercih etmektir. Ölüm aklın ölümüdür. Ölüm Akleden bir kalbin ölümüdür. Ölüm aslında dedenin ölümü değildir.

innelleziy ahyâhâ lemuhyil mevta ona hayat veren elbet ölü yüreklere de hayat verecektir. Verecek olanın ta kendisidir. inneHU alâ külli şey’in Kadiyr çünkü o her şeye güç yetirendir.

İnsandan umut kesmek, Allah’tan umut kesmek anlamına geliyor. Bu ayet aslında bize bunu veriyor. Yani toprağa hayat veren, insanın ölü kalbine de hayat verir. Bir önceki sayfada işlediğimiz, biraz önce tefsir ettiğimiz ayetlerle beraber düşünelim. Yani sana düşman dahi olsa umut kesme, onun içinde tezini en güzel yöntemlerle savun sana düşmanlar içinden sımsıcak dostlar çıkabilir. O bununla beraber düşünülmeli.

İki ayet birlikte düşünülürse, aslında insandan umut kesmek, Allah’ın gücünü bilmemekten kaynaklanır. Allah’ın sınırsız gücünü itiraf etmemekten kaynaklanır. İnsandan umut kesme hakkına sahip değiliz. Bize bunu gösteriyor.

40-) İnnelleziyne yulhıdune fiy âyâtiNA lâ yahfevne aleyna* efemen yulka fiyn nari hayrun em men ye’tiy aminen yevmel kıyameti, ı’melu ma şi’tüm, inneHU Bima ta’melune Basıyr;

İşaretlerimizi amacından saptıranlar, bize gizli kalmazlar… Şimdi Nâr’a atılan kimse mi hayırlıdır yoksa kıyamet sürecine güvende olarak gelen kimse mi? Dilediğinizi yapın! Muhakkak ki O, yaptıklarınızı (yaratanı olarak) Basıyr’dir. (A.Hulusi)

40 – Âyetlerimizde ilhada sapan sapkınlar elbette bize gizli kalmazlar o halde ateşe atılan mı hayırlıdır yoksa Kıyamet günü emniyet içinde gelecek olan mı? Düşünün de istediğinizi yapın, çünkü o her ne yaparsanız görür. (Elmalı)

İnnelleziyne yulhıdune fiy âyâtiNA lâ yahfevne aleyna şu kesin ki ayetlerimizi anlam ve amacından saptıranlar asla bizden gizlenip saklanamayacaklar.

İlhat hem insanı kafir, müşrik eden akidede ki şirki, hem de günahkar eden sebeplerde ki şirki ifade eder. Kök anlamı; Bir şeyi anlam ve amacından soyutlamaktır. İlhatın tek anlamı. Dolayısıyla burada Allah’ın ayetlerini anlam ve amacından yoksun bırakmak, onları amacı dışı kullanmak hatta.

Bakınız şirk değilse bile günaha giriyor. Amaç dışı kullanmak. İşte ayetlerle büyü yapmak, muska yapmak su yapmak efendim, amaç dışı kullanmak. Allah’ı ayetleri insan hayatını örsün, inşa etsin, insanı diriltsin diye gönderilmiştir bir üstte ifade buyrulduğu gibi. İnsanı diriltsin diye gönderilen ayetler, insan uyusun diye kullanılmaya başlarsa amaç dışı, amacından boşaltılmış olur. Bu da bu çerçeve de değerlendirilmelidir.

efemen yulka fiyn nari hayrun em men ye’tiy aminen yevmel kıyameh ateşe atılan kimse mi, yani huzuru ilahiye kıyamet günü güven içinde gelen kimse mi daha değerlidir, hangisi? Belli tabii ki ı’melu ma şi’tüm, inneHU Bima ta’melune Basıyr istediğinizi yapın nasıl olsa O yaptığınız her şeyi, her bir şeyi derinliğine görmektedir.

41-) İnnelleziyne keferu BizZikri lemma câehüm* ve inneHU le Kitabun ‘Aziyz;

Gerçekten, kendilerine gelen hakikatlerini hatırlatıcıyı inkâr edenlerdir! Muhakkak ki O (hakikatlerini hatırlatıcı – zikir), Aziyz bir BİLGİdir! (A.Hulusi)

41 – Onlar: o zikir kendilerine geldiği vakit ona körlük eden mülhitler, halbuki o misli bulunmaz azîz bir kitab. (Elmalı)

 İnnelleziyne keferu BizZikri lemma câehüm şüphesiz onlar kendilerine ulaştığı halde bu ilahi uyarıyı inkar edenlerdir. (Ya da haberini takdir edeceğimiz bire mübteda ise bu eğer o zaman şüphesiz kendilerine ulaştığı halde bu ilahi uyarıyı inkar edenler hüsrana uğrayacaklardır diye parantez içi bir haber takdir edebiliriz.)

ve inneHU le Kitabun ‘Aziyz Evet, Çünkü O elbette pek yüce bir kitaptır. Pek yüce bir hitaptır. Yani eğer kendilerine ulaştığı halde bu uyarıyı inkar ederlerse, kitaba bir şey yapmış olmazlar. Vahyin onuru zedelenmez. Kendi onurları zedelenir. Kendilerine kötülük etmiş olurlar.

42-) Lâ ye’tiyhil bâtılü min beyni yedeyhi ve lâ min halfih* tenziylün min Hakiymin Hamiyd;

Önünden de (açıkça), ardından (dolaylı) da olsa boş görüş O’na ulaşmaz! Hakiym ve Hamiyd’den tenzîldir (boyutsal açığa çıkarma)! (A.Hulusi)

42 – Ona ne önünden ne ardından bâtıl yaklaşamaz, bütün kâinatın övdüğü hamîd bir hakîmden indirilme bir tenzil. (Elmalı)

Lâ ye’tiyhil bâtılü min beyni yedeyhi ve lâ min halfih hiçbir anlam ve amacından saptırma çabası, -bir üstteki ayette ifade edilen çaba- ona ne önünden açıkça, ne de ardından ya da gizlice erişemez. Ne iyi niyetle yapılan yanlış anlamına gelir: Önünden. Ya da ne kötü niyetle yapılan tahrif, tezyif, tahrip, tağyir, tebdil çabaları ona hiçbir zarar veremez, bu manaya gelir.

Anlamı belki de zımnen şu, Her ayeti, her çağda onu okuyana anlam ve amaç aktarmaya devam eder. Yani Kur’an her çağın insanına mutlaka söyleyeceği bir şeyler vardır ve onu söyler.

tenziylün min Hakiymin Hamiyd Çünkü neden mi böyledir; Açık onu her türlü övgüye layık, her şeyden haberdar olan Allah tarafından indirilmiştir de ondandır. Yani Hakiym olan bir Allah ve her övgüye layık olan, hamiyd olan bir Allah indirmiştir. Dolayısıyla Hakiym in indirdiğinin hikmeti bitmez. Kur’an ın da anlamını tüketemezsiniz. O asla anlamı tüketilemeyecek bir hitaptır. Ne kadar tefsir ederseniz edin, ne kadar yorumlarsanız yorumlayın Hatta ben Kur’an ın en güzel tefsirini yaptım iddiasıyla ne kadar alim çıkarırsanız çıkarın Hakiym den inmiş bir kitaptaki hikmetleri tüketemeyeceksiniz.

43-) Ma yukalü leke illâ ma kad kıyle lir Rusuli min kablik* inne Rabbeke le zû mağfiretin ve zû ıkabin eliym;

(Ey Allâh Rasûlü!) Senden önceki Rasûllere söylenmiş olandan başkası sana söylenmiyor! Muhakkak ki Rabbin hem bağışlayıcıdır hem de feci azap yaşatandır. (A.Hulusi)

43 – Sana senden evvelki Resullere denilenden başka bir şey denilmiyor ve şüphe yok ki rabbin hem bir mağrifet sahibidir hem de elîm bir ıkab. (Elmalı)

Ma yukalü leke illâ ma kad kıyle lir Rusuli min kablik “Leke” var, belki muhatapların tümüne bireysel olarak bir hitap olabilir ama, öncelikle ilk muhatap olan ey peygamber hitabını görürüz zımnen. Sana söylenenler senden önce ki elçilere söylenenlerden başka bir şey değildir.

İki anlamı var bunun. İnkarcıların sana söyledikleri, önceki peygamberlerin inkarcıları tarafından da onlara söylenmişti. Yani sihirbaz denilen sadece sen değilsin. Dolayısıyla bir anlamı bu. İkinci anlamı da sana indirilenler, senden öncekilere de indirilmiş olan vahyin devamıdır anlamına da gelebilir.

inne Rabbeke le zû mağfiretin ve zû ıkabin eliym şüphe yok ki senin rabbinin bağışlayıcılığı kesindir. Kesindir ama aynı zamanda can yakıcı bir cezanın da sahibidir.

44-) Ve lev ce’alnahu Kur’ânen a’cemiyyen lekalu levla fussılet ayatuh* ea’cemiyyün ve ‘arabiyy* kul huve lilleziyne amenû hüden ve şifa’* velleziyne lâ yu’minune fiy azânihim vakrun ve huve aleyhim ‘ama* ülaike yünadevne min mekânin be’ıyd;

Eğer O’nu Arapça olmayan bir Kur’ân olarak oluştursaydık, elbette: “Âyetleri anlaşılır olmalıydı! Arapça konuşan (Rasûl) Arapça olmayan (Kur’ân; ne biçim iş bu)?” derlerdi… De ki: “O, iman edenler için hakikate erdirici ve şifadır (sağlıklı düşünce bilgisi)!” İman etmeyenlere gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve O, onlar için anlaşılmaz bir nesnedir! (Bu nedenle sanki) onlar uzak bir mekândan nida olunurlar. (A.Hulusi)

44 – Ve eğer biz onu acemî bir Kur’an yapa idik diyecekler idi ki: âyetleri tafsil edilseydi ya! Araba Acemcemi? de ki: o, iman edenler için hidayet ve şifadır, iman etmeyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık vardır ve o onlara karşı körlüktür, onlara uzak bir mekândan haykırılır. (Elmalı)

Ve lev ce’alnahu Kur’ânen a’cemiyyen lekalu levla fussılet ayatuh imdi eğer biz bu Kur’an ı, bu vahyi yabancı bir dille indirmiş olsaydık; Yabancılla okuna bir hitap kılsaydık ya da Kur’an eli bir vasıf olarak anlarsak kesinlikle neden onun ayetleri anlaşılır değil derlerdi. Zımnen eğer anlaşılır olsaydı beki de inanırdık derlerdi. Fakat inkarcı aklın limitsiz mazeretlerine biri daha eklenmiş olurdu. Mazeret mi yok, şimdi böyle diyorlar. Yani eğer bu Kur’an ayetleri açık ve anlaşılır değil derlerdi bir başka dille indirilseydi.

Biz bunun zınnında şöyle bir tasavvurda dahi olsa bir talep olduğunu düşünebiliriz ki, tefsirler bunu kaydetmişler. Eğer bu Kur’an Allah’tan inmiş olsaydı sadece bizim dilimizde mi inecekti, her dilde inmeli değil miydi. Yani her dilde inseydi de biz anlasaydık bunu Muhammed’e, ona yazdırılmamış, birileri tarafından yazdırılmamış, birileri tarafından öğretilmemiş olduğunu. Çünkü o zaman inanırdık ve bilirdik ki o Arapça dışında bir dil bilmiyor, dolayısıyla bu Kur’an da Arapça dışında ki dillerde de indirildi, tamam Allah’tan dır derdik. Fakat böyle gelseydi bu seferde anlamıyoruz diyecektiniz diyor.

ea’cemiyyün ve ‘arabiyyun ne yani bir Arap’a yabancı bir hitap mı derlerdi. kul huve lilleziyne amenû hüden ve şifa’ de ki bu vahiy iman edenler için bir yol gösterici, bir şifa kaynağıdır. Hidayet; hitabın verdiği, şifa; muhatabın aldığı şeydir.

velleziyne lâ yu’minune fiy azânihim vakrun ve huve aleyhim ‘amen iman etmeyenlere gelince onların kulaklarında bir çeşit kurşun vardır, dahası o vahyin ışığı onlara bir tür körlük meydana getirmiştir. Yani vahyin ışığından gözleri kamaşmış ve gözleri görmez olmuştur. Kulağını gerçeğin sesine kapatanın gözü hakikati görmez diyor yani.

ülaike yünadevne min mekânin be’ıyd onlar çok uzak bir yerden seslenilen kişi gibidirler. Yani seslenenin ne dediğini duymak istemezler ve duymazlar.

45-) Ve lekad ateyna Musel Kitabe fahtülife fiyh* ve levla kelimetün sebekat min Rabbike lekudıye beynehüm* ve innehüm lefiy şekkin minhu muriyb;

Andolsun ki Musa’ya Bilgi (kitap) verdik de Onda ayrılığa düşüldü… Eğer Rabbinden bir hüküm verilmemiş olsaydı, onlar arasında elbette hükmolunurdu… Muhakkak ki onlar Ondan kuşkulu bir tereddüt içindedirler. (A.Hulusi)

45 – Celâlim hakkı için Musâ ya o kitâbı verdik de onda ihtilâf edildi ve eğer rabbinden bir kelime geçmiş olmasa idi aralarında iş bitirilirdi ve her halde onlar ondan kuşkulu bir şekk içindedirler. (Elmalı)

Ve lekad ateyna Musel Kitabe fahtülife fiyh doğrusu biz Musa’ya da kitap vermiştik ve onun hakkında da ihtilafa düşmüşlerdi. Böylesine bir hitaba nereden girildi Musa örneği; Yani  bu konuda sen tek değilsin, senden önceki kavimlerde peygamberlerini inkar ettiler. Yani bu konuda Kur’an vahyi de tek değil önceki vahiylere de aynısını yaptılar manasına. 43. ayetin başında söylenen sen ey peygamber, yalnız değilsin, aynısı Musa’ya da gelmiş, yani 43. ayetle birlikte okumak daha doğru olur.

ve levla kelimetün sebekat min Rabbike lekudıye beynehüm ve eğer rabbin tarafından daha önceden konulmuş kesin bir yasa olmasaydı, haklarında ki hüküm hemen infaz edilirdi. Bu yasanın toplumsal bir değişim yasası olduğunu biliyoruz. Yani

innAllâhe lâ yuğayyiru ma Bi kavmin hatta yuğayyiru ma Bi enfüsihim. (Rad’/11) Bir toplumu Allah o toplum kendi benliklerini değiştirmedikçe değiştirmez diyordu ya, işte buna benzer yasalar olmamış olsaydı her toplum isyana sapınca anında ceza infaz edilirdi.

ve innehüm lefiy şekkin minhu muriyb yine de onlar bundan dolayı tedirginlik verici bir kuşku içindedirler. Fiy şekkin muriyb, acaba doğru olabilir mi, ya ahiret varsa. Kuşku var ama aslında vicdanlarının ta derinliklerinde, ya peygamber doğru söylüyorsa, ya gerçekten Allah’ın peygamberi ise. Böyle bir kuşku var.

[Ek bilgi; Hz. Ali (r.a.), Peygamberimiz (s.a.v.)’den şöyle rivayet etmiştir:

«Sahâbe-i kiram, Peygamberimize: «Ey Allah’ın Resulü, senden sonra bu ümmetin mezheplere ayrılacağını, bölük bölük olacağını söylüyorsunuz. O zaman bu ümmetinin kurtuluşunun ne ile olacağım bize haber verir misin?» demişlerdir.

Allah Resulü de onlara şu cevabı verir:

«O zaman kurtuluş aziz kitapladır. Kendisinden önce geçen kitapların hiçbirisi onun gönderileceğini yalanlamadı. Kendisinden sonra da hiçbir kitap gelmeyecektir. O Hâkim ve Hâmid olan Allah katından indirilmiştir.»

Onun hükmünü bırakıp başkalarının hükmüyle amel edenler helak olur. O, nurdur, iman edenleri küfür karanlıklarından kurtarır. Sizden önceki peygamberlerin ve ümmetlerin bir kısmının kıssası onun içindedir. Onda bâtıl söz yoktur. Zamanın geçmesi onun hükmünü eskitemez.

(Ebü’l-Leys Semerkandi – Tefsirü’l-Kur’an)]

46-) Men amile salihan felinefsihi ve men esâe fealeyha* ve ma Rabbüke Bi zallâmin lil ‘abiyd;

Kim imanın gereğini uygularsa, yararı kendi nefsi içindir! Kim de kötülük işlerse, kendi aleyhinedir. Rabbin, kullarına zulmedici değildir. (A.Hulusi)

46 – İyi iş yapan kendine, kötü yapan yine kendinedir, yoksa rabbin kullara zulüm kar değildir. (Elmalı)

Men amile salihan felinefsih kim salih amel işlerse kendi lehine işlemiş olur. ve men esâe fealeyha kimde kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur. ve ma Rabbüke Bi zallâmin lil ‘abiyd rabbinin kullarına zulmetme ihtimali asla bulunmamaktadır. Böyle çevirdim çünkü ma ve biy kalıbı, yani nefyin haberi B ile gelince imkan; ve veya ihtimal yokluğuna delalet eder. Allah’ın zulmetme ihtimali bulunmamaktadır. Neden? Bir hadisi kutsi de buyrulduğu gibi

İnniy harramtü ala nefsiy zulmen zulmü ben kendime dahi haram kıldım. Onun için İslam’da her yasağın ruhsat sınırı vardır, zulmün ruhsatı yoktur.

47-) İleyHİ yüreddü ‘ılmüs sa’ati, ve ma tahrucü min semeratin min ekmamiha ve ma tahmilü min ünsâ ve lâ teda’u illâ Bi ‘ılmiHİ, ve yevme yünadiyhim eyne şürekâiy kalu azennake ma minna min şehiyd;

O Saat’in (ölüm) ilmi O’na aittir! O’nun bilgisi dışında ne meyveler tomurcuklardan meydana gelir, ne bir dişi hamile kalır ve ne de taşıdığını doğurur! “Nerede benim ortaklarım?” diye onlara (Allâh’ın) nida ettiği gün, dediler ki: “Senin bir ortağın olduğuna kimse şahit olmamıştır; bunu itiraf ederiz!” (A.Hulusi)

47 – Saate ilim ona havale edilir, hem onun ilmi olmaksızın ne meyvelerden biri tomurcuklarından çıkar ve ne bir dişi yüklü olur, ne de vazeder, nerede imiş şeriklerim? diye onlara haykıracağı gün ise diyeceklerdir: arz ederiz huzuruna ki bizden hiç şahit yok. (Elmalı)

İleyHİ yüreddü ‘ılmüs sa’ah son saatin bilgisi yalnız O’na havale edilir. Fiyme ente min zikraha. (Nazi’at/43) diyordu ya bir başka ayet. Onun vaktini bildirecek sen değilsin.

Bir adam Resulallah’a gelir ve der ki mete sa’ah ya Resulallah. Kıyamet, son saat ne zaman kopacak. Nebi ona der ki M’aze adette, ne hazırladın onun için. Yani polemik yapmaya mı geldin, sen ne hazırladığına bak.

ve ma tahrucü min semeratin min ekmamiha ve ma tahmilü min ünsâ ve lâ teda’u illâ Bi ‘ılmiH hem onun bilgisi olmadan ne meyveler kabuklarını çatlatır, ne bir dişi gebe kalır veya doğurur. Fakat bu cümlede geçenlerin bilgisi yalnız Allah’a hasredilmemiş. Bunun anlamı insan da bilebilir manasına gelir, çünkü bundan önceki cümlede İleyHİ yüreddü ‘ılmüs sa’ah Allah’a hasredilmiş son saatin bilgisi. İleyhi; Car ve mecruru müteallekından önce gelmesi hasr ifade eder. Onun için ama “be” lamında ki bilgiler sadece Allah’a hasredilmiştir.

ve yevme yünadiyhim eyne şürekâiy ve o gün onlara nerede ortaklarım diye seslenilir. Yani zımnen bana ortak koştuklarınız şimdi neredeler. kalu azennake ma minna min şehiyd Onlar; sana itiraf ederiz ki ey Allah’ım şu anda bizden hiç kimse buna asla tanık olmamıştır derler. Yani itirafı o gün ederler fakat iş işten geçmiştir.

 48-) Ve dalle anhüm ma kânu yed’une min kablü ve zannu ma lehüm min mahıys;

Daha önce lafını ettikleri şeyler onlardan kaybolup gitti ve kendileri için bir kaçış yeri bulunmadığını da fark ettiler! (A.Hulusi)

48 – Önceden tapıp durdukları şeyler onlardan gayb olup gitmişler ve onlar kendilerine hiç bir kaçamak kalmadığını anlamışlardır. (Elmalı)

Ve dalle anhüm ma kânu yed’une min kabl artık onların daha önceden yalvarıp yakardıkları şeyler kendilerini yalnız bırakmıştır. Yani hiçbir yararı olmamıştır. ve zannu ma lehüm min mahıys kendileri için kaçacak bir yer olmadığına iyice kanaat getirirler.

49-) Lâ yes’emül İnsanu min du’âil hayr* ve in messehüş şerru feyeusün kanut;

İnsan hayır istemekten usanmaz… Eğer ona şerr dokunsa, hemen ümitsizce karamsarlaşır! (A.Hulusi)

49 – İnsan hayır istemekten usanmaz da kendisine bir şer dokunuverirse hemen ümidi keser, ye’se düşer. (Elmalı)

Lâ yes’emül İnsanu min du’âil hayr insan gözle görülür iyilikleri istemekten asla bıkıp usanmaz. İnsan çözümlemelerine bakınız. Vahyin muhteşem insan çözümlemeleri bunlar. Asla bıkıp usanmaz, gözle görülür iyilikler diye çevirdim el hayr ı. Genellikle Kur’an da böyle kullanılır. Bu bağlamda özellikle somut gözle görülür iyilik. Yani burada.

ve ‘asa en tekrahu şey’en ve huve hayrun leküm, ve ‘asa en tuhıbbu şey’en ve huve şerrun leküm. (Bakara/216) Siz kötü zannedersiniz o sizin için hayırlıdır. Siz iyi zannedersiniz o sizin için şerdir ayetini de hatırlayalım. O zaman gözle görülür iyiliği mahza iyilik zanneder. Onun altında bir şer olabileceğini düşünmez. Gözle görülür kötülüğü de mahza kötülük zanneder. Bu ima da var gibidir ayette ki devamında gelecek zaten.

ve in messehüş şerru feyeusün kanut ama başına kötülük bildiği bir şey gelecek olsa bu kez de tüm umudunu yitirip karamsarlığa kapılır.

Zamanın nesnesi olmak dile getiriliyor burada, kınanıyor yani. Parçaya kilitlenen bütünü kaybeder deniliyor. Parçada kötü gözüken bütünde iyi olabilir. Onun için de Allah’ın gör dediği yerden bak parçayı değil bütünü de görmeye çalış.

Yeus; umutsuzluğun tasavvuru esir alması halidir. Kanut ise tasavvurda ki umutsuzluğun bedene yansımasıdır.. Nasıl? Eğer içinizde umut bitti ise 50 kiloyu kaldıran eliniz 50 gramı kaldıramaz olur. Elim kolum döküldü derler ya. İşte dökülür yani. Onu ifade ediyor ayet.

50-) Ve lein ezâknahu rahmeten minna min ba’di darrâe messethü leyekulenne hazâ liy ve ma ezunnüs saate kaimeten ve lein rucı’tü ila Rabbiy inne liy ‘ındeHU lel hüsna* felenünebbiennelleziyne keferu Bima ‘amilu* ve le nüziykannehüm min azâbin ğaliyz;

Andolsun ki eğer ona (insana), isâbet etmiş bir sıkıntıdan sonra rahmetimizi tattırsak, elbette şöyle diyecektir: “Bu, benim hakkımdır… O Saat’in (kıyametin) olacağını da zannetmiyorum… Andolsun ki eğer Rabbime rücu ettirilirsem, zaten muhakkak ki O’nun indînde en güzeli benimdir!”… Andolsun ki hakikat bilgisini inkâr edenlere yaptıkları şeyleri haber vereceğiz… Andolsun ki onlara ağır azaptan tattıracağız. (A.Hulusi)

50 – Ve şayet ona dokunan bir sıkıntıdan sonra tarafımızdan bir rahmet tattırırsak mutlak der ki: bu benim hakkım ve zannetmem ki saat başıma dikilmiş olsun, bilfarz rabbime döndürülecek olursam muhakkak benim için onun yanında daha güzeli vardır, fakat o vakit biz o küfredenlere ne yaptıklarını haber vereceğiz ve onlara muhakkak yoğun bir azâb tattıracağız. (Elmalı)

Ve lein ezâknahu rahmeten minna min ba’di darrâe messethü leyekulenne hazâ liy ne ki uğradığı bu musibetin ardından eğer tarafımızdan bir rahmet tattıracak olsak tutar der ki bu zaten benim hakkımdı. Yine insan çözümlemeleri devam ediyor. Yani;

Femmel’İnsanu izâ mebtelâhu Rabbühu feekremehu ve na’amehu feyekulü Rabbiy ekremen. (Fecr/15) rabbi ne zaman ikram etse rabbim bana ikram etti, bu zaten hakkımdı zımnen. Ama ne zaman da onu sınırlasa rabbim bana ihanet etti der ayetlerini hatırlayalım.

ve ma ezunnüs saate kaimeten hem son saatin kopacağını da sanmam ya, hadi bir ihtimal veya farzı muhal olsa ve lein rucı’tü ila Rabbiy inne liy ‘ındeHU lel Hüsna bi,r ihtimal eğer rabbime döndürülürsem eğer beni onun katında malum güzelliklerin beklediğinden çok eminim der.

İnsana bakın insana. Tabi burada ahireti inkar eden tek dünyalı insan tanımlanıyor. İman etmeyenin ahiret tasavvuru olursa işte böyle olur. Tek dünyalı akıl. Dünyada ölüme sübûr gibi bakar. Sübûr; yok oluştur. Bakanlar ahirette sübûr isteyecekler. Evet, Lâ ted’ul yevme süburen vahıden ved’u süburen kesiyra. (Furkan/14) bugün bir tek yok oluşu istemeyin bir ölüm yetmez, yok oluşları isteyin ayetini hatırlayalım.

felenünebbiennelleziyne keferu Bima ‘amilu* ve le nüziykannehüm min azâbin ğaliyz sonuçta küfürde direnenler de elbet yaptıklarını bir bir haber vereceğiz ve onları kesinlikle altında ezilecekleri azâbin ğaliyz bu, altında ezilecekleri bir azaba mahkum edeceğiz.

51-) Ve izâ en’amna alel İnsani a’reda ve nea Bicanibih* ve izâ messehüş şerru fezû du’âin ‘ariyd;

İnsana bir nimet verdiğimizde yüz çevirir ve döner uzaklaşır! Kendisine şerr dokunduğunda ise, hemen çokça dua edicidir. (A.Hulusi)

51 – Evet insana nimet verdiğimiz vakit yan büker, başının tuttuğuna gider de kendisine şer dokunuverdi mi artık enine boyuna duâya dalar. (Elmalı)

Ve izâ en’amna alel İnsani a’reda ve nea Bicanibih ne zaman insana nimetlerimizi tattırsak hemen yüz çevirir ve yan çizer, omzunu döner. Ve nea Bicanibih. ve izâ messehüş şerru fezû du’âin ‘ariyd ne zaman da başına bir musibet gelse başlar yalvar yakar uzun uzadıya dualar okumaya. Hatta burada ki ‘ariyd; şu manaya da gelebilir, sündüre sündüre dualar okumaya. Yani tam bir batmak üzere olan gemide ki ateist sendromu, burada tarif edilen o.

52-) Kul eraeytüm in kâne min indillâhi sümme kefertüm Bihi men edallü mimmen huve fiy şikakın beıyd;

De ki: “Düşünün bakalım, eğer (bildirilen) Allâh indîndense, siz de Onu inkâr etmişseniz, (Hakikatten) bu kadar uzak düşmüş birinden daha sapık kim olabilir!” (A.Hulusi)

52 – De ki söyleyin bakayım, eğer o Kur’an Allah tarafından da sonra siz ona küfretmiş iseniz o uzak şikaka düşenden daha şaşkın kim olur? (Elmalı)

Kul eraeytüm in kâne min indillâhi sümme kefertüm Bih de ki ya bu vahiy Allah katından gelmişte, buna rağmen siz onu inkar etmişseniz neler olacağını hiç düşündünüz mü? Eraeytüm, hiç düşündünüz mü? Bunu soruyor şimdi. Ya bu vahiy tıpkı İman Cafer’in ahirete inanmayan muhatabıyla tartışmasında olduğu gibi. Ya demiş İmam Cafer, sen inanmıyorsun ahirete. Eğer senin dediğin doğruysa ben bir şey kaybetmem, ahlaklı yaşamış olurum. Ama ya benim dediğim doğruysa, ya öldükten sonra hesaba çekileceğimiz gerçekse sen ne yaparsın. Ona benziyor.

men edallü mimmen huve fiy şikakın beıyd kim derin bir yabancılaşma içine düşen birinden daha sapık olabilir ki? fiy şikakın beıyd kendisine karşı derin yabancılaşma olarak çevirdim. Yani böyle birinden daha sapık kim olabilir. Şunu söylüyor; Kendine karşı yabancılaşan sapar.

53-) Senüriyhim âyâtina fiyl afakı ve fiy enfüsihim hattâ yetebeyyene lehüm enneHUl Hakk* evelem yekfi Bi Rabbike enneHU alâ külli şey’in şehiyd;

Âfakta (ufuklar – dışta) ve enfüslerinde (bilinçlerinde) işaretlerimizi onlara göstereceğiz, tâ ki O’nun Hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun! Rabbinin her şeye şahit oluşu yetmez mi? (A.Hulusi)

53 – İleride biz onlara hem âfakta hem nefislerinde âyetlerimizi öyle göstereceğiz ki nihayet onun Hakk olduğu kendilerine tebeyyün edecek, kâfî değil mi bu ki rabbin her şey’e şahit. (Elmalı)

Senüriyhim âyâtina fiyl afakı ve fiy enfüsihim hattâ yetebeyyene lehüm enneHUl Hakk vakti geldikçe insana kainatın uçsuz bucaksız ufuklarında ve bizzat kendi öz benliğinde mesajlarımızı göstereceğiz. Ta ki bu vahyin tartışmasız bir gerçek olduğunu herkes anlasın. Evet, Afak ve enfüsteki ayetler nasıl gösterilecek? İki yorum yapılmış.

1 – Fütuhatla. Yani Mekke ve çevresi fethedilecek, yani insanların gönüllerinde fütuhat olacak, kalpler açılacak. Ki Hudeybiye’ den sonra bu görüldü. Hudeybiye’ye kadar iman etmiş olanların sayısı, Hudeybiye’den sonra ilk 6 ayda aştı iman edenler ve tüm 4 kıtada İslam’ın kısa zamanda yayılışı bunun ifadesi.

2 – 2. bir yorumu ve daha çaplı yorumu afak ve enfüste yani insanın mikro kozmos olan insanda ve makro kozmos olan kainatta Allah’ın ayetlerinde ki hakikatler kendini hep zaman içinde bir bir keşfettirecektir, dışa vuracaktır.

evelem yekfi Bi Rabbike enneHU alâ külli şey’in şehiyd her şeye şahit olan senin rabbin insana yetmez mi, yetmedi mi.

54-) Elâ innehüm fiy miryetin min Lıkai Rabbihim* elâ inneHU Bi külli şey’in Muhıyt;

Dikkat edin! Muhakkak ki onlar Rablerinin likâsından (Rablerinin varlıklarında açığa çıkışını yaşamaktan) şek – şüphe içindedirler! Dikkat edin! Muhakkak ki O, Bi-küllî şey’in (her şeyin Esmâ’sıyla varlığında olarak) Muhiyt’tir (ihâta eder)! (A.Hulusi)

54 – Uyan! onlar rablerinin likasından işkil içindeler, uyan ki o her şey’i muhît. (Elmalı)

Elâ innehüm fiy miryetin min Lıkai Rabbihim bakın belli ki onlar rablerinin huzuruna çıkacaklarına ilişkin tereddüt içindeler elâ inneHU Bi külli şey’in Muhıyt bakın şüphesiz O her şeyi çepe çevre kuşatmıştır. Yani ondan kaçmak isteyenin O’na kaçmaktan başka hiçbir çaresi yoktur.

Ve ahiru davahüm enil hamdülillahi rabbil alemiyn

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 31 Mayıs 2013 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: