RSS

İslamoğlu Tef. Ders. MAUN SURESİ (01-07) (198-A)

04 Ara

231

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

Elhamdülillâhi Rabbil Âlemîn, Vessalâtü vesselâmü ‘alâ Resulina Muhammedin ve ‘ala ‘alihi, ve eshabihi ve etba’ıhi ecmaiyn.

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Tâhâ 25-26-27-28)

Rabbim göğsüme genişlik ver kolaylaştır işimi, düğümü çöz dilimden ki anlasınlar beni. Amin, amin, amin..!

Değerli Kur’an dostları bugün dersimize Maun suresinin tefsiri ile başlayacağız inşaAllah. Maun suresi elimizde ki mushafta 107. sırada bulunda da nüzul sıralamasında, iniş tertiplerinde 17. sırada yer alan bir sure. Yani hayli önceki yıllara ait, ilk yıllara ait bir sure. Maun suresi adını son ayetinden alıyor maun sadece bu kalıpla sadece burada kullanılıyor. Kullanıldığı tek yer surenin 1. ayeti.

Buhari sureyi Eraeytelleziy yükezzibü Bid diyn şeklinde ya da Eraeyte şeklinde isimlendirmiş, öyle anmış. Hatta başka isimlerde söylemişler bu sure için. Yani kaynaklarımızda ki tüm isimlendirmeleri sayarsak altıya kadar çıkar maun suresinin ismi.

[Ek bilgi; Nüzül sebebi;
Maverdî, bu ayetin Ebû Cehil hakkında nazil olduğunu nakletmiştir. Rivayet olunduğuna göre Ebû Cehil, bir yetimin vasîsi idi. Derken, bu yetim, Ebû Cehil’e, kendi malından bir şey istemek için, çıplak olarak gelmişti. Ama Ebû Cehil, onu kovmuş ve onun bu durumuna aldırmamıştı.

Derken bu çocuk, ümitsizliğe kapılmış ve üzülmüştü. Bunun üzerine, Kureyş’in ileri gelenlerinden birisi ona, “Muhammed’e söyle, o senin için şefaatçi olur” dedi. Halbuki bunu söyleyen Kureyşlinin maksadı alay etmekti. Fakat, o yetim çocuk, bu sözün kendisine, alay için söylendiğini anlayamadı. Hz. Peygamber (s.a.s)’e geldi ve ondan bu hususta yardım istedi.

Hz. Peygamber (s.a.s) ise, hiçbir muhtaç geriye çevirmezdi. Bu çocuğu alıp, Ebû Cehil’e gitti. Ebû Cehil, ona yer verdi; çocuğun malını da, çocuğa teslim etti. Bunun üzerine Kureyş, onu ayıplayarak, “Aşık oldun, sevdin, yer verdin!..” deyince, o, “Allah’a yemin ederim ki, sevmedim. Ne var ki, onun sağında ve solunda, dediğini yerine getirmem halinde bana vurup beni öldürecek olan bir mızrak gördüm…” dedi. İbn Abbas’tan rivayet olunduğuna göre bu ayet, cimrilikle riyakarlığı birlikte yaşayan bir münafık hakkında nazil olmuştur. (F. Razi-Tefsir-i Kebir)]

Maun suresi Mekki bir sure olduğunu başta söyledim Tekasür suresi ile kâfirun suresi arasına yerleştirmişler ilk tertipler. Hatta bunun dışında bir görüş daha var ki 1- 3. ayetler arası Mekki, 4-7 ayetler arası da Medenidir diyenler olmuş. Bunu söyleyenler 4. ayette ki Musalliyn e, yani salât ederler manasına gelen Musalliyn e namaz kılarlar manası yükledikleri, şer’i namaz manası yükledikleri için böyle demişler.

Hani namaz daha bu ayetlerin indiği dönemde şer’i olarak 5 vakit emir buyrulmamıştı. Dolayısıyla bu olsa olsa Medenidir demişler, fakat tabii bu doğru değil, asla isabetli değil. Çünkü sure Eraeytelleziy yükezzibü Bid diyn dini yalanlayan kimseye baksana bir diye başlıyor. Dini yalanlayan kimse hakkında bu sure. Dini yalanlayan kimsenin tipolojisini çiziyor. Dolayısıyla sure müşrikler hakkında bir tipoloji çiziyor. Onun içinde bu tipin namazından söz edemeyiz ki.

Peki neden böyle bir yanlış anlamaya meydan veriliyor? Bunun sebebi Kur’an da ki bazı kelimelerin tek anlamlı olduğunu düşünmek ve onlara nerede görülürse görülsün hep aynı anlamı yüklemek. İşte salât da bu kelimelerden biri, belki birincisi.

Kur’an da görülen her salâtın namaz, hem de şer’i namaz, bizim bildiğimiz ve kıldığımız manada. Şer’i namaz diye anladığımız da bu tür problemler kaçınılmaz oluyor ve anlaşılmaz hale geliyor Kur’an pasajları. Oysa ki Kur’an da namaz birçok manada kullanılıyor, gerçek bir çok anlamlı kavram olarak yer alıyor. Bunlar içerisinden namazın zaten kendi anlamı olan dua, talep, destek, ibadet, davet, mev’ıza, ayağa kaldırma, destek verme ve şer’i ibadet manası sayabiliriz. Hatta buna ateşle doğrultma, ateşte doğrultma, yakma, kavurma, kızartma manalarını da ekleyebiliriz. Çünkü bu kök aynı zamanda yaslâ nâren zâte lehebin. (Tebbet/3) o yasla kelimesinin de aynı köküdür. Yine; Sılıyye, cehennemin isimlerinden biri olan sılıyye nin geldiği kökle aynıdır. O nedenle siz salât gördüğünüz her yerde şer’i manada namazı anladığınızda anlama problemi kaçınılmaz olmaktadır tıpkı maun suresinde ki gibi.

Maun suresinde ki özellikle 4. ayete Feveylün lil musalliyn yazıklar olsun o namaz kılanlara dediğimizde 1. ayeti nereye koyacağız. O zaman Eraeytelleziy yükezzibü Bid diyn dini yalanlayan kimse namaz mı kılıyordu diye sormak durumundayız.

Peki böyle demeyeceksek şöyle bir kurtuluş yolu olur mu? Sureyi ikiye bölmek, baş kısmını Mekke de, son 4 ayetini de Medine de nazil olduğunu söyleyenler aslında bu işi, bu problemi çözmek için böyle yapmışlar. Oysa bu problemi çözmüyor daha da karmaşık hale getiriyor tefsir açısından. Neden?

1- Bu sure ilk nüzül tertiplerinin tamamında tel celsede nazil olmuş bir sure.

2 – Bu sureyi ilk 3 ayet, son 4 ayet diye iki ayrı zamana bölmek, özellikle de bu zamanlar arasına 10 yılı aşkın bir zaman parçası koyabilmek için surenin buna müsaade etmesi lazım. Sure buna asla müsaade etmiyor.

Birincisi ses olarak izin vermiyor, çünkü Bid diyn, yetiym, miskiyn, musalliyn, sâhûn, yurâûn, maun. Surenin ilk sesi secisi asla bölünmeye izin vermiyor, ortada. Hatta hatta böleceksek illa, ilk 3 ayet son 4 ayet şeklinde değil, ilk 4 ayet son 3 ayet şeklinde bölmemiz lazım. O zaman da o problem çözülmüyor bu bir.

İkincisi ilk 3 ayet Mekke de son 4 ayet Medine de indi diyenleri reddeden delil surenin içinde o da son dört ayetin başında ki F harfidir. F hem bağlaç görevi görür, hem takip görevi görür. Fa’yı takibiye derler bunun için. yani öncekileri torlayıp toplayıp öncekilerin manasını özetleyen, hatta o mana ile bağ kuran köprü kuran bir edattır. Bu köprüyü aldığınızda, bu köprü orada duruyor, ortada bir köprü var düşünebiliyor musunuz. Ama köprünün bir ucu boş, yani köprüyü yapmışlar, fakat köprüden geçince ayağınız boşluğa değiyor yani hiçbir yere çıkmıyorsunuz, hiçbir yere geçmiyorsunuz işte böyle bir şey. “fe” orada duruyor, köprü var. Köprü varsa iki taraf var. O köprüden geçiliyor demektir. Geçilsin diye konulmuş o fa köprüsü. Fa köprüsü var fakat bir tarafı boş diyemeyiz.

Ondan da öte surenin son ayeti; Ve yemne’ûnel mâ’ûn en küçük bir yardımı dahi engelliyorlar ifadesiyle surenin ikinci ve üçüncü ayeti arasında kopmaz bir konu bütünlüğü var. Fezâlikelleziy yeduul yetiym, Ve lâ yehuddu ‘alâ ta’âmil miskiyn işte bu tip yetimi itip kakıyor ve yoksulu doyurmaya teşvik etmiyor, ya da yoksulu doyurma konusunda azami gayret göstermiyor. Bunlarla surenin son ayeti arasında o kadar kopmaz bir bağlantı var ki, nasıl böleceksiniz. Nihayet söyleyeceğimiz şey bu; Sureyi bölme teşebbüslerine surenin kendisi şiddetle karşı çıkıyor bu donelerle. Onun için bu sure ilk nüzül tertiplerinde de gösterildiği gibi tek celsede nazil olmuştur. Zaten hem konu, hem üslûp hem ses bütünlüğü bunu vermektedir. Bu sureyi her tür bölme teşebbüsüne surenin kendisi şiddetli bir biçimde saydığımız delillerden dolayı karşı çıkar.

O zaman bunu iddia edenlere yanlışlarını tashih etmek düşüyor. Yani 4. ayette ki Musalliyn’e namaz kılanlar manasını vermek yanlıştır demek düşüyor.

Peki ne mana vereceğiz? Namaz ibadet edenler, yani zaten salât genelde ibadeti temsil eder. Hatta ibadetin en görünen kısmı olduğu için ibadetin yüzü sayılır. Bir şeyin yüzü zatıdır onun içinde ibadeti temsil eder. Ve Kur’an da bazı yerlerde hassaten ibadet manası verilmelidir, ibadet manası vermediğimizde içinden çıkamayız, mana problemi oluşur. Yani her gördüğümüz salâtı bildiğimiz ritüel manasıyla kıldığımız şer’i namaz manasıyla namaz dediğimizde içinden çıkamayız asla.

İşte Hz. Şuayb’ın davet etmesi üzerine: “Seni putlarımıza tapmaktan salâtın mı engelliyor.” Sorusunda ki namaz gibi. Yani salâtı mı engelliyor derken namazın şer’i manada kıldığın namaz mı engelliyor şeklinde anlamak işte bu açıdan yanlış olur. Senin davetin mi; Ki İbn. Atıyye’nin tefsirinde isabetle bir alternatif olarak gıle diye göstermiş olsa da gösterdiği gibi.

Yine maide suresinde sözleşmelerle ilgili bir hükümde, vasıyyetle ilgili hatta. Ölmek üzere olan kişinin vasıyyet edecekken şahit çağırarak şahitler huzurunda, şahitlere vasıyyet etmesini dile getiren ayette de min ba’dis salâh; namazdan sonra diye çeviremeyeceğimiz gibi. Birçok müfessir burada ki şahitlerin ki ayetin kendi içinde de sizden olsun, sizden olmasın yani sizin dışınızdakilerden olsun. Sizin dışınızdakilerden kasıt sistematiği içerisinde gayri müslimlerdir. Gayri Müslüm şahit tutacaksınız ölmek üzere olan birinin vasıyyetine ve ona namazdan sonra diyeceksiniz. Gayri, Müslime ne namazı kıldıracaksınız.

Bunu, yani İmam Şafi’nin anladığı gibi şehrin en büyük mescidinde mutlaka şahit kılınırda şeklinde anlamasınız. Ölmek üzere olan adamı şehrin camisine, en büyük mescidine mi götüreceksiniz. Hani o şehirde cami yoksa. Dolayısıyla önce bir yanlış mana verilip, ondan sonra onu düzeltmek yerine o yanlış manaya tüm bir pasajı, tüm bir anlamı feda etmek gibi olmaktadır. İşte salât problemi Kur’an da çok manalı, gerçek bir çok anlamlı kelime olduğu kabullenilerek aşılır. İşte burada ki de böyledir.

Bu biraz uzun açıklamanın arkasından sureyi kısaca konusunu hatırlatalım. Aslında sure hasenatın salihata tebdili nasıl olur sualine cevap veriyor. Bireysel ibadetin sosyal yükümlülüklerle kopmaz bir bağa sahip olduğunu dile getiriyor. Yani ibadet bireysel değildir, ibadetler şahsi değildir. İbadetin toplumsal bir boyutu vardır. Toplumsal boyutunu kestiğinizde, kopardığınızda ibadetin kanadını hatta başını koparmış olursunuz. Burada söylenen bu. İbadetin başıyla bedeni arasında ki bağlantıyı koparmak istemiyorsanız kuldan Allah’a uzanan kanatla, kuldan topluma uzanan kanadı koparmayacaksınız. Bu ikisi bir olacak tek kanatlı kuş uçmaz.

Onun içinde namazdan bahsediyorsanız, ibadetten bahsediyorsanız, sosyal yükümlülüğü de onun hemen hizasına koyacaksınız. İbadetten bahsedilen yerde yoksulu doyurmaktan bahsetmiyorsanız, yetimin gönlünü görmekten bahsetmiyorsanız, yardımdan, paylaşmaktan bahsetmiyorsanız bu ibadet tek kanatla uçmaktır. Tek kanatla uçulmaz sure aslında bunu söylüyor.

Surenin verdiği mesaj o kadar muhteşem ki, bugün dünyada hak ve hukuk mücadelesi veren insanlara Kur’an dan başka hiçbir şey değil sadece maun suresini doğru dürüst bir biçimde okuyunuz hayran olacaktır sadece maun suresini.

Allah’ın hakkı ile kul hakkının ayrılmazlığını vurguluyor sure. İlk 3 ayet birey toplum ilişkisini, son 3 ayet birey Allah ilişkisini, ortada ki ayet ise bu ikisini birbirine bağlıyor. Tevhid ve adalet bu dinin iki kanadıdır diyor bu sure, tevhid ve adalet. İbadet tevhidi, adalet ise paylaşmayı. Paylaşmaktan bağımsız değildir ibadet. Eğer ibadeti sosyal yükümlülüklerden bağımsız olarak anlıyorsa bir dindar, o dindar da değildir diyor. O dini yalanlıyor demeye getiriyor., öyle başlıyor zaten sure. Biri kırılınca diğeriyle uçulmayan iki kanattan söz ediyor sure. İşte bu özetin ardından şimdi maun suresini tefsire geçebiliriz.

BismillahirRahmanirRahıym

Rahman, rahıym Allah adına.

1-) Eraeytelleziy yükezzibü Bid diyn;

Gördün mü dinini (Sünnetullâh’ı) yalanlayan şu kimseyi? (A.Hulusi)

1 – Gördün mü o dîni tekzib edeni? (Elmalı)

Eraeytelleziy yükezzibü Bid diyn dini yalanlayan kimseye baksana bir, görmez misin dini yalanlayan şu adamı. Gördün mü o adam dini yalanlıyor. Farklı farklı formlarla çevirebiliriz hepsi aynı kapıya çıkar. Elimizde ki metin bunların hepsine müsait.

Ed diyn; Burada anahtar kavram, merkezi kavram. Zaten diyn ile ed diyn farklı. Diyn yani belirsiz geldiğinde her tür hayat tarzı, inanç sistemi anlamına gelir. Ama ed diyn olarak geldiğinde Allah katında bir tane inanç sistemi vardır. Bu inanç sistemi tüm peygamberlerin, tüm vahiylerin inanç sistemidir. Bu inanç sisteminin kurucusu Hz. Muhammed değildir birçoklarının yanlış zannettiği gibi. Bu inanç sisteminin müntesiplerinden biridir Hz. Muhammed S.A.V. Onun için İslam’ın kurucusu değildir Hz. Muhammed, İslam’ın peygamberidir, son peygamberidir ilk te değildir ve İslam’ın birçok peygamberi vardır,

İslam; Ed diyn dir İnned Diyne ‘indAllâhil İslâm.. (A.İmran/19) Allah katında makbul din İslam’dır derken işte ed diyn bu dindir, yani Allah’ın razı olduğu din. Kim İslam’dan başka bir din getirirse felen yukbele minh A.İmran/85) ondan o kabul olunmayacaktır diyor rabbimiz. Onun için sizden din olarak İslam’dan razı oldum diyor. ve radıytü lekümül İslâme diyna. (Maide/3) din olarak sizin getirdiğiniz hayat tarzları içinde sadece İslam’dan, yani Allah’a tam teslimiyet dininden razı oldum buyuruyor. Bütün bu ayetler ışığında ed diyn; aslında İslam’ın ta kendisidir.

Kelimenin kökü alacak verecekle ilgilidir. Boyun eğme, eğdirme kelimenin semantik dönüşümleri sırasında yolda kazandığı anlamlardır. Aslında taat, ınkıyad, zûl ve adâd manalarına da gelir. Adâd alışkanlığa boyun eğdiği için adâd dindir aslında, adetler gelenekler insan alışkanlığa boyun eğdiği için gelenekler din olarak, din gelenek manasına gelir.

Yine din Inkıyad manasına gelir itaat yani. Neden? Çünkü boyun eğmektir. Yine din akide manasına gelir, inançla yargılanmaktan, çünkü akide kişiyi inançla yargılar, inandığı şeyle yargılar. İnandığı değerlerin bütününe akide denir. Onun için borç alacak verecek ilişkisi. Çünkü din kelimesinin türetildiği kök deyn dir borç manasına gelir.

Din günü diyoruz ahirete. Neden? Borç ve alacak hesabı çıkarıldığı gündür. Yani Allah’ın kulun borcunu çıkardığı gündür. Kulun hesabını önüne döktüğü gündür. Hesap defterini açtığı gündür onun için din günü, deyn günü diyoruz.

Medine diyoruz, yine aynı kökten. Neden Medine diyoruz? İçinde borçlu ve alacaklının haklarını birbirlerinden talep eden ve veren adil bir biçimde mahkemenin bulunduğu yere Medine diyoruz. Bu mahkemenin hakimine deyyan diyoruz. Ve Hukukun üstün olduğu siteye medeniyet diyoruz. Onun için hukuktan bahsedilen yerdir alacaktan verecekten bahsedilen yer. Özü itibarıyla deyn den yola çıkarsak eğer ve toparlarsak sözün özü şudur; Din; deyndir borç, Allah’a karşı borçluluk bilincidir dindarlık. Dindarlık kulun Allah’a karşı borçluluk bilincidir, yani Allah’ın hakkını teslim etmektir. Allah’ın hakkını teslim etmek için Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmaya İslam, teslim olan İnsana da Müslüman diyoruz.

[Ek bilgi; Kur’an ın çok anlamlı kavramlarından biri dindir. Birkaç tanesini söyleyeyim. Din kelimesi;

1 – Din kelimesi deyn kelimesiyle aynı kökten geliyor. Deyn; borç demektir. Din de borç anlamına gelir bir anlamı budur. Deyn ayeti var Bakara/282. ayet; Müdayene ayeti diye bilinir karşılıklı borçlanma ya da, borçlanmanın kayıt altına alınması gibi.

2 – ikinci anlamı Din kelimesi din anlamına kullanılır Kur’an ı kerimde bunun oldukça fazla örnek ayeti vardır. Mesela Maide/3 gibi. Orada iki tane din kelimesi geçiyor ikisi de kurulu sistem anlamında ilâhi bir ilkeler bütünü anlamında din demektir.

3 – Din kelimesi Hesap anlamına geliyor, tam karşılığı aslıda. Mâliki YevmidDiyn. (Fatiha/4) Allah din gününün sahibidir. Demek ki hesap günü diye bir gün var, o da mahşerde yaşanacak olan gün bunun başka ayet örnekleri de var.

4 – Din kelimesinin başka bir anlamı karşılıktır. Tam birebir bununla ilgili ayet; Nur/25. ayeti; Yevmeizin yüveffiyhimullâhu o gün yani mahşer günü Allah onlara verecek, vefa gösterecek. Neyi? Dinehüm. Onların karşılığını, yaptıklarının karşılığını tas tamam karşılığını verecek. Bu ayetteki din karşılık demektir. Bu hem iyilik anlamında ödül, hem kötülük anlamında ceza anlamında azap gibi algılanabilir.

5 – Deyyan; Kelime olarak deyyan hakim demektir. Yani, borçluları, yani kimin kime borcu var, alacağı var ortaya koyan adam demektir.

6 – Mesela Mediyn köle demektir. Köle borçlu adam demektir, sahibine borçlu olduğu için ona mediyn denir. mesela Saffat/55; Eizâ mitna ve künna türaben ve ‘ızamen einna le mediynun. Mediynun kelimesi geçer orada, o da; hani biz ölüp toprak olduktan sonra bizim mi borçluluğumuz gündeme gelecek yani, biz hesaba mı çekileceğiz diye inkarcıların ifadesi olarak geçer.

7 – Mesela Medine kelimesi de din kelimesi ile aynı kökten geliyor. Medine;

a) dinin uygulandığı yer,

b) Medeniyetin üretildiği yer.

c) Hukukun yaşandığı yer. yani deyyanı olan yer, dini olan yer. Din Yesrib’i Medine yapan değerler topluluğudur. Yesrip Medine olduysa bunu din yani vahiy inşa etmiştir. Vahyin inşa ettiği yerdir Medine.
Dini yalanlayanı gördün mü derken bütün bu anlayışlarıyla beraber, yorumlarıyla beraber düşünmek lazım.

8 – Dinin kelime anlamlarından biri de aslında özgür irade ortaya koymaktır. Yani birine borçluysa borçluluğunu ve ben şuna borçluyum diyebilme hürriyetinin ortaya konulmasıdır. Kur’an da; Ve katilûhüm hattâ lâ tekûne fitnetün.. (Bakara/193) onlarla mukatele edin ta ki baskı ortadan kalkıncaya ve yekûned diynu Lillâh din Allah için oluncaya kadar. Oradaki din Allah için oluncaya kadar önüne geleni Müslüman yapana kadar herkesi öldür demek değil. Yani Allah’a borçluluğunu itiraf edip ben Allah’a karşı yükümlüyüm, Allah’a kulluk yapmak istiyorum, benim borcum O’nadır denebilir bir hürriyet ortamı ortaya koymaktır, borçlunun kime karşı borçlu olduğunu rahatlıkla ortaya koyabileceği bir imkanın sunulması anlamına gelir hem Bakara, hem Enfal ayetlerindeki din kelimesi.

9 – Din kelimesi kanun, yasa, hukuk anlamına da gelir. Çok ilginçtir din kelimesi Yusuf/79 suresinde geçiyor orada Hz. Yusuf’un kardeşi Bünyamin’i geri bıraktırmak için ortaya koyduğu meselesinde Allah’u telâ buyuruyor ki; ma kâne liye’huze ehahu fiy diynilmeliki. (Yusuf/79) kardeşini geri tutması anlamında o günkü melikin, kralın dininde onu geri bırakamazdı. Kralın dini demek kralın kanunu demektir. Yani din kanun, yasa, hukuk anlamına da geliyor.

10 – Din değerler sistemi anlamına da gelir Din-i kayyim diyor Kur’an ı kerim çeşitli ayetlerinde kullanıyor örneğin Beyyine suresinde olduğu gibi.

Şimdi öyle ise bu açıklamalar açısından Maun suresinde ki din nedir. O ayette ki din işte bunların hepsidir. (Mehmet Okuyan- Okudun mu programı)]

Eraeytelleziy yükezzibü Bid diyn bütün bu tarifler ışığında Allah’a borçlu olduğunu yalanlayan kimseye bakmaz mısın, gördün mü böyle birini, baksana şu Allah’a borçlu olduğu gerçeğini yalanlayan kimseye. Ne yapıyormuş o?

2-) Fezâlikelleziy yeduul yetiym;

İşte o, yetimi azarlayıp iter – kakar, (A.Hulusi)

2 – O dur ki işte iter yetîmi. (Elmalı)

Fezâlikelleziy yeduul yetiym o kimse yetimi itip kakıyor, yetimi horluyor, yetimi rahatsız ediyor, yetimi küçümsüyor, yetime tekme vuruyor. Aslında düşeni tekmeliyor.

Yetiym; Istılahta kazananı ölmüş ve kendisi de kazanacak durumda olmayacak kadar küçük veya kimsesiz olan demek. Velisi ölmüş olan demek. Tek manasına gelir, yalnız manasına gelir. Aslında olumlu manada kullanıldığı da olur. Onun için dürriyetiym; Dünyada tek inci, biricik inci manasına gelir. Hatta yetim-i dehri, Arap dilinde çok kullanılan bir övgü ifadesidir. Çağının biriciği idi, çağının bir tanesiydi. Büyük alimler için, dahiler için kullanılan bir ifadedir, bir övgü ifadesidir. Ama yetiym tek geldiği zaman velisi yok, velisi olmayan, bakanı olmayan, bakanı çekeni olmayan. Özellikle küçük yaştakiler için kullanılır ama ıstılahta dul hanıma da yetiym denilebilir. Velisi ve bakanı olmayan kimseye de yetiym denilebilir.

İslam yetimi korur. Bakınız daha savaş yok ortada. Onun için Kur’an da bahsedilen yetimlerin tamamını savaşla birebir irtibatlandırmak ta doğru olmaz. Feemmel yetiyme fela takher. (Duha/9) diyen ayet yetime kahretme. Veya yetime otoriter davranma, yetime karşı otorite sergileme en doğru ve beğendiğim çeviri bu, bunu tercih ettim mealimde de. Onun için yetime karşı otoriter davranma. Neden? Çünkü seni yetim olarak bulduk ve sana göz kulak olduk. Sen yetimdin, yetimlerin efendisi seçildin, alemlere rahmet oldun. O zaman sen de yetimi koru, gözet.

Adeta velisi olmayanın velisi Allah’tır diyor. Yetimin velisi Allah’tır diyen efendimizin hadisi işte bu ayetlere dayanıyor. Yetim ağlarsa gök sallanır işte bunun için. Yani sırrı kader. Madem Allah onun bakıcısını, velisini, babasını aldı, babasını kaybetmiş çocuktur aslında lügatta yetim. Madem onun babasını aldı sırrı kader gereği ve o bakımsız ortada kaldı, sizi onunla imtihan ediyor demektir. Onun velisi artık Allah’tır. Dolayısıyla sahip çıkacaksınız ey insanlar. Biz bunu, bu mesajı görüyoruz.

İslam medeniyeti Yetimden çok şey çıkardı. Yetimden fatihler çıkardı. Musa Bin Nusayr gibi Afrika fatihi. Endülüs fatihi Tarık Bin Ziyad gibi. Anadolu fatihinin birkaç rivayet olsa da bunlardan en tutarlısı Antakya’lı gayri Müslim birinin yetimi olduğu söylenir. Evet, Abdullah el Battal, yetimden biz fatihler çıkarmışız. Yine yetimden müçtehitler çıkarmışız. Bakın İbn Abbas’ın cins kafa öğrencileri; İkrime bir yetimdir, Mücahit bir yetimdir, yine ilk müfessirlerden, ilk otoritelerden Dahhak bir yetimdir ve bunun gibi yetimler. Ata bir yetimdir. Evet, daha neler çıkardı yetimden İslam? Büyük müçtehitler, büyük alimler, büyük otoriteler çıkardı.

Peki biz neler çıkarıyoruz yetimden? Sokak çocukları, tinerciler, kapkaççılar, gangsterler ve caniler, katiller, esrarkeşler, eroinmanlar çıkarıyor. Bu mu, İslam yetimden fatihler ve alimler, müçtehitler çıkarmışken bu günün modern toplumu olanca gelişmişlik iddialarına rağmen yetimden bunu çıkarıyor.

Evet, işte İslam farkı, işte İslam’ın dizayn ettiği inşa ettiği hayat farkı bu aslında.

Fezâlikelleziy yeduul yetiym o tip, yani Allah’a borçluluk bilincini inkar eden, Allah’a borçlu olduğunu yalanlayan bu tipi gördün mü sen? Bak bu tipi sana tarif edeyim ben. Tarif edeyim tarifimden çıkar. Yani görmedinse bile, dünyanın neresinde yaşıyor olursan ol, hangi çağ ve hangi zamanda yaşıyor olursan ol tipin tarifinden yola çıkarak bu tipi bulabilirsin. İşte o tipin tarifi.

Fezâlikelleziy yeduul yetiym bu tip yetimi itip kakıyor, yetimi horluyor, yetimi küçümsüyor. Yani yardım edeceği yerde, onunla paylaşacağı yerde, Allah’ın kendisini böyle imtihan etmediği için şükredip bunun bu şükrü de böyle eda edeceği yerde ne yapıyor?onu itip kakıyor, düşene bir daha vuruyor. Zayıfı eziyor yani. Burada zımnen söylenen bu, zayıfı eziyor. Zayıfı görünce güç ahlakı olmadığı için zayıfın üzerinde güç sergiliyor, güç kullanıyor. Niye? Onun zayıflığı kendisinin gücünü hatırlatıyor kendisine ve güç ahlakından yoksun olduğu için de kendisini ispatlamak için zayıfı ezme yoluna gidiyor. Bu ne derin bir ahlaksızlıktır. Evet, devam ediyoruz;

[Ek bilgi; Çok enteresan Kur’an ı kerimde yetim ve yoksulla ilgilenmemek korkunç derecede bir mesai alıyor ayetlere baktığımız zaman. Cenabı Hakk demek istiyor ki yetimle ilgilenmeyen adam inancını sorgulasın. Eğer inanıyorsan yetimle ilgilenmek zorundasın. Yetimle ilgilenmiyorsan dini yalanlamakta olduğun hakikatiyle yüz tüzesin haberin olsun.

Bunu Mekke müşrikleri üzerinden söylüyor ama aslında herkese söylüyor. Yetim kavramını sosyolojik bir kavram olarak Müslümanların gündemine getiriyor. O günkü Mekke müşriklerinin bir ahlaki düşüklüğü olarak merkeze alıyor, ama onun üzerinden herkese mesaj veriyor.

Şimdi öyle ise Kur’an ı kerimin yetim kavramı ile ilgili neler söylediğine biraz daha yakından bakmak zorundayız. Duha suresinde Elem yecidke yetiymen fe âva. (Duha/6) oradan Feemmel yetiyme fela takher. (Duha/9) Önemine binaen yeniden işlememiz gerekiyor.

Zihnimizde biz yetim kavramını biyolojik bir duruma indirgemişiz. anne babadan yoksunluk manasında. Ama savunmasız, korumasız kalan Kâbe’nin müdafaası manasında Kâbe’nin yetimliğinden bahsedebiliriz. Yani Kâbe bu manada yetim olarak algılanabilecektir Kur’an ın yetim mantığı tariflerine göre. Bu anlamda kadını, erkeği, kutsal mekanı, belki dinin hakikatlerin yetimliğinden bahsedebiliriz. Elbette yetim kelimesi literatürde yerleştiği haliyle anneden babadan birinden veya her ikisinden tabii ergenlik çağı öncesinde yoksun kalmaktır.

Fakat bizim baktığımız gibi bakıldığında, mesela çocuğu olmayan anne ve babalar bence çocuk yetimidir. Yani çocuk yetimi olur, ana yetimi olur, baba yetimi olur, sevgi yetimi olur, şefkat yetimi olur, bilgi yetimi olur, ilgi yetimi olur yani aklınıza ne geliyorsa. Ben biraz şablonu daha iyi kavrayalım diye diyorum ki bir insanın sahip olması gerekmesine rağmen sahibi olamadığı değerlerden yoksunluğuna yetim denir. yani bu bunda olmalıdır, fakat o onda yoksa o o şeyin yetimidir.

Ahlak yetimleri vardır, para yetimleri vardır, borçlu adam yetimdir yani. Sağlık yetimleri vardır sağlığını kaybetti adam. Sonra ille hasta demek zorunda değilsiniz onu tarif edecek kelime aslında hastadır ama sağlık yetimidir. (Mehmet Okuyan- Okudun mu programı)]

3-) Ve lâ yehuddu ‘alâ ta’âmil miskiyn;

Yoksulları doyurmaya teşvik etmez (cimri, bencil)! (A.Hulusi)

3 – Ve kayırmaz doyurmak üzere miskîni. (Elmalı)

Ve lâ yehuddu ‘alâ ta’âmil miskiyn ve miskini, yoksulu doyurmaya teşvik etmiyor. Yehuddu, hadda. Ya da yoksulu doyurma konusunda yeterli gayret sergilemiyor. Evet, ister müteaddi, ister lazım olarak okuyalım iki mananın da karşılığını vermiş oldum böylece.

Teşvik etmiyor, gayret etmiyor iki manaya da gelir. Hatırlayalım Ve yut’ımunetta’ame ‘alâ hubbiHİ miskiynen ve yetiymen ve esiyra. (İnsan/8) onlar ne yaparlar? Yemeyi, yiyeceği, taamı ona muhtaç olmalarına rağmen, alâ hubbihi, ona çok ihtiyaç duymalarına, onu sevmelerine diye çevirmiyorum, ona tam ihtiyaç duymalarına rağmen miskin ile yetim ile esir ile paylaşırlar, ona verirler.

Hz. Ali ve Hz. Fatıma (ra) için anlatılır böyle bir hadise. Her ne kadar bu ayetler Mekki ise de Medine de yaşanmış böyle bir olaydan söz edilir ve bu ayetlerle Hz. Ali ve Fatıma arasından ilişki kurulur. Onlar bir gün kendilerine ve çocuklarına yemek hazırlamışlardır, hazırladıkları yemeği tam yemeye başlayacakları sırada kapı vurulur. Kapıya çıktıklarında bir yoksulun; açım, çok açım şey’en lillah; Allah için bir şey ver dediğini görürler ve kendileri için hazırladıkları yiyeceği ona verirler.

En sonunda yine kendilerine ne kalmışsa evde, köşede kıyıda kalmış olan en son yiyeceklerini hazırlarlar, tam başlarına oturmuşlardır ki bu kez bir daha kapı vurulur, bu kez bir yetim veya bir yetim yakınıdır, annesidir gelen. Yetimlerim var, açlar ne olur bir şey. Medine de o sıkıntılı dönemlerdir. Özellikle Hayber öncesi. İlk 4 yıl çok sıkıntılı geçmişti evet 5 yıl. Hayber 7. yılda oldu ama özellikle ilk 4-5 yıl çok sıkıntılıydı. Onu da ona verirler.

En sonunda Fatıma babasının evinden bir şeyler tedarik eder, getirir. Tam onu yiyecekken bu kez de esir, yani savaş esirlerinden, geçmişte savaş esiri olmuş hürken köle olmuş biri gelir kapıya açım der. Ve onu da ona verirler ve aç uyurlar.

İşte bu bir imtihandır aslında. Allah yoksulu yoklukla sınarken, varsılı da yoksullar üzerinden sınar ve yoksulun ekmeğini varsılların eli üzerinden verir. Eğer onlar yoksulun kendileri üzerinden dağıtılmak üzere verilen ekmeği kendi ekmekleri zanneder, kendi servetleri zannederler ve kendilerinkine katarlarsa işte imtihanı o zaman kaybederler.

İnnema nut’ımuküm livechillâhi lâ nuriydu minküm cezaen ve lâ şükûra. (İnsan/9) biraz önce okuduğum ayetin devamında da böyle arkadan gelen ayet. Biz sizi sadece Allah rızası için doyurduk, ne bir teşekkür ne bir ödül bekliyoruz, ne bir karşılık bekliyoruz derler. Yani hem doyururlar, hem doyurduklarına teşekkür ederler bırakın teşekkür beklemek şöyle dursun. İşte İslam ahlakı, işte Kur’an ahlakı, işte Kur’an ın inşa ettiği hayatın mü’minleri. Kur’an böyle bir toplum inşa ediyor.

4-) Feveylün lil musalliyn;

Vay hâline o (âdet diye) namaz kılanlara ki; (A.Hulusi)

4 – Fakat veyl o namaz kılanlara ki. (Elmalı)

Feveylün lil musalliyn eğer bütün bunları yapmıyorsa, yetimi itip kakıyorsa, yoksulu doyurmuyor, doyurmaya gayret etmiyor, teşvik etmiyorsa Feveylün lil musalliyn yazıklar olsun böyle ibadet edenlere. Yani toplumsal sorumluluklarını yapmayan insan eğer ibadetini yaptığı ile övünüyorsa yazıklar olsun bu tipe diyor. Feveylün lil musalliyn eğer Musalliyn de ki salâtı şer’i namaz olarak -ki böyle çevrilmesinin yanlış olduğunu düşünüyorum- alacak olursak o öyle düşünenlerin çevirdiği gibi çevirecek olursak yazıklar olsun namaz kılanlara. Evet,

5-) Elleziyne hüm ‘an Salâtihim sâhûn;

Onlar, (iman edenin mi’râcı olan) salâtlarından (okunanların mânâsını yaşamaktan) kozalıdırlar (gâfildirler)! (A.Hulusi)

5 – Namazlarından yanılmaktadırlar. (Elmalı)

Elleziyne hüm ‘an Salâtihim sâhûn onlar, el musalliyn aslında müşriklerin salâtı burda. İkame edilmemiş ibadetin amacı ekımüs salâh neden ekame fiiliyle gelir? Çünkü amacı gerçekleşmemiş salâtın amacı,işte ikamesi budur. Yani sosyal yükümlülüklerini yerine getirmeyen insan, rabbinin hakkını yerine getiriyorsa onu da yapmamış demektir. Tek kanatla kuş uçmaz demiştik ya. İşte burada o, ibadetin amacı söyleniyor. Ki Kur’an ibadetlerin amacı üzerinde çok durur.

Mesela der ki; sadece dindarlık gösterisini reddeder Leysel birra en tüvellû vucûheküm kıbelel meşrikı vel mağrib. Bakara/177) yüzlerinizi doğuya ya da batıya dönmeniz Birr değildir, iyilik değildir. Yani dindarlık gösterisi değildir Allah’ın sizden istediği.

Yine bir başka ayeti kerime de; Len yenalAllâhe lühumüha ve lâ dimauha ve lâkin yenalühüt takva minküm. (Hac/37) Hac suresinin 36. ayeti yanlış hatırlamıyorsam (hayır 37 olacak) Kurban hakkında. Allah’a kestiğiniz kurbanların ne etleri ne kanları yükselir, sizin takvanızdır yükselen. Yani maksada gelin maksada. İbadetlerin amacını iyi gözetin, ibadetlerin içini boşaltmayın. İbadetin ruhunu öldürüp de cesedine yatırım yapmayın, burada bu söyleniyor. Onun için şimdi tam zamanı işte namaz hakkında ki o meşhur gerekçeli ayeti hatırlamanın.

Namaz insanı tüm kötülüklerden ve günahlardan alıkoyar. innes Salâte tenha anil fahşai vel münker*ve lezikrullahi ekber (Ankebut/45) hele bir de namazın Allah kaygısı veren boyutu var ki o en büyüğüdür. İnsanı kötülüklerden ve fuhşiyattan, aşırılıklardan, kendini bilmezlikten, kendini kaybetmekten alıkoymuyorsa o nasıl namaz kılmak diyor. Bunu birleştirebiliriz, beraber düşünebiliriz.

Elleziyne hüm ‘an Salâtihim sâhûn o kimseler ki kıldıkları namazdan gafildirler. Çok ince bir ayrıntı var burada ‘an edatı kullanılmış fi değil. Hum fiyhi salâtihim sâhûn deseydi eğer namazlarında yanılırlar ve unuturlar manası vermemiz lazımdı. Namazın içinde ki unutma ve yanılmaya delalet ederdi. Ama ‘an salâtihim diyor. Dolayısıyla bu namazın içinde ki bir unutmaya, yanılmaya, veya ibadetin içinde ki bir unutma ve yanılma değil. Ya ne? Bu aslında ibadetin maksadından koparılmasıdır. İbadetin amacından uzaklaştırılmasıdır. Yani ibadetin amacını unuturlar, ibadetin gayesini unuturlar. İbadet artık sadece ve sadece bir ritüel haline gelir.

Mesela bu ibadetin namaz olduğunu düşünelim; Robotları kursanız içine bir yazılım koysanız nasıl tadili erkân üzere namaz kılarsa, bizimki de öyle kılar. Fakat işte o kadar, içi boştur, ruhu ölmüştür namazın. Yani ibadetler Allah’a gönderilmiş birer mektuba benzerdi ya, bu mektubun içi boş. Zarf var ama mektup yok. Yarın büyük günde ibadetlerin zarfları açıldığında zarf var fakat içi yok.

Nerede kulum bunun içi? Bu namazın içi nerde? Namazın zarfı gelmiş fakat namaz yok, ruhu ölmüş. Evet, efendimizin ifadesiyle yanlarına yoruldukları kalır buyuruyor. Kur’an ın ifadesiyle namazı zayi edecekler, yitirecekler diyor. evet zayi etmektir bu Kur’an ın ifadesiyle zayi etmek. Edaus salâh; zayi etmek.

[Ek bilgiİ; Namazdan gafil olanlar;

1- Namazı vaktinde kılmayıp onu vaktin dışına çıkaranlar.

2- Mü’minlerin yanında, cemaat arasında namaza özen gösterip yalnız başlarına kalınca kılmayan veya laubali bir davranış içinde kılan mü¬nafıklar.

3- Namaza karşı uyuşuk davranıp gönül zevki ve yatışkanlığıyla kıl¬mayanlar.

4- Kılıp kılmamayı eşit sayıp namaza ciddi ilgi duymayanlar. (İbn Cerir Câmi’u’l-beyân)]

[Ek bilgi; İşte o namaz kılanların vay haline ki onlar namazlarından gafildirler”

Bu ayetlerin, kendinden öncekilerle münasebeti hususunda şu izahlar yapılabilir:

1) Yetimlere eziyet edip, yedirip-içirmemek, kişinin münafıklığına delalet edince, hususuz ve huzursuz kılınan namaz, bu münafıklığa haydi haydi delalet eder. Çünkü eziyette bulunup, yedirmemek, insanlara karşı yapılan bir muameledir. Namaz ise, Allah’a karşı yapılan bir hizmettir.

2) Hak Teâlâ yetime eziyetten ve insanın yedirip-içirmeye teşvik etmemesinden bahsedince, sanki birisi, “Namaz, insanı fuhşiyyattan ve kötü şeylerden alıkoymaz” (Ankebût, 45) demiş de, Cenâb-ı Hak ona, “Riya ve gafletten kurtulamayan bir namaz, insanı nasıl kötü işlerden alıkoyabilir” diye cevap vermiş.

c) Hak Teâlâ sanki, “Kişinin yetime eziyete yönelmesi ve yetimi doyurmaya teşvik etmemesi, Allah’ın mahlukatına karşı şefkatli olma konusunda bir kusur; namazında gaflet etmesi ise, Allah’ın emrine saygı konusunda bir kusurdur. Binâenaleyh kişiden, bu iki konuda böyle kusurlar meydana gelince, bu kişinin şakiliği doruk noktaya varmış olur. İşte bu yüzden Hak Teâlâ, “Vay haline” buyurmuştur. (F. Razi-Tefsiri Kebir)]

6-) Elleziyne hüm yurâûn;

Onlar gösteriş yapanların ta kendileridirler! (A.Hulusi)

6 – Onlar ki müraîlik ederler. (Elmalı)

Elleziyne hüm yurâûn içini öldüren içini boşaltan ibadetin ne yapacaktır, dışına yatırım yapacaktır. İçinden yırttığını dışına yamayacaktır. İşte onlar hüm yurâûn gösteriş yapanlardır, gösteriş yapanların ta kendileridir. Yani ibadeti gösteriye dönüştürürler. İçini boşaltınca ibadetten geriye gösteri kalır. Sadece ritüel sadece..! dilim varmıyor ama ibadetin ruhu ölünce geriye jimnastiği kalır. Hüm yurâûn.

7-) Ve yemne’ûnel mâ’ûn;

Hayrı da engellerler! (A.Hulusi)

7 – Ve yardımlığı sakınır (zekâtı vermezler). (Elmalı)

Ve yemne’ûnel mâ’ûn geriye döndü son ayet ve ta başa getirdi sözü, yine bağladı, birleştirdi. Ve onlar en küçük bir yardımı dahi engellerler. Yardımın en küçüğünü dahi engellerler. El mâ’ûn yardımın küçüğünü ifade eder. Yani küçük bir yardımı dahi engelleyen büyük yardımı yapar mı. Yani onlar yardım yapmak şöyle dursun, yardıma teşvik etmek şöyle dursun yapılan yardıma da mani olurlar.

Aslında burada aktif iyi olmayınca insan iyi olarak kalmıyor, hatta kötü olarak ta kalmıyor aktif kötüye alçalıyor alçala alçala. Yani insan paylaşmayınca paylaşmamazlıkla kalmıyor, paylaşanlara da engel olmaya kalkıyor. Yani sonunda öyle bir noktaya geliyor. Buradan çıkan oraya geliyor. İşte bu dini yalanlayan kimse diyor. maun suresi bize bu kimseyi tarif ediyor. maun suresi hala yaşıyor, maun suresi tarihte kalmadı, ölü bir metin değil. Maun suresinin tarif ettiği tip aramızda ve bundan böyle de yaşamaya devam edecek ve maun suresi lafzı bir kez indi manası sonsuz kez inmeye devam edecek.

Rabbim burada ki dini yalanlayan bu tiplerden olmaktan bizi muhafaza buyursun inşaAllah.

{ve ahıru da’vahüm enil Hamdu Lillâhi Rabbil alemiyn. (Yunus/10)}

Dualarının sonu da “Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun.” diye şükretmek olacaktır.(Elmalı)}

Reklamlar
 
2 Yorum

Yazan: 04 Aralık 2014 in KUR'AN

 

Etiketler: , ,

2 responses to “İslamoğlu Tef. Ders. MAUN SURESİ (01-07) (198-A)

  1. sibel

    08 Aralık 2014 at 13:59

    Selamün Aleyküm.
    Kur’an-ı Kerim Tefsir çalışmasından sonra Esma’ül Hüsna çalışmalarınızı ısrarla talep ediyoruz. Kur’an-ı Anlamak Allah’ı tanımakla mümkün. Allah’ıda ancak Esmaları ile tanıyabiliriz. Mustafa İslamoğlu’nun Esma Derslerininde bu sayfanızda görmekten mutluluk duyacağız aynı zamanda bir çok insan için çok fatydalı olacağına yürekten inanıyoruz. Emekleri zayi etmeyen ancak Allah’tır.
    Saygılarımızla….

     
    • ekabirweb

      08 Aralık 2014 at 16:57

      Ve aleyküm selâm ve rahmetullah ve berekâtuhu. 🙂 Tefsirden sonra esmalara da devam edeceğim inşaAllah. Aklımdaki taslağa göre Allah nasip ederse sadece Mustafa İslamoğlu değil, yine tefsir dersleri gibi derleme şeklinde olacak. Şimdilik Mevlam görelim neyler, neylerse güzel eyler diyorum. Esen kalın Allah’a emanet olun.

       

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: