RSS

İslamoğlu Tef. Ders. FETİH SURESİ (15-29) (162)

23 Ağu

231

 

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

BismillahirRahmanirRahıym

 

Sevgili Kur’an dostları tefsirimize fetih suresinin 14. ayetinden itibaren, geçen derste kaldığımız 15. ayetle başlıyoruz. Geçen ders işlediğimiz ayetlerde Hudeybiye anlaşmasının gerçekleşmesiyle sonuçlanan İslam tarihinde ki o önemli sürecin ayrıntılarını nakletmiştik. İşte Hudeybiye anlaşma sürecinin bağlamını oluşturan ve ama sadece o çağla değil bütün çağlarla, bütün zamanlarla, bütün zeminlerle ve bütün insanlarla ilgili temel bir takım anahtarlar veren ayetleri, pasajları bugün de dersimizde işlemeye devam edeceğiz.

 

BismillahirRahmanirRahıym

15-) Seyekulül muhallefune izentalaktüm ilâ meğanime lite’huzûha zeruna nettebi’küm* yüriydune en yübeddilu kelamAllâh* kul len tettebi’ûna kezâliküm kalAllâhu min kabl* feseyekulune bel tahsüdunena* bel kânu lâ yefkahune illâ kaliylâ;

Bu geri bırakılanlar, ganimetleri almak için gittiğinizde: “Bırakın biz de sizinle gelelim” derler. Onlar, Allâh kelâmını (sözünü) değiştirmek istiyorlar! De ki: “Siz bize asla uyamazsınız; daha önce Allâh böyle buyurdu (hükmetti)”… Bu kez şöyle derler: “Hayır, bizi kıskanıyorsunuz”… Bilakis onlar, anlayışı kıt kimselerdir! (A.Hulusi)

15 – Yakında diyecek ki o geri bırakılanlar – sizler bir takım ganimetlere koştuğunuz vakit onları almak için – «bırakın bizi arkanızdan gelelim», Allahın kelâmını tebdil etmek isteyecekler, de ki: siz bizim arkamızdan asla gelmeyeceksiniz, hakkınızda bundan evvel Allah böyle buyurdu, ona da diyecekler ki: hayır bizi kıskanıyorsunuz, hayır ince anlamazdırlar anlayışları az. (Elmalı)

 

Seyekulül muhallefune izentalaktüm ilâ meğanime lite’huzûha zeruna nettebi’küm yakın gelecekte ilerde ki sîn ve sevfe, tesrif edatları denir bunlara geleceği, biri yakın geleceği, diğer orta ya da uzak geleceği ifade ederler. Yakın gelecekte ganimet vaad eden bir savaşa çıktığınızda şimdi geride kalanlar; Bırakın bizi de arkanızdan gelelim diyecekler.

Bedevilik bir bakış açısı. Bunu söyleyenlerin yukarıda 11. ayette bedeviler olduğunu daha önce öğrenmiştik. Bedevilik bir zihniyet meselesi. Yani kişinin nerede oturduğu ile alakalı değil, nasıl düşündüğü ile alakalı. Bizde belki; “Köylülük” tabiriyle karşılanan bir tabir bu. Köyde yaşamakla köylülük ayrı bir şey. İnsan şehirde yaşar, fakat düşünme tarzı köylücedir. İnsan köyde yaşar, düşünme tarzı şehirlicedir, yani medenidir. İşte bu çerçeve de bedevinin düşünme tarzını buradan anlıyoruz.

Bu ayet aynı zaman da mucizevi bir haber, gelecekten bir haber veren bir ayet. Birkaç ay sonra gerçekleşecek, tam olarak 3 ay sonra gerçekleşecek, İslam tarihinin, nübüvvet tarihinin en büyük zaferlerinden ve gün dönümlerinden biri olan Hayber’in fethine işaret ediyor. Bu yönü ile bu ayet gelecekten ihbardır, mucizevi bir ihbar.

Vaktiyle Hayber’lilerin Medine’den götürdükleri servetler Hayber zaferi ile geri Medine’ye gelmişti. Çünkü Hayber’i Medine den ihanet ettikleri için sürülen Yahudi kabileleri doldurmuştu. Beni Kaynuka, Beni Nadîr kabileleri peygamberimize anlaşmaya ihanet ederek suikast düzenlemeye kalkmışlar, sözleşmeyi bozmuşlar, bunun üzerine Medine’den sürülmüşlerdi. İlk gittikleri yer Hayber olmuştu. Çoğunluk itibarıyla Hayber’e yerleştiler ve beraberlerinde servetlerini de götürdüler. Yani bir bakıma Medine’nin servetini kaçırdılar. Çünkü bu serveti faizcilikleri sayesinde elde etmişlerdi. Ama Hayber zaferiyle, ki kansız bir zaferdir bu, Hemen hemen hiç kan dökülmeksizin Hayber Mü’minlerin eline geçti. Hatta Hayber içerisinden yardımcı olan birilerinin vasıtasıyla Hayber İslam’a teslim oldu.

Bu teslim oluş öylesine bir gönüllülük taşıyordu ki, Resulallah’ın vergi amiri Hayber’e varıp ta şehri teslim eden anlaşma gereği tüm yıllık mahsulün yarısını galiplere, fatihlere verme üzerine şehri teslim etmişlerdi. Bu anlaşma icabı yıllık mahsul paylaştırmaya gelinince Resulallah’ın temsilcisi de demişti ki,

– İsterseniz ben ikiye ayırayım, siz istediğiniz yarıyı alın, isterseniz siz ikiye ayırın ben istediğim yarıyı alayım.

Hayber’liler galiplerin, fatihlerin bu hassasiyeti karşısında;

Bi haza kametissemavati vel ard. Gökler ve yer işte bu adalet sayesinde ayakta duruyor diye itiraf etmek zorunda kalmışlardı. İşte Hayber’in fethini haber veren bir ayetle karşı karşıyayız.

yüriydune en yübeddilu kelamAllâh Allah’ın sözünü böylece değiştirmeye kalkmışlardı, değiştirmek istemişlerdi, isteyecekler.

Allah’ın sözünden kasıt ne olabilir diye bir soru akla gelir. Savaş ahlakını yok eden ve ortaya gözünü ganimet hırsı bürümüş, kural tanımaz savaşçılar çıkaran geleneksel ganimet anlayışını değiştiren ayetlerdi Allah’ın sözü. Geleneksel ganimet anlayışı, gerçekten de savaş anlayışını kökten yok ediyordu. Savaş adaletini kökten yok ediyordu. Savaş ahlakını kökten yok ediyordu ve ortaya gözünü ganimet hırsı bürümüş, kural tanımaz savaşçılar çıkarıyordu. Çünkü geleneksel ganimet anlayışında kim eline neyi geçirirse o onundu. Hiç kimse karışamaz ve ulaşamazdı. Onun içinde eline bir şey geçirmek için insanların savaşta işlemeyecekleri kötülük yoktu. Yani tıpkı elbisesi için adam öldürmek, içinde ki bir eşya için ev yakmak neyse, işte böyle bir büyük ahlaksızlık irtikap edilirdi geleneksel ganimet anlayışında.

Elbise için elbisenin içinde ki yok edilir mi? Yani bilezik için kol kesilir mi? Gerdanlık için gerdan kesilir mi. Klasik ganimet anlayışı buydu ve bu anlayışın temelinde de kim eline geçirmişse o onundur mantığı yatıyordu. İşte bu mantığı yere seren ayetler geldi. Bu ayetlerde Enfal/1 ayeti;

Yes’eluneke anil enfal* kulil enfalü Lillâhi verRasûl. (Enfal/1) ganimetler veya fazlalıklar, veya ziyadeler kime ait diye sorarlar, ganimetlerden sorarlar. De ki; Onlar Allah’a ait, Resulüne ait. Yani artık eline geçirenin değil, vuranın değil. İşte bu ve buna açıklayan aynı Enfal/41. ayeti klasik ganimet anlayışını yok etmişti ki, Allah’ın sözü ile kasıt bu olsa gerek.

Yine İslam’da savaş ganimet için değil, Allah için yapılırdı. Yani savaşın mantığını değiştirmişti vahiy. Savaşın gerekçesini değiştirmişti. Savaşın konseptini değiştirmişti. Klasik zamanlarda savaş farklı sebeplerle icra edilirdi. Kutsal bir amaca hizmet etmezdi. Dolayısıyla kutsalın içine karışmadığı bir savaşın da herhangi bir sınırı yoktu. Herhangi bir hududu yoktu. Çünkü yasağı yoktu. Savaş adeta her şeyin mübah olduğu bir zemin gibi anlaşılırdı. Adı üstünde savaş varsa hiçbir yasak yok gibi anlaşılırdı. Ama kutsal işin içine girince, işini içine ilkeler girince, işin içine sınırlar girince savaş ahlakı ortaya çıktı. Çünkü vahiy savaşta da muhataplarına çizdiği sınırları, kırmızı çizgileri geçmemelerini emrediyordu. Yani bir savaş ahlakı ancak savaşın bir anlamı, savaşın bir kutsi, ulvi amacı olmasıyla mümkin olabildi.

Dolayısıyla Allah adına ilahi kelimetullah için, İslam’la insan arasına gerilen engeli kaldırma uğruna yapılan savaş mutlaka ahlaki bir savaş olmalıydı. Bunun ahlakını Kur’an çizdiği kırmızı çizgilerle koymuştu.

kul len tettebi’ûna onlara de ki, yani ganimet vaad eden bir savaşa girdiğinizde bırakında bizi arkanızdan gelelim, katılalım size diyenlere de ki: Hayır. Bu kez asla bizimle gelmeyeceksiniz. Bu kez diye çevirmemin gerekçesi bir sonraki ayet, 16. ayettir, 16. ayetin zımninden anlıyoruz ki bu yasak sadece Hayber’le sınırlıdır. Çünkü onlara daha sonra çok güçlü toplumlarla savaşılacağı ve onlarda eğer bu sefer yaptıklarını yapmazlarsa Allah’ın kendilerine büyük ödüller vereceği müjdeleniyor 16. ayette.

kezâliküm kalAllâhu min kabl bu böyledir zira Allah ganimet hakkında daha önce konuşmuştu. Biraz önceki cümlenin bir açılımı gibi adeta. Daha önce ganimet hakkında Allah’ın konuşması Enfal/1 ve onu açıklayan 41. ayetlerine ve bunun gibi ayetlere atıf olsa gerek.

feseyekulune bel tahsüdunena siz bu cevabı verince bu geride kalan bedeviler, yani Allah Resulünün hacca gitme, umre için, Kâbe ziyareti için davetine tehlike gerekçesiyle kaçan, ama ganimet vaad eden bir savaşa koşmaya kalkan bu adamların feseyekulune bel tahsüdunena siz böyle cevap verince onlar diyecekler ki Hayır, siz aksine bizi hasetliyorsunuz, kıskanıyorsunuz diyecekler. bel kânu lâ yefkahune illâ kaliylâ Yoo..! bilakis onlar kıt anlayışlı kimselerdir.

Evet, değerli dostlar burada insanlıkla yaşıt iki tavır var. 1 – Arıların tavrı, 2 – Sineklerin tavrı. İnsanlıkla yaşıt bu iki tavır. Arılar ve sinekler, eğer teşbihte hata yoksa. Arıların tavrı üretenler, iş yapanlar, işe koşanlar, bedel ödeyenler. Kim onlar? Allah Resulü gördüğü rüya üzerine Kâbe yi ziyaret için olanca tehlikesine rağmen davet çıkardığında hiç tereddüt etmeden; Lebbeyk ya Resulallah deyip, sırtlarına ihramlarını geçirip, bellerine bir tek kılıç kuşanarak düşman bir çevrenin ortasında Resulallah’ın arkasında yürümek. Arkasına bakmamak. Hiçbir hesap yapmamak, küçük düşünmemek, Allah ve Resulü yeter demek. Bunlar arılar.

Bir de sinekler var. Onlar ne yapıyorlar? Tehlikeli olan davete gelmiyorlar. Risk almıyorlar, üretmiyorlar, bedel ödemiyorlar. Ama ucunda ganimet olan, ganimet vaad eden, ganimet getirmesi kesin olan Hayber gibi bir sefer olacak olursa ona gitmek için öne koşuyorlar. İlk sırada yazılmak istiyorlar. Yani aş bulunca öne düş, iş görünce sıvış sözünde olduğu gibi sineklik yapıyorlar. Ganimete koşuyorlar, fakat biate koşmuyorlar, itaate koşmuyorlar. Arılık yapmıyorlar, arılara karışmıyorlar. Arıların ürettiği bala konuyorlar. Yani üretimine katkıda bulunmadıkları balı paylaşmaya kalkıyorlar. Bu tarihin iki yatağı.

İşte burada da aslında insanoğlunun bu temel iki niteliği ortaya çıkıyor. Bir tarafta üretenler, öbür tarafta tüketenler. Bir tarafta bal yapanlar, öbür tarafta bal yapımına katkıda bulunmadığı halde başkalarının yaptığı bala sahip çıkanlar, ortak olanlar, tüketenler.

 

16-) Kul lilmuhallefiyne minel a’rabi setüd’avne ilâ kavmin uliy be’sin şediydin tukatilunehüm ev yüslimun* fein tutıy’u yü’tikümullâhu ecren hasena* ve in tetevellev kema tevelleytüm min kablü yu’azzibküm azâben eliyma;

Bedevîlerden o geri bırakılanlara de ki: “Siz son derece güçlü, cengâver bir toplulukla savaşa davet olunacaksınız… Onlarla savaşırsınız yahut onlar İslâm olurlar. Eğer itaat ederseniz Allâh size güzel bir ecir verir… Fakat daha önce yüz çevirdiğiniz gibi gene döneklik yaparsanız, sizi feci bir azap ile azaplandırır.” (A.Hulusi)

16 – De ki o geri bırakılan Arâbîlere: siz ileride şiddetli harp ehli bir kavme çağırılacaksınız, onlara muharebe edersiniz yahut Müslüman olurlar. Eğer itaat ederseniz o vakit Allah size güzel bir ecir verir ve eğer bundan evvel yaptığınız gibi aksine giderseniz sizi elîm bir azâb ile ta’zib eyler. (Elmalı)

 

Kul lilmuhallefiyne minel a’rab geride kalan şu bedevilere de ki; Yani biate koşmayıp ganimete koşmaya kalkan bu bedevilere, bu mantığa, bu akla de ki; setüd’avne ilâ kavmin uliy be’sin şediyd gelecekte ezici gücü olan toplumlarla mücadeleye çağrılacaksınız, savaşa çağrılacaksınız. tukatilunehüm ev yüslimun onlarla sonuna kadar savaşacaksınız ya da onlar teslim olacaklar. Yani ya can verinceye kadar, kanınızın son damlasına kadar savaşacaksınız, ya da onlar teslim olacaklar. Yani bedel ödeyeceksiniz ve karşılığını alacaksınız.

Burada kastedilen nedir? Bir önceki ayette bedevilere getirilen sefer yasağının Hayber’le sınırlı olduğunu söylemiştim. İşte bu ayet bunun delili. Bu da mucizevi bir ihbardır aslında. Nedir? Daha sonra çok güçlü toplumlarla, çok güçlü ordularla karşılaşacaklarını haber veriyor ki, biz Mute de Bizans’la Müslümanların karşılaştığına şahit olduk. 3.000 kişilik mü’min ordusuna karşılık Mute’de bir rivayete göre 20, bir rivayete göre 40.000 kişilik Bizans ordusu. Bu dehşet bir dengesizlik. Ama imanın dengesi ancak dengeliyordu sayının dengesizliğini.

Yine biz Huneyn’de birleşik şirk ordularına karşı Müslümanların can havliyle savaştıklarına şahit olduk. Yine biz dönemin iki süper gücünden biri olan İran’a, yani Pers İmparatorluğuna karşı savaştıklarına şahit olduk. Yani ayette haber verilen bu mucizevi ihbar birkaç yerde gerçekleşti.

Tebük’te her ne kadar karşılaşılmamış olsa da Bizans’la karşılaşmak için yola çıkılmıştı. Bir önceki ayetin emri gereği Hudeybiye anlaşmasından sonra umre seferine davet edilip de gelmeyen, katılmayan müttefikler, Hayber seferine katılmadılar. Hayber seferine sadece Hudeybiye de bulunan mü’minler katıldılar bu ayetler gereği.

fein tutıy’u yü’tikümullâhu ecren hasena eğer bu sefer sırasında bu çağrıya itaat ederseniz, Allah size güzel bir karşılık verecek. Ecren hasene. Sizi güzel bir ödülle ödüllendirecek. ve in tetevellev kema tevelleytüm min kablü yu’azzibküm azâben eliyma yok eğer yüz çevirirseniz tıpkı daha önce yüz çevirdiğiniz gibi, yani şimdi, burada ki min kabl şimdi anlamına el an anlamına geliyor. Şimdi Resulallah’ın umre davetine verdiğiniz cevapta olduğu gibi o zaman da yüz çevirirseniz bu davetten dönerseniz, O sizi cezalandıracaktır.

yu’azzibküm azâben eliyma buradaki azab kelime manasıyla, kök anlamıyla terk edilme, yalnız bırakma anlamına gelir. O sizi kendi başınıza bırakacak. O sizi terk edilmekle cezalandıracak. O sizi dayanaksız bırakacak şeklinde de anlayabiliriz. Yani umduğunuzdan mahrum bırakacak. Umduğunuzdan mahrum olursanız o zaman bu sizin için bir iç azabı, bir iç yangınına dönüşecek.

 

17-) Leyse alel’ama harecün ve lâ alel’areci harecün ve lâ alelmeriydı harec* ve men yutı’ıllâhe ve RasûleHU yüdhılhü cennatin tecriy min tahtihel’enhar* ve men yetevelle yu’azzibhü azâben eliyma;

Köre, topala ve hasta olana zorlama yoktur! Kim itaat ederse Allâh ve Rasûlüne, onu altından ırmaklar akan cennetlere sokar… Kim de yüz çevirirse (Allâh) onu feci bir azapla azaplandırır. (A.Hulusi)

17 – Amaya haraç yok, aksağa da haraç yok, hastaya da haraç yok bununla beraber her kim Allaha ve Resulüne itaat eylerse onu altından ırmaklar akan Cennetlere kor, ve her kim aksine giderse onu da elîm bir azâb ile ta’zib eyler. (Elmalı)

 

Leyse alel’ama harecün ve lâ alel’areci harecün ve lâ alelmeriydı harec görmeyene, topala, yürüme özrü olana ve hastaya savaşa gitmediğinden dolayı bir sorumluluk yoktur. Meşru mazeret yalnızca yükümlülüğü kaldırmaz, mükellefiyeti kaldırmaz. Meşru mazereti varsa bir insanın ilahi emirler ondan kalkar. Mükellef olmaz, meşru mazereti varsa. Ama bu sadece mükellefiyeti kaldırmakla kalmaz diyor böylesine mazeretler. Allah yolunda savaşla gidemeyecek bir mazereti var. Gerçekten gözleri görmüyorsa mazereti var demektir.

Sevaptan mahrumiyeti de kaldırır aynı zamanda. Yani sevaptan mahrum da bırakmaz. Çünkü onun o halde olması bir takdir gereğidir. Kendisi ister miydi gözlerinin kör olmasını. Kendisi istemez miydi Allah yolunda diğerleri ile saf tutmasını. O halde meşru mazeret yalnızca yükümlülüğü kişiden düşürmez, aynı zamanda sevaptan mahrumiyeti de kaldırır.

Bunun en tipik örneği Abdullah Bin Ümmü Mektum’dur. Abdullah Bin Ümmü Mektum ama idi, gözleri görmezdi. Resulallah onu hazırladı. Hatta bir seferinde Resulallah’a gelip demişti ki Ya Resulalah elimden tutup getirenim yok. Bozuk havalarda gelmesem olur mu mescide, cemaate? Ezanı duyuyor musun demişti. Evet. Yani çağrıyı duyuyor musun, daveti duyuyor musun, davet geliyor mu sana? Evet deyince hayır geleceksin demişti.

Bunu yapan peygamber zorlaştırmayın kolaylaştırın diyen bir peygamber. Düşünmek gerekiyor o zaman, niçin.

1 – Resulallah’ın gözünde insanoğlunun atığı yoktur. Herkes bir işe yarar, hiç kimse her işe yaramaz, herkes bir işe yarar. O halde bu ne işe yarar. Mutlaka herkesin bir yeri vardır, yersiz insan yoktur. İnsanın cürufu yoktur. Herkesi yerli yerine koymak. Resulallah’ın insan anlayışı, insan tasavvuru buydu. Vahyin onda inşa ettiği insan tasavvuru buydu. Yer yüzünde yersiz biri yoktur. Ama yerini terk etmiş biri olabilir. Dolayısıyla bunun da yeri olacaktır.

Resulallah’ın neden böyle söylediği çok geçmeden anlaşıldı. Meğer Resulallah bu ama insandan Medine’ye Vali hazırlarmış. Savaşlar sırasında Medine boşaldığında Medine valisi olarak Resulallah bu ama İbn. Ümmü Mektum’u atayacaktır. Maden vali olacaktır, imanın merkezinde, Müslüman toplumun kalbi sayılan mescitte olmalıdır. Camide olmalıdır. Orada eğitilmelidir, çünkü orası mekteptir. Orası insanın yontulduğu yerdir, orası insanın inşa edildiği yerdir. Bilincin, düşüncenin, ahlakın, tavrın seciyenin, karakterin ve şahsiyetin inşa edildiği yerdir. Onun için onun da şahsiyeti orada inşa edilmelidir ve asla geri kalmamalıdır.

Daha sonraları İbn. Ümmü Mektum’u Kadisiye de savaşın içinde sancak taşırken görüyoruz. Gözleri görmüyor ama gören gönlü ile mahrum kalmamak için ben de sancak tutarım, hiçbir şey yapamazsam deyip geldiğini görüyoruz. Bu 3 kategori Kör, topal ve hasta savaştan muaf tutulmayı gerektiren tüm mazeretleri içerir. Yani burada sayılmayan ama muaf tutulmayı gerektiren tüm mazeretleri de kapsar.

ve men yutı’ıllâhe ve RasûleHU yüdhılhü cennatin tecriy min tahtihel’enhar ama kimde Allah’a ve Resulüne itaat ederse onu, tabanından ırmakların çağladığı, tabanından ırmakların çağıldadığı cennetlere sokacağız. ve men yetevelle yu’azzibhü azâben eliyma fakat, kim yüz çevirir sırt döner, Allah’ın çağrısına, Resulün davetine icabet etmezse, Allah’ın davasını dert edinmezse, ilayi kelimetullah için bedel ödemekten kaçarsa, imanı için bedel ödemekten kaçarsa, kendisine imanı getirenler bedel ödeyip getirdiler, ama kendisi imanı daha başkalarına götürme hususunda bedel ödemeye yanaşmazsa, o zaman elim bir azab ile cezalandıracağız. Onu terk edilmişliğe mahkum edeceğiz ve mahrum edeceğiz şeklinde de anlayabiliriz demiştim azabın kök anlamından yola çıkarak.

Allah davasını dert edinmek, Bu ayet bundan söz ediyor. Aslında ilayı Kelimetullah için savaş. Savaşı meşru kılan başka bir gerekçe yoktur. Savaşı meşru kılan tek gerekçe budur.

Ve katilûhüm hattâ lâ tekûne fitnetün ve yekûned diynu Lillâh* feinintehev felâ ‘udvâne illâ alezzalimiyn. (Bakara/193) ayeti böyle diyor. Ve katilûhüm hattâ lâ tekûne fitne yer yüzünde inanca baskı, işkence, zulüm kalmayıncaya kadar onlarla mücadele et.Onlarla çarpışın, onlarla savaşınızı sürdürün. ve yekûned diynu Lillâh ve sadece Allah’a kulluk edilinceye kadar. Bunun mef’u muhalifi şudur; Kula kulluk kalkıncaya kadar, kula kulluk sona erinceye kadar. Neden? Kula kulluk insana en büyük zulümdür de onun için. Feinintehev ama son verirlerse. Demek ki burada sonsuzca bir savaş açın anlamı yok Feinintehev diyor, eğer son verirlerse. Kim son verirse? Muhataplarınız artık özgürlüğü yok etmeye, işkenceye son verirlerse. Ki fitne burada inanca yapılmış baskıdır. Son verirlerse felâ ‘udvâne illâ alezzalimiyn düşmanlık sadece zalimleredir.

Bu çok ilginç, yani illâ alel kafiriyn de diyebilirdi. Ama değil. Yani düşmanlık inkar edenlere değil, düşmanlık sadece zalimleredir. Çünkü ortadan kaldırılması gereken şey inanca baskıdır. İnanç özgürlüğü için savaştır bunun anlamı. Biz Bakara/193 ayetten bunu anlıyoruz.

Allah davasını dert edinmek bu ayette, bu ifade ediliyor 17. ayette. Allah davasını dert edinmeyeni, Allah’ta dert edinmez. Kendisine Allah’ın davasını kaygı etmeyeni, Allah’ta kaygı etmez. Yani sonunda ki azab aslında Allah davasını kaygı edinirseniz, dert edinirseniz, siz terk edilmezsiniz. Allah’ın davasını Allah güzel savunur, size ihtiyacı yok. Fakat sizin Allah’a ihtiyacınız olduğu için Allah’ın davasını savunarak bu ihtiyacınızı karşılayın. Yoksa Allah tarafından terk edilirsiniz. Sizin Allah’ı terk etmeniz felaket değil, asıl felaket Allah’ın sizi terk etmesidir.

 

18-) Lekad radıyAllâhu ‘anilmu’miniyne iz yubayi’ûneke tahteşşecereti fe’alime ma fiy kulubihim feenzelessekiynete aleyhim ve esâbehüm fethan kariyba;

Andolsun ki Allâh, o ağacın altında sana biat ettiklerinde iman edenlerden razı oldu, onların kalplerinde olanı bildi de, üzerlerine sekine (huzur) inzâl etti ve kendilerine feth-i kariyb (yakîn açıklığı) verdi. (A.Hulusi)

18 – Hakikaten Allah o müminlerden râzı oldu, ağacın altında sana biy’at ederlerken, ki kalplerindekini bildi de üzerlerine o sekî neti indirdi ve kendilerine bir yakın fethi sevap verdi. (Elmalı)

 

Lekad radıyAllâhu ‘anilmu’miniyne iz yubayi’ûneke tahteşşecereh doğrusu Allah o ağacın altında sana biat edenlerden razı olmuştur.

Bu ayetin arka planını surenin girişinde ki özette aktarmaya çalışmıştım kısaca hatırlayalım. Resulallah Hudeybiye’ye geldiğinde, ki Mekke’ye 20 Km. Mesafede, Cidde tarafına, Cidde Mekke arasında bir yere düşer. Demek ki Resulallah sahile doğru gittiler ve oradan aşağıya indiler. Yani, istikamet değiştirdiler. Bunu da Halid Bin Velid müfrezesinde, komutanlığında 200 kişililik bir atlı birliğin saldırmak için gelmesi üzerine Resulallah böyle sürprizlerle karşılaşmamak için ve Mekke’lilerle savaşmak için gelmediğini onlara göstermek için uzaklaşmış ve kafileyi aşağı kaydırmıştı, daha aşağı tarafa.

Dolayısıyla burada bir arka plan var. Hudeybiye’de Hz. Osman’ı Mekkelilere yolladı; Git onlara de ki; Bakın görüyorsunuz ben de ihramlıyım ve sadece bir kılıçla çıktık yola. Yani maksadımız savaşmak değil, maksadımız sizi yatağınızda vurmak değil. Maksadımız sadece ve sadece sizin şimdiye kadar haksızca engel olduğunuz hakkımızı almak, yani Allah’ın beytini ziyaret. Biz bunun için, ibadet için geldik. Savaş için gelmedik. De onlara diye göndermişti. Hz. Osman’ı göndermesinden maksat onun ailesinin Mekke’de güçlü olması ve onu koruyacakları düşüncesi idi.

Hz. Osman gelince dediler ki bu olmaz. Bu teklifini kabul edemeyiz. Sonra bize Araplar ne der. Ele güne karşı biz ne cevap veririz. Biz sanki baskı altında kalmış ta, korkmuş ta buna evet demişiz anlamı çıkar. İstiyorsan sen gel beyti tavaf et. Gel umreni yap. Dediler. Hz. Osman’ın cevabı kesin ve netti. Allah resulü Kâbe yi tavaf etmeden ben asla etmem.

Bunun üzerine, bunu bir meydan okuma olarak aldılar ve Hz. Osman’ı tutukladılar, salmadılar. Bu tutuklama Hudeybiye yakınlarında ki kafileye, Hz. Osman’ın öldürüldüğü yönünde bir haber olarak ulaştı. Bu haber gelince Resulallah ve beraberinde ki mü’minler sanki gök üzerlerine, yer yüzünün tavanı üzerlerine çökmüş gibi çok büyük bir ağırlık hissettiler ve Resulallah işte orada kanlarının son damlasına kadar Allah yolunda savaşacaklarına ve bağlı kalacaklarına dair biat aldı. Bu biat bu surede de adlandırıldığı gibi Bey’at-ur Rıdvan olarak adlandırıldı. Allah’ın razı olduğu biat.

Beyhaki, Şabi’den şöyle rivayet naklediyor. Vehb Bin Muhsan diye bir sahabe 1400 kişilik bir kafile içinde. Geldi ver elini ya Resulallah, sana bey’at edeceğim dedi. Ne üzerine bey’at edeceksin dedi Resulallah ona. Sahabenin cevabı gerçekten Allah Resulüne olan bağlılığının büyüklüğünü gösteriyordu. Kalbinde ne varsa onun üzerine Ya Resulallah. İçinde taşıdığın şey üzerine ya Resulallah ve sırasıyla bey’at ettiler.

Hz. Ömer zırhını kuşanmak için gitmişti ki Bey’at edildiğini duydu, geldiğinde Resulallah’ın eli yorulmuştu. Elini tuttu, önce bey’at etti sonra sonuna kadar elinin altına destek oldu ve bu bey’at Rıdvan ağacının altında gerçekleşti. Bu bey’at’ın yapıldığı yer bir ağaç altıydı o ağaca da Rıdvan ağacı ismini verdi sahabe.

Hatta ilginç bir anekdot var İbn Sa’d Tabakat’ında nakleder. Hz. Ömer’in kulağına hilafeti döneminde; sahabe oradan geçerken yolculuk sırasında yolu oraya uğrayanlar o ağacın altında 2 rekat namaz kılmayı adet edinmişlerdi. Teberrüken namaz kılıyorlardı. Yani bir tür ağaç mescit haline dönüşmüştü. Hz. Ömer bunu haber aldığında çok kızmış, yasaklamış, bunu yapanları azarlamış ve o ağacı kökünden söktürmüştü.  Hz. Ömer’in hassasiyetini de buradan anlıyoruz.

fe’alime ma fiy kulubihim üstelik O, onların kalbinden geçenleri çok iyi bilmekteydi. Allah onların kalbinden geçenleri iyi bilmekteydi. Yani biat ediyorlardı elbet, ama melek değillerdi onun içinde kalplerinden bin bir düşünce geçiyordu. Biat ettik ama ne olacak 1400 kişi, bir avuç insan. Kendi vatanlarından, karargahlarından çok uzakta. Yani yaklaşık 400 Km. uzaktalar. Evet, Medine’den 400 Km. uzaktalar ve nasıl olacak geri dönüp silahlanmaya kalksalar bu iş olmaz. Eğer bir baskın yeseler belki bine kadar kırılacaklar. Ama buna rağmen Resulallah’a biat ediyorlar. İşte bin bir türlü düşünce geçiyordu içlerinden Ama onlar vesveseye yenik düşmediler. Allah onların içinden geçen düşünceleri biliyordu diyor.

feenzelessekiynete aleyhim ve esâbehüm fethan kariyba işte bu yüzden onlara iç huzuru indirdik ve kendilerini yaklaşan bir fetihle ödüllendirdik. Evet, Onların elleri biat ediyordu ama bir çoğunun içi titriyordu tabii ki. İnsandılar, bir avuçtular. Eğer Mekkeliler üzerlerine yürüseler bir şey yapamayacak durumdaydılar. Fakat Allah onlara ordu indirir gibi içlerine bir huzur indirdi. Kur’an buna sekinet diyor. Sükûnet bıçağa da Arapçada sittiyn derler kesip ayırdığı için. İnsanla korkunun arasını kesip ayırdığı için sekinet denilmiştir. Endişe, korku bıçakla kesilmiş gibi yürekten kesilip atılmıştır inen sekinetle.

Fethan kariyba diye bitiyor ayet. Yakın fetih, yaklaşan fetih. Hayber demişler buna bazı müfessirler. Fakat bu fetih Mekke ile başlayıp 30 yıl içinde batı Avrupa büyüklüğünde bir coğrafyayı kucaklayacak kadar genişleyen İslam’ın gönül fethi olsa gerektir, yürek fethi olsa gerektir. Ki gerçekten de Resulallah Hudeybiye ile açılan süreci Allah’ın kendisine en büyük ikramı olarak görmüştü. Bu bir savaş değildi, bu bir barış anlaşmasıydı. Ama barış anlaşması üzerine inen surenin adı fetih suresi idi. Bu gerçekten ilginçti. Resulallah’a fetih nedir sorusunun cevabı ilahi vahşi ile veriliyordu. Fetih gönüllerin imana açılmasıdır deniliyordu zımnen ve Resulallah da bunu böyle anladı ve sahabeyi böyle eğitti.

Kendisi Ben Azuri’nin naklettiği bir haberde beldeler savaşla ele geçer, ama Medine feth olunmuştur diyordu. Medine’ye girerken Resulallah hiç kimsenin bir tek kılıcı kalkmadı oysaki. O zaman bir gönüllü olarak yüreklerin imana açılmasını Resulallah’ın fetih olarak anladığını görüyoruz.

Bunu sahabede de görüyoruz. Amr İbn ül As Filistini aldığında ordusuyla beraber Mısır’ı da İslam topraklarına katmak için Mısır’ın üzerine yürüdü ve aynı zamanda Medine’de ki halife Ömer’e bir mektup yazdı ve mektubunda izin istedi. Halife Amr’a yazdığı cevabi mektupta. Eğer bu mektubumu aldığında Mısır’a girmedin ise, hemen geri dön. Asla girme. Diye cevap vermişti. Amr yolda mektubu aldığı halde Hz. Ömer’in nasıl düşündüğünü çok iyi bildiği için açmadı. Mısır’ı aldı ondan sonra açtı. Yani artık aldık demeye getirdi.

Neydi derdi Hz. Ömer’in? Tek derdi vardı, eğer gönüller İslam’a açıldıktan sonra girerse İslam ordusu, Mısır İslamlaşır. Yok gönüller İslam’a açılmadan girerse İslam Mısırlılaşır. Derdi buydu. Yine aynı halife büyük komutan ‘Alâ-a El Hadrami’ye, Bayreyn’in komutanıydı, bir takım harami ve savaş kaçkınlarını kovalama bahanesi ile çağın iki süper gücünden biri olan İran üzerine sınırdan girdi ve bir kısmını girer girmez fethetti. Önüne hiçbir engel çıkmadı.

Hz. Ömer Ala-a El Hadrami’ye nasıl muamele yaptı sizce? Düşünebiliyor musunuz bir devletin komutanı eğer bir süper gücün topraklarının bir kısmını hiçbir bedelsiz, yani kan dökmeden eğer kendi devletine katmışsa bu ödüllendirilir değil mi? Bu madalyalık bir kahramanlıktır. O mareşal ilan edilir, rütbe verilir.

Peki Hz. Ömer sizce ne yaptı? Haberi ilk aldığında Ömer’in tepkisi şudur; Eyvah..! çok ilginç, yürek fethi işte bu. Eyvah..! Bir devlet başkanı topraklarına katılan yeni araziler için eyvah çeker mi? Ama Ömer eyvah diyordu. İşte Ömer’in kaygısı buydu. İnsanların yüreği topraklarından önce açılmalıydı. Ya da eğer bir fütuhat gerçekleşecekse önce o insanlara iman götürülmeliydi. O insanlarla İslam arasında ki engel kaldırılmalıydı. İşte bu anlayışı Resulallah böyle yerleştirmişti.

 

19-) Ve meğanime kesiyreten ye’huzûneha* ve kânAllâhu ‘Aziyzen Hakiyma;

Onları, alacakları birçok ganimetlere de nail etti… Allâh Aziyz’dir, Hakiym’dir. (A.Hulusi)

19 – Bir çok da ganîmetleri ki onları alacaklar ve Allah bir azîz, hakîm bulunuyor. (Elmalı)

 

Ve meğanime kesiyreten ye’huzûneha bir de elde edecekleri sayısız ganimetle ödüllendirecektir. Yukarıda ki ayete bir ilave bu aslında. Bir önceki ayetle de arasında lâm elif var zaten, yani durmaksızın geçebilirsiniz anlam devam ediyor anlamına Ve meğanime kesiyreten ye’huzûneha yani kendilerini yaklaşan bir fetihle ödüllendirir, bir de elde edecekleri sayısız ganimetle. Adeta yaklaşan fetih gerçek ödül, ganimetse teşbihte hata olmasın “Promosyon”. O yanında verilecek bir hediye adeta.

ve kânAllâhu ‘Aziyzen Hakiyma ve zaten Allah sonsuz hikmet sahibi bir ulular ulusudur.

 

20-) Veadekümullâhu meğanime kesiyreten te’huzûneha fe’accele leküm hazihi ve keffe eydiyenNasi ‘anküm* ve litekûne ayeten lilmu’miniyne ve yehdiyeküm sıratan müstekıyma;

Allâh, size elde edeceğiniz birçok ganimetler vadetmiştir… Bunu da size pek çabuk verdi ve insanların ellerini sizden vazgeçirdi ki, bu iman edenler için bir işaret olsun ve sizi sırat-ı müstakime hidâyet etsin. (A.Hulusi)

20 – Size Allah bir çok ganîmetler vaad buyurdu, onları alacaksınız, şimdilik bunu size pişîn verdi ve sizden o nâsın ellerini çekti ki mü’minlere bir âyet olsun ve sizi doğru bir caddeye çıkarsın. (Elmalı)

 

Veadekümullâhu meğanime kesiyreten te’huzûneha Alla size elde edeceğiniz daha bir çok ganimet vaad etti. fe’accele leküm hazihi ve keffe eydiyenNasi ‘anküm Evet, nitekim O, size olan bu ikramını önceledi, öne aldı, ta’cil etti yani. Te’cil etmedi. Her zaman ikramını te’cil ederdi, ahirete bırakırdı, şimdi ise ta’cil etti, öne aldı. Adeta ahirette ki ikramını göstermek için onun küçük bir numunesini dünyada sundu. Ve insanların elini üzerinizden çekti.

Aslında Allah’ın adeti ahirette vermektir. Adetullah budur. Mü’min hak ettiğinin gerçek karşılığını ahirette alır. Çünkü İman Allah’a güvenmektir. İmanın Allah’a güvenmek olduğunun ifadesi de budur zaten. Mü’min ahirette almak üzere iman etmiştir karşılığını. Sözleşmenin karşılığı ahirettedir. Dünyada alıp almayacağına dair bir garantisi yoktur. Bu konuda herhangi bir pazarlığa da asla girişemez. Ama ahirette alacağına imanı kesindir. Allah’ın adeti de budur zaten. Fakat bu kez dünyaya taşıdı Allah ödülü. Yani ödülün bir kısmını dünyada verdi. Ama ahirettekini asla azaltmadan.

Burada el çekmeden söz ediliyor. Allah onların elini sizin üzerinizden çekti. Yani sizi onların elinden aldı. Halid Bin Velid’in Abbad bin Bişr ile karşılaşması var Hudeybiye sırasında. Halid Bin Velid 200 kişilik süvari birliği ile saldırmak için geldi. Resulallah ona karşı Abbad bin Bişr’i gönderdi. Gönderdi ama ne gönderiş, sırtlarında ihramlar, ellerinde sadece bir kılıç. Ne miğfer var, ne zırh var, ne kargı var, ne kama var, ne ok var, ne var, ne var,.. vs. hiçbir şey yok, hiçbir şey. Ayakları yalın başları açık ellerinde yalın bir kılıç sırtlarında elbise bile yok, ihram. Böyle bir savaş dengesi olabilir mi.

Peki ne oldu, nasıl el çektirdi Allah? Halid gerçekten belki saldırsa maddi ve fiziki olarak dayanamayacak gibi gözüken bu gruba saldıramadı. Nedendir bilinmez, etrafında döndü, döndü, döndü, ne düşündüğünü bilmiyoruz, ama Allah el çektirdi. Allah’ın orada yardımını görüyoruz. Ve 200 silahlı, tam donanımlı zırhlı ve atlı süvari müfrezesiyle çekti gitti. İşte Allah’ın el çektirmesi. Gözüne ne gösterdi onu bilmiyoruz. Ama biz biliyoruz ki el çektiren Allah’tır.  Birilerinin kalbine sekinet, sükûnet indiriyorsa, birilerinin kalbine de korkuyu indiren Allah’tır. Adeta Mü’minlerin kalbinden aldığı korkuyu kafirlerin kalbine indiriyor. Böylece yardım ediyor, hem de çift boyutlu yardım ediyordu onu görüyoruz burada.

ve litekûne ayeten lilmu’miniyne ve yehdiyeküm sıratan müstekıyma ki hem mü’minler için bir belge olsun, hem de sizi dosdoğru bir yola yöneltmiş olsun.

 

21-) Ve uhra lem takdiru aleyha kad ehatAllâhu Biha ve kânAllâhu alâ külli şey’in Kadiyra;

Henüz onlara gücünüzün yetmediği daha başka şeyler de vadetti ki, onları Allâh (içten ve dıştan) ihâta etmiştir. (Zaten) Allâh her şeye Kaadir’dir. (A.Hulusi)

21 – Bir diğerini daha ki ona henüz eliniz irmedi, fakat Allah onu ihata buyurmuştur, daha da Allah her şeye kadir bulunuyor. (Elmalı)

 

Ve uhra lem takdiru aleyha kad ehatAllâhu Biha ama bir ikramı daha var ki Allah’ın, bir diğer ikramı, onu sizin havsalanız almasa da Allah onu sonsuz ilmiyle kuşatmıştır.

Bu ikramı ilerde ki elde edilecek ganimetler, Hayber ganimetleri ve diğerlerine yoranlar olmuş. Fakat ben ayetin iç örgüsünden ve kelime yapısından, söz diziminden bunun dünyada ki bir nimetten bahsetmediğini düşünüyorum. Bambaşka bir şeyden bahsediliyor ayete. Hatta benim aklıma Secde/17. ayetini getiriyor. Öyle ki Allah’ın daha başka bir ikramı var ki onu sizin havsalanız almaz ama Allah’ın ilmi onu kuşatmıştır diyor. İnsanın havsalasının almadığı bir nimet dünya değil ahiret nimetidir. Ve secde/17 nin tam yeridir;

Fela ta’lemü nefsün ma uhfiye lehüm min kurreti a’yün (Secde/17) Cennette mü’mini hangi göz kamaştırıcı sürprizlerin beklediğini kimse tahayyül ve tasavvur dahi edemez. İşte bu. Yani insan bilgisi cennette kendisini bekleyen nimetleri kuşatamaz.Yani tahayyül dahi edemez, bilemez, asla bilinemez. Bana bu ayeti hatırlatıyor Fetih suresinin 21. ayeti.

ve kânAllâhu alâ külli şey’in Kadiyra ve zaten Allah’ın kudreti her şeyi yapmaya yeter. Yani insana aklının, tasavvurunun almayacağı böylesine muhteşem nimetler hazırlamaya Allah’ın gücü yeter.

 

22-) Ve lev katelekümülleziyne keferu levellevül edbare sümme lâ yecidune Veliyyen ve lâ Nasıyra;

Eğer hakikat bilgisini inkâr edenler sizinle savaşsalardı, elbette arkalarını dönüp kaçacaklardı. Sonra da hiçbir velî (koruyucu) ve yardımcı bulamazlardı. (A.Hulusi)

22 – Eğer o küfredenler sizinle çarpışa idiler mutlak arkalarını döneceklerdi, sonra da ne bir veli bulabileceklerdi ne de bir nasîr. (Elmalı)

 

Ve lev katelekümülleziyne keferu levellevül edbare sümme lâ yecidune Veliyyen ve lâ Nasıyra eğer küfürde ısrar edenler size karşı savaşırlar, mücadele ederlerse arkalarını dönüp kaçacaklar, ardından da ne samimi bir dost, ne de sağlam bir destekçi bulabilecekler.

Yine Halid Bin Velid’in 200 kişilik süvari birliği ile savaşın eşiğinden dönülmesine bir atıf gibi geliyor, biraz önce ayrıntılarını naklettiğim olaya bir atıf. Resulallah bu anda savaş namazı, salât-ul havf, (Korku namazı) yani mevcut namazı birer rekata indirmişti. Salât-ul havf, Kur’an da tarif edildiği gibi. Bu savaş namazıydı. Bu kadar var olma, yok olma anıydı o an. Ölüm kalım anlarından da namaz salât-ul havf olarak kılınır. Yani bir rekata iner. Bir müfreze tek rekat kılar ve onlar giderler, geride kalanlar gelirler, onlar da diğerini devam ederler. Yani adeta savaş, farzın farzı, efraz haline gelmiştir. İşte böylesi bir durumdu ama Allah onların elini mü’minlerden çekti, mü’minleri onların elinden çekip aldı tabir caizse başka bir ifade ile.

 

23-) SünnetAllâhilletiy kad halet min kabl* ve len tecide lisünnetillâhi tebdiyla;

Bu süregelen Sünnetullâh’tır! Sünnetullâh’ta asla değişme bulamazsın! (A.Hulusi)

23 – Allahın öteden beri cereyan ede gelen sünneti, Allahın o sünnetine bir tebdil de bulamazsın.(Elmalı)

 

SünnetAllâhilletiy kad halet min kabl Allah’ın sünneti geçmişten bu güne hep böyledir, budur yani. Allah’ın adeti, Allah’ın geleneği vardır. Allah’ın sünneti vardır o da budur. ve len tecide lisünnetillâhi tebdiyla ve sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişme göremezsin, bulamazsın.

A’raf/128. hatırlayalım Allah’ın sünneti bağlamında vel akıbetü lil müttekıyn (A’raf/128) diye bitiyordu bu ayet. Sonuç, gerçek sonuç, gerçek kurtuluş, gerçek gelecek Allah’a karşı sorumluluğunu bilenlerindir. Gelecek onlarındır bu bir. Allah’ın sünneti bu.

İkincisi Rad’/11. ayeti; innAllâhe lâ yuğayyiru ma Bi kavmin hatta yuğayyiru ma Bi enfüsihim (Rad’/11) bir toplumu oluşturan bireyler kendi hallerini değiştirmedikçe Allah’ta o toplumu değiştirmez. Bu menfi ve müspet değişim için, ikisi içinde geçerlidir. Olumlu ya da olumsuz. Burada bu toplum kendi iç dünyalarını olumluya değiştirmişlerdi iman toplumu, Allah’ta onların toplumunu değiştirdi. Allah’ta onların toplumunu inşa etti.

Yine bir başka Allah’ın sünneti. Ve la tehinu ve la tahzenu ve entümül a’levne in küntüm mu’miniyn (A. İmran/139) gevşemeyin, çözülmeyin, bozulmayın, üzülmeyin. Eğer gereği gibi inanıyorsanız üstün olan sizsiniz. Tersinden de şöyle anlayabiliriz; Eğer üstün değilseniz inancınızda bir problem var, orayı kontrol edin. İşte Allah’ın yasaları bunlar.

[Ek bilgi; (Sünnetullah hakkında geniş bilgi için Ahzab/38. ayete bakınız. ]

 

24-) Ve “HU”velleziy keffe eydiyehüm ‘anküm ve eydiyeküm ‘anhüm Bibatni Mekkete min ba’di en azfereküm aleyhim* ve kânAllâhu Bima ta’melune Basıyra;

Sizi onlara muzaffer kıldıktan sonra Mekke’nin göbeğinde, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan uzak tutan “HÛ”dur! Allâh yaptıklarınızı (yaratanı olarak) Basıyr’dir. (A.Hulusi)

24 – Ve o dur ki onların ellerini sizden sizin ellerinizi de onlardan çekti Mekke deresinde onlara karşı size zafer vermişken, hem Allah, her ne yaparsanız basîr bulunuyor.(Elmalı)

 

Ve “HU”velleziy keffe eydiyehüm ‘anküm ve eydiyeküm ‘anhüm Bibatni Mekkete min ba’di en azfereküm aleyhim sizi onlara galip getirdikten sonra Mekke vadisinde onların ellerini sizin üzerinizden ve sizin ellerinizi de onların üzerinden çeken O’dur. Kureyş, Kâbe ziyareti için gelen Hz. Peygamberin kafilesine iki kez baskın yaptı. Ya da rivayetleri birleştirirsek eğer 30 ile 80 kişi arasında değişen rivayetler var çünkü, bir grup, bir gece baskını vermeye kalkıştı. Fakat bu grup kıskıvrak yakalandı. Yani baskına gelmişken baskına uğradılar. Resulallah’ın silahsız, ihramlı kafilesi tarafından etkisiz hale getirildiler ve bir tanesine ziyan verilmedi, zarar verilmedi, anlaşmaya kadar bekletildiler, anlaşmadan sonra Resulallah onları geri iade etti.

Soru şu; Saldırganın elini mü’minlerin üzerinden çekmenin gerekçesi açık. Fakat ayette diyor ki, sizin elinizi de onların üzerinden çeken O’dur. O zaman şu soruyu sormak lazım: Peki mü’minlerin elini müşriklerden niçin çekti Allah. Bu önemli bir soru. Yani onları mü’minlerin elinden niçin aldı kafirleri, almasaydı da onların eli ile helak olsalardı olmaz mıydı diye soracaksanız cevabı 25. ayette. Ayetin son cümlesini bitirip 25. ayete girelim.

ve kânAllâhu Bima ta’melune Basıyra ve zaten Allah yaptığınız her şeyi görmektedir. Şimdi ayete giriyoruz.

 

25-) Hümülleziyne keferu ve sadduküm ‘anilMescidil Harâmi velhedye ma’kûfen en yeblüğa mahılleh* velevlâ ricalun mu’minune ve nisaün mu’minatün lem ta’lemuhüm en tetaûhüm fetusıybeküm minhüm me’arretün Biğayri ‘ılm* liyüdhılAllâhu fiy rahmetiHİ men yeşa’* lev tezeyyelu le’azzebnelleziyne keferu minhüm azâben eliyma;

Onlar o kimselerdir ki; hakikat bilgisini inkâr ederler, sizi Mescid-i Haram’dan alıkoydular, bekletilen hediye kurbanlarının yerlerine ulaşmasına mâni oldular. Şayet orada (onların arasında) kendilerini henüz bilmediğiniz için çiğneyip ezeceğiniz ve bu bilmeyerek yapılan iş yüzünden üzüleceğiniz iman eden erkekler ve iman eden kadınlar olmasaydı (Allâh savaşı önlemezdi). Dilediğini rahmetine sokmak içindi bu. Eğer birbirlerinden (iman edenlerle – kâfirler) ayrılmış olsalardı, onlardan inkâra sapanları elbette elim bir azap ile azaplandırırdık. (Sâlihlerin bulundukları yere gazabı ilâhî inmez… 8.Enfâl: 33 ve 29.Ankebût: 32) (A.Hulusi)

25 – Onlar o küfredip de sizi Mescidi haramdan ve durdurulmakta bulunan hediyeleri mahalline varmaktan meneden kimselerdir, eğer kendilerini bilmediğiniz bir takım mü’min erkekler ve mümine kadınları bilmeyerek çiğneyip de şânınıza o yüzden şeyn gelecek olmasa idi, Allah dilediğini rahmetine koyacağı için, eğer onlar çekilebilselerdi elbette içlerinden o küfredenleri elîm bir azâba duçar ederdik. (Elmalı)

 

Hümülleziyne keferu ve sadduküm ‘anilMescidil Harâmi velhedye ma’kûfen en yeblüğa mahılleh doğrudur, böyle bir zımni başında kelime var bence. Doğrudur. Ne doğru olan? Küfürde direnenler, sizi mescid-i Haram’a girmekten alıkoyanlar ve kurbanlarınızın yerine ulaşmasını engelleyenler, yani size ibadet yaptırmayanlar hep bunlardır. Bunların hepsi doğru. Bunlar yapmıştır. İyi o zaman ya rabbi doğruysa eğer bizim elimizi onların üzerinden niye çektin. Yani onları elimizden almasaydın olmaz mıydı. Yani elimizden almasan da haklarını avuçlarına koysaydık diye denilebilir.

Kureyş Hicretten 7. yıla kadar Müslümanlara Kâbe ziyaretini yasaklamıştı. Bu en doğal haklarıydı, ama onlar müminlerin Kâbe’yi ziyaret etmesine yasak koymuşlardı. Evet, niye elimizi onlardan çektin, onları elimizden aldın ya rabbi sorusuna cevap geldi.

velevlâ ricalun mu’minune ve nisaün mu’minatün lem ta’lemuhüm en tetaûhüm fetusıybeküm minhüm me’arretün Biğayri ‘ılm ama ah keşke şu istemeden haklarını çiğneme ve bilmeden kendileri yüzünden büyük bir yanlışa düşme ihtimaliniz bulunan üstelik henüz kendilerini tanımadığınız mü’min erkekler ve kadınlar Mekke’de olmasaydı.

Sebebi anlaşıldı. Demek ki Medine’de ki mü’minlerin tanımadığı Mekke de iman etmiş, ama imanlarını gizleyen, ya da henüz Mekke’ye imanları ulaşmamış bir grup oluşmuştu. Çıkamıyorlar, gidemiyorlar, işte gelen Ebu Cender’in başına ne geldiğini gördük. Ki Ebu Cendel bu ayet belki de inme sürecinde geliyordu Hudeybiye’ye doğru. İşte o da onlardan biriydi, tanınmıyordu. Babası müşriklerin baş sözleşmecisi, diplomatı, ama oğlu iman etmiş. Bundan kimsenin haberi yok. Dolayısıyla neden mü’minlerin elini onların üzerinden çektiğinin izahı bu.

Medine’de kilerin Mekke’den göç etmeyen mü’minlerden sorumlu olmadıklarını söyleyen Enfal/72. ayeti var. Yani onlardan sorumlu değilsiniz. Göç etselerdi, onlar da hicret etselerdi diyen. Fakat bu farklı bir durum. Onu dengeleyen bir ayet. Mü’minlerin can güvenliğini koruyan bir ayet. Düşmanın içinde bir avuç mü’min, göller bölgesinde bir ada gibi adeta. Sıkışmış kalmışlar. Eğer siz onlara saldıracak olsanız onlar aralarındaki mü’minleri de belki katledecekler, onlara zulmedecekler. Yani bu Kafir dolusu bir gemiyi, içinde bir kasç Müslüman var diye batırmadım demekten başka bir şey değil. Bu harika bir ilke aynı zamanda.

liyüdhılAllâhu fiy rahmetiHİ men yeşa’ İkinci bir gerekçe daha açıklanıyor burada. Allah dilediğini rahmetiyle kuşatmak için böyle yaptı. Bu da ayrı bir gerekçe bize göre. Nasıl ayrı? Elinizle onların ölümünü değil, dirilişini takdir etti Allah. Yani bir müddet sonra teker teker, hatta üçer beşer imana gireceklerdi Mekkeliler. Yani şimdi savaşmak için gelen Halid Bin Velid’in iman etme tarihi nedir biliyor musunuz? 200 süvariyle müşrik komutan olarak savaşmaya gelen Halid Bib Velid 6 ay geçmeden Medine’ye bir mü’min olarak göz yaşları içinde girecektir. Yanında Amr İbn-ül As olarak. Buyurun, böylesine bir yürek fethi, böylesine bir iman açılımı. Onun için böyle bir süreçte var.

Bir müddet sonra kıtlık çıktı Mekke’de. Hemen Hudeybiye’nin arkasından Mekke kıtlığa girdi. Aşırı bir kuraklık yaşandı ve bu kıtlığı tetikleyen bir başka şey daha oldu. Sümame Bin Üsal Müslüman oldu. Ara ara dersler sırasında size anlatmışımdır tefsirim sırasında. Yemame’nin iki reisinden biriydi diyor Sümame Bin Üsar için. Resulallah kendisini davet ettiğinde Mekke de, geçmişte, bir daha önüme çıkarsan öldürürüm diye tehdit etmişti. Eteğini bir sürü adam tutuyordu. Böylesine etrafı geniş bir nüfuzlu kraldı.

Bir gün mü’min müfrezesi sahil yolundan geçen bir grubu esir edip getirdi. Tanımamışlardı getirdiklerinin kim olduğunu, Resulallah tanıdı. Sen Sümame değil misin? Sen o sun değil mi? Evet ben Sümame’yim. Olay çözülmüştü. Sümame’yi bir mescide bağlattı, 3 gün mescide bağlı kaldı. Resulallah’ın Sümame  her; “nasılsın? diye sormasında dişlerini sıkarak konuşuyor, adeta küfreder gibi cevap veriyordu. Senden nefret ediyorum diyordu.

Ama Sümame mescitte, yani İslam toplumunun kalbinin nasıl attığını görmüştü. Çünkü İslam toplumunun kalbi mescitte atıyordu. Resulallah’ın insanlarla ilişkisini, çocuklarla ilişkisini, onlara olan şefkatini, ahlakını, himmetini görmüştü. Ve Resulallah onu doyurmak için birilerini görevlendirmişti. Doyurmak için görevlendirdiği insanlar şikayete geldiler; Ya Resulallah bu adam deve gibi yiyor, biz doyuramadık. Bizim sekizimizin bir günde yediğini, bu bir seferde yiyor demişlerdi. Ve daha sonra 3. gün Resulallah yine nasılsın dedi Sümame sessizdi. Bırakın gitsin dedi.

Sümame şaşırmıştı, gerçekten şaşırmıştı, hatta öldürüleceğini, öldürülmek için bir oyun olduğunu bile düşünmüştü. Ve bakıy, o zaman yeşilli ve sulak bir alandı bu günkü mezarın olduğu yer. Hurmalıktı. Orada bir su da akardı. Orada kayboldu. Bir müddet sonra Resulallah henüz mescitten çıkmamışken sahabeden biri; Ya Resulallah Sümame geliyor dedi. Olayı aktaran sahabe sanki Resulallah’ın yüzünden ay doğdu diyor. O kadar mı sevinilir, çok sevindi diyor.

Sümame geldi saçlarından ve ellerinden sular damlıyordu ve gözlerinden de yaşlar akıyordu. Resulallah’ın ayakları dibine kendini bıraktı. “Teslim olmaya geldim Ya Resulallah” dedi ve ondan sonra Sümame “bugüne kadar benim gözüme en çok nefret ettiğim insan sen görünürdün, şimdi ise senden sevimlisi yok demişti.”

Sümame bir müddet Medine’de kaldı İslam’ı öğrenmek için, dini öğrenmek için. Evinde misafir kaldığı ev sahibi şikayete geldi; Ya Resulallah Sümame yiyip içmiyor. Resulallah’ın o meşhur hadisi işte orada söylemişti. Kafir 7 boğum bağırsağıyla yer, mü’minse bir mide ile. Yani burada aslında imanı görünce Sümame’nin karnı doymuştu. İman sadece kalbini değil, karnını da doyurmuştu Sümame’nin. İşte bu Sümame giderken Mekke’ye uğradı, yiğitliğini kanıtlamak ve kendisine bir şey yapılmayacağını ispat etmek için Kâbe’yi tavaf etti ve imanını açıkladı.

Onu tanınmadılar, başına üşüştüler, öldürecekleri sırada biri tanıdı ve “o Sümame’dir yapmayın” dedi.  Bıraktıklarında Sümame; “Allah’a yemin olsun ki bundan sonra size bir dane buğday yok, bir dane tahıl yok, aç kalacaksınız” demişti. Çünkü Mekke’nin tüm tahılı Yemame’den gelirdi. Sümame göndermeyince Mekke’nin açlığı ikiye katlandı, Mekke’nin teslimiyetinin bir nedeni de Sümame oldu. Allah böyle yardımcı kıldı.

İşte bu süreç, gönüllerin fethine giden süreç ve arkasından Hayber’in fethi üzerine Hayber’den gelen gümüş ganimetlerin bir kısmını Resulallah Ebu Süfyan’ın; “Açız aç ya Muhammed..!” diye ricası üzerine Mekke’nin açlarına dağıtılmak üzere Hayber’in gümüş ganimet külçelerini Mekke’ye göndermesiydi. Düşünebiliyor musunuz? Öz çocukları olan insanları canlarından bezdirip kovalamışlar. Onlar ülkelerinde mallarını dahi alamadan terk etmişler ama Resulallah Mekke’nin açlarına gümüş külçeler gönderiyor. İşte yürek fethi dediğim şey bu.

lev tezeyyelu le’azzebnelleziyne keferu minhüm azâben eliyma eğer onlar seçilip ayrılsalardı elbet onlar içerisinden küfürde direnenleri sizin elinizle şiddetli bir azaba, cezaya çarptırabilirdik.

 

26-) İz ce’alelleziyne keferu fiy kulubihimül hamiyyete hamiyyetel cahiliyyeti feenzelAllâhu sekiynetehu alâ RasûliHİ ve alelmu’miniyne ve elzemehüm kelimetet takvâ ve kânû ehakka Biha ve ehleha* ve kânAllâhu Bikülli şey’in ‘Aliyma;

O zaman hakikat bilgisini inkâr edenler, kalplerine hamiyeti (köylülük – cahillik gururu), cehalet tutuculuğunu (yeniye kapalılık) yerleştirmişlerdi. Allâh, Rasûlüne ve iman edenlere sekine inzâl etti ve onları kelime-i takva (lâ ilâhe illAllâh) anlayışında sâbitledi. Onlar bu sözü bizâtihi yaşayarak hak etmiş ve ehil kimselerdi. Allâh her şeyi Aliym’dir. (A.Hulusi)

26 – O küfredenler kalplerinde o hamiyeti: Cahiliye hamiyetini kaynattığı sıra, ki o vakit Allah Resulünün ve mü’minlerin üzerine sekînetini indirdi ve onlara kelimei takvâyı ilzam buyurdu, onlar da ona ehakk-u ehl idiler, evet, Allah her şeye alîm bulunuyor. (Elmalı)

 

İz ce’alelleziyne keferu fiy kulubihimül hamiyyete hamiyyetel cahiliyyeti feenzelAllâhu sekiynetehu alâ RasûliHİ ve alelmu’miniyn Hani inkarda direnenlerin kalbini malum gurur diye tercüme edeyim hamiyeti. Gurur, küstahça gurur. El Hamiyyetel cahiliye cahiliye gururu doldururken Allah elçisine ve mü’minlere iç huzuru bahşetmişti.

İki şey, çok ilginç, bir tarafta cahiliye gururu, bir tarafta iç huzur, sekinet. Cahiliye gururu, cahiliye kendilerini bilmezlik çağıdır. Çünkü cahillik bildiğimiz manada bilgisizlik değil, kendini bilmezlik. Bağnazca bir gurur bu, küstahça bir gurur, Hakikate değil öfke ve inada dayalı taraftarlık aslında. Gurur şeytandan, huzur Allah’tandır. İşte cahiliyenin gururu onlara düşmüştü. Allah’ın verdiği huzur da Mü’minlere düşmüştü.

Süheyl Bib Amr’ın tutumunu hatırlayın Hudeybiye’de ki tutumunu. İşte cahiliye gururu bu. Rahman’ı kabul etmiyordu. BismillahirRahmanirRahıym yazılmıştı ama rahman da neymiş diyordu, sil onu, Bismikallahümme yaz. Biz rahmanı tanımıyoruz, bilmiyoruz diyordu. Cahiliyenin kör gururu bu Allah’a karşı bile gurur. Allah’ın rahmetine karşı bile gurur. Allah’ın rahmetinden hayatlarına karışacağı sonucunu çıkarıyorlardı. Çünkü bu kadar rahim olan Allah insanın hayatına karışırdı, onlarsa hayatın içine karışan bir Allah tasavvurundan uzaktılar. Böyle bir Allah istemiyorlardı.

Yine aynı örnekten gidelim Resulallah’a itirazı, Hz. Ali anlaşmanın başına, -katipti o.- Haze ma salâha aleyhi Resulallahi ehlemekkeh demişti. Bu Allah’ın Resulünün Mekke ehliyle yaptığı sulhtur, anlaşmadır diye yazmıştı, O Resulallah sözcüğüne itiraz etti. Resulallah’ta neymiş. Biz onun Allah’ın resulü olduğuna inansaydık Kâbe’ye sokardık sizi niye yoldan çevirelim. Demişti. Onu da sil. Hz. Ali “bunu yapamam demişti” Resulallah hayır sil diye ısrar etmiş ve en sonunda kendisi orayı silmek durumunda kalmıştı. Yani okuma yazması yok muydu demeye gerek yok, çünkü mühründe vardı o kadarını biliyordu. İşte bu cahiliye gururu.

ve elzemehüm kelimetet takvâ ve onların Allah’a karşı sorumluluk sözüne sadık kalmalarını sağlamıştı. Sekinetin sonucu bu. Sorumlu davranma sözü olan Lâ ilâhe İllallah’a sadakat.

Lâ ilâhe illallah’ı kelimeted takvâ diye anlamışlar. Ben bu anlayışı çokta yabana atmamak gerektiğini düşünüyorum kadim müfessirlerimizin bu anlayışını. Kelim-i tevhid bir yerde Allah ile sözleşmedir. Bu sözleşme aslında insanın Allah’a itaat edeceğinin uzun bir listesini içerir. Bu listenin altına atılmış bir sözleşmedir. Allah’a isyan, bu sözleşmeye isyandır, sözleşmeyi bozmaktır aslında.

ve kânû ehakka Biha ve ehleha zira onlar buna fazlasıyla layık ve ehil idiler.

Kelime-i tevhide layık ve ehil olmak. Sevgili Kur’an dostları duyuyor musunuz? Kelime-i Tevhide layık olmak, Kelime-i Tevhide ehil olmaktan söz ediyor. Sen Lâ ilâhe illallah demeye layık değilsin denildiğini düşünebiliyor musunuz. Sen Lâ ilâhe İllallah’a ehil değilsin. Aslında belki hidayette  bu. Ehil olmak, layık olmak, takvaya layık olmak yani.

ve kânAllâhu Bikülli şey’in ‘Aliyma ve zaten Allah’ta her şeyi hakkıyla bilendir.

 

27-) Lekad sadekAllâhu RasûleHUrrü’ya BilHakk* letedhulünnelMescidel Harâme inşaAllâhu aminiyne muhallikıyne ruûseküm ve mukassıriyne lâ tehâfun* fe ‘alime ma lem ta’lemu fece’ale min duni zâlike fethan kariyba;

Andolsun ki Allâh, Rasûlüne rüyasını Hak olarak doğruladı… İnşâAllâh, (kiminiz) kafalarınızı tıraş etmiş ve (kiminiz saçlarınızı) kısaltmış olarak, güven içinde, (ve o gün asla) korkmaksızın Mescid-i Haram’a kesinlikle gireceksiniz! (Allâh) bilmediğinizi bilerek size bundan önce feth-i kariyb (yakınlık {kurb} fethi) müyesser kıldı. (A.Hulusi)

27 – Şanına kasem olsun ki Allah hakikaten Resulüne o rüyayı hakkıyla sadık gösterdi, şanına kasem olsun ki inşallah Mescidi harama emniyetler içinde, başlarınızı kazıtarak, kırkarak, korkunuz olmayarak sureti katiye de gireceksiniz, fakat sizin bilmediğiniz şeyleri bildi de ondan önce yakın bir fetih yaptı. (Elmalı)

 

Lekad sadekAllâhu RasûleHUrrü’ya BilHakk doğrusu Allah gördüğü rüyayı gerçekleştirmek suretiyle elçisini tasdik etmiştir. Rüyanın bu kadarı gerçekleşti, gerisi ileride gerçekleşecekti. Tabii ki imtihan olarak. Hz. Ömer; Sen bize Kâbe’yi tavaf etmeyi vaad etmedin mi diyordu. Hudybiye anlaşmasının arkasından Resulallah’a. İçine sindirememişti anlaşmanın olumsuz gibi gözüken maddelerini. Sen bize Kâbe’yi vaad etmedin mi? Peygamberimiz cevap verdi. Bu sene demedim ya Ömer, Bu sene demedim ki.” Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer’in kolundan tuttu dedi ki eğer akıbetin iyi gelsin istiyorsan peygamberin ettiğini bırakma. Çok şeyler yaşandı, çok iç mücadeleleri verildi. Gerçekten de o gün muhteşem bir gündü. Bir tarafıyla büyük bir gönül fethi günüydü, bir tarafıyla da büyük bir hüzün günüydü.

letedhulünnelMescidel Harâme inşaAllâhu aminiyne muhallikıyne ruûseküm ve mukassıriyne lâ tehâfun elbet Allah dilerse mescidi harama güven içinde, saçlarınız tıraşlı veya kısa kesilmiş olarak ve asla korkuya kapılmadan gireceksiniz. Yani Hz. Ömer Resulallah’a hesap soruyordu, cevabı Allah verdi. Onun endişelerini Allah izale etti. Samimiyetini Allah böyle lütfetti, ayetlerle cevap verdi.

İnşallah diyor ayette, Allah yokmuş gibi konuşmamak esastır manasına geliyor bu. Hayatı Allahlı planlamak anlamına geliyor bu inşallah sözcüğü. Onun için İnşallah demek, Allah dilerse demek, Allahlı planlamaktır. Yani inşallahlı gelmesi ayetin, Allah yokmuş gibi düşünmeyin, Allah yokmuş gibi konuşmayın, Allah varsa imkansızlık yoktur, Allah varsa imkân vardır, iman en büyük imkândır demektir.

fe ‘alime ma lem ta’lemu fece’ale min duni zâlike fethan kariyba çünkü O sizin bilmediğinizi bilmektedir ve bundan ayrı olarak yakında gerçekleşecek bir fethi takdir etmiştir. Yine fethan kariyba geldi. Dönüp dönüp geliyor bu müjde. Fethi kariyb Hayber mi? Mekke’mi bazı müfessirlerin dediği gibi? Hayır, yetmez, ekleyin Şam, ekleyin Kahire, ekleyin Hire, (Pers imparatorluğunun merkezi,) Ekleyin San’a, yemenin merkezi. Ekleyin Yemame, ekleyin kurtuba, ekleyin buhara, ekleyin Semerkent, ekleyin İstanbul ve eklemeye devam edin. O fetih hala sürüyor, kıyamete kadarda sürecek o fetih muştusu. O fetih muştusunu, o fetih sancağını eşlinde taşıyan herkes bu ayetin sebebi nüzulüdür. İsterse bu ayetten 1450 yıl sonra gelsin. Bu ayetler onun içinde inmiştir.

 

28-) “HU”velleziy ersele RasûleHU Bilhüda ve Diynil Hakkı liyuzhirehu aleddiyni küllih* ve kefa Billâhi şehiyda;

O, Rasûlünü, hakikatin dillenişi olarak (bil-HÜDA) ve Hak Din (Esmâ’nın açığa çıkışı sistemi ve düzeni olan Sünnetullâh realitesi anlayışı) ile irsâl etti ki, O’nu tüm din anlayışlarına üstün kılsın! (Varlıklarında) Şehiyd olarak Allâh yeter. (A.Hulusi)

28 – O odur ki Resulünü hidayet rehberi ve hak dîni ile gönderdi, onu her dînin üstüne çıkarmak için, şahit olarak da Allah yeter. (Elmalı)

 

“HU”velleziy ersele RasûleHU Bilhüda ve Diynil Hakkı liyuzhirehu aleddiyni küllih elçisini doğru yol rehberliği ve hak din ile göndermiştir ki, bu dini tüm batıl dinler üzerine galip kılsın, üstün kılsın.

Evet, Hakk din İslam’dır, teslimiyet yoludur. Tek din Allah katında budur. Bu başka türlü düşünülemez. A. İmran/19. ayeti açık İnned Diyne ‘ındAllâhil İslâm (A. İmran/19) Allah katında din yalnızca İslam’dır. Teslimiyet yoludur yani. Teslimiyet yolu Allah’ın kabul ettiği tek dindir.

Yine; Ve men yebteğı ğayrel İslâmi diynen felen yukbele minh. (A. İmran/85) aynı surenin 85. ayeti. Kim İslam’dan başka bir dini benimserse, Allan onu ondan kabul etmeyecektir. Felen yukbele minh ondan o kabul edilmeyecektir, asla. Onun içinde teslimiyet yolu dışında herhangi bir yol Allah’ın yolu değildir.

Yine bir başka ayet; ve radıytü lekümül İslâme diyna. (Maide/3)Din olarak sizden İslam’dan razı oldum. Yani sadece inanç sistemi olarak İslam’dan razıyım. Bana İslam’la, teslimiyetle gelirseniz sizi dinli sayacağım, yoksa benin nezdim de dinsiz olacaksınız anlamına gelmektedir.

 ve kefa Billâhi şehiyda işte buna şahit olarak Allah yeter.

 

29-) Muhammedün Rasûlullah* velleziyne me’ahu eşiddâu alelküffari ruhamâu beynehüm terahüm rükke’an sücceden yebteğune fadlen minAllâhi ve rıdvana* siymahüm fiy vücuhihim min eserissücudi zâlike meselühüm fiytTevrati, ve meselühüm fiyl’İnciyli kezer’ın ahrece şat’ehu feâzerehu festağleza festeva alâ sukıhi yu’cibüzzürra’a liyeğıyza Bihimülküffar* veadAllâhulleziyne amenû ve amilussalihati minhüm mağfireten ve ecren ‘aziyma;

MUHAMMED, Rasûlullâh’tır! O’nunla beraber bulunanlar, küffara (gerçeği reddedenlere) karşı sert, kendi aralarında çok merhametlidirler. Onları rükû eder (varlıkta her an tedbir edenin Allâh Esmâ’sı olduğunu müşahedesinin haşyeti, tâzimi içinde), secde eder (varlığın yalnızca Esmâ özelliklerinden ibaret olarak kendilerine özgü bağımsız vücutları olmadığının müşahedesiyle “yok”luklarını hisseder) ve Allâh’tan fazl (lütfu – Esmâ kuvvelerinin farkındalığı) ve RIDVAN (Hakikatinin farkındalığıyla bunun sonuçlarını kuvveden fiile çıkarma özelliği) ister hâlde görürsün. Sîmalarına gelince, vechlerinde (şuurlarında “yok”luklarının idrakı olan) secde eseri vardır! Bu onların Tevrat’taki (nefse dönük hükümler) misal yollu anlatımlarıdır… İncil’deki (teşbihî) temsillerine gelince: Bir ekin ki filizini yarıp çıkarmış, sonra onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış da gövdesi üzerine doğrulmuştur; ekincilerin hoşuna gider… Böyle yapar ki, onlarla (Esmâ’sıyla açığa çıkardığı) küffarı (gerçeği reddedenleri) öfkelendirsin! Allâh onlardan iman edip bunun gereğini uygulayanlara mağfiret ve çok büyük karşılığını yaşatmayı vaad etmiştir. (A.Hulusi)

29 – Muhammed Resulallah dır, onun maiyetindekiler ise küffara karşı çok çetin, kendi aralarında gayet merhametlidirler. Onları görürsün cemâatle rükû’, sücud ederek, Allah dan fadl-u Rıdvan isterler. Sîmaları secde eserinden yüzlerindedir. Bu onların Tevrat’taki meselleri’ İncîl’deki meselleri de bir ekin gibidir ki filizini çıkarmış, derken onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış, derken sakları üzerinde bir düze istikamet almış, zürrâın hoşuna gidiyor. Onlarla kâfirlere gayz vermek için, onlardan iman edip de salih salih ameller yapanlara Allah hem bir mağfiret vaad buyurdu hem de bir ecri azîm. (Elmalı)

 

Muhammedün Rasûlullah Muhammed Allah’ın elçisidir. Süheyl Bin Amr’ın inkârının şahsında tüm zamanların peygamber inkârcılarına verilmiş bir tokat gibi cevap bu. Onun risaletinin şahidi Allah’tır, Kur’an dır, aklî şahidi ise yaşadığı hayattır. Böyle bir hayatı yalnızca bir peygamber yaşayabilir. İbn. Hazm’ında siyerinde dediği gibi; Peygamberin peygamberliğinin en büyük şahidi hayatıdır. Böyle bir hayatı yalnızca bir peygamber yaşar.

Vav atıf olarak okunursa Muhammedün Rasûlullah* velleziyne me’ahu Muhammed ve onunla birlikte olan, onun safında olanlar Allah’ın elçisidir manasına gelir. Böyle okuyanlar da olmuş. İbn. Aşur bunu şu manada alıyor; İsra/5 ayetinde ki ve Yasiyn/14. ayetinde ki mana ile elçinin elçisi, elçinin elçileri manasına almış. Fakat Musa Carullah daha farklı bir mana yüklemiş bu okuyuşa ve bunu tercih etmiş; Bütün bir ümmet insanlık nezdinde Allah’ın elçisidir sonucuna varmış. Resulallah’ın vefatından sonra risalet mirası bütün bir ümmete geçmiştir. İslam ümmeti insanlık nezdinde Allah’ın elçisidir demiştir. Gerçekten ilginç ve dikkate değer bir görüş.

velleziyne me’ahu eşiddâu alelküffari ruhamâu beynehüm ve onun safında olanlar hakkı inkâr edenlere karşı kararlı ve ödünsüz, birbirlerine karşı ise çok merhametlidirler.

Tersi, ters bir durum değil mi? Mü’minlere karşı şiddetli, keskin, ama kafirlere karşı yer bağır böyle, vıcık vıcık, evet efendimci, boynu bükük. İşte bu tavır Allah tarafından sevilmeyen bir tavır. Mü’min ödünsüzdür diyor. İmansız karşısında ödünsüzdür. İlkelerinden ödün vermez. Ve böyle bir mü’min, mü’min karşısında da toprak gibidir. Yer bağırdır. Vahyin terbiyesi budur.

..men yertedde minküm an diynihı fesevfe ye’tillâhu Bi kavmin.. (Maide/54) Kim O’nun dininden yüz çevirirse ey iman edenler, o yerinize yepyeni bir toplum getirir. yuhıbbuhüm ve yuhıbbuneH O onları sever, onlarda O’nu severler, Allah’ı severler. ezilletin alel mu’miniyne e’ızzetin alel kafiriyn. (Maide/54) Mü’minlere karşı toprak gibi, kâfirlere karşı ise ödünsüzdürler.

Abdurrahman bin Avf’a, hatırlayın bu ayetlerin inşa ettiği bir akıl nasıl olur. Kızgın bir anında Hz. Bilâl’e kara karının oğlu demişti. Ama bu söz ağzından çıktığı için öylesine kendini kınadı ve pişman oldu ki, yüzünü mescide yatırdı; “Eğer şu yanağa Bilâl’in siyah ayakları basmazsa bu baş buradan kalmayacaktır.” Demişti. İşte böylesine bir terbiye, terbiye bu.

terahüm rükke’an sücceden yebteğune fadlen minAllâhi ve rıdvana onları hep rükû ve secde halinde Allah’ın kerem ve rızasını ararken görürsün. Yani Hep namazda veya Allah’a boyun eğmiş ve teslim olmuş bir halde siymahüm fiy vücuhihim min eserissücud onların nişanları yüzlerinde ki secde izidir. Secde izi Mücahid’in İbn Abbas’tan naklettiği görüşe göre teslimiyet, İslâm onda bir seciye, bir karakter, bir ahlak, bir tavır, bir duruş haline gelmiş onun karakteri olmuştur. İşte yüzünde ki izden kasıt İslâm’ın onda bir karaktere, bir seciyeye, bir şahsiyete dönüşmesidir. Kişilik ve kimliğe dönüşmesidir diyor İbn. Abbas, böyle tefsir ediyor, mükemmel bir tefsir.

[Ek bilgi; “Ebu Zer ve Ebu`d-Derdâ (r.a.) derlerdi ki, “Resulullah (s.a.v) buyurdu ki: “Ben kıyamet günü kendisine secde izni verileceklerin birincisiyim, izin verilip başını kaldıracakların da birincisiyim. Başımı kaldırıp önüme, arkama, sağıma ve soluma bakarım, bakınca bütün ümmetlerin arasında ümmetimi tanırım. Ya Resululluh Nuh (a.s.)`dan ümmetine kadar bütün ümmetleri nasıl tanırsın? diye sorulduğunda da buyurdu ki: “Abdest izinden alınları, elleri ve ayakları parıldar.” Bu durum başka ümmetlerde yoktur. Ve kitapları sağ taraflarından verilir onunla tanırım, yüzlerinde secde izlerinden işaretleri vardır, onunla tanırım. Önlerinden sağ ve sol taraflarından koşan nurlarıyla tanırım.” (Hadis) (Elmalı Hadid/12-13 ayetler tefsirinden)]

zâlike meselühüm fiytTevrat bu onların Tevrat’ta ki temsilidir. En yakın ibare buna tensiye bölümünün 33. babın 1 – 3. cümleleri. ve meselühüm fiyl’İnciyl bir de onların İncil’de ki temsili var. kezer’ın ahrece şat’eh onlar filiz vermiş bir tohum gibidir. feâzerehu festağleza festeva alâ sukıhi yu’cibüzzürra’ derken Allah o filizi güçlendirir ve kalınlaştırır ki kökü üzerine dimdik doğrulsun da üreticiyi sevindirsin.

Ben farklı şeyler anlıyorum bu ibareden mü’minin esas duruşunu anlıyorum. Esas duruşunu temsilen dile getirdiğini düşünüyorum bunların. İnsanı yaratan üretici kim? Allah. İnsanın üreticisi Allah ne zaman sevinir, diye soruyorsanız, iman tohumu filiz verirse yüreğinizde. Eğer siz o tohumla güçlenip ayağa kalkar, o tohumla çimlenir ve amele dönüştürür, meyveye dönüştürürseniz, iman sizde bir meyveye durursa işte insanı üreticisi Allah o zaman sevinir. İnsanın üreticisi işte imanın meyveye durduğu mü’minin bu haline sevinir.

liyeğıyza Bihimülküffar Allah bunu inkârcılar kimilerinin tutsağı olsun diye yapar. Onlar üreticiyi sevindirir, ama düşmanı da üzer. Kâfirleri öfkelendirir. veadAllâhulleziyne amenû ve amilussalihati minhüm mağfireten ve ecren ‘aziyma şu da var ki Allah onlardan iman eden ve salih amel işleyenleri bağışlayacak ve büyük bir ödül verecektir.

Minhüm; İnkârcılardan diye anlaşılması daha doğrudur. Yani onlardan, sahabeden diye anlayanlar olmuşsa da Taberi gibi, İnkârcıların içinden de öyleleri çıkacaktır ki bir gün imana erecekler ve mü’min olarak büyük faydalar, yararlılıklar gösterecekler. Süheyl Bin Amr gibi. Hudeybiye de Resulallah’ın Allah resulü olduğunu kabul etmeyen Süheyl Bin Amr, Mekke’nin fethi günü Enes Bin Malik rivayet ediyor;

“Ben, Resulallah Kâbe de traş olurken yere düşen saçlarını toplayıp göz yaşları içinde yüzüne gözüne süren bir adam gördüm. Kim diye yakından baktığımda onun Süheyl Bin Amr olduğunu fark ettim.”

İşte iman budur. Rabbim imanı ayağa doğrulan ve meyveye duranlardan kılsın.

 

“Ve ahiru davahüm enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 23 Ağustos 2013 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: