RSS

İslamoğlu Tef. Ders. ŞÛRA SURESİ (01-23) (152)

07 Haz

231

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

BismillahirRahmanirRahıym

El Hamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn Vesselatü Vesselâmü alâ Resulüna Muhammedin ve alâ alihi ve ashabihi ve etba’ıhi ecmaiyn.

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Tâhâ 25-26-27-28)

Rabbim, göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi, düğümü çöz dilimden, ki anlasınlar beni. Amin..! Rabbim Kur’an ı bize aç, bizi Kur’an a aç. Rabbim kelimelerin kalbine vahyi indirdiğin gibi bizim de kalbimize vahyin manalarını o engin, o ufuktan ufka insanı götüren, o bitimsiz tüketilemez manalarını bizimde kalbimize indir. Rabbim vahyin ışığı altında aydınlanmış bir akıl, aydınlanmış bir yürek, aydınlanmış bir tasavvurla varlığı okumayı nasip et.

Değerli Kur’an dostları bugün dersimize yepyeni bir Kur’an sitesinin daha vurarak giriyoruz. Bu muhteşem sitenin adı Şura suresi. Şura; ortak aklı yani kolektif aklı harekete geçirmek, istişare anlamına geliyor. Ortak aklı harekete geçirmemizi emreden, telkin eden ayet bu surenin 38. ayeti.

Şura aslında bal arısının bal yapma süreçlerine tekabül eden bir etimolojiye sahip. Bal arısının çeşitli bitkilerden bal özü toplayıp onları bir potada, bir gözede bala dönüştürmesine verilen ad. Ve yine arının bal yaptığı gözeye verilen isim de bu kökten türetiliyor. Dolayısıyla istişare dediğimiz şey ortak aklı harekete geçirmek dediğimiz şey, kolektif aklı tahrik etmek dediğimiz şey aslında insanın bal yapma süreci, insanın bal arısı gibi güzel düşünceleri, düşüncenin, fikrin, aklın çiçeklerini toplayıp, o çiçeklerin özünü toplayıp bir araya getirerek bir düşünce imal etmesi, bal değerinde, bal tadında muhteşem bir düşünce imal etmesine verilen isim.

Sure Mü’min suresi diye de anılmış yine başında ki harflerle de anılmış. Fakat yaygın bir isim olmamış onlar. Surenin iniş dönemi Mekke’ye tekabül ediyor. Bazı istisnai ayetler olduğu söylenmişse de Medine de indiği söylenen, bunları doğrulayan herhangi bir delile sahip değiliz. Özellikle Büyük müfessir, yani tefsiri ilk tam tefsiri bize kadar ulaşan şahıs, müfessir Mukatil Bin Süleyman Nübüvvetin 8. yılına tarihler bu sureyi. Ki delili de 38. ayet, sureye adını veren ayettir. Şura ayeti Akabe bey’atına tevafuk eder. Mukatil Bin Süleyman’ın yorumuna göre.

Cabir Bin Zeyd’e göre sure iniş sıralamasında 69. sırada yer alır. Ayet taksimatı Kufe ekolüne göre, -ki elimizde ki musaf Kufe ekolünün taksimatını esas alır- 53. Diğer tüm ekollere göre de 50 ayettir. Bu ihtilafın bir tanesi Surenin başında ki Ha miim ve ayyn, siiyn,Kaaf harflerinin iki ayrı ayet mi yoksa tek ayet mi. Hatta hiç ayet olmayıp kendisinden önceki cümleye bitişen harfler mi sayılması gerektiği ile ilgili bir ihtilaftır bu.

Surenin konusuna gelince, surenin konusu vahiy ve vahyin inşa ettiği insan. O insan, yani Resulallah’ın şahsında vahiy nasıl bir insan tipi inşa eder? Bu sorunun cevabını en açık bir biçimde biz bu surede buluyoruz.

İndiği zamanın zor şartlarına inat sure muhatabı olan müşriklere çok şiddetli bir meydan okuma içeriyor. Hatta hatta Hamim ailesinden olmasına rağmen bu surenin, ayrıca ayyn, siiyn, kaaf harflerinin gelmiş olmasını da muhataplarına meydan okumadaki şiddeti ile açıklanmış.

Oysa ki hamim ailesinin 3. suresi bu. 7 sure böyle hep Haa miim ile başladığı için bunlara Haa miim ailesi diyoruz. Ama bu surede istisnai olarak Hurufu mukaddadan 3.ü daha var. ayyn, siiyn, kaaf harfleri. Dolayısıyla bu aile içinde yer alıp ta 3 harf daha ziyade olmasının sebebi indiği ortama inat müşriklerin şiddetli karşı koyuşlarına inat, meydan okumasının gücünü, yani size meydan okuyorum, sonuçta siz kaybedeceksiniz. Allah’a karşı savaş açan hiç kimse kazanmadı ki, siz kazanasınız ey Mekke’nin putperestleri meydan okumasını zımnen söyleyen bir sure.

Tek dünyalı aklın ölçüsüz dünya ve hayat tasavvuru eleştirilir surede. Buna karşı tabii ki dengeli bir hayat tasavvuru kurulur. İki dünyalı dengeli bir hayat tasavvuru. Çünkü tek dünyalı aklın iki yüzü olur genellikle. İki dünyalı aklınsa tek yüzü olur. O nedenle surede iki dünyalı bir tasavvur inşa edilir; Dünya ve ahiret. Surenin bütünün de biz bu inşayı görürüz.

Mesela kul lâ es’elüküm aleyhi ecren illel meveddete fiyl kurba (23) De ki ben bu tebliğime, bu davetime, bu vahyi size ulaştırmam karşılığında herhangi bir ücret istemiyorum. Sadece Allah’a yakın olma konusunda sizde bir arzu istek ve sevgi uyandırmaya çalışıyorum. Hepsi bu. Emri bize Resulallah’ın vahiy tarafından nasıl ilmek ilmek inşa edildiğini, onun içi dünyasının vahiy tarafından nasıl donatıldığını gösteren ayetlerden biri.

Allah’ın insana olan ilgi ve merhametinin gerçek bir tezahürü olan bu vahyin iniş yöntemi hakkında en ayrıntılı anlatım bu surenin 51. ayetinde yer alır. Kur’an ın başka hiçbir tarafında vahyin inişi üzerine bu kadar ayrıntılı, bu kadar detaylı bilgi veren bir ayet yer almaz. O sadece bu surenin 51. ayetinde yer alır. Bu kısa ve özet girişten sonra şimdi suremizi tefsire geçebiliriz.

[Ek bilgi ; Sûrenin ihtiva ettiği başlıca hususlar şunlardır:

1- Son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.)’in de diğer peygamberler gibi vahye mazhar olduğu ve Kur’ân-ı Kerim’in hangi hikmete mebni Arapça olarak nazil olduğu.

2- îlâhî vahyin kısımlarına, Peygamber (s.a.v.)’in vahiyden önceki hali ve tebliğine dair malûmat.

3- Şeriatların usulen bir olduğunu beyan ile ilâhî dinde tefrikaya düşülmemesini ve ihtilâfların ilâhî hükümlerle halledilmesi.

4- Bir fenalığa karşı misliyle mukabelede bulunmanın cevazı.

5- Allahü Teâlâ’nm varlığına, birliğine ve kudretine şahadet eden semavi ve arazi hilkat eserlerine nazarları celp.

6- Kıyametin ne zaman vuku bulacağını Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği. Kâfirlerin nasıl bir azaba uğrayacakları. Herkesin ameline göre mükâfat veya mücâzat göreceği. Sûrenin ihtiva ettiği başlıca konular bunlardır.

(Ebü’l-Leys Semerkandi – Tefsirü’l-Kur’an)]

 

BismillahirRahmanirRahıym

Rahman, rahim Allah adına. Özünde merhametli ve işinde merhametli olan Allah adıyla. Merhameti kendisine nitelik edinmiş, merhametle varlığı çekip çeviren, merhametle yaratan, kendisi zati olarak merhametli, yani merhametin menbaı, kaynağı ve yaptığı her işte de merhametini ve rahmetini gördüğümüz O engin merhamet sahibi Allah’ın adıyla. Ki zaten biz bu vahye de O’nun merhameti sayesinde kavuşmadık mı.

Aslında vahiy insanoğlunun önüne Allah’ın rahmetinden indirilmiş bir gök sofrası değil mi. İnsanoğlu bu sofradan yitip mutluluğun tadını tatması için rabbimiz insanoğluna vahit ile lütfetmedi mi. İşte biz vahyi Allah’ın insanoğluna olan sonsuz merhametinin bir tezahürü olarak görüyor ve besmele ile başlıyoruz. BismillahirRahmanirRahıym.

1-) Haa, Miiiym;

Ha, Miim. (A.Hulusi)

01 – Hâ, mîm. (Elmalı)

Haa, Miiiym ailenin 3. üyesi olduğunu daha önce söylemiştim. Bu kesik kesik harfler, heca harfleri 28 surenin başında gelir. Yani Arap harflerinin sayısı kadar. Aslında 29 sayılır lam elif ile birlikte. Ama lam elif zati bir harf değil iki harften oluşmuş bir kombinezondur. Onun için asli harfler 28 dir ve bu kesik kesik harfler, mukadda harfleri de Kur’an da 28 surenin başında gelir.

Geldiği surelerin başında mutlaka 1 ile 5 arasındaki harf sayısınca yer alır. Ya bir, ya iki, ya üç, ya dört, ya beş. Bundan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz; Ey muhatap, Ey Allah’ın gök sofrasının başına oturmuş olan muhatap. Bu içine vahiy indirilmiş olan kelimeler var ya, aslında insanoğlunun konuştuğu bir dildir. Yani ayakları yerdedir bu vahyin, ama başı göktedir. Sen yerde olan bu ayağından tutunacak, gökte olan başına doğru tırmanacaksın. Yani sen yüceltecek bu vahiy. Onun için ikisini birden gör. İşte bu harflerden oluşan, bu normal harflerden oluşan vahiy sana muhteşem bir mucize olarak açılan bir mutluluk kapısı sunuyor. Gir oradan ve mutlu ol manasını taşıyor.

Bu harflerin başında geldiği tüm surelerin 25. doğrudan, 3 ü dolaylı olarak vahye atıfla başlar. Yani hemen tamamı doğrudan ya da dolaylı vahye atıfla başlar. Bu da bize şunu gösterir, yine biraz önce yaptığımız yorumun benzeri; Bu vahiy senin anlaman için insanın konuştuğu bir dil ile indi. Yani aslında vahyin dil dışı dili, mutlak dili, sırf sen anlayıp ta amel edesin, hayatına koyasın diye insanın konuştuğu dilin içine girdi. Dolayısıyla Ey insan ben bunu anlayamam, benim havsalam almaz. Biz kim, Kur’an ı anlamak kim. Kur’an ı falancalar anlarmış gibi iyi niyetle, ya da kötü niyetle yaklaşılan tüm anlama mazeretlerinin hepsini birden kökten siler süpürür atar.

2-) Ayyyn, Siiiyn, Kaaaf;

Ayn, Siin, Kaf. (A.Hulusi)

02 – Ayn, sîn, kaf, (Elmalı)

Ayyyn, Siiiyn, Kaaaf ailenin diğer üyelerinin aksine fazladan bu harfleri taşıması demiştim biraz önce girişte saldırının şiddeti ile orantılı bir meydan okumaya delalet eder. Ama aynı siin, kaaf’ı bir mananın sembolü olarak ta tefsir eden müfessirler olmuş.

Mesela şöyle tefsir etmiş bazı müfessirler. Ayn; göz. Göz demektir zaten, yani görmeye. Siin; sem yani işitmeye. Kaaf’ta kalbe, kalbe ilka etmeye delalet eder. Bu surenin 51. ayetinde vahyin peygamberlere 3 geliş biçimi anlatılır. Bu üç biçimden 1. siz görmeye, 2. si işitmeye, üçüncüsü de kalbe ilkaya delalet eder. Dolayısıyla bu surenin başında yer alan o Haa miim den sonraki ayn, siin, kaaf harfleri böyle bir sembolik manaya delalet eder denilmiş.

Ama benim daha farklı bir yorumum var; Ayn; vahyin kaynağına işaret edebilir. Çünkü ayn, anı zamanda su gözü, suyun çağladığı göz anlamına gelir. Siin; Arap lehçelerinden bir kaçında insan manasına kullanılır. Yasin de ki siin de ya eniy siin den kısaltılmış, ey insan manasına gelir. Tay kabilesi lehçesinde böyle kullanılır. Kaaf ise yine kalp manasına. Bu durumda böyle okuyacak olursak, böyle bir sembolleştirmekle okuyacak olursak; vahyin kaynağından hedefine gidiş sürecini, iletiliş sürecini ifade eden sembollerdir de diyebiliriz.

3-) Kezâlike yuhıy ileyke ve ilelleziyne min kablikellahul ‘Aziyzül Hakiym;

Aziyz ve Hakiym olan Allâh, sana ve senden öncekilere böylece vahyeder! (A.Hulusi)

03 – İşte böyle vahiy veriyor sana – senden evvelkilere de – Allah, o, azîz, hakîm. (Elmalı)

Kezâlike yuhıy ileyke ve ilelleziyne min kablikellahul ‘Aziyzül Hakiym üstün ve yüce olan, hikmetle hükümran bulunan Allah, sana ve senden öncekilere hakikati işte böyle vahy ediyor. Açık ve net. Sana ve senden öncekilere. Tüm vahiyler aynı kaynaktan beslenirler Dolayısıyla aynı hakikati ifade ederler demenin Kur’an cası bu. yani ey insan ne kadar peygamber gelmişse hepsi de aynı hakikati dillendirdi. Her peygamber birbirini doğrulayarak gelir onun için. Filozoflar gibi birbirlerini yalanlayarak değil. Peygamberler birbirlerini tasdik ederek gelirler.

4-) LeHU ma fiys Semâvati ve ma fiyl Ard* ve “HU”vel ‘Aliyyül ‘Azıym;

Semâlarda ve arzda ne varsa O’nun içindir. O, Alîy’dir, Aziym’dir. (A.Hulusi)

04 – Onundur bütün Göklerdeki ve Yerdeki ve o, öyle ulu, öyle azîm. (Elmalı)

LeHU ma fiys Semâvati ve ma fiyl Ard göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’na aittir. Yani göklerde ve yerde olan her şeyin, aslında gökler ve yer de O’na aittir. Göklerde ve yerde ne varsa O’na aittir cümlesi bunu da içerir. İçindekilerle birlikte Allah’a aittir. Buradan yola çıkarak mülkiyet insanoğlunda emanettir. Benin dedikleri insanın aslında kendisine emanet verilmiştir. İnsan mutlak malik değildir. Çünkü Mutlak malik Allah’tır, mutlak malik verince serveti azalmayandır. Oysa insan verince azalır. Yani insanın elinden çıkınca, başkasının eline geçince malik’in mülkiyet iddiası biter. Ama Allah verir, mülkinde mülkiyet iddiası bitmez verdiği halde mülk yine O’nundur. Çünkü mülkün yegane sahibi O’dur. Dolayısıyla insan bu cihana malik olmak sahip olmak için değil, şahit olmak için gelmiştir. Rabbimiz de onu şahit tutmak için verir. İnsan ya şahadetini sadakatle yapar, ya da hain olur şahadetinde ihanet yapar.

ve “HU”vel ‘Aliyyül ‘Azıym O aşkın ve yücedir. Azamet, heybet, kudret ve güç sahibidir. Aliyy; Metafizik yaratıklardan aşkındır. Aziym ise fizik varlıklardan üstündür. Yani hem gördüğünüz, hem görmediğiniz. Hem somut, hem soyut. Hem fiziki, elle tutulup gözle görülen, hem de görülmeyen varlıklardan çok ötededir. Aşkındır üstündür. Bütün bunları O yaratmıştır. Yani sadece insan gücü yetmez, cine de gücü yeter. Sadece insanı çekip çevirmez, meleği de çekip çevirir. Hatta sadece insanoğlunun rabbi değil, şeytanın da rabbidir. Yani onun eşi, benzeri yoktur, zıddı da yoktur. Yani kendine eş değer ve bir karşıtı da yoktur ki onun yaptığını engellesin, buraya koyduğunu buradan alıp şuraya koysun. İlerde gelecek;

leyse kemisliHİ şey’un (11) ifadesi, o muhteşem tevhid ibaresi bu surede yer alır.

5-) Tekâdüs Semâvatü yetefattarne min fevkıhinne vel Melaiketü yüsebbihüne Bi Hamdi Rabbihim ve yestağfirune limen fiyl Ard* ela innAllâhe “HU”vel Ğafûrur Rahıym;

Neredeyse semâlar üstlerinden yarılacaklar (içinden ne çıkacak? A.H.)! Melekler de Rablerinin hamdi olarak tespih ediyor (işlev görüyor) ve arzda olanlar için bağışlanma dilemekteler… Dikkat edin, Allâh Ğafûr’dur, Rahıym’dir. (A.Hulusi)

05 – Ki Gökler hemen hemen üstlerinden çatlayacak gibi titreşiyorlar, Melekler hamd ile rablerine tesbih ediyorlar ve Yerdeki kimse için mağrifet diliyorlar, uyan Allah dır ancak öyle gafur, öyle rahîm. (Elmalı)

Tekâdüs Semâvatü yetefattarne min fevkıhinne Allahuekber, ayete bakınız. Neredeyse diyor, handiyse gökler (O’nun azametinden ve heybetinden) parçalanırcasına sarsılır, titrer. Gökler titriyor ey insan, sen neden hissizsin. Gökleri titreten O’nun azamet ve heybeti senin tüyünü bile oynatmasın mı. Zımnen biz bunu anlıyoruz.

Aslında O’nun azamet ve heybetinden diye parantez içi bir açıklama ile çevirdim, bir üstteki ayete bağlamak için. Bağlantısız olarak, parantez içi olmadan da çevirebiliriz tabii ki; Neredeyse gökler parçalanırcasına sarsılır, sarsılmaktadır. Bu bağımsız bir okumayla açık evren modeline, genişleyen bir evren modeline bir atıf olarak ta anlaşılabilir.

vel Melaiketü yüsebbihüne Bi Hamdi Rabbihim ve yestağfirune limen fiyl Ard melekler ise rablerinin sonsuz yüceliğini hamd ile dile getirir ve yer yüzünde yaşayan, ve yestağfirune, yer yüzünde yaşayan her bir varlık için biteviye af dilenirler. Ya rabbi onu affet diye yalvarırlar. Yani insanın emrine amade kılınmış olan o yüce varlıklar dahi insanın günahına tevbe ederler.

Günah işlemekten azade olan varlıkları, rabbimiz insanın günahına tevbe ile görevlendirir. Hem rahmetiyle muamele eder, insana rahmetini yağdırmak içinde melekleri görevlendirir. Yani rahmetine vesile olsun diye her şeyi göreve çağırır. İşte böylesine sonsuz bir merhamet sahibidir. Meleklerin yer ehline, yani insana af dilemesi, kulluğuna yardımcı olup, musahhar kılınmasıdır. Yani emrine verilmesidir. Allah’ın her eşya için koyduğu yasaya nakşettiği aktif ya da pasif güçlere melek diyebiliriz. Her eşyanın özünü ayakta tutan, her eşyanın özüne verdiği emri ifa eden eşyanın özündeki aktif ya da pasif güçler.

Dolayısıyla bizim emrimize amade kıldığı bu eşya eğer emrimiz altında duruyor, bunu alıp buradan şuraya koyabiliyorsak onun özüne yerleştirdiği melekler sayesinde koyuyoruz. Yani eşya insana boyun eğmezdi. Boyun eğdi ki, rabbim bana boyun eğ dedi, ben de eğdim. Sana boyun eğ diyor ama niye eğmiyorsun. Onun için sana af dileniyorum. Senin için tevbe ediyorum dercesine bize boyun eğen eşya, bize Allah’a boyun eğmemizi öğretiyor. Beni aldın şuradan buraya koydun, sesimi çıkarmadım. Ama Allah yarattığı seni şuradan alıp şuraya koymak istiyor, sen çığlık çığlığa bağırıyorsun. Ey insan ne kadar nankörsün dercesine. Her şey insana Allah’a teslimiyet dersi veriyor.

ela innAllâhe “HU”vel Ğafûrur Rahıym bakın şüphesiz Allah, evet, evet yalnız O dur hep bağışlayan ve hep merhamet eden, rahmetiyle muamele eden.

6-) Velleziynettehazû min dûniHİ evliyaAllâhu Hafiyzun aleyhim* ve ma ente aleyhim Bi Vekiyl;

O dûnunda veliler edinmişlere gelince, Allâh onları gözetleyendir… Sen onların yaptıklarının sorumlusu değilsin. (A.Hulusi)

06 – Onun berisinden velilere tutunanlara gelince: onların da üzerlerine Allah gözcü, sen değilsin üzerlerine vekil. (Elmalı)

Velleziynettehazû min dûniHİ evliyaAllâhu Hafiyzun aleyhim Zatından başkalarını sığınacak, tutunacak, barınacak, kapılanacak dost edinenleri Allah sürekli gözetim altında tutar. Hafiyzun aleyhim. Göz altında tutar onları. Neden? Benden başkalarını sığınak, barınak, sığınılacak dost ediniyorsunuz ha? Haydi bakalım sizi korusunlar, sizi benden korusunlar, benden kaçırsınlar, benden saklasınlar. Allah’tan saklanmak ha..! Allah’tan kaçmak ha..! Nereye? Kime?Ve nasıl, hangi güçle. Ne yetkiyle, ne cür’etle, ne cesaretle.

ve ma ente aleyhim Bi Vekiyl dehşet bir sonucu var bunun. Sen onların tercihlerinden asla sorumlu değilsin. Yani Allah’tan saklanmaya, Allah’tan kaçmaya, Allah’tan başkalarını sığınak ve tutamak bilmeye kalkanlar, Allah’tan başkalarına Allah gibi sığınanlar: Onlardan sen sorumlu değilsin. Olamazsın da. Ne koruma anlamında sorumlu olabilirsin, ne de onları kayırma anlamında. Onlar Allah’ın enseleyeceği kişilerdir. Allah onları göz altına almıştır. Bir gün onlardan hesabını isteyecektir.

[Ek bilgi; EVLİYA KAVRAMI

Burada “evliya” kelimesi kullanılmıştır. Bu kelime Arap dilinde çok geniş anlamlar taşır. İnsanların, sahte ma’budlar hakkındaki çeşitli inanç ve davranışlar ortaya koymalarını Kur’an, “Allah’tan başka veliler edinmekle” niteler.

Kur’an’ı dikkatle incelediğimizde “veli” kelimesinin şu anlamlara geldiğini görürüz;

a) Bir kimse, başkasının gösterdiği yola binaen amel eder, onun koyduğu kurallara, kanunlara ve adetlerine uyarsa, o şahsı “veli” edinmiş olur. (Bkz. Nisa: 118-120 ve A’raf: 3-27-30).

b) Bir kimse, bir başkasının yol gösterdiğine inanır ve o şahsın gösterdiği yolun itimat edilir, diğerlerinin ise yanlış olduğunu iddia ederse, o şahsı “veli” edinmiş olur. (Bkz. Bakara: 257, İsra: 97, Kehf: 17-50, Casiye: 19)

c) Bir kimse, bir başkasının, yaptığı kötülükleri göz ardı ederek, kendisini öbür dünyada kurtaracağına inanırsa, o şahsı “veli” edinmiş olur. (Bkz. Nisa: 123-173, En’am: 51, Rad: 37, Ankebut: 22, Ahzab: 65, Zümer: 3)

d) Bir kimse, bir başkasının yüce kerametleri dolayısıyla yardım ederek afetlerden ve musibetlerden kurtaracağına, iş bulacağına, evlat vereceğine ve kendisinin diğer ihtiyaçlarını karşılayacağına vs. inanırsa, o şahsı “veli” edinmiş olur. (Bkz. Hud: 20, Rad: 16, Ankebut: 41)

Kur’an da “veli” kavramı yukarıdaki anlamlardan sadece biri için kullanılabildiği gibi, bazen de hepsini içeren bir anlamda kullanılmıştır. Ayette geçen “veliler” ifadesi, yukarıdaki dört anlamı da kapsayacak şekilde kullanılmıştır. (Mevdudi –Kuran tefsiri)]

7-) Ve kezâlike evhayna ileyke Kur’ânen ‘Arabiyyen li tünzire Ümmel Kura ve men havleha ve tünzire yevmel cem’ı lâ raybe fiyh* feriykun fiyl cenneti ve feriykun fiys sa’ıyr;

İşte böylece sana (Onu) Arapça bir Kur’ân (olarak) vahyettik ki, hem Mekke halkını ve Onun yöresindekileri uyarasın; hem de kendisinde şüphe olmayan toplanma sürecinin dehşeti hakkında bilgi edinilsin! (Onlardan) bir bölümü cennettedir, bir bölümü de alev dalgaları yayılan ateştedir. (A.Hulusi)

07 – Ve işte böyle sana Arabî bir Kur’an vahy etmekteyiz ki Ümmül kurayı ve çevresindekileri sakındırasın ve o toplama gününün dehşetini haber veresin onda şüphe yok, bir fırka Cennette, bir fırka saîrde, (Elmalı)

Ve kezâlike evhayna ileyke Kur’ânen ‘Arabiyyen li tünzire Ümmel Kura ve men havleha ve tünzire yevmel cem’ı lâ raybe fiyh biz sana hem şehirlerin anasını ve onun çevresindekileri uyarman, hem de kendisinde asla şüphe bulunmayan toplanma gününe karşı insanlığı ikaz etmen için, uyarman için Arapça bir Kur’an vahyettik, Arapça bir hitap vahyettik.

Kur’anen ‘Arabiyyen; Arapça bir Kur’an. Yani şu ayetle birlikte okuyalım;  Ve ma erselna min Rasûlin illâ Bi lisani kavmihi. (İbrahim/4) biz hiçbir peygamberi göndermiş olmayalım ki kendi kavminin lisanıyla konuşmamış olsun. Yani biz her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik. Ama neden? Bir nedeni var. Tek nedeni şu li yübeyyine lehüm onlara vahyi açıklasın. Burada ki açıklama, beyan yetkisi sadece dille bir sözün anlaşılmaz yerlerini açıklama falan değil, yaşasın, model üretsin, onların önüne bir model koysun. Beyan budur

litübeyyine linNasi ma nüzzile ileyhim.(Nahl/44) İnsanlığa kendilerine indirdiğimizi beyan edesin diye buyrulmuyor mu peygamberimize Kur’an da. Dolayısıyla beyan; uygulamanın ortaya konulmasıdır. Yani inen vahye göre bir hayatın, bir prototipin, bir model hayatın ortaya konması.

Söyler misiniz model hayatın dili olur mu? Model modeldir. Modellerin dili evrenseldir değil mi. Bir model dünyanın herhangi bir tarafında çıkar, o model nereye giderse orada üretilir. Modelin dili evrenseldir. Onun için Kur’an ın Arapça oluşuna vurgu aslında Resulallah’ın ve vahyin ilk muhatabı olan, canlı şahit olan o neslin ortaya, tüm insanlık için geçerli bir model koymaları amaçlamıştır. Model konduktan sonra modelin dili olmaz ki. Modelin dili evrenseldir. Her dildir modelin dili. Dolayısıyla Kur’an ın Arapça indirilmiş olması, insanoğlu tarafından anlaşılma amacıyla indirildiğini ifade eder. Anlaşılıp model ortaya konduktan sonra da o model herkesi bağlar. Çünkü Allah bu modele gör davranınız buyuruyor. .. üsvetün hasenetün.. (Ahzab/21) güzel model.

feriykun fiyl cenneti ve feriykun fiys sa’ıyr sonuçta bir kısmı cennete girecek, bir kısmı da ateşe. Böyle bir ayetin sonuna böyle bir cümle neden gelir? Aslında model ortaya konduktan sonra hiçbir mazeretin kalmıyor ey insan. İradenle seç. Seç, ödül mü istersin, ceza mı. Bu senin elinde. Hangisini tercih edeceğini sen belirleyeceksin.

Dolayısıyla yasan iradedir. Seni Allah bir tek şeye mahkum etmiştir; İradeye. Seç ve sonucuna da katlan. Dolayısıyla insan için Allah’ın takdir ettiği şey iradedir anlamına gelir. 7. ayetin son cümlesi zaten bunun tersini 8. ayet nefy ediyor. Nasıl, okuyalım bakalım;

😎 Ve lev şaAllâhu lece’alehüm ümmeten vahıdeten ve lâkin yüdhılü men yeşau fiy rahmetiHİ, vezzâlimune malehüm min Veliyyin ve lâ Nasıyr;

Eğer Allâh dileseydi onları elbette ümmet-i vahide (tek bir inançta olan toplum) kılardı… Fakat Allâh dilediğini Rahmetine dâhil eder! Zâlimlere gelince, onların ne bir velîsi vardır ve ne de bir yardım edeni! (A.Hulusi)

08 – Dilese idi Allah elbet hepsini bir ümmet de yapardı ve lâkin dilediğini rahmetine koyuyor da zalimlere gelince ne bir veli var onlara ne de bir nasîr. (Elmalı)

 

Ve lev şaAllâhu lece’alehüm ümmeten vahıdeten ama eğer Allah dileseydi onları tek bir ümmet yapardı. Bunun fahvel hitap. Sözün gelişinden şunu anlıyoruz; Fakat dilemedi. Neyi diledi? İradeyi diledi. Seçmenizi diledi, tercihinizi diledi. Allah verdiği iradeye saygı gösterdi. Sen de saygı göster ey insan. Dolayısıyla iradeye ihanet etme, cezalandırılırsın. Sadakat göster ödüllendiril. Burada Allah’ın yasasının irade olduğunu, eğer bu yasa olmamış olsaydı imanla küfür gibi iki bölüm insanın olmayacağı, dolayısıyla Hakk ve batıl, güzel ve çirkin, iyi ve kötü, doğru ve yanlış olmayacağı. Gece ve gündüz olmayacağını, her şeyin tek düze olacağını öngörebilirdik. Fakat böyle bir şey asla olmayacak. İnsan iradeli olduğu sürece olmayacak. İşte bize bunu söylüyor ki bu ayete ilerde de atıf yapmak zorunda kalacağız.

ve lâkin yüdhılü men yeşau fiy rahmetiH ne var ki o isteyeni rahmetine kavuşturmayı diler. Bakınız, çeviriye dikkat buyurunuz lütfen. O dilediğini rahmetine kavuşturur şeklinde çevirebiliriz. Fakat Kur’an ın genelinden ve burada ki men yeşa’ ibaresinin açık uçluluğundan yola çıkarak O dileyeni rahmetine kavuşturmayı diler diye çevirdik. Çünkü insanın dileğine zaten hemen üstteki ayetlerde iradesine atıf yapıldı, seçme yeteneğine atıf yapıldı. Allah’ın dilemesini Rad/27. ayetinin ışığında anlamak lazım. Ne diyordu?

.. innAllâhe yudıllu men yeşau ve yehdiy ileyHİ men enab. (Ra’d/27) Buyurun bu ayet ışığında anlaşılmalı. Allah’ın saptırması, ya da hidayeti. Ne diyor ayette; Allah dilediğini saptırır ve yehdiy ileyHİ men enab. Dilediğini de hidayete mi erdirir? Hayır Men enab kendine yöneleni de hidayete erdirir. Yani kendine yönelecek insan, Allah’ta bu yönelişi kabul edecek. Kendinden yüz çevirecek insan, Allah’ta; madem yüz çevirdin, seninle olan ilişkimi kesiyorum. Senin tercihinle seni baş başa bırakıyorum. Sen madem Allah’a sırtını döndün,

nesullahe fenesiyehüm. (Tevbe/67) Onlar Allah’ı unuttular, Allah’ta onları unuttu. Evet. nesullahe feensahüm enfusehüm. (Haşr/19) de var ayrıca. Onlar Allah’ı unuttular, Allah’ta onlara kendilerini unutturdu. Bu daha dehşet bir şey. Kendini unutturmak, kendini kaybettirmek. Kendini unutan kendini kaybeder. Kendini kaybeden kendini bilmez. Kendini bilmeyen neyi bilir ki.

vezzâlimune malehüm min Veliyyin ve lâ Nasıyr zalimler ise ne candan bir dost, yürekten bir dost. Samimi bir dost ne de yardımcı bulabilecekler. Zalimler kim; vezzâlimiyn dediği? Kendine kıyanlar. En büyük kötülüğü kendine olanlar. İnsanın kendine yapabileceği en büyük kötülük, kendini Allah’ın desteğinden mahrum bırakmaktır. Kişinin kendini Allahsız bırakmasından daha büyük bir kendine kötülük düşünemiyorum. İşte bu zalimin ta kendisidir.

9-) Emittehazû min dûniHİ evliyâ’* fAllâhu “HU”vel Veliyyü ve HUve yuhyil mevta* ve HUve alâ külli şey’in Kadiyr;

Yoksa O’nun dûnundan velîler mi edindiler? (İşte) Allâh! “HÛ”dur El Veliyy! “HÛ” diriltir ölüleri! “HÛ” her şeye Kaadir’dir. (A.Hulusi)

09 – Yoksa ondan beride velileri mi idindiler? Fakat Allah dır ancak veli, ölüleri o diriltir, ve her şey’e kadîr odur. (Elmalı)

Emittehazû min dûniHİ evliyâ’ yoksa onlar O’nun dışında hamiler, koruyucular, destekçiler, veliler mi edinmeye kalkıyorlar. fAllâhu “HU”vel Veliyy oysa ki asıl himaye edici, asıl koruyucu, asıl veliy, asıl can dost Allah’tır. Onun için Allah’ın var neye muhtaçsın, Allah’ın yok, neyin var? Onun için Allah’ı olan darda kalmaz. Onun için Allahsızlık en büyük anlamsızlıktır. Onun için Allah’ı kırma da, kim kırılırsa kırılsın. Onun için rabbinle yakın ol, kime uzak olduğunun hiçbir anlamı yok. Yeter ki rabbine yakın ol. Rabbine yakın olursan dünya alem bir olsa senin sırtını alt edemez, yere getiremez.

ve HUve alâ külli şey’in Kadiyr zira sadece O dur ölüye can veren ve her şeye muktedir olan, güç yetirende yalnızca O’dur.

10-) Ve mahteleftüm fiyhi min şey’in fehukmühu ilAllâh* zâlikümullâhu Rabbiy aleyhi tevekkeltü ve ileyHİ üniyb;

Herhangi bir şey hakkında fikir ayrılığına düştüğünüzde, onun hükmü Allâh’a aittir! İşte budur Allâh, Rabbim! O’na tevekkül ettim… O’na dönerim! (A.Hulusi)

10 – İhtilâf ettiğiniz herhangi bir şey hakkında da hüküm Allaha âittir, işte de: o Allah benim rabbim ben ona dayanmaktayım ve hep ona sığınırım. (Elmalı)

Ve mahteleftüm fiyhi min şey’in fehukmühu ilAllâh imdi bu alanda ayrılığa düştüğünüz her konuda hüküm, son sözü söylemek Allah’a aittir. zâlikümullâhu Rabbiy aleyhi tevekkeltü ve ileyHİ üniyb De ki bakın işte benim rabbim olan Allah budur. Hep O’na güvendim, O’na yöneldim. Yani benim rabbim olan Allah kendisine güvenilecek ve kendisine güveneni asla mahcup etmeyecek zattır.

Peki sizin kul olduğunuz kullar, kul olduğunuz eşya, ya da başka şeyler, tanrılık atfettiğiniz Allah’a ait sıfatları çalıp ta bir başkalarına yakıştırdığınız o şeyler hiç güveninizi denediniz mi? Onların, yarın büyük hesap günü sizi kayıracaklarına dair bir garanti aldınız mı? Benim rabbim bana garanti veriyor. lâ havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenun. (Yunus/62) diyor. Kendi dostları için asla geçmişten dolayı üzüntü ve gelecekten dolayı kaygı da olmayacak diyor. Peki sizin kulluk yaptıklarınızda size bu garantiyi veriyor mu? Yoksa size ahireti inkar mı ettiriyorlar. Ahireti inkar ettirmeleri lazım çünkü orada hiçbir şey veremeyecekler. Veremeyeceklerini söyleyemeyince sana ahireti yok saymanı söyleyecekler.

11-) Fatırus Semâvati vel Ard* ce’ale leküm min enfüsiküm ezvacen ve minel en’ami ezvaca* yezreüküm fiyh* leyse kemisliHİ şey’* ve HUves Semiy’ul Basıyr;

Semâlar ve arzın Fâtır’ıdır! Sizi, hem kendi benliğinizden eşler (orijin benlik + oluşmuş benlik); hem de en’amdan (hayvansal bedenden) çiftler (biyolojik + ışınsal {ruh} beden) hâlinde oluşturmuştur… Böylece sizi üretiyor! O’nun benzeri bir şey yoktur! O, Semi’dir, Basıyr’dir. (A.Hulusi)

11 – O Gökleri ve yeri yaradan, size kendilerinizden çiftler yapmış, en’amdan da çiftler, sizi o suretle üretip duruyor, onun misli gibi bir şey yoktur ve o öyle semî’ öyle basîrdir. (Elmalı)

Fatırus Semâvati vel Ard O gökleri ve yeri yoktan var edendir. ce’ale leküm min enfüsiküm ezvacen ve minel en’ami ezvaca nasıl ki hayvanları çiftler halinde yarattı, sizi de kendi türünüzden eşli olarak yaratmıştır. Sizin içinde kendi cinsinizden eşler yaratmıştır. Yezreüküm (fiyh) ve sizi bu sayede çoğaltmaktadır.

Evet, zevc; eş, çiftlerden her biri anlamına gelir. Kur’an da erkekler dişiler, hayvanlar, bitkiler her şey için kullanılır. Tüm yaratılmışlar için kullanılır ve tabii ki insanlar için kullanılır. Varlığın çift kutupluluğu yasasına bir atıftır. Yaratılmış olmanın kanunu budur. Çift kutupluluk. Çiftin her üyesi ontolojik olarak varlığını diğerinin varlığı üzerine temellendirir. Neden Çünkü ötekinin olmaması halinde kendisi de olamaz. Çünkü bu kendi kendine yetmediğinin ifadesidir.

Çifterlilik, yaratılmış olmanın temel kanunu olan çifterlilik, eşi olmadan kendisinin de olmayacağının ifadesidir. Bu da acziyetin ifadesidir. Yani söz şuraya getirilmiştir; daha aynı cinsten olan eşin olmadan sen varlığını bile garanti edemezken, sen nasıl Allah’a küstahlık edersin. Allah olmadan sen neyini garanti etmeye kalkarsın. Daha senin gibi ölümlü eşsiz dahi varlığını garanti edemiyorsun. Var olmak için mutlaka karşı cinse ihtiyaç duyuyorsun. Bir erkekle bir dişi olması şart oluyor da sen Allah’a nasıl sana muhtaç değilim havasına bürünüyorsun. Buna nasıl cüret ediyorsun, neyine güvenerek bunu yapıyorsun.

Aslında bunun temelinde, altında bizi götürüp bıraktığı yer burası bu ibarenin, bu ayetin. Zaten eşi olmayan, eşe ihtiyaç duymayan, çifterlilik yasasının kendisini bağlamadığı bir tek zat var, ona da Allah diyoruz. İşte sözü oraya getiriyor ayet.ve diyor ki;

leyse kemisliHİ şey’un hiçbir şey O’na benzemez. Bu cümle, bu cümlecik Kur’an da ki tevhidi ifade eden en öz kalıplardan biridir. Tevhidin şartı olan Allah tasavvurunu inşa eder. Hacmi küçüktür ama manası çok derin ve büyüktür. Gerek zat, gerek sıfat ve gerek ef’al, eylemler, fiiller konusunda açısından hiçbir yaratık, hiçbir yaratılmış O’nunla asla kıyaslanamaz.

.. feleHUl Esmâül Hüsna.(İsra/110) hatırlayınız. Her ne ki aklına mükemmellik geliyor ey insanoğlu, aklına gelen her mükemmelliğin sahibi O’dur. Bunun açıklaması, açık anlamı budur. Aklına ne mükemmellik geliyorsa onun sahibi O’dur. Dolayısıyla hiç kimseye de Allah’tan başka mükemmellik yakıştırma. Aklına gelen her mükemmelliğin sahici sahibi Allah’tır. Eşsizdir, çiftsizdir, kendi kendine yetendir çünkü.

Ya eyyühen Nasu entümül fukarâu ilAllâh… (Fatır/15) Ey insanlık ailesi Allah’a muhtaç olan sizsiniz vAllâhu “HU”vel Ğaniyyül Hamiyd (Fatır/15) Allah mı? O kendi kendine yetendir. Kendi kendine yeten sadece O’dur, siz O’na muhtaçsınız diyordu ya ayet.

İşte O. O’nun bir benzeri dahi yoktur. Burada dikkat buyurunuz. Aynı ayetin öncesinde ki cümlelerde eş, ezvac iki kere tekrarlandığı halde, Leyse kemisliHi şey’un ifadesi kullanılmış ama eş, zevc anlamına gelen herhangi bir şey kullanılmamış nefyederken, olumsuzlanırken. Neden? Aslında bu onu da nefyediyor, olumsuzluyor. Yani O’nun benzeri yoktur ki O’nun eşi olsun. Benzeri olmayanın eşi olur mu? O’nun benzeri gibisi, aslında tam tercüme edeceksek, buradaki “Kâf” teşbih edatı Zemahşeri’ye göre Te’kit için, pekiştirmek için. Ama biz böyle mana verirsek eğer, Türkçede anlam düşük oluyor ama, O’nun benzeri gibisi yoktur. Yani benzeri tam değil de, benzerine benzer dahi yoktur. Dolayısıyla eşi nereden olacak. O’na eş değerde biri nereden olacak.

Ve lem yekün leHÛ küfüven ehad. (İhlas/4) ne diyordu İhlas suresi? Hiçbir şey O’na eş ve denk olmadı, ama hiçbir şey. O nedenle bizden öncekiler; “Her ne ki aklına geliyor, o Allah değildir.” Diye tarif etmişler.

Peki Allah nedir? Bu akıl, O’nun zatını kavramaktan acizdir. Onun için böyle bir soru insanın beynini yakar. Sonlu olan sonsuz olanı zatıyla kavrayamaz. Ancak sıfatlarıyla, nitelikleriyle kavrar. Sonlu olan sonsuz olanı kavrayamaz, küçük büyüğü alamaz. Çünkü biz aslında sonsuz kavramını dahi kavrayamayız. Çünkü biz sınırlıyız.

“İdraki meali bu küçük akla gerekmez,

Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez. “

Diyordu Ziya paşa ya. Yani Allah’ın zatını idrak etmek bu akla gerekmez, akıl bunun için yetmez. Çünkü aklın terazisi bu ağırlığı çekmez. Aslında bu Hz. Ebu Bekir’e atfedilen o meşhur dizenin sanki Türkçeye aktarılışı. Ne diyordu Hz. Ebu Bekir;

El aczü an derkil idraki idrakun” O’nu idrak etmek, O’nu idrak etmekten aciz olduğunu bilmektir. Evet, El aczü an derkil idraki idrakun. O’nu idrak etmenin tek yolu vardır, O’nu idrakten aciz olduğunu bilmek. Hz. Ali de, bu beyite, bu mısraya bir mısra eklermiş. Vel bahsü an sırrı zatillahi işrakün Allah’ın zatını araştırmakta şirktir. Yani zatı nasıldı, kendisi nasıl, boyu nasıl, büyüklüğü falan. Bu da şirktir buyurmuş. Çünkü Allah’ın zatını bu akıl tartmaz. Sonlu olan sonsuz olanı kavrayamaz.

Aklımız elindeki donelerle düşünür. Akıl yürütmelerimizin tamamı gördüğümüz şeylerden yola çıkarak tır. Onun için Allah’ın zatı üzerine aklımızın ancak aczini itiraf edebiliriz. Onu sıfatlarıyla görürüz. Yani O’nu yarattıklarıyla görürüz. Onu eylemleriyle görürüz. Onu sanatında görürüz, sanatına bakar sanatkarın büyüklüğünü anlarız. İnsana bakar rabbinin büyüklüğünü anlarız. Şu muhteşem misafirhaneye bakar, kainat misafirhanesine, bu misafir hanenin hane sahibinin ihtişamını anlarız.

ve HUves Semiy’ul Basıyr ve O her şeyi işiten, her şeyi görendir.

12-) LeHU mekaliydüs Semâvati vel Ard* yebsütur rizka limen yeşau ve yakdir* inneHU Bikülli şey’in ‘Aliym;

Semâların ve arzın anahtarları (özellikleri açığa çıkaran kuvveler) O’nundur! Yaşam gıdasını dilediğine göre yayar, genişletir veya daraltır! Muhakkak ki O, Bi-küllî şey’in (Esmâ’sıyla şey’i meydana getirmiş olan olarak) Aliym’dir (bilen). (A.Hulusi)

12 – Göklerin, Yerin kilitleri onun, rızkı dilediğine açar ve kısar, çünkü o her şey’i bilir. (Elmalı)

LeHU mekaliydüs Semâvati vel Ard göklerin ve yerin anahtarları O’na aittir. Hazineleri O’na aittir. Yani benim dediğin her şey aslında O’na aittir. Sen bile O’na aitsin. Benim diyen dilin bile O’na aittir. yebsütur rizka limen yeşau ve yakdir O dilediğine rızkı bol verir, dilediğine de ölçülü verir. Yani keser demiyor, vermez demiyor, yakdir, yani sınırlandırır. Kesmez çünkü senin varlığın O’nun rızkıdır zaten. Yani bu alemde var oluşun O’nun bir rızkıdır, aldığın nefes O’nun rızkıdır. Rızkını kesse nefes alamazsın. Dolayısıyla sadece sınırlandırır, ölçülendirir.

inneHU Bikülli şey’in ‘Aliym çünkü O her şeyin en derinine kadar bilenidir. Her şeyi, ta ciğerine kadar bilendir.

13-) Şera’a leküm mined diyni ma vassâ Bihi Nuhan velleziy evhayna ileyke ve ma vassaynâ Bihi İbrahiyme ve Musa ve ‘Iysa en ekıymüddiyne ve lâ teteferreku fiyh* kebüre alel müşrikiyne ma ted’uhüm ileyh* Allâhu yectebiy ileyHİ men yeşau ve yehdiy ileyHİ men yüniyb;

O tek Din’den (muhakkak geçerli Allâh Sistem ve düzeninden) Nuh’a uygulamasını istediğimizi; sana vahy ettiğimizi; İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya da uygulamalarını söylediğimiz gerçeği; “Din’i ikame edip, onda ayrılığa düşmeyesiniz” diye, sizin için de kurallaştırdı! Kendilerini çağırdığın bu şey (lâ ilâhe illAllâh gerçeği; Sistem realitesi), şirk koşanlara büyük geldi! Allâh dilediğini kendine seçer; kendine yönelenleri de hakikate erdirir!” (A.Hulusi)

 13 – Sizin için: dinden Nuh’a tavsiye ettiğini ve sana vahy eylediğimizi ve İbrahim’e ve Musâ’ya ve İsâ’ya tavsiye kıldığımızı teşri’ buyurdu şöyle ki: dinî doğru tutun ve onda tefrikaya düşmeyin, müşriklere bu davet ettiğin emir ağır geldi, Allah ona dileklerini seçecek ve yüz tutanları ona hidâyetle irdirecektir. (Elmalı)

Şera’a leküm mined diyni ma vassâ Bihi Nuhan O dinin (Esasa ilişkin kısımlarından Nuh’a bildirdiğimizi size de vahy etmiştir, size de yol kılmıştır. Yürünecek şeriat kılmıştır, size de yol etmiştir.) Burada Tüm peygamberler aynı esaslara davet etmişlerdir ilkesi yeniden dile getiriliyor zımnen aslında. Yani Nuh neden anılıyor? Risalet olarak, yani davet edilecek kimselere ilk davetçi Hz. Nuh’tur. Çünkü insanlık onun döneminde sapmıştı. Dolayısıyla sapmadan yola gelmeye ilk davette onun döneminde oldu. Onun için burada ilk davetçiden son davetçiye kadar dinin esası hep aynıdır ve Allah’tan gelmiştir. Zımnen bu söyleniyor ayette.

velleziy evhayna ileyke ve ma vassaynâ Bihi İbrahiyme ve Musa ve ‘Iysa burada tırnak içi cümlei muterıza var ki o sana vahy ettiğimiz, dahası İbrahim Musa ve İsa’ya da bildirdiğimizdir. O Nuh’a ve size teşri kıldığımız, yol kıldığımız şey, sana vahy ettiğimiz İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya da bildirdiğimizdir.

en ekıymüddiyne ve lâ teteferreku fiyh Nedir bu? Dini çığırından çıkarmayın, dini ikame edin. Ekıymüs salâh der gibi namazı ikame edin, namazı dosdoğru kılın der gibi, dini dosdoğru tutun. Biz bunu böyle anlayabiliriz. Dini çığırından çıkarmayın, ve bu konuda tefrikaya düşmeyin.

Kur’an ın nehy ettiği ihtilaf değil, farklılık değil. Yani farklılıklarınızla bir olabilirsiniz. Ama tefrikayı nefy eder Kur’an, nehy eder Kur’an. Yani farklılığın tefrikaya dönüştürülmesi muzırdır, zararlıdır. Tefrika nedir? Hakikati kıskanmaktır. Hakikati benimsemek değil, hakikati malı bilmek ve başkalarını hakikatten kıskanmak.

Dolayısıyla bende yoksa onda da olmasın, bana gelmediyse ona da gelmesin. Peygamberlik bize niye gelmedi diyenlere de zımni bir atıf var burada. Hatta bu vahyin ilk muhatapları, şu iki şehrin  birinden olan şu iki zengine gelmeli değil miydi diyorlar. Yine Yahudiler bize gelmeli değil miydi diyorlar. Yani hakikati kıskanan, hakikate en büyük zulmü yapar. Zaten gelecek; bağyen beynehüm (14) birbirleri arasında ki kıskançlık yüzünden bunu yaptılar diyecek.

kebüre alel müşrikiyne ma ted’uhüm ileyh şirk koşanlara ağır gelen işte onları kendisine çağırdığın bu ilkedir. Nedir bu ilke şirk koşanlara ağır gelen bu ilke; Her putperestin canını en çok sıkan şey kula, eşyaya kul olmama çağrısıdır. Her putperestin en çok canı buna sıkılır. Kula kul olma, eşyaya kul olma, Allah’a kul ol dediğiniz zaman sıçrar yerinden, fırlar yerinden. Oysa ki kula kul olmakla kendi onurunu beş paralık ediyor ve siz ona, onun onuruna sahip çıkıyorsunuz. Fakat onursuzluğu savunur.

Allâhu yectebiy ileyHİ men yeşau ve yehdiy ileyHİ men yüniyb Allah dilediğini seçip kendisine yaklaştırır, kendisine yöneleni de doğru yola yöneltir, iletir. Dilediğini seçip kendisine yaklaştırır ifadesi Allah’u alem kendi vahyini istediğine tebliğ eder. Yani vahyine istediği kimseyi memur eder. Peygamberi kimden seçeceğini size mi soracak. Zımnen bunu söylüyor gibidir.

14-) Ve ma teferreku illâ min ba’di ma caehümül ılmü bağyen beynehüm* ve levla kelimetün sebekat min Rabbike ila ecelin müsemmen lekudiye beynehüm* ve innelleziyne urisülKitabe min ba’dihim lefiy şekkin minhu muriyb;

İlim (Hakikat ilmi) kendilerine geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden tefrikaya düştüler! Eğer Rabbinden, belirlenmiş bir zamana kadar yaşamaları hükmolunmamış olsaydı; onlar arasında elbette işleri bitirilirdi! Onlardan sonra BİLGİye vâris kılınanlara (ehl-i kitaba) gelince; muhakkak ki Ondan (Kurân’dan) kuşkulu bir tereddüt içindedirler. (A.Hulusi)

14 – Tefrikaya düşmeleri ise kendilerine ilim geldikten sonra sırf aralarında Bagy-ü ihtirastan dolayıdır, ve eğer rabbinden müsemmâ bir ecele kadar diye bir kelime geçmiş olmasa idi, aralarında hükmi kaza mutlak icra edilir bitirilirdi, arkalarından kitâba vâris kılınanlar da ondan işkilli bir şekk içindedirler. (Elmalı)

Ve ma teferreku illâ min ba’di ma caehümül ılmü bağyen beynehüm onlar hakikatin bilgisi kendilerine geldikten sonra sırf aralarında ki kıskançlık yüzünden bağyen beynehüm, birbirlerine düştüler. İşte geldi. Biraz önce de söyledim vahiy gelinceye kadar birbirleri ile tefrikaya düşmediler. Aslında literal manayı böyle verebiliriz. Vahiy gelinceye kadar birbirleri ile iyi geçiniyorlardı. Ama ne zaman ki vahiy geldi birbirlerine düştüler. Yani vahiy mi azdırdı (haşa) Hayır, hakikat turnusol kağıdı gibidir de ondan. Omum için hakikat gelince turnusol kağıdı gibi içleri dışlarına çıktı. İç yüzleri ortaya çıktı maskeleri düştü. Yani zımnen vahyin, insan iradesinin aktifleştiren bir unsur olduğunu söylüyorum. Vahiy insan iradesini aktifleştirir. İrade aktifleşince de ya iyiyi seçer, ya da kötüyü. Dolayısıyla burada bağyen beynehüm; hakikati kıskanmaya bir atıf. Ki her tür hakikat kıskançlığı insanı sapmaya götürür.

ve levla kelimetün sebekat min Rabbike ila ecelin müsemmen lekudiye beynehüm ve eğer rabbin tarafından daha önceden belirli bir vadeye kadar ertelendiğine ilişkin bir yasa olmamış olsaydı, evet olsaydı? Lekudiye beynehüm; haklarında ki hüküm hemen infaz edilirdi. Evet, Allah ihmal etmez, imhal eder, müddet verir, süre tanır. Ama unutmaz, ihmal etmez. Onu söylüyor.

ve innelleziyne urisülKitabe min ba’dihim lefiy şekkin minhu muriyb işte onların ardından gelen eski vahyin, yani kitap ehlinin son varisleri de bu vahiyden dolayı kaygı dolu bir şüphe içindedirler.

lefiy şekkin minhu muriyb şek ve muriyb bir arada geldiğinde; Kuşku içinde, ama kaygılı da. Ya öyleyse, ya gerçekse, ya doğruysa, ya peygamberse. Hatta peygamber olduğu kuvvetle muhtemel. Ama yine de şüphe duyuyorum. Böyle karma karışık bir zihin dünyası, karma karışık bir iç dünyası, onu veriyor bize.

15-) Feli zâlike fed’u, vestekım kema ümirte ve lâ tettebı’ ehvaehüm ve kul amentü Bima enzelAllâhu min Kitab* ve ümirtü lia’dile beyneküm* Allâhu Rabbüna ve Rabbüküm* lena a’malüna ve leküm a’malüküm* lâ huccete beynena ve beyneküm* Allâhu yecme’u beynena* ve ileyHİl masıyr;

İşte bunun için sen davet et! Hükmolunduğun gibi fıtratın istikametinde ol! Onların hevâlarına (boş arzu ve fikirlerine) uyma! De ki: “Allâh’ın inzâl ettiği BİLGİ’ye iman ettim! Aranızda adaletli olmamla hükmolundum! Allâh bizim de Rabbimizdir sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bizedir, sizin yaptıklarınız da sizindir. Bizimle sizin aranızda deliller savaşına gerek yoktur! Allâh aramızı cem eder! O’nadır dönüş.” (A.Hulusi)

15 – Onun için sen durma davet et ve emr olunduğun gibi doğru git, onların hevalarına tâbi’ olma ve de ki: ben Allahın indirdiği her kitaba iman getirdim ve emr olundum ki aranızda adalet yapayım, Allah bizim rabbimiz sizin de rabbiniz, bize amellerimiz, size de amelleriniz, sizinle aramızda hüccet yok, Allah hepimizi bir araya getirecek ve hep ona gidilecektir. (Elmalı)

Feli zâlike fed’u işte bu yüzden durup dinlenmeden hakikate çağır. vestekım kema ümirt ve emr olunduğun gibi dosdoğru ol. Yani duygularını işe karıştırma. Bu ayetlerin geldiği zaman diliminin Mekke’de ki 8. yılın sonu olduğunu, yani Resulallah’ın ömrünün en zor dönemi olduğunu hatırlayacak olursak, yine de sana yapılanlara bakarak duygularını işe karıştırma. Davetini sürdür, durup dinlenmeden davet etmeye bak. Duygularını işe karıştırırsan bu işin içinden çıkılmaz. Onlar hakaretler ediyorlar, küfürler ediyorlar, dikenler döşüyorlar, işkembeler koyuyorlar sırtına, öldürmeye teşebbüs ediyorlar, zulümler yapıyorlar. Fakat sen yine de duygularının işin içine karıştırmadan Allah’ın emrettiği yolda yürümeye devam et.

Bu muazzam bir şey. Gerçekten muhteşem bir şey. İstikamet şu demek zaten; İç ve dış tahriklere kapılmadan gösterilen yolda dosdoğru yürümek demek. Tahriklere kapılma diyor rabbimiz zımnen.

ve lâ tettebı’ ehvaehüm onların keyfi taleplerine de uyma yani keyiflerine uyma. Onların keyifleri şöyle istiyor diye onların keyiflerine uyacak değilsin, sen; sana gösterilmiş olan yolda yürü. Yani kervan yürüsün, kim ürüse ürüsün, ama kervan yürüsün. Burada tavsiye bu.

ve kul amentü Bima enzelAllâhu min Kitab ve de ki; Ben Allah tarafından indirilen her tür vahye inanmışım, inandım. Burada ki her tür vahiy diye çevirdiğim min kitabin in belirsiz formu. Burada ki nev anlamına gelir, her tür vahyi kapsar ki zaten bir sonraki ayet ve bağlam da bunu veriyor;

ve ümirtü lia’dile beyneküm ben aranızda dengeyi sağlamakla emr olundum. Burada ki ben aranızda adaleti sağlamakla emr olundum diye de çevrilebilir, fakat bendeniz burada ki a’dile yi denge olarak anlıyorum. Çünkü en adil olmak değil bizce en dengeli olmayı ifade ediyor. Yahudileşme ve Hıristiyanlaşma arsında, yani ne Yahudileşin, ne dini törene mahkum edin, ne vicdana mahkum edin. Ne peygamber taşlayın Yahudiler gibi, ne peygamberi melekleştirin, tanrılaştırın Hıristiyanlar gibi. Ne dinin formunu yok edip dini zahirinden bozun Hıristiyanlar gibi, ne de dini forma havale edip dinin ruhunu öldürün Yahudiler gibi. Yani dengeli olun. Burada ki denge her iki sapmanın dışında adil ve mutedil bir inanç yöntemini ifade ediyor. Onun için;

Ve kezâlike cealnâküm ümmeten vesetan litekûnû şühedâe alenNâs.. (Bakara/143) ayetini hatırlatıyor bana. İşte böylece sizi dengeli bir ümmet kıldık. Yani ne Yahudileşen, ne Hıristiyanlaşan dengeli bir ümmet kıldık ki şahit olasınız diye, insanlığa şahit olasınız diye ve Resulde size şahit olsun diye. Resul size model olsun, siz de tüm insanlara model olun diye böyle yaptık buyuruyor.

 Allâhu Rabbüna ve Rabbüküm Allah bizim de rabbimiz, sizin de rabbinizdir. İfadenin ihtişamına bakın sevgili dostlar. İkna için kullanılan şu güzel ifadelere bakın. Allah sadece bizim Allah’ımız değil, sizin de rabbiniz. Yani bana rahmet edecekse sana da edecektir. Neden böyle davranıyorsunuz. Benim değil senin de rabbin olan Allah indirdi bu vahyi. Bu vahye hakaret ederken aslında sen kendi rabbine hakaret ediyorsun, yani kendine hakaret ediyorsun. Sırt dönerken aslında sen, sana Allah ın indirdiği merhamete sırt dönüyorsun.

lena a’malüna ve leküm a’malüküm bizim yaptığımız güzellikler bize, ya da bizim yaptığımızın sonuçları bize, sizin yaptığınızın sonuçları da size aittir. lâ huccete beynena ve beyneküm bizimle sizin aranızda tartışmanın bir yararı yok, çekişmenin bir faydası yok.

lâ huccete beynena ve beyneküm Burada şöyle bir ikinci tercüme de yapılabilir. Bizimle sizin aranızda ortak bir delil yok. Hüccet; delil manasına da gelir. Ama bizim tercihimiz ikisini de kapsıyor. Müşterek delilleri kullanmıyoruz. Yani bu anlama geliyor. Ortak bir dil konuşmuyoruz. Dolayısıyla tartışmanın da hiçbir yararı yok. Ortak dili konuşsaydık tartışmak bir yarar sağlardı. Bize de aynı zamanda tartışma adabı öğretiyor.

 

[Ek bilgi; Bir tartışma;

Hatırı sayılır bilginlerden biri ile bir dinsiz arasında tartışma oldu. Bilgin getirdiği kanıtlarla onu kandıramadı. Aciz kalıp vazgeçti. Biri;

– Bu kadar ilmin, edebin, üstünlüğün, bilgeliğin varken bir dinsizin hakkından gelemedin mi? diye sordu. Bilgin;

– Benim ilmim Kur’an dır, hadistir, şeyhlerin sözleridir. O ise bunlara inanmıyor, kulak vermiyor. Bu durumda onun küfrünü dinlemek benim neme yarar.

“Kur’an la hadisle baş edemediğin kimseye verilecek cevap, cevap vermemektir.” (Sadi – GÜLİSTAN/141)]

 

Allâhu yecme’u beynena* ve ileyHİl masıyr Allah hepimizi bir araya getirecektir. Zira yolların sonu hep O’na varır. Tüm yollar O’na varır.

16-) Vellezine yuhaccune fiyllahi min ba’di mestüciybe lehu huccetühüm dahıdatün ‘ınde Rabbihim ve aleyhim ğadabün ve lehüm azâbün şediyd;

Ona icabet edilmesinden sonra hâlâ Allâh hakkında tartışanların delilleri, Rableri indînde geçersizdir… Onların üzerine öfke ve şiddetli bir azap vardır. (A.Hulusi)

16 – Bu kabul olunduktan sonra Allah hakkında ıhtıcaca (Delil, vesika, şahit göstermek) kalkışacakların rableri huzurunda hüccetleri sakıttır, üzerlerine bir gazap ve kendilerine şedit bir azâb vardır. (Elmalı)

Vellezine yuhaccune fiyllahi min ba’di mestüciybe leh bir de O’nun çağrısını kabul ettikten sonra hala Allah hakkında tartışanlar var. Allah hakkında tartışmak ha? Allah hakkında polemik yapmak yuhaccune fiyllah, dehşet bir şey. Allah’ın varlığını ve birliğini kabulden sonra O’nun hakkında açılacak her tür tartışma ve polemiği ifade eder bu.

huccetühüm dahıdatün ‘ınde Rabbihim Onların itirazları rablerinin katında tümden geçersizdir, işlevsizdir. ve aleyhim ğadabün ve lehüm azâbün şediyd O’ndan bir gazap başlarına çökecektir ve onları şiddetli bir azab bekleyecektir.

17-) Allâhulleziy enzelel Kitabe Bil Hakkı vel miyzan* ve ma yüdriyke lealles saate kariyb;

Allâh (O’dur) ki, Hak olarak Hakikat ve Sünnetullâh BİLGİsini ve Mîzanı (muhakeme kuvvesini) inzâl etti… Ne bilirsin, belki O Saat (ölümü tadacakları an) yakındır! (A.Hulusi)

17 – O Allah dır ki hakka dâir kitab ve mîzan indirdi ve ne bilirsin belki saat yakındır. (Elmalı)

Allâhulleziy enzelel Kitabe Bil Hakkı vel miyzan O Allah ki, indirdiği vahiylerle hem hakikati ortaya sermiş, hem de doğru ölçüp tartacak bir tasavvur inşa etmiştir, miyzan vermiştir.

Miyzan; Tartı aleti demektir aslında. Şu terazilerin Arapçada ki adı miyzandır. Vezn tartmak. Aynı zamanda terazinin iki kefesinin eşit halde oluşuna da miyzan denir, denge haline. Biraz önce lia’dile ifadesini denge olarak çevirmiştim. Adalet değil de en adil olan şekilde denge olarak çevirmiştim. Şimdi burada dengenin tam kendi kelimesi geldi; Miyzan. Yani dengeli bir tasavvur.

Allah vahit ile tasavvurumuza denge veriyor. Ne dengesi bu? Dünya ve Ahiret. Ne dengesi bu? Duygu ve düşünce. Ne dengesi bu? Beden ve Ruh. Ne dengesi? Fizik ve metafizik, bura ve öte. Aşkın ve içkin. Evet, sayın gitsin. Denge, Yarın ölecekmiş gibi ve hiç ölmeyecekmiş gibi. Denge. Yani bu denge alındığında sevgi de insanın başına bela olur, öfke de insanın başına bela olur. Bu denge verildiğinde sevgi de insan için büyük bir sermaye olur, öfke de insanı tehlikelere karşı koruyan büyük bir savunmaya dönüşür. Evet, denge, altın kelime.

ve ma yüdriyke lealles saate kariybun hem sen ey muhatap nereden bileceksin belki de son saat çok yakındır.

Böyle bir ayetin son cümlesi neden böyle son saatle ilgili geldi? Bu dünyada adil ölçünün öznesi olmazsan ey insan, Ahirette ilahi ölçünün nesnesi olursun demek istedi. Yani ya bu dünyada adil ölçersin, yoksa ahirette ilahi ölçünün nesnesi olursun ve ıskartaya çıkarsın dengesizliğinle. Bunu söylüyor.

18-) Yesta’cilu Bihelleziyne lâ yu’minune Biha* velleziyne amenû müşfikune minha, ve ya’lemune ennehel Hakk* ela innelleziyne yumarune fiys saati lefiy dalâlin beıyd;

Onu yaşayacaklarına iman etmeyenler, onu acele isterler! İman edenler ise ondan korku ile ürperirler ve bilirler ki o kesinlikle Hak’tır! Dikkat edin, O Saat (ölümle yeni bir boyutta yaşayacakları) hakkında tartışanlar, kesinlikle işin hakikatinden çok büyük bir sapma içindedirler! (A.Hulusi)

18 – Onu inanmayan imansızlar acele isterler, iman edenler ise hak olduğunu bilirler de ondan korkar sakınırlar, iyi bil ki o saat hakkında mücadele edenler her halde uzak bir dalâl içindedirler. (Elmalı)

Yesta’cilu Bihelleziyne lâ yu’minune Biha ona inanmayan kimseler, onun çabuk gelmesini isteyenlerdir. Ya da tersi ile de çevirebiliriz; Onun çabuk gelmesini isteyenler kimler biliyor musun? Ona inanmayanlar. İnanmayan çabuk gelmesini istiyor. İlginç, aslında ilginç değil, belki de normal. İnanmıyor. İnanmadığı için hadi getir de görelim. Haydi tehdit ettiğin gelsin de görelim. Eğer gelse en çok telaşa düşen de kendisi olacaktır.

velleziyne amenû müşfikune minha, ve ya’lemune ennehel Hakk iman edenlerse ondan dolayı yürekleri titrer ve bilirler ki o, yani o gün hakikatin ta kendisidir. Ya da o bu vahiy. Ya da vahyin haber verdiği kıyamete ilişkin, öteye ilişkin haberler hakikatin ta kendisidir. ela innelleziyne yumarune fiys saati lefiy dalâlin beıyd bakın, dikkat edin, son saat hakkında kuşku duyan kimseler derin bir sapıklığa düşenlerin ta kendileridir.

Burada ki lefiy dalâliyn beıyd, Beıyd uzak demek, ben derin diye çevirdim. Aslında kendinin uzağına düşen kimselerdir gibi bir nükte de çıkabilir. Kendinden uzaklaşanlar, hakikatten de uzaklaşıyorlar. Haktan uzaklaştıkça kendilerinden de uzaklaşıyorlar. Kendini kaybetmek budur işte. Tüm sapmaların temelinde sorumsuzluk yatar. En büyük sorumsuzluksa yaptıklarının hesabını vermeyeceğine inanmak. Yani yaptıklarının yanına kalacağına inanmak insanoğlunun en büyük sorumsuzluğudur.

19-) Allâhu Latıyfün Bi ‘ıbadiHİ yerzüku men yeşa’* ve “HU”vel Kaviyyül ‘Aziyz;

Allâh kullarında Latiyf’tir, dilediğini rızıklandırır… O Kaviyy’dir, Aziyz’dir. (A.Hulusi)

19 – Allah kullarına lütufkârdır, her dilediğini bir suretle merzuk kılar ve o öyle kaviy öyle azîz. (Elmalı)

 

Allâhu Latıyfün Bi ‘ıbadiHİ yerzüku men yeşa’ Allah kullarına karşı sınırsız, sonsuz bir lütuf sahibidir. Dilediğine dilediği rızkı verir. Aslında literal olarak tam çevirecek olursam dilediğine rızık verir. Fakat biz biliyoruz ki rızkı herkese veriyor, rızkı hiç kimseden kesmiyor, en inkarcı bile Allah’ın rızkıyla yaşıyor. O zaman dilediğine dilediği rızkı verir diye çevirmemiz bağlamı açısından doğru bir çeviri burada kastedilen de her varlık rızkını Allah’a borçlu olduğuna göre farklı bir rızıktan söz ediyor ki bize göre bu nübüvvettir. Yani nübüvveti dilediğine verir. Onu kime vereceğini size soracak hali yok. Çünkü muhataplar şu iki şehrin en büyüğünden birine gelmeli değil miydi diyorlardı, Taif ve Mekke nin zenginlerini kastederek.

ve “HU”vel Kaviyyül ‘Aziyz zira O mutlak güç, sınırsız yücelik sahibidir.

20-) Men kâne yüriydü harsel ahıreti nezid lehü fiy harsih* ve men kâne yüriydü harsed dünya nü’tihi minha ve ma lehu fiyl ahıreti min nasıyb;

Kim sonsuz gelecek yaşamın nimetlerini isterse nimetleri ona fazlasıyla veririz! Kim de dünyanın nimetlerini isterse, ona ondan veririz… Sonsuz gelecek yaşamda onun için bir nasip yoktur! (A.Hulusi)

20 – Her kim Âhiret ekimi isterse ona ekinini artırırız, her kim de Dünya ekimi isterse ona da ondan veririz amma Âhirette ona hiç nasip yoktur. (Elmalı)

Men kâne yüriydü harsel ahıreti nezid lehü fiy harsih Kim, çok ilginç, çok dikkat çekici bir ayet dostlar, kim ahiretin kazancını isterse biz ona onun kazancını artırarak veririz.

Çok ilginç, aslında nezid lehü fiy harsih ne manaya gelir? Ahiretin kazancını isteyen bir kimseye artırarak vermek. Zaten ahiretten bir kimse neyi ister, cenneti ister. Evet, peki artırarak vermek ne? Artırarak vermenin anlamını yine biz Kur’an dan bulabiliriz ama ayeti bitirelim;

ve men kâne yüriydü harsed dünya nü’tihi minha kim de bu dünya kazancını elde etmek isterse ona sadece  bu8 dünyada kini veririz.

Evet, Bir önceki cümleye dönelim ve yine aynı soruyu soralım; Nasıl artırır onun kazancını, hars ekim demektir aslında, ekim yapmak. Ekilen yer, yetişen ekin manasına da gelir. Hasılat ve gelir manasına da gelir. Peki nasıl artırır dedik? Yalnız dünyayı isteyen sadece dünyadakiyle kalır. Fakat ahirettekini isteyene nasıl artırır biliyor musunuz? Ya artırılarak ahirette yaptıklarından daha fazla verilir, ya da hem ahirette hem dünyada daha fazla verilir. Yani dünyada da verilir ki A. İmran/145-148 ayetleri bunu söylüyor.

ve men yürid sevabed dünya nü’tihi minha.(A. İmran/145) kim dünyanın güzelliğini isterse biz ona onu veririz. ve men yürid sevabel ahireh nü’tihi minha. (A. İmran/145) Kim de ahiretin güzelliğini isterse ona da onu veririz diyor Ama 148. ayet daha farklı bir şey söylüyor, o da diyor ki; Ahiretin sevabını isteyene dünyanın sevabını, yani dünyanın iyiliğini de veririz. Adeta ahireti isteyene promosyon olarak adeta zımnen dünyayı da yanında veririz dercesine. Tabii kime verince kimin için hayır olacağını Allah daha iyi bilir. Onun için herkes için değil hayır olacak olana verir. Hayır olmayacak olana vermez.

Burada Fe atahumullâhu sevabeddünya ve husne seva Bil’ ahireh. (A.İmran/148)o ahireti isteyen kimseye dünya sevabının, dünya iyiliğinin yanında ahiret iyiliğini de verir Allah diyor. Evet, vAllâhu yuhıbbul muhsiniyn.(148) Allah Muhsinleri, iyileri sever. İşte bu.

Neden Rabbenâ âtinâ fiyddünyâ haseneten (Bakara/201) diyoruz? Rabbimiz bize dünyada da güzellik ver ahirette de. Biz rabbimizden güzellik istiyoruz servet değil güzellik olup olmadığını O karar verecek bizim için.

ve ma lehu fiyl ahıreti min nasıyb ama onun ahirette bir payı olmaz. Sadece dünyayı isteyenin ahiretten bir payı olmaz.

21-) Em lehüm şürekâu şera’u lehüm mined diyni ma lem ye’zen Bihillâh* ve levla kelimetül fasli lekudıye beynehüm* ve innez zâlimiyne lehüm azâbün eliym;

Yoksa onların, Din’den Allâh’ın izin vermediği şeyi kendileri için meşru kılan ortakları mı var? Eğer zamanı geldiğinde ayrışma olacağı sözü olmasaydı, elbette aralarında hükmolunurdu… Zâlimlere gelince, onlar için feci bir azap vardır. (A.Hulusi)

21 – Yoksa onların şerikleri var, onlara dinden Allahın izin vermediği şeyleri meşru’ kıldılar öyle mi? Eğer o fasıl kelimesi olmasa idi aralarında hüküm icra edilir, bitirilirdi ve şüphesiz ki zâlimler için elîm bir azâb vardır. (Elmalı)

Em lehüm şürekâu şera’u lehüm mined diyni ma lem ye’zen Bihillâh yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri dindenmişçesine kendileri için şer’i kural olarak koyan, kural haline getiren Allah’a ortak kabul ettikleri güçler mi var. Allah’a isyan ederken benliklerine ya da eşyaya kul olmaya kalkmak nasıl bir şey. Veya Allah’ın yasakladıklarını yasallaştırmak hatta emretmek, ilahlığa kalkmaktır. Allah yasaklıyor ama beyimiz onu emrediyor, kendine emredilmiş gibi yapıyor. Buna Allah’a karşı ilahlık iddiası olarak görüyor Kur’an. Evet, dehşet bir suç, dehşet bir cürüm.

ve levla kelimetül fasli lekudıye beynehüm eğer konulmuş kesin yasa olmasaydı haklarında ki hüküm hemen infaz edilirdi. Yani bu ağır cürüm, bu ağır suç hiç ertelenemez bir suç. Aslında bu o insanı o anda helak etmek için yeterli bir nedendir. Fakat Allah’ın bu konuda yasası var, o yasa gereği sonuna kadar ona mühlet veriyor.

ve innez zâlimiyne lehüm azâbün eliym şu kesin ki zalimleri ahirette can yakıcı bir azap beklemektedir.

 

[Ek bilgi; “SÖZÜ EDİLEN ORTAKLAR”

Ayette konu edilen “ortaklar”, insanların yalvardıkları, dua ettikleri, adak adadıkları sözde ilahlar değildir. Çünkü onların ortaya koydukları herhangi bir şeriat yoktur.

Burada konu edilen ortaklar, insanların Allah ile beraber hüküm koymada ortak kabul ettiği kimseler ve kurumlardır. İnsanlar onların ortaya koyduğu teorilere, akidelere sorgusuz sualsiz bağlanır, onların oluşturdukları yasalara teslim olur ve kayıtsız şartsız itaat ederse, o zaman bu kişi ve korumlar şeriatta Allah’a ortak tutulmuş sayılır.

Böyle toplumlarda Allah’ın koyduğu ilkeler göz ardı edilir, onun yerine bu kişi ve kurumların sistemleri geçirilir. Böylece kişisel ve toplumsal hayatın düzenlemesinde, alış verişte, mahkemelerde, siyasette, yönetimde onların kararları [şeriatları] esas alınır. (Hakkı Yılmaz – Teybin-ül Kur’an)]

 

22-) Teraz zâlimiyne müşfikıyne mimma kesebu ve huve vakı’un Bihim* velleziyne amenû ve amilus salihati fiy ravdatil cennat* lehüm ma yeşaune ‘ınde Rabbihim* zâlike HUvel fadlül kebiyr;

Onların başına geldiğinde, (yaptıklarının sonucunda) kazandıklarından ötürü zâlimleri korku ile titreyenler olarak görürsün! İman edip imanın gereğini uygulayanlar ise cennetlerin en güzel yerlerindedirler. Onlar için Rablerinin indînde diledikleri her şey vardır. İşte bu! O büyük lütuftur! (A.Hulusi)

22 – Göreceksin o zalimleri kazandıklarından titrerlerken, o ise tepelerine inmekte, iman edip güzel güzel işler yapanlar ise Cennetlerin hoş hoş ravzalarında, onlara rablerinin indinde ne dilerlerse var, işte bu o büyük Fadıl, (Elmalı)

Teraz zâlimiyne müşfikıyne mimma kesebu ve huve vakı’un Bihim o gün kazandıkları yüzünden zalimlerin korkudan tir tir titrediklerini, o zor günde, o annenin babanın evlattan, evladın anne babadan, sevgilinin sevgiliden kaçtığı, kardeşin kardeşten kaçtığı o dehşet günde, o herkesin hesabını vereceği, ellerin ayakların şahitlik yapacağı o günde zalimlerin korkudan tir tir titrediklerini görürsün.

Ama korktukları başlarına gelmiştir bile ve huve vakı’un Bihim evet iş işten geçmiştir, korktukları başlarına gelmiştir. Korktuklarının başlarına geldiğini görünce ya leyteniy küntü turaba. (Nebe’/40) diyecekler. Keşke insan olmasaydık, toprak olsaydık. Bilinçli bir varlık olmasaydık, sorumlu bir varlık olmasaydık. Taş olsaydık, toprak olsaydık.

Bu yok olmak, yok olmayı istemektir. Aslında o da var Kur’an da, Kur’an onu da haber veriyor. Lâ ted’ul yevme süburen vahıden ved’u süburen kesiyra. (Furkan/14) bugün diyor onlara, bu gibilere bir tek yok olmayı istemeyin, bir ölümü çağırmayın ölümleri çağırın ölümleri. Size bir ölüm yetmez. Allah korusun. Rabbim o gün ölümleri çağıranlardan değil sevinenlerden kılsın inşallah.

velleziyne amenû ve amilus salihati fiy ravdatil cennat ne ki iman eden ve salih amel işleyenler cennetlerin müstesna köşelerinde göz alıcı, alımlı çalımlı çiçekliklerinde olacaklar. Ravdat içinde suyun, suların, çiçeklerin, çiçekli ve kokulu bitkilerin muhteşem armonisinin insanı bayılttığı, kendinden geçirdiği muhteşem bir güzellik ifade eder.

lehüm ma yeşaune ‘ınde Rabbihim onlar rablerinin katında dilediklerine nail olacaklar. Hani ne diyordu dostlar Kur’an sanırım secde suresinin 17. ayeti olacak yanlış hatırlamıyorsam; Fela ta’lemü nefsün ma uhfiye lehüm min kurreti a’yün (Secde/17) o gün cennete giren hiç kimse, cennette kendisini ne göz kamaştırıcı muhteşem sürprizlerin beklediğini hayal dahi edemez. İşte bu, tahayyül dahi edemez, bilemez.

zâlike HUvel fadlül Kebiyr neymiş? Evet buymuş. Bu, işte budur büyük ikramiye. Öyle diyor büyük ikramiye budur ey insan. Sen başarıyı ne olarak tanımlıyorsun, sen kurtuluşu ne olarak tarif ediyorsun. Sen kazandım diye havaya sıçradığında neyi kazanman gerekiyor. Allah’ın tarif ettiği başarı bu işte. Büyük ikramiye burada.

Kur’an ın inşa ettiği başarı tasavvuru, işte kariyer planlaması budur dostlar ve herkes bu planlamayı yapmak için şu soruyu, büyük çocuklar, küçük çocuklar, ihtiyar çocuklar herkes sorsun. Ölünce ne olmayı düşünüyorsun. Ölünce ne olacaksınız.

23-) Zâlikelleziy yübbeşşirullahu ıbadeHUlleziyne amenû ve ‘amilus salihat* kul lâ es’elüküm aleyhi ecren illel meveddete fiyl kurba* ve men yakterif haseneten nezid lehu fiyha hüsna* innAllâhe Ğafûrun Şekûr;

İşte bu, Allâh’ın, iman edip imanın gereğini uygulayan kullarına müjdelediğidir… De ki: “Sizden yakınlığın sevgisi dışında, bu tebliğim nedeniyle bir karşılık istemiyorum”… Kim bir güzellik kazanırsa, onda, onun için bir güzellik de biz arttırırız! Muhakkak ki Allâh Ğafûr’dur, Şekûr’dur. (A.Hulusi)

23 – İşte bu müjdedir ki Allah iman edip iyi iyi işler yapan kullarına tebşir buyuruyor, de ki buna karşı sizden yakınlıkta sevgiden başka bir ecir istemem ve her kim çalışır bir güzellik kazanırsa ona onda daha ziyade bir güzellik veririz, çünkü Allah gafurdur şekûrdır. (Elmalı)

Zâlikelleziy yübbeşşirullahu ıbadeHUlleziyne amenû ve ‘amilus salihat İşte bu Allah’ın iman eden ve salih amel işleyen kullarına verdiği müjdedir. kul lâ es’elüküm aleyhi ecren illel meveddete fiyl kurba  de ki; ey peygamber bu davetime karşılık sizden hiçbir ücret talep etmiyorum. Görmüyor musunuz benim ücretim Allah’tan, sizden hiçbir şey istemiyorum. Allah görevlendirdi vazifemi yapıyorum. Sizden hiçbir şey almadan, sizin için varlığımı bu yola koymamda sizin için hiçbir şey ifade etmiyor. Buradan dahi hiçbir şey anlamıyor musunuz.

Ve; illel meveddete fiyl kurba ancak, sadece Allah’a yakınlık hususunda tam bir ilgi ve sevgi uyandırmak istiyorum sizde. Bu ibareden yola çıkarak bari akrabalık bağını düzeltin, akrabalarıma yakın ve sevgili olmanızı istiyorum şeklinde anlayanlar da olmuş. Sizden benim yakınlarıma sevgi göstermenizi istiyorum. Zorlama anlamlar çıkarılmış bu gibi. Ya da daha başka anlamlar. Ama bizim tercihimiz el meveddete fiyl kurba; Allah’a ilgi ve yakın olma aşkı. Hasan Basri’nin tefsirine dayanıyor, yorumuna. Ki bu yorum gerçekten de bu ayete en güzel oturan yorumlardan biri.

ve men yakterif haseneten nezid lehu fiyha hüsna her kim bir güzelliği bedelini ödeyerek gerçekleştirirse biz ona daha güzeli ile muamele ederiz, daha güzelini bahşederiz.

Yakterif aslında söke söke almak, zor almak, ağacın kabuğunu kavlatmaya denir öz olarak. Yani kabuğum kavladı derler ya zor iş yaparken. Türkçemizde de kullanılır, onun gibi. Yani bedelini ödeyerek elde ederse ona kat kat fazlasını veririz.

innAllâhe Ğafûrun Şekûr şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, şükre bol karşılık verendir.

Rabbim bizi de bağışladıkları ve kendisine şükredenler arasında kılsın, şükrümüzü cennetle ödüllendirsin.

Ve ahiru davahüm enil hamdülillahi rabbil alemiyn

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 07 Haziran 2013 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: