RSS

İslamoğlu Tef. Ders. ‘ABESE SURESİ (01-42)(187-A)

30 May

231

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

El Hamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn Vesselatü Vesselâmü alâ Resulüna Muhammedin ve alâ alihi ve ashabihi ve etba’ıhi ecmaiyn.

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Tâhâ 25-26-27-28)

Rabbim, göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi, düğümü çöz dilimden, ki anlasınlar beni. Amin, amin..!

Değerli Kur’an dostları bugün inşaAllah 187. halkamızda, dersimizde Kur’an ın 114 burcundan müstesna bir burcuna daha tırmanmaya çalışacağız. ‘abese suresi.

‘Abese suresini diğer surelerden farklı kılan bir özelliği var. Allah resulüne uyarı olması. Allah resulünün uyarıldığı tek yer hiç şüphesiz ‘abese suresi değil. Kur’an ın başka yerlerinde de, daha doğrusu nübüvvet süreci boyunca Allah resulü rabbimizin denetimi altında olduğunun bir ifadesi olarak uyarılmış. Mesela Tebük seferine çıkılırken ResulAllah’tan sefere çıkmamak için izin isteyen, yada sefere çıkmak için izin isteyen, izin istenmemesi gerektiği halde. Çünkü sefer varsa çıkılır. Sefere çıkmak için özel bir izin gerekmez. İstenmemesi gerektiği halde izin isteyerek aslında çıkmasak ta olur gibi bir tavır gösterenler hakkında ..lime ezinte lehüm.. (Tevbe/43) Niçin onlara izin verdin. Diyen uyarı gibi ayet gibi. ‘AfAllâhu ‘ank (Tevbe/43) Allah seni affetti veya Allah seni affetsin, niçin onlara izin verdin ifadesinde buyrulduğu gibi.

Yine münafıkların cenazesine gidip onun mezarı başında bulunup onun cenaze namazını kılan, cenazesi için dua eden Allah resulüne bir daha onların namazını kılma, cenazesi için dua etme, mezarının başında bulunma şeklinde ki uyarı gibi uyarılar görüyoruz Kur’an da.

Bunların 1. amacı Allah resulünün insan olduğunu göstermek. Elbette büyük hatadan masum ve mahfuz idi. Peygamberler öyledirler. Onun için İsmet sahibidirler. Allah’ın koruması altındadırlar. Fakat insan olmanın icabı bazı küçük hatalar da rabbimiz tarafından düzeltilmektedir. Bunun 1. amacı peygamberler gibi son nebinin de insan olduğunu göstermek ki Kur’an bu konuda (Kul) innema ene beşerun mislüküm. (Fussilet/6) Ben de sizin gibi ölümlü bir insanım demesini ister Allah Resulünden.

2 – 2. amacı eğer Allah Resulünün hayatı rabbinin kontrolü altında ise ki öyle; o bir hata işleyince uyarılıyorsa onun tüm eylemleri Allah’ın kontrolünden geçiyor, bu kontrole takılanlar düzeltiliyor. Eğer düzeltilme ihtiyacı duyulmuyorsa onlarda zımnen onaylanmış demektir.

3 – Hepimize bakın Allah’ın resulü, Allah’ın resulü iken hatası kendisine söylendiğinde tevbe ve istiğfar ediyor, kendini düzeltiyor, rabbine sığınıyor. Siz; sizken neden hatanızı savunursunuz zımni vurgusunu içeriyor. Siz de hatanızı savunmayın, siz de hatanız düzeltildiğinde kabullenin. Hatayı etmek bir, hatayı savunmak bin suçtur zımni vurgusunu içeriyor ve belki daha fazla daha bir çok vurguyu da içeriyor. Bunları zikretmekle yetinip. Sureye girelim.

Mushafta 80. sırada duran ‘Abese suresi ismini ilk ayetinden alıyor. ‘Abese ve tevella (1) ‘Abese; surat astı, yüzünü ekşitti manasına geliyor. Mekki olduğunda hiçbir tereddüt yok. Suremiz nübüvvetin ilk yıllarında indirilen surelerden biri. Surenin ilk pasajı; iniş zamanı hakkında bilgi veriyor aslında. Surenin ilk pasajında bir olay yansıyor bize. Bu olay Abdullah İbn Ummi Mektum. İbn. Ümmü Mektum künyesiyle anılan Abdullah isimli sahabe, ki bu sahabe annesine nispetle anılıyor. Bazı kaynaklarda anne annesine denilmişse de doğru değil. Annesine nispetle anılıyor. Neden babasına değil diye bir soru gelecek olursa, babası meşhur bir sülaleye mensup değil. Ama annesi Ebu Cehil’in, Velid’in mensubu bulunduğu mahzumoğulları sülalesine mensup. Onun içinde soylu, meşhur bir sülaleye mensup olduğu için annesine nispetle anılıyor, babasına değil.

İbn. Ümmü Mektum üzerinden gerçekleşen bir uyarı olayını dile getiriyor aslında sure. Onun içinde biz bu olay münasebetiyle bu surenin indiği zamanda henüz Allah resulü ile Mekkeli müşrikler arasında ki köprülerin atılmadığını anlıyoruz. Neden? Çünkü Allah resulünün Mekkeli müşrik kodamanlarla sanabi bi kureyş diye anılan kureyşin ileri gelenleri ile sohbet ederken, konuşurken, hatta onlara tebliğ ederken âma olan İbn. Mektum gelerek; “Ya ResulAllah rabbinin sana öğrettiklerini bana öğret.” Demesi üzerine nazil oluyor.

Buradan yola çıkarak biz surenin iniş zamanını anlıyoruz. Henüz daha ilk yıllar, çünkü köprüler atılmamış. Henüz Resulallah onlarla konuşabiliyor. Onlara anlatabiliyor ve onlarda henüz dinleyebiliyorlar. İşte böyle bir zaman surenin iniş zamanı.

Surenin konusu biraz önce de dile getirdiğim örnek olay İbn. Ümmü Mektum, âma sahabe, gözleri görmeyen engelli sahabe olayı üzerinden bize Hz. Nebiyi inşa eden bir sure olarak indiriliyor.

Aslında bizi inşa ediyor. Allah Resulünü inşa ediyor, ama çok genelde bizi inşa ediyor. Ve Hz. peygamberi uyarıyor. Aynı zamanda özürlülerle ilişkimizin nasıl olması gerektiğini öğretiyor. Özürlünün önceleneceğini, engelli bir insanın öncelik hakkı olduğunu, tabir caizse sanki rabbimizin onu gözü ile imtihan ederken, onu özürlülükle imtihan ederken, bizi de onunla imtihan ettiğini, bu imtihanı verebilmemiz için ona daha sıcak, daha müşfik, daha şefkatli yaklaşmamız gerektiğini söylüyor sure zımnen.

Kişilerin Allah katında ki değerinde servetin, şöhretin ve sosyal statünün herhangi bir yerinin olmadığını öğretiyor. Özellikle surenin ilk ayetleri, 1 ve 2. ayeti. Yani birine muamele ederken servetine bakıp muamele etmeyin, kıyafetine bakıp muamele etmeyin, şöhretine bakıp muamele etmeyin. Allah’ın gör dediği yerden bakın, takvasına bakın, ahlakına bakın, insanlığına bakın, şefkatine bakın, davranışına bakın. Yani Allah’ın baktığı yerden bakın, bak dediği yerden bakın. Yoksa insanlara sosyal statüsünden, şöhretinden, servetinden bakarak değer biçmeyin. Öyle fakirler var ki onun Allah katında ki değerinin, belki binde biri bile etmez sizin servetine değer verdiğiniz insanlar. Onun için insanın değer ölçüsünü Allah’tan alın. Burada biz aynı zamanda bu ahlaki öğüdü alıyoruz. Yani zengin sevenler, meşhur sevenler hep uyarılmış oluyor.

Surenin ilk pasajının maksadını veren ayet 23. ayet. Biz bütün sureyi bu ayet üzerinden anlayabiliriz. Kellâ lemma yakdı ma emerah (23) işte bu ayeti kerime. Surenin adeta Kımmesi, zirvesi pik yaptığı yer.

Ne diyor? Hiç kimse O’nun emirlerini, Allah’ın emirlerini asla kusursuz olarak yerine getiremeyiz. Sanki rabbimiz sevgili nebiyi uyarırken, aslında bu doğal bir şey demek istiyor. Yani sen de hata yapabilirsin. Tarih boyunca, insanlık destanı boyunca hiç kimse Allah’ın emrini kusursuz yerine getirmiş değil ki sen getiresin. İşte surenin 23. ayeti, surenin ilk pasajının da ana fikrini veriyor. Kellâ lemma yakdı ma emerah (23) hiç kimse Allah’ın emirlerini şimdiye kadar kusursuz olarak yerine getirmiş değildir. Asla yapamaz bunu, bunu beceremez diyerek bize surenin ana fikrine de sunuyor. Şimdi surei celilenin tefsirine geçebiliriz.

BismillahirRahmanirRahıym

Rahman, rahıym Allah adına. Özünde merhametli, işinde merhametli Allah adına. Sevginin menbaı olan, şefkatin menbaı olan ve tüm sıfatlarıyla şefkatini ve sevgisini varlığa yayan Allah adıyla.

1-) ‘Abese ve tevella;

Asıldı yüzü ve çevirdi yüzünü! (A. Hulusi)

01 – Ekşidi ve döndü. (Elmalı)

‘Abese ve tevella surat astı ve sırtını dönüp uzaklaştı.

2-) En câehül’a’mâ;

O âmâ geldi diye. (A. Hulusi)

02 – Çünkü ona amâ geldi. (Elmalı)

En câehül’a’mâ âma, kör, özürlü geldi diye.

Bu ayetler kimi muhatap alıyor. Bütün tefsirlerimizin hemen hemen tümünde bu ayetlerin muhatabı Allah resulü AS. Yani kör olan, görme özürlü olan İbn. Ümmü Mektum gelince Allah resulü Kureyş’in ulularından bir kaçıyla konuşuyormuş, sohbet halindeymiş. Onlara İslam’ı tebliğ ediyor imiş. Âma olan İbn. Mektum da manzarayı görmediği için Allah resulünden, Allah’ın kendisine öğrettiğini, kendisine öğretmesini istiyor. Bu kelimelerle yardım istiyor. Bunun üzerine bu ayetler, bu pasaj nazil oluyor. İşte esbab-ı nüzul rivayetleri, iniş nedeni rivayetlerine bakarak bu pasajın içine bu ayetleri de dahil edip, bu ayetler de Allah resulüne hitap ediyor şeklinde tefsir ediyorlar.

Fakat buraya acizin bir itirazı var. Tamam bu pasajın muhatabı Allah resulü. Fakat ilk iki ayetin muhatabı Allah resulü olmasa gerek.

Neden olmasa gerek? Delilim ‘abese ve tevella kelimelerinin aynen bir başka yerde Müddessir/23-24. ayetinde Kureyş in iki ulusu hakkında, Kureyş in iki meşhur müşriği, sapığı hakkında geldiğini görüyoruz.

Ebu Cehil veya Velid veya bir başkası. İsimler çok önemli değil. Ama aynen bu iki kelime, bu iki sıfat, yani fiil olarak burada gelmiş, orada da benzer bir biçimde Kureyş in küfrü ile ünlü şahsı için kullanılıyor. Müddessir/23-24. ayetlerinde.

Yine tevella kelimesi, sırt çevirme, yüz dönme kelimesi Kur’an da nerede kullanılıyorsa orada kafirler ve müşrikleri için kullanılıyor. Gerek Müddessir/23-24, gerek tevella kelimesinin Kur’an da geçtiği her ayet alt alta konduğunda bu ibarenin muhatabının Allah resulü olmadığı sonucuna varabiliriz. Bu ilk iki ayette muhatap Allah resulünün konuştuğu müşrik liderler. Yani âmanın Allah resulüne geldiğini gördüklerinde yüz çeviriyor, yüzleri ekşiyor ve sırtlarını dönüyorlar. Yani Allah resulü âma ile muhatap olacaksa eğer, biz toplumun aşağı kesimlerinin yanında bulunmayız diyorlardı zaten. Kur’an ın farklı yerlerinde onların bu tavırları ele veriliyor.

İşte o tavrın bir devamı ve bir uzantısı olarak toplumun aşağı kesimleriyle, onlar öyle görüyorlar. Yoksulları ezilmişleri, fakirleri, köleleri, azatlıları, soylu olmayanların yanında durmayı zül addediyorlar. Onlarla aynı fotoğrafa aynı kareye girmeyi zül addediyorlar. Hesapta kendileri onurlu ve şerefli, onlar onursuz ve şerefsiz (haşa) olmuş oluyor. Onların onur ve şeref anlayışları çok farklı. İşte bu yüzden toplumda nispeten meşhur olmayan kabilelere mensup insanlarla yan yana görünmek istemiyorlar. Burada da onu görüyoruz.

Bütün bu delillerle birlikte andığımızda ‘abese suresinin ilk iki ayetinin muhatabı Allah resulü değil, Allah resulünün o an konuştuğu, veya Allah resulüyle konuşmaya gelmek üzere olan, gelen ama Allah resulüne âmanın, âma bir mü’minin yöneldiğini görünce onunla aynı kareye girmeyi zül addeden bu mütekebbir, burnu havada, küstah, kibirli müşrikler olduğunu rahatlıkla istikrai, tüme varım yöntemiyle okuma sonucunda Kur’an da ki ‘Abese ve tevella kelimelerinin bir başka yerde ikisiyle birlikte geçtiği Müddessir/23-24 ten; Tevella kelimesinin geçtiği diğer ayetlerden yola çıkarak rahatlıkla söyleyebiliriz.

Peki bunu söylemekle şunu söylemiş olur muyuz? Bu surede Allah resulüne uyarı yapılmamaktadır, uyarı yoktur. Hayır. Bu surede Allah resulüne uyarı vardır. Uyarı 1 ve 2. ayetlerde değil, 3 ve devamında ki ayetlerdedir. Onlar doğrudan Allah resulünü muhatap almaktadır, Allah resulüne hitap etmektedir, işte şimdi o ayetleri görelim.

[Ek bilgi; YÜZÜNÜ EKŞİTİP ARKASINI DÖNEN KİMDİ?

……

B) Yüzünü ekşitip arkasını dönme işini Mekke’nin ileri gelenlerinin yaptığını benimseyenler de vardır. Buna göre yüzünü çevirip arkasını dönen kişi peygamber değil yanında ki kibirli şahıstı. Bu görüşün bazı delilleri olduğunu düşünmekteyiz.

1 – Âyette ki ‘Abese ve Tevellâ fiillerinin ait olduğu kişinin Müddessir/22-23 geçtiği üzere Velid Bin Muğira olmaihtimali yüksektir. Orada hem ‘Abese hem de arkasını dönmek anlamında ki edbera kelimeleri geçmektedir Söz konusu fiillerin vahyin muhatabı bir peygambere aidiyeti noktasında sorun görülebileceği için yüzünü çevirip arkasını dönme eylemi Hz. Peygambere nispet edilmek istenmemektedir. Kur’an da iki kez geçen ‘Abese fiilinin bir yerde Velid Bin Muğira ya, diğer bir yerde Hz. Peygambere nispeti zihinleri yorabilecek sonuçlara da neden olabilir. Fiili Hz. Peygambere nispet etmeme durumu çok önemli bir hassasiyet ifadesidir Hz. Peygamberi böyle bir davranıştan uzak görme arayışıdır. Bu yaklaşımın saygıdeğer olduğu kuşkusuzdur. (Devam ediyor)
[(KISA SURELERİN TEFSİRİ II/ 188-191)Mehmet OKUYAN)]

3-) Ve ma yüdriyke le’allehu yezzekkâ;

Ne bilirsin, belki o arınacak! (A. Hulusi)

03 – Ne bilirsin o belki temizlenecek. (Elmalı)

Ve ma yüdriyke le’allehu yezzekkâ (sana gelince ey peygamber. -Parantez içinde böyle bir giriş cümlesi tasavvur edebiliriz- sana gelince ey peygamber) nerden biliyorsun, ve ma yüdriyke, nerden biliyorsun le’allehu yezzekkâ hadi o sana gelen âma arınacak idiyse.

Burada bir uyarı açık. Peki başında ki iki ayet olmadan doğrudan bu uyarıyla başlaması bir problem oluşturur mu? Bizce oluşturmaz. Çünkü gerekçesi biraz sonra zaten önümüze sürülecek. Şöyle bir manzara tasvir edelim; Allah resulüne müşriklerin kodamanlarından birkaç kişi yönelmiş geliyorlar. O anda eş zamanlı olarak bir de gariban bir mü’min geliyor. Üstelik gözleri görmüyor. Gariban mü’minin geldiğini gören müşrik kodamanlar yüzlerini ekşitiyorlar, hoşlanmıyorlar, manzaradan hoşlanmıyorlar, onunla aynı kareye girmekten hoşlanmıyorlar. Allah resulü de onların bu tavırlarından rahatsız oluyor. Ama rahatsız olması âmanın geldiği için.

Neden? Çünkü onlar belki de bu vesileyle imana girecekler, belki Allah resulünü ender dinleme moduna girmişler, burada bu fırsat kaçacak bu adamlar da küfür belasından kurtulamayacaklar diye Allah resulü telaş ediyor. Ve Allah resulünün de hoşuna gitmiyor. Âmanın o anda gelip, belki eş zamanlı gelip bu olayın böyle gerçekleşmiş olması.

İşte Allah resulü bunun için uyarılıyor. Allah resulü âmadan yüz çevirmiş, ondan uzaklaşmış ki tevella yüz çevirip uzaklaşmak demek. Yani sadece yüz çevirmek değil, yüz çevirmek mecazdır. Uzaklaşmak. Allah resulü uzaklaşmaz. Allah resulü böyle bir şey yapmaz. Dolayısıyla uzaklaşan onlar. Yüzünü ekşiten onlar, ama Allah resulü onların uzaklaşmasına üzülüyor ve bu sefer Âmanın gelişini isabetsiz buluyor, zamansız buluyor. İşte ona bir cevap ona bir uyarı olarak geliyor bu ayetler.

[Ek bilgi; Sûrenin nüzul sebebiyle alâkalı din konusunda söz söyleme hakkına sahip olan seleflerimizden müfessir ve muhaddisler bu sûrenin bir hadise üzerine geldiğini söyleyerek bize şu olayı naklederler:

Bir defasında Allah’ın Resûlü Mekke’nin kalburüstü insanlarını, eşrafı, Mekke’de büyük kabul edilenleri büyük kabul ederek onları huzuruna almış din anlatıyor, tebliğde bulunuyordu. Kureyş’in aristokratlarını ikna edip Allah’ın dinine kazandırabilmek için olağanüstü çaba sarf ediyor, deliller getirmeye çalışıyordu. Onların dine kazandırılmasıyla toplumda dinin yayılmasının hızlanacağı, onların inanmalarının İslâm’a izzet kazandıracağı ümidiyle Allah’ın Resûlü tüm dikkatini, tüm himmetini teksif etmiş, bütün gücüyle onlara yönelmiş, onlara din anlatırken birdenbire iki gözü âmâ olan, gözleri görmediği için de düşe kalka, güçlükle oraya kadar ulaşan İbni Ümmü Mektum çıkagelir ve: “Ey Allah’ın Resûlü! Bana hidâyet yolunu göster! Ben Müslüman olmak istiyorum!” der.

Bu konuda farklı rivâyetler var. Kimileri de bu zatın daha önceden Müslüman olduğunu ve anlayamadığı bir âyetin mânâsını sorduğunu veya “ey Allah’ın Resûlü! Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğretir misin?” diyerek geldiğini söylerler.

Ya Müslüman olmak için, yahut da Müslümanlığını güzelleştirmek için gelip ResulAllah’tan bilgi ister. Âma olup çevresini göremediği için, yani o ortamda Rasulullah efendimizin kendilerini Allah’ın dinine kazandırmak üzere uğraşıp dil döktüğü Mekke aristokrat grubun farkında olmadığı için veya ResulAllah’ın o andaki meşguliyetinden dolayı bu talebini birkaç kez tekrarlar.

O anda kendince bu müdürdür, bu genel müdürdür, bu amirdir, bu büyüktür, bu reistir, bu liderdir, bu elit tabakadır, bu aristokrattır diye müşriklerin ele başlarını ikna derdiyle kalbi ve kafası dopdolu olan ve onun bu tavrından dolayı çevresindekilerin ürkmesinden endişelenen Allah’ın Resûlü:

“Şimdi bunun sırası mıydı ey Ümmü Mektum?” dercesine onun bu davranışı-nı münasebetsizlik kabul ederek, onun talebini cevapsız bırakarak ısrarla ötekilere yönelişini sürdürür. Zira reislerin, güçlülerin, kalburüstü insanların dine girmesi için çırpınıyordu o anda. İşte Allah’ın Resûlü bu âma kişiyi cevapsız bırakıp ötekilere din anlatmaya devam edince bu sûre nazil olur.

Bir tarafta reisler var, öbür tarafta kör bir adam. Bir tarafta toplumun üstün kabul ettiği, toplumun değer verdiği aristokratlar, beri ta-rafta toplumda hiçbir değeri olmayan, hiçbir statüsü bulunmayan bir âmâ.

Gerçi Rasulullah efendimizin mâzeretleri vardı. Bir kere Allah’ın Resûlü bilmiyordu. Onların bu âmâya tercih edilip edilmeyeceğini bilmiyordu. Daha önce bu konuda kendisine bir uyarı gelmemişti. Nitekim bu uyarıdan sonra Allah’ın Resûlü asla böyle bir davranışta bulunmadı. Hayatının sonuna kadar bu uyarıdan sonra Rasulullah efendimiz hiçbir fakirin yüzüne surat asmadı, hiçbir kimseye zenginliğinden ötürü özel alâka göstermedi.

Bir de şöyle bir mâzereti vardı ResulAllah’ın. Ümmü Mektum ResulAllah’ın akrabasıydı. Her an onun görüşüp konuşma imkânına sahipti. Yani daha sonra da gelip görüşebilirdi ResulAllah’la. Başka zaman da sorabilirdi soracaklarını.

Ama yine de Allah Resûlü’nün bu davranışında cahiliyyenin değer yargıları vardı. Bunu, Rabbimizin bu sûresindeki tavrından, peygamberini bundan dolayı kınamasından anlıyoruz. (Besâiru-l Kur’an – Ali Küçük)]

[Ek bilgi 2; Bazı tefsirlerde, Efendimiz’in bu hadiseden sonra İbn Ümmi Mektum’u gördüğünde ona ikramlarda bulunarak ‘merhaba ey Rabbimin beni kendisi sebebiyle itab ettiği kişi’ dediğine de yer verilir. (Mesela bkz.: Kurtubî, XIX, 138; Beyzavî, IV, 523.)..

…Yapılan İzahlar Işığında Uygun Bulduğumuz Meâl; 1-2. (Ey Nebi, sen de gördün ki), o (kibirli adam), yanına a’mâ (biri) geldi diye rahatsız olup surat astı ve (sonra) sırtını dönüp gitti. (Prof. Dr. Yener Öztürk]

4-) Ev yezzekkeru fetenfe’ahüzzikra;

Yahut hatırlatılanı düşünecek de böylece o zikra (hatırlatma) kendisine fayda verecek! (A. Hulusi)

04 – Veya öğüt belleyecek de o öğüt kendine fâide verecek. (Elmalı)

Ev yezzekkeru fetenfe’ahüzzikra ya da senin öğüdün ona verecek, o da öğüt alacak idiyse. Hadi böyle olacak idiyse. Yani sen isabetsiz buldun, âmanın gelişini zamansız buldun, onun gelişini hoş görmedin. Yani keşke gelmeseydi de şu müşrik reislerine İslam’ı tebliğ etseydim dedin içinden. Fakat hangisinin öğüt alacağını ne biliyorsun? Kimin öğüt alacağını ne biliyorsun, bilmiyorsun ki. Ama Allah biliyor. Allah kalpleri görüyor. Sen kalpleri görmüyorsun ama Allah görüyor. Dolayısıyla olanda hayır vardır. Yani onlar yüz çevirip çekip gittilerse, aslında öğüt almaya gelmediler de ondan gittiler. Onun için sen âmaya yönel, sen öğüt alacak olana yönel. Sen öğüdün fayda vereceği kimseye yönel. Onlar zaten öğüt almayacaklardı, yani onlar için üzülmene değmez. Onlar için kendini yıpratmana değmez.

Lealleke bahı’un nefseke ella yekûnu mu’miniyn. (Şuârâ/3) mü’min olmuyorlar diye neredeyse kendini helak edeceksin diyordu ya Kur’an. Yani onlar üzülmeye değmeyen adamlar. Sen şu gözleri görmeyen, şu yoksul, şu kabilesi meşhur olmayan adam var ya ona bak. Aslında biz burada ki hikmeti ileriki yıllarda, Medine de nübüvvet iktidarının kurulduğu ve peygamber devletinin neşv ü nema bulduğu Medine de görüyoruz. Bu âma zat Allah resulünün seferleri sırasında tam 12 kez Allah resulünün yerine Medine valisi olarak vekalet ediyor. Demek ki gelecek için bir vali adayı, bir Allah resulünün yerine Medine ye, İslam devletinin başkentine vekalet edecek bir devlet başkanı vekili, yetiştiriliyor aslında.

Rabbimizin baktığı yerden bakınca ne farklı görünüyor. Onun için ilk görünen şeye hükmetmemek lazım kimin geleceğinin ne olduğunu Allah bilir. Demek ki rabbimiz daha o günden Allah resulüne bu zatın madenini gösteriyordu, cins madenini.

Bu ayete şöyle bir mana da verebiliriz; Ev yezzekkeru fetenfe’ahüzzikra veya alacağı öğüdün kendisine yarar sağlayacağını. Yani sen öğüt vereceksin bu bir unsur. Verdiğin öğütte kendisine yarar sağlayacak. Demek ki öğüdün iki boyutu var. 1.- öğüt vermek, 2 – Öğüt almak. Yani öğüt veren peygamber de olsa öğüt alan almadıktan sonra o öğüdün hiçbir yararı olmaz. Burada söylenen bu. Demek ki öğüt almak için iradeyi kullanmak ve öğüt alacak bir irade sergilemek lazım. Yani öğüt veren dünyanın alemlere rahmet olan insanı da olsa, öğüt alan almadıktan sonra kimse öğüt veremez. Evet, öğüt almayana kimse öğüt veremez. Onun içinde öğüt almayan cezayı hak eder. Öğüt almayanın mazereti yoktur. İşte burada söylenmek istenen hakikatte budur.

Burada tercihimiz yudriy fiilinin birike zamiri, diğeri müteakip iki cümle olan iki mefulüyle birlikte tek bir cümle gibi okunması esasına dayanır. Sen sadece öğüt verirsin. Yani ilk iki ayetin muhataplarının farklı 3. ve devamında ki ayetlerin muhatabının da farklı. İlk iki ayetinin muhatabının müşrik reisleri, daha sonraki ayetlerin muhatabının da Allah resulü olduğuna dair okuma tercihimizin gerekçesi de yüdriy fiilinin iki mef’ul alır, Hatta bazen üç mef’ul alır bu fiil. Dolayısıyla iki mef’ulünün birin ke zamiri, diğerinin de müteakip iki cümle oluşuna dayanmaktadır.

Bu ayetlerde kalpleri sen okuyamazsın vurgusu da var. Zaten efendimiz bunu itiraf ediyor. Diyor ki Lem ab as em eşukka alâ kulubinnas ben insanların kalplerini açıp bakmak için gönderilmedim. Yine bir savaş sırasında son anda tevhid kelimesini söyleyen ama öldürülmekten kurtulamayan bir müşrik üzerine; sen demek rabbim Allah’tır diyen birini mi öldürdün ey Usame diye Üsame Bin Zeyd i şiddetle uyarması ve o kadar uyarması ki Hz. Üsame nin keşke bu günden sonra Müslüman olsaydım diyecek kadar yerin altına geçmesi, utanması hadisesinde biz bunu görüyoruz. Üsame dönmüş ve demişti ki;

– Ama Ya ResulAllah o kendini kurtarmak için öyle söyledi. La ilahe illallah dedi. Efendimiz ona dönüp kalbini açıp baktın mı buyurmuştu. Hel şakakte kalbeh; kalbini, yarıp baktın mı?

Ne güzel bir uyarı, hepimiz için. Yani kalbini yarıp bakmadık, kalbini yarıp bakmış gibi muamele edemeyiz. İnsanların kalplerinden geçeni okuma iddiasında olamayız. Biz zahirle amel ederiz. Biz beyana itibar ederiz. Biz insanın özünde güvenli olduğuna inanırız. Kalbini Allah’a havale ederiz. Eğer kandırmaya çalışıyorsa kendini kandırıyordur. Eğer nifaka sapıyorsa o Allah’a ayandır. Allah’ı kimse aldatamaz, kandıramaz. Biz beyana itibar ederiz. Onun içindir ki Allah resulü münafıkların beyanına itibar edip onları İslam toplumunun dışına çıkarmadı vefat edinceye kadar. bildiklerine dahi bunu yapmadı. İşte burada verilen bir başka öğütte bu.

Yine bir başka öğüt daha var. 3. bir nokta seçkinciliği ret, elitizmi reddediyor bu ayetler. Yani toplumun en akıllılarını, en zenginlerini, en varlıklılarını, en yakışıklılarını alalım, gerisi döküntü. Biz toplumu yönetenlere yönelelim, veya toplumun kaymak tabakasına yönelelim, onları gözümüze kestirelim gerisi nasıl olsa süprüntüdür. Bu elitist bir yaklaşımdır. Bu elitizmdir, seçkinciliktir ve Kur’an bunu reddediyor.

Haddi zatında toplumun zayıfları, ezilenleri, mustazafları, ezilmişleri İslam’ın doğal müttefikleridir. Tarih boyunca böyle olmuştur. Tüm peygamberlerin getirdiği ilahi davete ilk uyan toplumun ezilen kesimleri olmuş. onun içinde çağlar üstü doğruların ortak adı olan İslâm’ın doğal müttefiki hep ezilenler olmuştur. Aksine o çok hürmet edilen, kendisine öncelik tanınan toplumun kodamanları en son gelenler olmuş ve gelirken de kendi hislerini kendi kirlerini de paslarını da beraberlerinde getirmişlerdir. Onlar tulâka olmuştur Allah resulünün ifadesi ile Mekke nin fethi günü. Yani salıverilmişlerden olmuşlardır. Asla gönülden teslim olmamışlardır. Gönülden teslim olanları çıkmışsa da çoğunluğu hep sureta, teslim olmak zorunda kalmışlardır.

İşte bu ayetlerin bize verdiği ders sosyolojik olarak toplumu sınıflara bölen bir zihniyeti redir. Toplumun içerisinde öğüt alabilen kim varsa bizim için saygıya değer olan öncelikli olan o olmalıdır. Yani burada ey Müslüman’lar Allah rızası için iş yaptığını söyleyenler, Allah yolunda çalıştığını iddia edenler zengin sevmeyin. Yani zengin sever olmayın.

Zenginden nefret edin değil Allah’a yakın olmanın paranın varlığıyla yokluğuyla alakası yok. Zengin de Allah’a yakın olabilir. Fakir fakir olduğu için Allah’tan uzak yada yakın olmaz. Zengin de zengin olduğu için Allah’tan uzak ya da yakın olmaz. Herkes takvasıyla uzak yada yakın olur. Burada servetin belirleyici olması istenmiyor. Şöhretin belirleyici olması istenmiyor, fiziğin belirleyici olması istenmiyor. Statünün belirleyici olması istenmiyor. Konumun belirleyici olması istenmiyor. Yani insanlara değer biçerken, insanlara dışlarıyla konumlarıyla, statüleriyle değil, Allah’ın yarattığı bir değer, Allah’ın yarattığı bir unsur, Allah’ın yarattığı şerefli bir varlık olarak saygı duyun, değer verin, cebinden değer vermeyin, kesesinden bakarak değer vermeyin. Menfaatinizden bakarak değer vermeyin. Yani yağlı bir av görmüş tilki gibi bakmayın insanlara. İnsanlara bakarken Allah’ın gör dediği yerden bakın öğüdü var burada.

5-) Emma menistağnâ;

Kendini mustağni görene gelince… (A. Hulusi)

05 – Amma istiğnâ edene gelince. (Elmalı)

Emma menistağnâ bizim okuyuşumuza göre ve ikinci ayetlerin muhatabına yeniden döndü pasaj, ve dedi ki; Emma menistağnâ amma şu müstağni kimseye gelince. Kendi kendine yettiğini zannedene gelince. İstiğna bu. Ğaniy görmek kendisini. Kendisini kendisine yeter zannetmek.Neden zannettiğinde diye çevirdim, çünkü kendi kendine yetmez insan. İnsanoğlu kendi kendisine yettiğini zanneder ama yetmez. Bakın insanoğlu bu manada başkasına muhtaç olma anlamında diğer canlılardan daha zayıftır. Bir inek yavrusu doğar doğmaz yürür de, bir insan yavrusunu yürütmek için aylar, hatta bir yılı aşkın bir zaman boyunca kucakta gezdirmek lazım. Annesine muhtaçtır, bakıcısına muhtaçtır, çevreye muhtaçtır, babaya muhtaçtır. İnsan hep muhtaçtır. Ama kendi kendine yettiğini zanneden, hele bu zan ile Allah’a posta koymaya kalkışan bir tipi düşünün. Bu ayet, ‘abese/5. ayeti işte o tipi getiriyor gözümüzün önüne.

Şirk nedir diye sorsanız tarifim şudur; Şirk insanın kendi kendisine yettiğini zannetmesidir.

6-) Feente lehu tesaddâ;

Sen ona ilgi gösteriyorsun! (A. Hulusi)

06 – Sen onun sedâsına özeniyorsun. (Elmalı)

Feente lehu tesaddâ sen bütün ilgini ona yönelttin, ona döndün. Yani kendi kendisine yettiğini zannedene yöneldin, ona döndün, fakat âmaya yöneltmedin. Bu yakışmadı diyor yani. Bu sana yakışmadı. Bunu ey nebim, ey resulüm, ey elçim. Bunu sana yakıştıramadım. Nebiye bir uyarı tabii ki.

7-) Ve ma ‘aleyke ella yezzekkâ;

Onun arınmamasından sana ne! (A. Hulusi)

07 – Onun temizlenmemesinden sana ne? (Elmalı)

Ve ma ‘aleyke ella yezzekkâ ama onun, berikinin arınmamasının sorumlusu sen değilsin ki. Ve ma ‘aleyke ella yezzekkâ yani o kodamanın, o varlıklı müşriğin akıllanmamasının, arınmamasının, temizlenmemesinin ki; tezekki burada çok önemli bir anahtar kelime tezekki. Ella yezzekka. Arınmamasının sorumluluğundan sana ne. Yani sen sorumlu değilsin, seni Allah sorumlu tutmaz. Sen öğüt verirsin, o öğüt alır veya almaz. Almazsa bunun hesabını Allah sana sormaz ki Onun hesabını Allah ona sorar.

Ama bu kelime gerçekten anahtar bir kelime ve bu kelime aynı zamanda öğüt verip, verdiğiniz öğüdün karşılığını almanız. Veyahut ta birinin sizi arındırıp sizi arındırana müspet cevap vererek sizinde arınmanız manasına gelir. Tezekki: kelime olarak, kip olarak bu manaya gelir. Onun için Yetezekka dır aslı mutavaat içindir bu kelime. Mutavaat yani dönüşlü bir fiil. Ne demek? Siz etki yapacaksınız etkinize tepki alacaksınız. Siz arındıracaksınız, arındırmaya çalıştığınız insan da arınacak.

Buradan yola çıkarak kelimenin mutavaat kipinden yola çıkarak vardığımız sonuç tezekki; nefis teskiyesi dediğimiz tezekki sadece tek taraflı bir işlem değildir. Yani kendinizi ölü yıkayıcı elinde ölü gibi hissederek tezekkiye eremezsiniz, tezkiyeye eremezsiniz. Tezekki yapamazsınız. Çünkü mutavaat içindir. Biri sizi yıkayacak, ama siz de yıkanacaksınız. Biri sizi arıtmaya kalkacak ama siz de arınacaksınız. Yani iradeniz mutlaka işin içinde olacak. İradeniz işin içinde olmazsa, mürit olmazsanız, irade etmezseniz, iradenizi kullanmazsanız sizi yıkayanın dünyanın en iyi yıkayıcısı olması, en iyi deterjanlarıyla yıkaması hiçbir işe yaramaz.

İşte aslında kelimenin kökü, yezzekka kelimesi ki aslı yetezekka dır, Mutavaat için bu kipten olması bize sadece temizleyenin iyi olması yetmez, temizlenenin de bu iradeyi sergilemesi lazım manasını verir. Yani gönüllü olacak temizlenmeye. Vahiy temizleyicidir, gerçekten temizleyicidir.

(Kul) innema ene beşerun mislüküm yuha ileyye ennema ilâhuküm ilâhün Vahid. (Fussilet/6) Allah resulü ben de sizin gibi bir insanım demesi emr olunuyordu. Yani ne var ki bana vahy olunuyor, ben de sizin gibi bir insanım. Demek ki Allah Resulü istediğini temizleyemiyor, onun istemesi yetmiyor ya da. Kur’an da Ebu Talip hakkında indirildiği ifade buyrulan o ayeti hatırlayalım;

İnneke lâ tehdiy men ahbebte ve lakinnAllâhe yehdiy men yeşa. (Kasas/56) sen sevdiğini doğru yola iletemezsin, hidayete iletemezsin. Fakat Allah dilerse onu hidayete eriştirir. Allah’ın dilemesi içinde kendinin dilemesi lazım. Kendinin dilemesi olmazsa Allah dilemez. Evet,

Ve kulil Hakku min Rabbiküm… De ki Hakk rabbinizden açıkça ortaya çıkmıştır. Hakikat femen şâe felyu’min ve men şâe felyekfür. (Kehf/29)artık dileyen iman etsin, dileyen küfretsin. Bu ve buna benzer bir çok ayetin de gösterdiği gibi, önce dilemek lazım ki Allah’ta dilesin. Allah’ın verdiği iradeyi hidayet istikametin de kullanmayanın hidayetini dilemez Allah. Allah dilememizi istemeseydi, dilemeyi vermezdi, iradeyi vermezdi.

8 -) Ve emma men câeke yes’â;

Ama sana öğrenme hevesiyle gelen o! (A. Hulusi)

08 – Ve amma sana can atarak gelen, (Elmalı)

Ve emma men câeke yes’â yine sözün muhatabının akışı değişti, Fakat büyük bir iştiyakla yürekten ve gönülden sana koşup gelene gelince:

9-) Ve hüve yahşâ;

O haşyet duyuyor! (A. Hulusi)

09 – Haşyet duyarak gelmişken, (Elmalı)

Ve hüve yahşâ ki o Allah’a saygıda kusur etmemişti. Yani Allah’tan hep haşyet içinde, Allah’ın yüceliğinin hep şuuru içinde olmuştu.

10-) Feente ‘anhu telehha;

Sen onunla ilgilenmiyorsun! (A. Hulusi)

10 – Sen ondan tegafül ediyorsun, (Elmalı)

Feente ‘anhu telehha sen işte onu ihmal ettin, yani ihmal ettiğin kişi böyle biriydi. Allah’tan tir tir titreyen, Allah’ın azametinin farkında olan, Allah’ı tanıyan, Allah’ı bilen, Allah’ı seven biriydi. Fakat sen işte onu, böyle birini ihmal edip öbürüne yöneldin. Yani senin gönlün ona yönelikti, onlar imana ererse Mekke kurtulur. Önde gidenler mü’min olursa arkadan gelenler zaten olur diye düşündün ki bu aslında hepimiz bir parça böyle düşünüyoruz. Bu çok kınanacak bir şey de değil. Ama rabbimiz yine de resulüne böyle düşünmemesini emrediyor, istiyor. İşte pasaj burada bitti ve yeni pasaja giriyoruz. Yeni pasaja girerken de öğütler genelleşiyor.

11-) Kellâ inneha tezkiretun;

Hayır, muhakkak ki o hatırlatmadır. (A. Hulusi)

11 – Hayır hayır zinhar, çünkü o bir tezkiredir, (Elmalı)

Kellâ inneha tezkirah yoo..! böyle yapma, sizde böyle yapmayın ey mü’minler. Ey resulün risalet mirasını üstlenenler, yüklenenler, siz de böyle yapmayın. inneha tezkirah bu (ayetler) bir uyarıdır. Yani rabbin seni uyarıyor ey nebi, ey alemlere rahmet olan. Bu bir uyarıdır. Hatta biz bunun altında şöyle zımni bir şefkat ifadesini de görüyoruz. Maksat seni üzmek değildir, seni uyarmaktır. Yani Kellâ da biz bunu zımnen görüyoruz. Maksat seni uyarmaktır. Neden? Dost, dostu uyarır. Rabbin senin hasmın değil dostundur, rabbin seni uyarıyor. Sen Ona teşekkür et, sen seni uyarana teşekkür et, yanlış yapmaman için seni uyaran, sana iyilik eden demektir. zımnen böyle bir nükte de görüyoruz burada.

12-) Femen şâe zekereh;

Dileyen Onu hatırlar! (A. Hulusi)

12 – İmdi onu dileyen tezekkür etsin. (Elmalı)

Femen şâe zekereh tabii ki uyarı kabul eden, uyarılmayı dileyene, öğüt almak isteyen kimse için bu bir uyarıdır. Ama öğüt almayan ne kadar uyarırsan uyar, kellim, kellim la yem faağ söyle söyle fayda vermez. Yani yalnız sana değil. Bu son ayet Femen şâe zekereh oradaki “men” in kapsamı hepimizi içine alır. Uyarı alacak, öğüt alacak herkes için burada anlatılanlar bir uyarıdır. Biz de bu uyarıya dahiliz. Bizi uyarıyor rabbimiz aslında. Biz bu ayetlerin sebebi nüzulüyüz.

13-) Fiy suhufin mükerremetin;

Çok şerefli kayıtlardadır, (A. Hulusi)

13 – Tekrim edilir. (Elmalı)

Fiy suhufin mükerremetin bu uyarı, bu öğüdün kaynağı seçkin ve kutsal kayıtlar altında korunmuştur. Kutsal kayıt, seçkin kayıtlar altında. Mükerrameh; aslında kerem, keriym; bir türün en seçkinine en iyisine verilen isimdir, keriym. Dolayısıyla mükerrameh, keriym kılınmış demektir. Kendisinden keriym değil, kendisinden kutsal değil, Allah ona kutsiyet vermiş. Yani onu keriym kılan biri var. Onun içinde o kendiliğinden mübarek değil, o kendiliğinden kutsal değil. Allah onu bereketlendirmiş ve kutsal kılmış. Dolayısıyla Fiy suhufin mükerrameh Burada ki suhuf aslında kayıt manasına geliyor. Yani seçkin kayıtlar altında korunmuştur vahyin kaynağı. Bu şu manaya geliyor; vahyin kaynağını kimse saptıramaz. Vahyin kaynağına kimse tecavüz edemez. Vahyin kaynağını kimse bulandıramaz manasına geliyor.

Bu zımnen de bir Kur’an ın kaynağının ilahi olduğuna dair ‘Abese suresinde bir delilin olduğunu göstermiyor mu? Kur’an ın Allah resulü tarafından yazılan bir vahiy değil, Allah’tan gelen bir vahiy olduğunun delilini görmüyor muyuz. Eğer ResulAllah kendi elleriyle kaleme almış olsaydı, kendi kendisine kızar mıydı? Veya eğer ResulAllah’ın bir şeyleri gizlemek gibi bir hakkı olsaydı gizleyeceği ilk yerlerden biri de burası olmaz mıydı? Çünkü burada ona uyarı yapılıyor (Azar işitiyor) Rabbinden uyarı alıyor. Rabbinden aldığı uyarıyı bize iletmek zorunda. Yani bu ayette aslında Allah Resulünü uyardığım cümleler de Kur’an a girer, çünkü korunmuştur. O manası var.

14-) Merfû’atin mutahheretin;

Ulviyete yükseltilmiş ve tümüyle arınmış! (A. Hulusi)

14 – Yüksek tutulur mutahhar sahîfelerde, (Elmalı)

Merfû’atin mutahherah yüce ve şaibesiz. Mutahherah; tertemiz, şaibesiz bir kelam bu kelam. Bu hitap şaibesiz bir hitap, yüce bir hitap. Yani o hitabı kimse kaynağında bulandıramaz. O hitaba kimse dokunamaz. Kimse oynayamaz onunla.

15-) Bieydiy seferetin;

Sefere’nin (yazıcı meleklerin) elleri (kuvveleri) ile. (A. Hulusi)

15 – Kiramı berabere, (Elmalı)

Bieydiy seferah elçilerin elleriyle taşınan, seferah, sefiyr de oradan geliyor. Büyük elçiye sefir derler. Bieydiy seferah yüce elçilerin. Orada ki kapalı “t” yi biz açarsak böyle bir zımni anlam da alırız. Yüce ve kutlu elçilerin elleriyle taşınan bu mübarek ayetlerin kaynağına kimse müdahale edemez.

16-) Kiramin berereh;

Keriym (şerefli, üstün) ve Barr (daima iyilik ve tâat sadır olan Sefere) (A. Hulusi)

16 – Sefere ellerinde, (Elmalı)

Kiramin berereh türünün en iyisi ve hatasız. Bererah; hatasız. Sıfır hata demektir. çünkü melekler hata yapmazlar. Melekler Allah’a teslim olmuş iradesiz varlıklardır. Yani iradeleri olsaydı hata yapma yetenekleri de olurdu. Allah irade vermemiştir hata yapma yetenekleri olmadığı için. Veya irade vermediği için hata yapma yetenekleri yoktur. sadece emre muti olmakla görevlidirler. Onlar Allah’ın görevlileridirler.

17-) Kutilel’İnsanu ma ekfereh;

Ölesi (de hakikati göresi) insan, ne kadar da inkârcıdır! (A. Hulusi)

17 – O kahrolası insan ne nankör şey, (Elmalı)

Kutilel’İnsanu ma ekfereh insana getirdi sözü ‘abese suresi ve tüm insan soyunun bize, yapısını ele veren bir gerçeği dile getiriyor şimdi. Canı çıkası insan, nankörlükte ne kadar da sınır tanımazdır. Kutile aslında Arap dilinde ölesice, geberesice, canı çıkasıca manasına gelir, tıpkı Türkçede ki kullanımı gibi hem severken hem de döverken kullanılır. Yani bazen severken de söyleriz mesela geberesice deriz. Bazen kızarken de deriz. Arap dilinde de aynen böyle iki yanlı kullanılır.

İnsan nankörlükte ne kadar da sınır tanımaz? Ma ekferah burada ki fiili teaccübi evvel siğa içinde kalıp bu. Yani hayret edilecek kadar nankör bir varlık. Şaşılası nankörlükte bir varlık. Niye bu kadar nankör olur insan? Anlamak mümkün değil gibi bir açılımı var.

[Ek bilgi; İnsandan sâdır olan her amel/eylem, ya şükürdür veya küfür (nankörlük). Kişinin içinde yüzdüğü bunca nimeti görmezlikten gelip başına gelen bazı musibetleri anması, nankörlük karakterini uyandıran durumlardandır. Yine İnsana ulaşan sıkıntıların ve korkuların ortadan kalkması da nankörlüğün ortaya çıktığı durumlardandır. (Besâiru-l Kur’an- A. Küçük)]

18-) Min eyyi şey’in halekah;

Hangi şeyden yarattı onu? (A. Hulusi)

18 – O yaratan onu hangi şeyden yarattı? (Elmalı)

Min eyyi şey’in halekah peki o Allah insanı neden yarattı? Şöyle bir baksın. Bu nankörlüğüne tağyan olmayan, nankörlüğüne yeter olmayan insan şöyle dönüp de neden yaratıldığına bir baksın.

19-) Min nutfetin, halekahu fekadderehu;

Bir nutfeden yarattı onu; tabiatını oluşturdu! (A. Hulusi)

19 – Bir nutfeden, yarattı da onu biçimine koydu, (Elmalı)

Min nutfetin, bir basit sıvıdan, basit bir damlacıktan yaratıldı. Min nutfetin; öz sudan yaratıldı. halekahu fekadderah o basit sıvıya Allah nazar etti, öyle bir görev yükledi, öyle bir yetenek bahşetti, öyle bir müdahale de bulundu ki, o, bir yerine bulaşması durumunda kin saydığı insanın, yıkamadan rahat edemediği, içinin rahat etmediği o şeyden muhteşem bir varlık yarattı Allah. Onu da o yarattı,O’ndan yarattı. Aslında burada Min nutfetin aynı zamanda insan türünün yaratıldığı özü gösteriyor. Buna Adem de dahildir. Adem’in de nutfeden, can suyundan, spermden yaratıldığına buradan yola çıkarak hükmedebiliriz.

halekahu fekadderah ve sonra, onu yarattı halekahu, onu yarattı, fekadderah sonra ona takdir yeteneği bahşetti. Fakirin tercihi bu kelimeye takdir yeteneği, kadderah. Ama bir başka anlamla şöyle de çevirebilirim. Onu yarattı ve onu takdir etti. Yaratmak aynı zamanda zaten takdiri içerir. Onun için kadderahu ona takdir etme yeteneği ona miktar koyma yeteneği verdi. Ki bununla Ve alleme AdemelEsmâe küllehâ.. (Bakara31) yı yan yana koyabiliriz. Ademe isimlerin tamamını öğretti. Veya Halekal İnsân, Allemehül beyân. (Rahman/3-4) İnsanı yarattı, ona kendini ifade etme yeteneğini verdi, beyanı öğretti. Bunların üçünü yan yana koyduğumuzda fekadderah ibaresine fakirin verdiği mana Allah’u alem isabetli gibi görünüyor. Yani ona takdir yeteneği verdi.

20-) Sümmessebiyle yesserah;

Sonra yolunu kolaylaştırdı ona. (A. Hulusi)

20 – Sonra ona yolunu kolaylattı. (Elmalı)

Sümmessebiyle yesserah sonra ona doğru yolu kolaylaştırdı. Ona doğru yolda yürümeyi, hidayeti bulmayı kolaylaştırdı. Ne ile? 1 – fıtrat verdi, 2 – akıl verdi 3 – irade verdi, bununla da yetinmedi peygamber gönderdi, peygamberlerle kitaplar mesajlar gönderdi daha ne yapsın Allah. Bu kaç kere şefkattir, kaç kere rahmettir, kaç kere mağfirettir. Bütün bunlara aslında nankörlük yapan, küfreden insan bir kere değil kaç kere nankörlük yapmaktadır, kaç kere küfür etmektedir. Nankörlüğü kaç kattır insanın Allah’a karşı söyler misiniz. Ma ekferah (17) bu işte nankörlükte ne kadar da sınır tanımazdır bu işte.

21-) Sümme ematehu feakbereh;

Sonra öldürdü de kabre (bedene) yerleştirdi onu. (A. Hulusi)

21 – Sonra onu öldürdü de kabre gömdürdü. (Elmalı)

Sümme ematehu feakbereh sonra onun için ölümü yarattı ve kabre girmeyi takdir etti. Yani ölümü yarattı ve ondan sonra yolunu kabre düşürttü, kabre uğrattı.

22-) Sümme izâ şâe enşerah;

Sonra onu dilediğinde kabrinden (bedeninden) bâ’s eder. (A. Hulusi)

22 – Sonra dilediği vakit ona nüşur verecek. (Elmalı)

Sümme izâ şâe enşerah sonra dilediğinde onu tekrar diriltecek, inşa edecek yaratacaktır. Başlangıçta nasıl yoktan var etmişse, rabbimiz vardan var edecektir. Yoktan var ettiğine inanıp, vardan var ettiğine inanmamak bir çelişki, yoktan var olan insanı, vardan var edeceği konusunda tereddüde düşmek bir başka çelişki. Dolayısıyla yoktan var eden Allah vardan var edemez mi? Böyle mi düşünüyorsunuz. Tabiata bakın, kıştan sonra bahar nasıl geliyor, tabiata bakın geceden sonra gündüz nasıl geliyor. Kendinize bakın, şu yüzünüz 6 ay önceki yüzünüz değil, 6 ayda yüzünüzde değişmeyen hücre kalmıyor. Yani sizin vücudunuzda her an milyonlarca hücre ölüyor, milyonlarcası doğuyor. Bunu görün. Aslında siz ölümün ve hayatın deveran ettiği bir aynasınız. Kendinize bakmayı bir becerebilseniz.

23-) Kellâ lemma yakdı ma emerah;

Hayır! Ona emrettiği şeyi henüz yerine getirmedi (Hilâfetinin tam hakkını veremedi). (A. Hulusi)

23 – Hayır hayır, doğrusu o hiç onun emrini tam eda etmedi. (Elmalı)

Kellâ lemma yakdı ma emerah işte surenin zirve ayeti geldi; Hiçbir insan asla onun emirlerini kusursuz, eksiksiz, noksansız yerine getirmeyi beceremez. Yani surenin 3.- 4, – 5. – 6. ayetleriyle birlikte düşündüğümüzde; Ey nebi sen Allah’ın tebliğ emrini, nübüvvet ve risalet görevini yerine getireyim diye, Allah’ın kullarına hidayeti ulaştırayım diye çırpındın. Bu çırpınma sırasında sana gelen Mekke kodamanlarının iman etmesi için, sana gelen bir âmanın gelişini zamansız buldun ve hoşuna gitmedi. Yani bu bir hata idi. Fakat bu hata çok doğal, insani bir hata. Zaten hiç kimse şimdiye kadar Allah’ın emirlerini kusursuz yerine getirememiştir.

Buradan çıkardığımız sonuç ne? Allah sizden kusursuzluk beklemiyor, sizden insanlık bekliyor meleklik değil. Melek olmaya kalkmayın, insan olun yeter. Allah sizden kusursuzluk beklemiyor, kusurda ve hata da direnmemenizi bekliyor. Adem‘de kusur işledi, şeytan da. Fakat şeytanı şeytan eden hatasını savunmaktı, Adem’i adam eden de hatasına istiğfar etmekti, itiraf etmekti. İşte bu, fark bu. Siz de Adem gibi olun, Adem gibi davranmazsanız iblisleşirsiniz. Dikkat buyurun Kur’an da nerede şeytandan bahsediliyorsa, iblis olarak bahsedildiği yerlerde Allah’a nispetle kullanılır, Yani Allah’a nankörlüğü anlatıldığında iblis ismiyle anılır şeytan, insana nankörlüğü, insanı saptırması anlatıldığı yerlerde de şeytan olarak kullanılır.

24-) Felyenzuril’İnsanu ila ta’âmih;

İnsan yediğine bir baksın! (A. Hulusi)

24 – Bir de insan taamına baksın. (Elmalı)

Felyenzuril’İnsanu ila ta’âmih insan yediklerine bir baksın.

25-) Enna sabebnelmâe sabbâ;

Doğrusu biz o suyu bolca akıtıp döktük. (A. Hulusi)

25 – Biz o suyu bir döküş dökmekteyiz. (Elmalı)

Enna sabebnelmâe sabbâ hiç şüphe yok ki biz, elbet suyu biz tarifsiz bir cömertlikle indirdik.İndirdikçe indirdik. Sabebnâ, sabbâ; cömert bir biçimde indirdik, sınırsızca indirdik. Baksın insanoğlu, Allah’ın indirdiği suyu insanoğluna satıyor. Kendi yaratmadığı halde satıyor. Bulduğu zaman onu bir kabın içine dolduruyor ve ağa pahasına satıyor. Allah sizden su parası alsaydı bir düşünün servetiniz yeter miydi? Hangi ırmağa, hangi çağlayana, hangi yağmura para yetirirdi. Bir mevsimde yer yüzüne düşen yağış miktarı, yer yüzünde yapılan tüm ticaretin miktarının kat kat fazlası.

Dolayısıyla Fe Bi eyyi alai Rabbiküma tükezziban (Rahman) nasıl olur da Allah’ın nimetini yalanlarsınız. Nasıl Allah’ın üzerinizde ki hakkını yalan sayarsınız. Ya Allah bir de havaya para almaya kalksaydı? Ücretsiz hava alamazsınız deseydi. Allah’ın verdiğini siz kapların içine koyup bir birinize pazarlıyorsunuz. Ama Allah sizden hiçbir ücret istemiyor, sadece kulluk istiyor, sadece bilmenizi istiyor. Sadece ben kulum sen Allah’sın itirafınızı istiyor. Çok mu istiyor? Zımnen bu söyleniyor.

26-) Sümme şakaknel’Arda şakka;

Sonra arzı bir şakk ile yardık da (böylece), (A. Hulusi)

26 – Sonra o Arzı bir yarış yarmaktayız(Elmalı)

Sümme şakaknel’Arda şakka sonra yer yüzünü şakka şakka etti, yani yer yüzünü yardı da içinden bitkileri, tohumları çıkarttı. Sizin için gökten yağmuru, yerden bitkiyi fışkırttı.

27-) Feenbetna fiyha habbâ;

Orada ekinler yetiştirdik. (A. Hulusi)

27 – Bu suretle onda daneler. (Elmalı)

Feenbetna fiyha habbâ ve oradan tohumları sizin için bitirdi. Sizin için tohumları meyveye, tohumları bitkiye, tohumları gıdaya dönüştürdü. Yani tüm besinleriniz oraya bağlı. İster hayvani, ister nebati olsun, nereden besleniyor olursanız olun besinlerinizin merkezi topraktır. Allah toprağa böyle bir işlev yüklememiş olsaydı, bu cömertliği toprağa vermemiş olsaydı kendi cömertliğinden, sizi kim doyurur ve insanoğlunun insanoğluna ettiğini gördüğümüzde insan insana neler etmezdi.

28-) Ve ‘ineben ve kadbâ;

Üzüm, taze yonca, (A. Hulusi)

28 – Üzümler, yoncalar. (Elmalı)

Ve ‘ineben ve kadbâ üzüm bağları, sebze bahçeleri.

29-) Ve zeytunen ve nahlâ;

            Zeytin, hurma, (A. Hulusi)

29 – Zeytinlikler hurmalıklar. (Elmalı)

Ve zeytunen ve nahlâ zeytin ağaçları, hurma ağaçları, hurmalıklar, zeytinlikler.

30-) Ve hadâika ğulba;

Sık ve iri ağaçlı bahçeler, (A. Hulusi)

30 – Âfâka ser çekmiş dilber bahçeler. (Elmalı)

Ve hadâika ğulba ve balta girmemiş ormanlar. Ğulba yı sık ağaçlı alan olarak geçen bu ibareyi, balta girmemiş orman olarak tercih ettim. Çünkü sık ağaçlı bahçeler zaten hadâik, içinden su çıkan sık ağaçlı bahçe demektir. hadâika. Fakat bir de ğulba gelmiş o zaman balta girmemiş orman diye çevirmek daha doğru gibi geldi bana.

31-) Ve fakiheten ve ebba;

Meyve ve çayır, (A. Hulusi)

31 – Meyveler, çayırlar neler yetiştirmekteyiz. (Elmalı)

Ve fakiheten ve ebba meyveli meyvesiz bitkiler, envai çeşit. Yani aklınıza, hayalinize gelmedik sayamayacağınız, onun için ikisi de nekira gelmiş. Fakiheten, ebban.

32-) Meta’an leküm ve lien’amiküm;

Siz ve en’amınız yararlansın diye. (A. Hulusi)

32 – Sizin ve davarlarınızın intifaı için. (Elmalı)

Meta’an leküm ve lien’amiküm hem siz yiyesiniz, hem de hayvanlarınız yesinler, beslensinler diye Allah böyle cömert yarattı. Böyle cömert nimetler verdi.

33-) Feizâ câetissâhhatu;

O korkunç sayha duyulduğunda, (A. Hulusi)

33 – Amma geldiği vakit o Sahha (o sayhasını dinletecek belâ). (Elmalı)

Feizâ câetissâhhah yepyeni bir pasaja girdik; Nihayet kulakları sağır eden mahşer çığlığı kopacak. Kulakları sağır eden mahşer çığlığı.

34-) Yevme yefirrulmer’u min ahıyh;

O süreçte kişi, kardeşinden kaçar, (A. Hulusi)

34 – O kaçacağı gün kişinin kardeşinden. (Elmalı)

Yevme yefirrulmer’u min ahıyh ne olacak o zaman? Kişi öz kardeşinden kaçacak. Kur’an hiç kimsenin haber veremeyeceği mahşerden haber veriyor. Bize o kâinattan, bize o alemden, bize o dünyadan kimse haber taşıyamaz. Hiçbir ajansın oradan haber taşıma gibi bir yeteneği yok. Sadece Allah verir ve iyi dinleyelim, neymiş oradaki manzara.

35-) Ve ümmihi ve ebiyh;

Anasından, babasından, (A. Hulusi)

35 – Ve anasından babasından. (Elmalı)

Ve ümmihi ve ebiyh kişi o gün öz annesinden kaçacak, öz babasından kaçacak.

36-) Ve sahıbetihi ve beniyh;

Karısından ve oğullarından! (A. Hulusi)

36 – Ve refîkasından ve oğullarından. (Elmalı)

Ve sahıbetihi ve beniyh ve eşinden, can yoldaşından, yani sevgilisinden ve çocuklarından kaçacak. Evet, küfür, şirk tuğyan, fısk, fücur, isyan öyle tehlikeli ve bulaşıcı bir hastalık gibi olacak ki mahşerde, insan aynı kareye girmek istemeyecek bir kafirle, isterse annesi, isterse babası olsun. Onunla poz vermek istemeyecek, mahşerde onunla yan yana görünmek suç ve töhmet olacak. Onun için kaçacak. Ne kadar severse sevsin, kafirin yanında durmak bile töhmet olacak.

37-) Liküllimriin minhüm yevmeizin şe’nün yuğniyh;

O süreçte onlardan her birinin derdi kendi işidir! (A. Hulusi)

37 – Onlardan her kişinin bir şe’ni vardır o gün başından aşar. (Elmalı)

Liküllimriin minhüm yevmeizin şe’nün yuğniyh o gün herkesin birbirinden kaçmak için yeterli sebepleri olacak. Yani ne kadar manidar bir ayeti kerime. Yeterli gerekçeleri, yeterli nedenleri olacak o gün birbirinden kaçmak için herkesin. Rabbim o gün bizi kaçılan değil, yanında durulmakla iftihar edilenlerden kılsın inşaAllah.

38-) Vucûhun yevmeizin müsfiretün;

O süreçte yüzler (vardır) parıldar! (A. Hulusi)

38 – Yüzler vardır o gün ışılar. (Elmalı)

Vucûhun yevmeizin müsfirah bazı yüzler vardır o gün ışıl ışıldır. Ağardıkça ağaracak müsfiratün; ağardıkça ağaracak.

39-) Dahıketün müstebşiretün;

Gülen, müjdelendiğiyle sevinçli! (A. Hulusi)

39 – Güler sevinir. (Elmalı)

Dahıketün müstebşiretün gülen tebessüm eden, şen şakrak, müjdelenmiş yüzler.

40-) Ve vucûhun yevmeizin ‘aleyha ğaberetün;

O süreçte nice yüzler de (vardır) toz kapatmış! (A. Hulusi)

40 – Yüzler de vardır o gün üzerinde tortoz. (Elmalı)

Ve vucûhun yevmeizin ‘aleyha ğaberah bazı yüzler de vardır o gün buna mukabil, öyle yüzler ki bütünüyle toz toprak.

41-) Terhekuha kateretün;

Onu da karalık bürür! (A. Hulusi)

41 – Sarar onu bir kara. (Elmalı)

Terhekuha katerah karardıkça kararacak. Öbürü ağardıkça ağaracak, Dahıketün müstebşirah şen şakrak olacak, bu da Terhekuha katerah karardıkça kararacak.

42-) Ülâike hümül keferetül fecerah;

İşte bunlar facir (bâtıla meyleden) hakikat bilgisini inkâr edenlerin ta kendileridirler! (A. Hulusi)

42 – İşte onlar o keferei fecere. (Elmalı)

Ülâike hümül keferetül fecerah işte bunlar inkarın dibini boylayan, küfrü kendine hayat tarzı edinenlerdir. İnkarın dibini boylayanlar ve günahı hayat tarzı haline. Fücur, fecerah günahı hayat tarzı haline getirenlerdir.

Rabbim öyle olmaktan muhafaza buyursun. Rabbim yüzü ak edenlerden, ak olanlardan kılsın. Yarın yüzümüzü kara çıkarmasın inşaAllah.

Ve ahiru davahüm enil hamdülillahi rabbil alemiyn” El Fatiha.

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
2 Yorum

Yazan: 30 Mayıs 2014 in KUR'AN

 

Etiketler: , , ,

2 responses to “İslamoğlu Tef. Ders. ‘ABESE SURESİ (01-42)(187-A)

  1. mecit21

    21 Mart 2016 at 23:53

    Allah razı bezi tatmin ettiniz ne söylesem ancak Allah bilir

    Bide adem nutfen yaratıldı dedin yada ben yanlış anladım hz adem topraktandr değilmi bundan kafam karıştı bundan aydınlatsaydın bizi
    19 bölumden bahsediyorm adem topraktandır ama adem nutfeden yaratıldi diyosun tam anlatamadn herhalde

     
    • ekabirweb

      22 Mart 2016 at 01:33

      Merhaba Adem’in yaratılışı konusu kolay anlaşılan konu değil, bu yüzden günümüze kadar İsrailiyat kaynaklı verilerle böyle gelmiş. Mustafa Hocam Âdem’in yaratılışı konulu bir kitap yazdı, oradan ne demek istediğini anlayabilirsiniz. Ayette kısa geçmesi zamandan kaynaklanıyor sanırım. Esen kalın Allah’a emanet olun.

       

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: