RSS

İslamoğlu Tef. Ders. TÛR SURESİ (01-49)(166)

20 Eyl

231

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

BismillahirRahmanirRahıym

 

El Hamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn Vesselatü Vesselâmü alâ Resulüna Muhammedin ve alâ alihi ve ashabihi ve etba’ıhi ecmaiyn.

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Tâhâ 25-26-27-28)

Rabbim, göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi, düğümü çöz dilimden, ki anlasınlar beni. Rabbim Kur’an ı bize aç, bizi Kur’an a aç. Rabbim Kur’an ın ışığında bir hayatı bize lütfet. Amin.

Değerli Kur’an dostları bugün yeni bir sure ile dersimize başlıyoruz. Tûr suresi. Adını ilk ayetinden alır. Tûri Sina’ya atıftır, Sina dağına, Hz. Musa’nın vahiy aldığı mübarek dağa.

Surenin iniş zamanı Mekkidir, Mekke’de inmiştir. Muhtemelen Mekke’nin son üçte birlik diliminde indiğini söyleyebiliriz. Çünkü suikast planına atıf olduğunu düşündüğüm 42. ayet. Yine İsra/90-92. ayetlerine atıf olduğunu düşündüğüm 44. ayet bize bu surenin İsra suresi ile art zamanlı indiğini, suikast düşüncesinin Mekke’liler de belirdiği dönemde indiğini gösteriyor.Onun için sure Mekke’nin 3 dilimlik döneminin son diliminde inmiş olmalı diye düşünüyorum.

Surenin konusu İnsan davranışının sonuçları üzerine. Yani bu sureye ödül ve ceza suresi de diyebiliriz. Özellikle insanın davranışlarının bedelini, yine insanın iradesi ile tercihi belirliyor der bu sure. Yani ödül ve ceza insanı bekleyen iki muhtemel sonuç. İnsan bu muhtemel sonuçlardan birine mahkum değil. İnsan bunlardan birini seçmeye mahkum. Ödüle mahkum değil, cezaya mahkum değil; Ödül ya da cezayı seçmeye mahkum. Onun için insanın kaderi seçmektir diyoruz.

İşte kader bu. Yani seçmek zorundasınız. Seçim yapmıyorum demeniz mümkin değil. Ben iradesizmiş gibi duruyorum demeniz mümkün değil. bana verdiği iradeyi kullanmıyorum demeniz mümkün değil. Bunu demek bile o iradeyi kullanmaktır. Onun için insan ne ödüle ne cezaya mahkumdur. İnsan seçmeye mahkumdur.

İnkarcı muhataplar aslında hakikati değil, hakikatle birlikte iradeyi inkar ediyorlar. Onlar eleştirilirken sure iğneleyici bir üslûp kullanır. Hatta bir yerde şöyle der; Em te’muruhüm ahlamuhüm Bihazâ (32) onları bu tavra itekleyen savruk akılları mı, yani bağ kuramayan, bağ kurmak için verildiği halde bağ kuramayan, eşya ile yaratıcı, fail ile fiil, sanat ile sanatkar. Parmak ile parmağın gösterdiği. Hâlık ile mahlûk arasında ki bağı kuramayan akılları yüzünden mi böyle oldular diye de ince bir ironiyle sorar bu surede ayet. Bu kısa girişten sonra şimdi suremizi tefsire geçebiliriz.

 

BismillahirRahmanirRahıym

Rahman, rahiym olan, özünde merhamet sahibi, işinde merhametli. Merhameti zati bir nitelik olarak taşıyıp yine aynı merhameti işinde de gösteren. Sonsuzca merhameti tüm fiillerinde izhar eyleyen Allah adına.

 

1-) Vet Tûr;

O Tur’a (Tur – Sinâ Dağı’nda Musa’nın karşılaştığı hakikate), (A. Hulusi)

01 – Kasem olsun o Tura. (Elmalı)

 

2-) Ve Kitabin mestur;

Satır satır yazılmış (tüm detayları ihtiva eden) BİLGİ’ye! (A. Hulusi)

02 –      Ve yayılmış bir varakta. (Elmalı)

 

3-) Fiy rakkın menşur;

Menşur (açığa çıkmış) rakk’ta (algılanır fiiller boyutunda). (A. Hulusi)

03 – Yazılmış bir kitaba. (Elmalı)

 

4-) Vel Beytil Ma’mur;

Beyt-i Mamûr’a (Zâtî ilimle meydana gelmiş Esmâ mertebesi, Hakikat-i Muhammedî – mükemmel imar edilmiş ev – Allâh Esmâ’sından kaynaklanan halife özelliğini yaşamakta olan insan şuuru); (A. Hulusi)

04 – Ve beyti mamûra. (Elmalı)

 

5-) Ves sakfil merfu’;

Ref’olunmuş (Fiiller mertebesinin fevki olan ilim) tavana, (A. Hulusi)

05 – Ve sakfi merfûa. (Elmalı)

 

6-) Vel bahril mescur;

Kabarıp taşan (ilim – dalga {wave}) okyanusuna! (A. Hulusi)

06 – bahri mescûre ki. (Elmalı)

 

Vet Tûr (1) Ve Kitabin mestur (2) Fiy rakkın menşur (3) Vel Beytil Ma’mur (4) Ves sakfil merfu’ (5) Vel bahril mescur (6) Ayetlere bakın, sese bakın, tınıya bakın, armoniye bakın. Şu insanın içinde bir ırmak akıtırcasına. Veya bir bad-ı Sabayı, bir imbatı, bir seher yelini şöyle yüreğinizden küfül küfül estirircesine duyduğunuz şu sese bakın, lahuti sese. Bu ses dillerin sesi değil.dillerin dilinin sesi. Bu ses bülbülün sesi kadar evrensel, ırmağın şırıltısı, ormanın uğultusu, hatta kedinin mırıltısı kadar evrensel. Her yerde nerede duyarsanız duyun, hiç anlamasanız da bu sesin yüce bir ses olduğunu hissedersiniz.

İşte sizin anlayan aklınızı bir kenara bırakalım, hisseden kalbinizi bu ses arkasına döküp götürmüyorsa eğer kalbinizle bu ses arasında bir duvar var, bir perde var. Bu sesi geçirmeyen bir örtü var demektir. Allah korusun işte o küfür perdesi olmuş oluyor.

Vet Tûr düşün yüce Sina dağını. Tûr; Mücahid’in de isabetle ifade ettiği gibi büyük otorite, Süryanice’den geçmiş bir kelime. Aslında Sami dil ailesine mensup tabii ki. Yüce dağ demek. Burada Sina dağına bir atıf. Hz. Musa’nın vahiy aldığı Sina dağına. Bugünkü Mısır ile Ürdün arasında kalan, Filistin arasında kalan verimli üçgen Sina bölgesi. Tabii bu verimli üçgen içerisinde bir verimsiz Tih çölü var ki sahrası, İsrail oğulları terbiye edilmek üzere 40 yıl bu sahrada avare kasnak gibi dolaştırılmıştılar. Sebebi gelen vahiy ile terbiye olmak istemeyişleri. Adeta Allah onların mevcutlarından her hangi bir ümit çıkmayacağını, iş çıkmayacağını, mevcut neslin bire kadar kırılıp yerine yepyeni bir nesil gelip o nesli terbiye etmesi gerektiğini ima ve ihsas etmiştir Hz. Musa’ya zımnen bu ayet.

Sina dağını düşün demekle aslında dağın şerefini düşün demiş oluyor. Çünkü Tûr sade dağ değil, yüce dağ, Uludağ. Onun için İslam dünyasında bazı dağlara Uludağ adı verilmiştir. Tıpkı bizim Bursa’da ki Uludağ’a verildiği gibi. Sadece yalçın, başı dik olmasından dolayı değil, bir yerde Tûr’un kardeşi ilan edilmişlerdir. Tıpkı Üsküdar’ın, Harem’in kardeşi ilan edildiği ve Harem ilan edildiği gibi Osmanlı döneminde. Yani İslam dünyasında coğrafi bazı unsurlar, mukaddes unsurların kardeşi ilan edilmişler. İnsanlar insanların kardeşi olur da, ırmaklar ırmakların, dağlar dağların, yerler yerlerin kardeşi olmaz mı? Harem’in kardeşi Harem olur. Tûr’un kardeşi Tûr olur.

İşte burada yüce dağ neden yüce? Neden ulvi? Neden aziyz dağ. Bu sorunun cevabı belli, kendisinde vahiy indiği için. Yani sırf Kendisine vahiy inen Musa o dağın üzerinde bulunduğu için vahye doğrudan muhatap olmakla hiç alakası olmadığı halde dağ bile sadece kendisinde olmuş bir olaydan dolayı yüceleşiyor. Yüceleştiği için vahye giriyor. Mü’minlerin dilinde ibadet oluyor. Namazımızın ta içine giriyor kıraat oluyor.

Bunun anlamı ne? Neyi düşünelim şimdi? Şunu düşün; Vahiyler dağa değil insana indiği halde dolaylı olarak insana vahiy inerken, insan o dağda bulunuyorsa, dağ bile vahyin bereketiyle şerefleniyor. Ya ey insan sen, vahiy senin hayatına inerse, vahiyle inşa edersen aklını, şahsiyetini, tasavvurunu sana ne kadar şeref yükler bir düşündün mü? Seni e kadar yüce yapar bir düşünsene. Dağlardan da büyük olursun, yüce olursun. Baş eğmez olursun. Sen sallanmazsın da dağlar sallanır Hz. Ali’nin dediği gibi; “Sen değil dağlar sallansın.” Diyordu.

Lev enzelnâ hâzelKur’âne ‘alâ cebelin leraeytehu hâşi’an mutesaddi’an min haşyetillâh. (Haşr/21) eğer biz bu vahyi bir dağın üstüne indirseydik ey insan, dağın; vahyin haşyeti altında paramparça olduğunu, toz duman olduğunu, pamuk gibi atıldığını görürdün. Zımnen ayetin devamı şöyle; Ya sen ey insan, vahyi sana indirdik ama neden böyle hissiz, sessizsin, neden böyle vurdumduymazsın. Dağdan taştan topraktan daha mı katısın, daha mı hissizsin. İşte bu, bunu düşün. Yani dolaylı olarak vahyin indiği peygamber üzerine bastığı için dağ bile şerefleniyorsa, vahiy senin hayatına inerse sen ne kadar şereflenirsin bunu düşün.

[Ek bilgi; Hadis; Malik b. Sa’saa’nın Peygamber (sav)’dan İsra hadisinde yaptığı rivayet de şöyledir; “Sonra bana Beyt-i Mamur yüksel­tildi. Ey Cebrail bu nedir? diye sordum. Dedi ki: Bu Beyt-i Ma’mur’dur. Bu­raya her gün yetmişbin melek girer. Ondan çıktılar mı bir daha oraya geri dön­mezler. Bu onların üzerindeki son sorumluluktur.” diyerek hadisin geri ka­lan bölümünü zikretmektedir. (Kurtubi-El Camiu li Ahkamil Kur’an) (Müslüm 1/150)]

Ve Kitabin mestur (2) düşün satırlarda kayıtlı ilahi mesajı. Yani Hz. Musa’ya inmiş olan vahyi. Hz. Musa’ya vahiy efendimize verilenden farklı bir Usül ile verildi, kayıtlı olarak verildi. Vahiy taşın üzerinde adeta kudret eli tarafından nakşedilmiş olarak ortaya çıkıyordu. Özellikle 10 emir.

Fiy rakkın menşur (3) açılmış deri tomarlarda. Oradan da tomarlara yazılıyor, ya da levhalara yazılıyor dağıtılıyordu.

Burada Rıkk; inceltilmiş deri. Zaten rakıyk ince demek. Hatta un içinde böyle bu kelime kullanılır. İnce, inceltilmiş. Yani burada menşur olması, tomar olmaması, dürülü olmaması, açık halde bulunması. Aslında menşur aynı zamanda yayımlanmış anlamına da gelir, neşredilmiş. Yani neşriyat deriz ya, dilimize de geçmiş, yayınlanmış vahiy. Adeta vahiy Allah’ın yayınlanmış bir yayını. Onun için yayınlanmış vahyi düşün.

Vel Beytil Ma’mur (4) Beytil mamuru düşün. Mamur evi düşün. İmar edilmiş, ihya edilmiş, inşa edilmiş, içinde ki insanlarla, ya da ziyarete gelmiş insanların neşesiyle neşelenmiş, onların gelişiyle ihya olmuş, harabeye dönmemiş, amacını gerçekleştirmiş yüce evi düşün. Bu ayet ve bu ayetler Tin suresinin girişiyle karşılaştırılarak okunmalıdır bizce.

El Beytül mamur nedir? Hz. Ali bu soruya Kâbe’nin izdüşümü olan gökteki Kâbe’dir. Yani Kâbe’nin aslıdır, hakikisidir. Tıpkı dünyada ki nimetler cennette ki nimetlerin kopyası olduğu gibi, Kâbe’de o kozmik Kâbe’nin kopyasıdır. Yer yüzünde ki izdüşümüdür. Hz. Ali böyle yorumlar. Gerçekten de üzerinde durulması gereken bir yorumdur ki, zaten sözlü geleneğimiz Hz. Ali’nin bu yorumunu, bu ayete getirdiği bu tefsirini ciddi bir biçimde üretmiş. Birazdan ona döneceğim.

Hasan El Basri Mevcut Kâbe’dir der. Eğer biz El Beyt’te ki “lam”ı tarifi belirlilik takısını sıradan belirlilik anlamıyla alırsak bilinen ev, bilinen Beyt. Yani şu sizin bildiğiniz Beytullah anlamına gelmesi muhtemel.

Üçüncüsü Müfessir Beydavi’nin yorumu ki o da insanın Kâbe’si olan kalbidir der kalp. Aslında ben bu üç yorumu farklı farklı değil aynı anlamın içerdiği 3 katlı mana olarak görüyorum.

Sema’da ki Kâbe; Yani metafizik Kâbe, Kâbe’nin aslı, anası. Yer yüzünde ki Kâbe, Semada ki Kâbe’nin çocuğu. İnsanın içinde ki kalpte aslında hem semada ki, hem yer yüzünde ki Kâbe’nin temsil ettiği insanda ki unsur. Aslında yer yüzünde ki Kâbe neyi temsil ediyorsa, insanda kalp onu temsil ediyor.

Kâbe’ye beytullah diyoruz değil mi? Allah’ın evi. Oysa Allah’ın evi olmaz. Allah’ın evinden biz Allah içinde oturuyor anlamıyoruz, haşa ve kella. Ama kalp içinde benzer mecazi haberler olduğunu biliyor musunuz. Yere göğe sığmayan bir mü’minin kalbine sığar haberi mesela. Bu sığma tıpkı beytullahta ki gibi mecazidir. İşte Allah’ın evi olması neyi ifade ediyorsa, yere göğe sığmayanın mü’min kalbe sığması da aynı şeyi ifade eder.

Hz. Ali’nin yorumuna dönecek olursak bu yorum sözlü geleneğimiz tarafından Beytül mamur edebiyatı diyebileceğimiz muhteşem bir şekilde üretilmiştir. Buna göre Beytül mamur meleklerin tavaf ettiği Kâbe’dir. Melekler Allah’a itaatle memur varlıklardır.İsyanları muhaldir ve bu Beytül ma’muru Kâbe’nin anasını, yani kozmik Kâbe’yi, yani metafizik Kâbe’yi biteviye tespih ve hamd ile tavaf etmektedirler.

Hatta bir rivayet ikinci bir sıra gelmediğini, bir tavaf edene bir kez daha zaman gelmediğini, varlığın başlangıcından sonuna kadar ancak bir kez tavaf edebilecek kadar sıra geldiğini. Bunun için Allah’ın gizli güçlerinin, görünmez güçlerinin bu kadar çok ve kalabalık olduğunu da ifade eder.

Tüketim cennetinde yiyip içip sefa süren insanlığın prototipi Adem, oradaki yalnızlığını iki şeyle gidermiştir. Maddi yalnızlığını Havva ile, manevi yalnızlığını meleklerin kozmik Kâbe’yi tavafı sırasında ki tespihatlarını dinleyerek. Adeta o da bulunduğu yerden bu tespihata, bu hamde katkıda bulunmuş, onunla lezzetlenmiş, hatta cennette aldığı lezzetin daha üstünde bir lezzet almış. Yani cennette bulunmaktan daha çok o sesleri işitmekten lezzet alır olmuştu. Fakat hubut li hikmetin gerçekleşince, yani Adem’in makamını kaybetmesi gerçekleşince, Adem makamından inince, düşünce en büyük üzüntüsü bu sesleri duyamaz hale gelmesi olmuş. Yani kaybettiği makamdan daha fazla arşta ki tavaf eden meleklerin hamd ve tespihatını işitememek onu üzmüş ve göz yaşlarıyla tövbesini rabbine kabul ettirmiş, adam olmuş, tekrar kulluğa kabul edilmiş. Ve bunun üzerine rabbinden o sesleri duymak istediğini söylemiş. Ama rabbi Adem’e o sesleri duymak yerine o sesi sen çıkaracaksın demiş. Yani başkalarının tavafını izleme, sen tavaf et ve yer yüzünün göbeğine İslam kozmolojisinde Kâbe’nin bulunduğu yer, yer yüzünün göbeği olarak adlandırılır. Adeta yer yüzü bebeği, arştan bu göbek sayesiyle beslenir. Arştan beslenme kanalıdır, kordonudur.

Ve Kâbe’nin bulunduğu yer yine İslam alem tasavvurunda yer yüzünden mağma halinde ki ateş topu halinde ki yer yüzünden ilk soğuyan yerdir. Yine İslam alem tasavvurunda Kabe’nin bulunduğu yer Nuh tufanından sonra ilk kuruyan yerdir. Yine aynı tasavvura göre Kâbe’nin havalisi yer yüzünde insan yaşamına ilk elverişli olan yerdir. Bunu doğrulayan bilimsel bir bulguyu da burada söylemek isterim; Yer yüzünde kaya yaş ölçümü sonucunda en eski kaya oluşumları, jeolojik oluşumlar; en yaşlı kayaların Kâbe’nin bulunduğu havalide çıktığını bugün modern jeologlar tespit etmiş durumdalar. Gerçekten de yer yüzünde mağma halinden sonra ilk kaya oluşumları, ilk soğumaların bölgede başladığının bir başka delilidir.

Müslüman tasavvurunda Kâbe yer yüzünün insanı konuk ettiği, misafir ettiği ilk bölgedir. İşte oraya Kâbe’nin yapılması tesadüf değildir, Kur’an zaten yer yüzünde ki ilk mescidin, mabedin ora olduğunu; İnne evvele beytin vudı’a linNasi lelleziy Bi Bekkete mübareken ve hüden lil alemiyn (A. İmran/96) ayeti ile ifade eder. yer yüzünde insanlık için konulmuş ilk mabet, inşa edilmiş ilk mabet Bekke vadisinde ki mübarek evdir. Mübarek Bekke vadisinde ki evdir  beyttir beytullahtır buyurur. Onun için bu mekan insanlığın ilk yurdudur.

Şimdi buradan yola çıkarak Haccı farz kılan ayeti daha kolay anlayabiliriz. ve Lillâhi alenNasi hıccül beyti menisteta’a ileyhi sebiyla (A. İmran/97) Beyti haccetmek Allah’ın gücü yetebilen her insana beyti haccetmek, Allah’ın insanlık üzerinde ki hakkıdır. Çok ilginç, gücü yeten kimseye beyti ziyaret etmek Allah’ın insanlık üzerinde ki hakkıdır. ve Lillâhi alenNas, alel mü’miniyn değil, İlginç. Oysa ki hac ibadeti Müslüman’a farzdır. Yine Müslüman’a farzdır. Fakat Müslüman’a Müslüman olduğundan daha çok insanlığa mensup olduğundan dolayı, Müslüman’ın insanlığına farzdır. Neden? Çünkü Hac ve umre, Kâbe’yi ziyaret, bir gurbete ziyaret değil, bir sıla ziyaretidir. Baba ocağına dönmektir. Kâbe’ye ziyaret aslında yer yüzüne insanın vefa borcunu ödemesidir. Kâbe’ye ziyaret aslında insanın yer yüzünde kendisine kucağını ilk açan coğrafyaya bir teşekkürüdür, bir takdiridir. Ben seni unutmadım, yer yüzünde kollarını ilk açan coğrafya sana teşekküre geldim. Rabbim seni böyle şereflendirdi, ben de seni unutmadım. Adeta peygamberimiz Uhud’u ziyarete niçin gittiyse, biz de Mekke’yi, Kâbe’yi ziyarete onun için gideriz. Baba ocağını ziyarete gider gibi, ana kucağına gider gibi gideriz. Böyle çağrılırız. Vel Beytil Ma’mur işte böylesine derinlikli bir edebiyat üretmiştir İslam sözlü kültüründe.

[Ek bilgi; İlginç bir video; ALTIN ORAN]

[Ek bilgi-2; BEYTÜL MA’MUR

     BERZAH âlemi ikinci semayı delip geçecek kadar yüksektir. İkinci semadan da yükselip üçüncü semayı delip geçer. Sonra dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci semayı delip geçer ve oradan da sayılmayacak kadar yükselir ve kubbesi de üzrine konulmuştur. İşte bu BERZAH âleminin uzunluğudur. Bu anlatılan Berzah; Beyt-ül Ma’murdur.

        – Bilindiği üzere Bet-ül Ma’mur yedinci semadadır. Berzah ise temeli dünyada olup yedinci semayı da aşmaktadır. Böylece berzah her semada var demektir. (Böyle mi anlamalıyız.)

        – Yedinci göğün üstüne yükseldiğiyle yetinmelerinin sebebi çünkü orada sözü edilen kubbe mevcuttur. Şüphesiz ki bu yedinci semada olan en şerefli yerdir. Çünkü bu kubbede ancak önde gelenlerle sonra gelenlerin efendisi Resulallah (S.A.V.)in ruhu şerifleri bulunmaktadır. (Şehy Abdülaziz Debbağ Hz. El İBRİZ 2. cilt/471-474)] (Allahu Alem..!)

Ves sakfil merfu’ düşün yüceltilerek çatılmış gök kubbeyi. Şu gök kubbeyi düşün. Gerçekten de bu ayetlerin her biri üzerinde kafa çatlatırcasına düşünmek gerekiyor. Yoksa Kur’an kendisini ele vermez. Anlamlarını yüreğimize açmaz. Çatılmış, yükseltilmiş gök kubbeyi siz sanıyor musunuz ki yer yüzünde bulunan hayatı toprağa borçluyuz. Toprak ay da da var. Toprak diğer gezegenlerde de var. Evrende toprak istemediğiniz kadar. Atmosfer olmasaydı o topraklarda ki canlı hayat olmayacaktı.  Yani yer yüzünün tavanı olmasaydı tabanı olmayacaktı. Onun için kozmologlar toprak değil, atmosfer arıyorlar. Atmosferi bulurlarsa bir gün içinde canlı hayatın, biyolojik hayatın olduğu toprağı da bulurlar. İşte bizim dikkatimizi buna çekiyor.

Ves sakfil merfu’ yükseltilmiş çatılmış göğü düşün. Allah’ın direksiz diktiği göğü. Direksiz, sütunsuz yarattığı bu muhteşem kubbeyi düşün. Bu kubbenin çapını düşünürsen, yeryüzünde Mimar Sinan’ın yaptığı, çattığı kubbenin hayranlık bırakıcı modelleri. Yine Ayasofya’ya insanların mimari şah eseri olarak bakmalarına sebep olan kubbe çapıyla kıyaslarsan hayran olunacak büyük mimarı, alemin, kainatın sanii hakikisini, ne büyük bir sanatkar olduğunu daha iyi anlarsın.

Vel bahril mescur kükreyen taşkın denizi düşün. Mescur; Alev almış anlamına da gelir, dolup taşmış anlamına da gelir, karışmış anlamına da gelir. İlki ayetin devamıyla alakalı. Ayetin devamı kıyametle, yani alev almış anlamının kıyametle ilişkisi açık. Ya tutuşmuş suların yandığı bir alemi düşünün bir felaketi düşünün. Bir felaket ki sular bile yanıyor, düşünün. Aslında bu suyun ana elementlerine ayrışması anlamına gelir.  Biliyorsunuz su Hidrojen ve oksijenden oluşur. Biri yanıcı diğeri de yakıcı iki gazın birleşiminden söndürücü bir madde çıkıyor ortaya. Buyurun. İşte bir mucize. Allah eğer bunu geriye  döndürürse yanıcı olan yanar, yakıcı olanda yakar. Su yanar ve yakar. Onun için söndürmez. Allah eşyayı eğer geldiği yere döndürürse, aslına rücu ettirirse eşya sizin için bir rahmet olmaktan bir hayat kaynağı olmaktan çıkar bir cehenneme dönüşür. Aslında burada zımnen söylediği de bu ayetin.

[Ek bilgi; (İlginç bir haber ve videolar.)

Bu su yanıyor, suyla sönmüyor.

Gölyaka’da Köprübaşı Ömerefendi Köyünde bulunan bir çiftlikte yer altından çıkan kaynak suyu yanıyor..(Devam ediyor)

            Video-1; Lenkeran – Azerbeycan

            Video-2; Yanan su

            Allahu alem..:) ]

Son ikisi, öncekiyle alakalı, yani sibakıyla alakalı, o da nedir Hz. Musa ve ona inen vahiyle alakalıdır. Dolup taşmış, Hz. Musa’nın peşinden gelen firavun böyle bir denizde boğuldu anlamına gelir zımnen. Ya da karışmış, önce ayrılmış sonra karıştı ve kavuştu ve boğdu. Bu iki anlamı da birden taşıyor, önceki ve sonrakiyle alakalı olarak.

 

7-) İnne azâbe Rabbike le vakı’;

Muhakkak ki Rabbinin azabı elbette gerçekleşecek olgudur! (A. Hulusi)

07 – Rabbinin azâbı olacak muhakkak. (Elmalı)

 

İnne azâbe Rabbike le vakı’ şüphe yok ki rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır.

 

😎 Ma lehu min dafi’;

Onu geri çevirecek güç yoktur! (A. Hulusi)

08 – Yoktur onu hiç bir defedecek. (Elmalı)

 

Ma lehu min dafi’ insan kendisini O’na karşı asla savunamayacaktır. Cübeyr Bin Mut’im Bedir esirleri konusunda konuşmak üzere Mekke’liler tarafından Mediney’e yollandım diyor. Geldiğimde peygamber ve ashabı namaz kılıyorlardı, mescide girdim peygamber tam bu ayetleri okumaya başladığında kalbim, yüreğim göğsümden fırlayacakmış gibi oldu. Adam hala müşrik. Biliyorsunuz Mekke fethinde imana kavuştu. Biliyorsunuz bu zat daha ilerde Hudeybiye anlaşmasını yapan müşrik diplomatik heyetinin reisi. Aynı zamanda Ebu Cendel’in de babası. İşte o anlatıyor; “Bu ayetleri işitince göğsümden kalbim fırlayacakmış gibi oldu.”

 

9-) Yevme temurus Semau mevra;

O süreçte semâ (bilinç) allak bullak (şaşkın) olur! (A. Hulusi)

09 –  O gün ki Sema bir çalkanış çalkanır. (Elmalı)

 

Yevme temurus Semau mevra gün gelir gök kubbe büyük bir çöküşle çöker.

 

10-) Ve tesiyrul cibalu seyra;

Dağlar (benlikler) yürür gider! (Rabbin Bakıy’dir!) (A. Hulusi)

10 – Dağlar da bir yürüyüş yürür. (Elmalı)

 

Ve tesiyrul cibalu seyra gün gelir dağlar dehşet bir yürüyüşle yürür. Bu tesiyru seyra,  temuru mevra: Bu bir kalıptır Arap dilinde. Fiillerin mastarla pekiştirilmesi mecazı nefyeder. Anlamı budur. Yani bunu mecaz anlama ey insanoğlu dağların yürüyüşünü mecaz anlama gerçekten yürüyecek bu anlama gelir.

 

11-) Feveylün yevmeizin lilmükezzibiyn;

O süreci yalanlayanların vay hâline! (A. Hulusi)

11 – Vay artık o gün o yalan diyenlere. (Elmalı)

 

Feveylün yevmeizin lilmükezzibiyn işte o gün yalanlayanların vay haline. Yine burada da bir dil katkısı var. Dinin anlama yan anlam katkısı. Zarfın takdimi yevmeizin burada zarf. Zarfın takdimi yan anlam olarak eğer öldüklerinde hala aynı haldeler ise. Değillerse problem yok anlamı katar. 

 

12-) Elleziyne hüm fiy havdın yel’abun;

Ki onlar (o yalanlayanlar şimdi) daldıkları (dünyalarındaki hayalî değerler) içinde oynamaktadırlar! (A. Hulusi)

12 – Ki onlar daldıkları bir batakta oynayıp duruyorlar. (Elmalı)

 

Elleziyne hüm fiy havdın yel’abun onlar ki daldıkları oyunda oynuyor olacaklar. Kıyamet koptuğunda, son saat geldiğinde onlar daldıkları havuzda oynuyor olacaklar. Aslında küçük kıyamet koptuğunda da herkesin küçük kıyameti ölümüdür. Kendi kıyametlerinde de havuzlarında oynarken yakalanacaklar.

 

13-) Yevme yudaune ila nari cehenneme daa;

O süreçte Cehennem Nârı’na karşı konulmaz şekilde sürüklenecekler! (A. Hulusi)

13 – O gün ki Cehenneme bir kakılış kakılacaklar. (Elmalı)

 

Yevme yudaune ila nari cehenneme daa onlar o gün karşı konulmaz bir güçle cehennem ateşine tıkılacaklar ve onlara şöyle denilecek;

 

14-) Hazihin narulletiy küntüm Biha tükezzibun;

“İşte bu, kendisini tekzip ettiğiniz o Nâr!” (denilir). (A. Hulusi)

14 – İşte diye: bu sizin o yalan deyip durduğunuz ateş. (Elmalı)

 

Hazihin narulletiy küntüm Biha tükezzibun evet, şöyle denilecek kendilerine; İşte bu sizin vaktiyle yalanlamış olduğunuz ateştir.

 

15-) Efe sıhrun hazâ em entum lâ tubsırun;

“Bu bir büyü mü, yoksa siz mi görmüyorsunuz?” (A. Hulusi)

15 – Buda mı sihir? Yoksa siz görmüyorsunuz? (Elmalı)

 

Efe sıhrun hazâ em entum lâ tubsırun onlarda diyecekler ki bu kara büyünün kabusu mu, yoksa görmek istemediğimiz bir hakikat mi. Evet, efe sihrun hazâ. Bu bir kabus mu, bu bir büyü mü, bu bir sihir mi diyecekler. Yoksa görmek istemediğimiz bir hakikat mi. Tıpkı dünyada duymak istemediğimiz gibi. Duyup da aldırmadığımız gibi. Ey insan ‘ala külli hal öleceksin, bir gün kendi kıyametin kopacak denilince; Hadi canım sende diye aldırmadığımız gibi burada da mı aldırmıyoruz. Bu itirafta bulunacaklar.

 

16-) Islevha fasbiru ev lâ tasbiru* sevaun aleyküm* innema tüczevne ma küntüm ta’melun;

“Yaşayın ateşte! Artık ister sabredin ister sabretmeyin; size fark etmez! Siz yaptıklarınızın sonuçlarını yaşamaktasınız!” (A. Hulusi)

16 – Yaslanın ona bakalım, ister sabredin, ister etmeyin, artık hepsi bir, hep yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz. (Elmalı)

 

Islevha fasbiru ev lâ tasbiru oraya yaslanın, orayı boylayın. Artık ister sabredin ister sabretmeyin. sevaun aleyküm hiçbir fark etmez. size ilişkin hüküm değişmez. Allah’ın verdiği karar değişmez, çünkü iş işten geçti, artık yararı yok. Yani iradeyi kullanmanız gereken yerde kullanmadınız ve artık eylemin insana yarar vereceği dünyayı, hayatı terk ettiniz. Hüküm değişmez. innema tüczevne ma küntüm ta’melun çünkü siz sadece yaptıklarınızın cezasını çekmektesiniz. Başka bir şeyin değil. yani size azabı bir başkası vermedi siz azabınızı kendiniz getirdiniz. Size bir başkası gazap etmedi, siz kendi kendinize ettiniz. Aslında belanızı kendi ellerinizle buldunuz.

 

17-) İnnel müttekıyne fiy cennatin ve na’ıym;

Muhakkak ki korunmuşlar, cennetler ve nimetler içindedirler. (A. Hulusi)

17 – Fakat korunan muttakiler Cennetler, nimetler içinde. (Elmalı)

 

İnnel müttekıyne fiy cennatin ve na’ıym fakat öte yandan sorumluluk bilinciyle yaşayanlar tanımsız cennetlerde ve tarifsiz nimetler içinde yüzecekler. Tanımsız ve tarifsiz diye çevirdim fiy cennatin ve na’ıym. İkisi de belirsiz formla gelmiş. “lam”ı tarifsiz. İşte bu tanımsız, tarifsiz nasıl tarif edeceksiniz.

Fela ta’lemü nefsün ma uhfiye lehüm min kurreti a’yün. (Secde/17) öyle demiyor mu? Cennetlik mü’mini orada hangi göz kamaştırıcı sürprizlerin beklediğini hiç kimse bilemez. Tasavvur ve tahayyül dahi edemez.

Efendimiz meşhur ve sahih bir hadiste; Orada Allah’ın hazırladığı ödülleri hiçbir göz görmedi, hiçbir kulak işitmedi, hiçbir akıl kavramadı demiyor muydu? İşte bu.

 

18-) Fakihiyne Bima atahüm Rabbuhüm* ve vekahüm Rabbuhüm azâbel cahıym;

Rablerinin kendilerinde açığa çıkardığı ile keyiflidirler! Rableri (Varlıklarını meydana getiren Esmâ özellikleri), onları Cahîm (cehennem)’in azabından korumuştur. (A. Hulusi)

18 – Rablerinin kendilerine verdiği ile zevk yab olmaktadırlar, rableri korumuştur da onları o Cahim azâbından. (Elmalı)

 

Fakihiyne Bima atahüm Rabbuhüm* ve vekahüm Rabbuhüm azâbel cahıym rablerinin kendilerine verdiği nimetlerle sevinip mutlu olacaklar. Ahiziyne.. (Zariyat/16) diye geçiyordu daha önce işlediğimiz bir ayette. Alıp mutlu olacaklar. Yani rablerinden razı olacaklar. İyi ki Allah’a adanmışız, ömrümüzü iyi ki Allah’lı geçirmişiz diyecekler. Allah’la girdiğimiz alış verişten karlı çıktık diyecekler.

Ve rableri onları gözleri yuvalarından fırlatacak dehşette bir ateşin azabından koruyacak.

 

19-) Külu veşrebu heniy’en Bima küntüm ta’melun;

“Yaptığınız fiillerin sonucu olarak oluşanları afiyetle yeyin, için!” (A. Hulusi)

19 – Yiyin için, afiyetler olsun çalıştığınız için. (Elmalı)

 

Külu veşrebu heniy’en Bima küntüm ta’melun ve onlara diyecek ki rableri; vaktiyle yapmış olduğunuz şeylere karşılık yiyin, için afiyet olsun. Külu veşrebu heniy’en Bima küntüm ta’melun yiyin için afiyet olsun diyecek.

 

20-) Muttekiiyne alâ sururin masfufetin, ve zevvecnahüm Bi hurin ıyn;

Sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslananlar olarak… Onları (bilinçleri) Hur-i Iyn (her şeyi net, akı ak karayı kara gören özelliğe sahip bedenler) ile eşleştirdik. (Dişi huri kızı diye yorumlanan bu anlatımlar tümüyle diğer cennet yaşamı anlatımları gibi bir temsilî, sembolik anlatımdır. {“Meselül cennetilletiy” = CENNETİN TEMSİL (misal – benzetme) yollu anlatımı} 13.Ra’d: 35 ve 47.Muhammed: 15… {Sahih Hadis: Allâh buyurur ki; Sâlih kullarım için, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir aklın kavramadığı şeyler hazırladım! Buharî, Müslim ve Tırmızî} A.H.) (A. Hulusi)

20 – Dayanarak, sıra sıra dizilmiş alâ koltuklara, eş etmişizdir de kendilerine güzel iri gözlü hurîleri. (Elmalı)

 

Muttekiiyne alâ sururin masfufe sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak, yani onlara yaslanın, kaygı etmeyin. Artık bugün iş günü değil maaş günü. Ömrü işe çevirdiniz Allah’ta ahireti sizin için maaşa çevirdi. Mesai bitti, şimdi sefa sürün diyecek.

ve zevvecnahüm Bi hurin ıyn bir de cennette onları kusursuz bakışlı, güzel bakışlı, güzel gözlü. Güzel gözden kinaye eşine, sırf eşine bakan. Yani gözü dışarıda olmayan. Yani yüzünde göz izi, gözünde yüz izi olmayan bakışlı eşlerle evlendireceğiz.

Eşlerle diye çevirdim, dişilik ya da erkeklik, kadınlık ya da erkekliği vurgulamadım. Çünkü kelimenin kendisinde herhangi birine yaslayacak bir vurgu yok. Kelimenin kendisi her iki anlama birden geliyor. Hur; 3 kök anlama sahip. 1 – renk anlamına. 2 – Geri dönüş, ki Kur’an da bu anlamda kullanılır. İnnehu zanne en len yehure. (İnşikak/14) ayeti. Sanıyor ki bir daha hiç geri dönmeyecek, yani ölmeyecek, Allah’a kavuşmayacak, hesap vermeyecek. Ahirete inanmayan birinin hali tasvir ediliyor işte burada o manada kullanılır. 3 – Bir şeyin kendi ekseninde dönmesini ifade eder. Gözün dönmesi de bu mana da hur ile ifade edilir.

Kelime hem erkek, hem eril, hem dişil kullanıma sahip Çünkü hem havranın, hem ahverin çoğulu olabilir. Göze nispet edildiğinde ki burada göze nispet ediliyor. Terkip olarak Hurun, ‘ıynin terkibi geldiğinde Hur kelimesi göze nispet edilmiş olur. Göze nispet edildiğinde kusursuz göz, güzel bakış yani sevap bakış, yani eşler anlamında gündeme geldiğinde ise gözü dışarıda olmayan, gözü yalnız eşine dönük, Dünya güzellerini sıralasanız dünyada bir güzel vardır o da eşi. Eşlerin birbirine bakışı böyle olacak. Yani cennette göz de kusursuz olacak.

Cennette bakınız nikahlayacağız diyor. Yani aile oraya gidiyor, orada da sürüyor. Dolayısıyla nikahlanmanın özü aslında cennetten dünyaya esen bir efilti. Demek ki yer yüzünde evlilik olayı aslında cennettekinin bir kopyası. İnsanlar birbirinin başını didiklesin diye değil Allah bu müesseseyi, cennette ki o tanımsız hazzı yer yüzünde de koklasınlar diye vermiş. Orada da devam edeceğini öğreniyoruz nikahlanmanın, evlenmenin.

Bunun anlamı şu; Cennette evlilik dediğimiz hadise kusursuz bir mutluluğa dönüşecek Onun için birbirini seviyorsa eşler, bu sevgide samimi ise Allah yolunda koşarken de çift atlı bir araba gibi koşmanın gayretini güderler. Hayırda yarışırlar ve aynı akıbete kavuşmak için koşarlar. Bunu yaparlarsa eğer Allah bu dünyada da, öte alemde de onları ayırmayacaktır. Ayırmayacağını biraz ilerde gelecek ayet zaten söyleyecek.

Yine benim yaptığım bu yorumu Kasıratut tarf; cennette ki eşlerin bakışlarının birbirlerine odaklı olduğunu ifade eden bu ibareyi de teyit eder. Yani gözü dıarda olmayan eşlerden bahseder. Farklı bir ibare ana bunu destekler. Kur’an da bu terkip 4 yerde geçer. Hurun iyn. Dördü de ilginçtir ki Mekkidir. Hatta Mekke’nin aynı zaman diliminde inen surelerde yer alır.

Peki Medine’de yok mu? Bu terkip Medine de ki inen sureler hin kullanılmaz. Ya ne kullanılır? Bunun yerine azvecün mutatahhıratun terkibi gelir. tertemiz eşler. Bu terkip ahirette ödül ve cezada cinsiyet ayırımı yapılmayacağını ifade eden onu aşkın ayet ışığında anlaşılmak zorundadır.

 

21-) Velleziyne amenû vettebe’athüm zürriyyetühüm Bi iymanin elhakna Bihim zürriyyetehüm ve ma eletnahüm min amelihim min şey’* küllümriin Bima kesebe rehiyn;

İman edenler ve imanlı olarak kendilerine tâbi olan zürriyetleri var ya; onlara kendilerinden gelenleri de ekledik! Onların kazançlarından hiçbir şeyi de eksiltmedik… Her kişi yaptığının getirisine bağlıdır! (A. Hulusi)

21 – Ve İman edenleri ki zürriyetleri de iman ile arkalarından gelmiş, zürriyetlerini kendilerine ilhak etmişizdir, bununla beraber kendilerine amellerinden hiç bir şey eksiltmemişizdir, herkes kazancına bağlıdır. (Elmalı)

 

Velleziyne amenû vettebe’athüm zürriyyetühüm Bi iymanin kendileri iman eden ve soyları da bu soylu imanı izleyenlere gelince. Bakın: Bi hurin ıyn dedi, hemen arkasından ahirette aile ne olacak, yani cennetlik ailelerin durumu ne olacak sorusunun cevabına geçti, Kur’an da ki en açık cevap bu ayettir bu konuda. Velleziyne amenû vettebe’athüm zürriyyetühüm Bi iymanin

elhakna Bihim zürriyyetehüm biz onları soylarıyla bütünleştireceğiz. Buluşturacağız, birleştireceğiz. ve ma eletnahüm min amelihim min şey’ ve kendi eylemlerinin karşılığından da hiçbir şey eksiltilmeyecek.

Çok ilginç, çok manidar bir ayetle karşı karşıyayız, müjde bir ayetle. Aile reisleri, anneler, babalar ve evlatlar için bir müjde bu ayet. Çocuklar ebeveynlerinin iman yolunu izlerlerse. Tersi de geçerli diyor Ferra. Ebeveynler çocuklarının iman yolunu izlerlerse. Ama izlediler ve ahirette amellerinden dolayı farklı cennetlere düştüler. Birisi Firdevs cennetinde yüce cennette, öbürü ise ona göre daha aşağılarda. Makam aynı değil, ne olacak? Eğer akıbet cennetlik ise iş bitmiyor, makam aynı değil, kavuşamayacaklar. Hatta bu kapsama eşler de girer. Farklı ise ne olacak?

Evet, bu soruya verilmiş bir cevaptır bu ayet. Allah aile bireyleri arasında ki derece farkına bakmaksızın aşağıdakileri yüce olanın katında buluşturacak ve birleştirecek bu ayet onu diyor. 26. ayet gelecek anne babanın kaygısının evlatları üzerindeki kaygısının kabul olmuş bir dua yerine geçeceğini ve bunun illetini açıklıyor. Hikmetini, sebebini, gerekçesini açıklıyor. Yani aile bireyleri arasında ki imani, takipten doğan sinerjiyi açıklayan bir ayetle karşı karşıyayız. Eğer evlatlar baba ve annenin iman yolunu takip ederlerse amelleri baba ve annenin ameline eş olmasa da, tersi de geçerli baba ve anne evlatlarının iman yolunu takip ederlerse, amelleri arasında fark olsa da Allah aileyi orada ayırmayacak.

Peki bu; ve lâ teziru vaziretun vizre uhra. (Zümer/7) hiç kimse hiç kimsenin sorumluluğunu üstlenmez, ya da herkese kendi kazandığı vardır temel Kur’anî ilkelerle uyuşur mu? diye sorarsanız işte arkasından gelen ibare bunu söylüyor;

küllümriin Bima kesebe rehiyn ne ki herkesin akıbeti kendi kazandıklarına bağlıdır. İşte bu ayet. Peki o zaman herkes kendi kazandıklarıyla yaşayacaktır, herkesin kazandığı kendisinedir ilkesiyle uyuşur mu sorusuna ayetin son cümlesi cevap veriyor. Yani Allah’ın bu tasarrufu herkesin kazandığının kendine olduğu ilkesine aykırı anlaşılmamalıdır. Adeta Allah insanı kendisine borç vermiştir. küllümriin Bima kesebe rehiyn herkes kendisinin kazandıklarının rehinidir diyor, rehinesidir. Çok ilginç bir ibare. Önce bunu açıklayalım:

Allah Telâ insan, kendisine borç verilmiştir demek istiyor. İnsanı vermiştir ve insana zimmetlemiştir. İnsan buna karşılık rehindir. Kulluğuyla kendini kurtaracaktır. Ailenin buluşturulması herkesin kendi yaptığının karşılığını göreceği ilkesine aykırı anlaşılamaz. Bu aslında sadakayı cariye hadisiyle birlikte anlaşılmalıdır. Ne diyordu Efendimiz;

Herkesin amel defteri kapanır, 3 kişinin ki, kapanmaz. Hayırlı bir evlat bırakanın, hayırlı, faydalı bir ilim bırakanın, ve sadakayı cariye, yani eğitim kurumu, ibadet kurumu, insanların istifade ettiği, yararlandığı bir birim bırakanın, bir vakıf, bir köprü, bir çeşme, bir eser bırakanın, bir kitap bırakanın amel defteri kapanmaz. Yani onun hesabı açık olur, yaşayan ameldir o. Amel yaşar. Kendisi ölür, eylemi yaşar, davranışı yaşar. Hayatta ki davranışı, ölen failin hayatta ki fiilidir. Yani ölmüş gitmiş diyemezsiniz. Ölmüş gitmiş ama fiili yaşıyor, eylemi yaşıyor. İşte bu.

Düşünün bir evlat bırakmış geriye, kendinin iman yolu üzerinde evladın yaptığından onun hesabına pay gidiyor ve o bu paydan dolayı yüksek cennetlere tırmanıyor. Şimdi dolaylı olarak kendisinin makamı ahirette yükselirken o eylemi yapan ayrı mı kalsın. Değil mi? Yani kişinin yaptığı evladın yaptığı amelden anne baba istifade ederken, o amelin sahibi olan evladın aleyhine mi olsun bu durum. Yani evlat dünyada hayırlı amel işledikçe anne babayla evladın arası da açılıyor ahiretteki makam, derece.

Şimdi böyle mi olsun? Bu doğru olmaz böyle yorumlanması doğru olmaz. O zaman evladın yolladıkları evladın aleyhine olmamalı. İşte aslında olması gerekendir bu. Böyle anlarsak doğru anlamış oluruz.

[Ek bilgi; “Bu cümlenin zikredilmesi, zürriyetler açısından da önemlidir. Yani zürriyetlerin kurtuluşu ve atalarının derecelerine yükselişleri, kendilerinin hiç katkıları olmaksızın sırf babalarının kazançlarıyla değildir. Kendilerinin iman ederek onlara uymaları ve izlerinden gitmeleri kurtuluşlarının asıl sebebidir. Ataları fiilen sebep oldukları için evlatlarını cennette yanlarında görmekten mutlu olacaklar, evlatları da iman ile onlara tâbi oldukları için kendilerini kurtarmış ve Allah’ın lütuf ve kereminden babaları gibi istifade etmiş olacaklardır.

Demek ki evlatlar kendi fiilleri olmaksızın sırf babalarının ve dedelerinin yaptıklarıyla kendilerini kurtaramazlar. Ancak imanlı olarak çalıştıkları takdirde atalarının feyzinden de faydalanarak daha kolay bir şekilde yükselebilirler.

İşte Allah Teâlâ, müminlerin evlatlarını atalarına uymak suretiyle yükselmeğe sevk ederken, soy şerefine güvenerek tembellik etmemeleri için “Herkes kendi kazandığına bağlıdır.” buyurmaktadır. Şu halde bu âyette, “İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur.” (Necm, 53/39) âyetinin anlamını ortadan kaldıran bir mânâ bulunduğunu zannetmek doğru değildir. Bilâkis âyeti, anlamındadır.” (Elmalılı tefsiri)]

[Ek bilgi-2; “Evlat herhangi bir derecede olsa iman ve salih kimselere uyması sebebi ile kendini kurtarırsa elbette cennete onu aşağı mertebelerden yükseltmek, yüksek derecelerde baba ve dedeyi buluşturmak artık Allah’ın fazlı keremidir. Baba ve dedenin iyiliklerinin çocuklara yararı dokunabilir. Ama kendi kazançlarından dolayı, kendilerini cehenneme layık kılmışlarsa, baba ve dede hatırına, onların cennete konulması hiçbir surette mümkün değildir.

Bununla birlikte bu ayetten şu da anlaşılır: Aşağı derecede iyi çocukların yukarı derecedeki iyi babalarla buluşturulması, aslında o çocukların kazancının sonucu değil, babalarının kazancının sonucudur. Kendi amelleri ile bu nimete layık olanların gönlünü hoş etmek için çocukları onlarla buluşturulacaklardır.

Bu bakımdan Allah derecelerini düşürerek onları çocuklarının yanına göndermeyecek, aksine çocuklarından uzak kalış onların üzülmesine sebep olup onların üzerine Allah’ın nimetinin tamamlanmasında bir eksiklik kalmasın diye çocuklarının derecesi yükseltilerek onların yanına gönderilecektir. (Ebu’l Alâ Mevdudi- Tefhimu’l Kur’an)]

 

22-) Ve emdednahüm Bi fakihetin ve lahmin mimma yeştehun;

Onlara temenni ettikleri meyve (marifet türleri) ve etten (özelliklerini açığa çıkaracakları bedensel özelliklerden) bol bol verdik. (A. Hulusi)

22 – Birde onlara bir meyve ve içlerinin çekeceği bir et yetiştirmekteyizdir. (Elmalı)

 

Ve emdednahüm Bi fakihetin ve lahmin mimma yeştehun ve biz onlara meyve ve etin her türünü, canlarının çektiği her şeyi sunacağız.

 

23-) Yetenaze’une fiyha ke’sen lâ lağvun fiyha ve lâ te’siym;

Onda, sarhoşlatıp ne düşünüp söylediğini bilmez hâle getirmeyen içkiler kapışırlar! (A. Hulusi)

23 – Orada bir peymâne çekiştirirler ki ne bir saçmalama vardır onda ne bir günaha sokma. (Elmalı)

 

Yetenaze’une fiyha ke’sen lâ lağvun fiyha ve lâ te’siym orada birbirlerine içeni boş boğaz etmeyen ve günaha sokmayan dolu kadehler sunacaklar.

 

24-) Ve yetufu aleyhim ğılmanün lehüm keennehüm lü’lüün meknun;

Çevrelerinde gençlik dolu hizmetliler (enerjik kuvveler) koşuşur ki, sanki onlar saklı inci! (A. Hulusi)

24 – Pırıl pırıl da üzerlerine döner kendilerine mahsus hizmetçiler, sanki sedeflerinde saklı inciler. (Elmalı)

 

Ve yetufu aleyhim ğılmanün lehüm ve kendileri için hazırlanmış ebedi bir gençlik ve tazelik onları hiç terk etmeyecek. Yani ahirette, cennette ebedi kalmaktan kasıt açıklanıyor burada. Bunu ben böyle çevirmeyi tercih ettim ama klasik anlama meal şöyle de olabilir. Kendileri için hizmete amade gençler etraflarında fırıl fırıl dönecekler. Ğılman hem gençlik, hem gençler anlamına alınabilir. Ama yetufu aleyhim etrafında dönmeye kendisine dönüp dönüp gelmeye de delalet eder. Yani bir şey kendisine dönüp dönüp uğruyorsa ona da delalet eder. Onun için gençlik adeta onlara dönüp dönüp gelen bir şey olacak. Yani kendilerini hiç bırakmayacak anlamına gelebilir.

keennehüm lü’lüün meknun tıpkı kabuklarında saklanmış taze, pırıl pırıl inciler gibi.

 

25-) Ve akbele ba’duhüm alâ ba’din yetesaelun;

Birbirlerine dönüp geçmiş hâllerini konuşurlar. (A. Hulusi)

25 –      Ve bazısı bazısına dönmüş soruşuyorlardır. (Elmalı)

 

Ve akbele ba’duhüm alâ ba’din yetesaelun derken birbirlerine dönüp sorular soracaklar ve diyecekler ki;

 

26-) Kalu inna künna kablu fiy ehlina müşfikıyn;

Dediler ki: “Doğrusu biz daha önce ehlimiz içinde (korkudan) titreyenler idik.” (A. Hulusi)

26 – Demektedirler: evet biz bundan evvel ilimizde korkular içinde idik. (Elmalı)

 

Kalu inna künna kablu fiy ehlina müşfikıyn işte geldi 26. ayet, yukarıda ki 21. ayeti açıklayan bir ayet. Onun gerekçesi bu. Diyecekler ki vaktiyle bizler ailemiz hakkında endişeye kapılır, tir tir titrerdik. Yani o endişemizin şimdi kârını yiyoruz. Tir tir titrerdik. 21. ayette ifade edilen aile buluşmasının gerekçesidir bu. Han şu ayeti hatırlayalım, tahrim/6. ayetini;

Ya eyyühelleziyne amenû, ey iman edenler ku enfüseküm ve ehliyküm naren ve kudühenNasu velhıcarah. (Tahrim/6) ateşi, yakıtı taşlar ve insanlar olan ateşten kendinizi de koruyun ailenizi de koruyun.

İşte bu koruma, işte bu hassasiyetten dolayı yaşarken tir tir titreyenler, eşlerinin ya da çocuklarının manevi istikbali için titreyenlerin bu titremesi kabul olmuş bir duaya dönüşecek. Ve Allah onların bu dualarını boşa çıkarmayacak.

 

27-) FemennAllâhu aleyna ve vekana azâbessemum;

“Allâh bize lütfetti ve bizi (cehennem ateşi) Semum’un (insan bedeninin gözeneklerinden geçen zehirleyici dumansız ateş; mikrodalga radyasyon) azabından korudu!” (A. Hulusi)

27 – Bakınız Allah bize lütfetti ve bizleri o semûm azâbından korudu. (Elmalı)

 

FemennAllâhu aleyna ve vekana azâbessemum fakat Allah bize kerem etti de bizi zehir gibi içe işleyen yakıcı bir ateşin azabından korudu. Azâbessemum; Semum; Sem zehir demektir. Semum sam rüzgârına, asklında sam oradan gelir. değdiğini yakar, kavurur, kurutur. Azâbessemum zehir gibi içe işleyen bir alevli rüzgâr anlamına gelir.

 

28-) İnna künna min kablu ned’uh* inneHU “HU”vel Berrur Rahıym;

“Muhakkak ki biz bundan önce de O’na yöneliyorduk! Muhakkak ki O, Berr’dir, Rahıym’dir.” (A. Hulusi)

28 – Evet biz bundan evvel ona duâ ediyor korumasını istiyorduk, hakikat o öyle keremkâr öyle rahîm.

 

İnna künna min kablu ned’uh şüphesiz biz bundan önce de hep O’na dua eder, O’na yalvarır yakarırdık. inneHU “HU”vel Berrur Rahıym çünkü O, yani Allah, evet O’dur mutlak iyi olan, sonsuz merhamet sahibi olan. Mutlak iyi, el berru. Muhteşem bir esmadan, muhteşem bir isim. Mutlak iyi Allah’tır. Allah dışında iyi dediğiniz her iyi iyiliğini O’na borçludur. Onun için iyilikte aklınıza her ne mükemmellik geliyorsa onu Allah’a atfedeceksiniz, o zaman doğru yapmış oluruz.

 

29-) Fezekkir fema ente Bi nı’meti Rabbike Bi kahinin ve lâ mecnun;

(Rasûlüm) sen hatırlat! Rabbinin nimeti olarak, sen ne bir kâhin olarak açığa çıkarıldın ve ne de cin etkisi altında olan kişi! (A. Hulusi)

29 – O halde vaaz-u tezkire devam et, çünkü sen, rabbinin nimeti hakkı için, ne kâhinsin ne de mecnun. (Elmalı)

 

Fezekkir fema ente Bi nı’meti Rabbike Bi kahinin ve lâ mecnun imdi, ey peygamber sen ümit vermeyi sürdür. Nasihat etmeye devam et, uyar. Ne var ki rabbinin nimeti sayesinde senin bir kahin ve bir mecnun olmadığın o kadar açık ki asla ihtimal dahilinde bile değil. Bu bir kalıp aslında. Ma yı nafiyenin haberi eğer B ile gelirse imkan veya ihtimal yokluğuna delalet eder. Senin kahin ve mecnun, cinlenmiş olma ihtimalin yoktur. Zımnen şöyle anlıyorum ben bunu; elinde sihirli bir değnek yok, Öğüt alan alır, almayan da sonuçlarına katlanır.

 

30-) Em yekulune şa’ırun neterabbesu Bihi raybelmenun;

Yoksa: “Bir şairdir. Bekleyelim bakalım zaman içinde ne olur sonu” mu diyorlar! (A. Hulusi)

30 – Yoksa «bir şâir biz ona «reybul menun»u gözetiyoruz» mu diyorlar? (Elmalı)

 

Em yekulune şa’ırun neterabbesu Bihi raybelmenun yoksa (şimdi de) o bir şairdir feleğin sillesini yiyeceği zamanı bekleyin, kollayın bakalım. Ne zaman feleğin sillesini yiyecek  sabredin, bekleyin mi diyorlar. İnkârcı muhataplar helak ile korkutulduklarında  kendilerini hep böyle avutuyorlardı. Feleğin sillesini yakında yiyecek bekleyin diyorlardı.

 

31-) Kul terebbesu feinniy meakum minelmuterabbisıyn;

De ki: “Bekleyin bakalım! Muhakkak ki ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim!” (A. Hulusi)

31 – De ki: gözetin çünkü ben de sizinle gözetenlerdenim. (Elmalı)

 

Kul terebbesu feinniy meakum minelmuterabbisıyn de ki sen de onlara; Siz bekleyin, unutmayın ki ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim. Zımnen siz benim başarısızlığımı bekleyin bakalım. Ama bende Allah’ın beni başarıya ulaştıracağını bekliyorum. O günü, o fetih gününü bekliyorum.

 

 32-) Em te’muruhüm ahlamuhüm Bihazâ em hüm kavmun tağun;

Onlara bunu akılları mı emrediyor; yoksa onlar küstah bir toplum mu? (A. Hulusi)

32 – Yoksa onlara bunu (bu tenakuzu) akılları mı emrediyor? Yoksa azgın bir kavım mıdırlar? (Elmalı)

 

Em te’muruhüm ahlamuhüm Bihazâ yoksa onları bu tavıra savruk akılları mı götürüyor. Yoksa onları savruk akılları mı böyle bir sonuca ulaştırıyor. Savruk akıl, girişte de bu ayete dikkat çekmiştim hatırlarsanız 32. ayete. Aslında Ahlam; Rağıp El Isfahan inin açıkladığına göre köken olarak o bu kelimeyi “hilm’e veriyor. Yumuşak huyluluğa, hoş görüye. O zaman mana şöyle olur. Yoksa onları bu tavra iten o engin hoş görüleri mi. Burada tabii ki bir parça ince bir ironi, ince bir istihza da görüyoruz.

Ama bu da sanki yabana atılmaz gibi geliyor. 30. ayeti hatırlayın. Hani diyorlardı ya feleğin sillesini yiyinceye kadar bırakın kendi haline. Yani, ne kadar da hoş görülüler. Sanki tükürük atmamışlar, taşlamamışlar,i hakaret etmemişler, sırtına işkembe koymamışlar, sanki onca eziyeti yapmamışlar, mü’minleri yurtlarından etmemişler, yuvalarından etmemişler, işkence etmemişler, Ammar’a, Zinnire’ye, Yasir’e, Sümeyye ye sanki, dünyayı başlarına dar getiren onlar değilmiş gibi şu tavırlarına bakın. Bırakında feleğin sillesini yesin derken iki yüzlülüklerine bak anlamına da gelebilir bu.

em hüm kavmun tağun sakın onlar isyanda sınır tanımayan azgın bir topluluk olmasınlar?

 

33-) Em yekulune tekavveleh* bel lâ yu’minun;

Yoksa “Onu uyduruyor” mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar! (A. Hulusi)

33 – Yoksa onu (o Kur’an ı) kendisi uydurmakta mı diyorlar? Hayır kendileri inanmazlar. (Elmalı)

 

Em yekulune tekavvelehu ya yoksa onlar; “onu kendi üretti, kendi söyledi” mi diyorlar. Kendi söylediğini Allah’a isnat etti mi diyorlar. Burada da yine bir hile yapıyorlar farkında mısınız. İnkarcıların ve münafıkların niteliğidir bu. Tam şeytani bir niteliktir. Nedir bu; Hesapta Allah’ı peygamberine karşı savunma perdesi altına sığınıp inkar ediyorlar. Allah’ı nasıl savunmuş görünüyorlar burada? Onu uydurup Allah’a isnat etti. Yani Allah’a da kötülük etti demeye getiriyorlar. Şeytanla benzerliği nerede? Adem’e secde etmem, edersem Allah’a ederim mantığından. Yani Allah’ın emrini çiğnerken Allah’ı kolluyormuş gibi yapmak, işte böyle bir şeytani mantık bu.

bel lâ yu’minun ama yoo! Dediklerine kendileri de inanmıyorlar. Yani onu uydurdu Allah’a isnat ediyorlar ama, onu; onun uydurması, söylemesi, yazması mümkin değil. Tarihsel olarak mümkin değil. Ondan bu güne kadar böyle sözler hiç sadır olmadı. Fiili olarak mümkin değil yazmayı okumayı bilmez. Sonuç olarak mümkin değil Kur’an bir insanın ortaya çıkarabileceği bir metin değil. Zaten bunu yapabilselerdi kendileri yapacaklardı.Onun için onlara meydan okuyor Kur’an ve diyor ki;

 

34-) Felye’tu Bi hadiysin mislihi in kânu sadikıyn;

Eğer sözlerinde sadıklarsa Onun benzeri bir söz getirsinler! (A. Hulusi)

34 – Haydi onun gibi bir söz getirsinler, doğru iseler. (Elmalı)

 

Felye’tu Bi hadiysin mislihi in kânu sadikıyn öyleyse haydi onun benzeri bir başka söz üretsinler bakalım, tabii ki dürüstlerse. Haydi, eğer dürüstseniz diyor onun benzeri bir başka söz üretin de görelim. Hadiys; olayları aktaran, haber veren söz demektir. Hadise de buradan gelir.

 

35-) Em huliku min ğayri şey’in em hümül halikun;

Yoksa onlar hiçbir etki olmadan mı yaratıldılar? Yoksa onlar mı yaratanlar? (A. Hulusi)

35 – Yoksa kendileri «lâşe»den mi yaratıldılar? Yoksa yaratan onlar mıdırlar? (Elmalı)

 

Em huliku min ğayri şey’in em hümül halikun ne yani onlar sebepsiz mi yaratıldılar. Allahuekber..! Sebepsiz, İlletsiz, hikmetsiz, amaçsız, gayesiz, anlamsız mı yaratıldılar. Ayete bakın. İşte bu ve devam ediyor; em hümül halikun yoksa kendilerini yaratan yine kendileri mi. Yani kendi kendilerini mi yarattılar. Bu ayet hem insan yaratılışının amaçsız ve anlamsız olduğu iddiasını reddediyor, hem de yaratıcı bir ilk özne olmaksızın kendi kendine yaratılma iddiasını reddediyor. Abes ve batıl değil, hikmet ve haktır insan, insanın yaratılışı.

Aslında anlamlılık yaratılmışların en büyük yasasıdır. Anlamsızlığın reddi yaratılışın en büyük yasasıdır. Onun için yaratılmış olup ta anlamsız olan hiçbir şey yoktur. Allah demek anlam denektir. Anlamsız bir varlık olduğuna inanmak, o varlığın Allah ile olan bağını inkar etmektir.

 

36-) Em haleküs Semavati vel Ard* bel lâ yukınun;

Yoksa semâları ve arzı onlar mı yarattılar? Hayır, onlar yakîn sahibi değildirler. (A. Hulusi)

36 – Yoksa Gökleri ve Yeri mi yarattılar? Hayır ikan ehli değiller. (Elmalı)

 

Em haleküs Semavati vel Ard ya yoksa gökleri ver yeri yaratan kendileri mi bel lâ yukınun hayır, asıl onlar inanmaya gönüllü değiller. Yani onların geçim etmeye gönlü yok anlaşılan. Onun içinde bahane bulup duruyorlar, mazeret uyduruyorlar, yatla yapıyorlar bir oraya bir oraya. İnanmaya gönüllü değiller ki. İnanmaya gönüllü olmayana mazeret çok olur demeye getiriyor ayetler.

 

37-) Em ‘ındehüm hazâinu Rabbike em hümülmusaytırun;

Yoksa Rabbinin hazineleri onların indînde mi? Yoksa onlar mı her şeye hükmedenler? (A. Hulusi)

37 – Yoksa rabbinin hazîneleri onların yanında mı? yoksa onlar mı istilâ etmişler? (Elmalı)

 

Em ‘ındehüm hazâinu Rabbik yoksa rabbinin hazineleri onların elinde mi em hümülmusaytırun yoksa onu zorla ele geçirip üstüne mi oturmuşlar, hüküm ver diyorlar, istediklerine çok verip istediklerine az mı veriyorlar. Öyle bir küstahlıkları vardı vahyin ilk muhataplarının. Yani içinde yüzdükleri o refahı kendilerinin yarattığını düşünüyorlardı. Böylesine bir Karun kompleksine kapılmıştılar, megalomaniye kapılmıştılar, tutulmuştular.

 

38-) Em lehüm süllemün yestemi’ûne fiyh* felyeti müstemiuhüm Bi sultanin mubiyn;

Yoksa onların tırmanıp (ilâhî sırları) dinledikleri bir merdiveni mi var? (Eğer öyleyse) onların dinleyenleri apaçık bir karşı konulmaz delil getirsinler. (A. Hulusi)

38 – Yoksa onlara mahsus bir merdiven var da ondan dinliyorlar mı? Öyle ise dinleyicileri beyan edecek bir bürhan getirsin. (Elmalı)

 

Em lehüm süllemün yestemi’ûne fiyh ne yani onların göklere uzanan merdiveni var da orada olup bitenimi dinliyorlar, kulak mı veriyorlar. Yani tamam onlar göklerin hazineleri bize ait diyemezler. Yoksa şunu mu diyorlar; Allah’ın kime ne yazdığını biz işittik, kulak verdik. Dolayısıyla oradan haberdarız mı diyorlar. Veyahut ta peygamberi reddettiklerine göre Allah’ın kimi peygamber seçtiğine onlar daha mı vakıf. Yani ilahi kelamın kaynağını mı dinliyorlar. Böyle bir güçleri mi var.

felyeti müstemiuhüm Bi sultanin mubiyn öyleyse haydi açık ve inandırıcı delillerle dinlediklerini getirsinler de görelim bakalım, varsa bir dinledikleri.  Aslında bu aynı zamanda cindarlık yapıp ta ben ötelerden görünmezlerden haberler alıyorum, bir şeyler dinliyorum diyenlere de bir cevap olsa gerek.

 

39-) Em lehül benatu ve lekümül benun;

Yoksa kız çocuklar O’na ait de oğullar sizin mi? (A. Hulusi)

39 – Yoksa kızlar ona oğullar size öyle mi?. (Elmalı)

 

Em lehül benatu ve lekümül benun ne yani oğullar onlara da kızlar Allah’a mı. Tam bir suçüstü, tam bir çelişki yakalama işte. Habil kompleksi bu. Siz kızı sevmiyorsunuz, oğul istiyorsunuz ama sevmediğinizi de Allah’a layık görüyorsunuz. Sizinki nasıl iş. Aslında sizin Allah inancınız da çok problemli. İşte burada suçüstü yakalanıyorsunuz. Sizin; Biz Allah’a inanıyoruz demeniz de aslında samimi değil. İnandığınız Allah’a sahip olduklarınızın sevmediğinizi veriyorsunuz. Bu tip ayetler kız erkek ayırımını da reddeden ayetlerdir aynı zamanda. Allah tasavvurunun nasıl yamulduğunu gösteriyor.

 

40-) Em tes’eluhüm ecren fehüm min mağremin müskalun;

Yoksa onlardan bir karşılık istiyorsun da, (bu yüzden) ağır bir borç yükü altına mı girmişler? (A. Hulusi)

40 – Yoksa kendilerinden bir ücret istiyorsun da cereme vermekten ezilmekteler mi? (Elmalı)

 

Em tes’eluhüm ecren fehüm min mağremin müskalun yoksa onlar senin kendilerini ağır bir yükümlülük altına sokacak bir bedel ödetmenden mi korkuyorlar, çekiniyorlar. Yani senin kendilerine ağır bir bedel ödeteceğinden mi çekiniyorlar. Çok ilginç, gerçekten tarihsel karşılığı olan bir ayet bu. Ne tarihseli, aynı zamanda bire bir bugün de yaşanan bir ayet tüm ayetler gibi.

Yine çelişki tabii ki, yine bir çelişkiyi ortaya seriyor Kur’an. Hem Allah’ın hazinelerinin sahibi gibi böbürleneceksiniz, hem de yeni davetin konforlarınızı bozacağından korkup davetçiyi kovalayacaksınız. Evet, kendilerini tehlikeye sokacağından korkuyorlardı. Nütref idiler onlar, refah içinde şımarmış kimselerdi. Onun için istikrara oynuyorlardı. Kendi içinde bulundukları küfür durumunun adını istikrar koymuşlardı. Aman istikrar bozulmasın diyorlardı ve Resulallah’a saldırırken de istikrar bozucu insan olarak saldırıyorlardı.

Neydi istikrar? Küfür istikrarı. Neydi istikrar? Haram istikrarı. Neydi istikrar? Zulüm istikrarı. Neydi istikrar? Onun bunun malını çalma ve çırpma istikrarı. Yani halksız kazanma ve bu kazançla böbürlenip başkaları üzerinde tahakküm oluşturma istikrarı. Onlar günahın istikrarını istediler. Haramın istikrarını istediler. Allah Resulü ise günahın, haramın ve küfrün istikrarını ve istikbarını bozmak için gönderildi.

Bugün de aynı baksanıza. Hakikatin istikrar adını koydukları çıkarlarını bozacağını düşünenler hakikate karşı al görmüş boğa gibi nasıl saldırırlar. Hiçbir fark yok mantıkta.

 

41-) Em ‘ındehümül ğaybu fehüm yektubun;

Yoksa gayb onların indînde de, (ne olacağını) onlar mı yazıyorlar? (A. Hulusi)

41 – Yoksa gayb onların yanında da onlar mı yazıyorlar? (Elmalı)

 

Em ‘ındehümül ğaybu fehüm yektubun ne yani idraki aşan hakikatlere vakıflar da onu kendileri mi kayıt altına alıyorlar. Kaderi, ölçüyü kendileri mi koyuyorlar, belirliyorlar şeklinde de anlayabiliriz.

 

42-) Em yuriydune keyda* felleziyne keferu hümül mekiydun;

Yoksa tuzak kurmak mı diliyorlar? O hakikat bilgisini inkâr edenler tuzağa düşenlerin ta kendileridir! (A. Hulusi)

42 – Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? fakat o küfredenler kendileri o tuzağa düşeceklerdir. (Elmalı)

 

Em yuriydune keyda onlar bir tuzak tasarlıyor olmasınlar sakın felleziyne keferu hümül mekiydun işte bu, Bakın ne diyor; Fakat kurdukları tuzağa düşecek olan yine o kafirlerin ta kendileridir. Ava gidiyorlar diyor zımnen, fakat avlanacaklar. Hakikati avlamaya giden herkes gibi, her yalan gibi onlar da avlanacaklar. Tarihte hakikati avlamak için yola çıkmış hiçbir yalan avlanmaktan kurtulamamıştır. Hakikate tuzak kuran mutlaka tuzağı kendisine döner.

 

43-) Em lehüm ilâhun ğayrullah* subhanAllâhi amma yüşrikûn;

Yoksa onların Allâh’ın gayrı tanrıları mı var? Subhan’dır Allâh, ortak koştuklarından! (A. Hulusi)

43 – Yoksa onların Allah dan başka bir ilâhları mı var? Allah onların koştukları şirklerden münezzehtir. (Elmalı)

 

Em lehüm ilâhun ğayrullah en nihayet, 15 tane “em” edatı var şu yarım sayfa da 15. si geldi. Onun için ben 15. “em” i ya yoksa diye çevirmedim, en nihayet diye çevirdim. En nihayet onların Allah’tan başka bir ilahı mı var. subhanAllâhi amma yüşrikûn sübhanAllah, aynen böyle de diyebiliriz. Ama açalım; Allah onların şirk koştukları her şeyden aşkın ve yücedir. Ne münasebet, zımnen böyle de anlaşılabilir. Ne münasebet, Allah onların şirklerinden berîdir.

 

44-) Ve in yerav kisfen mines Semai sakıtan yekulu sehabün merkum;

Eğer semâdan düşen bir parça görseler: “Üst üste yığılmış bulutlar” derler. (A. Hulusi)

44 – Hem onlar Semadan bir kıt’ayı düşerken görseler, teraküm etmiş bir bulut diyecekler. (Elmalı)

 

Ve in yerav kisfen mines Semai sakıtan yekulu sehabün merkum imdi eğer onlar gökten bir parçanın düştüğünü görseler, o bir bulut yığınından ibarettir derlerdi. İlginç, buna benzer bir olay hatırlıyor muyuz? Hatırlıyoruz, Ad kavminden hatırlıyoruz. Hani Ad kavmi anlatılırken Ahkaf suresinde, yanılmıyorsam 24. ayet olarak hatırlıyorum; Bela bulutunu gelirken görüyorlar Ad kavmi. Helaki hak etmiş bu azgın kavim. Çölde büyük bir medeniyet kurmuş bir kavim bu. İrem bağlarının sahipleri olduğu söylenir.

hazâ ‘âridun mümtıruna” (Ahkaf/24) diyorlar ayetin bize haber verdiğine göre. Bu bize su getiren, yağmur getiren mübarek bir bulut. Tuzak kuran, ava giden avlanır ya, belayı yağmur gibi görmek, tıpkı bu günahkarın günahı lezzet ve zevk olarak görmesine benzemez mi? Aslında önü benzeyenin sonu da benziyor. Bela bulutunu yağmur gibi görmek. Belki bela bulutu için dua etmek, sevinmek, belasına sevinmek. İlginç bir şey, belasını istemek. Bütün zımni anlamlar içinde bu.

 

45-) Fezerhüm hattâ yulaku yevmehümülleziy fiyhi yus’akun;

Bırak onları, dehşeti yaşayacakları (ölüm) günlerine kavuşuncaya kadar! (A. Hulusi)

45 – O halde bırak onları ta o çarpılacakları günlerine kadar. (Elmalı)

 

Fezerhüm hattâ yulaku yevmehümülleziy fiyhi yus’akun artık onları dehşetten kendilerini kaybedecekleri günle karşılaşıncaya kadar kendi hallerine bırak.

Fezerhüm; Nerede bu ibareyi gördünüzse, sen kendi gündemini takip et. Düşmanın senin gündemini belirlemesin. Gündemini onlar belirlemesin. İşine bak anlamlarını zımnen göreceğiz ve anlayacağız. Tabii bu aynı zamanda hepimize, tüm muhataplara. İşinize bakın, düşmanınız sizin gündeminiz olmasın, gündeminizi belirlemesin. Siz belirlediğiniz gündemi her türlü ayartmaya rağmen takip edin. Zımni anlamı böyledir, böyle anlayacağız.

 

46-) Yevme lâ yuğniy anhüm keydühüm şey’en ve lâ hüm yunsarun;

O gün ne tuzakları onlardan bir şey defeder ve ne de onlara yardım eden olur! (A. Hulusi)

46 – O gün ki hiç bir tedbirlerinin kendilerine zerrece faydası olmayacaktır ve hiç bir suretle kurtarılmayacaklardır. (Elmalı)

 

Yevme lâ yuğniy anhüm keydühüm şey’e o gün tuzakları kendilerine hiçbir yarar sağlamayacak. Tuzakları, Aslında en büyük tuzağı insanın zihni kendisine kurar. İnsanın zihninin kendisine kurduğu tuzaksa, insan için kurulmuş en dehşet tuzaktır.Kendi kurduğu tuzağa kişi, başkalarının kurduğu tuzaktan daha beter düşer. Çünkü kendi zihni kendisine tuzak kurarsa, başkalarının kurduğu tuzak gibi onu anlaması çok zor olur. Dışardan bakınca tuzağı anlayabilir. Fakat içerde ki tuzağı göremeyebilir. Onun için zihnimizin bize kuracağı ve kurduğu tuzaklardan Allah’a sığınacağız. Çünkü insan zihni kendi sahibine tuzak kurarsa, onu ona süsler, süslü gösterir. vezeyyenehu diyordu ya, tezyin eder onu, süslü gösterir.

Şeytanın işlerinden biridir bu. İnsana amelini, kötülüğünü süslü göstermek. Tıpkı zehiri kristal kadehle sunmak gibi bir şey. Tıpkı kalpazanlığı yapanların yaptıkları sahtekarlığı gizlemek için en ideal yalan uydurmaları, baskı kullanmaları, kağıt kullanmaları, mürekkep kullanmaları gibi değil mi? Kalpazanlık ne kadar rafine yapılırsa muhatap aldanmaya o kadar yatkın olur.

ve lâ hüm yunsarun ve kendilerine asla yardım ulaşmayacak.

 

47-) Ve inne lilleziyne zalemu azâben dune zâlike ve lakinne ekserehüm lâ ya’lemun;

Muhakkak ki o zâlim olanlara oradakinden önce de bir azap vardır! Ne var ki onların çoğunluğu bilmezler. (A. Hulusi)

47 – O zulmedenlere ondan beride de bir azâb vardır velâkin pek çokları bilmezler. (Elmalı)

 

Ve inne lilleziyne zalemu azâben dune zâlike ve lakinne ekserehüm lâ ya’lemun be elbet kendilerine yazık edenleri bu ahiret azabından daha yakın, ya da dun, daha aşağı derecede bir dünya azabına mahkum olmuşlardır. Fakat, ve lakinne ekserehüm lâ ya’lemun onların çoğu bunu kavrayamamaktadırlar.

Çok ilginç, gerçekten üzerinde fazla durulmaya değer bir ayet. Daha yakın daha aşağı bir azap. Dünya da her inkarın, her günahın sahibine ödettiği mutlaka bir bedel vardır. Yani inkar bedeli sadece ahirette ödetmeyecek, dünyada da ödetecek sahibine. En azından nedir bu? İnkarın dünyada sahibine ödettiği bedel, Allah’tan mahrum bir hayat yaşamak. Maneviyattan mahrum bir hayat yaşamak. Manevi lezzetlerden mahrum bir hayat yaşamak. Düşünsenize, ömür boyu bir mü’minin aldığı lezzeti alamayacak. Onun içinde o lezzeti günahların içinde arayacak. Düşünsenize sizin oruç tutarken aldığınız o derin hazzı bir ömür yaşayamayacak. Sizin iman etmekten aldığınız o hazzı yaşayamayacak. Onun da başına bela gelecek, sizin de. Fakat siz bela gelince Allah’a yaklaşacaksınız, o daha da uzaklaşacak. Ve sizin üzülürken dahi, içten içe bir neş’eyi yaşamanızı anlayamayacak. Kazandığınızın bir kısmını Allah yoluna vereceksiniz, o buna şaşıracak, fakat siz de ona şaşıracaksınız. Nasıl beceriyorsun diye. Ve siz onun size şaşırmasına şaşıracaksınız. İşte böyle.

 

48-) Vasbir lihükmi Rabbike feinneke Bi a’yunina ve sebbıh Bi Hamdi Rabbike hıyne tekum;

Rabbinin hükmüne sabret! Muhakkak ki sen gözetimimizlesin! (Gece) kalktığında Rabbinin Hamdi olarak tespih et. (A. Hulusi)

48 – Hem rabbinin hükmüne sabret çünkü sen bizim nezaretimiz altındasın, kalktığın sırada rabbine hamd ile tesbih eyle, geceden de. (Elmalı)

 

Vasbir lihükmi Rabbik imdi rabbinin hükmünü sabırla bekle, dirençle bekle, sonuna kadar bekle, acele etme. feinneke Bi a’yunina unutma ki sen bizim gözetimimiz, gözlemimiz altındasın. Çok güzel..! Bizim göz altımızda değilsin, gözetimimiz altındasın. Yani seni göz altına almadık, gözetimimiz altına aldık, seni gözetiyoruz. Olan biten her şey kontrolümüz altındadır anlamına geliyor. Tablonun tümünü görüyoruz, sen görmüyorsun ey peygamber. Ama Allah olarak ben görüyorum. Onun için parçada kötü görünen bütünde güzel durur. Parçada kötü gördüğüne aldırma. Bütün içinde güzel olduğuna kuşkun olmasın. Allah’a havale et. Unutma tablonun bütününü gören yegane varlık Allah’tır. Ona güven, gerisini merak etme.

ve sebbıh Bi Hamdi Rabbike hıyne tekum kalktığın zaman rabbinin yüceliğini hamd ile an.

 

49-) Ve minelleyli fesebbıhHU ve idbaren nücum;

Gecenin bir kısmında ve yıldızlar kaybolurken de (Rabbinin Hamdi olarak) O’nu tespih et!(A. Hulusi)

49 – Tesbih et ona hem de nücümün idbarı sıra.(Elmalı)

 

Ve minelleyli bir de geceleyin an fesebbıhHU ve idbaren nücum ve büyün yıldızların çekildiği vakit onun yüceliğini dillendir.

Muhammedi davetin şafağının yaklaştığını söyleyen ayet bu. Gecenin sonuna geliyoruz ey mü’minler, şafak sökecek hazırlanın, hazırlık yapın. Ne yapın? Geceyi diriltin, geceyi bir direnç olarak görün, geceyi değerlendirin. Neden? Uykusunu denetleyemeyen, yarın kucağına koşacak kitleleri ve coğrafyaları nasıl denetlesin. Kendinizi denetleyin, uykunuzu denetleyin, geceyi diriltin ki gündüzünüz dirilsin. Muhalefeti diriltin ki iktidarınız dirilsin. Yokluğu diriltin ki varlık dirilsin. Acı zamanları diriltin ki yarın sevinçli zamanlar gelecek, o da dirilsin. Yani uykunuzu denetleyin ki size koşan kitleleri de denetleyebilesiniz. Kendi kendinizi denetim altına alamıyorsanız, Allah başkalarını denetlesin diye sizi niçin göndersin. Başka coğrafyaları sizi,n avucunuza niçin versin.

[Ek bilgi; Kalkacağın zaman. Yani herhangi bir meclisten kalkarken (Allah’ı tesbih ve tahmid et). Ebû Dâvûd ve Nesâî’nin Sünen’leri ile diğer bazı hadis kitaplarında mevcut olan ve Ebû Berzetel-Eslemî (r.a)den gelen bir rivayette şöyle denilmektedir:

“Resullah (s.a.v) bir meclisten kalkacağı zaman “Ey Allah’ım seni her türlü noksan sıfattan tenzih eder ve sana hamd ederim. Senden başka ilâh olmadığına şehâdet eder, senden mağfiret diler ve (günahlarımdan dolayı) sana tevbe ederim.” derdi. Konuyla ilgili soru sorulduğunda da “Bu, mecliste olanlar için keffârettir.” demişti.

Bazıları da bunun namaza durulduğu zaman “Ey Allah’ım seni noksan sıfatlardan tenzih eder ve yalnız sana hamd ederim. Senin ismin ne yüce ve makamın ne uludur. Ve senden başka ilâh yoktur.” duasının okunması hakkında rivayet edildiğini söylemişlerdir.

Âlimlerden bir kısmına göre de söz konusu âyetten maksat, yataktan kalkıp namaza durduğun vakit demektir. Buna göre âyete, “kalkacağın zaman” mânâsını vermek daha uygun olacaktır. Geceden de onu tesbih et. Yani gecenin bir kısmında da tesbih ederek O’na ibadet et. Hem de yıldızların batışında, batmaya yaklaştığı zaman, yani gecenin sonunda, sabah vakti. Allah Telâ’yı gece tespihten maksadın akşam ve yatsı namazları, yıldızların batışı sırasında tesbih etmekten kastın da, sabah namazı olduğu ileri sürülmüştür.

Hz. Ömer , Hz. Ali, Ebû Hureyre ve Hasan-i Basrî (r.a) de, gece tespihten maksadın, nafile ibadetler; yıldızların batışında tespihten maksadın da, sabah namazının iki rekat sünneti olduğunu söylemişlerdir.(Elmalı- tefsir)]

 

Sadakallahul aziym. Ve ahiru davahüm enil hamdülillahi rabbil alemiyn

Allah doğru söyledi. Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 20 Eylül 2013 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: