RSS

İslamoğlu Tef. Ders. HUCURAT SURESİ (01-18) (163)

30 Ağu

231            “Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

BismillahirRahmanirRahıym

 

El Hamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn Vesselatü Vesselâmü alâ Resulüna Muhammedin ve alâ alihi ve ashabihi ve etba’ıhi ecmaiyn.

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Tâhâ 25-26-27-28)

Rabbim, göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi, düğümü çöz dilimden, ki anlasınlar beni. Amin, amin..!

Değerli Kur’an dostları bugün Kur’an ülkemizin yepyeni bir sitesine daha giriyoruz. Bu sitenin can alıcı şehirlerini dolaşacağız. Bu şehirlerin hayran edici sokaklarında gezeceğiz. Bu sokaklardan zümrüt, yakut ve elmas odalara geçeceğiz. Bu odalardan seyredeceğiz alemi, seyredeceğiz kendimizi. Bu odaların pencerelerinden kâh cennete açılacak önümüz, kâh ateş gösterilecek ibret almamız için. Bu odalarda özellikle kendimizi bulacağız, kendimizle buluşacağız, kendimize kavuşacağız, kendimize döneceğiz. Rabbim, bizi bize seyrettirecek

Hucurat suresi elimizde ki mushafta 49. sure. Adını 4. ayetinde ki odalar, sıra odalar, haneler anlamına gelen Hucurat dan alır.

Surenin iniş zamanı kesine yakın bir biçimde tahmin edebileceğimiz bir dönemdir. Elbette ki Medine döneminin sonlarındadır. 4. Ayet Temim oğullarının Medine’ye gelişi ile ilgili bir olaya atıftır. Bu geliş ‘Amül mufut denilen elçiler yılı diye bilinen 9. yıla tevafuk eder.

Yine 6. ayet fetihten sonra Müslüman olmuş bir ismin etrafında dönen bir olayla ilgilidir. Bu iki iniş sebebi bize surenin Medine de hangi yılda indiğini kesine yakın bir biçimde verir ki bu da hicretin 9. yılıdır. Yani sure dinin ikmal edildiği, nimetin itmam edildiği ifade buyrulan bir dönemde, bir zamanda inmiştir. Bunun içindir ki surenin konusu dinin ikmali ile ilgili, yani dinin şartlarının, zaruretlerinin, hacetlerinin ötesinde, dinin güzelliğiyle tahsiniyatıyla ilgili konular olduğu açık. Bunlarda ahlak ve adap konularıdır.

İnsan ilişkilerinin üzerinde yükseldiği etik ve estetik değerlere atıf yapar sure. Ahlak ve edeple ilgili bir takım ilkeler vaz eder. 5 kez; Ya eyyühelleziyne amenû hitabı bu surede geçer. Yani ey iman edenler diye seslenir sure. 1 ve 5. ayetler arasında Hz. Peygamberin şahsında Müslüman toplumun önderleri ile ilişki biçimi dile getirilir. Yalan haber üreten unsurlar muzır ilan edilir ve İslam toplumunun kardeşliğine yönelik en büyük tehdit ve tehlikenin yalan haber üreten unsurlara kulak vermek olduğu dile getirilir.

6 – 11. ayetler arasında iman kardeşliği vurgulanır. Kur’an da İnnemel mu’minune ıhvetün (10) biçiminde formüle edilen; Bütün mü’minler sadece ve sadece kardeştirler ayeti işte bu sure de geçer. Bunu zedeleyen insanların, daha doğrusu İslam cemaatinin bireylerinin birbirlerini hor ve hakir görmesi, aşağılaması, onurunu zedeleyici tavırlara girmesi şiddetle reddedilir ve yerilir.

13. ayetinde Allah katında üstünlüğün tek ölçüsü olan takva vurgulanır. Ki bu gerçekten de İslam’ın şiarıdır. Allah katında üstünlük ölçüsü bir tektir, o da takvadır. Allah’a karşı insanın sorumluluk bilinci, sorumluluk şuuru.

14 – 16. ayetler arasında pazarlıklı iman dile getirilir ve Allah’a din öğretme kalkanlar yerilir. Allah’a din öğretmeye kalkmak gerçekten de insanoğlunun haddini aşmasının vuracağı dip noktadır. Ve 17. ayet surenin berceste ayetleridir. Akılda en çok kalan ayetleridir. Bu ayetle iman etmek kişinin Allah’a lütfü değildir. Asıl Allah imana erdirmekle kişiye lutfetmiştir. Yani Allah’a iman ettim diye kişi Allah’ı ve resulü minnet altına almaya kalkmamalıdır. İman etmesi, Allah’ın kişiye lütfetmesidir, kişinin Allah’a değil. Çünkü imandan çıkarı olan tek taraf vardır, o da insan. Allah’ın insanın imanından hiçbir çıkarı, hiçbir yararı, hiçbir menfaati olamaz. Bu ayetten bir sonraki ayetle sure sona erer. Şimdi surenin tefsirine bu kısa özetten sonra geçebiliriz.

[Ek bilgi; Sûrenin ihtiva ettiği hususlar şunlardır:

1- Mü’minlerin Peygamberimiz (s.a.v)’e karşı hürmet ederek ilâhi emre ve peygamberin emirlerine karşı muhalefette bulunmamaları.

2- Peygamberin huzurunda yüksek sesle konuşulmaması ve dışardan da diğer insanlara çağırıldığı gibi kendisine çağrılmaması.

3- Fasıklann sözlerine kulak verilmemesi ve aralarında düşmanlık, dargınlık ve kırgınlık bulunan mü’minlerin arasının sulh edilmesi.

4- Müslümanlara karşı düşmanlık besleyerek sulha yanaşmayanlarla savaşılması.

5- Müslümanlar hakkında kötü zanda bulunulmaması ve alay edilmemesi.

6- Allah katında üstünlüğün ancak takva ile olduğunun bildirilmesi. (Ebu’l Leys Semerkandi- Tefsir-ül Kur’an)]

 

BismillahirRahmanirRahıym

 

1-) Ya eyyühelleziyne amenû lâ tukaddimu beyne yedeyillahi ve RasûliHİ vettekullah* innAllâhe Semiy’un ‘Aliym;

Ey iman edenler… Allâh’ın ve O’nun Rasûlünün önüne (beşerî düşünce ve yorumlarınızla, değerlendirmelerinizle) geçmeyin; Allâh’tan (şartlanmaya dayalı değer yargılarınızın sonuçlarını kesinlikle yaşatacağı için) korunun! Muhakkak ki Allâh Semi’dir, Aliym’dir. (A.Hulusi)

01 – Ey o bütün iman edenler! Allahın ve Resulünün önüne geçmeyin ve Allah dan korkun, çünkü Allah işitir bilir. (Elmalı)

 

Ya eyyühelleziyne amenû lâ tukaddimu beyne yedeyillahi ve RasûliHİ vettekullah siz, ey imana ulaşanlar. Zımnen bu hitap şöyle bir manayı içerir. Siz ey iman iddiasında bulunanlar, iddianızı ispat etmek istiyorsanız şunu yapın. Asla Allah ve elçisinin önüne geçmeyin ve sorumlu davranın, muttaki olun, takva ile hareket edin. Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincine varın, haddinizi aşmayın, Allah’ın sevgisini yıpratmaya kalkmayın. Allah’ın size olan ilgisini boşa çıkarmayın, yaratılış amacınızın dışına taşmayın. Allah’ın size verdiği emeği inkar etmeyin. Allah’ın size olan güvenini zedelemeyin. İlahi güveni zedelemek; insanın Allah’a karşı yapabileceği en büyük hatadır.

İşte bu, ilk ayet bu emirle başlıyor. Allah ve elçisinin önüne geçmemek. Kişinin kendisinin Allah ve elçisinin önüne geçirmesi ne demek. Bunun birkaç anlamı olabilir.

1 – Allah ve elçisinin önüne kendinizi koymayın. Yani kendinizi Allah’tan daha çok önemsemeyin. Sizin için Allah kaygınızın merkezi olmalı. Yani sizin ne dediğiniz değil, Allah’ın ne dediği önemli olmalı.

2 – Kendi görüşünüzü Allah ve Resulünün görüşünün önüne koymayın. Kendi görüşünüze Allah’ın ve elçisinin görüşünden daha fazla itibar etmeyin. O zaman Allah’a karşı haddinizi aşmış olursunuz. Unutmayın, siz parçayı görürsünüz ama Allah bütünü. Siz küçüğü görürsünüz, Allah küçüğü ve büyüğü görür. Unutmayın sizin bakış açınız çok sınırlı sadece baktığınızın görünenini görürsünüz. Ama Allah görünmeyenini de görür ve Resulüne bildirir. Onun için kendi görüşünüzü Allah ve Resulünün görüşünün önüne koyarsanız eğer, aslında kendinizi Allah’ın yerine koymuş olursunuz. Dolayısıyla haddinizi aşmış olursunuz.

Bir konuda düşünce yürütürken, akıl yürütürken, düşünce üretirken soracağınız soru; “Bu konuda Allah ne diyor?” Olmalıdır. Eğer bunu sorarsanız bu ayetin emrine uygun davranmış olursunuz. Duyguda, düşünce de ve eylemde haddini bilmeye davet ediyor bu ibare.

innAllâhe Semiy’un ‘Aliym Çünkü Allah her şeyi işitendir, her şeyi en ince ayrıntısına varana dek bilendir.

Ayet niçin böyle bitti? Neden Allah’ın önüne kendi görüşünüzü geçirmemeniz gerektiğini söylüyor çünkü. Her şeyi bilenin görüşü, çok sınırlı bilen insanın görüşünden tabii ki önde gelir. Bunu bilmeyecek ne var diyor. Dolayısıyla tersinden şunu da zımnen söylemiş oluyor; Eğer siz kendi görüşünüzü Allah’ın görüşünün önüne geçirirseniz, Allah’ın her şeyi bildiğini zımnen inkar etmiş gibi bir duruma düşersiniz ve kendinizin her şeyi bildiğinizi zımnen iddia etmiş gibi bir duruma düşersiniz.

 

2-) Ya eyyühelleziyne amenû lâ terfe’û asvateküm fevka savtin Nebiyyi ve lâ techeru lehu Bil kavli kecehri ba’dıküm li ba’dın en tahbeta a’malüküm ve entüm lâ teş’urun;

Ey iman edenler… Seslerinizi (fikirlerinizi) O Nebi’nin sesinin (bildirdiklerinin) üstüne yükseltmeyin! Birbirinize hitap ettiğiniz gibi (lâubali şekilde) yüksek sesle O’na hitap etmeyin! (Yoksa) siz farkında olmadan yaptıklarınız boşa gider! (A.Hulusi)

02 – Ey o bütün iman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinden üstün kaldırmayın ve ona birbirinize bağırır gibi iri söylemeyin! Haberiniz olmadan amelleriniz hiçe iniverir. (Elmalı)

 

Ya eyyühelleziyne amenû siz, ey imana erenler lâ terfe’û asvateküm fevka savtin Nebiyy sesleriniz peygamberin sesini bastırmasın. Sesinizi peygamberin sesinin üzerine çıkarmayın. Mota mot literal mana bu. Ama bundan bu anlaşılmalı. Sesleriniz peygamberin sesini bastırmasın.

ve lâ techeru lehu Bil kavli kecehri ba’dıküm li ba’dın en tahbeta a’malüküm ve entüm lâ teş’urun birbirinizle bağıra çağıra konuştuğunuz gibi, onunla da bağıra çağıra konuşup ta farkında olmadan iyiliklerinizi boşa çıkarmayın, amellerinizi yele vermeyin. Güzel eylemlerinizi sele vermeyin, zayi etmeyin.

Bu ayetin ifade ettiği hakikat sadece peygamberimizin sesinden yüksek bir sesle konuşmak değil. Bunun yasaklanmasıyla sınırlı değil. O zaman bu ayetin hükmü sadece peygamberimizin hayatıyla sınırlı olmuş olur. Yani sesin desibeliyle sınırlı değil. Zaten böyle anlayan bir sahabeye de Resulallah’ın verdiği cevap bunu ortaya koyuyor.

Bu ayet indiğinde ensardan Sabit Bin Kays isimli sahabe, ağır işitirmiş. Ağır işittiği içinde yüksek sesle konuşurmuş. Ağır işitenler genellikle yüksek sesle konuşurlar. “Yüksek sesle konuştum, o halde ben cehennemliğim. Bu ayette benim içindir“ diye kendini kendi evine hapsetmiş ve iki gözü iki çeşme başlamış ağlamaya. Kimse ikna edememiş, en sonunda Resulallah’a durum haber verilince, Resulallah onu mescitte görmeyip de nerede olduğunu sorup durumu haber alınca; “Hayır demiş. Bir rivayette yüzüne, bir rivayette gıyabında; Sen Allah yolunda yaşayıp, Allah yolunda mücadele edip, o yolda ölüp cenneti bulmak istemez misin? Bir başka rivayette; Hayır o cennete girecek demiş.

Yani hangisi olursa olsun neticede söylediği efendimizin, Sabit Bin Kays’ın anlayışını rettir. Bu ayet sadece literal olarak, sadece kelime anlamıyla anlaşılmamalı, sınırlanmamalı. Sesini peygamberin sesinden yükseltmek, aynı zamanda yukarıdaki ayetin devamı olarak kendi görüşünü Resulallah’ın görüşünün üstüne çıkarmaktır. Kendi iddiasını Resulallah’ın ortaya koyduğu sünnetin üzerine çıkarma. Sesin Resulallah’ın sesini bastırmasın diyor. Konuş, buradan bunu anlıyoruz. Konuşmayı yasaklamıyor, sen de görüş beyan et. Sen de ifade et kendini. Fakat bir sınırı olsun O sınır Resulallah’ın sesinin üstüne geçmesin. Biz sahabeyi böyle görüyoruz.

Hubab Bin Münzir Bedir savaşında Resulallah’ın karargah için tercih ettiği yere itiraz ederken;

– Ya Resulallah diyordu. Bu sana Allah’tan bir emir mi, yani vahiy mi, yoksa kendi görüşün mü.

Resulallah kendi görüşü olduğunu ifade edince,

– Hayır ya Resulallah, bana göre bura değil şura olmalı Karargah yeri. Gerekçem de şu. Düşmanı susuz bırakalım. Kuyuları düşmana kaptırmayalım kuyular arkamızda kalsın. O zaman biz galibiyeti daha da garantilemiş oluruz. Diyordu.

İşte bu efendimizi ikna etti. Yani burada sizin de sesiniz çıksın. Hiç sesinizi çıkarmayın değil, ama burada Resulallah’ın sesini bastıracak kadar çıkmasın. Resulallah’ın görüşün bastıracak kadar çıkmasın. Yani haddinizi bilin, haddinizi bilerek konuşun ve Allah Resulünün Allah’tan naklettiklerinin önüne kendi görüşünüzü geçirmeyin.

 

3-) İnnelleziyne yeğuddune asvatehüm ‘ınde Rasûlillâhi ülaikelleziynemtehanAllâhu kulubehüm littakvâ* lehüm mağfiretün ve ecrun azıym;

Gerçekten Rasûlullâh’ın katında seslerini kısanlar var ya, işte onlar Allâh’ın anlayışlarının ne seviyede olduğunu ortaya çıkarttığı kimselerdir. Onlar için bir bağışlanma ve çok büyük karşılık vardır. (A.Hulusi)

03 – Her halde Resulallah’ın yanında seslerini kısanlar, onlar, o kimselerdir ki Allah kalplerini takvâ için imtihan etmiştir, onlara hem bir mağfiret hem de büyük bir ecir vardır. (Elmalı)

 

İnnelleziyne yeğuddune asvatehüm ‘ınde Rasûlillâh Hani şu Allah Resulünün yanında seslerini kısanlar var ya, ülaikelleziynemtehanAllâhu kulubehüm littakvâ işte onlar Allah’ın kalplerini sorumluluk bilinciyle sınadığı kimselerdir.

Allah’ın; kalbi sorumluluk bilinciyle, yani takva ile sınaması ne demek? Takva ile sınamak. Aslında bunu şöyle anlayabiliriz. Allah’ın kendisini imtihana çektiği kimselerin kalbini takva ile doldurması. Bu sınavı geçeceği donanıma kavuşturmak anlamına gelir. Tıpkı aklı bilgi ile donatıp sınava sokmaya benzer. Bir insanın sınavı geçmesini istiyorsanız birkaç şey yaparsınız.

1 – Onun kopya çekmesine müsaade edersiniz. Ama bu hakkaniyetli değil.

2 – Alıp siz yazarsınız, sınav kağıdını siz doldurursunuz. Bu da hakkaniyetli değil. Cenabı hakkın insanların bir kısmını, bir kısmından ayırıp onları hiç sınamaması düşünülemez. Resulleri, nebileri, velileri, sıdıkları, alimleri abitleri, arifleri Allah seviyor diye sınav dışı tutsaydı eğer bu olur muydu? Oysa ki en büyük sınava onlar girmiş.

Fakat Allah’ın sınavda onlara yardımı nedir? Kalplerini takva ile doldurması. Yani önce onlara bilginin yollarını açıyor. Onların bilmelerini kolaylaştırıyor. Gönüllerine takvayı yerleştiriyor ve ondan sonra da imtihana sokuyor. Büyük sınavlara giriyorlar. İbrahim gibi kimi ateşle sınanıyor. Yine İbrahim gibi candan bir parça olan evlatla sınanıyor. Nuh gibi su ile sınanıyor, tufanla sınanıyor. Lût gibi eşi ile sınanıyor. Yani herkes farklı bir şeyle sınanıyor. Ama onların hepsi bu sınavı geçiyorlar. Çünkü Allah büyük sınavlara soktuğu insanların gönlüne takvayı dolduruyor. Sorumluluk bilincini.

Allah’ın yardımı sınava sokmamak biçiminde değil, onu sınav dışı tutma biçiminde değil, sınav kağıdını alıp ta kendisi yazma biçiminde değil. Ya da ona kopya çekme imkanı tanıma biçiminde değil. Ya ne biçimin de geliyor? Sınavı geçebilecek bir donanıma ulaşma, bunun yolunu açma biçiminde geliyor. İşte burada ki takva ile kalbin donanarak sınanması bizce bu anlama geliyor.

lehüm mağfiretün ve ecrun azıym onlar için sınırsız bir bağış ve büyük bir ödül vardır.

 

4-) İnnelleziyne yünaduneke min verail hucurati ekseruhüm lâ ya’kılun;

Sana, evinin dışından (dışarıdan) seslenenlere gelince, onların çoğunluğu aklını kullanmayanlardır! (Seslenip yanlarına çağırmak, aklını kullanmamak olarak değerlendiriliyor! Dikkat edilesi bir konu! A.H.) (A.Hulusi)

04 – Hücrelerin arkasından sana önleyenler, her halde ekserisi aklı irmeyenlerdir. (Elmalı)

 

İnnelleziyne yünaduneke min verail hucurati ekseruhüm lâ ya’kılun ne var ki sana, hanelerin ötesinden seslenenler de var. Onların çoğu kafalarını kullanmazlar.

Sureye ismini veren ayet bu. Hücre Hz. Peygamberin odaları. Bu ayet Temim oğullarının Medine’ye gelişinden söz eden bir ayet. Temim oğulları bölgede ki bedevi kabilelerden biri. Bedevi hayat tarzına yönelik bir uyarı aslında bu ayet. Bedeviler genellikle çadırlarda yaşadığı, mekan bilincine çok sahip olmadığı, çölü mekan olarak kullanıp, oradan kalkıp oraya, oradan kalkıp oraya göçebe bir hayat sürdüğü için şehirli bir hayata uyumlu olamıyorlar. Dolayısıyla medeni davranamıyorlar. Mesela kapı kullanmayı bilmiyorlar. Kapı vurmayı bilmiyorlar. İnsanlarla ilişki biçiminde şehirli biriymiş gibi geliştiremiyorlar. Onun içinde uzaktan çağırıyorlar birbirlerini ve tabii ki bu şehirli bir hayata uygun olmayan bir davranış biçimi. Yani adabı muaşerete uygun değil

Aslında Kur’an ın bedeviyetten medeniyete çağrısının bir ifadesi bu ayet. Bu ayetin şahsında, ki bu ayetlerin hükmü sadece indiği zamanla sınırlı değil, bu bir gerçek. Bu ayet tüm zamanlar ve mekanlarda ki bedevilere medenileşin çağrısı. İlişkinizi medeni bir biçimde kurun çağrısıdır. Aynı zamanda İslam cemaatinin önderlerine karşı, o cemaati oluşturan bireylerin nasıl bir saygı duyması gerektiğini ifade eden ve öğreten bir ayettir. Nezaket ve görgü kurallarının İnsan ilişkilerinin yönünü belirleyiciliğine de bir delildir bu ayet.

 

5-) Velev ennehüm saberu hattâ tahruce ileyhim lekâne hayren lehüm* vAllâhu Ğafûrun Rahıym;

Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette onlar için daha hayırlı olurdu. Allâh Ğafûr’dur, Rahıym’dir. (A.Hulusi)

05 – Eğer onlar sen kendilerine çıkıncıya kadar sabretselerdi elbette haklarında hayırlı olurdu, bununla beraber Allah gafurdur rahîmdir. (Elmalı)

 

Velev ennehüm saberu hattâ tahruce ileyhim lekâne hayren lehüm ama eğer sen kendilerine çıkıp gelinceye kadar sabretselerdi elbet bu kendileri için çok daha hayırlı olurdu. İşin özünde İslam cemaatinin önderlerinin hatırını alî tutması, kendi hatırını yüceltmesi anlamına geldiği dile getiriliyor. Yani İslam cemaati eğer kendi önderini onurlandırırsa, onun onurunu korursa, onun hatırını yüceltirse, aslında kendini yüceltmiş olur. Çünkü önderin onuru cemaatin onurudur. Başın onuru ayağın onurudur. Eğer baş dik durursa ayak rahat eder. Eğer baş yamulursa, bükülürse, boyun bükülürse bunun cezasını el de çeker, ayakta çeker kolda çeker, bacak ta çeker. Onun için İslam cemaatinin liderinin onurunu koruma görevi kendi onurunu korumaktan ayrı değerlendirilemez.

Tabiin müfessirlerinden Katade 1. ayet ile açıklar bu ayeti. Ki Katade’nin açıklamasına göre bu ayette ifade edilen şey Hz. Peygamberi bir konuda bir meselede zorlamak, yani vahiy şu konuda şunu söylese olmaz mıydı. Veyahut ta şu konuda vahiy niye gelmiyor, şu konuda şöyle diyen bir ayet inmeli değil miydi gibi yaklaşımlara karşı bir uyarı olarak geldiğini ifade eder Katade bu ayetin.

Özetle ayet şunu söylüyor; Kendi zamanlamanızı bırakın peygamberin zamanlamasına itibar edin. Allah’ın zamanlamasına itibar edin. Allah neyi ne zaman indireceğini çok daha iyi bilir.

vAllâhu Ğafûrun Rahıym ama Allah çok bağışlayandır, sonsuz merhamet sahibidir. Yani Allah ve resulünün zamanlamasına itibar etmeyenler aslında bağışlanması gereken bir cürüm işlemiş olurlar. Fakat Allah bunu bağışlar.

 

6-) Ya eyyühelleziyne amenû in caeküm fasikun Bi nebein fe tebeyyenu en tusıybu kavmen Bi cehaletin fetusbihu alâ ma fealtüm nadimiyn;

Ey iman edenler… Eğer bir bozuk inançlı size bir haber getirirse, iyice araştırın… (Yoksa) işin doğrusunu bilmeden bir topluluğa sataşırsınız da yaptığınıza pişmanlık duyarsınız! (A.Hulusi)

06 – Ey o bütün iman edenler! eğer size bir fâsık bir haberle gelirse onu tahkik edin ki cehaletle bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz. (Elmalı)

 

Ya eyyühelleziyne amenû in caeküm fasikun Bi nebein fe tebeyyenu ey iman edenler sorumsuzun biri size asılsız bir haber getirdiğinde, durup gerçeği araştırın. Fasığı, sorumsuzu biri diye çevirmem 1. ayette ki sorumlu manasına gelen takvaya çağrının zıddı olmasından dolayıdır. Ki muttakinin zıddı fasıktır burada. Muttaki sorumlu, fasıksa burada, bu bağlamda sorumsuz demektir.

Burada bir olay dile getiriliyor, olay kısaca şöyle, ki ayetlerin bir ayağı vardır, ayetler zaman içinde bir yerde dururlar. Ayetlerin ayağının nerede durduğunu görmek, başının nerede durduğunu görmeyi daha da kolaylaştırır. Ayetlerin başı gökte ayakları yerdedir. Ayaklarının nerede durduğunu bilirsek, başının anlamını çok daha iyi çıkarabiliriz. İşte bu nedenle bu ayetle ilgili bir sebebi nüzul rivayetini nakletmek istiyorum.

Velid Bin Ukbe’yi Resulallah Muhayrık oğullarına zekat toplamak üzere görevli olarak yollar. Velid Bin Ukbe, Ukbe bin Ebi Muayd isimli müşriklerin en azılı liderlerinden ve İslam’ın en büyük düşmanlarından birinin oğludur ve fetihten sonra teslim olmuştur İslam’a. İşte bu zat Mustalik oğullarına zekat toplama göreviyle gönderildiğinde Mustalik oğulları Resulallah’ın zekat memuru olarak Velid bin Ukbe’nin geldiğini duyarlar ve silahlanırlar.

Bir rivayete göre Velid Mustalık oğulları yurduna girdikten sonra bunu görür, bir başka rivayette Velid yolda bunu duyar. Yine bir rivayette Velid’le Mustalik oğulları arasında geçmişten kalan, cahiliye döneminde bir husumet vardır. Aralarında veya iki kabile arasında, iki boy arasında bir olay olmuştur, tatsız bir olay. İşte bundan dolayı Velid’in kendilerine geldiğini duyan Mustalik oğulları, onun hayrına gelmeyeceğinden yola çıkarak silahlanırlar.

Veyahut ta Velid’e onların silahlandığı haberini getiren kişi bu yanlış anlamayı bir haber olarak getirir. Velid’se haberi alır almaz gerisin geri döner ve Resulallah’a gelerek Mustalik oğullarının böyle böyle yaptığını söyler. Bu Resulallah’a karşı baş kaldıran anlamına gelir. Onun emrini dinlememek anlamına gelir ve tam Resulallah onlara ceza vermek için harekete geçeceğinde bu ayet iner.

İşte bu ayet aslında Mustalik oğullarının Resulallah’a karşı herhangi bir itirazda bulunmadıklarını, zaten bu gerçeğin çok geçmeden ortaya çıktığını, çünkü Mustalik oğullarının zekatı toplayıp kendilerine ait bir kişi ile peygambere, Medine’ye zekatı gönderdikleri ortaya çıkar. Yani gönderirler. Bu gerçek ortaya çıktığında ayette işte bu gerçeği pekiştirmiş olur.

Bu çerçevede değerli dostlar ayetin bize verdiği, tüm zamanlara verdiği muhteşem dersler var. O dersleri ayetin ikinci cümlesini okuyup bitirdikten sonra izah etmeye çalışalım.

en tusıybu kavmen Bi cehaletin fetusbihu alâ ma fealtüm nadimiyn değilse, yani size asılsız bir haber getirildiğinde, bunu durup gerçeği araştırmazsanız, böyle yapmazsanız istemeden birilerini rencide eder, ardından da yaptığınızdan pişman olursunuz. Ya da pişmanlık duyacak bir şeyler yaparsınız. İslam Cemaatinin şeref ve itibarını örseleyecek haberler asla itibar edilecek haberler olamaz. İşte burada bu tür üretilmiş haberlere karşı uyanık olmaya çağrılıyor Müslüman bireyler.

Aleyhte habere inanmak aslında bir iç problemidir. Çünkü Müslümanlar aleyhinde habere araştırma gereği duymadan inanmaya yatkın bir ruh hali aslında yamuk bir ruh duruşudur, ruh halidir, yamuk bir bakış açısıdır. Yalan haber üretimi mahkum edilmiştir bu ayette. Yalan haber üretenler de mahkum edilmiştir. Araştırın diyor ayet. Gerçeğe dayalı eylem gerçekleştirin diyor. Araştırmadan soruşturmadan yola çıkmayın. Size gelen aleyhte bir haberi bin kez araştırın. Çünkü sonuçta pişman olacak olan yine siz olursunuz.

Ama size gelen lehte bir haberi bir kez araştırabilirsiniz, hatta araştırmayabilirsiniz. Çünkü lehte gelen haber suizannınıza değil, hüsnü zannınıza sebep olur. Ama aleyhte gelen bir haber suizannınıza, kötü zannınıza sebep olur ve suizan vebaldir. Suizan haramdır. Bilmeden konuşanlara da bi,r çift sözü vardır bu ayetin. Bilmeden konuşmayın, bilmeden konuşursanız yalan konuşmak durumunda kalırsınız. Bilgi sahibi olmadan konuşursanız karşıdakini de aldatmış olursunuz.

Ve lâ takfü ma leyse leke Bihi ‘ılm. Bilgiye sahip olmadığın bir konuda arkasına düşme bir şeyin. Eğer o konuda bilgiye sahip değilsen, bilgiye sahip olmadığın konunun arkasına düşme. innesSem’a vel Besara vel Fuade küllü ülaike kâne anhu mes’ula. (İsra’/36)eğer bilgiye dayalı olmadan eyleme geçersen bu durumda göz de, kulakta, hepsi vebal sahibi olur. Mes’ul olur bütün bu yapılanlardan. O nedenle bu ayet bizi, bilgiye sahip olmadan harekete geçmemeyi öğütlüyor bize.

 

7-) Va’lemu enne fiyküm RasûlAllâh* lev yutıy’uküm fiy kesiyrin minel emri le ‘anittüm ve lakinnAllâhe habbebe ileykümül iymane ve zeyyenehu fiy kulubiküm ve kerrehe ileykümül küfre vel füsuka vel ‘ısyan* ülaike hümür raşidun;

İyi anlayın ki, Rasûlullâh içinizdedir! Eğer (O) çoğu işte size uysa, elbette sıkıntıya düşerdiniz! Ne var ki Allâh size imanı (hakikatinizi hissetmeyi) sevdirdi, onu anlayışınızda güzel gösterdi ve küfrü (gerçeği ret), fusuku (bilinci körleten imanın dışına taşan fiilleri) ve isyanı (nefsanî hırsları) size sevimsiz gösterdi… İşte bunlar olgunluğa erenlerin ta kendileridir! (A.Hulusi)

07 – Hem biliniz ki içinizde Allahın Resulü var, eğer o bir çok işlerde size itâat eder olsa haliniz yaman olurdu ve lâkin Allah size imanı sevdirdi, ve küfrü, füsuku, isyanı nazarınızda kerîh kıldı. (Elmalı).

 

Va’lemu enne fiyküm RasûlAllâh ve aklınızdan çıkarmayın ki Allah’ın Resulü aranızda yer almaktadır. lev yutıy’uküm fiy kesiyrin minel emri le ‘anittüm eğer o her işte size uysaydı haliniz harap olurdu. Hele ki her işte size uymadı. Yani sizinle istişare etti, fakat eğer size uysaydı her işte, siz onu yanlış yönetmeye kalkardınız. Çünkü bütünü gören Allah onu yöneltti. Siz ise parçayı görüyor, bütünü gördüğünüzü zannediyorsunuz. Onun için Resulallah’ı yanlış bilgilendirmeye kalkmak haddi zatında Resulallah’a olan Allah’ın ilgisini görmemek demek.

Ya onun olmadığı durumlarda ne yaparsınız? Zımnen sanki böyle bir soru sormamızı istiyor. Allah resulü aranızdayken böyle yapıyorsunuz, Allah Resulü aranızdan ayrılınca ne yapacaksınız. Allah Resulü aranızdan ayrılınca bilgiye daha çok sarılmanız lazım. Çünkü şimdi Allah ona söylüyor, o size söylüyor, siz yapıyorsunuz. Ama yarın o aranızdan gidince bu kez sıcak vahiy de inmeyecek, şimdi büyük bir hata yapmanın eşiğine gelmişken ayet sizi hatadan alıkoydu. Yarın vahiy kesilince ne yapacaksınız. Yine birileri sizi böyle yanlış bilgilendirirse, haksız yere birilerinin üstüne yürüyüp onlarla çarpışacak mısınız. İşte o güne şimdiden hazırlanın. Bu vahiy böyle her zaman sıcak sıcak inmez. O halde bu inmiş olan vahyi dünya durdukça kullanın, insanlığın sonuna kadar kullanın. Bu vahyin getirdiği ilkeleri hep sıcak tutun. Nedir O? Gelen bir haberi iyice araştırın. Araştırmadan harekete geçmeyin ki vahiy size de nazil olmuş olsun.

ve lakinnAllâhe habbebe ileykümül iymane ve zeyyenehu fiy kulubiküm Lakin Allah size imanı sevdirdi ve onu yüreklerinizde güzelleştirdi, tezyin etti.

Ne kadar harika bir ifade Allah size imanı sevdirdi. Dinin temeli sevgidir. Bu ayet bunu söylüyor. Dinin zemini sevgidir. İman bir ağaca benzer bu ağacın kökü sevgidir. Sevgi tohumundan çıkar. Tohumu sevgidir. Zaten; Habbebe ileyküm diyor, habbe kullanılıyor. Ha be be kökü, habbe kökü aynı zamanda tohum demektir. Meyvesi tohumundan çıkan ürünlere de habbe denir. Onun için Türkçemizde hububat diyoruz. Buğday, arpa, çavdar, yulaf, hatta bakla, nohut, fasulye. Hububat diyoruz. Niçin? Çünkü bir ekersiniz kendisinden bir çok alırsınız. Onun için muhabbet kalbe ekilmiş bir hububattır. Bir tohum eker bin, haya bire sonsuz verir. Yürek tarlasına sevgi tohumu ekilirse eğer bire sonsuz veren bir ağaca dönüşür. Onun için muhabbet budur ve dinin temeli muhabbettir. Din ağacı muhabbet tohumundan çıkar.

Kur’an da Din, iman ağacının meyvesi de sevgi olarak adlandırılır. Çok ilginçtir. İnnelleziyne amenû ve amilus salihati seyec’alü lehümür Rahmânu vüdda. (Meryem/96) Alın bu ayeti. İman edenler ve salih amelle bu imanı taçlandıranlar için Allah bir sevgi var edecek. Bu da imanın sonucu. O zaman şöyle diyebilir miyiz? İmanın sebebi de sevgidir, sonucu da sevgidir. İman ağacının tohumu da sevgidir, meyvesi de sevgidir. Tohumdaki sevgiyi Kur’an “hub” kelimesiyle anıyor, meyvedeki sevgiyi ise “vûd” kelimesiyle anıyor. İkisi arasındaki fark bu. ikisi de sevgi manasına geliyor.

Ama ikisinin ifade edildiği kelime farklı; Hub; tohumdaki sevgi, illet olan sevgi. Vûd; meyvede ki sevgi, sonuç olan sevgi. Yani iman iki sevgi arasındadır. Yani iman sevgi tohumundan çıkmış sevgi ağacının, sevgi meyvesidir. Eğer sevgisizse o ağaç meyve vermemiş demektir.

ve kerrehe ileykümül küfre vel füsuka vel ‘ısyan yine o size hakikati inkarı, yani küfrü, yani nankörlüğü aslında. Buradaki anlamıyla küfür ahlakidir. Çünkü bu sure bütünüyle ahlaki ilkelerden söz etmektedir. Burada ki küfrün anlamı da literal anlamıyla ahlaki anlamdır, yani nankörlüktür. Yine o size nankörlüğü, füsuku, sorumsuzca davranmayı ve iyi olana karşı çıkmayı çirkin gösterdi. Allah imanı sevdiriyor, günahı çirkin gösteriyor, yerdiriyor.

Burada 3 şey sayılıyor. İmanı sevdiren Allah 3 şeyi de yerdirdi, kötü gösterdi.

1 – Küfür, yani nankörlük. Allah’a karşı nankörlük etmeyi kötü görmek. Aslında sevabı sevmek, en büyük sevap. Allah’ın bir insana yardımı temelde sevap işletmekten daha çok sevabı sevmesini temin etmektir. İmanı sevmek İmanın tadını ve hazzını almaktır, ki buna peygamberimiz ‘alametül İman diyor. İmanın lezzeti. İmanı severse bir insan lezzetini alır, lezzet alır ondan. Lezzet alınan bir imanla yapılan ibadete üşenilmez, zora gitmez Allah’ın emirlerini yaparken insan zevk alarak yapar. Neşe duyar bundan. İlahi emirleri yerine getirmek için ödediği her bedeli güle oynaya kabul eder.

Onun içinde namaz kılmak onun için bir yük olmaz, oruç tutmak yük olmaz, Allah yolunda cehdü gayret göstermek yük olmaz. Allah yolunda kazancının bir kısmını vermek zoruna gitmez. Seve seve yapar bunu. Hatta bunu yapar, yaptığını aynı zamanda döner teşekkür eder.  Benden kabul ettiğin için teşekkür ederim der.

Yine Allah namazı emreder, namazı kılar, bunu yüksünerek yapmaz, namazı bana emrettiğin için sana namaz cinsinden teşekkür ederim Allah’ım der, nafile namaz kılar. İşte peygamberimizin sünnet diye kıldığımız namazları buydu.

Yine Allah orucu emreder, orucu tutar, Ya rabbi, orucu bana emrettiğin için sana teşekkür ederim der, oruç cinsinden nafile oruç tutar.

Hacca gider, haccı emrettiği için Allah’a hac cinsinden teşekkür eder ve umreye gider. İşte her ibadetin kendi cinsinden yapılan nafile aynı zaman da o emre teşekkürdür. Resulallah’ın nafile ibadetleri de bu teşekkür cümlesindendir.

2 – Sevdirir aynı zamanda nefret ettirir. Neden nefret ettirir? Birincisi küfürden, inkardan. İnkar etmekten hoşlanmaz mü’min. İmanı sevdi mi inkarı yerer, inkardan soğur. Onun için tir tir titrer. Hatta bırakın kendi inkarını, inkar etmiş birini gördüğünde, içine bir taş düşmüş, hatta ateş düşmüş gibi yanar, sızlar. Çünkü inkarın ne büyük bir talihsizlik olduğunu, şanssızlık olduğunu bilir.

Yine füsuktan çiğrer, ondan da nefret eder. Füsuk; fare başını deliğinden çıkarıp girdiği için füseyk ismi ile isimlendirilir Arap dilinde. Yani bir şeyden çıkmak, deliğinden çıkmak, daha doğrusu yuvasından çıkmak, ait olduğu yeri terk etmek manasına. Haddini bilmemek, yerini terk etmek, Allah’ın kendine biçtiği rolden kaçmak. Günah budur zaten. Günah; Allah’ın kendine çizdiği sınırı çiğnemektir. Allah insana sınır çizmiştir. Şu sınırları çiğneme demiştir. Çiğnerse işte ona füsuk diyor.

İşte bundan nefret ettirirse Allah şeytan insanı ayartamaz. Benliği insanı ayartamaz. Nefret ederse eğer günahtan, insanın eli günaha varmaz. Onu günaha ikna etmek çok zordur. Sadece günah; Allah yasakladığı için kaçınmaz, hoşlanmadığı içinde kaçınır. Bu ikisi birbirini güçlendiren bir şeydir aynı zamanda. Allah’ın insana yardımıdır.

3 – Üçüncüsü isyan; teslim olmanın zıddıdır, teslimiyetin zıddıdır. Teslim olmak İslam olmaktır, teslim olmamak, isyan olmaktır.  İslam olmakla isyan olmak birbirinin zıddıdır. Onun için teslim olmayı sevdirir Allah. Teslim olmamaktan da nefret ettirir. Allah’a teslim olmamaktan insan hoşlanmaz. Yani hatta hatta teslimiyetinin kıymetini her gün daha bir bilir ve; Ya rabbi sana teslim olduğum için sonsuz şükürler olsun der. Ya isyan etseydim diye de, bunu hatırladıkça tüyleri diken diken olur. İşte Allah’ın güzelliği sevdirmesi ve kötülükten nefret ettirmesi Allah’ın insana, mü’mine olan en büyük lûtfudur.

ülaike hümür raşidun işte onlar doğru tarafa yönelenler, yöneltilenlerdir. Yani bunlar rüştüne ermiş olanlardır. Rüşte böyle erilir. Rüştünü ispat etmek istiyorsa insan böyle ispat etsin. Yoksa onun aklı bebek, onun aklı büyümemiş, onun aklı olgunlaşmamış, o henüz kırkında da, ellisinde de, altmışında da olsa rüştünü ispat etmemiş demektir.

 

😎 Fadlen minAllâhi ve nı’meten, vAllâhu ‘Aliymun Hakiym;

Allâh’tan bir lütuf ve bir nimet olarak… Allâh, Aliym’dir, Hakiym’dir. (A.Hulusi)

08 – İşte onlardır ki Allahın fadl-u nimetiyle rüşte irmişlerdir ve Allah alîmdir, hakîmdir. (Elmalı)

 

Fadlen minAllâhi ve nı’meten, vAllâhu ‘Aliymun Hakiym Allah’ın lûtfu ve nimeti sayesinde zaten Allah her şeyi bilir, üstün hikmet sahibidir.

Aslında bir önceki ayetle birlikte bunu okumak lazımdı. Çünkü ikisi birbirinin devamı mahiyetinde ülaike hümür raşidun Fadlen minAllâhi ve nı’meh işte onlar doğru tarafa yönelenlerdir. Zira Allah onlara lütuf ve nimet etmiştir, lûtfermiştir. Allah’ın nimeti sayesinde doğruya yönelmişlerdir. vAllâhu ‘Aliymun Hakiym Allah her şeyi bilir, üstün hikmet sahibidir.

 

9-) Ve in taifetani minel mu’miniynaktetelu feaslihu beynehüma* fein beğat ihdahüma alel uhra fekatillületiy tebğiy hattâ tefîe ila emrillah * fein faet feaslihu beynehüma Bil adli ve aksitu* innAllâhe yuhıbbul muksitıyn;

Eğer iman edenlerden iki topluluk çarpışırlarsa, onların arasını düzeltin… Eğer onlardan biri diğerine karşı haddi aşıp tecavüz ederse, o tecavüz edenle, Allâh’ın emrine dönünceye kadar savaşın! Eğer dönerlerse, adaletle aralarını bulun. Muhakkak ki Allâh, her şeyin hakkını verenleri sever. (A.Hulusi)

09 – Ve eğer Müminlerden iki taife çarpışırlarsa hemen aralarını bulun barıştırın, şayet biri diğerine karşı bag yediyorsa o vakit bagî olana Allahın emrine rücu’ edinceye kadar kıtâl edin, eğer rücu’ ederse yine adaletle beyinlerini sulh edin ve hep insaflı olun, çünkü Allah adâlet yapanları sever. (Elmalı)

 

Ve in taifetani minel mu’miniynaktetelu feaslihu beynehüma mü’minlerden iki grup çatışırsa aralarını bulun. fein beğat ihdahüma alel uhra fekatillületiy tebğiy hattâ tefîe ila emrillah fakat bir taraf diğerinin hakkına tecavüz eder, diğerine saldırırsa, o haksız taraf ile Allah’ın emrine dönünceye kadar çarpışın. fein faet feaslihu beynehüma Bil adli ve aksitu ama eğer saldırganlıktan vaz geçerlerse tarafların arasını bulun ve adaletli davranın adil, adaletle bulun tarafların arasını ve eşit davranın. innAllâhe yuhıbbul muksitıyn Allah eşit davrananları sever.

Evet, ayeti kerime açık. İniş nedeni üzerine bir olay nakledilir kaynaklarda. Aslında birkaç olay nakledilir ama ben bir tanesini nakletmek istiyorum kısaca.

Evs’li Abdullah İbn Übey, bildiğiniz gibi Medine’de ki münafıkların lideridir bu adam. Kendisi krallığa hazırlanırken Resulallah’ın hicretiyle krallığı bozulmuştur, menfaatleri bozulmuştur. Onun içinde Resulallah’a ölümüne düşmandır, fakat düşmanlığını gizler, maske takar. Dışarıdan dostmuş gibi görünür, ama en olmaz yerde, en olmadık yerde Resulallah’ı yalnız bırakır. Tıpkı Uhut’te yaptığı ihanette olduğu gibi. Hatta utanmadan Resulallah’ın temiz ve pak eşine iftira atar, bu iftiranın yayılmasına sebep olur ve daha neler neler. İşte bu adam.

Resulallah’ın merkebinin kokusunun kendisini rahatsız ettiğini söyler. Abdullan bin Revaha onun bu hakaretine dayanamaz. Aslında Resulallah rahatsız ediyor onu. Fakat Resulallah’a hakaret edemeyince, Resulallah’ın merkebine hakaret ediyor. Sahibini dövemeyen, öyle..! merkebini dövmüş oluyor. Abdullah bin Revaha onun derdini iyi bildiği için ona cevap veriyor.

– Resulallah’ın merkebinin kokusu senin miski amberinden bin kat daha hayırlıdır. Diyor ve tabii bu söz üzerine iki taraf parlayıveriyor. O evs li Abdullah bin Revaha Hazreçli. O hemen ırkçılığa döküveriyor. Münafıklığının gereği olayı kan bağına döküyor. Hemen ırkçı bir çatışmaya dönüştürmek istiyor.

– Evs’ liler yetişin diyor, bu Hazreç’li bana laf etti. Ve mü’min olan Evs’liler onun kimliğini unutarak kan gayretiyle, kabilecilik gayretiyle, hemşerilik gayretiyle onun arkasında safında yer alıveriyorlar. Oysa ki onun derdi başka, onun sıkıntısı başka. Ama mü’minler gözlerini asabiyet bürüyünce doğru düşünemez oluyorlar. Aslında burada tarih üstü bir ibret var. Zamanlar ve zeminler üstü bir ibret var. Samimi insanlar bile bazen asabiyet gözleri kör ederse, taraftarlık aklı dumura uğratırsa doğru düşünmeyi, doğru düşünme melekesini kaybedebiliyorlar.

İşte burada böyle bir olay böyle bir sebebi nüzul naklediliyor. Ama bana göre bu sebebi nüzul rivayeti doğru olamaz, doğru ise bu ayetle ilgili olamaz, çünkü bu sure hicretin 9. yılında nazil oldu. Abdullah İbn. Übey ise ondan çok önce ölmüştü. O nedenle bunu daha farklı bir sebebi nüzul ile izah etmek daha doğru olur ki onu da kaynaklarımızda buluyoruz aslında.

Ümmü Zeyd isimli bir sahabe hanım kocası tarafından anne babasına, akrabalarına ziyarete gönderilmeyip yasaklanıyor ve evde hapsediliyor. Ümmü Zeyd’i hapseden kocasına kızan Ümmü Zeyd’in akrabaları geliyorlar evi basıyorlar ve saklanan üzerine kapı kilitlenen bacılarını, evde hapsedilen bacılarını alıyorlar. Bunun üzerine kocasının taraftarları ile Ümmü Zeyd’in taraftarları akrabaları arasında bir çatışma meydana geliyor.

Hatta bu sıcak çatışmaya dönüşüyor ve büyük bir olaya dönüşmek üzere iken buna ayet el koyuyor. Yani bu tabii ki sebebi nüzul. Fakat şu unutulmamalı ki burada ne şu, ne bu olaya hasredemeyiz, ayeti kerime tüm zamanlarda mü’minlerden iki taraf eğer birbirlerine düşerse birbiri ile vuruşacak kadar kendi kimliklerini arkaya atarlar ve kabilevi kimliği öne alırlarsa bu iki tarafın arasını bulmak bir görevdir. Bu çatışmaya girmeyenlere.

Eğer bu iki tarafın arası bulunduktan sonra bir taraf diğerinin hukukuna tecavüz ederse siz de tecavüz edilen tarafla olun ve öbür tarafı kendi hukukuna riayet edinceye kadar mücadele edin diyor. Yani burada Mü’min toplum, İslam cemaati içerisinde saldırgana karşı bir tavır belirleniyor. Müslüman toplumun içinde dahi olsa saldırgansa onunla beraber olmayın. Onu yalnız bırakın, hatta ona karşı mücadele edin emrini görüyoruz burada.

Tabii ki bu eşitliğimizi, onlara karşı eşit davranmamızı engellememeli. Onun içinde ayet Allah eşit davrananları sever diye bitiyor. Yani adaletli davranın eşit davranın. Ben falanca kabiledenim, biz hata yapsak ta bizim kabiledir, veya bizim boydur, bizim soydur, bizim hemşerilerdir. Dolayısıyla bizden olsun çamurdan olsun demeyin. Eğer çamurdansa sizden olsa da çamurdur. Dolayısıyla çamuru altın etmeye kalkmayın, altın diye tanıtmaya kalkmayın. Çamurla beraber olmayın. O nedenle burada bizim adalet duygularımızın her türlü kişisel duygunun üstüne geçmesi isteniyor.

 

10-) İnnemel mu’minune ıhvetün feaslihu beyne ehaveyküm vettekullahe lealleküm turhamun;

Muhakkak ki iman edenler kardeştirler! O hâlde iki kardeşinizin arasını düzeltin ve Allâh’tan korunun ki rahmete eresiniz. (A.Hulusi)

10 – Mü’minler ancak kardeştirler: onun için iki kardeşinizin aralarını düzeltin ve Allah dan korkun ki rahmete şayan olasınız. (Elmalı)

 

İnnemel mu’minune ıhve bütün mü’minler yalnızca kardeştirler. İşte temel değer bu. İşte İslam kardeşliğinin en büyük gerekçesi bu; İman. İman kardeşliğidir, kardeşlik iman kardeşliğidir. Dolayısıyla bizi kardeş kılan değerlerdir kardeşliğimizin temeli. Bu temel sarsılırsa kardeşliğimiz sarsılır. Onun için öz kardeşimiz dahi olsa bu değerleri yıkmaya kalkarsa biz onun düşmanıyla, yani, onun hasım olduğu mazlumla beraber olmak zorundayız. O nedenle kardeşlik iman birliğidir. Allah; isteseler de başka kardeşlik ölçülerini hiçbir mü’mine ne kadar isterse istesin meşru görmüyor. İnnemel mu’minune ıhve. Bunun aslında tam çevirisi şöyle yapılmalı;

Mü’minler kardeşlikten başka bir duruma giremezler. Yani Mü’minler kardeşten başka bir şey olamazlar. Sadece kardeş olabilirler. Mü’minler bir şey olacaklarsa kardeş olurlar. Onun dışında bire şey olamazlar. Düşman olamazlar, hasım olamazlar, rakip olamazlar, kardeş olurlar, sadece kardeş. Bu, bunu söylüyor. Tıpkı eğer kardeşlik temeli zayi olursa Kur’an şairi Mehmet Akif’in dediği gibi olur.

Girmeden tefrika bir millete düşman giremez,

Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez. (M. Akif)

Diyordu ya. Eğer tefrika girerse kardeşlik bozulur. Kardeşlik bozulursa iki aslan bir biri ile dövüşürken bir kedi ikisini de yıkar, ikisini de yener. O nedenle mü’minlerin kardeşliği zedelenmemelidir. Kardeşliği zedelendikten sonra düşman aramaya gerek yoktur. Kardeşliğin zedelenmesi bizatihi düşmanın kendisidir.

feaslihu beyne ehaveyküm vettekullahe lealleküm turhamun öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve sorumlu davranım ki O’nun merhametine mazhar olasınız. Kardeşlerin arasını açmak haram, bulmak bir görevdir.

 

11-) Ya eyyühelleziyne amenû lâ yeshar kavmün min kavmin ‘asâ en yekûnu hayren minhüm ve lâ nisaün min nisain ‘asâ en yekünne hayren minhünn* ve lâ telmizu enfüseküm ve lâ tenabezu Bil elkab* bi’selismülfüsuku ba’del iyman* ve men lem yetüb feülaike hümüz zâlimun;

Ey iman edenler. Bir grup diğer bir grup ile alay etmesin! Onlar (alay ettikleri), kendilerinden daha hayırlı olabilirler! Kadınlar da kadınlarla (alay etmesinler)! Olabilir ki onlar kendilerinden daha hayırlıdır! Nefslerinizi (birbirinizi) ayıplamayın ve birbirinize (kötü) lakaplar takmayın! İmandan sonra fusuk (inancın bozulması) ne kötü bir isimlenmedir! Kim tövbe etmediyse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir! (A.Hulusi)

11 – Ey o bütün iman edenler! alay etmesin Bir kavim bir kavim ile belki kendilerinden daha hayırlı olurlar, ne de bir takım kadınlar diğer kadınlarla, belki onlardan daha hayırlı olurlar, hem kendilerinizi ayıplamayın ve kötü lakaplarla atışmayın, imandan sonra fâsıklık ne kötü isimdir, her kim de tevbe etmezse artık onlar kendilerine zulmedenlerdir. (Elmalı)

 

Ya eyyühelleziyne amenû lâ yeshar kavmün min kavmin ey iman edenler hiçbir kişi ve zümre, bir diğer kişi ve zümreyi hor ve hakir görmesin, alaya almasın. Kardeşliği zedeleyen unsurların birincisini dile getirdi bu ayet. İman kardeşliğini zedeleyen unsurlardan birincisi neymiş? Mü’minleri oluşturan zümreden bir kısmının, ya da bir kişinin diğer bir kısmını ya da diğer bir kişiyi hor ve hakir görmesin.

Bir başkasını hor ve hakir görmek, aslında kendisini büyük görmektir. Kibrin karşıtıdır bu. Kibrin karşılığıdır daha doğrusu. Tekebbürlü olan biri karşısında kini küçük görür, hor görür, hakir görür. Bu bir benlik ve bencillik davasıdır. Her benlik ve bencillik gizli bir şirktir. Çünkü iman kardeşliğinin üzerine çıkardığı herhangi bir nesne, herhangi bir unsur, herhangi bir öğe onun için Allah’ın koymadığı bir ölçüdür. Allah onu ölçü olarak koymamış ama o, onu ölçü olarak koymaya kalkıyor.

Mesela o bizim kavimden değil diye hor görüyor. Veya o bizim sınıftan diye hor görüyor. Veya o bizim yaptığımız tahsili yapmadı diye hor görüyor. Veya o bizim gelir seviyemizden değil diye hor görüyor. Veya o toplum içerisinde belli bir sınıftan olduğu için hor görüyor. Veya kendi konumunu doğuştan kazanılmış bir konumdan görerek hor görüyor.

Bu korkunç bir şey, bu aslında Allah’ın adaletine de aykırı.  Allah’ın koyduğu ölçülere aykırı. İlahi ölçüleri ters yüz etmek anlamına geliyor. Bu Allah’ım kendisini imtihan için verdiği şeylerin, Allah’tan değil de kendisinden geldiğini zannetmekten başka bir şey değil bir başkasını hor görmek.

‘asâ en yekûnu hayren minhüm belki diğerleri berikilerden daha değerli olabilir. Yani senin kendini üstün, onu da hor görme nedenin aslında senin için bir bela, onu hor görme nedenin de onun için bir kurtuluş sebebi olabilir. Sen kendi varsıllığını, onun yoksunluğunu ölçü alarak kendini ondan üstün, onu da senden aşağı görüyorsan; senin varsıllığın Allah katında senin cehennemin, onun yoksunluğu da Allah katında onun cennetine dönüşebilir. Sen kendi meziyetlerini, meziyet gibi gördüğün artılarını, veya şöhretini, veya makamını kendi üstünlüğün, onun da makam elde edememesini onu hor görme sebebi olarak görüyorsan, senin üstünlük olarak gördüğün makam, senin için bir ateşe, onu hor görme nedenin olan onun herhangi bir makama ya da şöhrete sahip olmaması da onun için bir liyakat ve ehliyet ve cennete sebep olabilir. Dolayısıyla sen yanlış değerlendirmiş olursun.

ve lâ nisaün min nisain ‘asâ en yekünne hayren minhünne ve bir kısım kadınlarda diğerlerini böyle görmesinler. Ötekiler onlardan daha değerli olabilir. ve lâ telmizu enfüseküm ve lâ tenabezu Bil elkab asla birbirinizi karalamayın ve birbirinize kötü lakaplar takarak yaralamayın.

Lenz; karalamak anlamına gelir. Karalamak, aşağılamak, itibarıyla oynamak, aslında itibarını düşürmek için karalamak. Burada ayette ve lâ telmizu enfüseküm diyor. kendinizi karalamayın diyor, tam karşılığı bu. Birbirinizi diye çevirdim ben. Ama ayette kendinizi karalamayın.

Çok ilginç bir nükte var burada. Eğer iman kardeşinizi karalarsanız, kendinizi karalamış olursunuz demek bu. Çünkü iman kardeşleri birbirleri ile bir vücut gibidirler, bir vücudun organları gibidirler. Bir organ bir organı karalarsa, aslında aynı bedeni karalamaz olmaz mı? Sağ el sol ele sen şöylesin derse, kulak göre, sen berbatsın derse aslında o bedene hakaret olmaz mı? Burada böyle bir nükte var.

Veya ikinci bir nükte de şöyle olabilir; Birini karalayan aslında kendisini karalamış, kendisini yaralamış olur. Kendi kendisini Allah nezdinde sıfırlamış olur. Eğer birinin itibarını düşürmek için onu karalamaya kalkıyorsanız, kendi itibarınızı düşürmüş olursunuz. Çünkü itibarı verecek olan Allah. Sizin onun için karaladığınızı, gönüllerin özünü bilen Allah çok iyi bildiği için, bir başkasını itibardan düşürmek isteyen, kendisini Allah’ın itibarından düşürmüş olur. Allah’ın gözünden düşürmüş olur. Mecazen “Başkasını gözden düşürmek isteyen kendisini gözden düşürmüş olur.”

bi’selismülfüsuku ba’del iyman iman ettikten sonra sapıklıkla anılmaktan daha berbat bir şey var mı?

Yaralamak için lâkap, sıfat kullanmanın niteliği bu. Bazıları çok sıfat kullanırlar karşılarındakileri yaralamak için. İlle de bir şey takarlar ona. İmandan sonra sapıklıkla anılmak, anmak ne kötü şey diyor ayet. Bir mü’minin iman öncesi hayatını gündeme getirerek suçlamak kastediliyor olabilir bununla. Yani bir mü’min, mü’min olduktan sonrasıyla değil, mümin olmadan önce yaptıklarıyla yargılıyorsunuz. Canınız sıkılmış ona, cahiliye sinden bir olayı getirip onunla utandırmaya kalkıyorsunuz. Bunu yapmayın diyor. Yani iman ettikten sonra, iman öncesiyle anmaktan daha kötü ne olabilir.

Ya da bu ayetin ikinci yasakladığı şey mü’minleri karalayıp yaralayarak imandan sonra sapıtıp yoldan çıkmayın diyor. Siz iman ettiniz, mü’minleri yaralamak aslında imandan sonra sapıtmaktan farksızdır. İkinci söylediği de bu olabilir bu ibarenin.

ve men lem yetüb feülaike hümüz zâlimun ve kim bu tür davranışlardan pişmanlık duyup vaz geçmezse, işte zalim olanlar onların ta kendileridir.

 

12-) Ya eyyühelleziyne amenüctenibu kesiyran minezzann* inne ba’dazzanni ismün ve lâ tecessesu ve lâ yağteb ba’duküm ba’da* eyuhıbbu ehadüküm en ye’küle lahme ehıyhi meyten fekerihtümuh* vettekullah* innAllâhe Tevvabun Rahıym;

Ey iman edenler! Zannın çoğundan (doğruluğundan emin olmadığınız konuda fikir yürütmekten) kaçının! Muhakkak ki bazı zanlar suçtur (şirk veya şirke yola açar)! Tecessüs etmeyin (merakla başkalarının özel yaşantısını araştırmayın)! Kiminiz de kiminizin gıybetini yapmasın! Biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? Bundan tiksindiniz! Allâh’tan korunun! Muhakkak ki Allâh Tevvab’dır, Rahıym’dir. (A.Hulusi)

12 – Ey o bütün iman edenler! Zannın bir çoğundan çekinin çünkü zannın bazısı vebaldir, tecessüs de etmeyin, bazınız bazınızı gıybet de etmesin, hiç arzu eder mi ki biriniz kardeşinin ölü halinde etini yesin? Demek tiksindiniz! O halde Allaha korunun, çünkü Allah tevvabdır, rahîmdir. (Elmalı)

 

Ya eyyühelleziyne amenüctenibu kesiyran minezzann siz ey iman edenler birbiriniz hakkında kötü zandan şiddetle kaçının. Veya zannın bir çoğundan kaçının.

Burada ki suizandır tabii ki ezzann, marife gelmiş, malûm zan diyor, malûm zan, yani kötü zan. Yalan habere inanmaya yatkınlıktan söz etmişti 6. ayet hatırlayın. Yani; size bir fasık haber getirdiğinde araştırıp soruşturmadan hemen inanmayın demişti. İnsanın yamuk iç dünyasından kaynaklanır kötü zan. Yalan habere inanan insan aslında, içinde yalan habere inanmak için bir suizan nüvesi taşıyor demektir.

Suizan kalbin bedduasıdır. Kötü zan kalbin bedduaya durmasıdır. Hüsnüzan ise kalbin duasıdır. Hüsnüzan eden, iyi zanneden insan özü itibarıyla iyi insandır. Kötü zan ise yamuk yürekli insandır. Yüreğinin şakülü kaymış insandır. Kalp aynadır. Suizancılar bu aynada herkesi kendileri gibi görmek isterler ve görürler. Aslında sui zanneden, ve her baktığına suizanla bakan insanlar baktıklarında kendilerini görürler. Kendileri öyledir, başkalarını da öyle zannederler.

Hüsnüzan dan hesap sorulmaz. Ama suizandan hesap sorulur. Kötü birini iyi biliyorsanız bundan dolayı hesap vermezsiniz, vebale girmezsiniz. Ama iyi birini kötü bilmek sizi vebale sokar. Suizan yamuk bakıştır. Bakışı yamuk olan baktığını asla doğru göremez.

inne ba’dazzanni ismün unutmayın ki zannın bir kısmı ağır bir vebaldir ism; geri bırakmak, hız kesmek manasına gelir etimolojik anlamı. İnsanı geri bırakır yani. Kötü zan insanı geri bırakır, insanı gerileştirir, insanın gelişimini durdurur. Suizan insanın gelişmesini engeller, yüreğin büyümesini engeller. İnsanın yücelmesini engeller. Yani insanın kendi kendisine koyduğu frendir suizan.

Hadiste Birr’in zıddı olarak anılmıştır ism. Birr nedir diye soruyor sahabe, “Onu yaptığında içinde ferahlık duyduğun şeydir. Diyor. İsm ise onu yaptığında kalbinin sıkışıp karardığı şeydir.” Diyor.

İşte bu hadiste Birr ile İsm; karşılıklı zıt olarak kullanılmıştır. O zaman İsm’in karşılığı kökten kötülük demektir. Yani; inne ba’dazzanni ismün unutmayın ki zannın bir kısmı kökten kötülüktür manasına gelir bu durumda. Kötülüğün ürünüdür, kin tohumu eken nefret meyvesi biçer.

ve lâ tecessesu ve lâ yağteb ba’duküm ba’da ve birbirinizin gizliliklerini araştırmayın, dahası arkasından bir birinizi çekiştirmeyin.

Birincisi tecessüsü yasaklıyor ayet. Gizlilikleri, ayıpları araştırmak, sırları ortaya sermek. Birbirinin gizli sırlarını ortaya sereni, Allah’ta onun ayıplarını ortaya serer.

İkincisi Gıybeti yasaklıyor. Gizli bir nifaktır aslında gıybet. Gıybet nedir Birinin duyunca hoşlanmayacağı bir şeyi arkasından söylemek. Yüzüne değil, duyunca hoşlanmayacağını bildiği halde arkasından söylüyor. Bu iki yüzlülüktür aslında. Onun yanında söyleyemiyor, başka maske takıyor, o yanından ayrılınca ise maskesini indiriyor. Dolayısıyla gıybet iki yüzlülüktür, gizli bir nifak alametidir.

Aynı zamanda gıybet sevgiye düşmüş bir virüstür, bir mikroptur. Sevgiyi yer ve bitirir. Çünkü gıyabında bir insanın arkasından kötü konuşmak, ne o insana bir yarar sağlar, ne de konuşana. Ama o insana kendi vicahında yani yüz yüze uyarsanız, eğer varsa bir hatası, o zaman bu o insana yarar sağlar. O insan düzelirse size de yarar sağlar. Fakat onu uyaran istiğfar gibi uyarmalıdır. Eğer ona içinizde dua ediyorsanız, onu aynı zamanda yüzüne karşı eleştirme hakkını da kendinizde bulabilirsiniz.

Gıybet bu anlamda bir virüstür gerçekten de. İnsan gıybetle hiçbir şeyi düzeltmez. Gıybetle sadece bozar. Unutmayalım gıybet iftira değildir. İftira yapmadığı şeyi arkasından söylemektir. Ama gıybet yaptığı bir şeyi söylemektir. Fakat gıybetin gerçekte ne olduğunu yine bırakalım da ayet söylesin.

eyuhıbbu ehadüküm en ye’küle lahme ehıyhi meyten içinizde ölü kardeşinizin etini yemekten hoşlanan biri var mı? Bakın tiksindiniz değil mi? Yani ayet diyor ki gıybet etmek ahlaki bir yamyamlıktır. Yamyamlaşmayın. Gıybetçiler ahlaki yamyamdırlar. İnsan eti yerler. Dolayısıyla kardeşinizin etini yemeyin. Kardeşinizin etini yiyerek beslenmeye kalkmayın. Bu ne demektir?

Bu şu demektir; gıybet etmenin temelinde: “Başkasının rezileti benim faziletimdir” mantığı yatar. Yani kendinizi yükseltmek için donatmak yerine, başkalarını alçaltmayı tercih edersiniz. Ki size yüksek desinler. Oysaki yükseltmek bedel ister, yükseltmek gayret ister, yükseltmek donanım ister, yükselmek çaba ister. Bunu göstereceğiniz yerde yükselmek yerine alçaltmayı tercih edersiniz. Herkes alçak olursa size yüksek diyeceklerini düşünürsünüz. Oysaki alçaltma çabanızla birlikte sizde alçalırsınız. Her alçaltma çabası alçaltanın kendisini alçaltır. Çünkü gıybet eden öncelikle kendini alçaltmış olur. Onun için başkasının reziletleri sizin faziletiniz değildir. Siz kendi faziletinize bakın. Başkasının ayıp ve reziletlerine değil. Bu ayetin söylediği gerçek bu.

vettekullah* innAllâhe Tevvabun Rahıym sözün özü Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincine varın artık. Allah’a karşı sorumlu davranın artık. Unutmayın ki Allah tevbeleri çokça kabul edendir, merhameti sınırsız olandır.

Yani gıybet eden başkasının kötülüklerini arkasından dile getirip kendi faziletiymiş gibi sunan biri, Allah’ın çokça bağışlayan olduğunu da unutmuş gibi görünendir. Zımnen böyle anlayacağımız gibi böyle yapanlar tevbe etsinler Allah’ta affetsin şeklinde de anlayabiliriz.

[Ek bilgi-1; BAZI HADİSLER;

Hz. Resul (SAV) Efendimiz yine buyurdu ki: “Gıybet etmekten uzak olun. zira gıybet etmek zinadan kötüdür. Zira zinanın samimi tevbesi kabul edilir. Gıybet tevbesi, hasmı hoşnut olup helal etmeyince kabul olmaz.” (Kimyayı Saadet. S.386)

Gıybeti tasdik etmek de gıybettir. Gıybet yapılan yerde susan kişi gıybete ortak olmuş olur. Diliyle gıybetçiye karşı duramayanın kalbiyle inkar etmesi gerekir. (İmam-ı Gazali, Zübdetü’lİhya, Trc)

Gıybetin keffareti, Allah’tan mağfiret dilemek, pişman olmak ve gıybet edilen şahıstan bizzat helallik almakla olur. Affetmezse bile, onu övmeli, ona yalvarmalı ve onun gönlünü almalıdır.Gıybeti dinleyen de, bu günahta gıybet edene ortak olmuş olur. Bu bakımdan gıybet eden münasip bir şekilde susturulmalıdır. (el-Münziri, V, 159-160).]

[Ek bilgi- 2; GIYBETİN İŞLEYİŞİ

…Evet, Kur’ân ifadesi ile, deyişi ile, kişinin dedikodusunu yapmak, ölü kardeşinin etini yemek kadar “tiksindirici” bir fiildir!

Niçin? Başta da çeşitli vesileler ile anlattığımız üzere siz birtakım çalışmalar yapıyorsunuz, zikir yapıyorsunuz, oruç tutuyorsunuz zekât sadaka veriyorsunuz, hatta yoldan bir taşı, bir çöpü kaldırıyorsunuz ve bu yaptığınız yararlı fiiler ile sevap yani, size ölüm ötesi yaşamda gerekli olan enerjiyi topluyorsunuz.

Sonra? Falanca kişi dile geliyor ve başlıyorsunuz, duyduğu takdirde hoşnut kalmayacağı bir biçimde onun hakkında konuşmaya, dedikodusuna.

İşte o anda olan oluyor! O kişiden söz etmeye başladığınız anda, beyniniz ile o kişinin beyni arasında sizin bilinciniz dışında bir devre, bir bağlantı kuruluyor ve onun hakkında ne kadar hoşlanmayacağı bir biçimde konuşmuş iseniz; konuşmanızdan dolayı onun hoşnutsuzluğunu giderecek düzeyde sizin pozitif enerjiniz yani sevaplarınız onun beynine anında transfer oluveriyor!

Nice emeklerle, nice gayretlerle ne kadar zamanınızı harcayarak elde ettiğiniz o pozitif enerjiniz, o sevaplarınız, bir anda dedikodusunu yaptığınız kişiye bağışlanıp gidiveriyor!

Oysa siz, o pozitif enerjinizle milyonlarla yıl neler elde edebilecektiniz!

Ya da bundan daha kötüsü! Verecek birikmiş pozitif enerjiniz yok! işte bu defa aynı kanalda tersine bir akış başlıyor ve onun eşdeğerdeki negatifleri bir anda sizin beyninize boşalıp, oradan da dalga bedeninize anında yüklemesi yapılıveriyor!

Dilinizi tutamayıp, bir anlık geçici zevk için dünyanın en kıymetli cevheri beyninizi yerinde kullanmayıp boş şeylere harcamanızın “neticesinde” oluşan bir olay!.. Kendi kendinize verdiğiniz bir ceza!….(A. Hulusi- İnsan ve sırları-1)]

 

13-) Ya eyyühenNasu inna halaknâküm min zekerin ve ünsâ ve cealnaküm şüûben ve kabâile lite’arefu* inne ekremeküm ‘indAllâhi etkaküm* innAllâhe ‘Aliymun Habiyr;

Ey insanlar… Muhakkak ki biz sizi (hep aynı şekilde) bir erkek ile bir dişiden yarattık (Âdem hariç kaydı yok bu bildirimde); tearuf (tanışıp birbirinizden farklı özellikleri, kemâlâtı elde) edesiniz diye sizi ırklar – türler ve toplumlar olarak oluşturduk… Muhakkak ki Allâh indînde sizin en ekreminiz (en şerefliniz), sizin en muttaki (hakikate uygun şekilde) yaşayanınızdır! Muhakkak ki Allâh Aliym’dir, Habiyr’dir. (A.Hulusi)

13 – Ey o bütün insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık, hem de sizi şaab şaab, kabîle kabîle yaptık ki tanışasınız, haberiniz olsun ki Allah yanında ekreminiz en takvalınızdır, her halde Allah alîmdir, habîrdir. (Elmalı)

 

Ya eyyühenNas Ey insanlık ailesi. inna halaknâküm min zekerin ve ünsâ elbet sizi bir erkek ve bir dişiden yaran biziz. İslam kardeşliğinden daha geniş insan kardeşliğine getirdi sözü Kur’an. İnsani eşitliğe getirdi. Hz. Ali’nin Malik Bin Eşter’ e yazdığı mektubu hatırlayalım Mısır valisine. “İnsanlara iyi davran” diyordu çünkü onlar ya dinde kardeşin, ya da insanlıkta eşindir. İşte insanlıkta eşlik durumuna getirdi ayet sözü.

ve cealnaküm şüûben ve kabâile lite’arefu derken sizi kavimler ve kabileler haline getirdi ki tanışabilesiniz diye. Etnik farklılıklar üstünlük ya da övünme yerinme vesilesi olsun diye konulmamıştır. Etnik farklılıkların yaratılış sebebi tanışmak içindir. Allah’ın tanışmak için koyduğu ilkeleri üstünlük, övünme ya da yerinme vesilesi yapmaya kalkanlar ilahi ilkeleri ters yüz edenlerdir, tersine çevirenlerdir. Tek üstünlük ölçüsü vardır Allah katında. Nedir peki? Onu da ayetten okuyalım;

inne ekremeküm ‘indAllâhi etkaküm şüphe yok ki Allah katında en hatırlınız, en iyiniz, en üstün olanınız, O’na karşı sorumluluk bilinciyle en güzel biçimde donanmış olanınızdır.

İşte İslam’ın evrenselliği budur. Bu tek cümle İslam’ın evrenselliğini ispata yeterlidir. Kimse doğuştan imtiyazlı değildir. Mahrum da değildir, mahkum da değildir, kötü de değildir. Kişinin dahlinin olmadığı şeylerle övünmesi ahmaklıktır. Kişi ırkını kendisi seçmemiştir, cinsiyetini kendisi seçmemiştir. Dolayısıyla kendi seçmediği şeylerle övünmek hamakatin en zirvesidir. Takva kazanılan bir şeydir, doğuştan gelen bir şey değil. Dolayısıyla alnınızın, yüreğinizin, aklınızın teriyle kazandığınız şeyle övünün eğer övünecekseniz, doğuştan gelen şeylerle değil. Ne kadar sorumluysanız o kadar üstünsünüz diyor bu ilke.

innAllâhe ‘Aliymun Habiyr Hiç şüphe yok ki Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır.

 

14-) Kaletil a’rabu amenna* kul lem tu’minu ve lâkin kulu eslemna ve lemma yedhulil iymanü fiy kulubiküm* ve in tutıy’ullahe ve RasûleHU layelitküm min a’maliküm şey’a* innAllâhe Ğafûrun Rahıym;

 

Bedevîler (kabileler – aşiretler hâlinde şartlanmalarla cahilce yaşayanlar): “İman ettik” dediler… De ki: “İman etmediniz! Fakat ‘Müslüman olduk’ deyin! İman henüz bilincinizde açıklık kazanıp yerleşmemiştir! Eğer itaat ederseniz Allâh’a ve Resûlüne, (Allâh) çalışmalarınızdan hiçbir şey eksiltmez. Muhakkak ki Allâh Ğafûr’dur, Rahıym’dir.” (A.Hulusi)

14 – Arâbîler iman ettik dediler, de ki: siz henüz iman etmediniz ve lâkin henüz iman kalplerinizin içine girmemiş olduğu halde İslâm’a girdik deyin ve eğer Allaha ve Resulüne itâat ederseniz size amellerinizden hiç bir şey eksilemez, çünkü Allah gafur, rahîmdir. (Elmalı)

 

Kaletil a’rabu amenna bedeviler iman ettik dediler. kul lem tu’minu ve lâkin kulu eslemna ve lemma yedhulil iymanü fiy kulubiküm de ki; Henüz İman etmiş sayılmazsınız, lakin teslim olduk diyebilirsiniz. Zira iman kalplerinize girmemiştir.

İman iç duruş, esas duruş, İslam ise dış duruştur. Mücahid ve Said Bin Cübeyr  bu ayette ki İslam’ı İstislan olarak anlıyor. Yani korkudan teslim olma, kaygıdan teslim olma. Yani bir takım gerekçelerle sosyal ve politik aidiyet kazanma anlamına geliyor. Onun için bu kişiyi Mü’min yapmaya yetmiyor. Yani sosyal ve politik aidiyetiniz Müslüman sınıfına ait olması sizi mü’min yapmaya yetmiyor. İman sosyal kimlikle değil, şahsi duruş ve tercihle alakalıdır diyor bu ayet özü itibarıyla.

[Ek bilgi; İmân bir ARAÇtır!

O araçla elde etmek istediğiniz şeye ulaşırsınız.

Dünyada yaşarken, Allah Rasûlü olan Zât’a imân edenler, elbette ki onun bildirdiği güzelliklere erişmek için gerekenleri yapmayı kabul edenlerdir.

Allah Rasûlü’ne, “ben sana iman ettim” demek, “seni gördüğüm için elbette ki kişiliğine imân ediyorum” demek değildir.

Benim ölüm ötesi yaşamda istediğim iyi şartları bana temin etmek üzere yapmamı istediklerinin gerekli olduğunu idrâk edemesem bile, onları yapmam gerektiğine iman ediyorum; demektir.

Allah Resûlü’nün dediklerini yapmadıktan sonra, “iman ediyorum” demek hiç bir şey getirmez insana. Çünkü amaç, iman ediyorum demek değil; iman edilen doğrultusunda fiilleri ortaya koyarak, o fiillerin sonucuna ulaşmaktır!

“İmân ediyorum” demek; “böyle olduğuna inanıyorum dolayısıyla bu fiillerle bu neticeyi elde edeceğimi kabulleniyorum. Bunları yapmazsam semeresini de elde edemeyeceğimi kabullendim.“ demektir.

Seni istediğin sonuca ulaştırmayacak fiiller içindeyken, o konuya iman ettiğini söylemen, yalnızca kendini aldatmak, kandırmaktır ve sonucu da hüsrândır!

Allah Rasûlü’nün senin imânına ihtiyacı yoktur!

Meleklerin de senin imânına ihtiyacı yoktur!

Kısaca, hiç bir yaratılmışın ve de Yaratanının senin imânına ihtiyacı yoktur!

İmâna sen muhtaçsın! (A. Hululusi/ Okyanus ötesinden-3)]

ve in tutıy’ullahe ve RasûleHU layelitküm min a’maliküm şey’a ama eğer Allah ve Resulüne uyarsanız Allah amellerinizin zerresini zayi etmez. innAllâhe Ğafûrun Rahıym çünkü Allah sınırsız bir bağış, engin bir rahmet kaynağıdır.

 

15-) İnnemel mu’minunelleziyne amenû Billâhi ve RasûliHİ sümme lem yertabu ve cahedu Bi emvalihim ve enfüsihim fiy sebiylillâh* ülaike hümüs sadikun;

İman ehli şu kimselerdir ki, varlıklarını Esmâ’sıyla yaratan Allâh’a ve O’nun Rasûlüne iman ettiler; sonra da bunda şüpheye düşmediler; Allâh yolunda varlıklarıyla ve nefsleriyle (canlarıyla) savaş verdiler! İşte bunlar sadıkların (hakikati yaşamlarıyla tasdik edenlerin) ta kendileridir! (A.Hulusi)

15 – Mü’minler ancak o kimselerdir ki Allaha ve Resulüne iman ettikten sonra şüpheye düşmeyip Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla mücahede etmektedirler işte onlardır ki sâdıklardır. (Elmalı)

 

İnnemel mu’minunelleziyne amenû Billâhi ve RasûliHİ sümme lem yertabu ve cahedu Bi emvalihim ve enfüsihim fiy sebiylillâh gerçek mü’minler sadece Allah’a ve Resulüne iman edenler, ondan sonra da şüphenin semtine uğramayanlar ve Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihat edenlerdir. Yani burada şunu söylüyor. Sizin için sizin ne dediğiniz önemli değildir. Allah için önemli olan; Allah’ın sizin için ne dediğidir. Yani, sizin kendi imanınız hakkındaki hükmünüz değil, sizin imanınız hakkında Allah’ın hükmü önemlidir. Bunun anlamı şudur; Mü’minin tarifini Allah yapar siz değil. Allah’ın mü’min dediği mü’mindir, sizin kendinize ne dediğiniz değil. Allah’ın Müslüman dediği Müslümandır, imanın bedelini ödeyen ve imanda pazarlık etmeyen Müslümandır. İmanın tarifi budur. İmanda kuşku, kuşku olan yerde iman olmaz. İman Allah’a söz vermektir, sözüne sadık olanlara Allah mü’min diyor.

ülaike hümüs sadikun işte bunlar iman sözüne sadık olanların ta kendisidirler.

 

16-) Kul etu’allimunAllâhe Bi diyniküm vAllâhu ya’lemu ma fiys Semavati ve ma fiyl Ard* vAllâhu Bi külli şey’in ‘Aliym;

De ki: “Din anlayışınızı Allâh’a mı öğretiyorsunuz! Allâh, semâlarda ne var ve arzda ne var bilir… Allâh, Bi-küllî şey’in Aliym’dir.” (A.Hulusi)

16 – De ki siz Allaha dindarlığınızı mı öğretiyorsunuz, halbuki Allah Göklerdekini ve Yerdekini bilir ve Allah her şey’e alîmdir. (Elmalı)

 

Kul etu’allimunAllâhe Bi diyniküm de ki Allah’a dininizi siz mi öğreteceksiniz? Allah’a din öğretmek, kitaba değil, kitabına uydurmak. İşte bu. vAllâhu ya’lemu ma fiys Semavati ve ma fiyl Ard Ama Allah göklerde ve yerde ne varsa hepsini bilir. vAllâhu Bi külli şey’in ‘Aliym Zira Allah her şeye ayrıntısıyla vakıftır.

 

17-) Yemünnune aleyke en eslemu* kul lâ temünnu ‘aleyye İslâmeküm* belillâhu yemünnü aleyküm en hedaküm lil’iymani in küntüm sadikıyn;

Onlar İslâm oldular diye sana lütufta bulunduklarını mı sanıyorlar! De ki: “İslâm’ı kabullenmeniz bana bir lütuf değildir (bunu kendi çıkarınız için yapıyorsunuz)! Bilakis sizi imana yönlendirmekle Allâh size lütufta bulunmuştur! Eğer (imanınızda) sadıklar iseniz (bilirsiniz böyle olduğunu).” (A.Hulusi)

17 – İslâm’a girdiklerini senin başına kakıyorlar, de ki İslâm’ınızı benim başıma kakmayın, belki sizi imana hidâyet buyurduğundan dolayı Allah sizin başınıza kakar, eğer sadıksanız. (Elmalı)

 

Yemünnune aleyke en eslemu onlar Müslüman oldular diye seni minnet altına almaya kalkıyorlar, yani Müslüman olmalarını sana bir lütufmuş gibi sunuyorlar. kul lâ temünnu ‘aleyye İslâmeküm de ki Müslüman olmanızdan dolayı bana lütufta bulunduğunuzu sanmayın, beni minnet altına almayın belillâhu yemünnü aleyküm en hedaküm lil’iymani in küntüm sadikıyn eğer Allah’a karşı sadakat sahibiyseniz, sizi doğru yola yönelttiği için asıl siz Allah’a minnet etmelisiniz. Yani Allah size lûtfetmiştir, siz Allah’a değil.

Kim kime muhtaç? İman eden Allah’a mı muhtaç, yoksa iman edene değil ki. Ya eyyühennas diyordu ayet, Ey insanlık entumul fukarâu ilâllâh siz Allah’a muhtaçsınız vallâhu huvel ganiyy (Fatır/15) fakat Allah kendi kendine ve her şeye yetendir. İmanı başa kakmak işte bu. Ben Müslüman oldum o zaman ver karşılığını. Veyahutta bizim kavim olmasaydı İslam şuraya gelmezdi. Siz Allah’a muhtaçsınız, Allah size değil. Allah bulur buluşturur ve birilerinin yüreğine imanı sokar. …men yertedde minküm an diynihı fesevfe ye’tillâhu Bi kavm.. (Maise/54) eğer siz onun dininden yüz çevirirseniz yerinize O, yepyeni bir toplum getirmeyi bilir. İmanla şereflenmek, imana şeref sunmak değil, iman bizimle şereflenmez. Biz imanla şerefleniriz.

 

18-) İnnAllâhe ya’lemu ğaybesSemavati vel Ard* vAllâhu Basıyrun Bima ta’melun;

Muhakkak ki Allâh, semâların ve arzın algılanmayanlarını bilir… Allâh, yaptıklarınızı (varlığınızda olarak) Basıyr’dir.(A.Hulusi)

18 – Göklerin Yerin gaybını Allah bilir ve Allah görür her ne yaparsanız. (Elmalı)

 

İnnAllâhe ya’lemu ğaybesSemavati vel Ard Şu kesin ki Allah göklerin ve yerin sırrını bilir. vAllâhu Basıyrun Bima ta’melun dahası Allah yaptığınız her şeyi görür. Göklerin ve yerin sırrını bilen Allah, eğer siz iman etmekle Allah’a lûtfettiğinizi düşünürseniz, sizin dışınızda bir kavmi, ya da kavimleri imana kavuşturur ve iman sancağını sizin elinizden alır. Ey bu vahyin ilk muhatapları, götürür onlara verir. 1.400 yıllık İslam tarihimiz bu ayetlerin tecellileriyle doludur ve bundan sonra da bu ayetler tecelli etmeye devam edecektir.

Rabbim iman etmekle kendisine lütfettiğini düşünen akılsızlardan etmesin. İmanın Allah’ın insana en büyük lûtfu olduğunu düşünenlerden kılsın inşallah.

 

“Ve ahiru davahüm enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 30 Ağustos 2013 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: