RSS

İslamoğlu Tef. Ders. SAFF SURESİ (01 – 14) (175 – 1) (a)

13 Ara

231

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

BismillahirRahmanirRahıym

 

El Hamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn Vesselatü Vesselâmü alâ Resulüna Muhammedin ve alâ alihi ve ashabihi ve etba’ıhi ecmaiyn.

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Tâhâ 25-26-27-28)

Rabbim, göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi, düğümü çöz dilimden, ki anlasınlar beni. Rabbeneftah bil hayr, vahtim bil hayr, Rabbi yessir ve lâ tüassir, Rabbi temmim bil hayr. Rabbim hayırlısıyla başlat, hayırlısıyla tamamlat, rabbim kolaylaştır, güç kılma. Rabbim vahyi bize aç, bizi vahye aç. Vahyin sonsuz ışığını kurumuş yüreklere saç ya rabbi. Amin, Amin..!

Değerli Kur’an dostları bugün dersimize 61. sure olan mushafta, Saff suresiyle devam edeceğiz. Bugünkü dersimiz, tefsir derslerimizi takip eden kardeşlerimiz bileceklerdir, 175. dersimiz. Şu günkü gün itibariyle bu proje 10. yılını sürdürüyor, 10. yılındayız. Yani 10 yıldan beri Kur’an ın tefsirini sesli ve görüntülü bir projede tamamlamak için uzun, ama çok uzun bir maratona çıktık ve 175. derse şükürler olsun geldik, dayandık. Allah nasip ederse, eğer planladığımız gibi giderse önümüzde 25 ders daha var. 200 derste Kur’an ın tamamını odyo, video, yani görüntülü ve sesli tefsirini tamamlamış olacağız. Rabbimden duam bizi Kur’an ın altın zincirine mütevazi bir halka kılması, sizden de bu duama amin demenizi istirham ederim.

Saff suresi adını 4. ayetinden alıyor. Birlik ruhu ve mücadele disiplinine atıftır saff ismi. Dikkat buyurunuz namazda aldığımız düzene saf deriz. Kur’an bu kelimeyi kuşlar içinde kullanır. Kur’an b kelimeyi melekler içinde kullanır. Yani meleklerin saffı, kuşların saffı, ibadete duranların saffı. Aslında saff belki de varlığın nizam ve intizam içinde ki tabiatına bir atıf olsa gerektir.

Sıradan bir hizaya duruş değil saff, veyahut ta tesadüfü bir hiza değil. Vahiy toplumuna özgü bir esas duruş, bir klas duruş. Saff aslında Kur’an ın sosyo politik düzeninin de bir ifadesidir. Sadece sıradan bir kelime değil, Kur’an ın öngördüğü toplumun yönetim sisteminin de bir kodu mesabesindedir. Havariyyun ve İsa suresi adı da verilmiş bu sureye.

Surenin iniş zamanına gelince, Suremiz Medine’de nazil olmuş surelerden biri. Kesin olmamakla birlikte Uhud ertesinin yılgın ortamını tamire çalışan bir üslubu var. yani saflar bozulmuş, Uhud yenilgisi alınmış. Zımnen eğer Allah resulünün dizdiği saf bozulmasaydı Uhud yenilgisi olmazdı der gibidir. Onun içinde Uhud’un arkasından o yenilginin kötü sonuçlarını, olumsuz neticelerini tamir ve tavziğe, dahası onu olumluya çevirmeye aday gibidir, ki zaten bu konuda saff suresi indikten sonra sahabenin bozulan morallerini düzeltmede çok büyük bir rol oynamıştır bu sure.

Tertipte, Teğabün suresi ile Cuma sureleri arasında yer alır. Meşhur Hz. Osman tertibinde. Kronolojisinde, nüzul sıralamasında. Bu bizce de isabetli gözüküyor. Haşr ve Hadid sureleriyle de irtibatlı Saff suresi. Yani Teğabün, Cuma, Haşr ve Hadid sureleri ile bir grup oluşturuyor dersek sanırım isabetsiz olmaz.

Saff suresinin konusu en kısa ifadesiyle İslam toplumunun birlik ve dirliğini korumak ve sağlamak. İslam toplumunun zafer ve fetih tasavvurunu inşa ediyor bu sure. Yani zafer nedir, kayıp nedir, yenme nedir, yenilme nedir. Bütün bunlara rabbimizin getirdiği bir tanım var. Bizim bazen zafer dediğimiz öyle şeyler var ki, işin özü itibarıyla, Allah’ın gör dediği yerden baktığımızda zafer falan yok ortada.Bizim bazen kayıp diye baktığımız öyle şeyler var ki, işte Uhud buna bir örnek aslında. Zahiren bir yenilgi gibi duruyor. Öyledir de nitekim. Ama özü itibariyle aslında Uhud zaferlerin başlangıcını teşkil eden bir ilk halka.

Hudeybiye’de de aynısını görmüyor muyuz. Hemen önceki sure Hudeybiye’nin arkasından yaşanmış bir olayla ilgiliydi, Mümtehane suresi, imtihan edilen kadın suresi. Dolayısıyla onu da iyi hatırlayalım. Gerçek fetih olarak nitelemedi mi rabbimiz Hudeybiye müsalahasını, antlaşmasını. Oysa ki dışarıdan bakınca, hatta Allah resulünün etrafında ki ilk halkada yer alan Hz. Ömer bile bu anlaşmayı kendi aleyhlerine sanıp gerçekten de bir türlü anlayamamıştı değil mi? Ama en sonunda;

İnnâ fetahnâ leke fethan mubiynâ. (Feth/1) Biz sana apaçık bir fetih müyesser kıldık ayeti ve bunun devamı olan Fetih suresinin diğer ayetleri bu vesileyle nazil olmamış mıydı? İşte burada da biz o hikmeti görüyoruz aslında. Siz ey iman edenler Ya eyyühelleziyne amenû lime tekûlûne ma lâ tef’alun (2) niçin söylediklerinizi yapmıyorsunuz, yapmadıklarınızı söylüyorsunuz, yapmayacaklarınızı söylüyorsunuz. Bir başka ve belki daha doğru ifadesiyle niçin söylediklerinizle yaptıklarınız birbiriyle örtüşmüyor, birbiriyle uyuşmuyor meşhur ayeti işte bu surede. Ki ahlaki çerçeve açısından bu ayeti herkes yüreğinin tam ortasına çivilemeli diye düşünüyorum.

Ardından savaşta disiplinsizliğe atıf yapıyor sure Hz. Musa üzerinden bu atfı tarihi bir örnekle izah ediyor. ki 3 – 5. ayetler bu konuda. Tıpkı bir önceki surenin nasıl Müslüman olmayan müşrik ve kafir atalarla yakınlarla ilişkisine Hz. İbrahim’in güzel örneği veriliyorsa, burada da işte Hz. Musa üzerinden bir örnek veriliyor.

Surede Hz. peygamber, Hz. İsa dilinden Ahmed olarak geçiyor. Yani Hz. peygamberin Ahmed vasfıyla, sıfatıyla veya ismiyle, ki ayete gelince bunu daha da açıklayacağız 6. ayetinde anıldığı tek yer burası.

Malla ve canla cihada geliyor sıra 10 – 13. ayetler arasında ve Hz. İsa’nın havarilerle diyalogunu dile getiren muhteşem bir kapanışla sure son buluyor. Şimdi bu girizgahtan sonra suremizi tefsire geçebiliriz.

 

BismillahirRahmanirRahıym

 

1-) Sebbeha Lillâhi ma fiysSemavati ve mâ fiyl’Ard* ve “HU”vel’AziyzülHakiym;

Semâlarda ve arzda her ne varsa (Esmâ’sıyla onları açığa çıkaranın yaratma amacına göre yerine getirdikleri işlevleriyle) Allâh’ı tespih etmektedir! “HÛ”; Aziyz’dir, Hakiym’dir. (A. Hulusi)

01 – Tesbih etmekte Allah için Göklerdeki ve Yerdeki, o öyle azîz öyle hakîm. (Elmalı)

 

Sebbeha Lillâhi ma fiysSemavati ve mâ fiyl’Ard göklerde ve yerde her ne var ise, hepsi Allah adına hareket ettiler. Sebbeha, fiili mazi. Sebbeha’yı hareket ettiler biçiminde çevirmemin gerekçesini daha önce izah etmiştim. Sebeha fiili, tersi, mananın tersini ifade eden kelimelerdendir. Se be ha – ha be se. Habese hapsetti, sebeha kaynağından hareket etti, koy verdi, serbest bıraktı. Nehera, ters çevirelim kelimeyi; Rahene. Manayı ters çevirelim; rehin tuttu. O zaman nehiranın manası serbest bıraktı, koy verdi, saldı. Derre geçirgen demektir, inciye dürri diye bunun için denilir. Ters çevirelim kelimeyi; redde, manayı ters çevirelim, yalıtkan, geçirgen olmayan demektir. Ketebe; Yazdı. Kelimeyi ters çevirelim, aslında ketebe yazdı manası daha sonra kazandığı bir mana. Bir araya getirdi, harfleri bir araya getirerek kelime oluşturdu, kelimeleri bir araya getirerek cümle oluşturdu. Cümleleri bir araya getirerek kitap oluşturdu demektir. Ketebe; bir araya topladı, yan yana dizdi, bir araya getirdi manasına gelir. Ters çevirelim; Beteke. Manayı ters çevirelim; dağıttı, yırttı, parçaladı, kopardı manasına gelir.

Böyle bir çok kelime var, dolayısıyla sebeha kelimesi de hareket etti, kaynağından yola çıktı, bıraktı manalarına gelir ki;  Sebbeha Lillâhi ma fiysSemavati ve mâ fiyl’Ard ibaresinin burada en güzel manası da göklerde ve yerde var olan her bir şey Allah adına hareket etti.

Adeta orada parantez içi zımnen Allah adına hareket etti de bu kozmik düzen öyle kuruldu. Şu kainatta ki nizam ve intizam öyle tesis edildi. Şu gördüğünüz muhteşem düzen bu sayede oluştu manasını verir, vurgusunu verir bize. Niye böyle parantez içi bir açıklama ihtiyacı duydum? Çünkü bu sure hatırlayalım Uhud’un arkasından Müslüman’ların nizamı ve intizamı bozması üzerine inmişti. Uhud yenilgisi de Allah resulünün Müslüman okçuları nizama ve intizama dizip; Siz şu düzen içinde burada durun sözünü tutmadıkları için, zahiri sebebi buydu yenilginin. Bunu hep göz önünde tutarak ayeti ve surenin diğer bölümlerini anlayacağız. Zımnen ama Allah adına hareket eden siz Müslüman’ların söylem ve eylem çelişkisi, düzeni bozan bir unsurdur ve işte bunun için savaşı kaybettiniz vurgusuna sahiptir.

ve “HU”vel’AziyzülHakiym zira O yüceler yücesidir, hükmünde hikmet sahibidir. Yani Allah göklerde ve yerde olan her bir şeyi kendi adına hareket ettirdi, O’nun adına hareket etti,O’nu tespih etti. Fakat etmeseydi ne olacaktı. İnsan eğer onun adına hareket etmezse ne olur? Hiçbir şey olmaz, kendisi zarar eder. Allah’a ne olur? Hiçbir şey olmaz. ve “HU”vel’AziyzülHakiym zira O yüceler yücesidir. İnsan oğlu akşama kadar O’nun gösterdiği istikametin tersinde yürüse Allah’a hiçbir şey yapmış olmaz, kendisine zarar vermiş olur. Neden yarattı böyle bir insanı diyecek olursanız, El Hakiym, hikmeti vardır.

 

2-) Ya eyyühelleziyne amenû lime tekûlûne ma lâ tef’alun;

Ey iman edenler. Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz! (A. Hulusi)

02 – Ey o iman edenler! Niçin yapmayacağınız şey’i söylersiniz. (Elmalı)

 

Ya eyyühelleziyne amenû siz ey iman edenler. Açılımı; siz ey iman iddiasında bulunanlar, iddianızı ispat etmek istiyorsanız, neden böyle bir açılıma sahiptir. Taberi’nin çok isabetle vurguladığı gibi El mü’minun ifadesiyle ya eyyühelleziyne amenû ifadesi arasında ki fark, mü’minler; El Mü’minun ifadesi veya el Mü’miniyn ifadesi imanlarının Allah tarafından makbul olduğu zımnen ortaya konulanlar, Yani Allah’ın kendilerini mü’min saydıkları, elleziyne amenû ise kendilerini mü’min olarak niteleyenler. Yani Allah’ın onlar hakkında henüz bir yargısı yok. İşte böyle bir fark var burada.

Ya eyyühelleziyne amenû lime tekûlûne ma lâ tef’alun niçin söylemlerinizle eylemleriniz birbiriyle uyuşmuyor. Niçin söylediklerinizi yapmıyor, yapmadıklarınızı, yapmayacaklarınızı, yapamayacaklarınızı söylüyorsunuz. Bu anlamların tümüne birden gelir.

Cihad farzıyyetinden önce Abdullah İbn. Ubey Bin Selûl, yani münafıkların reisi İbn. Selûl ve yandaşları; Keşke Allah’ın en çok sevdiği amel nedir onu bilseydik te, gece gündüz onu yapsaydık derlermiş. Sebebi nüzül rivayetlerinden biri bu. Fakat cihar farz olduktan sonra ilk kaçan onlar olmuş. Ama bana şu ikinci rivayet ki Taberi’nin naklettiği şu sebebi nüzül rivayeti daha isabetli göründü. Savaşta yapmadıkları kahramanlıkları etrafa anlatan insanlar olmuş, hatta savaşta kaçtığı halde sanki kahramanlık yapmış gibi anlatan insanlar olmuş. Bunun üzerine bu ayet nazil olmuş veya bu pasaj nazil olmuş ki bu konu ile daha bir irtibatlı gözüküyor.

[Ek bilgi; Mü’min e yakışmaz.

Gerçek Müslüman’ın söylediği sözle, yaptığı işin tutarlı olması gerekir. Ne söylüyorsa, onu bizzat yaparak göstermelidir. Şayet yapmaya niyeti veya gücü yoksa, o zaman susmalıdır. Çünkü bir kimsenin yapmadığı bir şeyi söylemesi Allah katında en kötü amellerdendir. Ve o kimse Allah’ın azabını hak etmiştir. Ayrıca müminlik iddiasında bulunan bir kimseye bu şekilde davranmak yakışmaz.

Hz. Peygamber (s.a) böyle bir özelliğin müminliğin değil, münafıklığın alametlerinden olduğunu şöyle izah etmiştir: “Münafıklığın alametleri üçtür: O namaz kılar, oruç tutar ve mümin olduğu iddiasında bulunur. Fakat söz söylerse yalan söyler, ahit de bulunursa ahdini yerine getirmez ve kendisine emanet edilene hıyanet eder.” (Buhari, Müslim) .

Başka bir hadisinde Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurur:

“Bir kimse de şu dört haslet bulunursa, o kimse hakiki münafıktır. Eğer bu hasletlerden bir tanesi onda bulunuyorsa, onu terk edene kadar, onun kalbinde nifaktan bir şube vardır. Bu dört haslet şunlardır: Kendisine emanet verilirse hıyanet eder, konuşursa yalan söyler, söz verirse sözünü tutmaz, münakaşa ederse ahlâk ve edebi aşar.” (Buhari, Müslim)(E. A. Mevdudi- Tefhimü’l Kur’an)]

Ek bilgi-2; İMAN VE İMANSIZLIK

İnandığını söylemek, ya da ikiyüzlülük veya sahtekârlık yaparak inanmadığı şeyleri söylemek! Ve buna kendi vicdanını tatmin edecek kılıflar bulmak! Bu yüzden demiş Celâleddin Rûmi,

Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol” diye. Bu zordur! Çok zordur! İnsana çok şeyler kaybettirir böyle olmamak!

Bunu ancak, “ALLÂH“a imanı dolayısıyla her kaybı göze alabilecek nadir insanlar göze alabilir! Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan “fakîr“ler göze alabilir! Çünkü onlar Allâh için yaşarlar, kimseden bir şey ummaksızın! Herkesin yarın kaybedeceklerini, onlar dünden kaybetmişlerdir!

İnsanlarla “Allâh için = fiysebilillâh” bir arada bulunur ve “Allâh için = fiysebilillâh” konuşurlar! Bunu kaldıramayanlar da elbette onlardan uzaklaşırlar ve Rab edindikleriyle baş başa yaşarlar! Sonra o Rab edindikleri, kıyametlerinde onları terk eder gider; “Allâh gazabı” demek olan “Allâh’tan uzaklıkları” içinde, yalnızlıklarının sonucu olan azabı yaşarlar tek başlarına! “Yapamayacağın şeyi niçin söylersin?” hitabı bunun için çok önemlidir!

İmanlıyım” demek bunun sonuçlarını yaşamak demektir!

İman, getirisi olan fiilleri ortaya koyup, o fiillerin getirisini yaşamak içindir! İmanın gereği olan fiilleri uygulamadan; imanın getirisi olan bakış açısını edinmeden yaşıyorsan; bil ki yalnızca kendini aldatıyorsun! Çevrendekileri aldatman sana yarın hiçbir yarar sağlamayacaktır! Yaptıkların, niyetinin “Allâh için“, “fiysebilillâh” olup olmadığının göstergesidir! “Allâh için” olmayan beraberlikler er-geç son bulacak ve kişi bu beraberliğinden dolayı pişman olacaktır! (A.Hulusi-İman ve imansızlık

 

3-) Kebure makten ‘indAllâhi en tekûlû ma lâ tef’alun;

Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allâh indînde çok nefret edilesidir! (A. Hulusi)

03 – Yapmayacağınız şey’i söylemeniz, Allah yanında çok mebguzdur. (Elmalı)

 

Kebure makten ‘indAllâhi en tekûlû ma lâ tef’alun yapmadığınız, yapmayacağınız, ya da yapamayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında ağır sonuçları olan bir davranıştır.  Çirkin bir davranıştır. Allah’ın hiç hoşlanmadığı bir davranıştır. Neden rabbimiz kişinin yapmayacağı şeyleri söylemesini hoşlanmaz? Söylemle eylem arasında fark olan kimselerin bu tavrını hoşlanmaz, çünkü bu bir tür nifak alametidir. Yani göründüğünden farklı olmak, içi başka dışı başka olmaya doğru giden sanki bir yolun başlangıcı gibi gözüküyor. Onun için Allah kalpleri bilmiyor mu? Allah senin içini bilmiyor mu. Yani aslında böyle bir zaaf, Allah inancında ki zaaftan kaynaklanır. Çünkü gönüllerin özünü bilen, Allah’ın her an gördüğünü ve hiç unutmadığını bilen ve iman eden biri buna tevessül eder mi? Elbet etmez.

            [Ek bilgi; Bu âyetin bir kaç boyutu vardır:

            1- Ey mü’minler, amelin konusu olmayan, yapmanın konusu olmayan şeyleri niye konuşuyorsunuz? Yani amelin konusu olmayan, yarın amele dökülemeyecek konuları, sizi amele sevk etmeyecek, uygulama imkânı olmayan konuları niye konuşup duruyorsunuz?

            Ne gibi! A.B.D’yi konuşuyoruz, Çin’i, Maçin’i, Mançurya’yı, İnka’ların Amerikan kültürüne etkilerini konuşuyoruz. Sumatra dosyasını konuşuyoruz. Başkalarının çocuklarının eğitim problemini konuşuyoruz. Yani bütün bunlar bizden amel istemiyor ki! Lüks şeyler bunlar! Yarın amele dökülemeyecek fantastik konuları niye konuşuyorsunuz? diyor Allah.

            2- İkinci mânâsı da, yapmadığınız, yapmayacağınız şeyleri niye konuşup duruyorsunuz? Konuştuğunuz şeyler niye olduğu yerde kalıyor? Yani sizler hep söz Müslümanı mı olacaksınız? Hep söz planında mı Müslüman olacaksınız? Amel planında Müslüman olmayacak mısınız? Namaz kılmayacağınız yerde niye abdest alıyorsunuz? Abdest, bir daha abdest bir daha abdest! Yeter ya, bir de namaz kılmayı öğrensenize! Halbuki Allah, konuşma yerine iş yapmayı sever. Allah, konuşma yerine iş yapmayı sever. Laf ebeliği, laf üretmek yerine lafı eyleme geçirmeyi ve saf saf savaş toplumu olarak Allah yolunda savaşanları sever. Bu işin edebiyatını yapanları değil, amelini gerçekleştirenleri sever. “Yapmak lazım, kurmak lazım, kırmak lazım, vermek lazım,” gibi laf ebeliğiyle meşgul olanları değil. .

…… Çok lüzumsuz şeyler konuşuyoruz. Filan şu kadar kazanmış, filanın şu kadar malı varmış, filanın evinin tipi, tefrişi şöyleymiş, falanın arabasının modeli, filanın dükkanı, tezgahı böyleymiş konuşuyoruz. Kendi çocuklarımızın eğitim derdini unutup başkalarının çocuklarının eğitim problemini konuşuyoruz. Veya adam henüz evlenmemişken boşanma konularını tartışıyor. Her gün yatağa girerken okunacak duaları bırakıp, hac ortamında değilken oturduğumuz yerlerde ihramlıyken okunacak duaları, ihramlıya yasak olan konuları konuşuyoruz.

            Oturduğumuz her bir mecliste attan, avrattan, fi­yattan, arabadan, saptan, samandan, marktan, dolardan söz edi­yoruz. Niye konuşuyoruz bütün bunları? Yani bizden amel iste­miyor ki bütün bu konular! Lüks şeyler bunlar! Yarın amele dökü­lemeyecek fantastik konuları niye konuşuyorsunuz? Sizi ilgilendirmeyen, amelin konusu olmayan ve yarın mizanınıza konmayacak cinsten olan, konsa bile sizi cennete götürücü olma­yan bu sözleri niye konuşup duruyorsunuz? Bunların tümünden yüz çevirmek zorundasınız, diyor Rabbimiz..

.… Demek ki, dikkat etmemiz  gereken; başkasına iyiliği emrederken, kendimizi unutmamamız, kendimize de emretmemizdir; Sadece başkalarına anlatarak görevimizi yaptığımızı iddia edemeyiz.

Sadece başkalarına anlatmakla yetinenlerin, postacıdan veya taşıdığı kitaptan yararlanmayan dört ayaklılardan farkı olmayacaktır. İmam Gazali  bu  konuda  şu benzetmeleri yapar:

“Bildiği ile amel etmeyenler, sayfaları ilimle dolu defter veya kitap gibidir; başkasına kârı olsa da kendisi on-dan yararlanamaz. Bileği taşı gibidir; bıçağı biler, fakat kendisi kesmez. İğne gibidir; başkasını giydirir, fakat kendisi daima çıplak durur. Lâmba fitili gibidir; başkasına ışık verir, fakat kendisi yanmaktan kurtulamaz.” (Besariu’l Kur’an- Ali Küçük)]

 

4-) İnnAllâhe yuhıbbulleziyne yukatilune fiy sebilihi saffen keennehüm bünyanun mersus;

Allâh, kendi yolunda çelik karkas blok bina bütünlüğünce saf bağlayarak savaşan kimseleri sever. (A. Hulusi)

04 – Haberiniz olsun ki Allah kendi yolunda kurşunlu bir bina gibi saf bağlıyarak çarpışanları sever. (Elmalı)

 

İnnAllâhe yuhıbbulleziyne yukatilune fiy sebilihi saffen keennehüm bünyanun mersus hiç şüphe yok ki Allah kendi yolunda, kendi davası uğrunda birbirine kurşunla berkitilmiş surlar gibi, kaleler gibi, duvarlar gibi saf saf savaşanları, mücadele edenleri sever. Açık ve net.

Aslında Bünyanun mersus; hem kurşunla perçinlenmiş bir binayı ifade eder, hem de birbirine kenetlenmiş elemanlardan oluşan bir binayı ifade eder. Kelimenin kökeninin nereden türettiğimizle bağlantılı olarak değişir. Alternatif manayı onun için verdim. Her sahici başarı toplumsal birlik ve beraberlik sayesinde gerçekleşir. Bu ayetin söylediği ebedi hakikat budur ve tüm çağlarda geçerlidir.

Saf modeli aslında İslam’ın bir sosyo politik bir modelidir. Sadece camide cemaatin duruş şekli değil, Tersi nedir bu modelin? Piramit modelidir. Saf modelinde insanlar yan yana dururlar. Hatta öyle ki İslam mimarisinde mümkin olan en uzun şekilde yapılır, yani enine geniş olarak yapılır. Eğer imkan olsaydı tüm cemaati tek bir safa dizmek isterdi İslam. Onun için ön safın faziletinden söz eder Allah resulü.

Böyle olursa ne olur? Böyle olursa insanlar omuzlarını birbirlerine bitiştirirler. İnsanlar öne geçme yarışını bir hayırda yarış olarak görürler. Bir adım önlerinde durur liderleri. Eğer ona bir şey olursa arkadaki onun yerine geçer. Eğer o bayılır, abdesti bozulur, yanılırsa arkadaki onun yanlışını düzeltir. Abdesti bozulursa o çıkar yerinden arkadaki onun yerine geçer. Yani bu şu anlama geliyor; Saf düzeninde hiç kimse saftan kopamaz. İmamı, lideri, rehberi, yöneticisi dahi bir adım öndedir. Kimse kimsenin tepesine basarak yükselemez. Kimse kimsenin omzuna basmaz.

Bu düzenin tersi piramit düzenidir. Piramit düzeninde zulüm düzenidir ki yükselmek için başlara basmak gerekir. Ne kadar başa basarsanız o kadar çok yükselirsiniz. Saf düzeninde ise koşmak gerekir. İşte iki sisten arasında ki fark budur, iki model arasındaki fark budur.

 

5-) Ve iz kale Musa likavmihi ya kavmi lime tu’zûneniy ve kad ta’lemune enniy Rasûlullahi ileyküm* felemma zağu ezağAllâhu kulubehüm* vAllâhu lâ yehdilkavmel fasikıyn;

Hani Musa kavmine dedi ki: “Ey kavmim… Size (irsâl olmuş) Rasûlullâh olduğumu bildiğiniz hâlde niçin bana eziyet ediyorsunuz?”… Onlar (Hak’tan) saptıklarında, Allâh onların kalplerini (Hak’tan) döndürdü (gerçeği algılayamazlar artık)! Allâh, inancı bozulmuş toplumu hakikate erdirmez! (A. Hulusi)

05 – Ve hani bir vakit Musâ kavmine şöyle demişti: ey kavmim! Benim size Allahın Resulü olduğumu bildiğiniz halde niçin bana ezâ ediyorsunuz? Sonra vakta ki yamukluk ettiler Allah da kalplerini yamulttu, öyle ya Allah fasıklar güruhunu doğru yola çıkarmaz. (Elmalı)

 

Ve iz kale Musa likavmihi ya kavmi lime tu’zûneniy ve kad ta’lemune enniy Rasûlullahi ileyküm sizin bu durumunuz (Yine parantez içi eliptik metni açalım; Burada yok metinde ama böyle bir başlangıç cümlesi koymamız lazım açıklama için. (Sizin bu durumunuz) Musa’nın kavmine; Allah’ın elçisi olduğumu bile bile beni niçin üzüyorsunuz dediği duruma benziyor. Dediği durumu çağrıştırıyor. Kimin durumu? Mü’minlerin durumu. Bu ayetin indiğinde mü’minler de Allah resulünü üzmüşler demek ki.

felemma zağu ezağAllâhu kulubehüm ne zaman kaydılar, Allah’ta onların kalplerini kaydırdı. Bu ibare çok önemli, bir daha tercüme edeyim; Ne zaman kendileri kaydılar, kaymak istediler, Allah’ta onların yüreklerini kaydırdı. vAllâhu lâ yehdilkavmel fasikıyn Zira Allah yoldan çıkmış bir toplumu asla doğru yola iletmez, yöneltmez, rehberlik etmez.

Aziz Kur’an dostları, bir ilke olarak veriyorum bunu.Tüm Kur’an da, Kur’an ın neresinde yudillü men yeşa’u, yehdiy men yeşa’u, yehdiy bihi men yeşa’u veya gibi ibareler görmüşsek, yani o istediğini saptırır, istediğini hidayete erdirir gibi ibareler varsa bu ayetin ışığında anlaşılmalıdır. Görüyorsunuz, Allah birini saptırmaz aslında; Sapmak isteyenin sapmasına izin verir. Allah birini hiç sebep yokken hidayete ulaştırmaz, rehberlik etmez. Doğru yola yönelmek isteyen, böyle bir arzu duyan, bunun bedelini ödeyen, bunun için gayret edene izin verir, yardım eder. Bu ayet bize bu ezeli ve ebedi gerçeği söylüyor. Onun için falanı Allah saptırdı dememiz Allah’a iftira olur. siz kayarsınız, Allah’ta kalbinizi kaydırır. Yani önce siz kayarız Allah korusun. Sizi, bizi, hepimizi.

 

6-) Ve iz kale ‘Iysebnu Meryeme ya beniy israiyle inniy Rasûlullahi ileyküm musaddikan lima beyne yedeyye minetTevrati ve mübeşşiren BiRasûlin ye’tiy min ba’dismuhu Ahmed* felemma caehüm Bilbeyyinati kalu hazâ sıhrun mubiyn;

Hani Meryemoğlu İsa dedi ki: “Ey İsrailoğulları… Muhakkak ki ben size Rasûlullâh’ım! Tevrat’tan önümde olan için bir tasdik eden ve benden sonra Rasûl olarak gelecek ismi AHMED olanı müjdeleyenim!” Onlara mucizeler olarak geldiğinde: “Bu apaçık bir sihirdir” dediler.

{Not: Bu konuda bir Rasûlullâh açıklaması: “Tevrat’taki ismim ‘Ahyed’dir (uzaklaştıran); çünkü ben ümmetimi ateşten alıp uzaklaştırırım… Zebur’daki ismim ‘el Mahiy’dir (silen); çünkü Allâh benimle putlara kulluk yapanları sildi… İncil’deki ismim ‘Ahmed’ dir (Zât’ın tecellisi olarak Hamd etmekte olan)… Kurân’daki ismim ‘Muhammed’dir (kesintisiz çok Hamd edilen); çünkü ben Semâ ve Arz ehli arasında ‘MAHMUD’um (değerlendirilenim).” (A. Hulusi)

06 – Bir vakit da Meryem’in oğlu Isâ şöyle dedi: Ey İsraîl oğulları! Ben size Allahın Resulüyüm, önümdeki Tevrat’ın musaddıkı ve benden sonra gelecek bir Resulün müjdecisi olarak geldim ki onun ismi Ahmed’dir, sonra o onlarla beyyinelerle gelince «bu apaçık bir sihir» dediler. (Elmalı)

 

Ve iz kale ‘Iysebnu Meryem hani bir zamanda Meryem oğlu İsa demişti ki; ya beniy israiyle inniy Rasûlullahi ileyküm musaddikan lima beyne yedeyye minetTevra ey İsrail oğulları ben size gönderilmiş bir elçiyim musaddikan lima beyne yedeyye minetTevra Tevrat’tan bana kadar gelen hakikatleri doğrulamak için, tasdik etmek için size Allah tarafından gönderilmiş bir elçiyim demişti Meryem oğlu İsa.

Dikkat buyurun, Meryem oğlu İsa. Kur’an da annesine nispet edilen peygamberdir Hz. İsa. Neden annesine nispet edildiğini daha önce de vurgulamıştım, bir kez daha tekrar edeyim; Erkekçi Roma toplumuna tokat gibi bir cevap olsun diye Kur’an çok özel bir peygamberi annesine nispetle anıyor ve hatta babasız yaratılmış olmasının hikmeti de budur. Erkekçi Roma toplumuna tokat gibi bir cevap olmasıdır.

ve mübeşşiren BiRasûlin ye’tiy min ba’dismuhu Ahmed ve Hz. İsa’nın gönderiliş amacından 2.si söyleniyor burada. Ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir elçiyi müjdelemek için gönderildim peygamber olarak.

Dikkat buyurun Ahmed. Burada geçer Kur’an da Allah resulüne atfen. Veya isim ile müsemma kastedilerek övgüye daha layık olan diye çevirebiliriz bunu. Övgüye, övülmüş olan, en çok övülen veya övgüye daha layık olan. Veya üçüncü bir anlamı daha var bunun ismihu yu zikruhu manası vererek övgüye mazhar olarak anılan. 4. Bir manası daha var Ahmed; Fiili muzari okuyarak adını en çok övdüğüm kimse manasına gelir. Bu 4 anlamda çıkabilir buradan.

Evet, Kur’an bir haber veriyor burada. Tevrat ve İncil’in hz. peygamberi müjdelediği haberini veriyor. Bunun altını çizmek lazım. 5 husus Kur’an ın verdiği bu haberi teyit eder, destekler.

1 – Yuhanna incilinde Periklitos, bozulmuş şekliyle Parakletos sözcüğü, bu sözcükte yapılan bir çok atıf Allah resulüne gider. Yani Ahmed’in Yuhanna İncil’inde ki karşılığı Periklitos kelimesidir. İncillerin ilk 4 yüzyılda uğradığı yol kazası işi bilen herkes tarafından bilinir. Kelimeyi tanınmaz hale getirmiş bu 400 yılda ki yol kazaları. Yuhanna İncilinin Süryanca aslına ulaşanlar karşılarında bu kelimenin Süryanice karşılığı olarak Münhamenna kelimesini buluyor. Münhamenna kelimesinin tam Arapça karşılığı ise Muhammed, Ahmed. Dolayısıyla bu gerçeği itiraf eden tarihte Hıristiyan din adamları olmuş.

Necaşi de bunlardan biri. Necaşi onun ismini kitaplarımızda görüyorduk diyor. Allah resulüne iman ederken gerekçe olarak bunu veriyor. Demek ki gördük dediği isim, işte bu isim. Ki kendisi Arapça da biliyordu Necaşi, O ismin Arapça karşılığının Ahmed ve Muhammed olduğunu da çok iyi biliyordu.

2 – Yuhanna İncilinde ki o peygamber problemi. Nedir bu? Yuhanna İncilinde 1. baba 19-25. cümleleri arasında şöyle bir ibare geçer. Hz. Yahya’ya; Sen mesih değilsin, ilyah değilsin, o peygamber de değilsin. Ya sen nesin diye sorarlar. Mesihi biliyoruz Hz. İsa. İlyah’ı biliyoruz İlyas. Peki ya o peygamber? O peygamberle kastedilen Ahmed ismi işle geçen Hz. Muhammed S.A. dan başkası olmasa gerek.

3 – Luka İncilinde evdoya diye bir sözcük var. Bu sözcük bu güne kadar o kadar çok yoruma tabi tutulmuş ki hepsi de çelişkili ve hepsi de tutarsız. Benjamin Keldani isimli bir Süryani ilim adamı papaz, daha sonradan bu gerçeği görerek Müslüman olmuş ve Abdulhak Davud adını alarak Bu mesele üzerine müstakil bir eser kaleme almış olan bir ilim adamıdır bu, kaynak dilde evdokya’nın Ahmed manasına geldiğini tespit eder ve bu o zatın imanına vesile olmuştur.

4 – Barnaba İncili. M.S. 496 yılına kadar Barnaba İncili kiliselerde okunan bir İncil’di. Yani kanonik bir İncil’di. Meşru ve okunması gereken bir İncil’di. Fakat he ne oluyorsa oluyor, 496 yılında Patrick Gelasius tarafından zındıkça ilan ediliyor bu İncil. Çok ilginç, Bu İncil Hz. Peygamberi hem de Arapça ismi ile anıyor, Muhammed olarak, orijinal ismi ile anıyor. Daha ağır bir yol kazasına uğruyor Barnaba İncil’i, elde 14. yüzyıldan kalma İtalyanca bir Nüsha dışında hiçbir nüsha kalmıyor.

18. yy. da fark edilen İspanyolca Nüsha da esrarengiz bir biçimde yerinden kayboluyor. Yine bilmiyoruz niye kayboluyor. Elde kalan tek nüshadan 1907 de Oxford press in bastığı binlerce nüsha piyasaya çıkar çıkmaz, görünmez gizli eller tarafından bire kadar toplanıyor ve sadece 2 nüsha dışında Oxford’un bastığı tüm nüshalar ortadan sırra kadem basıyor. Bilmiyoruz niye böyle oluyor. İşte Barnaba İncil’i tarih boyunca böyle üst üste yol kazasına uğruyor. Sırf , bizim tahminimiz içinde Allah Resulünün ismi orijinal olarak geçtiği için.

5 – İncil kelimesi. Birçok yorum olmasına rağmen tüm yorumların ortak noktası İncil kelimesi müjde manasına geliyor. Peki Hz. İsa müjde veriyorsa, ona bir müjde gelmişse sizce neyi müjdeliyor dersiniz. müjde gelecekte sevindirici bir haber vermektir öyle değil mi. Yani o gün olmamış, fakat gelecekte gelecek olan sevindirici bir haber demektir. Peki Hz. İsa’nın verdiği müjde ne  ola ki. Kesin kanaatimiz o ki Hz. İsa’nın verdiği, gönderilme amacı olan müjde de Hz. peygamberin ta kendisidir.

İşte Kur’an ın Tevrat ve İncil’de Hz. peygamberin adının geçtiğine dair verdiği ihbarın tarihsel gerçeği bu 5 madde içerisinde görülebilir, özetlenebilir.

felemma caehüm Bilbeyyinati kalu hazâ sıhrun mubiyn kendilerine hakikatin apaçık delilleriyle, belgeleriyle geldiğinde İsa; Dediler ki bu apaçık bir sihirdir. Tüm peygamberlere dedikleri gibi. Anlamıyoruz demediler, inanmıyoruz diyemediler, itiraf etmediler, kabullenemediler, ama sihirdir demeyi, iftira etmeyi bildiler.

 

7-) Ve men azlemu mimmeniftera ‘alAllâhilkezibe ve hüve yüd’a ilel’İslâm* vAllâhu lâ yehdilkavmezzâlimiyn;

İslâm’a davet olunduğu hâlde, Allâh’a iftira edenden (gayrının varlığını kabul edenden) daha zâlim kimdir? Allâh zâlimler topluluğuna hidâyet etmez! (A. Hulusi)

07 – İslâm’a davet olunurken Allaha karşı yalan uydurandan daha zâlim de kim olabilir! Allah da zâlimler güruhunu muvaffak etmez. (Elmalı)

 

Ve men azlemu mimmeniftera ‘alAllâhilkezibe ve hüve yüd’a ilel’İslâm İslam’a davet edildiği halde uydurduğu yalanı Allah’a isnat edenden daha zalim biri var mı? Daha zalim biri olabilir mi?

Ezeli ve biricik hakikatin insanlığın son çevriminde ki ifadesi olan Kur’an da kodlanmış olan hakikatlere biz İslam diyoruz değil mi? Ezeli ve biricik hakikat bu aslında. Aslında Allah’ın kâinatı yönettiği sistemin adı. Tüm peygamberlerin davet ettiği hakikat. Tüm peygamberlere gelen vahyin özü. İslam bu. Demek ki Hz. İsa da İslam’a davet etmiş. O da bir İslam peygamberiymiş, buradan açıkça onu anlıyoruz zaten.

vAllâhu lâ yehdilkavmezzâlimiyn Allah zalim bir topluma, haddini aşmış bir topluma, bilinci ters dönmüş bir topluma, Allah’ın koyduğu yeri şaşırmış bir topluma doğru yolu göstermez.

 

😎 Yüriydune liyutfiu nûrAllâhi Biefvahihim vAllâhu mütimmu nuriHİ velev kerihel kâfirun;

Allâh nûrunu (ilmini) ağızlarıyla (boş lafla) söndürmek istiyorlar! Oysa Allâh, nûrunun tamamlayıcısıdır! Velev ki hakikat bilgisini inkâr edenler hoşlanmasa! (A. Hulusi)

08 – İstiyorlar ki Allahın nûrunu ağızlarıyla söndürsünler, Allah ise nûrunu tamamlayacaktır, isterse kâfirler hoşlanmasınlar. (Elmalı)

Yüriydune liyutfiu nûrAllâhi Biefvahihim onlar istiyorlar ki Allah’ın ışığını, Allah’ın nurunu üfürükleriyle söndüreler. Yani üfürükleriyle söndürmek istiyorlar. vAllâhu mütimmu nuriHİ velev kerihel kâfirun Allah kafirler istemese de nûrunu tamamlayacaktır. Gerçekten de gerçeğe kastetseler de, gerçeğe suikast düzenleseler de kendilerini Hz. İsa’ya atfeden kilise, Hz. İsa’nın İncil’inin, yani müjdesinin başına gelen aslında onların ağızlarıyla, üfürükleriyle Allah’ın nûrunu söndürmek istemelerinden başka nedir ki. Burada aslında bunu söylüyor. Hz. İsa’nın müjdesinin, yani İncil’inin müjdelediği Ahmed’i, Muhammed’i silmeye kalktılar. Fakat Allah nûrunu sildirmeyecek, tamamlayacaktır.

 

9-) “HU”velleziy ersele RasûleHU Bilhüda ve diynilHakkı liyuzhirehu ‘aleddiyni küllihi velev kerihel müşrikûn;

O ki, bütün din anlayışlarına üstün kılmak için Rasûlünü Hak – hakikat olarak ve Hak Din (mutlak sistem ve Sünnetullâh bilgisi) ile irsâl etti! Velev ki şirk koşanlar hoşlanmasa! (A. Hulusi)

09 – O Allah dır ki Resulünü hidayet kanunu ve hak dini ile gönderdi, onu her dinin üstüne çıkarmak için, isterse müşrikler hoşlanmasınlar. (Elmalı)

 

“HU”velleziy ersele RasûleHU Bilhüda ve diynilHakk O’dur elçisini, resulünü hidayet ve Hakk din ile gönderen, rehberlikle gönderen, vahiyle gönderen liyuzhirehu ‘aleddiyni küllih bütün batıl dinlere üstün kılmak için gönderen O’dur. velev kerihel müşrikûn isterse Allah’a ortak koşanlar, Allah’ın dışında O’nun yetkisini, O’nun esmasını, O’ndan rol çalarak bir başka şeye atfedenler hoşlanmasalar da Allah tamamlayacak ve kendi dinini üstün kılacaktır.

[Ek bilgi; İSLÂM’IN DİĞER DİN VE KÜLTÜR AÇISINDAN ÜSTÜNLÜKLERİ

ALLAH’A İMAN AÇISINDAN

Dinler Tarihi araştırmacılarının da çok iyi bildiği ve teyid ettiği gibi eski çağ topluluklarının dinleri çoğunlukla Pagan (Çok Tanrılı ) dinler olmasına karşın hepsindeki ortak özellik EN ÜSTTE HERŞEYİ YARATAN ve YÖNETEN TEK TANRI olgusunun bulunduğudur. Diğer alt-tanrılar çoğunlukla bu EN YÜCE TANRI’ya ilişkilendirilmiş eş-çocuk-kardeş gibi bağlarla bağlanmış ve O EN YÜCE TANRININ hizmetkarı, O’nun verdiği yetkileri kullanan, Dini en iyi temsil eden, dünyadaki ve tabiattaki işleri O TANRI adına yönettiğine inanılan kişiler ya da isimler olmuşlardır. Nesiller içerisinde sembolleştirilmişler alt tanrılar edinilmişlerdir. Kaynağı ilâhi olmayan bu dinlerin doğal olarak bir kitapları ve peygamberleri de yoktur.

Yahudilikte, Yehova’ya (ALLAH) inanılır. Tektir. Fakat Tanrıya insan özellikleri verirler. (Tanrı’nın oğlu vardır; güreşir; yorulur, dinlenir). Yehova, sadece Yahudilerin tanrısıdır -tanrının seçkin ırkı Yahudilerdir-bundan dolayı milli dindir.

Hıristiyanlıkta, Baba(Tanrı: yaratıcı) -Oğul(İsa: kurtarıcı) -Kutsal Ruh(Cebrail: Kutsayıcı)’tan oluşan üçlü tanrı anlayışına (Teslis inancı) sahiptirler. ”Vahdaniyet Sıfatına inanmazlar”. Ayrıca Tanrıya insan özellikleri verirler.(Tanrının meleklerine kızı ,İsa’ya oğludur derler)

İslamiyet’te ise bir, tek olan, hiçbir şeye benzemeyen, herkesin ve her şeyin Rabbi olan, O’ndan başka Tanrı’nın olmadığına, en yüce ve en mükemmel varlığın ALLAH olduğuna Tevhit inancı içinde, tam ve eksiksiz iman edilir.

KUTSAL KİTAPLARA İMAN

Hz. Âdem ile Hz.  Muhammed arasında gelip geçen tüm peygamberlere gönderilen açıklayıcı bildiri, kitaplardır İlk peygamberlere (örn Hz Âdem) birkaç sayfa şeklinde gönderilirken bazı peygamberlere kutsal kitaplar (Kuran-ı Kerim, İncil, Zebur, Tevrat) gönderilmiştir İslam’a göre bütün bu dinlerde iman esasları aynıdır ancak amelde (uygulamada) farlılıklar vardır

Yahudilikte Zebur ve Tevrat’a inanılır. Fakat İncil ve Kur’an a inanmazlar,eksik inanırlar.

Hıristiyanlıkta Zebur, Tevrat’a(eski ahit) ve İncil’e (yeni ahit) inanılır. Fakat Kuran’a inanmazlar,eksik inanırlar.

İslamiyet’te ise Allah’ın gönderdiği 4 Kitap’a inanılır. Ama ilk 3 Kitap’ın sonradan bozulduğuna; Kuran-ı Kerim’in bozulamayacağına, çünkü bizzat Allah tarafından korunduğuna ve kıyamete kadar bozulmayacağına, her devirde insanların ihtiyaçlarına cevap vereceğine, hepsinin doğru ve gerçek olduğuna şüphe duymadan tam ve eksiksiz iman edilir.

PEYGAMBERLERE İMAN

Musevilikte Hz. Adem’den Hz. Musa’ya kadar 23 peygambere inanılır. Ama Hz. İsa’ya ve Hz. Muhammet’e inanmazlar.

Hıristiyanlıkta Hz. Adem’den, Hz. İsa’ya 24’üne inanılır. Ama Hz. Muhammed’e inanmazlar, veya eksik inanılır.

İslam Dini’nde Allah’ın gönderdiği, Kur’an da adı geçen tüm Peygamberin hepsine birden inanılır.

DÜNYAYA VE AHİRET

Yahudilikte dünyaya önem verilir; Ahiret ihmal edilir. Tevrat’ta âhiret inancının yer almadığı görüşü hakimdir. Addison, Yahudiliğin böyle bir duruma düşmesinde, millî bir esasa dayanan dinî gelenek ve göreneklerinin önemli bir rol oynadığını söylemekte ve bu durumun, onları, ölümden sonra her birerlerini bekleyen geleceği değil de, İsrail’in geleceğini düşünmeye yönelttiğini, ölümden sonrasını umursamaz duruma soktuğunu ifâde etmektedir. (Üstün ırk olduklarını düşünmeleri nedeniyle.)

Hıristiyanlıkta ahirete önem verilir; Dünyayı ihmal edip el etek çekmeleri gerektiğine inanırlar. Hıristiyanlıkta da, insanları hesaba çekecek olan Zât’ın onların yaratıcısı olan Allah değil de, diğer insanlar gibi Allah tarafından yaratılmış biri olan Mesih olmasıdır. İncillere göre, cehennem azabı ebedîdir, ancak bazı Hıristiyan fırkalar, Allah’ın vaadinden dönmeyeceğini fakat, vaadinden vazgeçebileceğini, dolayısıyla inkârcıları cezalandırmayıp, herkesi cennete koyacağını, ebedî azabın Allah’a yakışmadığını iddiâ etmişlerdir.

Müslümanlıkta dünya ve ahiret dengesi vardır. ”Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya; yarın ölecekmiş gibi ahirete çalış” sözüyle hareket ederler. Dünyayı bir sınav yeri, köprü, araç, fani,geçici bir yer; Ahiret ise sınavın sonucu, hedef, amaç, baki, ölümsüzlük yeri olarak görülür.

İBADET

Yahudiler ve Hıristiyanlar Allah’a ibadet ederler. (oruç, Hacc, sadaka vardır) Ama yanlış, eksik ve şirk inancı içinde ibadet ederler.

Müslümanlıkta Allah’a Tevhit inancı içinde ibadet edilir, hepsimden farklı olarak ta namaz ibadeti vardır.

GÖNDERİLİŞ ŞEKLİ

Musevilik ve Hıristiyanlık belli milletlere, belli mekana, belli bir zamana ve çağa gönderilmiştir.

İslamiyet ise bütün insanlığa, milletlere ve bütün zaman ve çağlara gönderilmiş olup çağlar üstü bir dindir.

RUHBANLIK

Yahudilik ve Hıristiyanlıkta Din adamları (ruhban) sınıfı vardır. Ruhban sınıfının, çok imtiyazları olup kendilerini Tanrının yeryüzündeki temsilcisi görüp Tanrı adına Günah Çıkarttırma-aforoz etme gibi işler yapıp İnsan ile Allah arasına girerler.

İslamiyet’te ise Ruhban sınıfı diye bir din adamları sınıfı yoktur. Tanrı ile kul arasına kimse giremez. Kişi günahının tövbesini Allah’a yapar.

KUR’AN VE BİLİM

Kuran bir “bilim kitabı” değildir. Ancak evrensellik vasfı dolayısıyla kainatın bilimsel yasalarına uymayanlar, peşinen cezasını bu dünyada fakir ve zelil olarak çekerler. Bu mümin olsun kafir olsun fark etmez. Kainattaki adet ve kurallara uymayanların peşinen zelil ve hakir olmaları, Allah’ın değişmez bir kanunudur.

Kainatın maddi şeriatına uymak her insan üzerine farzdır. Bunların terki ve başkalarına havalesi kabil değildir. Maalesef Müslümanlar dünyada Kur’an ve sünnet çizgisinden uzak bir hayat yaşadıkları için, bu nimetlerin keşfinde önceliği ekseri olarak kafirlere kaptırmışlardır. Bunun tek sebebi de; Allah’ın tekvini ve fıtri şeriatına uymamalarıdır.

Bir taraftan ister bilimsel ister başka türden olsun, bütün laik çalışmalar reddedildi. Bütün dikkatler ruhların kurtuluşu gibi çok önemli konuda toplandı. Ayrıca, bilim en azından Yunan kaynaklarına yani pagan öğretiye başvurma anlamına geldiğinden, insanların aklının tehlikeli fikirlerle dolup, bu fikirlerin Hıristiyan ruhları zehirlememesi için bilimi yok saymak gerçekten temkinli bir davranış sayılabilirdi. Diğer taraftan, buna tamamen ters bir yaklaşım vardı. Tanrı evreni yaratmış olduğuna göre, bilim yoluyla O’nun eserini incelemek, ilahi hikmete ve tanrının insanın görmesine izin verdiği harikalara olan hayranlığı arttıracaktı.

İSLAM VE SOSYOLOJİ,

Rönesans sonrası Avrupa ise materyalist ve hümanist yönde gelişti. Hıristiyanlığa olduğu gibi bütün semavî dinlere de kendini bağımlı saymadı. Maziden Yunan felsefesi ve Roma nizamını esas alırken Hıristiyanlığa da sınırlı bir yer tanıdı. Bu temel üzerinde insana, kâinat ve hayata materyalist bir açıdan baktı.

Batı felsefesine göre hayatta nokta-i istinad, üzerine basacağımız zemin, esas kıstas kuvvet kavramıdır. Kuvvetli olan, hayatta kalmaya ve üstün olmaya lâyıktır. Kuvvetin fonksiyonu ise başkalarına tecavüzdür. Batı’ya göre hayatın hedefi menfaattir. Menfaat ise sınırlı olduğundan, insanları boğuşmaya sevk eder. Hayat prensibi olarak mücadeleyi esas alır. Bundan da ihtilâf ve kavga doğar. Batının insan kitlelerini bir arada tutmak için prensibi ise ırk ve milliyet esasıdır. Bu da bir ırka, öbürlerini sömürme imkânı vermektedir. Batı’nın vardığı netice ise; nefsin şehvetlerini tatmin ve insanların ihtiyaçlarını devamlı artırmak, tüketime sevk etmektir.

Kur’ân a göre ise nokta-i istinad, haktır. Hakkı esas almak ittifak sağlar. Hayattan hedef, Allah’ın rızasını kazanmak ve fazileti ideal edinmektir. Fazileti hedef almak, samimî bir kardeşlik ve yardımlaşmaya götürür. Kur’ân ın hayat prensibi yardımlaşmadır. Bu ise, insanları birbirinin imdadına koşturur. Kitleler arasındaki birleştirici unsur din, vatan ve meslek bağlarıdır. Bu da kardeşliğe sevk eder.

Avrupa medeniyeti, bazı güzel taraflarına rağmen, temelindeki bu çürük esaslar sebebiyle insanlığa mutluluk getirmemiştir. İnsanlığın ancak beşte birine yalnız maddî konfor sağlamıştır.

Kur’ân-ı Kerîm ise hikmetli, dengeli bir gelişme tavsiye eder, dünya ve ahirete birden baktığından iki dünya mutluluğunu gerçekleştirir. (Prof. Dr. Suat Yıldırım) {EKABİR ÇALIŞMALAR. (derleme)}]

 

10-) Ya eyyühelleziyne amenû hel edüllüküm ‘alâ ticaretin tunciyküm min ‘azâbin eliym;

Ey iman edenler… Size, sizi feci bir azaptan kurtaracak bir ticaret göstereyim! (A. Hulusi)

10 – Ey o bütün iman edenler! Size öyle bir ticaret göstereyim mi ki sizleri elîm bir azâb dan kurtarır. (Elmalı)

 

Ya eyyühelleziyne amenû hel edüllüküm ‘alâ ticaretin tunciyküm min ‘azâbin eliym siz ey iman edenler, sizi elim bir azab dan, acı bir mahrumiyetten kurtaracak karlı bir ticaret haber vereyim mi? Buyur ya rabbi, ver bu ticareti:

 

11-) Tu’minune Billâhi ve RasûliHİ ve tucahidûne fiy sebiylillâhi Biemvaliküm ve enfüsiküm zâliküm hayrun leküm in küntüm ta’lemun;

El Esmâ’sıyla hakikatiniz olan Allâh’a ve Rasûlüne iman edersiniz ve Allâh yolunda karşılık beklemeksizin mallarınızla ve nefsleriniz ile mücadele verirsiniz! İşte bu sizin için daha hayırlıdır; eğer kavrayabilirseniz! (A. Hulusi)

11 – Allah ve Resulüne iman edip mallarınız ve canlarınızla Allah yolunda mücahede eylersiniz, bu sizin için çok hayırlıdır, eğer bilir iseniz. (Elmalı)

 

Tu’minune Billâhi ve RasûliHİ ve tucahidûne fiy sebiylillâhi Biemvaliküm ve enfüsiküm zâliküm hayrun leküm in küntüm ta’lemun ne yaparsınız? Allah’a ve O’nun resulüne iman edersiniz. Güvenirsiniz, yürekten inanırsınız ve Allah davası uğrunda mallarınızla ve canlarınızla mücadele edersiniz. Sonuna kadar cihat edersiniz. Mal candan önce gelmiş, zira maldan fedakarlık yapamayan, candan hiç yapamaz. İşte bu sizin için çok daha hayırlıdır. Yani bir amel 3 şey için yapılır; Ya haz için, ya çıkar için, ya hayır için. Siz hayır için yapın, haz için yapmayın. Hayır için yaparsanız en büyük çıkar da  o olur. Allah sizin çıkarınızı o zaman korur. İn küntüm ta’lemun eğer biliyorsanız, eğer gerçeği biliyorsanız, yani bir başka ifadesiyle eğer bilgi ile hareket ediyorsanız, eğer cihadın zeminine bilgiyi koyuyorsanız manası da verebiliriz, güzel bir mana olur. Zımnen cihadı bilgi üzerine inşa ediyorsanız anlamına gelir.

 

12-) Yağfir leküm zünubeküm ve yüdhılküm cennatin tecriy min tahtihel’enharu ve mesakine tayyibeten fiy cennati ‘adn* zâlikelfevzul’azıym;

(Bu takdirde) benlikten kaynaklanan suçlarınızı örter ve sizi altından nehirler akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki temiz meskenlere dâhil eder… İşte bu aziym bir kurtuluştur! (A. Hulusi)

12 – Günahlarınızı mağfiret buyurur ve sizi altından ırmaklar akar Cennetlere ve Adn Cennetlerinde hoş hoş meskenlere koyar, işte büyük kurtuluş «fevzi azîm» odur. (Elmalı)

 

Yağfir leküm zünubeküm ve yüdhılküm cennatin tecriy min tahtihel’enharu ve mesakine tayyibeten fiy cennati ‘adn O zaman ne olur? Sizi Allah bağışlar, bağışlasın, günahlarınızı affetsin ve sizi Allah tabanından ırmakların çağladığı cennetlere koyar. ve mesakine tayyibeten fiy cennati ‘adn güzelliğin madeni olan, güzelliğin üretildiği cennetlerde sizi pırıl pırıl mekanlara yerleştirir. Cennetlerde çok özel yerlere yerleştirir. zâlikelfevzul’azıym işte ey insan eğer sen başarı nedir, kurtuluş nedir diye soruyorsan budur büyük başarı, budur muhteşem kurtuluş.

 

13-) Ve uhra tuhıbbuneha* nasrun minAllâhi ve fethun kariyb* ve beşşiril mu’miniyn;

Seveceğiniz dahası da var: Allâh’tan yardım ve feth-i kariyb (Kurbiyet açılımı)! İman edenleri müjdele! (A. Hulusi)

13 – Diğer biri de ki onu seveceksiniz; Allah dan nusrat ve yakın bir fetih, hem mü’minleri müjdele. (Elmalı)

 

Ve uhra tuhıbbuneha ve kendisiyle sevineceğiniz bir şey daha var. Nedir o? nasrun minAllâhi ve fethun kariyb Allah’tan bir yardım ve görünen, yakın, çok yakın bir zafer. ve beşşiril mu’miniyn ve mü’minleri müjdele. O görünen zafer aslında fetih suresinin müjdelediği yüreklerin fethi değil miydi. Çok kısa bir zaman sonra, hemen 1.5-2 yıl sonra milyonların gönüllerinin açılışının habercisi olan imana fevç fevç gelme büyük bir fetih değil miydi salında.

 

14-) Ya eyyühelleziyne amenû kûnû ensarAllâhi kema kale ‘Iysebnu Meryeme lilHavariyyiyne men ensariy ilAllâh* kalelHavariyyune nahnu ensarullahi, feamenet taifetun min beniy israiyle ve keferet taifetun, feeyyednelleziyne amenû ‘alâ ‘aduvvihim feasbehu zahiriyn;

Ey iman edenler, Allâh’ın Ensârı (yardımcıları) olun; Meryemoğlu İsa’nın, Havarilere: “Kim benim yardımcılarımdır Allâh’a?” dediğindeki gibi! Havariyyun dedi ki: “Biz Allâh’ın yardımcılarıyız!”… İsrailoğullarından bir kısmı iman etti ve bir kısmı da küfretti (gerçeği reddetti)! Bunun üzerine o iman edenleri, düşmanları aleyhine destekledik de üstün gelenler oldular. (A. Hulusi)

14 – Ey o bütün iman edenler! Allah yardımcıları olunuz, nitekim Meryem’in oğlu Isâ: «kim benim yardımcılarım Allaha doğru?» dedi, Havâriyyun «biz Allah yardımcılarıyız» dediler. Bunun üzerine Beni İsraîl’den bir taife iman etti, bir taife de küfre gitti de biz iman edenleri düşmanlarına karşı te’yid eyledik, o suretle onlar üstün olup yüze çıktılar. (Elmalı)

 

Ya eyyühelleziyne amenû siz ey iman edenler kûnû ensarAllâh Allah’ın yardımcıları olun, Allah’ın destekçileri olun. Eğer birine destek verecekseniz Allah’ın dinine destek verin. Niçin? Çünkü desteği Allah’tan aldınız. Siz O’nun sayesinde varsınız. Çünkü yarın lazım olunca yine Allah yardımınıza koşacak. Çünkü aslında Allah’ın size değil, sizin Allah’a ihtiyacınız var.

kema kale ‘Iysebnu Meryeme lilHavariyyiyne men ensariy ilAllâh tıpkı Meryem oğlu İsa’nın havariler için dediği gibi; kim Allah’a doğru giden yolda bana yardım eder? dediği gibi. Allah’a giden yolda kim bana yardım eder deyince;

kalelHavariyyune nahnu ensarullah Havariler dediler ki; Biziz Allah yolunda gönüllü destekçilerin. Gönüllü destekçi olacak olanlar bizleriz dediler. feamenet taifetun min beniy israiyle ve keferet taifeh Nitekim İsrail oğullarından bir taife, bir bölümü ona iman ettiler, bir bölümü de onu inkar ettiler.

Aslında ona iman eden bir bölüm Hadid/28. ayette iman edenler olarak adlandırılan muvahhid İsevilerdi. Yine onların, ki Hz. İsa’nın havarileri içerisinde 40 kişilik bu grubun, onun imanını yaymak için varlıklarını ortaya koyduklarını tarihsel olarak biz biliyoruz. Arius onun inancı üzere yürüdü. Miladi 4. yy.da o tevhidi inancı savundu. Savundu fakat maalesef kovuşturmaya uğradı, sonunda öldürüldü. Teslisçi kilise tarafından Muvahhid İseviler birer birer kovalandılar, yakalandılar, yok edildiler.

Yine Kur’an ın, mesele Maide/82. ayetinde olduğu gibi biz nasarayız diyenlerle kastettiği kimseler de muvahhid İseviler olsa gerektir bu acizin kanaatine göre.

Peki inkar edenlerden kasıt; 3 tür inkar ettiler Hz. İsa’yı. Buradan onu anlayabiliriz. 3 tür inkar anlaşılır. Hangisi anlaşılmalıdır o ayrı bir bahis.

1 –  İsa’nın peygamberliğini inkar edenler.

2 – İsa’nın müjdelediği hakikati, müjdesini, yani Allah’ın Resulü Hz. Muhammed’i müjdelemesini inkar edenler.

3 – İsa’nın beşerliğini, insanlığını inkar edip onu ilahlaştıranlar. Ben bu ibareden üçünün de anlaşılabileceği kanaatindeyim.

feeyyednelleziyne amenû ‘alâ ‘aduvvihim bunun üzerine ona iman eden kimseleri, düşmanları üzerine galip getirdik. Güçlendirdik ve destekledik. feasbehu zahiriyn sonunda galip gelenler onlar oldu.

Burada bir sualim var dostlar. Hz. İsa’nın gerçek havarileri, İslam peygamberi Hz. İsa’nın Müslüman havarileri savaşmadılar. Kanlı çarpışmalara girmediler. Fakat davet ettiler, sadece davet ettiler. Aç aslanlara atıldılar, dövüldüler, sövüldüler, çarmıhlara gerildiler, taşlandılar Antakya da olduğu gibi, öldürüldüler. Ama hep davet ettiler. Şimdi sual şu; Onlar hangi zaferi kazanmış oldular, hangi savaşın galibi oldular ki bu ayet sonunda galip gelenler onlar oldu dedi.

Aslında onlar yürek fatihleriydi, yürekleri fethettiler. Sözün burasında çok ilginç bir bilgi notu aktarmak isterim, o da; Havari kelimesinin kök anlamı olarak Rağıp El Isfahani avcı karşılığını verir. Avcı. Yani avcı manasına gelir der, Arapça değildir, muarrap bir kelimedir, Arapçaya sonradan başka dilden geçmiştir der. Dolayısıyla ne avcısıydı bunlar. Ben balık avcısı, kuş avcısı, yabani ördek avcısı diyemiyorum, yürek avcısı diyorum. Demek ki onlar gönül avcısıydılar.

 

Sadakallahülaziym. Ve ahiru davahüm enil hamdülillahi rabbil alemiyn

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 13 Aralık 2013 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: