RSS

İslamoğlu Tef. Ders. MÜNAFIKUN SURESİ (01 – 11) (176 – A)

27 Ara

231

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

BismillahirRahmanirRahıym

 

Kovulmuş, taşlanmış, mel’un ve matrud olan şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım. Özünde merhametli, işinde merhametli olan Allah’ın adıyla başlarım.

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Tâhâ 25-26-27-28)

Rabbim, göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi, düğümü çöz dilimden, ki anlasınlar beni. Rabbeneftah bil hayr, vahtim bil hayr, Rabbi yessir ve lâ tüassir, Rabbi temmim bil hayr. Rabbimiz hayırlısıyla başlat, hayırlısıyla aç, hayırlısıyla tamamlat, hayırlısıyla kapat. Rabbim kolaylaştır, güçleştirme, amin..!

Değerli Kur’an dostları, değerli can dostları bugün 114 burçlu Kur’an ülkemizin yepyeni bir burcuna daha tırmanacağız. O burcun can alıcı sokaklarında gezeceğiz. Yani pasajlarında. O burcun göz kamaştırıcı köşklerini seyredeceğiz, yani ayetlerini. O köşklerin içine, odalarına gireceğiz, elmas vari odalarına, yani kelimelere ve o odaların içinde tek tek duvarlarında göz gezdireceğiz, gözümüzün izi kalacak orada, yani harflerinde. Ve gözümüzde oranın izi kalacak inşaAllah. O burç Münafikun suresi.

Elimizdeki mushafta 63. sırada yer alan Münafikun suresi adını münafıklardan bahsettiği için muhtevasından alıyor. Daha Hz. peygamber döneminde bu adla anılıyor sure. Ki her sure böyle değil, ama bu surenin ismi daha ResulAllah döneminde oturmuş gözüküyor.

Sure ittifakla Medine’de nazil olmuş. Muhammed Bin Ka’b el Kurazi Tebük’te indi diyor bu sure için. Fakat bu görüşe pek katılamıyoruz, çünkü Tebük’te inmesi demek bu surenin 8. yılda inmiş olması anlamına geliyor ki 8. ayetinde surenin; leyuhricennel e’azzu minhel ezel (8) mutlaka oradan, Medine’den şerefli olanlar şerefsizleri kovacak, çıkaracak diyen münafıkların ele başısı İbn. Ubey bu sözü, Münafıkların Medine’de güçlü olduğu bir zamanda söylemiş olmalı Yoksa söyleyemez, yani cesaret edemez. Münafıkların ele başısı; Biz Medine’ye dönelim de şerefliler şerefsizleri oradan çıkarır, yani biz sizi oradan çıkarırız diyecek kadar küstahlaşabiliyorsa, demek ki daha erken bir tarihte inmiş olmalı. Çünkü 8. yılda zaten Medine de münafık problemi hemen hemen halledilmişti. Ki Tebük seferi ise 9. yıl olmuş oluyor. Dolayısıyla bu sure bu sözün ifade edildiğinin nakledildiği rivayetlere bakıldığında Beni Mustalik seferi sırasında, veya Beni Mustalik seferinden dönüşte nazil olmuş olmalıdır ki bu da takriben 5. yıla, hicretten sonraki 5. yıla tekabül eder. Bu durumda Muhammed bin Ka’b el Kurazi’nin 9. yıl görüşü pek isabetli görünmüyor.

İttifakla suremiz 11 ayet, Münafikun suresi Cabir bin Zeyd tertibinde 102. sırada yer almış, yani iniş sıralamasında, nüzul tertibinde Cabir’e göre 102. sıraya yerleştirilmiş. Tabii bu iniş sıralamaları da tek değil. Hz. Osman’ın tertibi var, Hz. Cader’in tertibi var, daha başka tertipler de var, bu da Cabir’in tertibi. Ki o tertipte 114 sure arasında 102. sırada yer alıyor.

Surenin nüzul sebebini bilirsek sureyi daha kolay anlarız. İniş nedeni surenin kısaca, özetle şu. Zeyd Bin Erkam (R.A.) anlatıyor bize aktarıyor. Bizzat olayın kahramanlarından. Bu surenin içinde zımnen kendisine atıf yapılan kahramanlardan biri o.

İbn. Ubey’in müttefiklerinden, yani münafıkların ünlü reisi Abdullah İbn. Ubey’in müttefiklerinden Cüheyne’li bir genç, -ki Sinan’mış ismi bu gencin- deve suluyor. O deve sularken Hz. Ömer’in işçisi Cah Cah isimli biri. Geliyor; Haydi yeter artık biraz da ben sulayayım diye şaka vari, şaka ile karışık uyarıyor. Hatta bir de ensesine şöyle bir hafifçe dokunuyor. Yine şaka vari bir dokunuş. Fakat o, ona mukabele ediyor, bunu ciddiye bindiriyor, hatta bir kavgaya dönüştürüyor. İkisi de yetişin ey ensar, yetişin ey muhacirler diye bağırmaya başlıyorlar. Biri ensardan Medine’li, diğeri Mekke’den Medine’ye göç etmiş, Allah resulüyle birlikte imanlarının bedelini ödemiş muhacirlerden.

Çok önemli altı çizilmesi gereken bir nokta burası değerli Kur’an dostları Allah resulü bunu duyduğunda ömründe çok az gösterdiği bir tepkiyi gösteriyor. Yüzünün rengi atıyor, alnında ki o kızdığı zaman kalkan damar yine kalkıyor ve diyor ki;

– Ma balû davel cahiliyye. Bu cahiliye davası da nereden çıktı, ne oluyoruz.

Cahiliye dediği peygamberin ne? Bir gencin yetişin ey Muhacirler, öbürünün de yetişin ey ensar diye çağırmış olması. Dikkat çekmek istediğim nokta şurası. Muhacirler de Ensar da İslami birer kavram. Yani ırkçılık çağrıştıran kavram değil, asabiyet çağrıştıran kavram değil, fakat asabiyete alet ediliyorlar. Yani iki güzel kavram, iki İslami kavram bir yanlışa alet edilerek kullanılıyor. İşte önemli olan bu ve altı çizilmesi gereken de bu. Yani kavramların masum olması hiçbir şeyi değiştirmiyor, eğer o kavramları siz asabiyete alet ederek kullanıyorsanız Allah resulünden yiyeceğiniz şamar; Bu cahiliye davası da nereden çıktı şamarıdır. Allah Resulü bunu cahiliye davası olarak niteliyor. İsterse bu kavramlar İslam’ın öz kavramları olsun. Değil mi ki onu asabiyete, değil mi ki onu merdud asabiyete alet ediyorsunuz. Milliyetçiliğe, kavmiyetçiliğe, ırkçılığa, soyculuğa, boyculuğa, cinsiyetçiliğe, yani hangi ad altında olursa olsun her tür takva dışında ki üstünlük iddiası merdud bir asabiyettir.

Ve bunun üzerine İbn. Ubey Ensarın Muhacirlerden desteğini çekmesini istiyor. Münafıkların başı Medineli Müslümanların Mekke’den göç etmiş kardeşlerinden desteklerini top yekün çekmesini istiyor. Yani şeytanın rolünü oynuyor ve hatta ardında da o meşhur sözü söylüyor.

Medine ye dönünce (şerefliler kendileri olmuş oluyor, münafıklar). Şerefsizleri, {onlarda muhacirler olmuş oluyor, mü’minler olmuş oluyor samimi (Haşa)} oradan çıkaracak. Çirkin sözünü söylüyor. Ve Zeyd bu sözü duyuyor, amcasına haber veriyor, amcası da Hz. Peygambere haber veriyor. Ki Zeyd o savaşa, o sefere Allah resulünün arkasında, bineğinin terkisinde giriyor. Yani ResulAllah onu terkisine alıyor. Ama yine de doğrudan söylemiyor.

O zaman taze bir delikanlıdır, bıyıkları yeni terlemiş bir delikanlıdır Zeyd. Amcası ResulAllah’a söylüyor, ResulAllah bunu duyunca Abdullah Bin Ubey bin Selül’ü çağırtıyor, münafıkların ele başını; Sen böyle böyle böyle demişsin öyle mi? Yemin billah ediyor, Allah adına üstelik. İşte tipik bir münafık tavrını görüyoruz orada. Gören bir Allah’a iman edememiş, Allah’ın gördüğünü dahi içine sindirememiş, üstelik yemini bir peygambere ediyor. Aman Allah’ım..! bir peygambere. Demek ki adam, demek ki her nifak birazcık sahibini ahmaklaştırıyor. Bunu bir peygambere yapıyor üstelik.

Ve Allah resulü o an için beyana itibar ediyor. Bu da bize ders. Çünkü damgalamıyor, mühürlemiyor. Allah mühürlemedikçe ResulAllah mühürlemiyor ve münafıkların ele başının sözüne itibar ediyor, o zaman bana gelen haber doğru değil diyor. Bunun üzerine Amcam diyor Hz. Zeyd, “Bana; Sen Müslümanların arasını açmak için, kendine yalancı dedirtmek için mi çalışıyorsun.”

Benim başımdan kaynar sular döküldü diyor. Sanki gök tepeme düştü. Olanca genişliğine rağmen yer yüzü bana dar geldi. Ne olduğumu bilemedim. O duygular içerisinde sarhoş bir koyun gibi başımı vuracak taş arayıp yürürken kafileyle birlikte birden gece ilerlemiş bir vakitte ResulAllah yanımdan geçerken kulağıma elini uzattı, şefkatle okşadı başıma da böyle sevecen bir gözle bakarak okşadı ve vurdu.

Arkadan Hz. Ömer Bin Hattab görmüş. Resulallah sana ne yaptı dedi. Gece, karanlık görünmüyor. Böyle böyle böyle gözün aydın aslanım dedi. Anlıyor hemen tabii. Allah seni doğruladı. Hz. Ebu Bekir aynısını soruyor, o da gözün aydın aslanım, Allah seni doğruladı. Anlıyorlar tabii ve sabah olunca Allah Resulü ayetleri, Münafikun suresinin tokat gibi ayetlerini okudu ve herkes ne oldu ortaya çıktı. Yani hakikat güneşi doğunca gecenin yalanı dağılıverdi, karanlığı dağılıverdi.

Daha sonra Hz. Ömer ve daha başkaları Zeyd’i gördüklerinde kulağını okşarlarmış. Peygamberimizde Zeyd’i gördükçe Allah bu kulağı tasdik etti diye kulağını okşarmış. Yani demek ki sevilmeye layık kulaklar da var. İşte böyle bir arka planı var Münafikun suresinin. Bu olayı bildiğimizde sureyi anlamamız zor olmaz. Şimdi bu kısa girişten sonra sureyi tefsire geçebiliriz.

 

BismillahirRahmanirRahıym

Rahman, Rahiym olan Allah adına. Herkes bildirileri, bildirinin sahibi adına okur. Okuduğumuz bildiri ise Allah’ın bildirisidir. Sahibi O’dur, biz de O’nun adına okuruz. Besmele budur.

 

1-) İzâ caekelmünafikune kalu neşhedu inneke leRasûlullah* vAllâhu ya’lemu inneke leRasûluHU, vAllâhu yeşhedu innelmünafikıyne lekâzibun;

İkiyüzlüler (münafıklar) sana geldiklerinde dediler ki: “Senin muhakkak Rasûlullâh olduğuna şehâdet ederiz!” Allâh biliyor ki kesinlikle sen, O’nun Rasûlüsün! Allâh şahittir ki muhakkak ki ikiyüzlüler yalancılardır. (A. Hulusi.)

01 – Sana geldikleri vakit o münafıklar dediler ki: şahadet ederiz hakikaten sen şüphesiz Allahın Resulüsün, Allah da biliyor ki: hakikaten sen şüphesiz onun Resulüsün, bununla beraber Allah şahadet ediyor ki doğrusu münafıklar katiyen yalancıdırlar. (Elmalı)

 

İzâ caekelmünafikune kalu neşhedu inneke leRasûlullah Münafıklar sana geldiklerinde, iki yüzlüler sana geldiklerinde dediler ki; Hiç tereddüdümüz yok biz şahidiz ki sen muhakkak Allah’ın elçisisin. Böyle dediler.

El Münafikun nüzülde geçtiği ilk yer burası değil, Ankebut/11. ayetinde ilk defa kullanılmış. İlginç değil mi Ankebut suresi hicrete yakın ama hicretten önceki surelerden biri. Münafık Nefak kökünden geliyor. Nefak köstebek yuvası manasına geliyor. Neden münafık oradan türetilmiş? Çünkü ne zaman nereden girip nereden çıkacağı belli olmaz. Yer altından gider. Yer üstünde görmezsiniz, yer üstünde sadece teptiği toprağı görürsünüz. Bu da şunu gösteriyor, çok güzel bir etimolojik aslında, kök açıklaması, Münafık (Köstebek) kendini gizlediğini zanneder ama teptiği topraktan anlaşılır.

Bir de çok ilginç köstebek kördür. Demek ki münafığın yürek gözü de kör, kalp gözü de kör. Kör olmasa Allah resulüne gelip de Allah adına yalan söylemeye, yemin etmeye kalkar mı, vahiy alan bir peygambere. Demek ki kör.

Bir üçüncü özelliği daha var köstebeğin o da şu; Milletin ekip biçtiği yumrulu bitkileri, soğan gibi, sarımsak gibi, patates gibi yumrulu bitkileri yerin altından çeker götürür yaptığı yuvada biriktirir. İlginci onları tüketmez de. Münafığın servete bakışı da bu. Yemeyeceğini, tüketmeyeceğini, paylaşmayacağını biriktirir. Üstelik yer altında biriktirir, yani zarar verir. Yiyecek olandan alır, kendisi de yemez. Münafığın servetle ilişkisi de bu çerçeve de anlaşılmalı. Çünkü bu sure öyle bir hususiyete sahip ki nifakla başlıyor, infakla bitiyor.

Çok ilginç. Nifakla başlayıp infakla bitmesi ne demek surenin? Nifakla infak arasında bir ilişki mi var? Ses benzerliği var, mana benzerliği de var, birbiriyle hiç uyuşmaz gibi görünse de kökende. Ama asıl belki de bu surenin verdiği ders şu; İnfak;nifak’ın panzehiridir. Nifak hastalığına deva bulmak istiyorsa bir insan infak etsin. Son söyleyeceğimizi ön söylemiş oluyoruz böylece.

Tek dünyalıdır münafık, onun için çift yüz taşır, maske taşır. İki yüzü vardır. İşte burada da aslında münafığın iki yüzünden bahsediliyor. Belki 200 yüzünden demek daha doğru olur. Yine Neşhedu diyor ayette; Biz şahadet ederiz ki, münafıklar. Yakıyn fiillerinden neşhedu, eşhedu. Bizde şahadette kullanırız. Bu yakıyn fiillerinden. Bu fiil Ebu Hanife tarafından yemin olarak ta alınmış. Hatta yemin sigasının başında geldiği söylenmiş. Ki fıkhen yemin sigasına girer Ebu Hanife’nin görüşüne göre.

Enes Bin Malik’in sözü önemli burada. Münafıktan bahis açıldığında bu sözü hep söylerim. Ben diyor bir tek sahabe, Allah resulünün bir tek arkadaşını tanımadım ki acaba ben münafık mıyım diye tir tir titremiş olmasın. Biz bunu sahabe de görüyoruz. Sahabe de4 bu hassasiyeti görüyoruz. Bu hassasiyet aslında bu sözü münafık olmayanlar söyler. Hiçbir münafık ben münafık mıyım diye düşünmez. İşin garibi de bu. Ben münafık mıyım diye tir tir titreyenin, mü’minliğinin delilidir bu aslında.

Biz Hz. Ömer’i görüyoruz. Hz. Ömer, bu ümmetin emini diye bilinen Ebu Huzeyfe’nin kılmadığı cenazeyi kılmazmış Allah resulünden sonra. Bakarmış bir cenazede Ebu Huzeyfe varsa o da olur, yoksa gidermiş. Ebu Huzeyfe’ye Allah Resulünün münafıkların bazılarının isimlerini, 36 ismi açıkladığı rivayet edilir. Yani münafık cenazesini kılmayın. Çünkü münafıksa ona rahmet dilenilmez. Eğer kesin biliniyorsa. Hz. Ömer de bu hassasiyeti hep gösterirmiş. Fakat bir gün biri ölmüş. Öyle biri öldü ki diyor eğer milletin içerisinde cennetlik birkaç kişi varsa biri de bu derdik. Ama Hz. Ömer diyor ki baktım Ebu Huzeyfe’yi bulamadım. İçime bir kurt düştü. Olamaz dedim kendi kendime, yani asla olamaz, bir işi vardır gelmemiştir, bir mazereti vardır gelmemiştir. Ama bu olamaz.

Ama yine de diyor içim rahat etmedi. Sokak aralarında bir ileri iki geri bakınırken Ebu Huzeyfe’yi başı iki dizinin arasında perişan bir halde buldum. Dedim ki ya Eba Huzeyfe yoksa buda mı? Cevap vermedi, kafasını kaldırdığında gözlerinde yaş gördüm, anladım. Ondan sonrasını görgü şahidi anlatıyor. Ömer Medine sokaklarında o münafıksa vallahi Ömer de münafık diye hem ağlıyor, hem bağırıyor, hem koşuyordu.

Ya..! iş vahim. İman ucuz değil. İman çok değerli, çok pahalı. İmanın kıymetini bilenler yapıyor bunu. Onun içinde sahabenin bu olaya, nifak olayına bakışı ve hassasiyetini göstermek için naklettim bunu

Hanzala Bin Rebi (r.a.) Bir gün Hz. Ebu Bekir’e geliyor; Ya Eba Bekir, Hanzala münafık oldu diyor. İki gözü iki çeşme..!

“Ne oldu sana ey Hanzala?

“Hanzala münafık oldu ya Eba Bekir.” Bakıyor ki söz dinleyecek gibi değil, tutuyor ResulAllah’a götürüyor. ResulAllah’a geliyor Hanzala bin Rebi. Allah resulü elini uzatıyor,

“Bir münafığın elini mi tutacaksın ya ResulAllah” diyor. İki gözü iki çeşme; “Hanzala münafık oldu Ya ResulAllah..!”

“Ne olmuş sana Hanzala” diyor. Sakaletke ümmeke; “Anan seni kaybetsin”, Araplarda söylenen bir sözdür. “Ne oldu sana böyle.”

“Ya ResulAllah geliyoruz senin yanına cenneti anlatıyorsun görür gibi oluyoruz, Cehennemi anlatıyorsun görür gibi oluyoruz. Sen konuşurken adeta yaşıyoruz. Çoluk, çocuğu, işi, gücü, hepsini dünyayı malı meali unutuyoruz. Ama ya Resulallah buradan, senin huzurundan ayrılıp gittiğimizde sanki hiç burada yaşamamışız, sanki hiç o hissiyatı duymamışız gibi işe güce, çoluk çocuğa, mala melale karışınca bura, burada kalıyor.” “Anan seni kaybetsin ey Hanzala o muydu derdin” diyor. “Bazen öyle olacak, bazen böyle olacak.”

Hatta hadis derlemelerinde bununla bitişik, yan yana gelen bir başka hadis hemen arkasından nakledilir; “Eğer siz günah işlemeseydiniz Allah sizi helak eder yerinize günah işleyen bir toplum, bir tür yaratırdı.” Yani insan melekleşmeyecek.

Efendimizin sözünün devamında; Eğer siz dışarıda da o anda ki gibi olsanız, o hassasiyeti sürdürseydiniz, yolda giderken melekler sizinle musafaha yapar, tokalaşırlardı.” Buyuruyor. Yani bu aslında insan doğasında olan bir şey. Ama bazen öyle bazen böyle oluyorsa, fakat hep öyle oluyor hiç böyle olmuyorsa, ondan korkmak lazım. İşte sahabenin hassasiyeti.

inneke leRasûlullah hiç şüphe yok ki sen Allah’ın elçisisin diyorlar ya münafıklar, iz bırakıyorlar aslında. Allah var diye bir mü’minin söze başlaması gibi, onlar da öyle başlıyorlar, yani Allah var. diye başlarız ya söze, Allah var, o şöyle. Allah var hakkını inkar edemem deriz ya. Onlar da böyle başlıyorlar. Fakat nifak Allah’a karşı işlenmiş bir suçtur, onun farkında olmuyorlar. Nifak; Kula karşı işlenmiş bir suç değil, Allah’a karşı işlenmiş bir suç. Çünkü sözün kendisi doğru değil mi? Sen Allah’ın resulüsün diyorlar. Bu doğru. Fakat söyleyen yanlış, söyleyen yamuk. Yamuk adam doğruyu söyleyince doğru adam olmuyor. Bakınız işte şimdi gelen ibare onu söylüyor.

vAllâhu ya’lemu inneke leRasûluH Allah’ta biliyor ki gerçekten de sen O’nun Resulüsün. Yani münafıklar söylemese de Allah senin kendi Resulü olduğunu biliyor. vAllâhu yeşhedu innelmünafikıyne lekâzibun ve Allah şahit ki münafıklar kesinlikle yalancıdırlar.  Bu çok hoş bu çok ilginç, gerçekten hepimizin ibret ve örnek alması gereken bir husus. Yani rabbimiz; onlar bir hakikati ikrar ediyorlar, söylüyorlar ama, bunu söylemeleri onların münafık olmalarından kaynaklanıyor. Söyledikleri söz doğru, fakat inandıklarını söylemiyorlar, inanmadıkları bir şeyi söylüyorlar. Te’kit edatları var bakınız; İnne edatı, le edatı. Lâm-ı te’kit. Te’kit edatları ve yeminler ne kadar çoksa, yalanları da o kadar çok olduğunu gösteriyor aslında, ona delalet ediyor.

 

2-) İttehazû eymanehüm cünneten fesaddu ‘an sebiylillâh* innehüm sâe ma kânu ya’melun;

Yeminlerini bir kalkan edindiler de Allâh yolundan alıkoydular… Yapmakta oldukları gerçekten ne kötüdür! (A. Hulusi.)

02 – Yeminlerini bir kalkan edinip de Allah yolundan yan çizmektedirler, hakikat bunlar ne fena yapıyorlar. (Elmalı)

 

İttehazû eymanehüm cünneh onlar yeminlerinin arkasına sığınıyorlar. Yeminlerini kalkan ediniyorlar, cünne. Perde ediniyorlar. Kalkan ediniyorlar. fesaddu ‘an sebiylillâh Allah’ın yolundan hem çevriliyorlar, hem de başkalarını çeviriyorlar. Saddu ‘an hem müteaddi, hem lazım manasını verir. innehüm sâe ma kânu ya’melun Onlar ne berbat iş işliyorlar, ne fena davranışta bulunuyorlar.

 

3-) Zâlike Biennehüm amenû sümme keferu fetubi’a ‘alâ kulûbihim fehüm lâ yefkahun;

Bunun sebebi şudur: İman ettiler, sonra küfür ettiler (iman ettik dedikleri gerçeği inkâr ettiler)… Bu yüzden kalpleri (anlayışları) kilitlendi! Bu yüzden, (inkârları kilitlenmeyi oluşturduğu için) onlar (Risâlet işlevini) kavrayamazlar! (A. Hulusi.)

03 – O şundan: Çünkü onlar imana gelmişler, sonra küfre gitmişlerdir de o kalplerine tab’olunmuş da artık anlamaz olmuşlardır. (Elmalı)

 

Zâlike Biennehüm amenû sümme keferu bunun nedeni onların önce iman edip sonra dinden çıkmaları, küfretmeleridir.

Bu nasıl bir şey? Önce iman edecek sonra küfredecek. Aslında bu bir tereddüt dostlar. Münafığın yüreğinde ki tereddüt. Acaba, doğrumu, ya değilse. Acaba yalan mı, ya doğruysa. Münafığın içinde gelgitler yaşanır. Bu tereddüde Kur’an rayb diyor. Birazdan belki ona da geleceğiz aslında gelelim şimdi isterseniz;

Mü’min, kafir, münafık. 3 tip insandan bahseder Kur’an. Mü’min; iman eden, kafir inkar eden, münafık ikisinin ortasında. Mü’min ve kafir Mekke’de belliydi. Fakat münafık kategorisi Medine de ortaya çıktı. Her ne kadar Mekke de  münafıktan söz ediliyorsa da Medine de artık ayan beyan bir sınıf olarak münafık ortaya çıktı. Yoksa dünya tarihinde münafıksız bir yer yok.

Peki münafık kaç türlü Kur’an da? 3 tür münafık var Kur’an a baktığımızda. Münafıklık ta tek tip değil.

1 – Kafirden beter münafık İnnel münafikıyne fidderkil’ esfeli minennar. (Nisa/145) münafıklar cehennemin en alt tabakasında olacaklar diyor, kafirden daha şedid. Kafirin düşmanlığını bilirsiniz ama münafığın düşmanlığını bilmezsiniz. Zararı daha büyük onun için.

2 . Bu tip münafıklar bocalama içinde ki tipler. İşte biraz önce küfürle iman arasında bocalar dediğimiz. ..fiy raybin mimmâ nezzelnâ alâ abdinâ.. (Bakara/23) ayetinde olduğu gibi. Kulumuza indirdiğimizden dolayı tereddüt geçirenler. Buna rayb diyor Kur’an. Mütereddit olanlar. Hani Müzebzebiyne beyne zâlike, lâ ila haülai ve lâ ila haüla’ (Nisa/143) Müzebzibdir diyor, ikisi arasında, zıplar durur. Bir oraya, bir buraya. Ne oradan, ne buradan. Hem sendenim, hem sendenim. Hem davuluna vurur, hem kasnağına. Ne şiş yakar ne kebap. Yani böyle bir tip. Herkese boncuk dağıtır bu tip. Onun için rayb diyor buna Kur’an.

3 – Fiy kulûbihim meradun..(Bakara/10) dediği Kur’an ın, kalplerinde hastalık olanlar. Bunlar henüz münafık denilecek nifakı ahlak haline getirmemişler belki ama, nifakın büyük tezahürleri onlarda ortaya çıkıyor. İşte 3 tip münafıktan söz eder Kur’an bize.

innehüm sâe ma kânu ya’melun (2. ayetten) onlar ne berbat iş işliyorlar.

Zâlike Biennehüm amenû sümme keferu (3) bunun nedeni onların önce iman edip sonra küfretmeleridir. fetubi’a ‘alâ kulûbihim Allah onların kalplerini mühürlemiştir, mühürledi fehüm lâ yefkahun artık onlar anlamazlar, artık onlar akletmezler, fıkh etmezler, meseleyi kavramaktan aciz hale gelirler.

İlginç değil mi fetubi’a ‘alâ kulûbihim onların kalplerini mühürledi diyor Allah. Kalp sanki suç aleti olmuş. Hani cinayet aletleri de mühürlenir ya, suç aletleri mahkemede açılmak için bir torbaya konur, ağzı bağlanır ve mühür vurulur. Ta ki mahkeme de delil olsun diye. Üzerinde parmak izleri. Tıpkı ona benziyor. Bazı kalpler vardır ki sahibinin suç aletidir. Büyük mahkeme de delil olmak üzere mühürlenir. İmandan sonra inkarın mazereti yoktur. Münafığın burada ki yaptığı o. Veya akıl tutulmasına uğramışlardır diye de çevirebiliriz ayetin sonunu. Köstebek gibi gözleri kör olmuştur. Aslında ne yaptıklarını bilmiyorlar. Rabbim bizi korusun.

[Ek bilgi; KİLİTLENMİŞLİK

….Burada, “Allâh’ın mühürlemesi” ifadesinden murat, “Sünnetullâh” sonucu, beyin çalışma sistemi gereği, kişide oluşan kilitlenme, “körlük-blokaj”dır!

Zira kişi, verdiği yanlış hükümle beynini kilitler ve artık o gerçekle yüz yüze gelse de onu değerlendiremez!

KÜFÜR, gerçeği örtmek, görememek, inkâr etmektir! Ki bu da, beyindeki kilitlenmenin sonucudur! “Kâfir” diye tanımlananlar; beyinleri önceden verdikleri hükümle kilitlenmiş olduğu için, “ALLÂH”, “Rasûlullâh” ve “Kur’ân” gerçeğini değerlendiremeyip, onu ÖRTENLERDİR!

Bizi “OKU“mamış biri, elbette burada bahsedilen “hatem-mühürlenme” olayının yukarıdaki bir tanrı tarafından gerçekleştirildiğini düşünebilir…

Oysa bizi “OKU”yabilenler, şimdi fark edeceklerdir ki, her birimin özünde bulunup, varlığını oluşturan “ALLÂH” isimlerinin işaret ettiği özellikler, kişide otomatik olarak bu işleyişi meydana getirmekte; bu durum da, “Allâh’ın tasarrufu” olarak tanımlanmaktadır Kur’ân-ı Kerîm’de!

Şimdi bakın burada elimize önemli bir anahtar daha almış oluyoruz Kur’ân-ı Kerîm’i anlamak için…

Kişinin eline aldığını veya karşısındakini “OKU”yabilmesi için ilk şart, geçmiş tüm veri birikimini bir yana koyarak, onlara dayalı değerlendirmelerini devreye sokmayarak, tamamen objektif, yorumsuz olmasıdır.

İkinci iş, elindeki metinde veya karşısında anlatanda, işaret yollu, misal veya mecaz yollu dillendirmelere dikkat etmesi şarttır!

Üçüncü önemli şart… Kesinlikle, “ben bunu zaten biliyorum, duymuştum-okumuştum” önyargısından uzak durup, asla peşin hükümlü olarak konu hakkında hüküm vermemektir!

Ola ki, o anda sizde o konuda yeterli açıklık oluşmadı… Bu defa o konuyu sakın inkâr veya reddetmeyin. Hüküm vermeden, değerlendirme işini zamana bırakın. Zira, ya o konuda yeterli veritabanınız olmadığı için o konuyu anlayamamışsınızdır; ya da daha önceden o konuda vermiş olduğunuz bir hükümle beyninizi kilitlemişsinizdir! Bu durumda yapılacak en iyi iş, kendinizi o konuya sürekli açık tutmak olacaktır.

Bilelim ki, verdiğimiz hükümlerin neredeyse pek çoğu, bizim, sonsuz evrensel gerçeklik içinde sayısız sırdan mahrum kalmamıza yol açan, en önemli faktör olmaktadır.

Düşünce dünyamızı oluşturan kozamız, çoğu zaman evrensel araç olarak bizi sonsuz yeniliklere taşımak yerine; düşünsel hücremiz şeklinde hapishanemiz olmaktadır! (A. Hulusi- Kilitkenmişlik)]

 

4-) Ve izâ raeytehüm tu’cibüke ecsamuhüm ve in yekulu tesma’ likavlihim keennehüm huşübün müsennedetun, yahsabune külle sayhatin ‘aleyhim* hümul’aduvvu fahzerhüm* katelehümullah* enna yu’fekûn;

Onları gördüğünde bedenleri (görünüşleri) hoşuna gider… Konuşurlarsa, sözlerini dinlersin… Onlar (birbirine) dayandırılmış keresteler (şuursuz bedenler) gibidirler! Her yüksek sesli seslenişi kendi aleyhlerine sanırlar! Onlar düşmandır, onlardan korun! Allâh onları öldürsün (anlasınlar hakikat neymiş)! Nasıl da (hakikatlerinden) döndürülüyorlar! (A. Hulusi.)

04 – Sen onları gördüğün vakit cisimleri tuhafına gider ve söylerlerse dediklerine kulak verirsin, sanki «Huşubi müsennede» dayanmış keresteler gibidirler, her sayhayı sanırlar ki aleyhlerindedir, onlar düşmandırlar, onun için onlardan sakın, onları Allah gebertsin nereden çevriliyorlar. (Elmalı)

 

Ve izâ raeytehüm tu’cibüke ecsamuhüm sen onları gördüğünde kalıpları, görünüşleri, fiyakaları hoşuna gider. Yani fiyakalı adamlardır. Kalakları kulakları yerindedir. Kalıpları fiyakalıdır, dış görünüşleri caziptir. Böyle görüntüde filinta gibidirler ve in yekulu tesma’ likavlihim bir de konuşsalar, konuşmalarına bayılırsın, dinlersin keennehüm huşübün müsennede ne ki onlar giydirilmiş kalaslar gibidirler. Yani takım elbiseli kütükler gibidirler. Tepeden tırnağa, gran tuvalet giydirilmiş kalas diyor. keennehüm huşübün müsennede aslında ağaç kökü ile irtibatını koparınca haşet denir ona. Kökü ile irtibatını koparan ağaca odun denir, kütük denir değil mi? Kökünde olana, kökü ile irtibatı olana hiç kütük denmez.

Peki bağlantısı ne? Münafık yüreğiyle, fıtratıyla bağını koparmış, fıtrat köküyle, ruh köküyle bağını koparmış, kütüğe dönmüş onun için ve onlara Kur’an giydirilmiş kalaslar, veya yaslanmış, dikilmiş kalaslar diyor.

yahsabune külle sayhatin ‘aleyhim bir özelliklerini daha söylüyor bakınız münafıkların her çığlığı aleyhlerine zannederler. Çok tipik bir özellik. Mesela bir tanesi; aman eteğin tutuştu dese onun üstüne hücum eder. Sen benim aleyhime konuşuyorsun diye. Oysaki siz onu yanmasın diye uyarıyorsunuz. Bir tanesi yanan bir evin içinde oturuyor olsa da yangın var diye bağırsa, bana hakaret ediyorsun diye üzerine yürür. Oysa ki siz onu uyarıyorsunuz. yahsabune külle sayhatin ‘aleyhim her çığlığı aleyhlerine, her sesi aleyhlerine zannederler.

Bu bağlamda, vahiy bağlamında nasıl anlayacağız? Rabbimizin vahiy ile kendilerini uyarmalarını da aleyhlerine zannederler. Peygamber onları adam olun, iman edin diye uyarır, onlar bunu da aleyhlerine zannederler, düşman zannederler.

hümul’aduvvu asıl onlar kökten düşmandırlar fahzerhüm onlardan uzak dur, onlardan sakın katelehümullah Allah onların canını alsın. Allah onları öldürsün. Belki belasını versin diye de çevirebiliriz. katelehümullah insan insana beddua ederde, Allah ederse ne olur? Münafık böyle bir tip işte. enna yu’fekûn nasıl da savruluyorlar, başka nasıl tercüme edeyim ki bunu. nasılda savruluyorlar hakikatten, haktan, kendilerinden, özlerinden.

 

5-) Ve izâ kıyle lehüm te’alev yestağfir leküm Rasûlullahi levvev ruûsehüm ve raeytehüm yesuddûne ve hüm mustekbirun;

Onlara: “Gelin, Rasûlullâh sizin için mağfiret dilesin” denildiği vakit, başlarını çevirdiler; sen onların kendini beğenmiş benlik sahipleri olarak yüz çevirdiklerini görürsün. (A. Hulusi.)

05 – Onlara gelin ResulAllah sizin için istiğfar ediversin denildiği zaman da başlarını bükerler ve görürsün ki kibir taslayarak yan çizer giderler. (Elmalı)

 

Ve izâ kıyle lehüm te’alev yestağfir leküm Rasûlullahi levvev ruûsehüm ve onlara; gelin Allah’ın Resulü sizin için af dilesin Allah’tan, mağfiret dilesin denildiğinde başlarını çevirirler. Ve onlara gelin Allah’ın Resulü sizin için af dilesin Allah’tan, mağfiret dilesin denildiğinde başlarını çevirirler. Sanki kötü bir şey söyleniyormuş gibi. ve raeytehüm yesuddûne ve hüm mustekbirun ve sen onların küstahça bir kibir içinde çekip gittiğini görürsün.

Sebebi nüzül bağlamında anlatılan olay şu; Münafıkların ele başısı Abdullah Bin Ubey bin Selûl yalanı ortaya çıkınca etrafında ki dostları demişler ki hayır öğütlü olanlar. Ha git de ResulAllah’tan istiğfar dile. Senin için Allah’tan af dilesin peygamber.

Adamın cevabı ne mi olmuş? Şuna bakın değerli dostlar. Nasipsiz olunca insan şuna bakın. Diyor ki; İman edin dediniz, iman et dediniz, gittim iman ettim. Sanki iman böyle et deyince edilecek bir şeymiş gibi. Kafasına bakın adamın. Zekat ver dediniz, gittim zekat verdim. Demek ki inanarak yapmamış. Burada çok önemli, yani Münafıkların ele başısı zekat ta vermiş. Buradan bunu öğreniyoruz. Geriye Muhammed’e secde etmediğim kaldı, onu da mı yapacağım. Böyle algılıyor. Yani Allah Resulü senin için Allah’tan af dilesin git diyenlere verdiği cevap bu adamın.

 

6-) Sevaun ‘aleyhim estağferte lehüm em lem testağfir lehüm* len yağfirAllâhu lehüm* innAllâhe lâ yehdilkavmel fasikıyn;

Onlar için mağfiret dilemen yahut dilememen onlara birdir! Allâh onları asla mağfiret etmez! Muhakkak ki Allâh inancı bozuklar topluluğunu hakikate erdirmez! (A. Hulusi.)

06 – Onlar için istiğfar etsen de etmesen de aleyhlerinde müsavidir, Allah onlara aslâ mağfiret etmez ve Allah fâsıklar güruhunu doğru yola çıkarmaz. (Elmalı)

 

Sevaun ‘aleyhim estağferte lehüm em lem testağfir lehüm İster onlar için Allah’tan af dile, ister dileme. len yağfirAllâhu lehüm Allah ebediyen asla onları affetmeyecektir. Ey Muhammed, ey peygamber istersen onlar için af dile, istersen dileme. İster onlar için istiğfar et, ister etme. Allah asla onları affetmeyecektir. innAllâhe lâ yehdilkavmel fasikıyn Allah yoldan çıkmış bir kavme rehberlik etmez.

Evet, İlginç değil mi. Peygamberin teksiye görevi var değerli dostlar. Yani arındırma görevi. Bu Kur’an ın da tasdik ettiği bir görev. te’alev yestağfir leküm Rasûlullah (6). Kemâ erselnâ fiyküm Rasûlen. (Bakara/151)  Bakınız, işte. Hadi gelin Allah’ın resulü sizin için af dilesin. Evet, Bu ayeti, görüyoruz Bakara suresinde.

Yine; Kemâ erselnâ fiyküm Rasûlen minküm yetlû aleyküm âyâtinâ ve yüzekkiyküm ve yüallimükümül Kitâbe. (Bakara/151) ilâ ahır ayeh. Bu ayeti de görüyoruz. Orada tıpkı sizin aranızdan bir elçi gönderdiğimiz gibi, bu elçi size Allah’ın ayetlerini okusun diye gönderdik. Dahası ve yüzekkiyküm sizi arındırsın, teksiye etsin ve size kitabı ve yüallimükümül Kitâbe kitabı öğretsin diye gönderdik.

Demek ki peygamberin görevlerinden biri de teksiye. Öğüt vermek bir başka görevi peygamberin Abese de olduğu gibi.

1. görevi öğüt vermek.

‘Abese ve tevella, (Abese/1)

En câehül’a’mâ, (2)

Ve ma yüdriyke le’allehu yezzekkâ.(3) İşte teksiye, öğüt vermek.

2 – Dua etmek. Allah Resulünden dua isterlerdi ve o da ederdi.

3 – Ki tevbe/103. ayetinde; … ve salli aleyhim.(Tevbe/103) onlar için dua et. İfadesi var.

4 – Sadaka almak. Yine Tevbe/103 ayetinde biz bunu görüyoruz. Hüz min emvalihim sadaka..(Tevbe!03) onların mallarından sadaka al.

5 –  İstiğfar etmek ki burada ki o.

Yine A. İmran/159. ayetinde; FeBima rahmetin minAllâhi linte lehüm* ve lev künte fazzan ğaliyzal kalbi lenfaddu min havlike fa’fü anhüm vestağfir lehüm (A. İmran/159)Allah’tan bir rahmet sayesinde onlara yumuşak davrandın. Sert yapsaydın etrafından dağılır giderlerdi. O halde onları affet, onlar için Allah’a istiğfar et. İşte burada da onu görüyoruz. Rabbimi ondan bunu istiyor. Peygamberin görevlerinden biri de ümmeti için istiğfar etmek. İstiğfar aslında beni arındır diye gelen insanlar için edilir. Ki biz bunu görüyoruz.

Amr. Bin Semure. İlk büyük hırsızlık olayının kahramanı demeyelim, hırsızlığı yapan kişi. Hırsızlığın cezası tek kolu. Tek kolunu kaybettiğinde. Beni arındır Ya Resulallah diye geliyor. Büyük bir hırsızlığı yapmış ve tek kolunu kaybettiğinde koluna bakıp. Beni senden temizleyen Allah’a sonsuzca hamd olsun diyen adam bu.

Bu nasıl bir vicdan, Din nasıl bir vicdan inşa ediyor muhatabında ki böyle diyebiliyor. İşte İslam’ın inşa ettiği toplumun içinden çıkan suçlunun dahi durumu bu. Bunun altını çizmek gerek. İbn. Mace de geçiyor bu rivayet.

Kendileri tevbe etmedikçe senin tevben onlara hiçbir yarar sağlamayacak diyor aslında bu ayet. Ki karşılaştırmamız için söylüyorum; Tevbe/82. ayeti bunu söylüyor. Aslında devamını söyleyerek rivayeti, devamındaki ayeti okuyayım ondan sonra tahlil edeyim;

innAllâhe lâ yehdilkavmel fasikıyn

 

7-) Hümülleziyne yekulûne lâ tunfiku ‘alâ men ‘ınde Rasûlillâhi hattâ yenfaddu* ve Lillâhi hazâinüsSemavati vel’Ardı ve lakinnelmünafikıyne lâ yefkahun;

Onlar: “Rasûlullâh’ın yanında olanlara bağışta bulunmayın, böylece dağılıp gitsinler” diyen kimselerdir! Semâların ve arzın hazineleri Allâh içindir! Fakat ikiyüzlüler anlayıp kavrayamazlar. (A. Hulusi.)

07 – Onlardır ki «Resul Allahın yanındakilere nafaka vermeyin tâ ki dağılsınlar» diyorlar. Halbuki Göklerin ve Yerin hazineleri Allah’ındır ve lâkin Münafıklar anlamazlar. (Elmalı)

 

innAllâhe lâ yehdilkavmel fasikıyn. (6) Hümülleziyne yekulûne lâ tunfiku ‘alâ men ‘ınde Rasûlillâhi hattâ yenfaddu Onlar kimler? ResulAllah’ın etrafında ki fakirlere, infak etmeyin, yardım etmeyin de onlar etrafından dağılsın gitsin diyen kimseler bunlar. Şu hesaba bakın. Onlar etrafından dağılsın gitsin diyenler. Burada değerli dostlar Tevbe/80 ayetiyle birlikte alırsak. Onlar için istiğfar etsen de etmesen de bağışlanmayacaklar diyordu ya ayeti kerime.

Peygamberimiz Buhari ve Müslüm’e her nasılsa girmiş bir rivayetten; Ben yine de onlar için istiğfar edeceğim, rabbim beni muhayyer bıraktı, ister istiğfar et, ister istiğfar etme dedi. Sevaun ‘aleyhim estağferte lehüm em lem testağfir lehüm (6) den böyle bir sonuç çıkarmış güya ResulAllah. İster istiğfar et, ister istiğfar etme dedi, ben de istiğfar etmeyi tercih edeceğim. İşte o gösterdiğim, atıf yaptığım ayette 70 kere istiğfar etsen de affedilmeyecek buyruluyor. Ben de 70 den fazla istiğfar edeceğim demiş ResulAllah. Dedim ya her nasılsa Buhari ve Müslim’e girmiş bir hadis de böyle.

Gazali El Mustasfa isimli eserinde der ki; ResulAllah sözün manalarını en iyi bilendi. Bu söz aslında kinaye, yani 70 kere edersen olmaz da, 71 edersen Allah affeder manasına gelmiyor ki. Özellikle 6. ayet Sevaun ‘aleyhim estağferte lehüm em lem testağfir lehüm Allah Resulüne muhayyerlik sunmuyor ki. Yani ister et ister etme demiyor ki, etme diyor. Aslında peygamber sözün manalarını en iyi bilen deniyor, bunun aslı yoktur diyor Gazali El Mustasfa da. Gerçekten isabetli bir yaklaşım ki zaten metinde bize bunu veriyor.

ve Lillâhi hazâinüsSemavati vel’Ard göklerin ve yerin hazineleri Allah’a aittir. ve lakinnelmünafikıyne lâ yefkahun Fakat münafıklar bunu bile anlamıyorlar.

 

😎 Yekulûne lein reca’na ilelMediyneti leyuhricennel e’azzu minhel ezelle, ve Lillâhil ‘ızzetu ve liRasûliHİ ve lilmu’miniyne ve lakinnelmunafikıyne lâ ya’lemun;

(O ikiyüzlü) dedi ki: “Andolsun ki eğer Medine’ye geri dönersek, en Aziyz olan, en zelil olanı oradan mutlaka çıkaracaktır!” Oysa izzet Allâh’ındır, Rasûlünündür ve iman edenlerindir. Ne var ki ikiyüzlüler bilemezler! (A. Hulusi.)

08 – Diyorlar ki: eğer Medîne ye dönersek herhalde eazz olan oradan ezell olanı çıkaracaktır, halbuki izzet, Allahın ve Resulünün ve müminlerindir ve lâkin Münafıklar bilmezler. (Elmalı)

 

Yekulûne lein reca’na ilelMediyneti leyuhricennel e’azzu minhel ezel diyorlar ki eğer şehre dönersek şerefliler şerefsizleri mutlaka oradan çıkaracaktır. İşte girişte zikrettiğim ayeti kerime bu. Bu münafık elebaşının lafı. Hikayesini de girişte anlatmıştım. ve Lillâhil ‘ızzetu ve liRasûliHİ ve lilmu’miniyn şeref Allah’a mahsustur, şeref Allah’tan kaynar ve Allah’tan dolayı Resulüne aittir ve mü’minlere aittir. Yani siz hangi şereften, hangi onurdan, hangi izzetten bahsediyorsunuz. Hem münafık olur mu? şerefi olsa münafık olur mu? İki yüzlü davranır mı, içi dışı ayrı olur mu, maskeli gezer mi demek istiyor aslında ayeti kerime. ve lakinnelmunafikıyne lâ ya’lemun fakat münafıklar bunu dahi bilmiyorlar.

 

9-) Ya eyyühelleziyne amenû lâ tülhiküm emvaluküm ve lâ evladuküm ‘an zikrillâh* ve men yef’al zâlike feülaike hümülhasirun;

Ey iman edenler… Mallarınız da evladınız da sizi Allâh’ın zikrinden (Hakikatinizi hatırlamaktan) meşgul edip (gereğini yaşamaktan) alıkoymasın! Kimler bunu yaparsa, işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir! (A. Hulusi.)

09 – Ey o bütün iman edenler! Sizleri ne mallarınız, ne evlatlarınız Allahın zikrinden alıkoymasın ve her kim öyle yaparsa işte onlar hüsrana düşenlerdir. (Elmalı)

 

Ya eyyühelleziyne amenû siz ey iman edenler lâ tülhiküm emvaluküm ve lâ evladuküm ‘an zikrillâh ne mallarınız, ne de evlatlarınız, çocuklarınız Allah’ı sizin gündeminizden düşürmesin. Allah’ı gündeminizden uzak tutmasın, Allah hep gündeminizde olsun. Allah’ı hiç gündeminizden ayırmayın. Fezkürûniy ezkürküm.. (Bakara/152) eğer siz Allah’ın gündeminde olmak istiyorsanız, Allah’ı siz gündeminizin başına alın.

Dilin zikri ahlaken kalbin eseri olmak zorundadır. Çünkü kalpte eğer anmıyorsanız, dilde anmak otomatik olur ki zikr değildir o. Zikir insanın hatırda tutmasıdır. Öncelikle bilincin işin içine girmesidir. Felaket sizin Allah’ı unutmanız değil ki, asıl felaket Allah’ın sizi unutması. Mal ve evlat kesif olan dünyaya aittir. Latif olan Allah ile, bu ismin tecellisi olan ruh arasına toprak gibi kesif olan mal ve evladı sokma ey insan diyor ayet.

ve men yef’al zâlike feülaike hümülhasirun kim böyle yaparsa işte onlar kaybedenlerin ta kendileridir. Hüsrana uğrayacak olanlar onlardır.

 

10-) Ve enfiku min ma razaknâküm min kabli en ye’tiye ehadekümülmevtü feyekûle Rabbi lev lâ ahharteniy ila ecelin kariybin, feassaddeka ve ekün minessalihıyn;

Sizden birine ölüm gelip çattığında (hakikati gördüğünüzde): “Rabbim beni yakın bir sona kadar erteleseydin de mallarımı bağışlasaydım ve imanın gereğini uygulayanlardan olsaydım” demesinden önce; size verdiğimiz yaşam gıdalarından bağışlayın! (A. Hulusi.)

10 – Ve sizlere merzuk kıldığımız şeylerden infak yapın, her birinize ölüm gelmezden evvel ki sonra: «Yarabbi! Beni yakın bir ecele kadar tehir eylesen de sadaka versem ve salihînden olsam» der. (Elmalı)

 

Ve enfiku min ma razaknâküm o halde artık size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda karşılıksız harcama yapın, infak edin. Rızık olarak verdiklerimizden, artıklardan değil, atıklardan değil, çıkıntılardan değil, rızık olarak verdiklerimizden. min kabli en ye’tiye ehadekümülmevtü feyekûle Rabbi lev lâ ahharteniy ila ecelin kariybin, , feassaddeka ve ekün minessalihıyn çok uzun oldu ama kesemedim, toparlamaya çalışayım tercümesini;

Ne zamandan önce? Size ölüm gelip de, gelip kavuşup da; Ya rabbi keşke beni biraz daha erteleseydin, ölümü biraz daha erteleseydin, bana biraz daha mühlet verseydin de ben de hayır hasenat yapan iyilerden olsaydım demezden önce Allah size rızık olarak verdikleri şeylerden infak edin. Ayetin tamamını umarım toparlayabildim, tercüme etmek zorunda kaldım ki bölemedim. Evet, yani ölüm gelmeden önce keşke ben de hayır hasenat yapıp iyilerden olsaydım diyen kimselerden olmayın ve ölüm gelmeden önce yapacağınızı yapın. Ölüm geldikten sonra artık böyle demenin hiçbir yararı olmaz.

Nifak konusuyla başlayan sure, infak konusuyla bitiyor görüyorsunuz. Bu da nifakın panzehiri infaktır demeye geliyor diye uyarmıştım daha önce.

 

11-) Ve len yuahhırAllâhu nefsen izâ cae eceluha* vAllâhu Habiyrun Bima ta’melun;

Eceli geldiğinde, Allâh hiçbir nefsi ertelemez! Allâh yaptıklarınızı (yaratanı olarak) Habiyr’dir! (A. Hulusi.)

 

11 – Halbuki Allah bir nefsi eceli geldiği zaman aslâ tehir buyurmaz ve her ne yaparsanız Allah habirdir. (Elmalı)

 

Ve len yuahhırAllâhu nefsen izâ cae eceluha ne ki vakti geldiği zaman Allah hiçbir canı asla ertelemez. Yani bırakın o işi. Eğer Allah’ın koyduğu yasaya göre sizin hayatla irtibatınız kesilmişse artık ya rabbi bana mühlet ver demenizin hiçbir anlamı yok. Orada pişman olmanın da anlamı yok. Çünkü zaten götüremeyeceksiniz malı. Maden götüremeyeceksiniz niye götüreceğinizi bu dünyada vermiyorsunuz. Verdiğinizi götüreceksiniz. Götüreceğiniz verdiklerinizdir.

vAllâhu Habiyrun Bima ta’melun zira Allah yaptığınız her bir şeyi bilir, her bir şeyden haberdardır.

 

SadakAllahulaziym. {ve ahıru da’vahüm enil Hamdu Lillâhi Rabbil alemiyn. (Yunus/10)

Dualarının sonu da “Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun.” diye şükretmek olacaktır.(Elmalı)}

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 27 Aralık 2013 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: