RSS

ESMA-İ HÜSNA KAVRAMI

05 Mar

Resim1

          Euzübillahimineşşeytanirracim,

          Bismillahirrahmanirrahim

         “Yâ mukallibel kulûb sebbit kalbiy alâ diynike.”

         Ey kalpleri dilediği tarafa döndüren, kalbimi dinin üzere sâbitle!

        “Rabbiy zidniy ilmen ve fehmen ve iymanen ve yakıynen sadıka.”

        Rabbim ilmimi, anlayışımı, imanımı ve sıdk üzere yakînimi çoğalt.

        ESMA-İ HÜSNA GERÇEĞİ

        Allah’ın isimlerinin aslında sayısız olduğu söylenilir. Peki, isimlerin metafiziği nedir, yani bu isimler bizim Ahmet, Mehmet, Hüseyin dediğimiz gibi insanlara anne babalarının koyduğu isimler şeklinde ki isimler mi, bunların maneviyatla irtibatı nedir açısından baktığımız zaman isimler konusunu manevi açıdan yorumlayan İslâm arifleri, mesela Gazzali gibi, mesela M. Arabi’ler gibi kimseler isimlerin aslında bizim şu an içinde bulunmuş olduğumuz, adına görülürler alemi, şehadet alemi denilen alemin yapı taşları olduğunu, binaenaleyh adeta bir tür atomlar, bir tür zerreler olduğunu ve bütün yaratılışın bu isimler üzerine bina edildiğini, aslında bilim adamı veya fizikçi denilen kimselerin bu isimler arasında ki irtibatı bulmaya çalışan veya keşfeden kişi olduğunu söylemişlerdir. Şöyle bir hiyerarşi, şöyle bir derecelendirme veya basamak basamak inme veya çıkmayı gözümüzün önünde canlandırabiliriz.

           Allah’ın bir Zatı var, Allah’ın bir sıfatları var, bir de isimleri bulunmakta. Allah’ın zatını bilebilmemiz bizim bu kayıtlı, sınırlı, perdeli aklımızla ne dereceye kadar mümkündür, Allah yeryüzünü yarattığında, Allah insanı yarattığında, mahlukatı yarattığında bu yarattığı şeyleri Allah nasıl yarattı, yani ben insanı yarattım ve ona kendi ruhumdan üfledim diyorsa ayeti kerime de (Hicr/29) o zaman Allah ile yarattığı insan arasında çok yakın birebir ve sıcak bir ilişki var. Çünkü ruhunu ona vermiş.

         Yine Kur’an da ki ayeti kerimede; Ben insanı yarattım ona bütün isimlerini yükledim diyorsa (Bakara/31) o zaman insana bazı şeylerini devrettiği, kendine ait bazı özellikleri, zenginlikleri belirli derecelerde insan da giydirmiş olduğunu, yüklemiş olduğunu görmekteyiz. Zaten Hadis-i Şerifte geçen Allah’ın 99 ismi vardır, kim onları sayarsa cennete girer diye tercüme edilir, orada ki “men ahsâha” kelimesinin Arap dili edebiyatın elemanlarının o lügatlarda ki manalarından bir tanesidir saymak. Ama onun haricinde kim bunları tahakkuk ettirirse, kim bunların sırrına ererse, kim bunları doğru düzgün anlarsa cennete girer.

Allah’ın zatı sükûn, hareket etmeyen zatı yaratmayı dilediğinde ilk bir hareket meydana gelir. Bir kere “meyl” denir buna. Yani yaratmayı arzulamak, yaratmayı dilemek ile bir devinim, bir hareket başlamaktadır. Hareket her zaman için “Hayy” ismi ile canlılık ismi ile irtibatlıdır. Bir yerde hareket ve canlılık varsa o varlığın kendine olan iradesi ve kendini tanıması da beraberinde gelir. Buna eşlik eder mahiyette “Hayy” isminin yanına ilim, yani “Alîm” ismi de doğal olarak gelmektedir.

         Bu şekilde Esmaların doğuşunu görmekteyiz. Arifler derler ki 7 esma esastır Allah’ın 7 ismi, buna ümmühat-ı seb’a denir. Bu isimler Allah’ın bir isminden zuhur ederler, ardından bu 7 isimden diğer isimler çıkmak suretiyle bir isimler hiyerarşisi oluşturulur. Kâinatta, oluşta, kevn de Allah’ın isimlerinden başka bir şey yoktur. Yani Allah kâinatı isimleriyle kuşatmıştır.

          Binaenaleyh şehadet aleminde olan yani bu mertebelerin en altında olan yaratılmış varlığın tekrar kaynağını tanıyabilmesi için basamak, basamak bu inişin çıkışını yapması gerekir. İnişin çıkışı da Zat, en yukarda, ona varılacak son nihai gaye o ise, Zattan fiilleri çıkmıştı, çünkü hareket meydana geldi. Fiillere bağlı olarak sıfat oluştu, sıfatların ardından isimler oluştu. İsimler de eşyanın, yani maddelerin aslını oluşturdu. Dolayısıyla biz şu an madde âleminden isimlere, isimlerden sıfatlara, sıfattan fiile, fiilden zata çıkmak gibi bir hiyerarşi izlemek durumundayız.

         Bir başka deyişle aşağıdan yukarı trafik, bir seyir izleyelim; Eşyanın yani şeylerin, nesnelerin sırrı isimlerdir. Esma nesnelerin sırrıdır. Yani âleme Cenab-ı Allah isimleriyle yayılmaktadır, bast edilmektedir.

         İsimler müsemma ile irtibatlıdırlar yani her ismin bir manası vardır. İsmin manası o ismin batınıdır, ruhudur, içidir. İsim ise o mananın zahiridir, dışıdır, cesedidir. Fakat ruhu bizim ilk etapta, ilk merhale de görebilmemiz mümkün olmadığından dolayı, onunla irtibat kurabilmemiz ilk merhalede mümkün olamayacağından dolayı biz ancak bilebileceğimiz, dokunabileceğimiz, tutabileceğimiz yönünden başlayabiliriz ki o da isimlerdir yani dıştır.

           İsimler mesela Allah’ın isimlerini saymaya başladığımız zaman, işte Rahman, Rahim, lâtif.. vs. gibi isimler aslında birer4 kelimeden ibarettirler. Fakat Lâtif’in içinde ki mana letafet o isimlere devamla insanda manası açığa çıkar. Onun için dervişlerin bir ismi veya bazı isimleri özel olarak ve bazı adetlerde, gene Kur’an ı kerimde geçen “Allah’ı çokça anınız” (Ahzab/41 – Enfal/45 – Cuma/10. Vs.) zikrediniz sözünü kendilerine sertac etmişler, Allah’ın isimleriyle yakınlığı o kişi elde ettiği zaman, isimleriyle olan tanışıklığı, ülfeti isimlerin içine yani manasına çekecektir.

          Böylece “Tehalleku bi ahlakillah.” Allah’ın ahlakıyla ahlaklanınız, gene Allah’ın boyasına boyanınız, bunların hepsi remzi ifadeler, sembolik ifadeler, Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak, Allah’ın boyasına boyanmak, Allah’ın ruhunu taşıyor olmak ve ben ona bütün isimlerimi yükledim sözüne muhatap olduğu zaman insan, o zaman bu yönü ile bu iç özelliği itibarıyla insan sıradan toprakta eriyip gidecek bir varlık değil, bunun ötesinde, bunun çok ötesinde ulûhiyetin kendisini muhatap aldığı ve kendisiyle konuştuğu, kendisini karşısına alıp onunla konuştuğu çok yüce bir varlık olmakta.

           Ona sufiler elest bezmi derler. Elest bezminde onunla hemhal olmak, hem dost olmak, onunla sohbet ediyor olabilmek, “ben senin rabbin değil miyim” sorusunun muhatabı olmak ve ona cevap olarak ta “Eyvallah efendim daha başkası mümkün mü” diye cevap veriyor olması insanın eşref-i mahlûk olduğunu, en seçilmiş varlık olduğunu, yeryüzünde de Allah’ı temsil edebilecek bir mertebeye sahip olduğunu gösteriyor.

           “Ey insan bir zamanlar uluhiyyette idin, ama oradan kopmak sureti ile unuttun.” Onun için tasavvufta insana hatırlatılır. Hatırlama demek geçmişte bir şey olmuş olmalı ki hatırlansın yoksa başından bir şey geçmeyene hatırla onu denilmez, git öğren denilir. Öğrenmek sıfırdan başlanan bir şeydir. Ama Kur’an da sürekli; “efelâ tezekkerun” hatırlamaz mısınız diye bize sanki bir şeyler geçmiş, biz bir yerlerde imişiz, onunla berabermişiz, ama bir şekilde bu beden içerisine, kayıtlılık âlemi içerisine girmekle “Nefs” denen bir mekanizma bizim gözümüzü perdeleyince biz o kaynağımızla yabancılaşmışız. Yeryüzü hayatı zaten o kaynağı yeniden keşfetme, ama sizde olmayan şeyi siz keşfedemezsiniz. Yani sizde bir şey potansiyel olarak verilmemişse siz onu keşfedemezsiniz.

           Bunların hepsi insanın kaynağının aslında Allah olduğunu, bunu Kur’an ı kerim de mesela cenazelerde çokça söylenen bir sözdür ama kimse onun manasını bilmez. innâ Lillâhi ve innâ ileyhi râci’ûn; (Bakara/156) Şüphesiz biz Allah’tanız ve şüphesiz O’na döneceğiz.

           Tabii burası çok hassas bir nokta, yani Hz. İsa’nın başına gelenler, onun Allah’ın oğlu olduğunu iddia edenler, Allah’ın yanında ikinci bir ilâh gibi tayin etme tehlikesinden dolayı bizim bazı âlimlerimiz; aman sakın ha sakın ha diyerek bu sakın ha lar bizi o kadar da uzaklaştırmış ki Allah’tan yani Allah’a yakın bir ifade samimi bir ifade kurduğunuz zaman o samimi ifadeler sanki şirk olacak tehlikesinden dolayı bu sefer de Allah ile soğuk bir ifade tercih edilmiş. Yani mesafe konulması tercih edilmiş.

            Bu da bir başka tehlike aslında. “Şah damarınızdan daha yakınım” (Kaf/16) diyen Allah o zaman benden uzak olamaz. Şah damarı bir varlığın en önemli, en hayati yeridir, o kesildiği zaman o canlı yaşayamaz. Ben şah damarınızdan daha yakınım diyorsa O bizle beraberdir, bizden uzakta değildir. Dolayısıyla Allah ile olan bizim irtibatımızı yeryüzünde ki hayatımız içerisinden ancak esmalarını tanımak, esmalarını tahakkuk ettirmek -eski tabirle- esmalarını kendi üzerimize çekmek ve kendimizde gerçekleştirmek ile O’na doğru yakınlaşmaya başlayabiliriz. Esma ile başlayacağımız bu yolculuk ardından onun manalarına yani isimlerden manalarına geçmemize sebebiyet verecektir. Manalara geçmek içinde esma durağından geçmemiz gerekiyor. (Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç)

****************************************************

Yeryüzünün en değerli ve en üstün varlığı olan insanın yaratılış gayesi, Allah’a kulluk etmektir. Bu husus, Zâriyât suresinin; “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım ” anlamındaki 56. ayeti ile ifade edilmiştir. Hasan el-Basrî (ö. no/728), Mücâhid ibn Cebr (ö. 104/722) ve İbn Cüreyc (0.150/767) başta olmak üzere birçok İslam bilgini bu ayetteki “ibadet kavramına “marifet” anlamını vermişlerdir. Buna göre ayetin anlamı, “Ben cinleri ve insanları ancak beni tanısınlar/bilsinler diye yarattım” şeklinde olur. Bu yoruma Ankebût suresinin 61. ve 63., Lokman suresinin 25., Zümer suresinin 38., Yûnus suresinin 31., Zuhrûf suresinin 9. ve 87. ayetleri delil gösterilmiştir.

Dolayısıyla insanın en başta gelen temel görevi her şeyden önce Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanımak, O’na iman ve itaat etmektir. Allah’ı tanımadan O’na kulluk etmek mümkün değildir. Biz Allah’ın bize verdiği akıl, görme, bakma, düşünme ve muhakeme yeteneklerimizi kullanarak Allah’ın varlığını, hatta yaratıcı ve kadir oluşu gibi bir kısım sıfatlarını anlayabilir, öğrenebiliriz. Ancak O’nu bir rehber olmadan bütün özellikleri ile tanıyamayız, bilemeyiz. Allah peygamberleri ve gönderdiği kitapları vasıtasıyla insanlara hem kendini tanıtmış hem de onlara kulluk görevlerini bildirmiştir. Son rehber Kur’ân ve Kur’an’ın tebliğ ve tebyin edicisi Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) bize Rabbimizi bütün özellikleri, isim, sıfat ve fiilleri ile tanıtmıştır.

Allah’ın isim, sıfat ve fiilleri, O’nun zatına nispet edilen mana ve kavramlardır. Bu isim ve sıfatlar, Allah hakkında yücelik ve aşkınlık ifade eder. İnsanlarda saygı hissi uyandırır. Zikir ve duada kullanılmaları, duanın ve ibadetin kabulüne vesile olur, kalbe huzur ve sükûn verir, insana ilâhî lütuf ve rahmet telkin eder.

Allah’ın isimleri aslında birer vasıftan/nitelikten ibarettir. Zatı için âlem olan tek isim vardır o da Allah lafzıdır. Allah lafzı, uluhiyyete delalet eden özel isimdir. Diğer isimler, aslında Allah’ın sıfatlarından ibarettir. Bütün isimler O’na isnat edilir. “Allah gafurdur, rahimdir, hakimdir” denir. Bu sıfatların fiilleri de O’na isnat edilir. “Allah rahmet etti, rahmet eder, Allah ‘im rahmet et!, Allah görür, işitir, bilir” denir. Allah’ın nitelikleri ayet ve hadislerde; ism-i fail, ism-i tafdîl, sıfat-ı müşebbehe, isim ve sıfat tamlaması, mastar ve fiil şeklinde ifade edilmiştir. Ayet ve hadislerde geçen isimlerin hepsi aslında birer sıfattır. Sıfatların medlulü ile muttasıf olan Zat’a delaletleri sebebiyle bunlara isim denilmiştir. Başka bir ifade ile bu sıfatlara isim denilmesi, Allah’ın bu sıfatlarla çok nitelenmesi sebebiyledir. Allah bu sıfatlarla o kadar nitelenmiştir ki bunlar isim derecesine çıkmıştır. Allah’ın isimlerinin çokluğu fiillerinin çokluğuna delalet eder. Allah’ın, Kur’an’da kendisini bazen “Ben“, bazen de “Biz” şeklinde tanıtması, zatının birliğini, sıfatlarının çokluğunu ifade eder. Bu isimlere sıfat değil de isim denilmesi sıfatların delalet ettiği Zatın bu niteliklere tam sahip olması, sıfatlarının isimleşmesi sebebiyledir. Başarı Allah’ın lütfü iledir. (Doç. Dr. ismail Karagöz- Esma-i Hüsna) ………………………………………………….

           Hiç kimse Hakka isimler vermek veya O’na bir takım fiiller nispet etmek hakkına sahip değildir. Sadece Hakkın bu konuda kendisine tasarruf hakkı verdiği kimse bunun dışındadır. Bu tasarrufların bilinmesi ise Hakkın bildirmesi ile, akıl yoluyla değil şeriat ile bilinebilir. Hadiste belirtilen “yüzden bir eksik – doksan dokuz” ifadesi, pekiştirmek için söylenmiştir. Nitekim benzer bir te’kit şu ayet-i kerimede söz konusudur; Hacda 3 gün, 7 günde dönünce tutarsınız. Bu ikisinin toplamı ondur. (Bakara/196) (Sadreddin Konevi- Esmaül Hüsna şerhi)

*******************************************************************************************************************************

         Allah’ın isimlerinin sayısı konusunda İslâm âlimleri değişik görüşler ileri sürmüşlerdir İmâm Gazzalî’ye göre isimleri Kur’an ı kerimde bulunan ve Allah’a izafe edilen fiillerden isim türetilecek olursa, konuyla ilgili ayetlerin çokluğundan dolayı isimlerin çoğaltılması mümkündür. (MeselaYunus/12 – Sebe’/48 – Hac/17 – Mü’min/20 gibi) Bu türden ayetlere dayanarak O’na Kâşif, Kâzıf bil Hakk, fasıl, kâdî gibi isimler nispet edilir ki bu söz konusu mesele de herhangi bir sınırlamanın bulunmadığını göstermektedir. Zeccâc, Kuseyri, ve İbn Benecân gibi alimler Allah’ın kıyasi olarak makul manalarla isimlendirilebileceğini kabul etmişlerdir İmâm-ı Gazzalî ve İbn Arabî’ye göre ise isimlendirme ancak naslarda bulunma şartıyla (tevkifi) mümkündür.          Allah hakkında yetkinlik ifade eden isimlerin sadece Kur’an ve Haber-i mütevatire dayanılarak tespit edilebileceğini söyleyen Ebû Bekir İbn. Arabî ye göre akaid konularında kesin delil kabul edilmeyen ahâd rivayetlerde Allah’a dua ve niyazda bulunmakta herhangi bir sakınca yoktur. Sonuç olarak dil, üslup ve muhteva bakımından yetersizlik taşımayan, küçümseme ifade etmeyen ve İslâm’ın sunduğu ulûhiyet anlayışıyla bağdaşabilen kavramlarla Allah’ı adlandırıp nitelemekte de herhangi bir sakınca olmasa gerekir. Nitekim Arap olmayan Müslüman milletler de Allah’a kendi dilleriyle bası isim ve sıfatları ve O’na o isimlerle dua ve niyazda bulunmuşlardır. (Allah’ın isimlerinin sırları ve Manâlarının keşfi. İbn. Arabi- Giriş- Prof Dr. Ramazan Biçer))

*****************************************************************************************************************************

ALLÂH ESMÂ’SINDAKİ MUAZZAM, MUHTEŞEM ve MÜKEMMEL ÖZELLİKLER (ESMÂ ÜL HÜSNÂ) B’ismi-llâh-ir Rahmân-ir Rahıym.

          Esmâ’sıyla (muazzam, muhteşem mükemmel özellikleriyle) varlığımı yaratan, ismi Allâh olan Rahmân Rahıym’dir!

Bilelim ki, “isim” yalnızca, dikkati o isimlenene veya o isimle isimlenmişteki bir özelliğe işaret için kullanılır! İsim, asla isimle işaret edileni bütünüyle anlatmaz ve açıklamaz! Yalnızca kimliğe veya bir özelliğe işaret eder! Belki isim, çok özellikler taşıyana sadece dikkati yöneltmek için kullanılır.

Öncelikle şu gerçeği çok iyi fark edelim. “Allâh isimleri” olarak bildirilen özellikler, ötelerde bir tanrının çeşitli cici – güzel isimleri midir? Yoksa bir “varlık – vücud sahibi” kabul edilenlerin tüm özelliklerini, asılları itibarıyla “yok“ken; “zıll = gölge” varlığına verilen isimden ve açığa çıkan özelliğinden dolayı, duyu ve şartlanmanın ayrı bir varlık verdiği; gerçekte ise “Allâh” ismiyle işaret edilenin yaratış özelliklerine dikkat çekmek için midir? Bu realite fark edilip kavranıldıktan sonra, konunun “Allâh isimleri” diye bilinen yanına gelelim.

Zikir= insana hakikatini hatırlatıcı” olarak bildirilen Kur’ân-ı Kerîm, gerçekte, tümüyle “Ulûhiyet“i anlatan “El Esmâ ül Hüsnâ“nın açılımıdır! İnsanın “hatırlaması” istenilen, kendisine talim edilmiş olan “esmâe külleha“dır! Yani, “var“lığını meydana getiren, “bildirilen isimlerin özelliklerinin tamamı“! Bunların bir kısmı Kur’ân-ı Kerîm’de bildirilmiş, bir kısmı da Rasûlullâh tarafından açıklanmıştır. Bu yüzdendir ki, asla, her şey bu doksan dokuz isimden ibarettir denemez!

Misal verelim. Rab, Mevlâ, Kariyb, Hallak gibi bazı isimler Kurân’da mevcut olmasına rağmen doksan dokuz isim arasında sayılmamıştır. “Yefalu ma yurîd” âyetinde bildirilen İrade sıfatının (dilediğini oluşturma) adı olan “Müriyd” ismi de gene bu isimler arasında bildirilmemiştir. Buna karşın Celiyl, Vâcid, Mâcid gibi bazı isimler ise doksan dokuz isim içinde var olmasına karşın, Kur’ân-ı Kerîm’de geçmez. İşte bu yüzdendir ki, Allâh ismiyle işaret edilenin, ilminde seyrini oluşturan “Esmâ mertebesi” olarak tanımlanan isimlerini (özelliklerini – Kuantum Potansiyel) doksan dokuz ile sınırlamak çok yanlış olur.

Belki, insana hakikatini hatırlaması için bu kadar isim özelliği bildirilmiştir; hakikatini hatırlayıp yaşayan ise hadsiz hesapsız bilinmeyen başka isimlerin özellikleriyle yaşar; diyebiliriz. Ayrıca, cennet diye tanımlanan yaşam boyutunun dahi buna işaret ettiği söylenebilir. Evren içre evrenler gerçeğini var kılan sayısız özelliklere işaret eden isimlerden ise hiç haberimiz yoktur belki de!

Derin düşünce (Ulül Elbab = öze ermişler) indînde kullanılan “zıll vücud = gölge varlık” tanımlaması, o varlığın bizâtihi “var” olmayıp; algılayana GÖRE “Allâh isimlerinin bileşimi olarak” açığa çıkışına işaret eder.

Hatta gerçeği hakkıyla dillendirmek gerekirse, “Esmâ bileşimi” tanımlaması dahi bir mecazdır; çoklu algılayan anlayışları, Tek’il realiteye adapte içindir. Zira mutlak hakikat, her an yeni bir şe’nde olan “çok boyutlu tek kare resim” seyridir! “Esmâ bileşimi” denilen ise resimdeki bir fırça darbesi! Algılanan her “şey”, ismi nedeniyle, sanki Allâh’ın Esmâ’sı itibarıyla O’nun gayrı olarak sanılsa dahi, -O ötede tanrı olmadığı için-, hakikatte, o isimle isimlenmiş varlık, Allâh Esmâ’sı nedeniyle “var“lık olarak algılanandır!……

Bilelim ki “Allâh isimleri“, bilinç devrede olmaksızın şuurda açığa çıkıp (vahiy), daha sonra bilinç tarafından değerlendirilmeye çalışılan evrensel -kâinat anlamında değil, âlemler işareti doğrultusunda- özelliklerdir.

Esmâ ül Hüsnâ” Allâh’ındır; o isimlerin işaret ettiği özellikler, TEK ve SAMED olarak bildirilen, Allâh adıyla işaret edilenin, Esmâ mertebesine, (Kuantum Potansiyele) zamansızlık – mekânsızlık boyutuna, “nokta“ya işaret eder. Dolayısıyla bu isimler ve bu isimlerin işaret ettiği anlamlar sadece O’nundur; beşer anlayışıyla kayıtlanamaz! Nitekim 23.Mu’minûn Sûresi’nin 91. âyetinde “SubhanAllâhi amma yesıfun= Allâh onların tanımlamalarından Subhan’dır (ötedir)!” buyurulur!

O’na isimlerin mânâlarıyla yönelin. O’nun Esmâ’sında ilhada sapanları (Esmâ’yı beşerî değer yargılarıyla sınırlayanları; El Esmâ ve El Hüsnâ’nın ne olduğunu fark edemeyenleri ve “Ekberiyet“iyle Allâh’ı bilmeyenleri) terk edin! Yapmakta olduklarının karşılığını göreceklerdir.” ( 7.A’raf: 180)

“El Hüsnâ’yı tasdik ederse, böylece ona en kolayı kolaylaştırırız!” (92.Leyl: 6-7)

Hatta ihsan hâli (muhsin oluşun cezası) bile “El Hüsnâ“ya bağlanıyor.

           “İhsan ehline, daha güzeli (El Hüsnâ) ve fazlası (Rıdvan) vardır. Onların vechlerini (yüzlerini – şuurlarını) ne kara toz zerresi (bencillik), ne de (hakikatlerinden ayrı düşmenin getirisi olan) zillet kaplar… Onlar sonsuza dek cennet ehlidirler!” (10.Yûnus: 26)

           “Zâtı” itibarıyla “benzeri” olmayan; Esmâ’sının işaret ettiği özellikleriyle yarattıklarıyla kayıtlanmaktan ve sınırlanmaktan berî olan; “Ekberiyeti” ile sayısız nokta“lardan bir nokta olan “çok boyutlu holografik tek kare resim” diye açıklamaya çalıştığımız “Esmâ mertebesi“nin “kesret – çokluk boyutu” olarak algılanışı olan -gerçekte tekil tümel- “fiiller” âlemini, “ilminde” var kıldığı özellikler ile yaratmıştır.

Daha derine gitmeden toparlayalım; Allâh isimleri olarak vahiy yollu bildirilen özellikler, Dünya üstünde yaşayan “yeryüzü halifeliği“nin farkındalığına ermeye çalışan “zâlim ve cahil insan”ın algıladığının çok çok ötesinde, evrensel boyutların tümünü “yok“tan, “zıll – gölge” vücud olarak (holografik) “var” kılan özellikler tekilliğidir!

MUAZZAM, MUHTEŞEM, MÜKEMMEL özelliklerdir “Esmâ mertebesi“, tüm boyutsallığı ve içre varlıklarıyla evrenselliğin hakikati olarak!

Şimdi bir an, insanın algıladığı dünyasını düşünün! Sonra da dar çerçeveli bakış açısı anlamındaki köylü bakışından arınmış olarak, en son bilgilerinizin oluşturduğu evrensellik anlayışıyla “başınızı (bakışınızı) kaldırıp semâya bir bakın” Kur’ân-ı Kerîm ifadesiyle!

Duyularınızla algıladıklarınız, evrensel azamet, ihtişam ve mükemmeliyet yanında nedir ki? İşte bu gerçeklik dolayısıyla umarım Allâh isimleri hakkında bugüne kadar düşünülüp konuşulup yazılmışların, yalnızca vahiy kaynaklı gelen BİLGİ’nin (Kitap’ın), arındığı kadarıyla bilinçlerimiz tarafından değerlendirilişi olduğunu aklımızdan çıkarmayarak; bu isimlerin işaret ettiği özelliklerin, tüm evrensellikte geçerli olduğunu; tüm yapıda her an yepyeni anlamları, açılımları meydana getirdiğini göz önünde tutarak konuya eğilebiliriz.

Bu arada şunu vurgulayayım ki, “Ekberiyet” başlıklı yazımda açıklamaya çalıştıklarım pek “oku“nmamış! Bahsettiğimiz Esmâ mertebesinin özelliklerinin, “Allâh” adıyla işaret edilen indîndeki, sayısız “nokta”lardan bir “nokta” ve dahi “Hakikat-i Muhammedî” veya “Ruh adlı melek” isimlerine bürünerek açığa çıkan “Kuantum Potansiyel”, sonsuz-sınırsız; ezeli ve ebedi olmayan Esmâ mertebesi özellikleri olduğu gibi; ayrıca, bu mertebenin ilminin, tüm evren içre evrenler olan “çok boyutlu tek kare resim” diye söz ettiğimiz olduğu da fark edilmemiş! Bu yüzdendir ki, hâlâ, Allâh, âlemlerdeki tek bir tanrı olarak algılanmakta devam ediyor! Oysa tüm seyir ve dillendirilenler yalnızca “nokta”mızla ilgilidir ki; Allâh yalnızca “Allâh”tır; “Ekber“dir! Subhanehu min tenzihiy!

Şunu da asla hatırdan çıkarmayalım ki, yazdıklarım kesinlikle olayın son noktası olmayıp, bu konuda yazılabileceklerin yalnızca mukaddimesi (giriş yazısı) mahiyetindedir. Bundan daha derininin açıkça yazılıp yayınlanması tarafımızdan mümkün değildir. Ayrıca ehlinin fark edeceği üzere, bu kadarı dahi bugüne kadar bu açıklık, netlik ve detayla yazılmamıştır. Konu ustura sırtı gibi ince ve keskindir, çünkü okuyan kişi hiç farkında olmadan ya ötede bir tanrı kavramına kayabilir; ya da çok daha kötüsü firavun misali, benliğiyle – bilinciyle ve dahi hayvani yapı olan bedeniyle hakikati sınırlama derekesine düşebilir!

Buraya kadar “El Esmâ” işaretinin neye olduğuna dikkat çekmeye çalıştık. Şimdi gelelim “el Hüsnâ” olarak bildirilen muazzam, muhteşem ve mükemmel anlam ve özellik ihtiva eden isimlerin işaret ettiği özelliklere… Elbette “esfeli sâfîliyn” olan kelimelerin elverdiğince! Burada öncelikle şu hususa dikkat gerekir kanımca.

TETİKLEME SİSTEMİ

Bu isimlerin işaret ettiği özellikler her noktada tümüyle mevcuttur eksiksiz! Ne var ki, açığa çıkması dilenen özelliğe göre, kimileri kimilerine baskın hâle gelerek, tıpkı ekolayzırda yükselen kanalların öne geçmesi gibi, diğerlerinin önüne geçerek oluşumu meydana getirmektedir. Ayrıca belli isimlerin işaret ettiği belli özellikler, doğal olarak, otomatik olarak ilgili diğer isimlerin oluşumlarını tetikleyerek, akışı – oluşumu, “yeni şe’n“i meydana getirmektedirler.

İşte bu olay, “Sünnetullâh” diye tanımlanan, evrensel Allâh kanunlarının -ya da basîreti kısıtlı olanların deyişiyle doğa kanunlarının- işleyiş mekanizmasını anlatmaktadır. Bu husus tahmin ve hayal edilemeyecek kadar azametli bir olaydır; ezelden ebede, tüm boyutlarıyla ve algılanan tüm birimleriyle her şey bu sistem içinde varlığını sürdürür!

          Evrensel boyutta veya insanın dünyasında, bilincinden açığa çıkan düşünceler dâhil, tüm fiiller bu sisteme göre oluşur. Buna kısaca “İsimlerin özelliklerinin ilgili ismin özelliğini tetiklemesi mekanizması” diyebiliriz. Yukarıda uyardığım üzere, bu isimlerin özelliklerinin açığa çıkış ortamı olarak -gerçekte TEK‘il- bilebildiğiniz tüm evrenselliği düşünün. O evrensellik içinde algılayanın algıladığı her ortama ya da boyuta veya açığa çıkan birime göre, söz ettiğim “tetikleme” olayı geçerlidir!

Bu sisteme göre de -neyin neyi meydana getireceği bilinmesi nedeniyle- ezelden ebede ne olup bitecekse “Allâh ilminde” mevcuttur! Bakara Sûresi sonundaki (2.Bakara: 284) “...Bilinçlerinizde (düşündüğünüz) ne varsa, açıklasanız da gizleseniz de, Allâh varlığınızdaki Hasiyb ismi özelliğiyle size onun sonuçlarını yaşatır...” uyarısı; Zelzele Sûresi’ndeki (99.Zilzâl: 7) “Kim zerre kadar hayır yaparsa, sonucuna erişir” ve de “Hasiyb” isminin işaret ettiği özellik, hep bu “tetikleme” mekanizmasını bize anlatmak içindir ki, açığa çıkan bir fiil veya düşüncenin sonucunun yaşanmaması mümkün değildir. İşte bu yüzdendir ki, geçmişimizde düşündüğümüz ya da ortaya koyduğumuz şükür ya da nankörlük bâbında her fiil mutlaka sonucunu yaşatmıştır veya yaşatacaktır! Bu konu üzerinde derin düşünülürse çok kapı açar ve çok sırlar fark edilir. “Kader sırrı” olarak bahsedilen konu dahi bu mekanizma ile ilgilidir! (Ahmed Hulusi- Esmâ ül Hüsnâ)

………………………………………………………………….

İlâhi isimler Âlemin var oluşunun sebebidir. Varlıkların vücudunun zuhura gelişi isimlerle olmaktadır. Âlemde ki bütün varlıklar Allah’ın isimlerinin mazharıdırlar, her birinde Allah’ın bir veya birkaç isminin tecellisi vardır. İsmin menşei sıfat, sıfatın menşei ise zâttır.

Bu isimler bir yönüyle isimlenene diğer bir yönüyle de hakikate delalet eder. Dolayısıyla isimler aslına bakılacak olursa birer nispet ve izafetten ibarettir ve bir asla rücu ederler. Mümkin varlıkların asılları veya birçok ilahi ismin tasarrufu altında onlarla sıfatlanmışlardır.

Sufîler Allah’ın sıfatlarını “Celâl” ce “Cemal” şeklinde iki gruba ayırırlar. Kahır ve gazabına delalet eden esma ve sıfatları için “Celâl”, O’nun lütuf ve rızasına delâlet eden isim ve sıfatlarına mutlak güzelliğini ifade etmek için de “Cemâl” terimini kullanırlar.

Sıfat ve esmayı külliyat itibarıyla saymanın mümkün değildir. Zata ve sıfatta olan tecellilerin birbirinden farklı olduğunu, zattaki tecelliyi idrakin mümkün olmayıp, zaten biz de Hakk’ın varlığı, mesela Hayy olduğuna, O’nun kesif mertebesine ve zahirliğine, dolayısıyla varlığın alâmeti olan âleme bakarak hükmederiz. (İsmail Hakkı Bursevî)

……………………………………………………….

İsmin tarif ve hakikatin izahı hakkında deriz ki; Eşyanın aslında vücudu, zihinlerde vücudu ve dillerde vücudu vardır. Gerçek ve hakiki olan vücut, asılda ki vücuttur. Zihinlerde ki vücudu ise ilmi ve şekli, lisanlardaki vücudu da lafzi ve istidlâlidir. Meselâ semanın aslında ve zatında bir vücudu vardır. Zihinlerimizde ve gönüllerimizde de bir vücudu vardır Çünkü semanın şekli gözlerimizde ve dolayısıyla hayalimizde iz bırakmış bulunmaktadır. Semanın yok olduğunu vücuttan kalktığını farz edelim onun şekli hayalimizde devamlı olarak yaşayacaktır. İlim diye tabir ettiğimiz şey işte bu suret ve bu şekildir. Her kimin Esma-i Hüsna’dan nasibi, sadece lafızlarını işitmek, lügat bakımından tefsir Ve vaz’ını bilmek ve manasının Allah-ü Teâlâ hakkında sabit olduğuna kalbi ile inanmaktan ibaret kalırsa, şüphesiz o insan talihsizdir ve derecesi düşüktür. Halk arasında övünecek bir şeye sahip olduğu söylenemez. Çünkü lafızları işitmek, şeşleri işitmeye yarayan kulak vasıtasının selâmetine bağlıdır ki, bu meziyet hayvanda bile mevcuttur.

Lafızların mânâ ve istimalini anlama keyfiyetine gelince, bu, Arap lisanına vâkıf olmaya bağlıdır M, bir lügatçi ve hatta geri zekâlı bir bedevi bile bu mertebeyi onunla paylaşır. Bir lafzın manasının Allah-ü Teâlâ hakkında sabit olduğunu keşifsiz olarak itikat etme keyfiyetine gelince bu, lafızların” manalarını anlayıp onları tasdik etmekten üstün bir maharet gerektirmez. Avamdan biri ve hatta bir çocuk bile bu mertebeyi onunla paylaşır. Sözü anlamaya başladıktan sonra bu mânâlar çocuğa telkin edilirse kabul ve telâkki eder, kalbi ile inanır ve gönlünü kesin olarak o manalara bağlar. Âlimlerin ekseri sinin mertebesi de işte budur. Tabiî ki onlar, bu üç mertebede kendilerine ortak olanlardan daha üstündürler.

Tabiî ki onlar, bu üç mertebede kendilerine ortak olanlardan daha üstündürler. Fakat bu, olgunluğun zirvesine nazaran apaçık bir naksıyettir: Zira ebrâr (iyiler) in hasenatı mukarrabin (ermişler) in seyyiâ-ıdır.

Nitekim ermişlerin Esmâ-i hüsna’dan nasibi üçtür:

a – Bu mânâları mükâşefe ve müşahede yolu ile bilirler, bu keşif, vuzuh ve açıklık bakımından insanda bâtını sıfatları sebebiyle hasıl olan yakîn mesabesindedir. Bu çeşit imanla baba ve öğretmenlerden taklit yolu ile alınıp kesin olarak gönül bağlanan itikat arasındaki fark cidden büyüktür. İsterse bu taklidi itikat, ilmi kelâm’a dair bir takım cedelî delillere dayalı olsun.

b – Keşif tarikiyle erdikleri celâl sıfatlarını çok büyük bulurlar; mekân bakımından değil, sıfat bakımından Hakk’a daha yakın olmak için imkânları nispetinde o sıfatlan takınmaya çalışırlar. Gönül, bir sıfatın büyüklük ve cazibeliği ile dolduktan sonra artık o sıfata karşı sürükleyici bir arzu duymaması, o celâl ve Cemal’e âşık olmaması, nefsini o sıfat ile tezyin hususunda titizlik göstermemesi tasavvur edilemez. O sıfatın kemâline ermek mümkün olmasa bile mülakin olduğu kadarına ulaşmak arzusu onu harekete geçirir, bu arzu herkeste vardır. Bu itibarla Allah-ü Teâlâ’nın sıfatlarını mütalâa eden kişinin kalbi, masivadan tamamen arınmış olmalıdır. Çünkü marifet arzunun tohumudur; nefsani duygulardan boş olan bir kalbe rastlayınca derhal yeşerir ve eğer kalp, bu duygulardan hâlî olmazsa tohum da başarılı olamaz.

c – O sıfatlardan mümkün olanı elde etmeye, onunla ahlâklanmaya, onun güzellikleri ile nefsini tezyin etmeye çalışırlar. Her kim onların sıfatlarından bir benzeyiş kaparsa onları Hak Teâlâ Hazretlerine yaklaştıran sıfatlarından ne miktar elde etmiş ise o miktar yakınlık kazanmış olur. (İ. Gazali Esmaü-l hüsna şerhi)

………………………………………………………………..

Yaratılmış için bilgi, ancak iman sayesinde Hakka yakınlıkta mutluluk sağlayabilir Bunula beraber bilgi, mertebesi bilinmeyen mutlak bir üstünlük sahibidir. Bu durumda yaratılmışta ki iman nuru, kendisiyle birlikte imanın bulunmadığı ilim nurundan daha kıymetlidir. Şu var ki imandan bilgi meydana gelmiş ise İman nurundan doğmuş bilginin nuru daha üstündür ve onun sayesinde bilen mü’min, bilmeyen mü’minden ayrılır. Ey iman edenler! Size: “Meclislerde yer açın.” denilince yer açın ki Allah da size genişlik versin. Size “Kalkın.” denilince de kalkın ki Allah sizden inananları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah yaptıklarınızdan haberi olandır. (Mücadele/11) ayetinde kastedilenler mü’minlerdir. Burada ilim ile kast edilen Allah’ı bilmektir. (ibn Arabi-Fütuhat)

          ESMA-İ HÜSNANIN MANÂLARI HAKKINDA

          Bil ki Allah Tealâ hazretlerinin bütün esma-i Hüsnâ sının mânâları şu dört kelimenin içindedir. Ve o dört dahi; “Sübhanallah”, “Elhamdülillâh”, Lâ ilahe illallah”, ve “Allahuekber” kelimeleridir.

         Sübhanallah kelime-i mübârekesinin manâsı, bütün ayıpları ve noksanları, hatta kendi sıfatlarıyla ef’âlini Cenab-ı Hakkın zatından selb eylemekten ibarettir. İşte Allah Tealâ isimlerinden Kuddûs ve Selâm ve emsali gibi selb manâsını mütezammın (Kavrayan, içine alan) olan ne kadar isimler varsa hepsi bu “Sübhanallah” kelimesinin içindedir.

“Elhamdülillah”; Kelimesinin manâsı da her kemâli, hatta kendi sıfatlarıyla ef’âlini Cenab-ı Hakkın zatına ispat eylemekten ibarettir. Binaenaleyh Allah Tealânın isimlerinden isbat-ı kemâl manâsını ifade eden Hayy, Âlim, Kâdir ve emsali gibi ne kadar isimleri varsa hepsi de bu “elhamdülillah” kelimesine dahildir.

İşte biz “Sübhanallah” kelimesiyle aklımıza gelen her ayıp ve noksanı Cenab-ı Hakk’tan nefy ederiz. Kezalik “Elhamdülillah” kelimesiyle de idrak eylediğimiz yani kemâl olduğunu bildiğimiz her kemâli de Cenab-ı Hakka ispat etmekteyiz.

Bizim nefy eylediğimiz kemalin haricinde kalanlara gelince; Bunlar bizden tamamıyla gâiptir ve bizim meçhulümüz olan şeylerdendir. Fakat bu nefy ve ispat olunan şeylerin icmalen tahakkuku “Allahu ekber” kavlimizin içindedir. Allahu ekber demek Cenab-ı Hakkın zat-ı ecellü a’lâsı,bizim nefy ettiğimizden ve ispat eylediklerimizden de âlîdir, ve â’zâmdır demektir.

İşte Cenab-ı hakkın isimlerinden idrak olunamayan ve akla gelmeyen kemâlâtı mutazammın olan “Zü’l-Celâli vel’-ikram gibi ne kadar isimler varsa bunların dahi hepsi “Allahu ekber” kelimesine dâhildirler.

Vaktâ ki bizim nefy eylediğimiz şeylere şeklen benzeyenlerle bunların naziri olanların mevcûdîn içinde bulunması vücudun şanındandır. O halde bunların da icmâlen tahakkuku bizim “Lâ ilahe İllallâh” kavlimiz iledir. İşte uluhiyyet istihkak-ı ubudiyyete râci’ olan, ubudiyyete lâyık ve müstehak olan dahi sade bizim zikreylediklerimizle ittisaf eden kimsedir. Vallahu a’lem. (İbn. Ârabî- Marifet kitabı)

……………………………………………………….

Allah-ü Teala’nın doksan dokuz ismi vardır. O isimleri kim ezberlerse (sayar, manasını anlar ve şuûruna ererse) cennete gider. Şüphesiz, Allah tektir ve tek olmayı sever.(Hadis)

         Arapça ‘da “isim” kelimesinin çoğulu olan “esma ile “güzel, en güzel” anlamındaki “Hüsna” kelimelerinden oluşan “Esma-İ Hüsna” terimi, Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerde Allah-ü Teâlâ’ya nispet edilen isimleri ifade eder. Sadece Kur’an-ı Kerimde geçen ilahi isimler 100’den fazladır. Muhtelif Hadis-i Şeriflerde Allah’a nispet edilen başka isimler de mevcuttur.

Esma ül-Hüsna terkibinin, geniş anlamıyla bunların hepsini kapsamakla birlikte terim olarak daha çok doksan dokuz ismi içerdiği kabul edilir. Esma-İ Hüsna terkibinde yer alan Hüsna kelimesi güzel manasında sıfat veya en güzel anlamında ism-i tafdil (üstünlük sıfatı) sayılmıştır. Her iki halde de buradaki güzellik bir gerçeği vurgulamakta olup Allah-ü Teâlâ’nın güzel olmayan bir isminden söz edilemeyeceği için mefhûm-i muhalifini hatıra getirmez.

İlahi isimlerin güzellikle nitelendirilmesinin sebeplerini Ebû Bekir İbnü’l-Arabi (RA) şöyle sıralamaktadır:

1. Esma-İ Hüsna Allah hakkında yücelik ve aşkınlık ifade eder ve kullarda saygı hissi uyandırır.

2. Zikir ve duada kullanılmaları halinde kabule vesile olur ve sevap kazandırır.

3. Kalplere huzur ve sükûn verir, lütuf ve rahmet ümidi telkin eder.

4. Bilginin değeri bilinenin değerine bağlı bulunduğu ve bilinenlerin en şereflisi de Allah olduğu için Esma-İ Hüsna bilgisine sahip olanlara bu bilgi meziyet ve şeref kazandırır.

5. Esma-İ Hüsna Allah için vacip (olması gereken), caiz (olması uygun) ve mümteni’ (olması imkansız) olan sıfatları içermesi sebebiyle O’nun hakkında yeterli ve doğru bilgi edinmemize imkan verir.

İnsanların büyük çoğunluğu kâinatın bir yaratıcı ve yöneticisinin bulunduğunu kabul etmekle birlikte madde özelliği taşımadığından O’nu duyularıyla idrak etmeleri mümkün değildir. Şu halde yaratıcı ancak kâinat ve insanla olan ilişkisi bakımından tanınabilir. Bundan dolayı Esma-İ Hüsna bilgisi, Allah – alem ilişkisine ışık tutması ve sonuçta Allah-ü Teâlâ’yı tanıtması açısından önem taşımaktadır. Şunu da belirtmek gerekir ki evrenin bir parçasını oluşturan insan, akli istidlalleri yanında gönül hayatı bakımından da yaratıcı ile münasebet kurmak ihtiyacındadır. Bu münasebetin sağlanmasında Esma-l Hüsna nın vazgeçilmez bir rolü vardır.

İsimlerin kelimeler ve seslerle ifade edilmesi ve bu seslerin kulaklarda yankılanması söz konusu iletişimi geliştiren ve güçlendiren sebeplerdir. Kur’an-ı Kerim de dua ve zikrin ısrarla tavsiye edilmesinin bir sebebi de bu olmalıdır. Hz. Resul (SAV) Efendimiz den rivayet edilen dua metinlerinde Esma -İ Hüsna nın çokça yer alması dikkat çekicidir. İbnü’l-Arabi’nin de (RA) belirttiği gibi her dindar insanın manevi yöneliş ve ibadetlerinin yüce yaratıcının bizzat kendisine olduğu şüphesizdir.

O’nunla iletişim kurmak ve söyleşmek dindar için vazgeçilmez bir ihtiyaç, paha biçilmez bir haz olup bu iletişime zihinle kalbin yanında bunlarla etkileşim halinde bulunan dilin ve kulağın da katılması lazımdır. Dil O’nun isimlerini zikreder, kulak da bu zikri algılar. En önemli konusunu Allah bilgisinin oluşturduğu ilahi dinler içinde İslamiyet Allah-ü Tealanın isim ve sıfatlarına ayrı bir önem vermiş, tevhid inancının açık bir şekilde anlaşılabilmesi için yaratanla yaratılmışların niteliklerinin açıklığa kavuşturulmasını fevkalade gerekli görmüştür.

Allah-ü Tealanın zatının bilinmesi isimleri ve sıfatlarıyla mümkün olacağından Kur’an ı Kerimde Allah’ın güzel isimlerinin bulunduğu, O’na bu isimlerle dua, niyaz ve ibadette bulunulması gerektiği, bu konuda doğru yoldan ayrılanlara itibar edilmemesi lazım geldiği,

En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na o güzel isimlerle dua edin. O’nun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır.” (A’raf/180), Ayet-i Kerimesinde belirtilmiş, ayrıca Esma ül-Hüsna nın hangisiyle olursa olsun dua edilebileceğine

De ki: İster Allah deyin, ister Rahman deyin. hangisini deseniz olur. Çünkü en güzel isimler O’na hastır” (İsra/110) Ayet-i Kerimesiyle işaret buyrulmuş ve Haşr Suresinde Allah’ın on altı kadar isim bir arada zikredilmiştir. (Haşr/22-23-24) (ESMA ÜL HÜSNA İZAHI)

………………………………………………………………

Esma ismin cem’idir (çoğuludur). Hüsna keli¬mesi de en güzel manasına tafdil sigasıdır. Bu terkibin manası da “en güzel isimler” demektir. Yani “en güzel isimler Allah’a mahsus olup O’nun isimleri en ileri ve mutlak bir kemal ifade eden mukaddes kelimelerdir” anlamını ifade etmektedir. Sözlük manası ile Esma-ül Hüsna, “Kur’an ve hadislerde Allah’a izafe edi¬len fiil veya sıfatlardan türetilmiş veya doğrudan Allah’ı ifade etmek amacıyla kullanılmış olan isimlerdir” anlamındadır.

Esma-ül Hüsna hakkında ulema-i İslam “Her kim Cenab-ı Hakkı tanımak ve bilmek isterse Esma-ül Hüsna’yı tahsil etsin” anlamında kul¬lanılan bir terkip olan “Allah bilgisi” ifadesini kullanmışlardır. Tanımak, daha önce görülen, bilinen bir kimse veya şeyle karşılaşıldığında bunun kim veya ne olduğunu hatırlamak, bilmek ise bir şeyi anlamış veya öğrenmiş bu¬lunmak anlamlarında kullanılmaktadır. Ce¬nab-ı Hakkı bilmek ise O’nun isim ve sıfatlarını öğrenmekle olur. Zira Allah bilgisi Allah sevgisinin tohumudur. (Dr.Yusuf Bahadır DEREN)

………………………………………………………….

Esma-î Hüsnâ (Allah’ın güzel isimleri) ın manaları peygamberlere müşahedeler yoluyla verilmiştir. Hepsinde bu manalar mevcuttu, ancak ne var ki bu mânâlar onlara müşahedeleri nispetinde zahir olmuştur. İsimler de böylece bu ölçüye göre onlardan çıkmıştır. Böylece Esmâ- î hüsnâ veya genel bir tabirle Allah’ın bütün isimlerini peygamberler koydular. Yani onların bu isimleri koymasından Esmâ- î hüsnâ ortaya çıkmıştır.

İdris (A.S.) ilk önce Alî, Kavîy, Azîz ve Mennân isimlerini koydu. Bunun gibi diğer peygamberler de o isimlerden bir şeyler koydular, kendi dillerine göre bunu belirlediler. Kur’an ı Kerîm’in bu konuda ki meziyetine gelince,Kur’an bu isimlerin hepsini kendinde toplamıştır. Aynı zamanda bunları Arapça dili üzerine beyan etmiştir, geçen peygamberlerin dillerine göre almamıştır.

İsm-î Celâl (Allah ismi) i ilk koyan babamız Âdem (A.S.)dır. Şöyle ki; Cenab-ı Hakk âdem babamıza Rûhu üfleyince yerinden sıçrayıp bir ayağı üzerine gelerek bir dizini de yere koyup o vaziyette durdu. Ve işte bu halde iken ona Rabbisiyle ilgili büyük bir müşahede meydana geldi. Bunun üzerine Cenab-ı Hakk ona konuşma imkânı lütfetti de O yüce Zattan müşahede ettiği esrarı söyledi. Cenab-ı Hakk ezeli ilmiyle tespit ettiği bu isimlerle anılmasını irâde etti. İşte bunun içindir ki güzel isimleri peygamberlerin dilinde akıtıp anılmasını sağladı. Seçkin kulları bu isimlerle O’nu zikretmeye koyuldular.

Esmâ- î Hüsnâ öncesizdir, ancak bu öncesizlikten maksat onların lafzı değil manalarıdır. Lafızlar ise sonradan bu manalara konulmuştur. Çünkü her lafız ârızîdir. Ârızî olan bir şey sonradan olmalıdır. Bilhassa seyyaliyet taşıyan lafızlar ve sesler ârızî olduğuna göre sonradan olmaları çok tabiidir. Akideye aykırı hiçbir halk mevcut değildir. Allah daha iyisini bilir. (Abdulâzîz Debbağ-El İbrîz)

****************************************************************************************************************************************************

ESMA-ÜL HÜSNA İLİM VE BİLİM İLİŞKİSİ

Bütün İlim esma’nın Tecellisidir.

Allah’ın esmasının her biri bir ilme benzer. Kişi onun esmasından kaçına nüfuz ettiyse, o kadar ilimle Allah’ı biliyor demektir. O’nun yalnızca Rahman, Rahim, Rab ve Kerim gibi isimlerine vakıf olana nispetle, bunlara ilaveten Halik, Bedi, Fatır ve Musavvir gibi isimlerine vakıf olanın Allah hakkındaki bilgisi daha ileri düzeydedir.

Bu, sadece şer’i ilimlere vakıf bir İslam âlimiyle, yanında tabii ilimlere vakıf bir İslam alimi arasındaki farka benzer. Birincisine nispetle ikincisinin ayetleri anlaması, yorumlaması ve anlatmasının, daha derin ve daha kapsamlı olacağı muhakkaktır.

Her ilim dalı, özünde, Allah’ın esmasının tezahürleriyle ilgilenen disiplinlerdir. Dolayısıyla her ilim dalının gayesi, o ilmin varoluş sebebi olan esmaya ulaşmak olmalıdır. Tıp ilmi O’nun eş-Şafi isminin tecellisiyle ilgilenir. Siyaset ilmi O’nun el-Melik isminin tecellisiyle ilgilenir. Hukuk ilmi O’nun el-Hakem ismiyle ilgilidir. Tarih ilmi O’nun el-Hafıd ve er-Rafi, isimleriyle ilgilidir. Botanik ilmi O’nun el-Fâlik, er-Râzik, el-Mukît isimlerinin tecellileriyle ilgilidir. Astroloji ve Kozmoloji O’nun el-Mübdi ve el-Muid isimleriyle ilgilenir. Tüm güzel sanatlar ve edebiyat O’nun cemal sıfatlarının tecellileriyle ilgilenir. Hikmet ve felsefe O’nun el-Hâkim isminin tecelliyatına açılan bir kapıdır. İlahiyat O’nun el-İlah isminin tecellisiyle ilgilenen bir ilim dalıdır.

Tüm ilimler, Allah’ın o alandaki esmanın ulaştırdığı oranda ‘’data’’ ve ‘’veri’’ anlamında bir bilgi olmaktan çıkıp, ‘’ilim’’ adını almayı hak ederler. Bilgi, kendi başına bir amaç değildir. Bundan dolayı bilgi, kendi kendisine atıf yapamaz. Zaten bu anlamda bilgi, bilinen özneden bağımsız bir varlığa da sahip değildir. Bilinen ve bilen özneden bağımsız bir bilginin varlığından söz etmek abestir. Bu tür bir bilgi hakikate atıf olan bir ‘’ilim’’ değil, olsa olsa hayaldir.

Bilinen her öznenin kendisi hakkında verdiği bilgi, kendi varoluş anlam ve amacına yaptığı örtülü bir atıftır. İlim kelimesinin türetildiği, ‘’işaret, nişan, iz, sembol, simge, logo’’ anlamına gelen alamet mastarı, bizi bu hakikate ulaştırır. Çünkü ilim kendi başına bir amaç değil, neşet ettiği kaynağa götüren bir araçtır. O kaynak el-Âlim olan Allah’tır. Yalnızca her şeyi bilmek ile kalmayıp, aynı zamanda tüm bilginin kaynağı olan Allah. Yalnızca tüm bilgi zatına ait olan değil, tüm bilenler ve bilinenler de zatına ait olan Allah. İnsanın bilmesiyle Allah’ın bilmesi arasındaki mahiyet farkı da burada ortaya çıkmaktadır.

İnsan, bilgi öznesinin verdiği bilgi kadar bilir. Mesela, muhatabı olan bir diğer insanın içinde sakladıklarını asla bilemez. Fakat Allah’ın bilmesi böyle midir ya? ‘’O kalplerin özünü bilir’’, ‘’her şeyden haberdardır.’’ O, bilmek için bilinenin kendisi hakkında bilgi vermesine ihtiyaç duymaz. Bilgi nesnesinin var olması dahi gerekmez. Bilgi O’nundur, bilen O’nundur, bilinen O’nundur. Bütün bunları O yarattığı gibi, bilme yeteneğini de O yaratmıştır. Dolayısıyla, insana göre bilgi öznesi olan her bilinen, el-Alim olan Allah’a göre bilgi nesnesidir. Çünkü O yaratandır. ‘’Hiç, Yaratan bilmez mi?” (Mülk/14)

İlim, el-Âlim’e yapılan bir atıftır. Zaten kainata ‘’alem’’ denilmesi de bundandır. El-Âlem, O’nun kuşatıcı ilminin nesnesi olan her şeyi içine alır. Âlemi oluşturan tüm mahlûkat, El-Esmaül hüsna’yı gösteren bir dipnottur. Bu dipnotların gösterdiği referansa dikkatle bakan, orada ilahi esmadan biriyle karşılaşır. Tıpkı, farklı ilim dallarının O’nun esmasına referans oluşu gibi. Hayatta insanın karşılaştığı her kötülük, ıstırap ve zorluk, Allah’ın esmasının tecellilerini öğretir.

Allahsızlığın anlamsızlığına düşüp de hayatın anlam ve amacını yitirdiği için azan ve sapanları gören kişi, Allah’ın insan için ne büyük bir imkân olduğunu fark eder. Aç kalan, Allah’ın Rezzak isminin tecellisini fark eder. Sevgiye muhtaç olan, el-Vedûd isminin tecellisini fark eder. Merhamete muhtaç olan, Rahman ve Rahim isminin tecellilerini fark eder. Öfkenin zararına uğrayan, el-Halîm isminin tecellisini fark eder. Cimrilikten zarar gören, el-Kerîm isminin tecellisini fark eder. Terbiyesizliğe muhatap olan, Rab isminin tecellisini fark eder. Bağışlamaz bir gaddarla terbiye olan, el-Gafur isminin değerini anlar. Şefkatten yoksun kalan, er-Rauf isminin değerini anlar.

Allah’ı esmasının tecellileriyle bilmek, bir âlimi onun en iyi talebesinin bilmesine benzer. İmam Azam Ebu Hanife’yi terzisi de bilir, büyük talebesi Ebu Yusuf da. Fakat terzisinin bilgisi Ebu Yusuf’un bilgisiyle ölçülemez. Çünkü Ebu Yusuf onun ilmini takdir edecek bir seviyeye sahiptir. İmamı Azam’dan ilim almış, onun ilmine, irfanına, takvasına ve ahlakına yakın derecesinde şahit olmuştur. Terzisi ise onun bu sıfatlarını taktir edecek bir ilimden yoksundur. Onun bilgisi yüzeysel bir bilgidir.

Allah Rasulünü Ebu Bekir de bilir, Ebu Cehil de bilir. Fakat Ebu Bekir’in bilgisiyle Ebu Cehil’in bilgisi arasında hem mahiyet farkı, hem derece farkı vardır. Mahiyet farkı vardır. Ebu Bekir’in bilgisini, mahiyet açısından Ebu Cehil’in bilgisinden farklı kılan imandır. Ebu Bekir Allah Rasulü’nü iman ön bilgisiyle bilir, Ebu Cehil ise küfür önyargısıyla.

Önyargı, bilmeye manidir. Önbilgi olan bir iman, bilgiyi doğru yola yönelten hidayettir. Önyargı olan küfür ise, bilgiyi yoldan çıkaran bir dalalettir. Bu ikisi arasında bir de derece farkı vardır. Ebu Bekir ile Ebu Cehil’in Allah Rasulü’ne ilişkin ortak bilgisi Mekke’nin çocuğu, Beni Haşim’in evladı olmasıdır. Ama Ebu Bekir Allah Resul’ünü nübüvvet ve Risalet misyonuyla, sadakat, ismet, fetanet, adalet ve hikmet vasıflarıyla tanır.

Allah’ı bilmek de böyledir. İlim ve irfan sahibi bir âlim ve arifin Allah’ı bilme derecesiyle, cahil bir müminin Allah’ı bilme derecesi bir olmaz. Ömrünü Allah’a yakın olmak için ilim, irfan, hikmet, ibadet ve taatla geçirmiş bir müminle, bunlardan uzak durmuş bir müminin Allah’ı bilme derecesi de bir olmaz.

Birincilerle ikinciler arasındaki ortak nokta imandır. İman kalbin bilgisidir. Âlim mümin de cahil mümin de kalbin bilgisiyle bilirler. Fakat âlim mümin, aklın bilgisiyle kalbin bilgisini güçlendirdiği için, Allah’ı bilmede cahile göre ilim ve irfanı oranında ileridedir. Bu bilgiyi Salih amelle pekiştiren kişi, Allah hakkındaki bilgisini eyleme geçiren kişidir. Bu tıpkı bir şeyi yalnız okuyarak bilmekle, onu görüp, koklayıp, tadıp, dokunarak bilmek arasındaki fark gibidir.

“Neden esma-i hüsna?” sorusunun cevabını bütün bu açıklamalardan sonra şu 9 maddede özetleyebiliriz;

1 – Allah’ı kendi kelâmından bilmek, tanımak ve anlamak için.

2 – Sahih ve tevhidi bir Allah tasavvuru inşa etmek için.

3 – Allah’tan bağımsız bir hayat alanı olmadığını talim için.

4 – Allah’ın esmasıyla ahlaklanmak için.

5 – Halîk ile mahlûk arasında ki hüviyet farkını anlamak için.

6 – Allah’a yaklaşmaya bir vesile olsun için.

7 – Allah’ı layık olan vasıflarla anıp, O’na layık olmayan vasıflarla anmamak için.

8 – Allah’ı öğrettiği gibi zikredip iç huzuru duymak için.

9 – Dua ve ibadetin kabule yakın olması için.

(Mustafa İslamoğlu- Esma-ül hüsna-Cilt1/44-45)

Allah her şeyi çok iyi bilendir. (Tevbe/115)

{{ve ahıru da’vahüm enil Hamdu Lillâhi Rabbil alemiyn. (Yunus/10)

“Yönelişlerinin sonucunda ulaştıkları ise: “El Hamdu Lillâhi Rabb-ül âlemîn = Hamd Rabb-ül âlemîn Allâh’ındır” noktasıdır. }}

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 05 Mart 2015 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: