RSS

ESMA DERSLERİ (1-1) GİRİŞ

09 Nis

300

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

Rabbime ne kadar şükretsek hakikaten azdır. Onlardan istifade eden kardeşlerimiz, oradan aldıklarını dalga dalga başka yerlere götürecekler, yayacaklar. Hayatlarına koyanlar koyacaklar. O derslerde alınan görüntüler, kaydedilen sesler, o tescil, inşallah işe yarayacak. Muhtemelen biz öleceğiz tabii ki. Onda ihtimal yok ta, ihtimal olan o dersler devam edecek. İnşallah ölmeyecek. Zaten insanı teselli edende bu. Yoksa insan ölümlü bir varlık, insan sınırlı bir varlık öncelikle. Yaptıklarımız sınırlı, zihnimiz sınırlı, bakışımız, gözümüz sınırlı, kulağımız sınırlı, duyuşumuz sınırlı, bilgimiz sınırlı, görgümüz sınırlı ve ömrümüz sınırlı. Sınırlanmışız. Takdir böyle. Sınırsız bir Allah’a kul olmuşuz fakat. Biz sınırlanmışız, Salih amelimiz ise bizden uzun yaşıyor. İnsan ölüyor, Salih ameli yaşıyor. Salih amele Allah böyle bir ömür vermiş.

Bugün bakıyoruz 1419 yıl önce Dal-ül Bekaya uğurladığımız Hz. Nebi, Salih amelleriyle nasıl da yaşıyor değil mi. Sünnet diyoruz biz Hz. Nebinin Salih amellerine. Bakın, ashabın bıraktığı Salih amellerde yaşıyor. Yaşıyor ki, biz onları kendimize çağdaş kılmaya çalışıyoruz. Getiriyoruz, model gösteriyoruz, misal veriyoruz, anlatıyoruz. Yaşıyor, bizde yaşıyor. Biz de yaşasın için uğraşıyoruz, çalışıyoruz, didiniyoruz.

Onlardan binlerce yıl önce yaşamış peygamberler Kur’an tarafından yaşatılıyor. Yaşatılma sebebi Salih amelleri. Peygamberler Kur’an a Salih amelleri ile giriyorlar. Salih kullarımızdandı buyruluyor Kur’an da peygamberler övülürken. O da Salih kullarımızdandı. Yani çok ilginçtir, bir peygamber için Salih kullarımızdandı diye övülüyor. Bu size manidar gelmiyor mu. Zaten peygamber, zaten Salih olacak diyebilirsiniz. Ama yok, Minessalihıyn derken, Salih kullardan olduğu vurgulanırken neden vurgulandığı üzerinde durmak gerekiyor. Oradan yola çıkarak vardığımız sonuç, aslında Salih amelin Allah tarafından bereketlendirildiğini, öldürülmediğini ve bu dünyada da yaşadığını, yani bu dünyadan göçenin kişinin kendisi olduğunu ama Salih amelin bir biçimde yaşadığını öğreniyoruz, görüyoruz. Dolayısıyla Salih amel olursa eğer bu faaliyet, bu dersler, rabbimiz onun içerisine ruh üfleyecek. O üflediği ruhla o ölümsüzlük kazanacak. Dirilecek ve diriltecek.

Elimize bazı eserler alıyoruz, 1200 yıllık. İşte Taberinin tefsiri. Hicri 310 yılında vefat etmiş bir alimin tefsiri hala ellerde dillerde, gönüler de, Kütüphaneler de baş yeri korur mu. korur. Niye korur? Oysa ki binlerce, abartısız binlerce tefsir yazılmış. Ama bunlar içerisinden neden bazıları öne çıkmış. Neden bazıları ellerden, gönüllerden, dillerden düşmez. Neden bazıları hala masamızın üzerindedir. Elbette Salih amel olma vasfını daha fazla hak ettiği için.

Ama bir amelin Salih amel olma vasfını hak etmesi içinde emek lazım, gayret lazım, çaba lazım, alın teri, zihin teri, yürek teri dökmek lazım, lazım..! lazım..! Dolayısıyla kim daha çok emek vermişse, kim daha çok çaba sarf etmişse rabbimiz onunkini daha fazla bereketlendiriyor bakıyoruz. Yani rabbimiz emeğe saygı duyuyor ve bizimde emeğe saygı duymamızı istiyor. Emeğe saygı Allah’a saygıdır. Dolayısıyla emeğe saygısızlığı da rabbe yapılmış saygısızlık olarak görmek lazım.

Bu da bir emektir. Görüyorsunuz. Çalışmak didinmek, hazırlamak ve onu sunmak bir emek, tabii ki gelmek, öğrenmek, almak götürmek ve yaşamak bu da ayrı bir emek. Ne kadar emek verirseniz, ne kadar emek verirsek o kadar faydasını göreceğiz. Buna inanın. Onun için asla Bayram paşadan gelenlerle, Şehremini’den gelenler aynı olmayacak. Asla Pendik’ten gelenlerle, Fatih’ten gelenler aynı olmayacak. Asla Bursa’dan gelenler, Ankara’dan gelenler, Sakarya’dan gelenlerle, İstanbul’dan gelenler aynı olmayacak. Fakat bu aynı olmama hali sadece uzaktan gelmekle yetinildiğinde gerçekleşmez. Sadece uzaktan gelmiş olmak yetmez. Bu bir şeydir. Fakat her şey değildir.

Ve cae min aksalmediyneti racülün yes’a, kale ya kavmit tebi’ul murseliyn; (Yasin/20)

Şehrin en uzağından gelir yiğitler. Racülün, yiğitler. Bir yiğit gelir. Ama o yiğit eğer görevini yaparsa; ben şehrin en uzağından geldim, şöyle bir kenarda durayım demez görevini yaparsa, Hakikati taşlara rağmen ifade ederse ve hakikate bin canım feda olsun der ve feda ederse, işte yasin sahibi olur ve onun içinde geçtiği sure Kur’an ın şah suresi olur. Dolayısıyla emek vermek lazım, kulak vermek lazım, kafa vermek lazım, ama hepsinden öte yürek vermek lazım, gönül vermek lazım.

Değerli dostlar bir bayram günü Ömer Okçu ağabey’i ziyarete gidiyordum, meşhur adıyla Hekimoğlu İsmail’imize; Hocam dedi hiç olmazsa aylık bir ders başlatmayı düşünmez misiniz, vakıf ıssız kaldı. Dedi. op da tam yerinde söylemiş demek ki hayır diyemedim.

Tabii bu arada boş durduğumuzu zannetmeyin lütfen, hatta eskisinden çok daha fazla, çok daha yoğun bir eğitim çalışması içindeyiz. Şimdilik bu kadarcığını söylemiş olayım. Ama bu bir tür alt yapı, görünmez. Çünkü eğitim öyledir, görünmez. Elektrik su hatları döşemeye benzer. Her evde elektrik su vardır ama ortalıkta akan su yanan elektrik gözükmez. Ama hanelere yüreklere gönüllere taşındığı zaman anlaşılır. Onun için her zamankinden daha iş yükümüz, bu manada hizmet yükümüz ağır. Fakat yine de tabii herkese ulaşacak bir programı bekliyor insanlar. Hele hele bu derslerin müdavim tiryakileri bu derslerin arkasından mutlaka bir şey beklerler. Onlarda haklıdırlar belki.

İşte bu çerçeve de düşünüldüğünde bu aylık dersler inşallah o tefsir derslerinin tiryakilerine, müdavimlerine bir süreklilik hissi verecek.

Bazen duyuyordum, ben son yılına yetiştim, ne büyük şey kaçırmışım diyenleri duyuyoruz. Hakikaten ben de ona katılıyorum, gurur ve kibirden Allah’a sığınırız, burada artı olan her şey Kur’an ın hakkıdır. Eksi olan her şey bizimdir. Onun için gururlanacak kibirlenecek ortada bir şey yok ki gururlanalım kibirlenelim. Övgüler Kur’an ındır. Artılar, meziyetler Kur’an ındır. Burada övgüye layık bir şeyler görüyorsanız onun sahibi konuşan değil konuştuğudur. Yani Allah’ın kelâmıdır. Onun için herkese hakkını verdikten sonra Küllezi Hakkın hakka. Bize kalan nedir ki, bize kalan da inşallah Rabbim amellerimizi zayi etmesin demektir, dua etmektir.

Öyle bir dersten sonra Esma-ül Hüsna dersi bilmem nasıl gider, ama inşallah önceleri konusuz bir hasbihal oldun denilmişti. Ama daha sonra Esman-ül Hüsna olsun dedik. İnşallah tabii Sîret-ül Kur’an ı unutmadım. Ama Sîret-ül Kur’an sözüm periyodik, sistematik dokümanter ve inşallah yeni binada olacak. Siyerle Kur’an ın iç içe geçmiş nüzül sırası üzerinden vahyin hayatı adım adım, ayet, ayet, cümle cümle nasıl inşa ettiğini dokümanter bir biçimde, tamamen önceden hazırlanılmış, krokilerle, haritalarla, şemalarla. Bilgilerle, rakamlarla desteklenmiş ve çok iyi bir alt yapı, çok iyi bir ekiple kurgulanmış inşallah canlı dersler olacak Allah nasip ederse.

Bu esma-ül Hüsna bir ara ders olsun. Bilmem nereye kadar gider, nefesimiz ne kadar yeter, rabbim ne kadar ömür verir bilemiyoruz. Son anı bu an gibi yaşarsak, son anımız bu an gibi olur inşallah. Öyle dua edelim öyle olsun.

Neden Esma-ül Hüsna suali tabii ki önemlidir. Zaten bugünkü dersimizde bu sualin cevabı çerçevesinde geçecek inşallah.

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

Neden Esma-ül Hüsna. Bilginin değeri bilinenin değerinden neş’et eder. Eğer bilinen değerli ise onun bilgisi de değerlidir. Bu bilgi Allah bilgisi ise bilginin en değerli kısmı odur. En büyüğün bilgisi en büyük bilgidir.

En güzelin bilgisi en güzel bilgidir. En büyük Allah’tır. Allahuekber. O halde en büyük bilgi de Allah hakkındaki bilgidir.

En güzel Allah’tır. O halde en güzelin bilgisi de en güzeldir. El Esma-ül Hüsna.

Kişi bilmediği, tanımadığı, dahası anlamadığı bir Allah’a nasıl kulluk eder. Bilmek alimenin konusu, tanımak arafenin konusu. Ama asıl marifet anlamaktır. Allah’ı anlamaktan nedense söz edilmez. Allah’ı bilmekten söz edilir, tanımaktan söz edilir. Fakat Allah’ı anlamaktan söz edilmez. Oysa ki Allah’ı anladığımız kadar kendimizi anlarız. Kendimizi anladığımız kadar Allah’ı anlarız. Bu manada kişi Allah ile beraber olacak, Allah’ı tanıyacak, Allah’a ram olacak, Allah’a kul olacak, Allah’a ibadet edecek, fakat neye ibadet ettiğini, neye kul olduğunu, neye ram olduğunu bilmeyecek.

O zaman kulluğunda bir nakisa var demektir. Allah’ı tanıdığı kadar kulluk kalitesi artar. Allah’ı tanıdığı oranda ubudiyet kalitesi artar. Malumunuz ibadet, Allah’ın razı olduğunu yapmaktır. Ubudiyet ise Allah’ın yaptığından razı olmaktır. Allah’ın razı olduğunu yapmaya ibadet diyoruz. İbadet ediyoruz Allah’ın razı olduğu şeyler olduğu için. Ben bundan razıyım dedikleri için ibadet ediyoruz.

Ama bir de Allah’ın yaptıkları var, onlardan razı olmak, ubudiyet. Onun için ibadet ve ubudiyet, razı etmek ve razı olmak, karşılıklı. radıyallâhu anhum ve radû anh..(Beyine/8) Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan razı. Bu El Vedûd isminin tecellisidir. El Vedûd ismi de böyle çift taraflıdır. Hem seven, hem sevilmeyi isteyen, sevilen. Sevilecek ve sevecek, sevecek ve sevilecek. Razı edecek, ama razı olacak, razı olacak ve razı edecek. Bunun içinde bilmek tanımak anlamak lazım.

Allah’ı bilmek talebi özünde kendini bilme talebinin bir uzantısıdır. Onun içindir ki; ve nahnu akrebu ileyhi min hablil veriyd. (Kaf/16) Biz kulumuza şah damarından daha yakınız. Allah’a yakın olmak, şah damarından yakın olmayı gerektirir. Şah damarına yakın olmadan Allah’a yakın olunmaz.

O zaman Allah’a dönüş, öze dönüştür. innâ Lillâhi ve innâ ileyhi râci’ûn (Bakara/156) aslında özü itibarıyla insanın kendinde olma halidir. Allah’tan uzaklaşmaksa kendinden uzaklaşmaktır. Kendinden uzaklaşmak, kendine yabancılaşmak, kendine yabancılaşmaksa kendi ile çatışma halinde olmayı getirir. Onun için Allah’ı bilmek, özünde insanın özünü bilmesi anlamına gelir.

Dünyanın en kadiym hikmetlerinden biridir men arafa nefseh fekad arefe rabbe Yunanda Akademya’nın kapısında yazılı olduğu da söylenir, bilmiyorum. Kendini bilen rabbini bilir. En kadiym hikmetlerden, muhtemelen Hz. Musa’dan geçmiştir. Çünkü Yunan’ın hocası Hz. Musa’nın öğretileridir.

Bu manada kendini bilmeden rabbini bilmek olmayacaksa eğer, kendini bilmeyenlerden rabbini bilmesi beklenemez. O halde Esma-ül Hüsna özü itibarıyla bir kendini bilme dersidir. Yani biz burada Allah’ın esmasını görürken aslında kendimizi göreceğiz, kendimizi öğreneceğiz. Allah’ı tanımak, anlamak, bilmekten söz ederken aslında kendimizi bilmek tanımak ve anlamaktan söz ediyoruz özü itibarıyla.

Marifetullah demiştim, Allah’ı anlamaktır. Allah’ın anlaşılması, eşyanın, katı maddelerin, fiziki varlıkların anlaşılmasına benzemez. Zaten onun için anlamak diyoruz. Dokunduğunuz şeylerle sınırlı ise anlayışınız, 5 duyu ile sınırlıdır tüm öğrendikleriniz. Unutmayınız ki 5 duyu sadece insanda yoktur. 5 duyuya sahip olmak için insan olmak gerekmiyor.

Bir göze, bir kulağa, bir dokunma duyusuna, bir burna sahip olmaksa mesele, fil kulağı insan kulağının 100 katıdır. Köpek burnu insan burnunun 35 katı, koklama, duyma itibarıyla 2.000 katıdır. Bu bazen daha da üste çıkabiliyor. Düşünebiliyor musunuz? Koku inceliğini fark etmeyi.

Karga gözü insan gözünün görme keskinliği açısından 200 mislidir. Dolayısıyla sizin görmediğiniz şeyi o görür. O zaman o 200 insan mıdır? O 100 insan mıdır fil. Kilosuna bakarak, kulağının büyüklüğüne bakarak, burnunun keskinliğine bakarak, gözünün keskinliğine bakarak böyle mi düşüneceğiz. Hayır. O zaman insan bu değilse ne? İnsanı insan yapan ne diye baktığımızda işte anlama işi orada. Ama marifetullah konusunda ne karganın, ne filin, ne köpeğin, ne tilkinin, ne kurdun, ne aslanın, ne kaplanın ve ne diğerlerinin hiçbir marifeti yoktur. Marifetullah’tan behre sahibi değildirler. Bununla mükellefte değildirler. Mükellef olmamaları zaten bunun için donatılmadıklarına delalet eder. O zaman insan başka bir şey ve Allah’ı tanıyacağı yeri de 5 duyu değil. Fakat 5 duyuyu bu uğurda kullanması ve kullanmayı bilmesi de insanın özelliklerinden biridir. İnsan 5 duyuyu marifet yolunda istihdam edebilen bir varlıktır, öğrenme diye de buna diyoruz zaten.

Ta’liym diyoruz biz buna öğrenme yeteneği ve insanın öğrenme yeteneğinin insanı insan eden en temel özellik olduğunu biz ilk inen 5 ayetten de anlıyoruz. ‘alleme BilKalem; Allemel’İnsane ma lem ya’lem. (‘Alak/4-5) Ta’liym. İlk inen ayetlerin konusu değildir sadece Ta’liym.Ta’liym aynı zamanda ilk insanın yaratılışında insanın ayırıcı vasfı, hususi özelliği, alameti farikası olarak ta görüyoruz. Ta’liym ül Esma suretinde tecelli ediyor öğrenme yeteneği. Ve alleme AdemelEsmâe küllehâ.. (Bakara/31) O Adem’e isimlerin tümünü öğretti. Ta’liym etti.

Demek ki Adem isimlerin tümünü öğrendiğinde Adem adam oldu. Adem isimlerin tümünü öğrendiğinde aslında secde ile emrolundu melekler. Yani aslında Adem’in öğrenme yeteneğinin önünde baş eğdi melekler. Ademoğlunun öğrenme yeteneği eşyanın meleklerini Adem oğluna baş eğdirdi. Adem oğlu önünde yere kapandırdı. Bu ne demektir; Ademoğlu öğrenme yeteneği sayesinde eşyayı kendisine amade kıldı. hizmetine aldı demektir. Böyle olduğunu biliyoruz.

El Esma ül Hüsna işte tam rabbi anlamak için bize indirilmiş birer gök merdivenidir. Gök merdiveninin basamaklarıdır. Rabbi tanımak, rabbi bilmek ve rabbi anlamak için gök merdivenidir. Sebeptir yani. Sebepte zaten ip merdivene denilir Arap dilinde. Uzun hurmaların tepesinden yere sarkıtılıp ona tutunarak Hurma toplamak için çıkılan ip merdivene sebep denir.

Ve bu manada göklerden bize uzatılan ve bu ipe tutarak zihnin, aklın, anlayışın bu ipe tutunarak yüksel ey insanoğlu, soyutlama yeteneği kazan. Yani katı maddeler dünyasından çık, yücel, mirac et, uruc et, katı maddeler dünyasında saplanıp kalma, katı maddeler dünyasında saplanıp kalırsan katılaşırsın edna bir hayatın olur. Dünyevileşirsin. En alçak, en aşağı hayata mahkum olursun. Katı maddeler dünyasını aşabilecek bir soyutlama yeteneğine, bir iç kabiliyete sahip olursan Uhra ve ulya bir hayatın olur. Alîy bir hayat senin olur. O zaman zaten ahiret saadet olur. O zaman rabbinle tanışıklığın, rabbinle barışıklığın, rabbinle bilişikliğin, saadetin merkezi ile tanışıklık, mutluluğun kaynağı ile tanışıklık ve bilişkilik anlamına gelir ki cennetin burada başlamış demektir. Safa başına..!

Peki el Esma ül Hüsna nedir. El Esmaül Hüsna sıfat tamlamasıdır. En güzel isimler. İşte mavi kalem, uzun adam, kısa kapı, yeşil ağaç. Türkçe de sıfat tamlamaları böyle. Bu da sıfat tamlaması. Onun için El Esma ül Hüsna gelmiş. Çünkü sıfat mevsufa her açıdan uyar. Arap dilinin kuralıdır. Eğer sıfat marife ise, belirli ise mevsufta belirlidir. Eğer sıfat müennes ise mevsufta müennestir. Müzekkerse, dişil erillikte, tekil çoğullukta, belirlilik ve belirsizlikte sıfat ve mevsuf birbirine uymak zorundadır.

El esma mevsuftur, yani tanımlanmıştır, tanımlanandır. El Hüsna ise sıfattır, tanımlayan. El Esmayı tanımlar, El Esma, isimler. Nasıl isimler? El Hüsna. En güzel isimler.

Tabii bu mana yeterli midir? Türkçe de mesela kullanım Esma-i Hüsna kullanılır. Doğrudur Türkçeleşmiştir bu kullanım. Esma ül Hüsna kullanımı ise ğalattır, fakat ğalatın meşhur olmuştur artık. Çünkü sıfat mevsufa uymak zorunda olması hasebiyle el Esman ül Hüsna. Fakat söylerken zor oluyor, ikincisi de zaten Türkçeyi artık Latince yazıyoruz. Dün İslam harfleri ile yazıyorduk onun için büyük harf küçük harf problemi yoktu. Latice ile yazarken artı “e” yi büyük yazdığımızda “el” yerine geçiyor zaten Esma ül Hüsna demekte ğalat olmakla birlikte artık yerleşmiş bir şey olarak çok fazla bir beis görmüyorum. Ama Farsça tamlaması esma-i Hüsna, aynı zamanda Osmanlıca da olmuş. Onun için esma-i Hüsna da doğru bir Farsça tamlamadır.

Esma iki köke nispet edilir.

1 – Vesm.

2 – Sümu.

İsmin çoğulu esmadır. Vesm ve sümu. Biri illiy, biri gai manasıdır. Biri çıkış biri varış manasıdır. From tu. Öyle anlayın İngilizce bilenleriniz. Yani biri kaynak, diğeri hedef manasıdır. Öyle anlayalım. Dolayısıyla illiy ve gai manasını vermeden bir kavramın nereden çıkıp nereye gittiğini, yani bir kavramın sırta-ı Müstakıym ini anlayamayız. Doğru yolunu anlayamayız. Çünkü onun gidiş istikameti vardır, gelişme istikameti vardır.

Onun için önce vesm köküne nispetini ele alalım. Alamet, nişan demektir.

Bilgi tekdüze bir şey değildir. Öğrenmek ve öğretmek mucizedir. Öğrenme sistemini hiçbir ilim dalı şu ana kadar tam olarak çözebilmiş değil. İnsanın öğrenmesi bir mucizedir. Zaten; ‘alleme BilKalem. (‘Alak/4) öğrenmenin mucize oluşunu ilk inen ayetlerin içinde öğrenmenin bir numarada olduğundan yola çıkarak anlayabiliriz. Öğrenmenin sistematiği şu ana kadar çözülebilmiş değildir, bundan sonra çözüleceği de şüphelidir. Hakikaten öğrenmek ilahi bir şeydir.

Basit zekayı eğitirsiniz. İşte hayvanların eğitimi budur. At terbiye edersiniz. Ama at terbiye etmekle öğretmek farklı şey. At öğrendi diyemezsiniz. Terbiye oldu dersiniz. Terbiye zaten kelimenin kendisinden kaynaklanan şey ısrar ve tekrar ifade eder. Israr ve tekrar onda bir meleke haline gelmedir. Öğrenmek başka bir şeydir.

Öğrenen soru sorar, hiç soru soran at duydunuz mu? Onun için öğrenebilen varlık kimdir biliyor musunuz? Öğrenebilen varlık; niçin, ne, neden, nasıl suallerini sorabilen varlıktır. Onun için rabbimiz sualle öğretir bize. Soru sormak vahyin de bir yöntemidir. Aslında insan başlı başına bir sorudur. Başını eğdiği zaman bir soru işaretidir. Yani insan iki ayak üzerine durmuş bir soru işaretidir. Ömrü cevaplar almakla, yeni cevaplar yeni sorulara cevap aramakla geçer. Ama hiçbir zaman, hiçbir insan tüm sorularının cevabını bu dünyadan almış olarak ahirete göçemez Peygamberler de dahil buna. Onun için ahiretin Kur’an da ki bir adı da Yakıyndir.

..hatta ye’tiyekel yekıyn. (Hicr/99) rabbine kulluğu Yakıyn gelinceye kadar sürdür. Ölümdür. Neden? Çünkü öldükten sonra her şeyin gerçek cevabını alacağız. Bazı şeylerin cevabını alsak ta kafamız almaz. Onun için cevabını alamayız çünkü o cevabı sindirebilecek bir donanımla donatılmamışız. Onun için gayb hep gayb olur dünyada. Ahirette gayb yoktur. Dünyada gayb olmasaydı İman boşa düşerdi, imana ihtiyaç kalmazdı, her şeyi görürdük. Görünen şeyi inkar edene deli derler. Dolayısıyla iman da zaten gaybdir.

Bu manada öğrenmek bir mucizedir ve öğrenirken bir çok şey öğrenilir. Ama bir çok şeyi herkes öğrenmez. Herkes her şeyi öğrenmez. Çünkü akıllar mütevafit, insanlar mütevafit, bilinçler mütevafit, bakışlar mütevafit bilgi be birikimler mütevafittir. Yani farklı farklıdır, çeşit çeşittir, farklı seviyelerdedir. Farklı seviyelerin hepsine birden her şeyi öğretmeye kalkmak aslında öğretmeyi bilmemektir. Ama farklı seviyelerin her birinin farklı farklı alanlarda bir miktar bire şeyler öğrenmesini temin etmek öğretenin başarısı olur.

Dolayısıyla öğrenmek isteyenler şunu öğrensinler yeter; Bunu ben bilmiyorum ama bilen, öğrenen birileri var. Bunu benim öğrenmem gerekmiyor demek ki çünkü hiçbir şey bilmiyorum. Daha doğrusu ben bunu öğrenmeyi hak etmemişim, çünkü alt yapım yok. O zaman şu anda hak edenler var onların hakkını yemeyeyim, çünkü onların öğrendiği şeyleri de bana öğretmek için onlara sen dur sen geç deniliyor bazen. Şimdi de bana sen dur onlar geçsin denildi, o zaman ben durayım. Ama dururken de yine de kulağımı kabartayım, açayım, yüreğimi açayım. Bugün çeyreği verilir, yarın yarısı verilir, öbür gün üç çeyreği verilir, bir de bakmışsınız dört çeyreği birden verildiğinde Allah Allah, öğrenmiş olmuşum. İşte öğrenme süreci böylece tamamlanır.

El Esma, vesm, ismin çoğuludur vesm kökü alâmet nişan manasına gelir. Kur’an dan örnek verelim; vel haylil müsevveme.. (A.İmran/14) nişanlı atlar. Favori atlar diye de çevirebiliriz bunu. Yani yarışta birinci gelecek, yarışı kazanacak atlar. Onun için favori atları eskiden nişanlarlar mış. Onun için vel haylil müzevveme deniliyor. Yani artık o at birini gelmeyi o kadar sindirmiş, o kadar çok birinci gelmiş ki yarışlarda artık nişan takılmış, madalya takılmış. Madalyasından anlıyorsunuz atın rütbesini. Dolayısıyla Kur’an da bunu kullanıyor.

Müsevveme; İşte burada aradığımız kelime o. Bu ism. Aslında vesm köküne, nişan alamet, madalya. Yine Yu’reful mücrimune Bi siymahüm.. (Rahman/41) günahkarlar simalarından tanınırlar, yüzlerinden tanınırlar.

Sima, vesm kökünden aynı kökten, isimden geliyor. Sima Yu’reful mücrimune Bi siymahüm feyü’hazü Binnevasıy vel’akdam (Rahman/41) ve tanınırlar. Ondan sonra ne olur? Ve yakalanırlar, enselenirler Binnevasıy vel’akdam kâküllerinden enselenirler ve götürülürler. Başlarından ve ayaklarından yakalanırlar ve cehenneme atılırlar diyor. Hafizanallahu ve iyyaküm. siymahüm fiy vücuhihim min eserissücud.(Feth/29) onların yüzlerinde secdeden iz vardır. Secdenin nişanı, alameti. Bakınız burada simya yüz olmaktan çıktı, çünkü vücuh geldi zaten. Onların yüzlerinde secdelerin izleri vardır. Yani secdeyi bir madalyaya benzetiyor Kur’an. Secdeyi alna takılmış bir madalya. Hani favori atların madalyası vardı ya, favori mü’minlerin de madalyası, favori insanlarında madalyası var. siymahüm fiy vücuhihim onların madalyaları yüzlerindedir.

Allah Allah, yani madalyaları yüzleridir diyor. doğrusu budur tam yalın katça. Onların madalyaları yüzlerindedir. Yüzlerine bak kim olduğunu anlarsın. O nedir? Aslında burada ahirette ki tipleri çiziyor. Belki dünyadaki de öyle, yani sırf tahsis etmek için bilmiyorum gerekçemiz var mı. Dünyada da secde izi belli değil mi, imanın izi belli değil mi. Baktığınız zaman musalli bir mü’mini, yüreği pir ü pak bir mü’mini az çok çıkarabiliyorsunuz. Yahut ta bu yüzde secde izi var diyorsunuz, bu yüzde iman parlıyor diyorsunuz. İnanın parlıyordur.

Fakat diyeceksiniz ki ben o parıltıyı göremiyorum, o zaman gözünü yıka, yani gönlünle bak. Onu görmek için özge bir bakış lazım, onu görmek için özge bir göz lazım. Evet, lâ ta’mel ebsaru ve lâkin ta’mel kulubülletiy fiyssudur. (Hac/46) gözler kör olmaz, asıl kör olanlar göğüstekiler, sudurdakilerdir. O zaman o göz kör olmuşsa orada ki simayı, yüzde ki madalyayı göremez.

Buradan yola çıkarak literal bakanlar hasıra secde ederler ve hasıra secde ederken de alın çok hasırda durduğu için, sürtündüğü için burada bir siyahlaşma ve nasırlaşma olur, onu söyleyenler, odur diyenler bile olabilmiş. Ama elbette ki burada kastedilen o değildir. Yani derinin dışında ki değil, derinin içindekidir. Belki o maddi bir nişandır ama asıl manevi nişan meleklerin gördüğü, rabbin gördüğü nişan odur, gönlün gördüğü, yüreğin gördüğü nişan odur.

Yüzleri birbirinden ayıran alamet, burada söylenen bu. Yüzleri birbirinden ayıran; Orada; Yu’reful mücrimune Bi siymahüm.. (Rahman/41) de daha baskın bu mana. Onlar yüzlerinden tanınırlar. Niye tanınırlar? Çünkü yüzler birbirinden ayrılırlar. Yani buradan yola çıkarak şunu söyleyebilir miyiz? Sadece günahkarlar, sadece kaybetmişler, kaybetmemişlerden sadece ashabüs şimal, ashabı yeminden, sol ehli sağ ehlinden ayrılmaz. Aynı zamanda günahkarlar da günah kategorilerine göre kendi içlerinde tasnif olunurlar. Her günahın yüze bir yansıması vardır dersek doğru olur mu? El cevap olur.

Eğer günahı renklere, renk skalasına tatbik etseydik rabbimiz katında, melekler katında günahların renkleri nasıl olurdu acaba. Mutlaka tanınan bir rengi vardır. Onun için öyle bileceğiz, böyle inanacağız ve Allah korusun yüzümüzü yıkayacağız.

Aslında abdestte azaların yıkanması semboldür, asıl sembolize ettiği hakikat için yıkanmasıdır, tevbedir. Abdest tevbenin su ile yapılan biçimine denir. Tevbe ise Abdestin yürek tarafından alınmasıdır. Kalbin abdestine tevbe denir. Aklın abdestine akıl tevbesi denir, iç abdesttir iç yıkamadır ve onun için Huccetullahil Baliğa yazarı Şah Veliyullah ed Dihlevi (rahimehullah, Allah onu rahmetine boğsun) semamızın cins yıldızlarından biridir. Hakikaten iftihar ettiğimiz yıldızlardan. 18. yy. dan, daha da çok uzak değil yani Hint alt kıtasının yetiştirdiği parlak yıldızlardan biridir. Onun yazdığı eserde şöyle bir cümle geçer;

İslam her şeyiyle temizliktir. Akide temizliktir, iman kalbin temizliğidir der. Şirk kalbin kirlenmesidir, tevhid kalbin temizliğidir. Tefekkür aklın temizliğidir der, tezekkür hafızanın temizliğidir der. Çok ilginç yani her şeyi temizlik olarak görür. Zekat servetin temizliğidir der. Namaz kalbin temizliğidir der. Görüyorsunuz her bir ibadeti de aynı temizliğin farklı katmanları olarak açıklar. İman hakikaten insanın iç temizliğidir, çünkü küfür iç temizliktir. Bu manada din temizliktir dense yeridir.

Vİsam; madalya, Arap dilinde madalyanın ismi Visam dır. Nişan ve madalyaya visam derler. Aynı kökten gelir. Vesm. Gelelim 2. kök manasına sümuğ; isim sahibi olmak, yücelik manasına gelir, ismin 2. kök manası sümuğdur. Bugün kullanılan Arapça da ekselansları ifadesi sümuğ ül Melik tir, öyle derler. Eğer kral gelmişse Es sümuğ-ül Melik derler. Yani ekselansları, Melik Hz. leri geldi derler. Dolayısıyla bugünde kullanılır sümuğ. Aslında sema buradan gelir, bu köke nispet edilir. Niye? Yukarı olduğu için, sema, gök yukarı olduğu için. Sami ismi de buradan gelir mesela. Yücelmiş, yükselmiş manasına gelir. Ve alleme ademel esmae külleha. (Bakara/31) Allah Ademe isimlerin tamamını öğretti, esma. Orada ademi, yüceltti manası da vardır. Yani Adem’i yüceltti, Adem’i diğer varlıklardan yüceltti Ademi hatta meleklerden de yüceltti.

Ve alleme ademel esmae külleha. Adem’e isimlerin tamamını öğretti. sümme aradahüm alel melaike sonra o isimleri..?

İsimleri mi? ben o kanaatte değilim o isimlerin müsemmalarını. Çünkü hüm şuurlu varlıklar için kullanılan zamirdir. Eğer esma sadece müsemmasız olsaydı sümme aradaha denilmesi lazımdı çoğul oldukları için. Ama sümme aradahüm. Hüm zamiri şuurlu varlıklar için, akıllı varlıklar kullanılır.

O zaman nedir bunları, akıllı varlık mıydı, varlıkların kendileri. Demek ki her varlığın kendine has bir aklı var diyeceğiz. Yani Allah’ın içerisine koyduğu bir vazife var. İsim sahibi olmak zaten bu demek. Varlığın müstakil olarak var oluşu.

sümme aradahüm alel melaiketi fe kale embiunı bi esmai haülai in küntüm sadikıyn. (Bakara/31) Haüla da buna delalet eder o da akıllı varlıklar. Haydi bakalım bana şunların isimlerini tek tek haber ver. Demek ki burada isimler değil müsemmaları. İsim nedir? Bardak isimdir fakat müsemma bardağın kendisidir. İsim nedir? Su. Peki müsemma nedir, suyun kendisidir. Su isimdir, suyun kendisi ise müsemmadır. Bu sık sık geçecek, unutmayalım.

sümme aradahüm alel melaiketi fe kale embiunı bi esmai haülai in küntüm sadikıyn. (Bakara/31) Ne dediler onlar? Kalu sübhaneke la ılme lena illa ma alemtena* inneke entel alımül hakım. (Bakara/32) Estağfirullah dediler. Sübhaneke nin orada ki vurgusu o olsa gerek. Estağfirullah ya rabbi senin bize öğrettiğinden başka bizim bir bilgimiz yok ki. Sen bize ne öğrettinse biz onu biliriz.

Burada aslında meleklerle insanın ayırıcı vasfı ortaysa çıkıyor, nedir? İnsan öğrenebilen, bilgiyi üretebilen bir varlık, meleklerse bilgiyi üretemeyen kendilerine verilen bilgiyi kullanan bir varlık. Onlar bilgiyi üretemiyorlar sadece verileni kullanıyorlar ama insan bilgiyi üretiyor. Bu çok önemli işte öğrenme dediğimiz hadise, öğretme dediğimiz, kendi hakkında, kendi kendin delik, kendine olma hali, kendi hakkında soru sorma hali. Ben kimim nereden geliyorum, nereye gidiyorum, niçin varım suallerini insan sorar. Zaten bunu soramayan bir varlık için ahiret olmaz. Bunu sorduğumuz için ahiretimiz var. Bunu sorduğumuz için sapmak ve hidayete ulaşmak gibi iki yol ağzında bırakılmışız. Tercih, irade işte orada geçerli.

Kelimenin vesm kökeni teşbihi, kelimenin sümuğ kökeni tenzihi. Biri teşbihi temsil eder biri tenzihi. İşte beynet teşbih tenzihtir aslında. Esmanın bize verdiği şey budur. Ne tam teşbih, ne tam tenzih. Ne mutlak teşbih, ne mutlak tenzih.Teşbih ne demek? Benzetme. Tenzih ne demek her şeyden aşkınlaştırmak, müteal ve münezzeh kılmak. Mutlak müteal kıldığınız zaman, mutlak müteal olarak bildiğiniz zaman hiçbir şekilde bilinemez işte Yahudilikte ki tanrı tasavvuru budur. Onun için adı söylenemez. Ya hüve, yahve, ey O olan. Adını söylemezler. Adını çok özel hahamlarımız bilir derler, onlar da istediklerine söyler. Kime söyleyecekler? Servet verirseniz söylerler. Şimdi nasıl tüccarlığa (dönüştüğünü görüyorsunuz)

İşte ismi azam kültü orada girermiş. Niye? İsmi azamı baş haham biliyor. Peki kime söyler? Canının istediğine tabii, duygusal bir mesele. Dolayısıyla o kült oradan aktarılmış yoksa bizde olan bir kült değil. Dolayısıyla bu noktada ismini biz söyleriz, hatta söylememiz emr olunur. Aslında Kur’an da geçen her esma da Yahudilikte ki o tanrının ismini o çok özel kişiler bilir başka kimse bilmez mantığına tam bir cevaptır, reddiyedir ve aynı zamanda ezeli ve ebedi doğruların öbür adı olan İslam’ın herhangi bir zümreye, her hangi bir elit kesime özel bir şey vermediğini, hakikatin herkese açık olduğunu, ama gayret edenlerin ulaşacağını, her an yatanların değil olduğunu gösterir.

Zatı hakkında ki bilgiyi sıfatlarla inzal eder rabbimiz. Eğer sıfatlar olmasaydı zatı hakkında bilgiye sahip olmayacaktık. Bu bir inzaldir. Dühulüs şey; bir şeyin dühulüdür. Fiy ‘alemil müdrikât; idrak edilebilirler alemine dühulüdür girişidir inzal budur. Bir şeyin idrak edilebilirler alemine dünyasına girişi. Dolayısıyla rabbimiz idrak edilebilirler alemine esmasıyla girmektedir. Onun için esma ve sıfat teşbihi, zat tenzihi temsil eder. Biri hüviyeti, diğeri mahiyeti. Ama hemen belirteyim ki tüm varlıkların hüviyetiyle mahiyeti ayrı, Allah’ın hüviyetiyle mahiyeti aynıdır. Hüviyeti mahiyetinin aynı olan kimliği zatının aynı olan tek varlık Allah’tır.

Bizim hüviyetimiz ve mahiyetimiz aynı değildir, çünkü biz cüzlerden oluşmuşuz. Bakınız hüviyeti bardak olarak görüldü değil mi? oysa mahiyete dönün atomları görürsünüz. Hüviyeti masa olarak göründü değil mi? dönün atomlarına, atomlardan müteşekkil görürsünüz dönün alt yapısına. Bakınız elbise olarak göründü değil mi, dönün mahiyetine mahiyeti orada. Dolayısıyla hüviyetini bozabilirsiniz onun için başka bir hüviyete sokabilirsiniz. Bunun hamurunu atarsınız 1.600 derece sıcağa orada ergir, bunun hüviyetini değiştirirsiniz. Bugün bardaktı, yarın sürahi olur. İçinde ki suyu hüviyeti sudur fakat mahiyeti değildir, Eğer suyu elementlerine ayırırsanız H2O. Yani hidrojen ve oksijene ayrılır 2 hidrojen bir oksijen. Biri yanıcı diğeri yakıcı iki gazdır. Ama su söndürücüdür. Mahiyetine döner, onu da dönüştürebilirsiniz, moleküllerine ayırabilirsiniz. Onu da dönüştürebilirsiniz atomuna vs.

İşte bu manada Ama Allah için bunu söyleyemezsiniz. O’nun mahiyeti asla idrak edilemez. Hüviyetini de bize esma idrak ettirir.

Reklamlar
 
4 Yorum

Yazan: 09 Nisan 2015 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: ,

4 responses to “ESMA DERSLERİ (1-1) GİRİŞ

  1. fetth

    18 Temmuz 2015 at 19:03

    s.a üstadım ESMA DERSLERİ (1-2)GİRİŞ için tıkladığımızda

    TAFSİR LESSONS AL-BAQARAH (224-233) (16) sayfası açılıyor.. teknik bir hata mı var..yoksa benden mi kaynaklanıyor anlayamadım. bir bakabilirmisiniz acaba..

     
    • ekabirweb

      18 Temmuz 2015 at 21:21

      Merhaba, Hatayı fark edip uyardığınız için Allah razı olsun. Aslında Esma dersleri (1-2) bölümünü çevirmedim. Çünkü esma dersleri ile ilgisi yoktu. Onu fazladan koymuş bağlantıyı da TAFSİR LESSONS AL-BAQARAH (224-233) (16) sayfasını bağlamışım. Hemen düzelttim. Esen kalın Allah’a emanet olun.

       
  2. aciz

    12 Eylül 2016 at 17:22

    ahmed hulusinin dili ile yazılmış.. sanki o yazmış.. ama en azından ahmed hulusinin her satır başında Allah cc ya Tanrı demesi ile yaratılan kasvetten kurtarılmış yazılar böyle daha iyi olmuş.. ama az lafta çok anlatmak meziyettir. vesselam…

     
    • ekabirweb

      12 Eylül 2016 at 23:35

      Merhaba, bu yazı M. İslamoğlu’nun esma dersleri videosunun yazıya çevrilmiş şeklidir. Ahmet Hulusi’nin anlatım diline benzemesi doğaldır. Konu ile ilgili ilim ne kadar hakikate yakınsa dillendirmelerde birbirine o kadar benzemeye başlar. Her halde bundan olsa gerek. A. Hulusi tanrı kelimesini kullanmaz hatta kesinlikle Allah isminin yerine kullanılamaz der ve kullanmaz. Neden böyle yazdınız anlamadım. Acaba gerçek A. Hulusi’den mi bahsediyoruz? Bir örnek yazısını gösterebilir misiniz? Esen kalın Allah’a emanet olun.

       

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: