RSS

ZİKİR KONUSUNDA BİLİNMESİ GEREKENLER

20 Mar

 297

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

ZİKRİN ÖNEMİNİ BİLDİREN BAZI AYETLER

1 – Fezkürûniy ezkürküm veşkürûliy ve lâ tekfurûn;

O hâlde beni zikredin (anın – düşünün) ki sizi zikredeyim. Şükredin bana (değerlendirin beni), sakın küfretmeyin (hakikatiniz ve varlığın hakikati olduğumu inkâr etmeyin).(Bakara/152) *******************************************************

2 – Elleziyne yezkürunAllâhe kıyâmen ve ku’ûden ve alâ cünubihim ve yetefekkerune fiy halkıs Semavati vel Ard* Rabbenâ mâ halakte hazâ batılâ* sübhâneKE fekınâ azâben nâr;

Onlar (öze ermişler) ayakta, otururken ya da yanları üzere uzanmışken Allâh’ı anıp (hatırlayıp), semâların ve arzın yaratılışını (günün getirisi ölçüsünde evren ve derûnu ya da beyin indînde bedenin yeri ve özelliklerini) tefekkür edip; “Rabbimiz, bunları boş yere yaratmadın! Subhan’sın (yersiz ve anlamsız bir şey yaratmaktan münezzeh, her an yeni bir şey yaratma hâlinde olansın)! (Açığa çıkardıklarını değerlendirmemenin getireceği pişmanlıktan) yanmadan bizi koru” (derler). (A. İmran/191) *****************************************************

3 – Ya eyyühelleziyne amenû izâ lekıytüm fieten fesbütu vezkürullahe kesiyren lealleküm tüflihun;

Ey iman edenler!.. Bir topluluk ile karşılaştığınız vakit (imanınızla) sâbit durun… Allâh’ı çok çok zikredin (anın ve düşünün) ki zorluğu yarıp geçip, kurtuluşa eresiniz! (Enfal/45) ******************************************************

4 – …vezkür Rabbeke kesiyran ve sebbıh Bil aşiyyi vel ibkar;

“Bunun yanı sıra Rabbini çokça an ve sabah akşam O’nun şanının yüceliğini hisset.” (A. İmran/41)

*******************************************************

5 – Ud’u Rabbeküm tedarru’an ve hufyeten, inneHU lâ yuhıbbul mu’tediyn;

Rabbinize yalvararak ve derûnunuzla dua edin… Muhakkak ki O, haddini aşanları sevmez. (A’raf/55)

**********************************************************

6 – Vezkür Rabbeke fiy nefsike tedarru’an ve hıyfeten ve dunel cehri minel kavli Bil ğuduvvi vel asali ve lâ tekün minel ğafiliyn;

Rabbini nefsinde, haddini bilerek, hissederek ve gizlice, gösterişsiz, sesini yükseltmeden, sabah – akşam zikret, hatırla ve derinliğine düşün! Gâfillerden olma! (A’raf/205)

******************************************************

7 – Elleziyne amenû ve tatmeinü kulubühüm Bizikrillâh* ela Bi zikrillâhi tatmeinnül kulub;

Onlar ki iman etmişlerdir ve şuurları Allâh’ı hakikatlerinde olarak hatırlayıp hissetmenin tatminini yaşar! Kesinlikle biline ki, şuurlar Bizikrillâh (Allâh’ı, Esmâ’sının işaret ettiği anlamlar doğrultusunda hakikatinde HATIRLAYIP hissetmek) ile mutmain olur! (Ra’d/28)

*********************************************************

8 – Ve men a’reda an zikrİY feinne lehu me’ıyşeten danken ve nahşuruhu yevmel kıyameti a’ma;

“Kim zikrimden (hatırlattığım hakikatinden) yüz çevirir ise, muhakkak ki onun için (beden – bilinç kayıtlarıyla) çok sınırlı yaşam alanı vardır ve onu kıyamet sürecinde kör olarak haşrederiz.” (Tâhâ/124)

****************************************************************

9 – Emmen huve kanitün anaelleyli saciden ve kaimen yahzerul ahırete ve yercu rahmete Rabbih* kul hel yestevilleziyne ya’lemune velleziyne lâ ya’lemun* innema yetezekkeru ulül elbab;

(Böylesi mi) yoksa gecenin bir kısmında kalkıp secdeyi yaşayan ve (Kayyum’un varlığıyla) kaîm olarak, sonsuz geleceğin gereklerine hazırlanan; Rabbinin (hakikatindeki Esmâ kuvvelerinin) Rahmetini (çeşitli özelliklerini açığa çıkarmayı) uman mı? De ki: “Hiç bilenler ile bilmeyenler eşit olur mu? Sadece derin düşünebilen akıl sahipleri bunu anlayabilir.” (Zümer/9)

************************************************************

          ZİKRİN ÖNEMİNİ BİLDİREN BAZI HADİSLER

1 – “Allah şöyle buyurmuştur: ‘Ben kulumun Beni sandığı gibiyim ve Bana dua ettiği, Beni zikrettiği zaman onunla beraberim. Kim Beni kendi nefsinde zikrederse (içinden geçirirse), Ben de onu kendi nefsimde zikrederim (içimden geçiririm). Kim Beni kalabalıkta, bir cemaat içinde zikrederse, Ben de onu, ondan daha hayırlı bir cemaat içinde zikrederim. O, Bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir arşın (adım) yaklaşırım. O Bana bir arşın yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç yaklaşırım. O Bana yürüyerek gelirse Ben ona koşarak giderim. Kim Bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, Ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.” (Buhârî, Tevhid 15, 35, 50; Müslim, Zikir 2, hadis no: 2675, 4/2061, Tevbe 1; Tirmizî, Deavât 142, hadis no: 3598) *************************************************************

2 – “Allah’ı zikredenle zikretmeyen, diri ile ölü gibidirler.” (Buhârî, Deavât 67)

*************************************************************

3 – “İçerisinde Allah zikredilen evlerin misali ile içerisinde Allah zikredilmeyen evlerin misali, diri ile ölünün misali gibidir.” (Buhârî, Deavât 66; Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn 211, hadis no: 779)

*****************************************************************

4 – “Allah’ı unutarak lüzumsuz konuşmalara dalmayın. Çünkü Allah hatırlanıp zikredilmeden yapılan uzunca konuşmalar, kalbi katılaştırır. Allah’tan en uzak olan kimse, kalbi katı olandır.” (Tirmizî, Zühd, 62)

***************************************************************

5 – “Kim akşamdan temizlik üzere (abdestli olarak) zikredip uyursa (uyku bastırıncaya kadar Allah’ı zikrederse) ve geceleyin de uyanıp Allah’tan dünya veya âhiret hayırlarından bir şey isterse, Allah Teâlâ, istediğini mutlaka ona verir.” (Ebû Dâvud, Edeb 105, hadis no: 5042; Tirmizî, Deavât 100, hadis no: 3525)

****************************************************************

6 – “Size amellerinizin en iyisini, Rabbinizin huzurunda en temizini ve derecelerinizde en yükseğini, altın ve gümüş infak etmekten daha hayırlısını, düşmanla karşı karşıya gelip siz onların, onlar sizin boyunlarınızı vurmaktan daha iyisini söyleyeyim mi?” buyurdu. ‘Evet’ dediler. “Allah’ı zikir” dedi. (Tirmizî, Deavât 6)

****************************************************************

7 – “Her şeyin bir cilâsı vardır; kalplerin cilâsı da Allah’ı zikretmektir. İnsanı Allah’ın azâbından en çok koruyacak şey, ancak zikrullahtır.” ‘Allah yolunda cihad da mı (zikirden hayırlı) değil?’ dediler. “Hayır, kesilinceye kadar vuruşsa dahi” dedi. (Buhârî, Deavât 5)

****************************************************************

8 – “Ey insanlar! Kendinize acıyın; siz ne sağıra duâ ediyorsunuz; ne de bir gâibe! Muhakkak siz işiten yakın bir zâta duâ ediyorsunuz ki, o sizinle beraberdir.” (Müslim, Zikir 44, hadis no: 2704)

**************************************************************

9 – Ebu Talibin kızı şöyle anlatır : Peygamber bir gün evime geldi. Ben : “Ey Allah’ın elçisi! Artık yaşlandım, zayıfladım, bana oturduğum yerden yapabileceğim bir amel tavsiye etseniz” dedim şöyle buyurdu: – “100 kere Sübhanellah, 100 kere Elhamdülillah, 100 kere Lâ ilâhe İllallah” de. (Müsned:6/344)

10 – Hz. Ali diyor ki; İnsan senin hangi sıfatına yönelirse ey Allah’ım, sen de insana o sıfatınla yönelirsin. .(Nehcü’l-Belaga’dan)

***********************************************************

ZİKİR İBADETTEN DAHA AĞIRDIR.

Doğrusu zikrin zat üzerinde ibadetten daha çok bir ağırlığı vardır Burada ki zattan maksat ve muradımız habîs olan zattır. Çünkü böyle olan zat karanlık suyuyla sulanmıştır. Zikir ise ona Nûr şerbetini içirir, ama içinde ki o karanlıktan dolayı Nûru kabul etmez. Karanlık ise zatı asıl tabiatından döndürmek ve hakikatinden çıkarmak ister. Bir kadını erkek tabiatlı yapmak isteyen kimse gibi yahut bir erkeği de kadın tabiatına çevirmek isteyen gibi. Buğdayın tadını ve zevkini başka bir tahılda bulmak arzusunda olan kimse de bu kabildendir. Artık sen böylesinin tedbir ve hayretinden sorma.

Ama ibadet böyle değildir çünkü o daha çok zatın dış kısmının meşguliyetidir, keser, balta ile hizmete benzer. Burada ki ağırlık sadece zatın duyduğu yorgunluk ve bitkinliktir. Allah daha iyisini bilir. (Şeyh Abdulazîz Debbağ/El İbriz-273)

********************************************************************************************************************

          “ZİKİR KONUSU”

Zikrin önemi konusunda ayetler ve hadîs-i şerîfler sıralamak gerekirse, bu başlı başına bir kitap olur. Biz burada bunu yapmayacağız, zira bu konuyu geniş bir şekilde «DUA ve ZİKİR» isimli kitabımızda anlattık. Dua ve namaz zikrin bir çeşididir, kezâ Kur’ân okumak ya da salâvat dahi.

Zikir dinde yer alan en büyük ibâdet, olarak nitelendirilmiştir. Niçin?,

Astroloji bölümünde, yaklaşık 15 milyar hücreden oluşan insan beyninin ancak çok cüz’î bir kısmının doğum sırasında aldığı ışınlarla faaliyete girdiğini; bundan sonra da yeni tesirlerle yeni açılımlara kavuşmasının imkânsız olduğunu dilimiz döndüğünce anlatmaya çalıştık.

Evet, beyin doğum anından sonra, dışarıdan gelen ışın etkileri ile yeni hücre gruplarını devreye sokamaz. Ancak beyindeki devreye girmemiş kapasite ilelebed âtıl durmak için var edilmiştir demek değildir bu! Beyinin ilk anda açılmamış hücre gruplarının bazı çalışmalar ile devreye girmesi, kapasite genişlemesi, yeni kabiliyetlerin elde edilmesi mümkündür!

Esasen din dediğimiz olayın temeli de beynin yeni bölümlerinin devreye girmesi ve bu bölümlerin çalışması suretiyle elde edilecek yeni güçler gerçeğine dayanır.

Zikir dediğimiz “Allâh»a ait bir mânânın beyindeki tekrarı olayı nedir?

Allâh» ismini dilinizle söylediğinizi kabul edelim. Dilde söylenen bu kelime bilindiği gibi, öncelikle beyinde hazırlanacak, sonra da dile uzanan sinirle dil hareket ettirilerek düşünülen mânânın ses şeklinde dışarıya ulaşması sağlanacaktır. “Allâh» kelimesinin beyinde hatırlanması demek; bu kelimenin mânâsını oluşturan hücre grupları arasında bir bioelektiriğin akışı demektir.

Esasen beyindeki tüm fonksiyonlar, beyin hücreleri arasındaki bir bio – elektrik faaliyetten başka bir şey değildir! Her mânâya göre beyinde değişik hücre grupları arasında bir bioelektrik akış söz konusudur. Bu akış neticesinde devreye giren hücre grubuna göre ortaya sayısız mânâlar çıkmaktadır.

Beynin tüm fonksiyonları hep bu hücre gruplarının oluşturduğu sayısız krozmanlar neticesinde gelişmektedir. 15 milyar nöron ve her bir nöronun 16 bin nöronla ağlantısı. Ve bunların sayısız işlevi! (fetebarekAllâhu ahsenül halikîn!..)

Hormonların bu alandaki fonksiyonları ise bilebildiğimiz kadarıyla, hücrelerin kimyasal yapısını etkileyerek, bio-elektriğin akış hızını ve yönünü kanalize ederek değişik anlamlar taktığımız oluşumları meydana getirmesi!

Her an sayısız takımyıldızlardan gelen değişik frekanslı ışınlar, değişen açılar dolayısıyla beyin üzerinde meydana gelen sürekli değişik kozmik etki ve bunun sonucu bio-elektrik akış, mevcut potansiyelin her an yeni gelenler istikâmetinde sürekli yeni mânâlar oluşturacak şekilde faaliyeti.

Esasen beyin için uyku diye bir olay söz konusu değil!.. Beyin, anlattığımız istikâmette sürekli olarak çalışmada ve sürekli olarak tesir almada. Ruh’ta oluştuğu iddia edilen tüm haller, aslında ruhta değil beyinde oluşmada! «Ruh» ise beynin tüm hasılasını her an yüklemekte olduğu hologramik yapılı «dalga beden».

Evet, konudan uzaklaşmayıp, tekrar «zikrin» olayına gelelim; «Zikir» yaptığınız zaman, yâni “Allâh» a ait olarak bilinen bir mânâyı tekrar ettiğiniz zaman. Beyinde, ilgili hücre grubunda bir bioelektrik akım meydana geliyor ve bu, bir tür enerji şeklinde dalga bedene yükleniyor! Aynı zamanda siz bu mânâyı tekrara devam ederseniz, yâni, bu kelimeyi tekrara devam ederseniz, bu defa, bu kelimenin tekrarından oluşan bioelektrik enerji daha güçlenerek yeni hücre birimlerini devreye sokuyor ve bir kapasite genişlemesi söz konusu oluyor.

Bu tekrara daha uzun bir süre devam ettiğimizde ise, devreye giren yeni hücre grupları dolayısıyla, beyninizde yeni mânâlar oluşmaya başlıyor. Tekrarladığınız kelimelerin işaret ettiği mânâ istikâmetinde yeni anlamlar beyninizde açığa çıkmaya başlıyor ve siz: «Ben zikre başladıktan sonra kafam değişmeye başladı, huylarım değişmeye başladı. bir takım şeyleri daha iyi anlamaya başladım!» gibisinden şeyler söylemek durumunda kalıyorsunuz!

Ayrıca bu tekrarlardan oluşan hem mânâ, hem de enerji, dalga bedeninize yüklendiği için, fizik beden ötesi yaşamınız daha farklı bir düzeye erişiyor! “DÜNYA’DA A’MÂ OLAN ÂHİRETTE DE A’MÂDIR!.” (İsra: 72) Âyeti kerîmesinde işaret edilen gerçek, anladığımız kadarıyla bu noktayı bize fark ettirmeye çalışmaktadır. Zira, beyin ne düzeyde açılır ne düzeyde gerçekleri görmeye geçerse; o açılımı aynen bir tür hologramik ışınsal bedene yâni ruha yükleyeceği için ve ruh da beynini yitirdikten sonra asla yeni bir kayıt alamayacağı için. Dünya’da açılmayan beyinlerin meydana getirdiği «ruhlar için ölüm ötesi yaşamda asla açılma imkânı yoktur!» denmek istenmiştir.

Bir an düşünün, Milyarlar ve milyarlar sürecek ebedî denen bir yaşam ve siz bu yaşam için gerekli olan potansiyeli ancak şu son derece kısıtlı olan Dünya hayatında beyninizi değerlendirebildiğiniz oranda elde edebileceksiniz! Şayet bunun ne demek olduğunu düşünemiyorsanız. Elbette ki size söyleyecek başkaca bir sözümüz yok!

Evet, zikrin birinci yönünden bahsederken, beynin ürettiği bioelektrik enerjinin, bir tür dalga enerji biçiminde ruha yüklenmesidir, dedik! Şimdi gelelim zikrin ikinci tür yararına.

Kur’ân-ı Kerîm bir âyet-i kerîmesinde insanın varoluşuyla ilgili olarak şöyle der: «BEN YERYÜZÜNDE BİR HALİFE MEYDANA GETİRECEĞİM!..» (2-30) İşte bu «halîfe» sözcüğü, Allâh’ın tüm isimlerinin mânâlarının insan beyninde aşikâre çıkabileceğine. Beynin, bu kapasiteye sahip olarak meydana getirildiğine işaret eder! Siz hangi ismin mânâsına dönük olarak «zikir» yaparsanız yâni, Allâh’ın «esmâ-ül hüsnâsı» tâbiriyle işaret edilen Allâh’ın hangi ismini tekrar ederseniz, beyninizde o mânâ yönünden bir kapasite genişlemesi söz konusu olur. Bu bahse ilerde tekrar geleceğim için, burada fazla genişletmiyorum ve işin başka bir teknik yanına girmek istiyorum.

Varlık tümüyle Allâh’ın varlığı ve Allâh’ın mânâlarının aşikâre çıkma mahalli olduğu için. Ve varlıktaki sayısız «şey»ler hep O’nun çeşitli mânâlarının sanki yoğunlaşmış hali olduğu için; sayısız takım yıldızlardan gelen sayısız ışınım, hep, bize O‘nun sonu gelmez isimlerinin mânâlarını ulaştırmaktadır.

Bunu şöyle bir misâl ile açıklayalım, bulunduğunuz odada sayısız radyo ve televizyon dalgası, yayını mevcut. Oysa sizin radyonuz belli sınırda dalga boyunu alma kapasitesinde, televizyonunuz sadece «VHF» bandına, sahip!

Şimdi düşünün bitişik evdeki komşunuz Avrupa’daki gibi 18-20 kanaldan çeşit çeşit yayın alıyor. Ya da Amerika’da olduğu gibi 100 kanaldan türlü renkli yayın alıyor, siz ise tek kanallı siyah-beyaz televizyona sahipsiniz! Hele bir de böyle bir imkânı ömür boyu elde edemeyecekseniz ve bunu biliyorsanız!?

Evet, beyninizin alıcı kapasitesini arttırmak sizin elinizdedir.

Esasen beyin 12 burçtan, sayısız yıldızdan gelen sayısız ışınımı değerlendirebilecek kapasiteye sahiptir! Ancak ne var ki, kişinin bu kapasiteyi genişletmesi önemlidir. Elinize, size sonsuz yarar sağlayacak bir sermaye, bir kapasite verilmiş; siz ise bunu oyun oynayıp boşa harcamakla tüketiyorsunuz!

«Cennet ehlinin çoğunluğunu BÜHL kimseler teşkil eder» buyruluyor. «Bühl» kelimesi Arapçada «saf» kişiler anlamında kullanıldığı gibi «ahmak» anlamına da gelebiliyor. Nitekim Hazreti İsâ aleyhis-selâm’a ait olduğu söylenen şu sözde bu mânâ çok açık görülmektedir: «Allâh devâsı olmayan tek dert yaratmıştır, o da «BÜHL»lüktür!..» Yâni, «ahmak»lıktır!..

Evet, cennete girenlerin çoğunluğunu «saf» vatandaşlar teşkil edecektir! amennâ ve saddakna! Niye bu böyle? Çünkü cennet ehlinin çoğunluğunda ilâhi rahmete nail olma neticesinde, beyinlerinde Dünya’nın manyetik çekim alanına karşı koyacak olan «antiçekim dalgalarını» üreten devre açılmış ve cennete gidebilecek güce nâil olmuşlardır. Ancak ne var ki, oralardaki sonsuz ve sayısız nimetleri değerlendirebilecek üst düzey kapasiteye ulaşabilmek için yeterli çalışmayı yapmamışlardır! Cennette, Dünya’dan bildikleri sayısız zevkler ve bunların daha değişik türleri içinde ebedî bir yaşam süreceklerdir.

Oysa Allâh’a yakınlık kazanmışların (mukarreblerin) cennetteki yaşamlarını normal beyinlerin tahayyül bile etmesine imkân yoktur! Bunu basit bir misâl ile açıklamaya çalışayım.

Bir insan tüm yaşamı boyunca düşünüyor, taşınıyor, araştırıyor her şeyini feda ediyor ve sonunda bir anda ömrünü feda ettiği konu kendisine açılıyor ve o şeyi keşfediyor! Bir yaşamı harcadıktan sonra keşfedilen o şeyin değerini ve o kişinin sevincini gözlerinizin önüne getirmeye çalışın!

Şimdi düşünün ki beyni üst düzeyde çalışma kapasitesine erişmiş biri. Sayısız yepyeni mânâlara yol açan ışınları değerlendirebilecek bir düzeye erişmiş; sürekli yeni yıldızlarla, ya da bir diğer ifade ile bu yıldızlardaki meleklerle rezonansa girebilen bir beyne sahip! Her an yepyeni şeyler alıp bunları değerlendiriyor ve sonsuza dek sürekli artan bir biçimde bu gelişmeyi tadıyor! Bilmem anlatabiliyor muyum?

Evet, beyninizde, Allâh’ın sayısız isimlerinin mânâlarını anlayıp âşikâre çıkartabilecek bir kapasite, bunları yaşayabilecek bir özellik mevcut. Ve siz bunları, ne kadar zikrederseniz, o düzeyde Allâh’a yaklaşabilecek yâni O’ndaki mânâları tanıyabileceksiniz. Ve bunun anahtarı da zikirdir!

Şimdi siz, ister bu anahtarı kullanın, ister kullanmayın denize atın, isterseniz de ne güzel oyuncak diyerek anahtarın dişlerini taşa sürte sürte eğlenip hoşça vakit geçirin!

Bugün Dünya üzerinde hangi kişide normal ya da olağanüstü diye nitelendirilen ne tür fiil görüyorsanız, biliniz ki bunların hepsi de beynin değişik değerlendirilişlerinden başka bir şey değildir. Kimde âşikâre çıkan hangi özellik varsa, o özellik aynıyla gerçekte sizde de mevcuttur. Ne var ki onun beyninde açılmış bulunan o devre, sizin beyninizde açılmamıştır.

Beden tümüyle, beyne hizmet edip ona gerekli olan bioelektrik enerjiyi temin için yaratılmış bir yapıdır. Aynı zamanda beyindeki sayısız alıcı güçlere bir numune olması itibariyle de bazı basit alıcı organlar bu bedene yerleştirilmiştir ki; beyni sadece bunların kapasitesiyle sınırlı saymak insanlığın en büyük gafletidir!

Makrokozmos evrendir; Mikrokozmos ise beyin!..

Evren, esas yapısı itibariyle, tümüyle, sayısız manyetik dalgalardan oluşmuş bir kütledir ve her dalga boyunun kendine has orijinal bir mânâsı vardır. Beyin ise orijini itibariyle bu dalga boylarındaki mânâları değerlendirecek bir alıcı, bir değerlendirici ve sayısız yeni mânâlar oluşturucu bir cihaz gibidir!.. Ve bu beyin, elde ettiği tüm hasılayı, ürettiği ruha yâni hologramik dalga bedene yüklemektedir! Kişinin ölüm ötesi kapasitesi, bir diğer ifade ile mertebesi, derecesi, Dünya’da iken geliştirebildiği son beyin kapasitesi kadardır. Öldükten sonra herkes, kim ve ne derecede olursa olsun, değerlendiremediklerini fark ederek, bundan dolayı büyük bir pişmanlık duyacaktır! Ne çare ki, iş işten geçmiştir.

Şimdi de zikrin iki türünden bahsedelim. Enerji türü zikir! İlim türü zikir!. Enerji türü zikir nedir?

«Genel zikir» diye de adlandırabileceğimiz bu zikir türü, ruhtaki kudret sıfatına taalluk eden, ruhun sayısız işler başarmasını, ulaşım gücünü sağlayan enerji toplamaya yönelik zikirlerdir. «ALLÂH»; «Lâ ilâhe illAllâh»; «Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh» ve bu gibi genel zikirlerdir. Ayrıca yapılan iyiliklerden, ya da size kötülük yapıp dedikodunuzla, gıybetinizle meşgul olan kişilerden akan pozitif enerji yani sevaplar da bu enerji türündendir.

Öbür taraftan bir ikinci zikir türü daha vardır ki, bunu da «özel zikir» olarak mütalaa edebiliriz.

Özel zikirler, kişiye has, Allâh’ın isimlerinden ibaret olan zikirlerdir. İlerde ilgili bahiste anlattığımız üzere, Allâh’ın çeşitli isimleri, değişik kuvvetlerde, ayrı ayrı, kişiye has formüllerle, beyinlerde açılımlar oluşturmuştur. Siz genel zikir klasmanında bir zikir yaptığınız zaman, her ismin mânâsı eşit kuvvetle tesir alır ve hepsi de aynı oranda gelişme gösterir. Oysa, Mesela «MÜRİYD» isminin mânâsı diğerlerine göre daha az nispette aşikâre çıkmış ve bundan dolayı da iradesi zayıf olan, bildiğini tatbik edemeyen bir beyin söz konusu olduğundan; siz genel zikirlerle olaya yaklaşsanız, hepsi aynı nispeti koruyarak güçleneceğinden, bu ismin mânâsı yönünden kolay kolay netice alamazsınız!

Ama buna karşılık, siz direkt olarak «MÜRİYD» zikriyle olayın üstüne gittiğiniz zaman; kısa sürede görürsünüz ki, kişi «irade» yönünden, yâni bildiğini tatbik etme yönünden büyük mesafeler alır. Bu irade konusunda olduğu gibi, cimrilik konusunda, yumuşaklık konusunda, ilim konusunda, kısacası hemen her konuda böyledir. Ancak bunun için de bu zikri veren kişinin, karşısındakinin beyin yapısını çok iyi bilmesi gerekir. Yâni, O kişinin genel beyin programında hangi burçların ve hangi planetlerin pozisyonu nelerdir? Hangi isimlerin mânâları bu şekilde hangi nispetlerle açılmıştır?. İstidadı hangi konulardadır?.. Gibi soruların cevaplarını bilip, kişiye özel zikrin verilmesi gerekir!.. [1]

Zikir deyince, sadece bunlarla da kayıtlanmamak gerekir ayrıca. Namazda okunan bütün âyetler, dualar ve tesbihler hep zikir cümlesindendir. Namaz ise mümkün olduğunca dış dünya’dan soyutlanarak tam bir konsantrasyon içinde okunan manâları ruha yükleme yöntemidir.

Namazı bir jimnastik gibi anlamak, tümüyle cahillikten ve meselenin içyüzünü görememekten kaynaklanan ilkel bir görüştür!

Namaz, esasen, tamamıyla öze; özünde mevcut olan Allâh’a yönelme olayıdır! Bundan mahrum olanlar ise, bu çalışma neticesinde kendilerinde ortaya çıkabilecek o kadar değerli şeylerden kendilerini yoksun bırakmaktadırlar ki bunun dille anlatılması asla yeterli olamaz!

Namazın edâ edilmemesi, kişinin kendisi ile Allâh arasındaki bağın bir çeşit kopartılmasıdır ki, bunun mânâsını şöyle anlatmaya çalışalım. Kendini et-kemik, yaşamı da bu dünya’dan ibaret, sanan insan, ölüm ötesini bilmediği için hiç bir çalışma yapmaz! Bu yapmayış dolayısı ile de, varlığına konulmuş bulunan «Halife»lik hazinesi sandığının kapağını açmaz ve içindeki eşsiz defineyi çıkartıp kullanmaz ve nihayet sefalet içinde ölür gider. NAMAZ konusunu ve sırlarını detaylı bir şekilde “TEMEL ESASLAR” kitabımızda okuyabilirsiniz.

Düşünün bir insanı, kendisindeki sayısız özellikleri ortaya çıkartacak olan nesneyi değerlendirmekten mahrumdur. Oysa ölüm ötesi yaşamda tüm sermayesi bu «halife»lik sandığının içine konulmuş bulunan definedir. Bu kişinin ölüm ötesindeki pişmanlık halini nasıl anlatmak mümkün olabilir ki?

Şurasını kesin olarak bilelim ki; «ibâdet» adı altında yapılan tüm fiiller tamamıyla kişinin ölüm ötesi yaşantısı için kendisinin ihtiyaç duyacağı ve oradan da temin edemeyeceği şeylerle Alâkalıdır. Yoksa, yüz milyonlar kere yüz milyonlarca Güneş’in yer aldığı kâinatın Mutlak Mutasarrıfına karşı, birimin varlığı tek kelime ile «HİÇ»tir. Sen iman üzerine olup doğumdan – ölüme secdede olsan, O‘na ne ekleyebilirsin? Ya da tüm yaşamın boyunca tepetakla durup devamlı tükürsen ne olur? Ne olacak, tükürdüğün kendi yüzünü yıkar!……..

Milyarlarca hücreden oluşan beyin, esas itibarıyla biyoelektrik enerji üretip, bunu ışınsal enerjiye çeviren ve kendisinde oluşan mânâları, bir yandan RUH dediğimiz yapıya yükleyen ve diğer yandan da dışarıya yayan bir organik cihazdır.

Genelde, doğuştan alınan ilk tesirlerle yüzde beş, yüzde on kapasiteyle çalışan beyin, aldığı çeşitli etkilerin de aracılığıyla, sıradan bir yaşam türü geçirir, bildiğimiz herkes gibi.

Oysa beyindeki bu kapasitenin arttırılması mümkündür! (Zikrin önemi, bizim bu konuda yaptığımız açıklamalardan on sene sonra bilim dünyasında ilk defa olarak tespit edilmiştir. Okuyacağınız metinler bu söylediklerimizin ispatıdır.)

NOKTA 6 Mart 1994 tarih 11. Sayısında; “Batı, zikri geç keşfetti!” başlığı altında;

Bilimsel konularda aşağılık kompleksimizi yenmek zaman alacak. İçimizden birinin yıllar önce savunduğu görüşleri dikkate almaktansa, o görüşlerin benzerlerinin dışarıda da kabul edilmeye başlanmasını bekleriz. Bazen de, aşağıda anlatacağımız, Ahmed Hulûsi örneğinde olduğu gibi şaşırtıcı tesadüfle karşılaşabiliriz. Bilim Dergisi’nde yayımlanan “Dağınık İşlevler” adlı yazıda John Horgan, “Beyinde entegrasyonu sağlayan beyin üstü bir yapı var mı?” sorusuna yanıt arıyor ve 1993 yılında yapılan deneylerden yola çıkarak çeşitli tezler öne sürüyor. Ahmed Hulûsi ise, 1986 yılında yayımladığı “Din ve Bilim Işığında İnsan ve Sırları”, “Dua ve Zikir” adlı kitaplarında bu soruların yanıtını çok daha önceden veriyor.

BİLİM DERGİSİ Ocak 1994 Sayısı, Sayfa 12’de; “Dağınık İşlevler

Beyinde entegrasyonu sağlayan beyin-üstü bir yapı mı var?

Kısa ömürlü radyoaktif maddelerin kan dolaşımına verilmesiyle nöron aktivitesinin dolaylı olarak ölçülmesi.

Modern nöroloji bilimlerinde tanımlanan hâliyle beyin, uzmanlaşmanın neredeyse saçmalık noktasına vardırıldığı bir hastaneye benzer. Örneğin beynin dil ile ilgili bölümünde, bazı nöronlar (sinir hücreleri), yalnızca özel isimleri, bazı nöronlar ise yalnızca düzensiz fiilleri kavramaya yönelik çalışırlar. Görme ile ilgili bölümünde, sinir hücrelerinin bir bölümü turuncu kırmızı renklere, bir bölümü güçlü kontrastlı diyagonal çizgilere, bir kısmı ise soldan sağa hızlı hareketlere yönelik çalışırlar. Şimdi sorulması gereken soru, beyinin değişik bölgelerinin sahip olduğu bu son derece özelleşmiş işlevlerin, nasıl yeniden bir araya getirilerek, düşünce ve algılamanın bileşimi olan aklı oluşturduğudur.

Bağlantı problemi (binding problem) olarak da bilinen bu bulmaca, yapılan deneylerin, beynin daha da özelleşmiş bölmelerini ortaya çıkarmasıyla daha da zorlaşmış bulunuyor. Bazı kuramcılar algılamanın değişik öğelerinin “birleştirici bölgeler” (convergent zones) adlı verilen yerlerde bir araya geldiği düşüncesini ortaya attılar. Bu bölgelerin en belirgin adayları, birçok konuya hemen yönelebilen “kısa süreli” (short-term) ya da “çalışan” (working) bellek alanlarıdır. Birinde elektrotlarla monitorize edilen maymunların, diğerinde ise PET (positron emission tomography) ile taranan insanların deneklik etmiş olduğu, 1993 yılında yapılan iki deneyde “çalışan bellek”te oldukça özelleşmiş bölgeler bulunduğu görülmüştür. Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Fraser A.W. Wilson, Séamas P.Ó Scalaidhe ve Patricia S. Goldman-Rakic tarafından yapılan deneylerde görevliler, maymunları “çalışan belleğin” kullanılmasını gerektiren iki işi başarmaları için eğitiyorlar. Bu işlerden biri maymunların gözlerini bir ekranın ortasındaki sâbit bir noktaya dikmeleri. Bu sırada ekranın başka bir yerinde yanıp sönen bir kare de, maymunun görüş alanı içinde yer alıyor. Karenin kaybolmasından birkaç saniye sonra maymun, bakışlarını karenin bulunmuş olduğu noktaya yönlendiriyor.

Diğer iş, görüntünün konumundan çok niteliği ile ilgili bilginin akılda tutulmasını gerektiriyor. Araştırmacılar ekran merkezinde yanıp sönen bir görüntü oluşturuyorlar. Her maymun, görüntü kayboluncaya kadar beklemek ve gözlenen şekle bağlı olarak gözlerini sağa ya da sola çevirmek için eğitiliyor. Elektrotlarla, maymun beyninin pre-frontal korteks sinir hücreleri ekranda görülüyor. Pre-frontal korteks adlı bölgesindeki nöronların aktiviteleri, elektrotlarla ekrana yansıtılıyor.

Her testte sadece bir nöron grubu harekete geçiyor. Konumla ilgili “nerede” testi, pre-frontal korteksin bir bölgesindeki nöronları aktive ederken, şeklin içeriği ile ilgili olan “ne” testi diğerine komşu ama ayrı bir bölgedeki nöronları harekete geçiriyor. Goldman-Rakic, pre-frontal korteksin şimdiye değin hep bilginin yönlendirildiği ve planlama, düşünme, anlama ve istem için sentez edildiği yer olarak düşünüldüğünü belirterek, bu alanın en azından duyusal ve motor bölgeler kadar bölümlenmiş olduğunu gösterdiklerini söylüyor.

Geçen yıl içinde, Washington Üniversitesi’ndeki araştırmacılar tarafından ortaya koyulan tamamlayıcı bulgular, insanlar üzerinde PET ile yapılan çalışmalardan kaynaklanıyor. Deneyde gönüllülere, isimler içeren bir liste veriliyor ve kendilerinden bu isimleri yüksek sesle okumaları ve her isimle ilişkili bir yüklem söylemeleri isteniyor. Örneğin, “köpek” sözcüğü okununca “havlamak” gibi bir yüklem söylenmesi gerekiyor.

Bu deneyde pre-frontal ve cingulate korteks de dâhil olmak üzere, beynin pek çok farklı bölgesindeki nöron aktivitesinde artış gözleniyor. Fakat aynı isimleri içeren listenin sürekli olarak tekrarlanması nöron aktivitesinin değişik bölgelere kaymasına yol açıyor. Gönüllülere yeni bir isim listesi verildiğinde ise, nöron aktivitesinin arttığı ve ilk bölgelere döndüğü görülüyor.

Bu deney, beynin bir bölgesinin sözcük türetmeyi gerektiren kısa süreli bellek görevi gördüğünü, ama iş otomatikleştikten sonra beynin başka bir bölümünün bu görevi devraldığını gösteriyor. Diğer bir deyişle, bellek yalnızca içeriğine göre değil, aynı zamanda işlevine göre bu bölümlere ayrılıyor. Washington Üniversitesi’nden Steven E. Petersen, bu sonuçları Goldman Rakic’in düşünceleriyle uyum içerisinde olduğunu söylüyor.

Peki nasıl oluyor da beyindeki bu özelleşmiş alanlar birbirleriye büyük bir uyum içerisinde çalışabiliyorlar? Aktiviteler tek bir merkezden mi, yoksa beyne yayılmış olan bir çeşit entegrasyon ağı tarafından mı koordine ediliyor? Petersen, algılama, bellek ve istemin entegre edildiği bir tek lokalize alan ya da lokalize olmuş birkaç alan bulunduğu düşüncesini savunuyor. Goldman Rakic’in görüşleri ise, farklı fakat eşdeğer bölgelerin birbirleri ile bağlantı ve ilişki içerisinde bulunduğu, hiyerarşik olmayan bir modele daha yakın. San Diego’daki California Üniversitesi’nde bellekle ilgili araştırmalar yapan Larry R. Squire, “bağlantı problemi”nin çözümünün uzun yıllar alabileceğini, bağlantı mekanizmasının ne olduğu konusunda gerçek bir ipucunun bulunmadığını düşünüyor. Ama öte yandan hızla gelişen teknolojinin son ürünlerinden biri olan mikroelektrotlar, vücuda zarar vermeyen görüntüleme teknikleri (örneğin PET ve Magnetik Rezonans ile Görüntüleme gibi) ve bilgisayarlar sayesinde, bu sorunların yakın bir gelecekte yanıtlanacağından ve deneysel bilgilerle yeni modeller oluşturulabileceğinden umutlu Squire’ın da dediği gibi: “Bu teknolojik destek olmadan artık hiçbir şey yapılamaz.” (John Horgan)

Yukarıdaki yazı SCIENTIFIC AMERICAN Dergisi’nin Ocak 1994 sayısının tercümesidir. Yukarıdaki yazı SCIENTIFIC AMERICAN Dergisi’nin Ocak 1994 sayısının tercümesidir.

Sözü edilen makalede, John Horgan şu deneye yer veriyor:

Deneyde gönüllülere isimler içeren bir liste veriliyor ve kendilerinden bu isimleri yüksek sesle okumaları ve her isimle ilişkili bir yüklem söylemeleri isteniyor. Örneğin, “köpek” sözcüğü okununca “havlamak” gibi bir yüklem söylenmesi gerekiyor. Bu deneyde, beynin pek çok farklı bölgesindeki nöron aktivitesinde artış gözleniyor. Fakat aynı isimleri içeren listenin sürekli olarak tekrarlanması, nöron aktivitesinin değişik bölgelere kaymasına yol açıyor. Gönüllülere yeni bir isim listesi verildiğinde ise nöron aktivitesinin arttığı ve ilk bölgelere döndüğü görülüyor.

Ahmed Hulûsi, 1986’da yayımlanan “İNSAN VE SIRLARI” kitabının, “Dünyadaki En Önemli Çalışma Zikir” adlı bölümünde bu konuyla ilgili şunları söylüyor: “Yaklaşık 14 milyar hücreden oluşan insan beyninin ancak cüzi bir kısmı doğum sırasında aldığı ışınlarla faaliyete girer; bundan sonra da yeni tesirlerle yeni açılımlara kavuşması imkânsızdır. Beyin, doğum anından sonra dışarıdan gelen ışın etkileriyle yeni hücre gruplarını devreye sokamaz. Ancak beyindeki devreye girmemiş kapasite ilelebet âtıl durmak için var edilmiş demek değildir bu”

Allâh ismini dilinizle söylediğinizi kabul edelim… ‘Allâh’ kelimesinin beyinde hatırlanması demek, bu kelimenin mânâsını oluşturan hücre grupları arasında bir biyoelektriğin akışı demektir… Esasen beyindeki tüm fonksiyonlar, beyin hücreleri arasındaki biyoelektrik faaliyetten başka bir şey değildir!.. Her mânâya göre beyindeki değişik hücre grupları arasında bir biyoelektrik akışı söz konusudur… Bu akış neticesinde devreye giren hücre grubuna göre ortaya sayısız mânâlar çıkmaktadır.”

Belleğin işlevi, John Horgan, “Dağınık İşlevler” makalesinde aynı konuyu şöyle açıklıyor: “Bu deney beynin bir bölgesinin sözcük türetmeyi gerektiren kısa süreli bellek görevi gördüğünü, ama iş otomatikleştikten sonra beynin başka bir bölümünün bu görevi devraldığını gösteriyor. Diğer bir deyişle, bellek yalnızca içeriğine göre değil, aynı zamanda işlevine göre de bölümlere ayrılıyor.”

Ahmed Hulûsi’nin, yine “İNSAN VE SIRLARI” adlı kitabındaki yanıtı ise şöyle: “Zikir yaptığınız zaman yani Allâh’a ait olarak bilinen bir mânâyı tekrar ettiğiniz zaman beyinde ilgili hücre grubunda bir biyoelektrik akım meydana geliyor ve bu, bir tür enerji şeklinde, manyetik bedene yükleniyor! Aynı zamanda siz bu mânâyı tekrara devam ederseniz yani bu kelimeyi tekrara devam ederseniz, bu defa tekrarlanan kelimenin tekrarından oluşan biyoelektrik, daha da güçlenerek yeni hücre birimlerini devreye sokuyor ve bir kapasite genişlemesi söz konusu oluyor.”

Sonuç olarak, zikrin bilimsel açıklamasının elimizdeki iki yorumu var. İlki, 1986 yılında, tam yirmi üç yıl önce Ahmed Hulûsi, diğeri ise bu açıklamadan tam sekiz yıl sonra 1994 yılında, dünyaca ünlü bir bilim dergisinin Türkçe sayısında, John Horgan adlı bir Batılı tarafından yapılmış. Batılının dediklerine dört elle sarılmadan önce, Ahmed Hulûsi’yi bir kez daha okumakta yarar var. (Ahmed Hulusi- Dua ve Zikir.))

**********************************************************

KONUŞTUĞUMUZ KELİMELER BEYNİMİZİ DEĞİŞTİRİYOR.

Araştırma gösteriyor ki konuştuğumuz kelimeler beynimizi gerçekten değiştiriyor.

Son çalışma harika sonuçlar sunuyor: Kullanmayı tercih ettiğiniz kelimeler beyninizi gerçekten değiştiriyor.

Thomas Jefferson Üniversitesi’nden nörobilimci Dr Andrew Newberg ve bir iletişim uzmanı olan Mark Robert Waldman “Kelimeler Beyninizi Değiştirebilir” isimli kitap üstünde birlikte çalıştılar. Kitapta şöyle diyorlar: “Tek bir kelime bile fiziksel ve duygusal stresi düzenleyen genlerin üzerinde etkilidir.”

Aşk’, ‘huzur’ gibi pozitif kelimeler kullandığımızda, bilişsel düşünceyi artırarak ve frontal loblardaki bölgeleri güçlendirerek,

beynimizin işleyişini değiştirebiliriz. Olumlu kelimeleri olumsuzlara göre daha fazla kullanmak, beynin motivasyonla ilgili bölümlerini harekete geçirebilir.

Spektrumun diğer ucunda ise şu var: negatif kelimeleri kullandığımızda stres kontrolüne destek olan bazı nöro kimyasalların üretilmesine engel oluruz. Her birimiz öncelikle endişe ve ilkel beynimizin hayatta kalabilmek için tehlikeli durumlardan bizi nasıl koruması gerektiğiyle ilgili donanıma sahibiz. Yani negatif kelime ve görüşlerin düşüncelerimiz arasına girmesine izin verdiğimizde, beynimizin korku merkezini(amigdala) harekete geçiriyoruz ve stres üreten hormonların sistemimiz içine baskın yapmasına izin vermiş oluyoruz.

Bu hormonlar ve nörotransmitterler mantığı ve mantıksal düşünmeyi bloke eder, normal fonksiyonlarında devam etmelerine engel olurlar. Newberg ve Waldman şöyle diyorlar: “Öfkeli sözcükler beyine, alarm mesajları gönderirler, frontal loblardaki mantık ve mantıksal düşünme bölgelerini kısmen kapatırlar.” Kitaplarından yaptığımız bir alıntı, ‘doğru’ kelimeleri kullanmanın beynimizi nasıl gerçekten değiştirdiğini gösteriyor:

Zihninizde pozitif ve iyimser bir kelime bulundurduğunuzda, frontal lob aktivitesini canlandırırsınız. Bu bölgeler, sizin eyleme geçmenizi sağlayan motor kortekse doğrudan bağlı olan dil bölgelerini de içerir. Araştırmamızın da gösterdiği gibi, olumlu kelimelere ne kadar odaklanırsanız, beyninizin diğer bölgelerini o kadar etkilemeye başlarsınız.

Paryetal lobdaki işlevler değişmeye başlar; bu da sizin kendiniz ve de iletişimde bulunduğunuz insanlar hakkındaki algınızı değiştirir. Kendiniz hakkında olumlu bir görüşünüz, diğer insanların da iyi yönlerini görmenizi sağlarken; kendiniz hakkındaki olumsuz bir görüşünüz de sizi şüphe ve vehme sürükleyecektir. Zaman içinde bilinçli kelimeleriniz, düşünceleriniz ve hislerinize tepki olarak talamusunuzun yapısı değişecek. Talamusdaki değişiklikler gerçeği algılama biçiminizi etkileyecektir.

Pozitif Psikoloji üzerine yapılan bir araştırma,  pozitif kelimeler kullanmanın etkilerini gösteren detaylar sunuyor. 35-54 yaş arası bir grup yetişkinden, o gün içinde yolunda giden 3 şeyi nedenleriyle birlikte yazmaları istendi. Sonraki 3 ay boyunca mutluluklarının artmaya, depresyon duygularının da azalmaya devam ettiği gözlendi. Olumlu kelimelere odaklanarak ve bunları yansıtarak, genel sağlığımızı iyileştirebilir ve beynimizin işlevselliğini artırabiliriz.

         Enerjinizi hangi kelimeler üzerine odaklıyorsunuz? Eğer hayatınızın istediğiniz kadar güzel olmadığını fark ettiyseniz, olumsuz kelimeleri ne sıklıkla kullandığınızı not etmek için bir defter tutun. Gerçekten daha iyi bir hayatın ne kadar kolay ulaşılabileceğini gördüğünüzde şaşıracaksınız: Kelimeleri değiştirin, hayatınız değişsin. Çeviren : (Sıdıka ÖZEMRE okyanusum.com)

         xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

         İNSANIN YARATILIŞI

Ey sırların kimyasını öğrenip iyilerin yolunda gitmek isteyen. Eğer kendi nefsinden haberdar olmak istersen bil ki seni yaratan Allah Tealâ sende iki şey yaratmıştır. Biri zahiri, diğeri bâtıni. Zahiri olan göz ile görülebilen beden kalıbıdır. Batıni olan da bazen Nefs, bazan Ruh, ve bazen de Kâlp derler. Senin hakikatin batıni yönündür. Bütün teklif, hitap, kınama, ceza, saadet ve şekavet hakikatin içindir. Dolayısıyla kendi hakikatini tanımak Allah Tealâyı tanımanın anahtarıdır.

KÂLP PERDESİNİN AÇILIŞI

Gönül penceresinin uyumadan ve ölmeden melekût alemine açılmayacağı zannedilmemelidir. İşin hakikati bu değildir. Belki uyanıklık halinde bile bir kimse nefsini riyazete (az yemek, içmek) alıştırılır, Kalbini gazap, şehvet, ve kötü huylardan temizler, ıssız bir yerde oturur, gözlerini yumar duyularını çalıştırmaz, kalbiyle melekût alemi arasında münasebet kurar, daima Allah’ı anıp dil çalkantısı ile değil, kalbin içinden Allah, Allah, Allah.. der ve bu hal Allah’tan başka şeyden ve hatta kendinden bile habersiz olacak mertebeye varırsa gönül penceresi açılır. Başkalarının göremediği veya ancak rüyalarında gördükleri halleri o uyanıklık halinde görebilir. Kendisine bu yol açılan kimse her türlü tarif ve ifadeye sığmayan büyük haller görür.

          ZİKRİN HAKİKATİ

1 – Zikrin yalnız dilde olup kalbin ondan gafil kalmasıdır. Bu zikrin tesiri zayıf olur. Fakat tamamen de etkisiz değildir. Zira hizmetle meşgul olan dil, beyhude şeylerle meşgul olan yahut boş duran dil üzerinde üstünlüğü vardır.

2 – Kalpte olan fakat sabit ve istikrarlı olmayıp kalbi zorlamakla olan zikirdir. Şöyle ki eğer uğraşmak ve zorlamak olmazsa kalp kendi tabiatı üzere durur, gaflet ve kalp konuşmalarından kurtulmaz.

3 – Zikrin kalbe yerleşmesi ve onu kaplamasıdır Kâlp ancak uğraşmak ve zorlamakla başka şeyle meşgul olabilir.

4 – Kalbi kaplayan zikir değil zikir edilen varlık yani Allah olmasıdır Zira zikir edileni seven ile zikri seven arasında büyük fark vardır. Belki üstünlük zikirden haberdar olmanın kalpten atılması ve kalpte yalnız zikir edilenin kalmasıdır. Zira zikir gerek Arapça olsun, gerek Farsça olsun nefs konuşmasından ayrı değildir belki kalp konuşmasının ta kendisidir. Asıl olan kalp, konuşmasından kurtulmasıdır.

         ALLAH’U TEALÂYI ZİKİR.

Malum olsun ki, bütün ibadetlerin çekirdeği ve maksadı Allah’ın zikridir(onu anmaktır). Nitekim Allah buyurur ki,

Şüphesiz namaz, çirkin ve kötü şeylerden alıkoyar ve muhakkak Allah’ın zikri çok büyüktür.” (Ankebut, 45)

Kur’an okumak, Allah’ın kelamı olması hasebiyle Allah’ı hatırlattığı için ibadetlerin en faziletlisidir. Kur’an içerisindekilerin hepsi, Allah’ın zikrini tazeler. Oruçtan da maksat, şehvetleri kırıp onsan kurtulmak ve böylece Allah’ın zikrine yer olmaya layık olmaktır. Zira kalp nefsi arzular ve şehvetle dolu oldukça Allah’ın zikri ona yerleşmez, tesir edemez. Hac’dan maksat, Allah’ın evini ziyaret edip hane sahibini hatırlayıp ona kavuşmayı şevk ve heyecanla istemektir.

Demek ki bütün ibadetlerin sırrı ve hikmeti Allah’ı zikretmek, anmak, hatırlamaktır. Hatta Müslümanlığın aslı olan “La ilahe illallah” kelimesi de zikrin ta kendisidir ve diğer ibadetler bu zikrin takviyecisidir. Allah’ı anmanın meyvesi, neticesi O’nun seni anmasıdır. Allah’ın seni anmasından faziletli ve yüksek derece yoktur. Bunun için Allah buyurur ki, “Beni anın ki, ben de sizi anayım.” (Bakara, 152)

O halde Allah’ı devamlı zikretmek lazımdır. Devamlı anmak mümkün olmazsa ekseri(daha çok) hallerde zikretmelidir. Zira kurtuluş ona bağlıdır. Allah buyurur :

”Felah bulmak istiyorsanız, (ekseri hallerde) Allah’ı anınız. (Enfal, 45)

Ve yine bunun içindir ki Allah buyurur:

Ayakta iken, otururken ve yanları üzerinde yatarken Allah’ı zikredenler.” (Al-i İmran, 191)

Bu ayet-i kerime hiçbir halde Allah’ın zikrinden geri kalmayan kimseleri övmektedir. Yine buyurur ki:

Rabbini tazarru ve korku ile gizli ve aşikar, sabah ve akşam zikret, hiçbir zaman O’ndan gafil kalma.” (A’raf, 205)

Peygamber efendimize “İşlerin faziletlisi hangisidir?” diye sordular. Buyurdu ki, “İşlerin faziletlisi, öldüğün zaman dilinin Allah’ın zikriyle yaş olmasıdır.” (İbn-i Hibban ve Taberi)

Ve yine buyurdu ki, “Size en faziletli, Allah katında en çok makbul olan, en çok derecenizi yükselten, gümüş ve altın sadaka vermekten daha faziletli olan, kâfirlerle cihat edip o sizin boynunuzu, siz onların boynunu vurmaktan daha faziletli olan amelden haber vereyim mi?” Onlar: ”Ya ResulAllah, o amel nedir?” Peygamber :”Allah’ın zikridir.” (Tirmizi) buyurdu. Yani Allah’ı anmaktır.

Ve yine buyurdu ki: ”Allah buyurur: Her kim ki, benim zikrim onu duadan alıkoyarsa, ona vereceğim, dua edenlere(isteyenlere) vereceğimden daha üstündür. (Buhari)

Ve yine buyurdu ki, “Gafiller arasında Allah’ı zikreden kimse, ölüler arasında diri, kuru ağaçlar arasında yeşil ağaç, düşmandan korkup kaçanlar arasında gazi gibidir.” Muaz b. Cebel buyurur ki, “Cennet ehli, dünyada Allah’ı zikretmeden geçirdikleri zamandan başka hiçbir şeye hayıflanmazlar.”

Zikrin hakikati, bir emir ve yasakla karşılaşıldığı zaman Allah’ı hatırlamak, günah vaktinde günahtan uzaklaşmak, ibadet vaktinde emir ne ise yapmaktır. Eğer zikir onu bu hususlara sevk etmezse, onun zikri hakiki zikir değildir. Sadece nefis konuşmasıdır. (İ.Gazâli- Kim. Saadet)

……………………………………….

Hak daima Vehhâb (Veren) ve Feyyazdır. (feyiz veren) Mahal de sürekli kabul edicidir. Ya bilgisizliği, ya da bilgiyi. Mahal yatkınlık kazanır, hazırlanır kalbin aynasını temizler ve cilalarsa onun için sürekli ilâhi vergiler meydana gelir. O halde her hangi bir zamanda sınırlanması mümkün olmayan şeyler kalp için gerçekleşir. Kalbin cilası Allah’ı zikretmektir. Kalp Allah’ı bilmek yerine sebeplerin bilgisine yönelir ve onlarla ilgilenirse Allah’tan başkasıyla ilgilenmesi kalbin yüzeyinde pas haline gelir. Söz konusu bilgi Hakkın o kalpte tecelli etmesini engeller. Çünkü ilahi mertebe sürekli tecelli etmektedir. (İbn. Arabi- Fütühat)

***********************************************************

         ZİKİR VE İBADET

Doğrusu zikrin zat üzerinde ibadetten daha çok bir ağırlığı vardır. Burada ki zattan maksat ve muradımız habîs olan zattır. Çünkü böyle olan zat karanlık suyuyla sulanmıştır. Zikir ise ona Nûr şerbetini içirir. Ama o içindeki karanlıktan dolayı Nûr’u kabul etmez. Karanlık ise zatı asıl tabiatından döndürmek ve hakikatinden çıkarmak ister. Bir kadını erkek tabiatlı yapmak isteyen kimse gibi. Bunun aksine bir erkeği de kadın tabiatına çevirmek isteyen gibi. Buğdayın tadını ve zevkini başka bir tahılda bulmak arzusunda olan kimse de bu kabildendir. Artık sen böylesinin tedbir ve hayretinden sorma.

Ama ibadet böyle değildir çünkü o daha çok zatın dış kısmının meşguliyetidir. Keser ve balta ile hizmete benzer. Bundaki ağırlık sadece zatın duyduğu yorgunluk ve bitkinliktir. Allah daha iyisini bilir.

İlâhi isimleri vird edinerek zikirde bulunanlar eğer o virdlerini arif bir şeyhten almışlarsa bu kendilerine zarar vermez. Fakat arif olmayan birinden almışlarsa kendilerine zarar verir.

Neden zarar verir, sebebi nedir?

Esma-i Hüsna (Allah’ın güzel isimleri)nin Hakk’ın Nûrlarından iki türlü Nûru vardır. Sen bir ismini anlam istediğinde, eğer o ismin Nûru beraberinde bulunuyorsa bu durumda onu zikretmen sana zarar vermez. Eğer o isimle birlikte Nûru bulunmuyorsa şeytan da hazır olur ve o kula zarar vermeye sebep hazırlar. Çünkü ismin Nûru kul ile şeytan arasında bir hicap (perde)dir.

Şeyh ârif bir zat olursa o devamlı Hakk’ın huzurunda bulunuyor demektir. Müridine Esma-i Hüsna dan bir isim vermek istediğinde o ismi Nûruyla birlikte verir ki bu Nûr kulu şeytandan koruyup ara yerde perde olur.

Bunun aksine ismi vird olarak veren şeyhin kendisi mahcub kişilerden (Perde gerisinde kalmış, irfan sahasına çıkamamış) ise o mürüdine sadece o ismi verebilir. Yani nuru verilmemiş olur. Bu durumda Mürid helâk olur. Böyle bir helâke düşmekten Allah’a sığınır selamet dileriz.

         ZİKREDERKEN SALLANIP BİR TAKIM HAREKETLERDE BULUNMAK

Zikrederken vecde gelip sallanmak, bir takım hareketler göstermek birinci karnde, yani sahabeyi Kiram devrinde olmadığı gibi ikinci ve üçüncü karn yani Tabiîyn ve Tebe-i Tabiîyn devirlerinde de yoktu. Şüphesiz ki bu üç devre en hayırlı devrelerdir.

Zikir halinde sallanmak, bazı hareketler gösterip vecde gelmek ancak dördüncü devrede ortaya çıktı. Bunun sebebine gelince, Allah’ın velî kullarından dört veya beş zat ki bunlar kendilerine fetih yapılanlardan bulunuyorlardı, bu zatların arkadaş ve yaranları da bulunuyorlardı. Zaman zaman bunlar meleklerden olan Allah kullarını ve Melek olmayan kulları zikrederken müşahede ediyorlardı.

Meleklerden kimi hem diliyle hem zatiyle zikirde bulunuyor, zatları bu sebeple sağa sola sallanıyor, öne arkaya doğru hareket halinde bulunuyordu. İşte bu beş veliden biri melekleri bu hal üzere görünce hayret etmişti ve zatı da bu durumdan müteessir oluyordu. Sonra da zatı meleğin hareketi gibi hareket etmeye başlıyor ve vecde keyfiyeti böylece zahiri bir hareketle belirgin hale geliyordu.

Ne var ki Velî nin zatı Meleğin zatını bu hususta kopya ederken kendisinden meydana gelen bu tür hareket ve sallantıları fark edemiyordu. Çünkü bu sırada Hakk’ın müşahedesinde gark olmuş bir hali vardı. Hiç şüphe yok ki durumu böyle olan zayıftır, kuvveti yoktur. Yani bu halde kendini toparlayacak bir kuvvete sahip değildir.

Velî’nin durumu böyle olunca onun müridleri, dost ve arkadaşları sözü edilen zikir halinde ki hareketlerini gördüklerinde onu taklit etmeye başladılar. Böyle olunca velinin zatı meleklerin zatına Mürid ve arkadaşlarının zatı da şeyhlerinin zatına uydular. Dış görünüşe kapılıp bir takım hareketler gösterdiler. Sonra bâtın ve sıdk ehlinden olan o beş velî vefat etti. Dış görüşüne bağlı kalanlar zikir halinde hareketlerle meşgul oldular ve biraz da bunu artırdılar.

Bir kısmı bu hareketlere bir ahenkte katarak bir takım aletler de bulundurdular. Bu konuda hayli külfetlere girip bir takım ayin şekilleri meydana getirdiler. Sonra gelen her kuşak bir öncekine varis olarak bu adeti sürdürdüler.

Ben iyice bildim ki bu tür hareketlerin sebebi şeyhlerde ki ZAYIFLIKTIR. Yani ılk o beş velinin zaafa uğraması neticeyi dış görünüşlerini disipline etmeyi gerektirmedi. Onlardan önce gelen ilk üç karn (kuşak) zamanında böyle bir hal yoktu. Hiç kimseden de böyle bir şey işitilmedi. Allah daha iyisini bilir. (Eş Şeyh Abdülazîz Debbağ – El İbriz)

******************************************************

          ESMA ZİKRİNİ KULLANMAK

Allah aslında bize pek çok ipucu vermiş, kullanırsınız veya kullanmazsınız seçim sizin. Allah bizim BU BOYUTTAKİ deneyimlerimizi, BU BOYUTTA VERİLEN MALZEMELERLE yapmamızı istiyor.

Hepimizde Allah’ın isimlerinin belirli açılımları var, bazıları uyuyarak veya pasif halde duruyor. Aslında isimleri ve astrolojik gezegen etkilerini tanırsanız kendi yaratılış formatınızı bir ölçüde kavrayabilir ve eşyanın tabiatına uygun davranabilirsiniz. Çoğu zaman boşuna akıntıya karşı kürek çekmez ve evrensel enerjilerle daha bir uyum içinde olursunuz.

Kendinizi çok iyi tanıyor ve hangi ismin etkisinin sizde kuvvetli, hangisinin zayıf, hangisinin uyur durumda açılmayı beklediğinizi biliyorsanız o zaman ona göre canlandırıcı veya pasifleştirici zikir programları yapabilirsiniz.

Zikir çoğunun sandığı gibi bazı tarikat üyelerinin acayip sesler çıkararak, kendilerine şişler batırarak kendilerinden geçmiş bir halde sağa sola sallanmalarla ve ürkütücü olabilen görüntülerle kendilerinden geçme hali değildir. Allah’a yaklaşma, bilinci açma, farkındalığa ulaşma yoludur.

Kişi hangi baskın özelliklerle doğarsa doğsun zamanla manevi çalışmalar yaparak diğer uyuyan potansiyel özelliklerini de açmaya çalışmalı ve ölüme kadar tüm isim ve enerjileri tatlarını deneyimleyerek gitmelidir.

Eğer astrolojik haritanızı çıkaramıyor veya derinleşip sorunlarınızın kaynağını ve bunlara karşılık gelen isimleri saptayamıyorsanız o zaman sadece iç sesinize ve hislerinize güvenin. 99 ismi karşınıza alın ve sırasıyla enerjilerini hissetmeye çalışın. Hangi ismin manası ve enerjisi size o an daha çok çekici ve etkileyici geliyorsa sizin o dönem veya o gün, o ismin enerjisine ihtiyacınız var demektir. Bu adeta bir manava veya gıda reyonuna gidip canınızın çektiği bir yiyeceği almak gibidir. Örneğin bedenin C vitaminine ihtiyacı olduğunda limon veya narenciye canımızın çekmesi gibi. Veya kanın düştüğünde et, pekmez istemeniz gibi veya kan şekeriniz düştüğünde canınızın tatlı, unlu çekmesi gibi bir durumdur.

Hisleriniz doğal haline bırakıldığında sizi doğru yere götürecektir. Kalbiniz adeta bir uydu anten gibidir. Nasıl ki elektriğe bağlanan ve doğru yöne çevrilen bir çanak çok sayıda yayını alabiliyorsa biz de uydu antenimiz olan kalbimizin bazı enerjilerini açarak ve DOĞRU YÖNE çevirerek çok özel yayınları alabilir ve bizim için yapılan yayınlardan habersiz olmak yerine kendimizi geliştirecek bilgilere ulaşabilir ve ışığa, Nûr’a kavuşabiliriz. (Kaynak; Dr. Ender Saraç)

***************************************************************************************************

ZİKİR ÇALIŞMASININ KURALI

Her çalışmanın bir kuralı vardır,

Zikrin de mutlaka bir adabı vardır.

Uyanık kalmak demektir zikir yapmak,

Kalp gaflette ise, demektir bilinçsiz olmak.

İnançsız bile olsa, uyarsa adaba,

Faydasını görecektir inanın mutlaka.

Bir ses duyarsanız ne yaparsınız?

Ona yönelip nedir diye bakarsınız.

Zikirde böyle, bilinmezse anlamı,

Boşa harcamıştır onca zamanı.

Zikir kavramı soyut değil somuttur,

Bilim bile sonunda onu bulmuştur.

Klinik deneyle sabittir sonuçları,

Dağınık işlevlerdir makalenin adı. (1)

Daha da ileri gideyim isterseniz,

Harflerin bile etkisi vardır şüphesiz.(2)

Zihin yönelirse bilinçli bir anlama,

Dönüşür zihinde, manyetik bir alana(3)

Bu alanda oluşan biyoenerji,

Ruha transfer olur, olduğu gibi.

Bundan diyoruz ki zikir ruhun gıdası,

Değildir zikir çalışmasından başkası.

Ruh bilgi ister, ilim ister, gıdası odur,

Onlar ise okuyarak, çalışarak bulunur.

Sağlıklı beslenirse sağlıklıdır beden,

Güçlüdür, korkmaz çekinmez bir şeyden,

Ruh’ta güçlenirse böyle zikirle,

Dünya ve ahirette değme keyfine.

Bilirsiniz kalptir ruhun mekânı,

Zikirle ancak bulur itminanı.(4)

Allah vermiş her ne gerekiyorsa insana,

Demiş ihtiyacın her neye varsa,

Sana verdiklerimi kullansana.

Dostum her nefesin bir zikir olsun,

Dilerim her şey gönlünüzce olsun.

(1)- http://ekabirweb.blogspot.com/2009/09/daginik-islevler.html

(2)- http://sufizmveinsan.com/fizik/enerjialanlarivebiz.html

(3)- http://ekabirweb.blogspot.com/2009/09/bilincli-zihnimiz-elektromanyetik-alan.html

(4) “Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Rad/28)

Ahmet Akar

********************************************************************************************************************

          ZİKİR VE DUA İLE GENLERİNİZİ DEĞİŞTİREBİLİRSİNİZ

…..Stres, aşk, yaşlanma, korku, haz, enfeksiyon, acı, egzersiz ya da açlık deneyimlediğimizde, bedenimiz içinde çeşitli hormonlar, bunlara karşı çeşitli fiziksel tepkiler ayarlar. Hormonlar kan yoluyla kabarır; kortizol, testesteron, östrajen, interlökin, lekptin, oksitoksin, tiroid hormonu, büyüme hormonu ve farklı yollardan bizim davranışımızı oluşturan ve geliştiren adrenalindeki değişimler. Ve onlar epigenomlarımıza sinyal yollar: “Bazı düğmeleri çevirme zamanı!” diye. Etrafımız değiştikçe, genler kapanır ya da açılır!

DNA kodunun özünde herhangi bir değişim olmadan, hızlı, ani, kalıtsal epigenetik adaptasyonları eklemenin çoklu yolları var. Bir temel ve yaygın mekanizma; DNA metilasyonu: Hücrelerimizdeki enzimlerin DNA’mızdaki bir CpG dinükleotidindeki Sitozinin 5-karbonundan yapıya eklenerek, metalitatlanmış bir ada oluşturur. Bu olay, sonrakini takip eden gene şunu söyler: “Şşş, kendini ifade etme!”

İnsan çeşitliliğin ana nedenlerinden bir tanesi de; genlerimizin yaklaşık %70 oranında ya da kabaca 14.000’ini, etraflarında artan rastgele mutasyonlara karşı açma/kapama düğmelerine sahip olmalarıdır, dolayısıyla, bu düğmelerin değiştirildiği insan nüfusunda sayısız kombinasyonlu yollar vardır.

         ÖZEL VE GENEL ZİKİRLER

ZİKİR birkaç çeşittir ve öncelikle ikiye ayrılır:

1. Genel zikir

2. Özel zikir

GENEL ZİKİR de kendi içinde ikiye ayrılır:

A. Ruhaniyet zikri

B. Özel gayeye yönelik zikir

Aynı şekilde ÖZEL ZİKİR de ikiye ayrılır:

a- Özel gayeye yönelik zikirler

b- Kişiye özel zikirler.

Demiştik ki, belirli kelimelerin veya kelime gruplarının beyinde tekrarının adıdır ZİKİR

Yapılan her zikirde, ne kelime olursa olsun, beyinde belirli bir frekansta dalga boyu üretilerek, beynin görev dışı olan hücreleri, o frekansla programlanır.

Şayet CİNNÎ ilhamla gelmiş bir kelime ya da Budistlerin meşhur “om” kelimesi gibi bir zikir yapılırsa; kişinin beyninde o istikamette bir gelişme sağlanır ve insan farkında olmadan CİNLER ile rezonansa girerek birtakım ilhamlar almaya başlar ve bunun sonunda, verilen ilhamlara göre, kendini, UZAYLI, EVLİYA, MEHDİ NEBİ veya ALLÂH olarak görüp; çeşitli mantıksal bütünlükten uzak fikirler içinde heba eder.

Buna karşılık bir de İslâmî kaynaklarca öğretilen GENEL ZİKİRLER vardır ki; bunlar tamamıyla, kişinin RUH gücünün artmasına ve RABBİNE yaklaşmasına vesile olur.

Bu GENEL ZİKİRLER’e hemen bir iki misal verelim.

“SubhanAllâhi ve bihamdihi”

“SubhanAllâhi velhamdulillâhi ve lâ ilâhe illAllâhu vAllâhu ekber”

“Lâ ilâhe illAllâhu vahdehû lâ şeriyke leh”

“Lâ ilâhe illAllâhul melikül hakkul mubiyn”

“Subbûhun Kuddûsun Rabbul melâiketi ver Rûh”

Bir de GENEL ZİKİR sınıflaması içinde yer alan “Özel gayeye yönelik” zikirler vardır; ilim talebine yönelik, kusurunu itirafa ve bağışlanmaya yönelik zikirler gibi… Hemen bunlara da örnek verelim:

“Rabbi zidniy ilmâ”

“Lâ ilâhe illâ ente subhaneKE inniy küntü minez zâlimiyn”

“Rabbic’alniy mukıymes Salâti ve min zürriyyetiy”

ÖZEL ZİKİR, esas olarak kişinin durumunu çeşitli yönlerde geliştirmeyi hedef alan, özel gayeler istikametinde gelişmeyi amaç edinen zikirlerdir.

ÖZEL ZİKİRLER, esas itibarıyla kişinin beyin programına, yani kendine has özellikleri, karakteristiği, kişisel arzu ve hedefine göre düzenlenen zikir formülleridir… Bu zikir terkipleri, belirli âyet ve hadislere dayanan dualar ile, o kişide kısa sürede gelişme sağlayacak, ilâhî isimler gruplarından oluşur.

Tarikatlarda verilen zikir formülleri günümüzde genellikle hep GENEL ZİKİR kapsamında olduğu için gelişme sürecini de otuz-kırk yıl gibi çok uzun zaman dilimlerine yaymaktadır.

Oysa, bu özel zikir formüllerini deneyenler, kendilerinde bir-iki sene gibi çok kısa süreler içinde büyük gelişmeler hissetmektedirler.

ÖZEL ZİKRİN, özel gayeye yönelik bölümünde yer alan bazı zikirlere misal vermek gerekirse, bu konuda şunları örnek olarak söyleyebiliriz:

“Allâhümme inniy es’elüke hubbeke”

“Allâhümme elhimniy rüşdiy”

“Kuddûs’üt tâhiru min külli sûin”

ÖZEL ZİKİR bölümündeki (b) şıkkında yer alan kişiye özel zikirler ise.

MÜRİYD. KUDDÛS, FETTAH, HAKİYM, MU’MİN, RAHMÂN, RAHIYM, BÂSIT, VEDUD, CÂMİ’, RÂFİ’

Ve daha bunlar gibi Allâh’ın değişik isimlerinden oluşur. Bunlar kişinin beyin programının ihtiyaç gösterdiği bir biçimde; kişiye özel sayılar ile formüle edilerek çekilir ve kişi üzerindeki etkileri kısa sürede açığa çıkar.

Ancak, burada hemen şunu ilave edelim; bu ZİKİR çalışması içinde, zikirle açılan ek kapasitenin değerlendirilmesi sırasında yoğun olarak İLİME ağırlık verilmesi ve artan kapasitenin İLİM ile değerlendirilmesi şarttır. Aksi hâlde bu kapasitenin cinnî ilhamlar istikametinde programlanması söz konusu olabilir ki; bu da hiç iyi olmaz.

Ayrıca bu tür zikirler sırasında kitabın girişinde yer alan CİNLERE KARŞI KURÂN’DA ÖĞRETİLEN KORUNMA DUASININ yapılması son derece yararlı olur.

İşte kısaca bu ön bilgiyi verdikten sonra, az önce sorulan sorunun cevabını hemen açıklayalım.

İslâm camiasında genellikle RUHANİYETİ arttırıcı zikirlere devam edildiği için; maneviyatı son derece güçlü sayısız insan yetişmesine karşın; Dünya ilimlerine dönük beyinler çok az çıkmıştır! Şayet beyin, sistemli bir şekilde Dünya bilimlerine yönelik bir biçimde zikir ile takviye edilseydi, elbette ki o yönde gelişmiş üst düzey beyinler de çıkardı.

Ne var ki, “yarın zorunlu olarak terk edeceğin şeye, bugün sahip çıkarak, kendini, o şeyi terk etmekten ileri gelen azaptan koru” düşüncesinde olan İslâm camiası, Dünya’ya fazla bir değer vermemiş ve o yolda kendini fazla yormamıştır.

Önce anlaşılması son derece kolay olan şu misali verelim.

Size son derece kıymetli mücevherle dolu bir kasa veriyorlar ve diyorlar ki:

Şayet anahtarını elde edersen, bu kasayı açabilirsin, içindeki her şey senin olabilir.

Soruyorsunuz, peki anahtar nedir, nasıl açabilirim? Cevap:

— Anahtar, ucu özel bir şekillendirmeye tâbi tutulmuş demirdir. Elde etmek için de şu kadar pahasını ödemek zorundasın.

Diyorsun ki “Kasa nasıl olsa bende! O kadar paha ödeyeceğime, alırım bir demir, alırım bir eğe; çenterim demiri, olur anahtar!”

Ama ne çare ki, bir ömür boyu demir çentseniz, o kasanın özel kilit şifresine uygun anahtarın bir benzerini yapamazsınız. Ve bu yüzden de kasanızı açıp içindeki çok kıymetli mücevherlere kavuşamazsınız. Tâ ki, pahasını ödeyip özel şifresi için yapılmış anahtarı elde edene kadar… Unutmayalım ki her kilit ancak şifresine uygun anahtar ile açılır.

İşte bu misalde olduğu üzere, her beynin kendine özel bir formüle ihtiyacı vardır ki, çok kısa sürelerde büyük gelişmeler elde etsin. Ama bunun için de elbette, bu konudan anlayan, bu konu hakkında bilgi sahibi kişiyi bulmak zorunluluğu mevcuttur.

Bu devirde böylesine ehil kişiyi bulmanın çok zor olduğunu düşünerek bu kitapta, bize ihsan olunan ilim ölçüsünde, elden geldiğince çeşitli zikir formüllerinden söz edeceğiz. Ki bunlar bizâtihi tecrübelerimize göre son derece yararlı olmuşlardır.

Dileyen bu zikir formüllerini bir süre kendi üzerinde dener, fayda görürse devam eder, fayda bulmazsa da genel zikirlerle ruhaniyetini geliştirme yolunda çalışmalarına devam eder.

         ZİKİRDE NİÇİN ARAPÇA KELİMELER KULLANILIR?

ZİKİR“den söz edildiği zaman hemen akla takılan ve sorulan bir soru da şudur:

— Niçin biz bu kelimeleri Arapça olarak söyleyelim? Aynı kelimelerin Türkçe karşılığını söylesek olmaz mı? Allâh, sanki Türkçe anlamaz mı ki biz Türkçe okuyamıyoruz?

Elbette, bu sorunun cevabını da vermek böyle bir kitapta, bize düşer! Öyleyse, dilimiz döndüğünce, bunun da izahını yapalım.

Bilelim ki; sesle duyduğumuz bir kelime, yapılan işin en son safhasıdır! Olay beyinde, o anda içten yani kozmik boyuttan veya kozmik âleme ait bir varlıktan gelen; ya da dıştan yani çevremizde algılamakta olduğumuz herhangi bir varlıktan gelen bir impulsla yani bir mikrodalga -ışınsal etki- ile başlar.

Bu gelen etki neticesinde, önce beynin biyomanyetiği, sonra biyoelektriği ve daha sonra da biyoşimik yapısı tesir alır. Biyoşimik yapı aldığı tesirle kendisindeki verileri bir araya getirdikten sonra, çıkan neticeyi tekrar biyoelektrik kata dönüştürerek, ilgili sinir sistemini uyarır ve hangi organla ilgili bir durum söz konusu ise olayı ona aktarır. Ve biz, o organdan yansıyan bir eylem olarak, sonucu algılarız!

Yani esas olan, dışta algıladığımız ses-görüntü değil, bir üst boyutta cereyan eden ışınsal yapı-biyoelektrik-biyoşimik üçlü sistemidir!

Şayet, beynin bu ana çalışma sistemini kavrayabildiysek, anlayacağız ki; önemli olan, kelimenin harf dizilişinden oluşan lisan değil, kelimeleri meydana getiren frekans-titreşimdir!

“ÜST MADDE” isimli ses ve video sohbetlerimde izah ettiğim üzere, evren ve içinde her boyutta var olan, tüm varlıklar orijini itibarıyla kuantsal kökenli ışınsal varlıklardır. Ve dahi bu ışınsal yapıların her biri, bir anlam taşımaktadır. Ki, bu ışınsal kökenli varlıklar tanımına uygun olarak, salt enerji varlıklar, belli bir anlam taşıyan ve o anlama yönelik görev yapan varlıklar dinde “MELEK” kavramı ile açıklanmıştır. Nitekim, “Melek” kelimesinin aslı “melk“ten gelir ki “güç, kuvvet, enerji” anlamındadır.

İşte, evrensel mânâda her titreşim-frekans bir anlam taşıdığı gibi, beyne ulaşan her kozmik ışın, frekans dahi bir anlam ihtiva eder biçimde evrende yer almakta ve bu yapılar bizim tarafımızdan “MELEK” adıyla bilinmektedir.

İnsan ise, KENDİ ÖZ GERÇEĞİNİ, ALLÂH’I TANIMAK için var edilmiş, yeryüzündeki en geniş kapsamlı birimdir. İnsanın kendini bu beden sanması, Kur’ân tâbiriyle “aşağıların en aşağısında var olması“; buna karşılık özünün hükümleriyle yaşaması ise “cennet hayatı” diye tanımlanmasına sebep olduğu için, insana tek bir görev düşmektedir: KENDİNİ ÖZ YAPISINDA TANIMAK!

Bunu da din, “NEFSini bilen RABbini bilir” diye formüllemiştir.

İşte, madde boyutunu asıl sanan beyin, kesitsel algılama araçlarının -beş duyu- kaydından ve onun getirdiği şartlanma blokajından kendini kurtarabildiği takdirde; ışınsal evren gerçeğini fark edip idrak edecek ve o gerçek boyutta, gerçek yerini almak için, gerçek varlığını hissetme arzusu duyacaktır.

Bu arzu, onun ışınsal yapıyla ilintisini güçlendirecek ve neticede fark edecektir ki, kendisinde meydana gelen tüm olaylar, ışınsal anlamların açığa çıkışından başka bir şey değildir.

Yani beyin, ışınsal anlamları, bildiğimiz boyuta transfer eden ve bu arada da, bir yandan bu kavramları bir tür holografik ışınsal bedene yüklerken, diğer yandan da dışarıya yayan muazzam bir cihazdır.

ZİKİR“, ancak işte bu anlattıklarımızın kavranılmasından sonra anlaşılabilecek, idrak edilebilecek bir sebepledir ki, Arapça orijinal kelimelerle yapılan çalışmadır.

Zira, her bir kelime, harf; belli bir frekansın-titreşimin beyinde ses dalgalarına dönüşmüş hâlidir. Her frekans bir anlam taşıdığına göre; kelimeler, belli anlam taşıyan frekansların, ses dalgalarına dönüşmüş hâlidir ki; bu da “zikir kelime ve kavramlarını” oluşturur.

Yani, belirli evrensel anlamlar, kuantsal anlamlar, evrende dalga boyları, titreşimler hâlinde mevcut olduğundan; bunların ses frekansına dönüşmüş hâline de kelimeler dendiğinden; o anlamların titreşimine en uygun kelimeler Arapça olduğu için, zikir kelimeleri Arapça olmuştur.

Dolayısıyla, siz o kelimeyi değiştirdiğiniz zaman, asla o frekansı tutturamaz ve asla, o istenilen frekansın ihtiva ettiği anlama ulaşamazsınız.

İşte bu sebepledir ki. Kişi, Allâh Rasûlü’nün, Kur’ân-ı Kerîm’in insanlara idrak ettirmek istediği sırlara ermek ve evrensel gerçeklere vâkıf olmak istiyorsa, zikir kelimelerini geldiği gibi, yani Arapça orijinalinde olduğu gibi, tekrarlamak mecburiyetindedir.

Ve en az hayatında bir kere, kesinlikle, Kur’ân-ı Kerîm’i Arapça orijinal kelimeleriyle beyninde tekrar etmek ve bunu RUHUNA yani bir tür holografik ışınsal bedenine yüklemek zorundadır! Ki, ölüm ötesi yaşamında sonsuza dek kendisinde bulunan bu bilgi kaynağından yararlanabilsin!

Ayrıca, bu kelimelerin Arapça olarak orijinaline uygun biçimde tekrar edilmesi zorunluluğunun bir diğer sebebi de şudur: Bu Arapça kelimeleri, eğer Türkçe’ye çevirmeye kalkarsanız, bazen bir sayfa, bazen daha fazla yazmak zorunda kalırsınız; o anlamı verebilmek, o mânâyı kavrayabilmek için. Oysa, bunu tek kelime olarak tekrar imkânı mevcutken!

Bilmem anlatabildim mi, “ZİKİR“in neden daima geldiği orijinal lisanıyla yapılması gerektiğini?

          TESPİH BAHSİ

“HİÇBİR ŞEY YOK Kİ, O’NUN HAMDI OLARAK, TESPİH ETMESİN! FAKAT SİZ ONLARIN İŞLEVİNİ ANLAMIYORSUNUZ! MUHAKKAK Kİ O, HALİYM’DİR, ĞAFÛR’DUR.” (17.İsra’: 44)

“SEMÂLARDA VE ARZDA OLAN HER ŞEY ALLÂH’I (İŞLEVLERİYLE) TESPİH ETMEKTEDİR! “HÛ” AZİYZ’DİR, HAKİYM’DİR.” (57.Hadiyd: 1)

Bilgi: Evrende var olarak algılanan ve algılanamayan her ne varsa, sadece ALLÂH’I TESPİH ETMESİ için yaratılmıştır. İyi veya kötü, güzel ya da çirkin, mükemmel veya mükemmel kabul edilmeyen her ne varsa!

Bu ön bilgiden sonra şimdi de yukarıdaki vurgulamanın ifade ettiği anlamı kavramaya çalışalım.

İlmin, fiillere dönüş sınırı olarak konan “ARŞ” isminin kapsamı altındaki her şey, Allâh isimlerinden bir terkibin mânâsını ortaya koyan sonsuz-sınırsız varlıkları kapsamına alır.

Rahmân‘ın arş üzerine “istiva“sı ise, Rahmet eseri olarak tüm mevcudatın ilâhî isimlerin mânâlarını açığa çıkarmak üzere meydana getirilmesidir… Bu varlıklar, hep “Allâh Rahmeti“nin bir eseridir.

İşte her “şey“, kendisini meydana getiren Allâh “isminin” mânâsının ortaya çıkışına vesile oluşu yönüyle, her an, daimî olarak o ilâhî mânâ çevresinde dönüp durmaktadır ki; işte bu durum o varlıkların sürekli “tespihi” olarak açıklanmıştır!

Bir başka ifadeyle; biz neyle tavsif edersek edelim, her şey, kendisini meydana getiren ismin mânâsını ortaya koymak suretiyle kulluğunu ifa etmektedir ki, bu da onların tespihleri olmaktadır.

Tespih, işte bu anlamda olmak üzere zorunlu olarak yerine gelmektedir ki, birinci şeklidir!.. İkinci şekli ise, ihtiyarîdir!

Yani, Kişi, taklidî veya tahkikî şekilde tespih eder Allâh’ı!

Taklidî tespih, kişinin kendisine yapılan tavsiyelere uyarak, çeşitli kelimeleri tekrar etmek suretiyle, yaptıklarının bilincine ermeden yapılandır.

Bu şekil, kişiye hiç farkında olmadan büyük bir ruh gücü temin eder ve ölüm ötesi yaşamın değişik aşamalarında çok büyük yarar sağlar. Kabir âleminde, haşr yerinde, sırattan geçerken ve cennette!

Tahkikî tespihe gelince. Bu zikir, kişinin söylediğinin bilincine ermesi suretiyle meydana gelir. Neticesi ise, hem yukarıda bahsetmiş olduğumuz büyük ruh gücüne erişmektir; hem de söylenilen kelimelerin mânâlarını kendi özünde çok daha üst boyutlarda hissetmek suretiyle Allâh’ı fevkalâde mânâlar ile ilham yollu, keşif yollu anlamaya başlamaktır. Bütün bu çalışmalar sırasında asla şunu hatırdan çıkartmamak zorunludur ki; Allâh Zâtı itibarıyla tefekkürü mümkün olmayan; hatıra gelen her şeyden münezzeh varlıktır!

İşte bu çok özet ön bilgiden sonra gelelim Allâh’ı tespih etme konusunda bize yapılan tavsiyelere.

“SubhanAllâhi ve BiHamdihi”

Anlamı: Allâh, Hamdıyla Subhan’dır (Allâh’ı, O’nun hamdıyla tespih-tenzih ederim).

Bilgi: Bu tespih ile ilgili iki hadîs-î şerîf nakledeceğim sizlere:

Rasûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

Her kim günde yüz kere “SubhanAllâhi ve BiHamdihi” derse; günahları, deniz köpüğü kadar çok olsa bile, mahvolur ve bağışlanır.

Rasûlullâh bir gün yanındakilere şöyle söyledi:

— Allâh’ın en çok sevdiği kelâmı size bildireyim mi?

— Elbette haber ver yâ RasûlAllâh!

— Allâh’ın en çok sevdiği kelâm “SubhanAllâhi ve BiHamdihi”den ibaret olan kelâmdır…

          ÖZEL ZİKİR ÖNERİLERİMİZ

Kalpler ancak ALLÂH ZİKRİ İLE TATMİNE ULAŞIRLAR” buyuruluyor… Niye?

Çünkü insan, sonsuzu düşünmeye yönelik bir kapasiteyle yaratılmıştır ve sonsuzluk-sınırsızlık ise ALLÂH’ın vasfıdır!

Lâ uhsiy senâen aleyke ente kemâ esneyte alâ nefsik” diyen Rasûlullâh AleyhisSelâm;

Sana hakkıyla senâ (övgü) etmem mümkün değildir; ancak sen kendini hakkıyla bildiğin için, kendi kendine senâ edersin” itirafında bulunurken sonsuz-sınırsız yüce Zât‘ın kesinlikle kavranamayacağına işarette bulunmaktadır.

Bu durumda bize düşen ne oluyor? Bize kendini tanıttığı nispette O’nu tanımak! O’nun aynasında, kendimizi seyredip tanımak! Kendimizdekilerden, O’nun sonsuz-sınırsız kemâlâtına, yüce özelliklerine, hikmetlerine, hayran kalmak!

Allâh’ım, hayretimi arttır” diye DUA eden Rasûl AleyhisSelâm da bu husus hakkında bizi uyarıyordu herhâlde.

Allâh’ı tanımanın yolu da, kitabın baş bölümlerinde kısaca izah ettiğimiz gibi, zikirden geçer!

Zikir, ya Zât, Sıfat ve Esmâ’yı içine alan toplu isim “ALLÂH” ismi ile yapılır… Ya da, Allâh’ı çeşitli özellikleriyle tanımaya yönelik diğer isimleri ile yapılır.

İNSAN ve SIRLARI” isimli kitabımızda tafsilâtlı olarak izah ettiğimiz üzere; İNSAN, gerçeği itibarıyla bir İSİMLER TERKİBİDİR! Her insanda, Allâh ismiyle toplu olarak işaret edilen isimlerin tümü, yani bildiğimiz ve bilemediğimiz pek çok Allâh ismi bir terkip oluşturur. İşte bu terkibe, biz insan deriz! Allâh, bu Esmâ terkibine “insan” adını takmıştır.

İnsanın Rabbi, kendi varlığını meydana getiren bu “Allâh” isimlerinin işaret ettiği ilâhî güçtür! Her insanın yapısının bir diğerinden farklı olması, her birinin terkibindeki “Allâh” isimlerinin farklı güçlerde olmasındandır.

Şimdi siz; “ALLÂH” ismini zikrettiğiniz zaman; bu ismin zikrinden doğan güç, terkibinizdeki bütün isimleri eşit oranda güçlendirir… Bunun da neticesinde tüm özellikleriniz aynı seviyede gelişir.

ALLÂH İSİMLERİ” zikri ise, yapınızı meydana getiren isimler terkibi içinde, belirli isimlerin mânâlarını güçlendirmeye yöneliktir. Mesela, “ALLÂH”ın “İRADE” sıfatının adı olan “MÜRİYD” ismini zikrettiğiniz zaman; terkibinizdeki bu ismin mânâsı güçlenir; beyninizdeki “İRADE” fonksiyonu daha kapsamlı olarak faaliyete geçer ve eskiden iradeniz zayıf olduğu için başaramadığınız birçok şeyi rahatlıkla başarabilirsiniz. Ya da “HAKİYM” ismini zikretmeniz, sizin bir süre sonra, her şeyin hikmetini, sebebini, neyin niçin olduğunu anlamanıza yol açar… Eskiden bağlantısız sandığınız, gereksiz olduğunu düşündüğünüz pek çok şeyin aslında bir sistem içinde birbiriyle bağlantılı olarak yer aldığını idrak edersiniz.

Yani, “ALLÂH” ismi zikri; fizikteki bileşik kaplar sistemindeki gibi, bütün isimleri eşit oranda yükseltirken; “İSİMLER” zikri ise sadece kendi cinsinden olan terkibinizdeki mânâyı güçlendirir… Ve bu yüzden de kişide çok kısa sürede önemli gelişmeler fark edilir hâle getirir.

İşte bu sebepledir ki, biz, kendinde kısa süre içinde gelişme görmeyi arzu edenlere, “İSİMLER” zikri tavsiye ederiz.

Bizim tavsiye ettiğimiz zikirlerin, herhangi bir tarikat zikri ile alâkası asla yoktur!

Tarikatsız ya da hangi tarikattan olursa olsun; kişi bu zikirleri yaptığı zaman, birkaç ay içersin de neticelerini görmeye başlar!

Şunu kesinlikle belirtelim ki. Allâh, asla, dışarıda ötelerde bir yerde olup, fizik beden ya da ruh ile yanına gidilecek bir varlık olmayıp; kendi özünde hissedilmesi zorunlu olan, sonra da her zerrede varlığı algılanabilen sonsuz-sınırsız “TEK”tir!.. Bu anlayışa uymayan bütün fikirler, şeytanî vasıflı CİNLERİN vesveseleridir!

Allâh’ı bilmek, bulmak ve O’nunla olmak için tek bir tarikat vardır, tek bir yol vardır; o yol da Efendimiz Rasûlullâh AleyhisSelâm’ın yoludur!

Kur’ân-ı Kerîm ve Rasûlullâh öğretisine dayanmayan; bu öğreti dışında kalan her fikir, kesin olarak neticede insanın gerçekten sapmasına yol açar!

Bu yüzden deriz ki. Şayet bu zikirleri yaparsanız, kesinlikle ilim yolundan ayrılmayınız! Âyet ve hadislere ters düşen fikirlere itibar etmeyiniz! Farz kılınanları ne gerekçe ile olursa olsun asla terk etmeyiniz! Artık, kendinizin evliya, şeyh, Mehdi olduğu yolunda, içinize gelen fikirlere asla itibar etmeyiniz.

Çünkü, CİNLER, en büyük oyunlarını, hassasiyet kazanmış, alıcıları güçlenmiş olan beyin sahiplerine oynayıp, kendilerini bir şey zannettirerek yoldan çıkartırlar!

Kesinlikle bilelim ki ALLÂH KULU olmaktan daha üstün bir derece asla yoktur!

Biz bütün çalışmalarımızla bu dereceyi, bu yakınlığı niyaz edelim. …..

Başlangıç olarak ilk birkaç isimle zikre başlayabileceğiniz gibi; saymak zor geliyorsa saatle de yapabilirsiniz… Ayrıca; bunları yapmak zor geliyorsa sadece “MÜRİYD“, “NÛR” ve “KUDDÛS” isimlerini bir süre için saymadan dahi zikredebilirsiniz.

Bu listedeki isimleri, vaktiniz olmadığı zamanlar, daha azaltarak da yapabilirsiniz, hiçbir mahzuru yoktur. Sadece netice almanız biraz daha fazla zaman alır.

Önemli olan, bu listedeki DUA ve ZİKİR‘lerin sabah uyandıktan sonra başlayıp, gece uyumadan önce bitirilmesidir. Her yerde, her zaman, abdestli veya abdestsiz çekilebilir, hiçbir sakıncası yoktur!

Kelimeleri dokuz defa üçlü üçlü söyleyip tespihten bir tane çekerseniz, yüzlük bir tespihte, bir dönüşte 900 olur. Mesela: Müriyd-Müriyd-Müriyd, Müriyd-Müriyd-Müriyd, Müriyd- Müriyd-Müriyd.

Bu DUA ve ZİKİR‘lere devam edilirken, bu arada da fırsat buldukça tasavvuf konusunda bazı eserler okunursa; veya DİN kavramı içine giren tüm sistemi izah etmeye çalışan diğer, şu ana kadar yayınlanmış otuz kitabımız (dan incelendiğinde) bu konuları çok kolaylıkla anlayabilirsiniz.

Çünkü yapacağınız bu çalışmalar, isteseniz de istemeseniz de; inansanız da inanmasanız da beyninizde yeni bir kapasite devreye sokacaktır ki; bu durumda çok kolaylıkla yeni öğrendiğiniz birçok şeyi anlayıp, idrak edebileceksiniz….

Bu arada tavsiye etmekte olduğumuz isimlerle ilgili olarak biraz bilgi vermek istiyorum. Ki, ne yaptığının bilincine ermek isteyenlere yararlı olur umarım!

Önce ilk tavsiyem olan “MÜRİYD” isminden söz edeyim.

MÜRİYD” ismi, Allâh’ın “İRADE” sıfatının adıdır! Bizim tüm boyutları ile varlığımız önce Allâh’ın sıfatlarıyla meydana gelmiştir! Hayat sıfatıyla, hayatımız; bedenlerimiz içinde bulunduğu boyuta göre “BÂİS” ismi hükmünce yeni özelliklerle yeni yapıyla meydana gelse dahi; sonsuza dek devam edecektir… “ALİYM” ismi gereğince bir bilincimiz ve ilmimiz mevcuttur.

MÜRİYD” ismi sonucu olarak “ALLÂH’IN İRADE SIFATI” bizden ortaya çıkar ve “İRADE” sahibi olarak algılanırız. “SEMİ‘” sıfatıyla algılayıcılık kazanır, “BASIYR” sıfatıyla görür idrak ederiz… “KELÂM” sıfatı bize “İFADE” yeteneği kazandırır ve bütün bunlar hep “KUDRET” sıfatının bizden ortaya çıkışı dolayısıyladır ki, bütün bunları yapacak “KUDRET” bizde görev yapar!

MÜRİYD” ismi, bildiğimiz kadarıyla ilk defa olarak bize açılmış, bir “sır“dır! Bizden evvel, hiç kimse bu ismin zikrini yapmamış ve başkalarına da tavsiye etmemiştir. Hatta din ve tasavvufla uğraşan pek çok kişi, bu ismin varlığını bile bilmez; çünkü kitaplarda daima diğer sıfatların isimleri yazılır da; “İRADE” sıfatının ismi yazılmaz! Muhakkak ki bu da Allâh’ın bir hikmeti sonucudur.

MÜRİYD” ismi, yaptığımız çeşitli çalışmalar sonucu olarak müşahede ettik ki, insanda en süratli gelişmeyi sağlayan bir güce sahip!

Hemen hepimiz, pek çok şeyi biliriz de, bir türlü bu bildiklerimizi uygulamaya koyamayız. Bunun da gerçekte tek bir sebebi vardır, İRADE ZAYIFLIĞI!

İşte bu irade zayıflığının çaresi, anladığımız kadarıyla “MÜRİYD” isminin zikredilmesidir… Bu ismin zikredilmesi sonucu, kişinin ilgi duyduğu konuya karşı iradesi güçlenmeye başlıyor ve eskiden bilip de tatbik edemediği pek çok şeyi kolaylıkla tatbik edebilir hâle geliyor. Mesela içkiyi bırakamıyor; TASAVVUF EHLİNE KESİNLİKLE YASAK OLAN SİGARAYI BIRAKAMIYOR veya istediği gibi ibadet edemiyor; yahut kendini ilme verip kararlı bir biçimde ilim çalışamıyor; işte bu durumda bu zikir, kişinin irade gücünü arttırdığı için, kolaylıkla bunları başarabiliyor.

Ancak bu isimden bahsederken, şunu da kesinlikle belirteyim. Nasıl ilaçların belirli dozajları varsa, “İSİMLER” zikrinde de belirli rakamların üstüne kesinlikle çıkılmamalıdır.

İSİMLER” zikri insan bünyesinde, beyninde, sürekli takviye yapar!

Nasıl, diyabet yani şeker hastalığında, şekeri tüketmek için insülin yeteri kadar verilmediği için dışardan takviye alınırsa; terk edildiği zaman bünye derhâl kendi orijinini yaşarsa… Aynı şekilde, zikre devam edildikçe de, mânâsı ister bilinsin ister bilinmesin; inanılsın inanılmasın, hükmünü icra eder… Tecrübelerimize göre, zikir bırakıldıktan sonra onbeş gün içinde bünye eski normal hâline döner!

Burada kesinlikle anlamamız gereken bir husus da şudur!

Siz asla ötedeki, yukarıdaki bir TANRI’yı zikretmiyorsunuz! Siz, varlığınızın her zerresinde tüm varlığıyla mevcut olan SONSUZ-SINIRSIZ ALLÂH‘ın bazı sıfat ve isimlerinin sizde açığa çıkmasını sağlama yolunda bir çalışma yapıyorsunuz… Ve ancak algılayabildiğiniz nispette, gerek kendinizde ve gerekse çevrenizde, Allâh’ı tanıyabilirsiniz!

İşte bu sebeplerle, “MÜRİYD” ismi, bize göre, kişinin ALLÂH’ı tanımasında en süratli yoldur. Ancak bu tanıyışı Allâh’tan “Hazmı ile” talep etmek gerekir. Zira, “hazımsızlık” insanın başına olmadık işler açar! MU’MİN” ismine gelince. Bu isim kişinin “İMAN NÛRU“na kavuşmasına vesile olur. “İMAN NÛRU” ne demektir?

İnsan, tüm ömrünü şartlanma yollu, şartlanmaların kendi bünyesinde oluşturduğu mantık düzenine göre geçirir… Ve bu şartlanmalarının oluşturduğu mantığının kabul edemediği şeyleri de bir türlü özümseyemez ve reddeder. İşte “iman nûru” bir kişide oluştu mu, artık o kişi mantığına ters düşeni reddetmeyi bırakarak, o şeyin olabilirliğini araştırmaya başlar. Zihin kapasitesinin ötesinde bir şeyler olabileceğini düşünebilir. Her şey benim bildiğimden ibarettir, en büyük benim, benim bilmediğim olamaz, mantığımın kabul etmediği şey yoktur, izansızlığından kurtulup, yeniye, ileriye, algılayamadığına açık bir hâle gelir.

İşte bu algılayamadığını inkâr etmeyip, olabilirliğini düşünme ve inanma hâlini “İMAN NÛRU” diye tanımlarız. İnsanı sürekli yeniye, ileriye, bilmediklerine, algılayamadıklarına açık bir hâle getiren özellik “İMAN NÛRU” dur!

FETTAH” isminin zikri, insanda açılımlar yapar! Hem zâhirî problemlerin çözümlenmesi yönünden, hem de BÂTINÎ kapanıklıkların açılması fetholması cihetinden! KUDDÛS” isminin zikri, insanın tabiatından, benliğinden kurtulması yönünden çok faydalıdır. İnsan, şartlanmaları ve doğası gereği olarak, kendini içinde yaşamakta olduğu fizik beden zanneder!

Tıpkı, 58 model Chevrolet otomobilin direksiyonunda oturup da, kendini otomobil sanan sürücü gibi!.. Sorarsınız, kimsin sen diye; “58 model Şevroleyim!..” der. Bir türlü aklı almaz, kendisinin otomobilden ayrı bir varlık olduğunu ve bir süre sonra arabadan çıkıp gidebileceğini!

Aynaya bakıp, “ben bu bedenim” diye düşünen kişiler de, şayet fark edemiyorsa bir süre sonra bu bedeni terk edip yaşamına değişik bir boyutta o boyuta özgü bir bedenle devam edeceğini; durum biraz vahim demektir!

İşte “KUDDÛS” ismi, insanın aslının kudsî bir varlık olduğunu, madde ve ruh ötesi bir bilinç varlık olduğunu fark etmesine yarayan isimdir.

REŞİYD” ismi insanda “RÜŞD” hâlinin oluşmasını sağlar. Fizik bedende “rüşd” bir tanımlamaya göre, “büluğ” ile başlar; çünkü o zaman cinsiyet hormonları faaliyete geçerek zihinsel fonksiyonlarda “aklı” güçlendirir; ve aynı zamanda da cinsiyet hormonları beynin biyokimyasını etkileyerek, “günah” dediğimiz “negatif yüklü ışınsal enerji“nin ruha yani bir tür holografik ışınsal bedene yüklenmesini sağlar… Bir diğer tanımlamaya göre de, sebebi her ne hikmetse, 18 yaşında başlar!

Olgunluğun tabanı, insanın ölüm ötesi yaşam olabileceği ihtimalini düşünerek, hayatına ona göre yön vermesi, bu konuda araştırmalar yapmasıyla başlar!

İşte “REŞİYD” ismi bu en alt sınırdan başlayıp, “İlâhî sıfatlarla tahakkuk etme” hâli olan “FETİH” hâline kadar devam eder. Ondan sonra bir başka şekilde hükmünü icra eder.

HAKİYM” ismine gelince. İnkârın daima kökeninde, idrak edememe vardır! Sebebi hikmetini bilemediğin, anlayamadığın şeyi inkâr edersin. Oysa, bilsen o şeyin neden öyle olduğunu, neyin neyi nasıl meydana getirdiğini, ne yapılırsa, nasıl neyi meydana getireceğini, bütün değerlendirmen bir anda değişiverir!

Bu isim, kişide oluşların hikmetine erme kapasitesini genişleten, her şeyin ne sebeple oluştuğunu, neye yönelik olarak konduğunu fark ettiren isimdir. HALİYM” ismi insanda, öncelikle hoşgörü ve yumuşaklık, sakinlik ve fevrî çıkışları kesme özellikleriyle tesirini gösterir.

Kişinin maneviyatta gelişmesi için önce hoşgörülü olması ve fevrî, aşırı ve zamansız çıkışlarını kontrol altına almış olması gerekir!

Çünkü bu tür çıkışlar insanın hem zâhir dünyasını mahveder, sinirli, stresli, bunalımlı bir yaşama çevirir. Hem de bâtın âlemini mahveder, Allâh’la arasına sanki ziftten-katrandan bir perde çeker!

HALİYM” ismi işte insanın hem zâhir hem de bâtın dünyasını düzene sokan isimdir… Kişinin olgunlukla hoşgörüyle karşısındakine açık olmasını sağlar ki bu da onun yeni yeni şeyleri fark etmesine vesile olur… Sinirlilik, stres, fevrî davranışlar bu zikre devamla çok kısa sürede kontrol altına alınır.

VEDUD” ismi kişide muhabbet duygusunu geliştirir… Tüm varlığa karşı sevgiyle yaklaşır… Her yerde ve şeyde Allâh‘ı hissedip sevmeye başlar… Dünyası sevgi olur.

NÛR” ismi insanın idrak gücünü, kapasitesini artıran bir isimdir… Kişinin hem ruh gücünün artması, hem de idrak gücünün gelişmesi hep bu ismin neticesidir. BÂİS” ismi dar mânâda yeni bir bedenle gibi anlaşılır. Ve işin gerçeğini bilmeyenler tarafından da zannedilir ki, “şimdi öleceğiz yok olacağız; sonra kıyamette mahşerde Allâh bizi “BÂ’S” edecek yeniden yaratılacağız!”

Bütünüyle İslâm öğretisi dışındaki yanlış, bâtıl, ilkel bir bilgidir!

BÂİS” ismi her an geçerlidir ve eseri her an görülen bir isimdir… Bâ’s olayı da her an cereyan etmektedir. Ölüm meydana geldiği anda, kişi fizik bedenden kopar, biyolojik bedenle bağlantısı kesilir ve hemen o anda ışınsal bedenle “Bâ’s” olarak yaşamına kesintisiz bir şekilde devam eder. Bu hususu isteyenler, İmam Gazâli‘nin “Esmâ ül Hüsnâ” ismiyle dilimize tercüme edilen kitabında “BÂİS” ismi açıklamasında veya “HAZRETİ MUHAMMED’İN AÇIKLADIĞI ALLÂH” isimli kitabımızın “ÖLÜMÜN İÇYÜZÜ” bahsinde tetkik edebilirler.

İşte bu “Bâis” ismi zikri hem olayın kavranılmasını kolaylaştırır hem de, her anki bâ’s oluşumuzda, yani her an yeni bir bedenle varoluşumuzda bize çok daha gelişmiş özellikler getirir.

RAHMÂN” ismi hem “İlâhî Rahmet”e nail olmamızı sağlar, hem de gazap anlamı taşıyan fiillerden korunmamızı temin eder… Çünkü gazap, şiddet ateşini kesen Rahmân’ın rahmetidir… İleri mertebelerdeki zevâtta bu ismin çok daha değişik neticeleri vardır ki, onlara bu kitapta girmek istemiyorum.

Bu arada şunu da açıklığa kavuşturayım… “Bu Allâh isimlerini çekerken başında “” veya “EL” diyecek miyiz; mesela “Yâ Müriyd” gibi” diye soruyorlar. Ötede birinin ismi zikredilmiyor ki böyle bir ek ismin başına gelsin! Buna hiç gerek yoktur! (A. Hulusi- Dua ve zikir.)

**************************************************************************************

Şu kim her isme meşgul olmak ister,

İcazet çün gerekdur âna rehber.

Eğer rehber yoğ ise çekmesin ğam,

Disün ol İbn-i İsa’dam mücazem.

Alup abdest iki rekât namazı,

Nevâfil den kılup itsün niyazı.

Yedi kere gerekürnefy işbat,

Eûzü besmele seb’i salâvat.

Yüz İhlas, Fatiya toksan dokuzdur

Hemen bir Âyet-el kürsiyle yüzdür.

         İbn-i İsa Saruhânî

         ***********************************************************************************

        ZİKİR DE SAYI KONUSU

        Bu isimleri zikretmek suretiyle, yani saymak suretiyle o isimlerin ruhaniyeti, o isimlerin manası kişiye gelmeye ve üzerinde hâkimiyet kurmaya başlar. Bir müddet sonra o kişinin artık sırf dili değil bütün azaları, bedeni zikretmeye, o ismi söylemeye başlar. Fakat buna giden yok önce “dil” ile yani lisanlı hareket ettirmek suretiyle olur. O lisani hareket yani “Allah, Allah” veya “Lâ ilâhe İllallah, Lâ ilâhe İllallah, Lâ ilâhe İllallah, Lâ ilâhe İllallah…. Zikrine devam eden kişide bir müddet sonra o hızlanır ve sabit bir nokta haline gelir. Bir kere Allah der ama o “Allah” ın altında 10.000 “Allah” rezonansı vardır. Ona zikri daim denir.

          Zikri daim çok yüksek bir makamdır, büyük ariflerin çıkabildiği bir makamdır. Onlar sayısallığı artık aşarak onların günlük hayatlarında artık Allah’ın mazhariyetinin dışında bir oluşları kalmamıştır. Bir hadis’i kutsi de ifade edildiği gibi; O kimseler beni o kadar çok anarlar ki, bana o kadar çok ibadet ederler ki -o ibadet anmak demektir aynı zamanda, Allah’ın isimlerini o kadar anarlar ki bir müddet sonra ben ve o o kadar yakınlaşırız ki onlar benim gören gözüm, tutan elim, yürüyen ayağım olurlar.

          Allah’ın eli olur mu, Allah’ın ayağı olur mu, Allah’ın gözü olur mu bunlar ayrı bir takım konular ama Allah bir hadis-i Kutsi de olurlar diyor. Demek ki yeryüzünde hiç kimse Allah’ı Allah olarak, ilâh olarak yolda sokakta karşılaşmış değiller. “Allah adamları” olarak Allah’tırlar. Yeryüzünde Allah isimleriyle bulunacaksa eğer zatıyla bulunamaması, yeryüzünün, şehadet âleminin doğası o zatı kaldıramayacağı için –Kayıtlılık âlemi kayıtsızlık âlemini kaldıramaz- Allah ancak tecellileriyle bilinir. Allah’ı mükemmelen tecelli ettirebilecek tek varlık insandır. Çünkü Ve alleme AdemelEsmâe küllehâ.. (Bakara/31) Ben bütün isimlerimi Ademe yükledim, öğrettim, bildirdim, bellettim anlamı taşıyorsa eğer, diğer varlıklar -hayvanat nebatat, cemadat- insan dışında ki diğer varlıklar da da Allah’ın isimlerinin belirli oranda bulunduğunu görmekteyiz ama bütünü, Küllü yalnız insanda. O açıdan Allah’a giden en güzel yol Allah’ın mazhar-ı tam mı olan insandan geçer.

        Umum Müslümanların kendilerine peygamber efendimizin hadislerinde bildirilen adetlere devamında bir mahsur yok. Çünkü onlar hafifletilmiş, herkesin günlük yapabileceği zikirlerdir. Ne gibi? Namazdan sonraki tesbihat gibi. 33+33+33=99 gibi. Ama bunların üzerinde ki özel sayılar, özel rakamlar, işte 5.000 kelimeyi tevhid ile başlamak, 70.000 kelimeyi tevhid gibi. Bunların hiçbirine hiçbir dindarın kendi başına karar verip bir yere oturup bunlarla meşgul olmaması gerekir. Çünkü bu bir özel ilimdir, özel ilme ancak bir rehber, ancak bir bilen eşliğinde gidilebilir.

           Esmanın ve sayının doğru tespit edilememesi çok yüksek rakamlarda kişinin kaldıramayacağı enerjiyi çekmesi söz konusudur. Çünkü o kişinin gücünü önce tespit etmek gerekir, o kişinin pazıları, ayak kasları o kadar sıkleti kaldıramayacak bir güçte ise, halterci tabiriyle konuşuyorum. O ağırlığın altına o kişiyi sokmak bir antrenör problemidir, bir bilimsel hatadır. Dolayısıyla herkes kaldırabileceği yükün altına girmelidir. Ama her zaman halter ilminde, sporunda işte 100 kg. üstünü kaldıran insanlar da bulunmaktadır. Bunlara da dünya şampiyonları denilmektedir. Her ilimde şampiyonlar olabilir. Ama herkes şampiyon olacak diye bir şart yoktur. Biz Pazar torbasını kaldırabilirsek diyelim ki 5 kg, 10 kg ı kaldırabilirsek günlük hayatımızı sürdürmüş oluruz.

          Şöyle bir isimler şemasını gözümüzün önünde canlandırabiliriz. Varlık katmanlarında insanlık, hayvanlık, bitkiler âlemi ve katı cisimler alemi dediğimiz zaman, bütün alem Allah’ın isimlerinden meydana geliyorsa eğer, O’nun isimlerinden başka bir şey yoksa tek tek isimleri yazalım. Mesela el Mütekellim ismini yazdığımız zaman bu çetele de insan karşısında artı diyebilir. Çünkü insan konuşan bir varlıktır, demek ki mütekellim ismi insanda zuhur etmektedir. Hayvanata geldiğimiz zaman hayvanatta anlamsız dahi olsa belirli sesler çıkardığından dolayı onlar da Mütekellim dir.

           Bakınız insanlar ve hayvanlar Allah’ın el Mütekellim isminde müşterek oldular. Ama nebatata geldiğimiz zaman nebatattan bir ses çıkmaması hasebiyle Mütekellim sıfatı bitkiler âleminde noksandır eksi. Cemadata geldiğimiz zaman orada da noksandır, eksi.

          99 ismin Şemasını böyle yaptığımız zaman insanlık mertebesinin hepsinde artı olduğunu, daha sonra hayvanat aleminin işte 70 küsür isimde kaldığını, nebatatın 50 küsür isimde kaldığını ve cemadatın da işte 30-40 isimde kaldığını görmekteyiz.

         el Alîm, el Hakîm, el Latîf, el Vedûd ismi,… gibi Allah’ın isimlerinin insanda zuhura geldiğinden dolayı insan bütün varlığın imamı, bütün varlığın kendine secde edeceği, yöneleceği varlık oluyor insan. O insan tanındığında Allah tanınıyor. (Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç)

*********************************************

Kanaatimizce dua, tesbih ve zikirlerdeki sayılar hayatın ve ölüm ötesinin gerçek şifreleridir. Bunlar bir yere çıkıyor. İhtimal ki cennete ve cennetteki sarayların süsüne ziynetine veya orada Allah’ın lütfuyla verilecek diğer nimetlere, onların miktarına, kalitesine, çeşitliliğine veya ömrümüzün çeşitli dönemlerine ait sağlık ve afiyette bulunmamızdan kaynaklanan ve bir çeşit borcumuz olan şükre.

Belki de mizandaki alıcı verici x-ray cihazları gibi bizi tanıyacak cihazlara bir sinyaldir. Belki de bu sayede sırattan hızlı geçebileceğiz ve cehenneme düşmekten kurtulacağız. Cennette türlü nimetlere bu sayede kavuşacağız, suyumuz, aşımız, ekmeğimiz yani cennette ebedi hayatın nimetlerine birer bandrol niteliğinde olacaktır bunlar, bilemiyoruz.

Kısacası nereyi açtıklarını, nereyi kapadıklarını veya nereye nasıl sinyal gönderdiklerini bilmiyoruz. Neyin şifresi onu da bilmiyoruz. Ancak bildiğimiz şey Kur’an’da “Allah’ı çok zikredin”, “Namazı çok kılın, abdesti çok alın” buyruluyor ve işte biz de bunu yapmaya çalışıyoruz. Ötesini sonra göreceğiz, inşallah. Bu konuda İslam âlimlerinin çeşitli görüşleri var, bunları nakletmeye çalışalım

İbn. Hacer, bu üç kelime ile ilgili muhtelif rivayetler geldiğini belirttikten sonra meselâ, “Sübhânallah” kelimesinin bazılarında 33, bazılarında 25, bazılarında 11, bazılarında 10, bazılarında 3, bazılarında 1, 70 ve 100 kere tekrarı tavsiye edildiğini belirtir.

Yine “Elhamdülillah” kelimesinin de tekrar edileceği miktarla ilgili olarak 33, 25, 11, 10, 100 rakamlarının geldiğini belirtir. “Lâ ilahe illallah” kelimesiyle ilgili olarak da 10, 25, 100 rakamlarının geldiğini belirtir.

Zeynüddin el-Irâkî:“Bunların hepsi güzeldir, bu miktarların artması Allah’ı daha da memnun eder” der.

Begavî, bu farklı rivayetleri şöyle bir yorumla birleştirmeye çalışır: “Bu rivâyetler değişik zamanlarda söylenmiştir ve kişi içinde bulunduğu duruma göre, bu rakamlardan birini seçerek o miktarda tekrarda serbest bırakılmıştır.”

Âlimler genellikle bu tesbihâttan her birinin otuz üçer defa yapılmasının uygun olduğunu söylerler. Tekbirden sonra “La ilahe illallâhu vahdehu lâ şerîke leh…” denir ki, bununla yüze tamamlanır.

Şunu da belirtelim ki, âlimler; “hadiste gelen rakamlara riayet etmeli, ne eksik ne de fazla yapmamalı, aksi takdirde vaat edilen sevap aynen elde edilemez, biz göremesek de anlayamasak da bu miktarlarda bir kısım hikmetler vardır” demişlerdir.

Bazı âlimler, ekleme ve çıkarma kasten yapılırsa sevap hâsıl olmaz derken, diğer bazıları fazla okumanın sevaba mani olmayacağını söylemiştir.

Bazı rivâyetler, tesbihatı Hz. Peygamber (s.a.v)’in parmaklarıyla yaptığını gösterir. Hatta Efendimiz (s.a.v)’in:

Parmaklarla sayın, zîra onlar sorulacaklar ve konuşturulacaklar” dediği rivayetlerde gelmiştir.

Ebû Hüreyre (r.a), bin düğüm ihtiva eden bir sicimi olduğunu, onunla saydığını ve her gece bir devir tesbih yapmadan uyumadığını söylemiştir. Onun sayma işinde çekirdekleri kullandığı da rivâyet edilmiştir.

Tesbihatı saymada, ashabın ve müminlerin annelerinin çakıl ve çekirdekleri kullandıklarına dair pek çok rivâyet gelmiştir. Bu durumu Resûlullah (s.a.v) görmüş ve takrir buyurmuştur.

Bazı âlimler, parmakla saymanın tesbih vs. vasıtasıyla saymaktan daha üstün olacağını söylemişse de, esas olan, hata yapmamaktır, hangi şekilde hatasız yapılacaksa öyle yapılmalıdır. (Aliyyu’l-Kârî). İtiraz Edenler Hiç Namaz Kılmaz mı?

Resül-i Ekrem (s.a.v) Efendimizin “Gözümün Nuru” diye ifade buyurduğu ve müminin miracı diye adlandırıp bize emanet ettiği en büyük zikir ve tesbihlerle süslü, hayatımızda çok özel bir yeri olan “Namaz” baştan sona tekrarlarla doludur. Onun güzelliği de tekrarlardadır zaten.

Namazı Allah için kılsak bile hiçbir şeye ihtiyacı olmayan Allah’ın değil, bizim ihtiyacımız için kılıyoruz. Normalde Allah’a bağlılığımızı ifade etmek için kıldığımız namaz, günde bir veya iki defa kılmak ve sadece iki rekât kılmak da yeterli olmasına rağmen neden günde beş defa kılıyoruz? Üstelik bunları da 17 farz, 3 vitir, 20 sünnet olarak ayrı isimlerle ayrı üniteler halinde kılıyoruz. Peki, bunun üzerinde de düşünmek gerekmez mi? Ayrıca neden bu kadar tekrar ediyoruz ve neden bu kadar çok zikir ve tesbihlerle Allah’ı zikredip övüyoruz?

Demek ki, bu kadar zahmetin bir sırrı var ve bir hikmeti var ki, tekrarı gerekiyor. Demek ki ücreti var ve ücrette çokluk insanın hoşuna gidiyor ve ihtiyacı da var ki tekrarlatılıyor. Günde 40 rekât namaz kılıyoruz. Bu 40 rekâtın 17’si farz, 3’ü vacip, 20’si sünnettir.

Peşin hükümle “Allah zikretmek sayı ile midir” demek kolay, içinde ne sırlar gizli ve bu zikirlerle bu sayılar sizi nereye çıkaracak bilmiyorsunuz, bilmiyoruz. Bize emredileni yapmak, en kârlı yoldur. Bu zaman kadar milyonlarca hatta milyarlarca mümin yapmış, evliya asfiya, meşayih Peygamberler ve ashabı yapmış, itiraz etmemiş de asrımızın zavallı insanları mı itiraz ediyor? Rakamları sadece para saymaya yarar zanneden ve rakamının çokluğu ile övünen, cehalet içinde yüzen ve güya her şeyi sorgulayan ama inanmayan zavallı Müslümanlarına mı kalmıştır bu iş? Onlar akılsızdı da siz mi akıllısınız, onlar gafildi, cahildi de siz mi uyanıksınız!

Resûlullah (s.a.v) buyurdular ki: “Kim sabah namazının arkasından yüz kere tespihte ve yüz kere tehlilde bulunursa, denizköpüğü gibi çok bile olsa günahları affedilir.” Yani: 100 kere Sübhânallah, 100 kere Elhamdülillah, 100 kere Allah’ü Ekber, 100 kere La ilahe illallah demektir. (Dr.Arif Arslan)

            ************************************************************

[Ek bilgi; Kendi uyguladığım yöntem; Kullanmayı düşündüğüm esma adedini 3 esmadan fazla tutmuyorum. Esmaları meselâ “Âlim Allah, Mürîd Allah, Nûr Allah, Lâ ilâhe İllallah” şeklinde formüle ediyorum. Sonra gece yatmadan hemen önce aldığım çizgili bir deftere bu formülü 100 kez yazma şeklinde uygulamasını yapıyorum. Ayrıca da ne yaptığımı kimseye söylemiyorum. Yaklaşık 2 – 4 ay devam ettikten sonra Farz namazların tesbihatı ile birlikte bir tesbihte bu formüle devam ediyorum.]

**********************************************************

          ZİKİR YAPMANIN GETİRİLERİ

İbadet ve amellerde bir çeşit zikirdir. Fakat kalbe ilaç olacak, nefsi ıslah edecek zikir, hepsinden ayrı özel bir ameldir. Allah dostları kalbin ilacı olan zikri, günlük yapılan zikir (vird) haline getirmişlerdir. Allah’ı (c.c.) zikirde nefsin takılıp kaldığı bazı engeller vardır. Onun için zikir herkese nasip olan bir devlet değildir. Allah’ı (c.c.) zikreden insanlar adeta özel olarak seçilmişlerdir. Sürekli zikir sayıya vurmadan her uygun fırsatta Allah’ı (c.c.) zikretmek, her an düşünmek demektir. 13/Ra’d, 2862/Cum’a, 10

Rasûlullah (s.a.s.) da, Allah’ı zikretmenin insanın içinde huzur ve sükûnet yaydığını dile getirmiştir: “Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere otururlarsa, melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar, üzerlerine sekine (huzur, feyiz) iner ve Allah onları yanındakilere (meleklere) zikreder.” (Müslim, Zikir 25, 30, hadis no: 2689, 2700, 4/2069; Tirmizî, Deavât 7, hadis no: 3375)

ALLAH zikrinin getirileri

Allah; Bu ismi zikir eden ve buna devam eden için hatıra ve hayale gelmeyecek tecelliler meydana gelir. Çünkü Allahtan yardım isteyin emri gereği;

A) İhlasla beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim ve İsminizi her tarafa duyurayım, söyleteyim demektedir.

B) İhsan buyurduğum ve buyuracağım nimetlerime şükredin ki İn’am ve ihsanlarımı devam ettireyim, artırayım demektedir.

C) İhlasla zikre devam ettiğiniz, emir ve yasaklarına riayet ettiğiniz sürece size talep etmediğiniz halde ilim verir, bilmediklerinizi öğretir.

D) Görünen ve görünmeyen varlıkların şerlerinden korunmanızı sağlar.

E) Psikolojik rahatsızlıklar için (evham, korku, fobi vs. gibi) en büyük korunma ve tedavi yöntemidir.

F) Toplum içinde sevilmek, saygı görmek, hürmet ve muhabbetle karşılanmak şeklinde tecellisi vardır.

G) Allah ismi şerifini zikre devam edenin işleri yolunda gider, bulluk ve refah içinde yaşar.

H) Bu zikre devam ettiği sürece varsa bir hastalığı eceli gelmediği takdirde şifaya nail olur.

I) Allah zikrine devam etmek kişide kendini kontrol etme, düşünme, aklını kullanma gibi yetenekleri artar.

J) Allah zikrine devam etmek kişinin Allah’a karşı sevgisini, Yakînini ve muhabbetini artırır. K) Bedenin kalbini nasıl korumak için korunma ve dikkat gerekiyorsa Allah zikri de manevi kalbin ilacıdır.

L) Allah zikri kişiyi günahlara kapılmaktan koruduğu gibi Tevbe ile birlikte işlenen hataların affı ve iyiliğe dönüşmesini sağlar.

M) Allah zikri kişinin sakinlik güven, emniyet ve vekarını artırır.

N) Allah zikri kişinin günlük hayatında gaflet, boş söz, gıybet gibi zararlardan korunmasını sağlar.

O) Allah zikri ibadetin en kolayı olmasına rağmen en büyük ve en değerli olanıdır.

Ö) Allah zikri kişinin hayatında doğru karar verme yeteneğini artırır.

P) Allah’ı düşünen ve zikreden kişi Kur’an ‘ın gösterdiği delillere nüfuz eder, Kur’an ın ipine sarılır ve her tür musibet ve felaketten korunur. (H.E. Muhasibi)

R) Allah’ı zikreden kişi yalnızlıktan kurtulmuş olur. Bir hadiste; “Beni anan kulumun sohbet arkadaşıyım. Rivayeti vardır.(H.E. Muhasibi)

S) Allah’ı tanıyarak, anlayarak zikreden kişi akletmenin düşünmenin tadına varır. (H.E. Muhasibi)

Ş) Allah’ı zikredenler sürekli bir çaba içindedirler Çünkü Allah gerçek bilgi sahiplerinin gönüllerinde ki bahar, Kendisinden bir şey umud edenler için Rahmet ve dertli olanlar için teselli kaynağıdır. (H.E. Muhasibi)

T) Zikir manevi zevk kapılarını açar. Zikir sayesinde kul Allahu Teala ile özel sohbet ve muhabbet eder. Allahu Teala zikredenin en yakın dostu ve sohbet arkadaşı olur, kalbini şenlendirir, onu doyumsuz ve benzersiz zevklere ulaştırır. Büyük ariflerden İbrahim b. Ethem (rah.) bu zevki şöyle tarif eder: “Yüce Rabbim kendisini seven ve çokça zikreden dostlarının kalbine öyle bir zevk koymuştur ki, eğer dünya sultanları bunun ne kadar tatlı olduğunu bilselerdi onu ele geçirmek için bütün ordularıyla ariflerin kalbine hücum ederlerdi. Ancak Allah dostları onu gizlerler, sultanlar da ondan habersizdirler.” (Betülaygül)

U) Allah zikri insana doğru ve yanlışı ayırabilme yeteneğini artırır.

Her şeyin en doğrusunu Allah bilir. Bizleri doğruya ulaşmamızı ve onu yaşamamızı kolaylaştırsın inşallah.

*********************************************************

LAHZA-İ CELÂL (ALLAH), KELİME-İ TEVHİD VE ESMA ZİKİRLERİNİN TEHLİKELKERİ

İnsanın tek başına yalnız havas bilgileri ile zikre yönelmesi beraberinde büyük itikadi yanlışlıklar ve sapmalar da getirebilecektir. Zikir ehil birisinin, mürşid-i kâmilin rehberliğinde çekilmedikçe insana yarar kadar zarar da verebilir.

Tabii bu sözünü ettiğimiz şey, laza-i Celal (Allah), kelime-i tevhit gibi zikirleri çokça çekme ile ilgilidir. Yoksa esma-i Hüsna için geçerli değildir. Ama yine de esma-i Hüsna da da ihtiyatlı olmak lazımdır. En azından tasavvuf kültürünü hazmetmek gerekir.

Tasavvuf kültürünün de temelini her an tövbe ve istiğfar halinde olma, nefisle mücadele etme ve Allah rızasını amaç olarak görme oluşturur. Çünkü şeytan hiçbir fırsatı kaçırmaz. Kılavuzsuz yola çıkanları çeşitli tehlikeler bekleyebilir. Örneğin yaptığı zikirle dualarının kabul edildiğini gören birisi istidraca düşebilir. Hem benliği güçlenip kendisinde olmayan çeşitli büyüklükler görebilir, kibire ve ucuba kapılabilir. Çünkü zikrin neticesi birtakım haller yaşamaya başlayacaktır.

Bunların bazısı Rahmani bazısı da şeytanidir. Bunları birbirinden ayırması imkânsızdır. Birbirlerine çok benzerler. Farkına varmadan şeytanın oyuncağı olabilir. Bunlar da insanı ebedi helake, pişmanlığa götürmeye yeter. Ayrıca vesveseye de düşebilir. Hele içinde bulunduğumuz çağda insanlar gerekli dini ve itikadi bilgilerden bile yoksunken onların ellerine verilecek böyle bir havas bilgisi Allah’ın (c.c.) güzel isimlerinin gereği ve amacı dışında zikredilmesine yol açacaktır.

Onun için zikir yoluna gireceklerin bir mürşid-i kâmilin himayesine girmesi en doğru yoldur. Nefis tezkiye olmadıkça zikir, özellikle esma-i Hüsna zikri ona yarardan ziyade zarar verecektir. Çünkü böyle bir kişi Allah’ın güzel isimlerine hep nefis hesabıyla bakacaktır. Bu da onu manevi olarak zarara sokacaktır.

Hâlbuki esma-i Hüsna zikrini çekmenin temel amacı Allah’ı övüp yüceltme ve O’nun güzel ahlakıyla ahlaklanmadır. O’nun rızası dışında her şey nefis hesabınadır. Allah’ın rızası dışında kendisine bir hedef çizen ve bu konuda esma-i hünsadan umut bekleyen kişi ise yoldan çıkmıştır. Nefis ve şeytan onu aldatmıştır. Allah bu durumlara düşmekten bizleri korusun. Evet, şu ayet-i kerime bu kişilere hitap etmektedir:

En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na en güzel isimlerle dua edin. O’nun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır (A’raf/180).”

Kalp saniyede halden hale girer, değişkendir. Onu bir noktada tutmak zordur. Hele zikir sırasında bu daha çok olur. Nefis ve şeytan vesveseleri ile kalbi bulandırırlar, zikri dünyevi bir amaç haline dönüştürebilirler.

O yüzden Nakşibendiler, lafza- Celal zikrini her tespih devredişinde (100 adetten sonra) ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allah’ım Sen maksadımsın, isteğim de Senin rızandır.)’ demektedirler. Böylece sapmış, sapacak, dönek, renkten renge giren, girecek olan kalbe rotasını gösterirler.

Kalp bu rotadan saptı mı zikir yarar değil insana zarar vermeye başlar. Bu durum esma-i Hüsna zikrinde daha çok kendisini gösterir. Yani kalp esma-i Hüsna zikrinde rotasını şaşırmaya daha müsaittir. Esma-i Hüsna zikrini çekerken kalp O’nun rızası dışında başka yerlere takılabilir. Onu uyarmak ve doğru yola sevk etmek gerekir. Onun için esma-i Hüsna zikri çekerken ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allah’ım Sen maksadımsın, isteğim de Senin rızandır.)’ sözünü en azından başta ve sonda birer kere de olsa söylemek ve bu konuda kalbi uyarmak gerekir. Daha çok söylemek daha büyük yararlar sağlar. (Muhsin İyi)

Ve ahiru davahüm enil hamdülillahi rabbil alemiyn

Allah doğru söyledi. Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 20 Mart 2015 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler:

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: