RSS

İslamoğlu Tef. Ders. HADİYD SURESİ (25 – 29)(172-A)

01 Kas

231

Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

BismillahirRahmanirRahıym

 

El Hamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn Vesselatü Vesselâmü alâ Resulüna Muhammedin ve alâ alihi ve ashabihi ve etba’ıhi ecmaiyn.

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Tâhâ 25-26-27-28)

Rabbim, göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi, düğümü çöz dilimden, ki anlasınlar beni. Rabbeneftah bil hayr, vahtim bil hayr, Rabbi yessir ve lâ tüassir, Rabbi temmim bil hayr. Rabbim hayır ile başlat, hayır ile neticelendir. Bize kolay getir, güç getirme. Vahyi bize aç, bizi vahye aç. Vahyin sonsuz ışığını öz ellerimizle insanlığa saç Zira insanlık bu suya muhtaç ya rabbi. Amin..!

Değerli Kur’an dostları bugün dersimize kaldığımız yerden Hadid/25. ayeti kerimesinden itibaren devam ediyoruz. Hadid suresinin daha önce gördüğümüz pasajında insan dünya ilişkisi ele alınıyordu. Bu ilişki de insanın dünyaya binek olmaması, dünyayı kendisine binek alması, dünyanın sırtına binmesi, servetin sahibi olması. Ama servetin kendisinin sahibi olmasına izin vermemesi ima ediliyordu. Şimdi burada sureye adını veren Hadid kelimesinin de geçtiği ayete geldi sıra.

 

BismillahirRahmanirRahıym

 

25-) Lekad erselna RusuleNA Bilbeyyinati ve enzelna me’ahümülKitabe velMiyzane liyekumenNasu Bilkıst* ve enzelnelHadiyde fiyhi be’sün şediydün ve menafi’u linNasi ve liya’lemAllâhu men yensuruhu ve Rusulehu Bilğayb* innAllâhe Kaviyyun ‘Aziyz;

Andolsun ki Rasûllerimizi apaçık deliller olarak irsâl ettik ve onlarla birlikte Hakikat ve Sünnetullâh BİLGİsini ve mîzanı da (muhakeme – dengeleme) inzâl ettik ki, insanlar kıst’ı (adaleti) ayakta tutsunlar! Kendisinde şiddetli bir güç bulunan ve insanlar için faydaları olan (kanda mevcut; mağma – insan bedenindeki demir ilişkisi?) Hadiyd’i (demir) de inzâl ettik ki Allâh, kendisine ve Rasûllerine gayblarında kimin yardım ettiğini bilsin. Muhakkak ki Allâh Kaviyy’dir, Aziyz’dir. (A. Hulusi)

25 – Celâlim hakkı için biz Resullerimizi beyyinelerle gönderdik ve beraberlerinde kitab ve mizân indirdik ki insanlar adaletle tutunsunlar, bir de demiri indirdik, onda hem çetin bir sertlik hem de insanlar için bir çok menfaatler vardır, ve çünkü Allah kendisine ve resullerine gıyabında yardım edenleri belli edecek, şüphe yok ki Allah kavîdir azîzdir. (Elmalı)

 

Lekad erselna RusuleNA Bilbeyyinat doğrusu biz elçilerimizi hakikatin apaçık delilleri ile göndermiştik. Geçmişe bir atıf. Son vahyin ilk muhatabı olan Hz. peygamber üzerinden tüm peygamberlik müessesesine bir atıf. ve enzelna me’ahümülKitabe velMiyzane liyekumenNasu Bilkıst onlarla birlikte kitabı ve insanlığı adaletle ayakta tutmak için mizanı indirdik. Üç unsur var bu ayette;

1 – Bu üç unsurdan ilki kitap. Yani kitabı indirdik, mizanı indirdik buyuruyor rabbimiz. Kitap nakle tekabül ediyor. Akide de tevhid, değerde bilgi, Kitabın ifade ettiği şey bu. Naklin ifade ettiği şey bu. Nakil bize tasavvurumuzu, aklımızı, şahsiyetimizi inşa edeceğimiz teorik değeri veriyor. Yani koordinatları veriyor. İnsan eylemini akıldan aldığı koordinatlar üzerine bina eder. Bir yola çıkacaksınız, ama çıkacağınız yolda eğer elinizde bir haritanız yoksa nasıl bulacaksınız. Veya denizin ortasındasınız, uçsuz bucaksız bir okyanusun. Eğer pusulanız yoksa yolunuzu nasıl bulacaksınız. Koordinatlarınız yoksa menzilinize nasıl varacaksınız. İşte vahiy, işte nakil o koordinatları veriyor. Bu bir.

2 – Mizan. velMiyzane liyekumenNasu Bilkıst insanlığı adaletle ayakta tutsun diye mizanı indirdik. Kitabı indirmesini anlıyoruz. Ama mizanı indirmekte ne? Mizam nedir öncelikle? Terazi demektir, yani tartan alet, tartı aleti. Nedir bu? Eğer 1 numara da vahiy geliyorsa, vahyi anlamak için de akıl gerekir değil mi? Yani Allah insanın içine bir terazi koymuş. Bu terazi bizim bildiğimiz gibi, gördüğümüz gibi maddi şeyleri tartmıyor.

Bu yürek terazisi, bu akıl terazisi, bu zihin terazisi, muhakeme. Olayları tartıyor, insanları tartıyor, değerleri tartıyor, şu doğru bu eğri. Şu Hakk, bu batıl, şu kâr bu zarar. Şu iyi bu kötü. Şu güzel bu çirkin diye kullandığımız ömrümüzü üstüne bina ettiğimiz ne kadar kavram çiftleri varsa, hepsi aslında terazimizin iki kefesidir. Eğer akıl terazimiz, tasavvur terazimiz doğru tartmazsa doğru diye yanlışa, yanlış diye doğruya, iyi diye kötüye, kötü diye iyiye. Güzel diye çirkine, çirkin diye güzele söyleriz deriz.

Bu takdirde terazimiz yamuk demektir. Terazisi bozuk olan alırken de satarken de aldanır ve aldatır. Akıl terazimiz bozuksa eğer verdiğimiz her hüküm bozuk olur, her hüküm yamuk olur. Onun için akıl terazisini götürüp de kontrol ettireceğimiz Belediye iktisat Md. Kur’an dır. Ki eskiden dijital teraziler çıkmadan bu aşınan kiloları her yıl belediye iktisat Md. ne götürüp aşındığı miktar kadar sarı bastırırlardı. 30 gr, 40gr. 50gr. 60 gr. Ne kadarsa. İnsanlar aldanmak ve aldatmak için satmasınlar, almasınlar, veya birilerini aldatmasınlar, kendileri de aldanmasınlar diye. Yani dürüst tartsınlar tam tartsınlar, tam alıp tam satsınlar diye.

Peki akıl terazisini en çok kullanıyoruz, ama hiç götürüp de aşınmamış krom bir terazi, aşınmamış krom bir kilo ile ölçtürmüyoruz. Aşındı mı acaba, aklımız yamuk mu ölçüyor acaba demiyoruz. Ya aklımız yamuk ölçüyorsa, ya aklımız yamuksa, bakışı yamuk olan baktığı hiçbir şeyi doğru göremez. Aklı yamuk olan da hiçbir şeye doğru bakamaz. Aklını düzeltmeden hiçbir şeyi düzeltmeye kalkmamalı. Çünkü aklı yamuk olanın eylemi doğru olmaz ki. Yamuk bir akıldan düzgün bir eylem sudur etmez, çıkmaz ki.

İşte bu ayet öncelikle nakille aşınmamış kiloyu gösteriyor. Yani akıl terazinizi götürüp bir ayarlatın. Ondan sonra neyi veriyor? Mizan, muhakeme, yani, nasları biz neyle açıklayacağız, neyle anlayacağız Allah’ın gönderdiği ayetleri? Peygamberin bıraktığı mirası? Elbette ki akılla anlayacağız, muhakeme ile anlayacağız. Eğer yamuk bir muhakememiz varsa ayetin doğru olması yetmiyor, çünkü yamuk bir muhakemeyle doğru ayeti yanlış anlayabiliyorsunuz. Doğru ayeti eğri anlayabiliyorsunuz. Yani Kur’an okuya okuya hep hidayete ermiyor insanlar. Bazen Kur’an okuyarak ta sapıtabiliyor.

Bu nasıl oluyor peki? Tarihte ki hariciler gibi. Bu nasıl oluyor? Yamuk bir akılla bakınca Kur’an sizin aklınızı inşa etmesi gerekirken siz Kur’an ı inşa etmeye kalkıyorsunuz. Kitaba uymakla kitabına uydurmak arasında ki fark işte bu. Bunun için mizan verdik, mizanı indirdik diyor.

3 – ve enzelnelHadiyde fiyhi be’sün şediydün ve menafi’u linNas ve yine içinde hem kahredici bir güç, hem de insanlar için faydalar barındıran demiri indirdik.

Üçüncüsüne geldik. Birincisi kitap. İkincisi mizan, üçüncüsü Hadid, yani demir. İlginç değil mi? Demiri de indirdik diyor. Tabii demirin indirilmesi ne demek. Ben uzun uzadıya buraya girecek değilim. Belki de yer yüzünde ki bazı temel elementlerin uzaydan geldiğini söyleyenler belki de doğru söylüyorlar. Ama ben işin o tarafında değilim. Asıl vahyin bize hitap ettiği ve bildirdiği şeyler hakikatlerdir. İnsanı ebedi mutluluğa ulaştıran hakikatler. Şu darı dünyada ki madenlerin, elementlerin kökeni değil. Belki uzman birileri çıkar o konularda da bu ayetlerden bir şeyler çıkarabilir.

Ama bizim asıl çıkarmamız gereken nedir? Demir burada neyi temsil ediyor. Kitapsız ve adaletsiz kalırsa insanlık zarar görür. Fakat kitap ve terazi de güçsüz kalırsa amacını gerçekleştirmez, Kitaba ve teraziye akla 3. bir unsur lazım. Nedir o? Demir. Demirin temsil ettiği güç. Hakk, adalet, hakikat güçle birleşince, yan yana gelince hakikat o zaman güçlü olur, tecelli eder. Onun için Hakk güçlü olmazsa güçlü, haklı olduğunu iddia etmeye başlar. Hakkın güçlü olması için ikilinin yanına 3. nün gelmesi lazım. Yani Hadiyd, demirin gelmesi lazım. Demir burada gücü ifade ediyor.

Güç eğer kitapsız kalırsa, mizansız kalırsa, yani adil bir muhakeme ve akıldan yoksun olursa, koordinatlardan, adaletten, hakikatten yoksun olursa, vahiyden yoksun olursa ne olur? Güç bela olur. Ahlaksız güç olur. Onun için bu ayet Hadid suresinin adını da aldığı 25. ayet güç ahlakından söz ediyor. Ahlaksız güç insanın başına beladır. Güç ahlakı yoksa gücün önünde hiçbir kimse duramaz. Gücün zulmünü kimse önleyemez. Gücün zulmünü önleyen güç ahlakıdır. İşte bu üçlüyü onun için Kur’an ayrılmaz bir biçimde yan yana diziyor. Vahiy diyor, doğru çalışan akıl diyor, nakil diyor. akıl diyor güç diyor. Kitap diyor, mizan diyor, Hadiyd diyor. Kitap nakle, mizan akla Hadiyd ise güce tekabül ediyor ve bu üçü birbirinin yanına gelir birleşirse işte o zaman dünya adaletin dünyası olur. Yok bu üçü ayrılır güç bir tarafa, vahiy ve seliym akıl da bir tarafa giderse o zaman güç zulme dönüşür, gücün önünde hiç kimse duramaz. Bizim almamız gereken derste budur.

[Ek bilgi; Kitap-Mîzân-Demirin İlişkileri

Bu,   kitab,   mîzân  ve  demir  arasındaki  münasebet konusundadır. Bu münasebet birkaç şekildedir:

1) Bu, benim söylediğim şu münasebettir: Mükellefiyet İki şeye dayanır: Birincisi, yapılması gerekeni yapmak, ikincisi, terk edilmesi gerekeni terk etmektir. Birincisi, bizzat maksût olan bir şeydir. Çünkü, eğer, bizzat maksût olan şey “terk” olsaydı, hiç kimsenin yaratılmaması gerekirdi. Çünkü terk, ezelde mevcut idi.

Yapılması gereken şeyler ise ya nefse (ruha) ait işlerdir ki bunlar da bilgi (maarif) nevindendir. Yahut bedene ait işlerdir ki bunlarda azaların işleridir. Kitap, ruha ait (fikri) işlere vesile olan bir şeydir; zira hakkı batıldan; delili şüpheden ayırt eden odur.

“Mîzân” da, kendisiyle, gerekli olan bedenî fiillerin yapılmasına ulaşılan vasıtadır. Çünkü, amellerdeki meşakkatli mükellefiyetlerin ekserisi, insanların birbirleriyle ilişkisine yöneliktir. Mîzân da, adaletin zulümden, fazlalığın noksanlıktan kendisiyle ayırt edildiği bir şeydir.

Demire gelince, onda da şiddetli bir sertlik vardır. O, insanları, gerekli olmayandan alıkoyucudur. Velhasıl, kitab, kuvve-i nazariyeye (düşünce kudretine); mîzan, kuvve-i ameliyeye; demir de, gerekli olmayanı def etmeye bir işarettirler.

Kısımların en şereflisi, ruhanî maslahatlara; sonra, cismanî maslahatlara riayet edip, sonra da gerekli olmayandan alıkoyma olunca, ayeti kerimede de bu tertibe riâyet edilmiştir.

2) Muamele, ya Hâlık (Allah) ile olur, ki bunun yolu “kitâb”tır; ya halk (insanlar) ile olur, ki bunlar da, ya dostlarımızda ve onlarla adil bir biçimde muamele yapıyoruz olur; ki bu da “rnîzân” ile sağlanır; yahut ta düşmanlarımızdır. Ve onlarla muamelelerimiz de, demir ile, kılıç iledir.

3) İnsanlar üç kısımdır: Ya, sâbikûn’durlar. Ki bunlar, halka, kitabın muktezâsına göre muamele ederler; kendilerine insaflı davranılmasa bile, onlar insaflı ve âdil olurlar. Şüpheli (haram şüphesi olan) hususlardan uzak dururlar. Yahut da, muktesidûn (orta yolu izleyenler)dırlar. Onlar, insaflı davranan ve başkalarından da insaftı davranmalarını bekleyenlerdir. (Kendilerine insaflı davranılması halinde insaflı davranırlar). Dolayısıyla, bunlar için bir mîzân, Ölçü gerekir. Üçüncü kısım ise, zalimlerdir. Ki bunlar, kendilerine âdil davranılmasını istedikleri halde, kendileri adil davranmayan kimselerdir. Bunlar için de, demir ile zecr, yasak gereklidir.

Hakikat, Tarikat, Şeriat

4) İnsan, ya hakikat makamında olur; ya bu, nefs-i mutmainne ve mukarrebûn makamıdır-, bu makamda, ruhu, ancak Allah ile sükûnet bulunur ve ancak Allah’ı-hitâbı ile amel eder. Nitekim, “iyi bilin ki, kalbler ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur..” (Ra’d. 28) buyurmuştur. Yahut ta insan, tarikat makamında olur. Ki bu, nefs-i levvâme ve ashâb-ı yemîn makamıdır. Bu insan için de, ifrat ve tefrit aşırılıklarından sakınabilmesi ve sırat-ı müstakim üzere kalabilmesi için, ahlâkı bilme hususunda bir ölçü gereklidir. Yahut ta insan, şeriat makamındadır. Ki bu, nefs-i emmâre makamıdır. Onun için burada, bu konuda, meşakkatli ve demir gibi sert olan, mücahede ve riyazât gereklidir.

Keşf, İstidlal ve İnkâr

5) İnsan, ya keşf ve vusul sahibi olur; bu durumda da onun, ancak kitap ta ünsiyeti olur; yahut, talep ve istidlal sahibi olur, bu durumda da ona, delil ve hüccet mîzân gerekir, ya da, inat ve diretme sahibi olur, ki bu durumda da onun demir ile yeryüzünden sürülmesi gerekir.

Usul ve Fürû’

6) Din, ya usûl ya da fürû’dur. Bir diğer ifâdeyle, ya marifettir, ya da ameldir. “Usûl”, kitap’tan alınır. Fürû’a gelince, bundan maksat, insanların fayda ve maslahatlarını, âdil düzenlerini bulunduğu fiil ve amellerdir. Ve bu, mîzân ile elde edilir. Binâenaleyh bu, adalete riayet etmeye bir işarettir. Demir ise, bu iki yolu terk edeni tedip etmek için kullanılır.

7) Kitâb, Allah Teâlâ’nın, adalet ve insanlık davranmayı gerektiren ahkâmdan olmak üzere Kitâb-ı Kurân’da zikrettiği şeylere bir işarettir. Mîzân, adalet ve insaf üzerine bina edilmiş bu ahkâma, insanları yöneltmeye bir işarettir ki, bu, yöneticilerin işidir. Demir de, eğer insanlar başkaldırırlarsa, onları kılıçla adalet ve insafa yöneltmenin gerektiğine bir İşarettir.

Bu, Kitâp’ın erbabı olan âlimlerin mertebesinin, kılıç erbabı olan yöneticilerin mertebesinden önce geldiğine delâlet eder. Bunlar arasındaki münasebet ve ilgi noktaları çok daha fazladır. Bizim zikrettiklerimizde ise, diğerlerine bir işaret vardır. (Fahruddin Er-Razi- Tefsir-i Kebir)]

Ek bilgi 2; Allah “Demiri indirdik” der Burada onu kemal derecesinden indirmeyi kasteder. Bunun nedeni ise demirdeki yararlardır. Hastalıktan iyileşseydi, asileşir, yükselir, ve bu yararlar meydana gelmez, varlığın amacı olan insan ancak demirde bulunabilecek yararlardan mahrum kalırdı. Nitekim Allah onun hakkında “büyük bir güç ve insanlar için menfaat vardır” (Hadid/25) der. Diğer madenlerde de insanlar için yararlar vardır.” (İbn Arabi/F. Mekki-9-145)

[(Ek bilgi;’Sadece Dünya’daki değil, tüm Güneş Sistemi’ndeki demir, dış uzaydan elde edilmiştir. Çünkü Güneş’in sıcaklığı demir elementinin meydana gelmesi için yeterli değildir. Güneş’in 6000 0C’lık bir yüzey ısısı ve 20 milyon 0C’lik bir çekirdek ısısı vardır. Demir ancak Güneş’ten çok daha büyük yıldızlarda, birkaç yüz milyon dereceye varan sıcaklıklarda oluşabilmektedir. Nova veya Süpernova olarak adlandırılan bu yıldızlardaki demir miktarı belli bir oranı geçince, artık yıldız bunu taşıyamaz ve patlar. Demirin uzaya dağılması işte bu patlamalar sonucunda mümkün olur.’ Dr. Mazhar, U. Kazi, Newyork )]

ve liya’lemAllâhu men yensuruhu ve Rusulehu Bilğayb yine ayet devam ediyor; Ki böylece Allah kendisine ve elçilerine gıyapta destek çıkanları seçip ayırsın, bilsin. Lafzen böyle. Fakat seçip ayırsın diye anlamamız daha doğru olur. Böylece seçip ayırsın. Birilerini güçle imtihan etsin, bakalım güç eline geçince ahlaksız güce mi dönüşüyor. Birilerinin eline gücü vermeksizin vahyi versin, bakalım gücüm yok diye bahane mi ileri sürüp vahyi, mutlak hakikati iletmiyor mu. Birilerinin eline muhakemeyi versin, aklı versin. Bakalım vahiy ile buluşacak mı diye imtihan etsin. İşte böyle seçip ayırıyor.

innAllâhe Kaviyyun ‘Aziyz ayet böyle bitiyor. Hiç şüpheniz olmasın ki Allah çok güçlüdür ve yücedir. Ne demek? Niye böyle bitti böyle bir ayet? Ayetin yukarısı ile ayetin sonunda gelen iki esma ül Hüsna arasında bir irtibat mutlaka var. Kaviy ve Aziyz isimleri ile ayetin içeriği arasında ki irtibat alaka nedir? Bellidir. Yani Allah böyle sınıyor. Fakat sınamadan da Allah ayırır, bilir.

İkincisi Allah güç vermek zorunda değil. Kitabı verir ve gücünü Allah kendisi kullanır. Yani Allah sonsuz güçlüdür değil mi. O zaman peygamberlerin düşmanıyla baş eder Allah. Peki baş ederde Zekeriyya, Yahya AS. niçin koç gibi kesildi? Peygamberler niçin insanlık içerisinde en büyük ıstırabı, derdi çeken insanlardır. Eyyub’u neden öyle imtihan etti hastalıkla. Musa’yı neden firavunla imtihan etti. İbrahim’i neden Nemrut’la, ateşle imtihan etti. Her peygamberi neden imtihan etti?

İşte burada Allah Kaviy’!dir, Aziyz’dir, sonsuz güç sahibidir, üstündür. Fakat hayatın yasasını böyle kurmuştur. İnsanlara kendilerini öğretmek için imtihana sokar.Bakın, kendiniz hakkında kendiniz karne tutun, not verin, kendinizi görün, kendinizi hayat aynasında seyredin diye.

 

26-) Ve lekad erselna Nuhan ve İbrahiyme ve ce’alna fiy zürriyyetihimen Nübüvvete velKitabe feminhüm mühted* ve kesiyrun minhüm fasikun;

Andolsun ki Nuh’u ve İbrahim’i irsâl ettik… Nübüvvet’i ve Kitabı (Hakikat ve Sünnetulah BİLGİsini) onların zürriyetleri içinde oluşturduk! Onlardan hakikate eren vardır… (Ama) onlardan çoğu inancı bozuk kişilerdir! (A. Hulusi)

26 – Hem celâlim hakkı için Nuh u ve İbrahim i gönderdik, zürriyetlerinde de nübüvvet ve kitabı atâ kıldık öyle iken içlerinden bazısı hidayeti kabul etmiş, çokları ise yoldan çıkmış fâsıklardır. (Elmalı)

 

Ve lekad erselna Nuhan ve İbrahiym doğrusu Nuh ve İbrahim’i de (aynı gaye ile), aynı amaçla göndermiştik. ve ce’alna fiy zürriyyetihimen Nübüvvete velKitabe ve yine bu ikisine nesiller verdik ve kitaplar verdik. Onlara zürriyet bahşettik ve onların zürriyeti içinden peygamberler göndererek onlara kitaplar verdik açılımı. feminhüm mühted ve kesiyrun minhüm fasikun fakat onlardan bir kısmı hidayete erdiler, ama onlardan bir çoğu da yoldan saptılar.

Yine 16. ayette ki gibi mümeyyiz akla bir atıf var burada. Kategorik değil analitik düşünmemizi istiyor Kur’an. Nasıl istiyor? Bakın peygamber evladı olmak yetmiyor. Peygamber evladı da olsa, ki insanlık peygamber evladıdır değil mi. Babanız sizi aklamaya yetmiyor. Çünkü sorumluluk kişide başlıyor. Sizin defteriniz sizde başlıyor. Onun içinde ey insan, ey muhatap karşında ki insanları hangi kabileye, hangi kavme, kimin oğlu olduğuna, kimin kızı olduğuna, kimin babası kimin annesi olduğuna göre değil, kendi eylemine göre değerlendirir. Seçip ayıran bir akılla yaklaş, mümeyyiz ol. Seçip ayırıcı ol. Unutma birinin babasının, anasının kusuru çocuğundan çıkarılmaz. Yine unutma Azer’in oğlu olur İbrahim olur. Put yapımcı bir babanın peygamber bir oğlu olur. Yine unutma Nuh gibi bir peygamberin de Kenan gibi kafir bir oğlu olur. Yani babalar ve evlatlar arasında ki o ayırımı unutma. Onun için mümeyyiz bir akılla yaklaş. Her insan kendi eylemiyle hesaba çekilir bunu aklından çıkarma.

 

27-) Sümme kaffeyna ‘alâ asârihim BiRusuliNA ve kaffeyna Bi ‘Iysebni Meryeme ve ateynahul İnciyle ve ce’alna fiy kulubilleziynettebe’uhu re’feten ve rahmeten, ve rehbaniyyete nibtede’uha ma ketebnaha ‘aleyhim illebtiğae rıdvanillâhi fema ra’avha hakka ri’ayetiha* feateynelleziyne amenû minhüm ecrehüm* ve kesiyrun minhüm fasikun;

Sonra Rasûllerimizle onların eserleri üzere takviye ettik! Meryem’in oğlu İsa ile de takviye ettik; Ona İncil’i (müjde olan BİLGİ) verdik… Ona tâbi olanların kalplerinde şefkat, sınırsız hoşgörü ve rahmet ve Ruhbaniyet (Allâh’a ermeyi) oluşturduk; bu amaçla yaptıkları ruhbaniyet çalışmalarını ise (çok büyük korku dolayısıyla sırf uhrevî – ruhanî yaşama dönük çalışma) onlar uydurdular! (Oysa) onu (Ruhbaniyeti) onlara mükellef kılmamıştık. Ancak Allâh’ın rıdvanını (cennet nimetlerini) talep etmek için bunu başlattılar… (Ama) ona hakkıyla da riayet etmediler! Onlardan iman edenlere ecirlerini verdik… (Ancak) onlardan (ruhbanlardan) çoğunun inancı bozuktur! (A. Hulusi)

27 – Sonra onların izleri üzerinde Resullerimizle takip ettik, bir de Meryem in oğlu Isa ile takip ettik ve ona İncili verdik ve ona tabi’ olanların kalplerinde bir rikkat bir merhamet yarattık, bir de ruhbaniyet ki onu onlar ibda’ ettiler, biz onu üzerlerine yazmamıştık, ancak Allah rızasını aramak için yaptılar, sonra da ona hakkıyla riayet etmediler, biz de içlerinden iman etmiş olanlara ecirlerini verdik, çokları ise yoldan çıkmış fâsıklardır. (Elmalı)

 

Sümme kaffeyna ‘alâ asârihim BiRusuliNA sonra onların izi üzere, onların arkasından elçilerimizi peş peşe gönderdik, dizdik. Tüm peygamberler aynı kaynaktan beslenmişlerdir. Bu ibarenin zımnen ifade ettiği hakikat bu. Her peygamber bir zincirin halkasıdır. Bu zincir Allah’tandır. Onun için her peygamber birbirini tasdik ederek gelir. Filozoflar gibi birbirlerini yalanlamazlar. Peygamberler birbirlerini tasdik eder, desteklerler.

ve kaffeyna Bi ‘Iysebni Meryem ve yine onların peşinden Meryem oğlu İsa’yı gönderdik. Meryem oğlu İsa. Erkek perest Roma’ya tokat gibi bir cevap. Bir peygamberi annesine nispet etmek. Bu Kur’an ın erkekçi Roma’ya tokat gibi bir cevabı. ve ateynahul İnciyle ve ona İncil’i verdik ve ce’alna fiy kulubilleziynettebe’uhu re’feten ve rahmeten ve yine ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik, koyduk.

Hz. İsa’nın onu sevme adına zehirli sevgiyle sevenlerinin günahından beri olduğunu ifade ediyor bu ayet. Açayım; Bir peygamberi ona inananlar putlaştırıyorlarsa bunun suçunu o peygambere yükleyemezsiniz. Göçüp gitmiş, geçip gitmiş, vefat etmiş bir veliyi, bir alimi, bir üstadı, bir önderi onun arkasından gelenler onu yüceltme adına tanrılaştırıyorlar veya Allah’a ait bir takım sıfatları ona yıkıyorlarsa, yani onun üzerinden şirk güdülerini tatmin ediyorlarsa, şirke giriyorlarsa, bunun suçlusu o değildir. Burada yine mümeyyiz bir aklı öngörüyor Kur’an ve seçip ayırma yeteneğimizi kullanmamızı istiyor.

ve rehbaniyyeten Ama ruhbanlık başka. Ruhbanlık diyoruz, aslında rahbanlık dememiz lazım, rahbaniyet dememiz lazım ama öyle geçmiş, galât olarak geçmiş. Ruhbaniyet değil rahbaniyet. Fakat ruhbaniyet olarak anılıyor Türkçe de. Galatı meşhur olmuş. Nedir ruhbanlık? Dünyadan el etek çekip sadece ve sadece kendisini ibadete vermek. Yani insanların arasından çıkmak, hayatın yükünü sırtından atmak ve çilehaneye geçmek. Hint fakirliğine soyunmak belki bir yerde. Ruhbanlık bu.

Peki bu var mı İslam’da? Lâ rehbaniyyete fiddiyn (hadis) hükmü nebevisinden biz bunun olmadığını biliyoruz. Allah resulü reddetmiştir.

Kendisine bir grup sahabe gelmiş, Selman-ı Farisi, Ebu Zerr-i Gıfari, Osman bin Maz’un gibi seçkin sahabeler ve demişler ki “Ya Resulallah biz çoluk çocuğumuzu bırakacağız, işi gücü bırakacağız, bir mağaraya çekileceğiz, kendimizi kapatacağız, gece sabaha kadar namaz kılıp akşama kadar oruç tutup hayatımızı Allah’a ve ibadete adayacağız.”

Ravi diyor ki “Hiç peygamberi o günkü kadar kızmış görmedim. Alnında ki damar yekindi, yüzü kıpkırmızı oldu ve karşısında kilere dedi ki; Ben sizin için güzel bir örnek değil miyim. Ben ibadet ederim, aynı zamanda uyurum da. İstirahat de ederim. Ben oruç tutarım, aynı zamanda iftar da ederim. Ben Allah’a kulluk yaparım, aynı zamanda ehlimle, ayalimle, çoluk, çocukla ilgilenirim. Yani dengeli olmak varken neden böyle bir yola düşüyorsunuz.” Diye kızdı, azarladı ve reddetti.

İşte buradan da yola çıkarak biz İslam’da ruhbanlığın olmadığını çıkarıyoruz. Yani Hint dervişliği makbul bir şey değil. Neden? Çünkü dünya insana emanet edilmiştir. İnsan yer yüzünde Allah’ın istediği hayatı inşa etmek için var edilmiştir. Yer yüzü emanettir, emaneti nasıl terk edersin sen. İnsana rabbimiz öğretmiyor mu;

Rabbenâ âtinâ fiyddünyâ haseneten ve fiyl âhırati haseneten. (Bakara/201) Rabbimiz bize dünyanın güzelliklerini de ver, ahiretin güzelliklerini de. Onun için bize ait değildir dünyayı, işte kötü kadına benzetmek, dünyayı cifeye, leşe benzetmek, dünyayı sineğe benzetmek. Bu Kur’an i bir düşüncenin reddettiği şeydir. Dünya ahiretin tarlasıdır. Tarlayı nasıl reddederiz, yoksa nasıl hasat yaparız. Cennet hasadı bu tarladan ekilenlerin biçilmesiyle oluşur. Onun için el kârda, gönül yarda. Elimizde çok eyle, gönlümüzde yok eyle diye dua ederlermiş aklı başında olanlar.

[Ek bilgi; “Rahbanlyye” kelimesi, “ruhbanlara ait iş” anlamındadır. “Ruhban” ise, “rehbere” kökünden, “fu’lân” vezninde, “korkan” manasına bir kelimedir ve tıpkı ‘den gelen  “huşyân”   manasındadır. Bu  ifâde,   “ruhbanlara  ait

olduğunu sanki açıkça ifade etmek için, zamme ile “ruhhâniyye” şeklinde de okunmuştur. “Ruhban” kelimesi, “râkib”in çoğulunun “rubbân” (biniciler) oluşu gibi, “râhib’in çoğuludur.

Ruhbanlık ile kastedilen ise, bu kişilerin, dindeki fitnelerden kaçarak, dağlara çekilmeleri, kendilerini bütünüyle ibadete vermeleri, üzerlerine vâcib olan ibadetlere ek olarak, yalnız yaşamak, sert elbiseler giymek, kadınlardan uzak durmak, mağaralarda ve kuytu köşelerde kendilerini ibadete vermek gibi, ileri derecede meşakkatli bir hayat tarzına katlanmalarıdır. Fahruddin Er-Razi- Tefsir-i Kebir)]

[Ek bilgi-2; RUHBANLIK VE TARİHÇESİ

Hz. İsa’dan (a.s) 200 yıl sonrasına kadar Hıristiyanlarda ruhbanlık yoktur. Ancak başlangıcından beri Hıristiyanlık, bünyesinde ruhbanlık gibi bir sapmanın doğmasına müsait bir takım özellikler taşıyordu. İnzivaya çekilmek, dünyaya sırtını çevirerek dervişler gibi yaşamak, hiç evlenmemek, aile hayatı kurmamak, ahlâken mükemmel olmak için çalışmak şeklindeki ruhbanlığın temel özellikleri ve bu tür eğilimleri, daha Hıristiyanlığın başlangıcında mevcuttu. Bilhassa, bekâr kalmak, Hıristiyanlıkta bir kutsallık kazanmıştı.

Evlenmek ve çoluk çocuk sahibi olmak her ne kadar kiliseye hizmet edenler için uygun görülmüşse de, üçüncü asra girerken, bu tür eğilimler bir fitne şeklinde gelişmiş ve ruhbanlık adeta salgın bir hastalık gibi, yayılmaya başlamıştır. Bunun üç tarihsel nedeni bulunmaktadır.

a) Kadim müşrik toplumlarda, şehvet, çirkin ahlâk ve dünyaya aşırı derecede meyletmek o derece yayılmış bulunuyordu ki, Hıristiyan alimler bu zaaflara itidal ile karşı koyacaklarına, aynı şekilde aşırı bir tepki göstermişlerdir. Sözgelimi bu aşırılık kadının iffeti konusunda, kadın-erkek arasındaki münasebeti nikah olsa dahi kötü (necis) telakki edecek kadar ilerdeydi. Yine dünyaperestliğe o kadar şiddetle karşılık vermişlerdir ki, dünyada bir şeye sahip olmak, ahlâktan yoksun olmak gibi günah kabul edildi. Yoksulluk ve dünyayı terk etmeye eğilim göstermek, onlar nezdinde yegâne ölçü addedildi. Ayrıca, müşrik toplumlardaki şehvet ve lezzet düşkünlüğüne karşı çıkmak, dünya nimetlerinden nefsini faydalandırmamak, nefsi öldürmek ahlâken üstün bulunurken, kişinin kendi nefsine her türlü eziyeti yapması, ruhsal yücelişin ispatı sayıldı.

b) Hıristiyanlar güçlü oldukları düzenlerde, dinlerini yaymak hevesiyle, bu dini kabul eden toplumların revaç bulmuş inançlarını Hıristiyanlığa sokmaktan çekinmemişlerdir. Evliya olarak kabul edilen kimselere tapmak, eski tanrılara tapınmanın yerini alırken, Horus ve İsis putlarının yerine, İsa ve Meryem Ana putları, Romalıların ekin tanrısının (Saturnaia) yerine “Noel Baba” konulmuştur. Ayrıca önceki putperest dinlerde ilgi bulan üfürükçülük, muskacılık vs. gibi hurafeler, Hıristiyan din adamları tarafından deruhte edilmeye başlanmıştır. Böylece dünyadan elini eteğini çekip sefil, çıplak bir şekilde kuyu içlerinde yaşayan, dağlar arasında dolaşan derviş kimseler, halk nezdinde kutsal, ermiş, evliya imajı alırken, Hıristiyanlıkta ideal prototip olmuşlardır. Bu kimselerin hikaye ve menkıbeleri, olağanüstü marifet ve kerametleri Hıristiyanlar arasında, bizdeki “Tezkiretul-Evliya” türü kitapları meydana getirmiştir.

c) Hıristiyanlıkta şeriatın belirli sınırları olmadığı gibi, tutarlı bir yolu da yoktur. Musevî şeriat terk edildiğinden ve Kitab-ı Mukaddes kamil bir yol göstericilik yapamadığından, Hıristiyan alimler, filozoflardan ve diğer milletlerin inançlarından etkilenerek dinlerine her türlü bid’atı sokmuşlardır. İşte ruhbanlık da bu bidatlerden birisidir.

Hıristiyan alim ve din adamları, bu düşünceyi kendi dinlerinin rahiplerinden, Hint Yogi ve dervişlerinden, kadim Mısır fakihlerinden, İran’daki Maniheistlerden ve Yunan filozoflarından etkilenerek ortaya koymuşlardır. Böylece nefsi tezkiye etmeyi ve ruhsal ilerlemeyi, Allah’a yakınlaşmaya vesile olarak kabul etmişlerdir.

Bu dalalete düşen kimseler sıradan kimseler olmayıp, üçüncü asırdan, yedinci asra kadar (ki Kur’an bu asırda nazil olmuştur) batı ve doğuda önde gelen Hıristiyan din adamları, önder kabul edilmiş kimselerdi. (Saint Atanasius, Saint Bastil, Saint Gragory, Saint Nazianazin, Saint Craysistum, Saint Embroz, Saint Jerom, Saint Agustain, Saint Benedik, Büyük Gregory) . Bu kimselerin tümü rahiptir ve Hıristiyanlığa ruhbanlığı sokup onu yayanlar da bunlardır.

Tarihi bilgiler, Hıristiyanlıkta ruhbanlığın öncülüğünü yapanın Sn. Antony (MS. 250-350) olduğunu bildirmektedir. Kendisi ilk Hıristiyan rahiptir ve Kayyum bölgesinde, bugün Darul-Meymun olarak bilinen Pespir’de ilk manastırı kurmuştur. İkinci manastır ise Kızıldeniz sahilinde Mar Antonius’ta kurulmuştur.

Hıristiyan ruhbanlığının ilke ve esasları, Sn. Antony’nin ortaya koyduğu öğretiye dayanır. Onun öncülük etmesiyle Mısır’da ruhbanlık adeta bir çığ gibi büyüyüp, yayılmaya başlamış ve peşi sıra rahip ve rahibelere her yerde manastır kurulmuştur. Bu manastırlar yaklaşık 3000 rahibi barındırabilecek kapasitededir.

M.S. 325’te Mısır’da başka bir Aziz “Pahumius”, rahib ve rahibelere 10 adet manastır yaptırmıştı. Daha sonra Şam, Filistin, Afrika, Avrupa ve diğer bölgelere kadar yayılmışlardır. Kilise, bu olayı önce şaşkınlık içinde izlemişti. Çünkü Kilise’ye göre, dünyaya sırt çevirmek, evlenmemek, mal sahibi olmamak ruhani ideal olarak tasvip görüyor ise de, rahiplerin düşündüğü gibi tüm bunlar günah sayılmıyordu. Ancak sonuçta, Sn. Atanasius (öl. 373) , Sn. Bastil (öl. 379) , Sn. Agustain (öl. 430) ve Büyük Gregory (öl. 609) gibi kimselerin gayretleriyle bu düşünceler meşruiyet ve resmilik kazanmıştır. (Ebu’l Alâ Mevdudi – Tefhimu’l Kur’an)]

nibtede’uha ma ketebnaha ‘aleyhim illebtiğae rıdvanillâh onu kendilerine emretmediğimiz halde onlar uydurdu. Yani Hıristiyan Ruhbanlar, onlar uydurdu. Ama biz emretmedik. Emretmediğimiz halde onlar uydurdu. Sırf Allah’ın rızasını kazanmak için uydurdular. Evet, dindarlık gösterisi aslında ruhbanlık bir tür. Gösterişçi dindarlıkta diyebiliriz. Zararını biliyoruz. Ne diyordu Allah Resulü; Kendisine biri gelmiş; Ya Resulallah ben şu kadar günde bir Kur’an ı hatmediyorum. Gelen ayetlerin tamamını gece vakti okuyorum. Hayır, daha uzun, şu kadar? Hayır daha uzun, şu kadar? hayır daha uzun. Ondan sonra dönüp diyor ki; Ne ısrar ediyorsun be adam sen usanmazsan Allah usanmaz. Sen usanmadıkça Allah usanmaz.

Yine bir başkasında Allah Resulünü ibadet konusunda sıkıştırır gibi oluyorlar, o diyor ki; Ben bıraktığımda siz de bırakın. Yani beni sıkıştırmayın, beni zorlamayın, götüremeyeceğiniz bir yükün altına girmeyin.

Terazisiz bir aklın eseridir ruhbanlık 25. ayette ki mizanı hatırlayın, teraziyi. Allah terazi verdik diyor insanın içine. Yani akıl terazisi. Akıl terazisi olmayanlar ya ahiretten yana düşerler bu sırattan, ya dünyadan yana. Denge esastır, dengelilik esastır. Zaten bu ayette bize bunu söylüyor.

fema ra’avha hakka ri’ayetiha fakat onun gereklerine de hakkıyla riayet etmediler. Yani ruhbanlığı Allah emretmediği halde kendileri uydurdular, fakat onun gereklerine de riayet etmediler. Yahudilik ve Hıristiyanlığın içinden ruhbanlığı uyduranlar onun gereğine de riayet etmediler. Hem uydurdular, hem Allah’a adayacağız dediler hayatlarını, fakat gereğine de riayet etmediler, ki zaten insan üstüne lazım olmayan bir yükün altına girdiği zaman sırtı iki büklüm olur ve altından kalkamaz. Çünkü insanın istiap haddi onu yaratan çok iyi biliyor.

feateynelleziyne amenû minhüm ecrehüm iman eden kimselere ecirlerini verdik. Yani eğer bundan dolayı bir ecir kazanmışlarsa onu hiç eksiksiz iman eden kimselere bahşettik. Yani yine denge, yine mümeyyiz akıl ve yine toptancı aklı ret, burada gördüğümüz o.

ve kesiyrun minhüm fasikun fakat onlardan çoğu yoldan çıktılar.

 

 28-) Ya eyyuhelleziyne amenûttekullahe ve aminu BiRasûliHİ yü’tiküm kifleyni min rahmetiHİ ve yec’al leküm nuren temşune Bihi ve yağfir leküm* vAllâhu Ğafûrun Rahıym;

Ey iman edenler! Allâh’tan korunun ve Rasûlü olarak Esmâ’sıyla açığa çıkışına iman edin ki rahmetinden size iki pay versin ve sizin için kendisiyle yürüdüğünüz bir nûr oluştursun ve sizi mağfiret etsin… Allâh Ğafûr’dur, Rahıym’dir. (A. Hulusi)

28 – Ey o bütün iman edenler! Allah dan korkun ve Resulüne iman edin ki sizlere rahmetinden iki nasip versin ve size bir nur bahşeylesin ki onunla yürüyesiniz hem de size mağfiret buyursun. Allah gafurdur rahîmdir. (Elmalı)

 

Ya eyyuhelleziyne amenûttekullahe ve aminu BiRasûliHİ yü’tiküm kifleyni min rahmetiHİ ey iman edenler Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun, Allah’a karşı saygılı olun, Allah’a karşı yükümlülüğünüzü terk etmeyin. Yani sorumlu davranın varlığın zirvesi olan Allah’a karşı, mahlukatın zirvesi olan insan sorumlu davransın. ve aminu BiRasûliHİ ve yine O’nun elçisine de iman edin. yü’tiküm kifleyni min rahmetiHİ böyle yaparsanız o size ne yapar? Rahmetinden iki avuç dolusu demektir kifleyn. İki avuç dolusu. Ama aslında bu ondan öte bir şey. İki kat verir. Eh Allah kudret elleriyle iki kat verirse Allah’ça verir. Zaten cennet insan yaptıklarının bedeli değil Allah’ın rahmetinin ödülüdür. Cömertliğinin ifadesidir.

Sevaben min indillâh. Allah’tan bir ödül olarak diyor. vAllâhu ‘ındeHU husnüs sevab. (A. İmran/195) ödüllerin en güzeli Allah katındadır. Cennet bedel değildir değerli Kur’an dostları Cennet ödüldür, Allah’ça bir ödül. Kul, kul kadar yapar, Allah, Allah kadar yapar.

ve yec’al leküm nuren temşune Bihi ve yağfir leküm yine size aydınlığında yürüyeceğiniz bir nûr bahşetsin ve size mağfiret etsin diye. vAllâhu Ğafûrun Rahıym zira Allah çok bağışlayandır, sonsuz merhamet sahibidir.

 

29-) Liellâ ya’leme ehlülKitabi ella yakdirune ‘alâ şey’in min fadlillâhi ve ennelfadle Biyedillâhi yü’tiyhi men yeşa’* vAllâhu Zülfadlil ‘Azıym;

Tâ ki ehl-i kitap (din – hakikat ilmi verilmiş olanlar) Allâh’ın lütfundan bir şey elde edemeyeceklerini bilsinler… (Biline ki) kesinlikle lütuf Allâh’ın eliyledir (onların kazanması değil), onu dilediğine verir… Allâh, “Zül Fadlil Aziym”dir.(A. Hulusi)

29 – Çünkü Ehli kitab bilmeyecek mi ki Allahın fadlından bir şey’e güç yetiremezler ve hakikat fadıl, Allahın yedindedir, onu dilediğine verir ve Allah çok büyük fadıl sahibidir. (Elmalı)

 

Liellâ ya’leme ehlülKitabi ella yakdirune ‘alâ şey’in min fadlillâh (bunu, şunun için yaptık ki “lâm” zaten ta’lil niçin ini veren bir cevap bu, şunun için yaptık ki) kitap ehli kendilerinin Allah’ın lûtfu üzerinde hiçbir yetkilerinin olmadığını, devam edelim; ve ennelfadle Biyedillâhi yü’tiyhi men yeşa’ dahası bu Lûtfun Allah’ın yetkisinde olup onu dilediğine verdiğini bilmezden gelmesinler. Kim; kitap ehli. Yani kitap ehli Allah’ın rahmetinin kendi ellerinde, tekellerinde olmadığını bilsinler ve yine onu Allah’ın istediğine, dilediğine verdiğini unutmasınlar diye böyle yaptık.

Bu ima nereden geliyor? Allah resulü peygamber olarak seçildiğinde özellikle kitap ehli içinden Yahudiler; Peygamber bizden çıkar. Çıkarsa bizden çıkar, çıkmazsa hiç çıkmaz mantığını dile getirdiler. Böyle yaklaştılar ve inkarlarının temelinde de bu ırkçı yaklaşım yatıyor. Onun için Kur’an bunu şiddetle reddetti, zaten bu ayette, Hadid suresinin son ayeti de bu hakikati ifade ediyor.

vAllâhu Zülfadlil ‘Azıym ve Allah sonsuz Lütuf sahibidir, muhteşem lütuf ve kerem sahibidir. İstediğini peygamber seçer. Abdulmuttalib’in yetimini alır, Mekke’nin ot bitmez dağlarını mübarek kılar, getirir ortasına Kâbe’yi yerleştirir, tıpkı o ot bitmez vadilerin içine Kâbe’yi yerleştirdiği gibi bir yetimi de alır alemlere rahmet eder. İtirazınız mı var? Ağzınızın işi mi bu. Kimin itirazı olabilir. Bize de bu nokta da öğütler var. Allah’ın birine bir nimeti vermesi durumunda onu hasetleyen herkes hasetlerken aslında ey Allah sen kime ne vereceğini bilmiyorsun demiş olur zımnen. Hasetçinin hasetinden Allah’a sığınırız, hasetten de Allah’a sığınırız.

 

Ve ahiru davahüm enil hamdülillahi rabbil alemiyn

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 01 Kasım 2013 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: