RSS

ESMA DERSLERİ 1 – ALLAH (7 – 1)

23 Tem

ALLAH

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

Elhamdülillâhi Rabbil Âlemîn, Vessalâtü vesselâmü ‘alâ Resulina Muhammedin ve ‘alâ ‘alihi, ve eshabihi ecmaiyn.

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Tâhâ 25-26-27-28)

Rabbim göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi, düğümü çöz dilimden ki, anlasınlar beni. Amin. Rabbeneftah bil hayr, vahtim bil hayr, Rabbi yessir ve lâ tüassir, Rabbi temmim bil hayr. Rabbim hayr ile başlat, hayr ile bitirt, Rabbim kolaylaştır güç kılma.

Rabbi edhılniy müdhale sıdkın ve ahricniy muhrace sıdkın vec’al liy min ledünke sultanen nasıyra. (İsra/80)

Rabbim girdiğim yere sadakatle girdir, çıktığım yerden sadakatle çıkar , bana bu sadakati uygulayacak bir güç bir irade, bir azim, bir sebat lütfet ya Rabbi. Amin, amin, amin..!

Değerli dostlar vahiy; ma ferratna fiyl Kitabi min şey’i.. (En’am/38) buyurur Rabbimiz. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Hz. Ebu Bekir öyle dermiş; devemin yularını kaybetsem onu vahiyde arardım. Biz Hz. Ebu Bekir’i akıllı bir insan biliriz, sahi bununla kaybettiği deve yularını Kur’an ın içinde aradığını mı düşüneceğiz, arayacağını mı düşüneceğiz. Sizce bunu söylemiş olabilir mi, bunu kastetmiş olabilir mi?

Hayır. Onun kastettiği başka bir şey, o bir mecaz yapıyor. O vahy Allah’ın kelamı olarak insanoğlunun yitirdiği her bir değerin kaynağıdır diyor. Dolayısıyla deve yularını hangi akılla bulacağınızı da, bulacağınız aklı nasıl çalıştıracağınızı da, o aklı hangi ilkelere dayalı olarak kullanacağınızı da öğreten vahiydir demek istiyor. Dolayısıyla Hz. Ebu Bekir’in dediği insanlığın kaybettiği değerlerin kaynağı vahiyde.

Vahiy hayatın sonsuz müşkilelerine, meselelerine, problemlerine sonsuz çözümler sunmaz. Vahiy bin problem çözecek formüller sunar. Vahyin sunduğu sınırlı formüllerle sınırsız problemlere çözüm bulursunuz. Zaten formüllerin işlevi de bu değil mi. Bir formül bin problem çözer, o formülü elde eden o problemlerin hepsinin çözümünü elde etmiş demektir. Onun için vahiy mahdut, doğrudur, işte bu iki kapağın arasında. 6.200 küsür ayetten oluşan iki kapak arasına sığmış bir kitabı ilahi. Fakat onun bize sunduğu çözümler iki kapak arasına sığmaz, iki hayat arasına, iki nesil arasına sığmaz. Sığmaz ki 1400 yıldır önümüzde, aklımızda kalbimizde, gözümüzde ve gönlümüzde. Sığmaz ki hala biz kendimizi bile zor değiştirirken o bizi parmaklarını katıp değiştirebiliyor. Sığmaz ki hala çocuklarımızın huyunu dahi değiştiremezken, o koca koca adamların ömrünü mübarek parmağını geçirip yüreğine şuradan şuraya getiriyor, oradan oraya çıkarıyor. Onun için vahyin sunduğu çözümlere sırt dönen insanlığın Allah’a sırt dönmüş olduğunu söylememe gerek bile yok.

Önümde Bakara/178-179. ayetleri var. Ayeti kerimeler; Yâ eyyühelleziyne âmenû kütibe aleykümül kısasu fiyl katlâ.. (Bakara/178) diye başlıyor. Siz ey iman edenler, öldürme olaylarında, katl olaylarında, cinayetlerde Allah kısası size yazdı, yazıldı diyor, kütibe aleyküm. Aslında failini söylemiyor, meçhul fiille geliyor. Siz yazılana bakın yazana değil dercesine, yazılana dikkat edin.

Kısas nedir? Bu ayetlerin konusunu sorsam katil cezası dersiniz, yani cezalandırma konusunda olduğunu söylersiniz. Ben hayır diyorum bu ayetlerin konusu adalettir, cezalandırma değildir. Cezalandırma olsaydı aynı ayetin içerisinde af geçiyor, merhamet geçiyor, rahmet geçiyor ve bağışlama geçiyor. Cezalandırma af ile, ceza merhamet ile, bağışlama ile nasıl yan yana duruyor? Bu bir adalet ayetidir, Kur’an da ki kısas emri adalet emridir. Zaten kısas suça adil karşılık demektir. Tek, mücerret olarak manası budur adil karşılık.

Bir sonraki ayette kısasta sizin için hayat vardır diyor. Ve leküm fiylkısası hayatün… (Bakara/179) kısasta sizin için hayat vardır. Ne demektir bu? Adalette sizin için hayat vardır. Ne demektir bu? zulümde sizin için ölüm vardır bu demektir. Dolayısıyla Mardin de gördüğümüz o felaketi töreyle, gelenekle feodaliteyle açıklamaya çalışanlar, eğer cambazlık yapmıyorlarsa, ki cambazlık yaptıkları gibi bir kanaatim var- cehaletlerinin derecesini ve terekesini gösteriyorlar.

Töre yıkıldığı için böyle oldu. Keşke o şikayet ettiğimiz feodalite devam etseydi sadece öldüreni öldürürlerdi. Siz töre möre bırakmadınız bu memlekette, siz hiçbir şey bırakmadınız. Bu memleketin soysuzları, bu memleketi soysuzlaştırdınız. Keşke yalancıktan, sahte, babasının dini olsaydı Allah’ın dini değil, babasının dini olsaydı gene yapmazdı. Ama onları değersizleştirdiniz, hiçbir şey bırakmadınız hiç bir şey, hiçbir kutsal bırakmadınız, hiçbir değer bırakmadınız kopardınız her şeyi. Zaten din inden kopardınız, imanından kopardınız, atasından kopardınız, geleneğinden kopardınız, töresinden kopardınız. Yani onu bağlayan bir şeyler vardı.

Burada töreyi savunmadığımı bilmeniz lazım, o feodal düzeni savunmadığımı bilmeniz lazım, ağalık, şeyhlik düzenin savunmak bana mı kaldı, bunu bilmeniz lazım sizin. Ama inanın bunların getirdiğinden çok daha iyi olurlar.

Bunlar ne getirdiler? Hiç bir şey getirmediler. Değersizlik, serapa bir değersizlik, insanoğlu için değersizlikten daha kötü bir şey yoktur. En kötü değer değersizlikten iyidir. Hiçbir şeye inanmamaktansa taşa inansın, Çünkü taş sana diyor ki diye başlarsınız bir cümleye, taş sana emrediyor ki. Hiç olmazsa inandığı değerden yola çıkarak onu; inandığı değerin kendisine çizdiği çizgilere çekersiniz. Ona uymaya davet edersiniz.

Peki bunların inşa ettiği hayatta neye uymaya davet edeceksiniz insanları? Nesi var bunların, hangi çizgisi var? Hiçbir çizgileri yok bunlar çizgisizler. Utanmadan önce milleti çizgisizleştirdiler, şimdi de utanmadan hala töre, feodalite diyerek cambazlık yapıyorlar. Umarım siz bu cambazlara kanmazsınız.

Hakikaten de bir değer krizi yaşadığımız müsellem bir hakikat. İçinde yaşadığımız bu değer krizi her şeyi, ama her şeyi sınırsızlaştırıyor. O zaman bir şeyi konuşamıyorsunuz, tartışamıyorsunuz, hatta anlayamıyorsunuz. Çünkü anlamanız için sınırlar lazım. Biliyorsunuz kelimeler aynı zamanda sınırları ihtiva ederler çünkü anlam dediğiniz şey sınırlarla ifade edilir.

Nedir bu? İyi dediğiniz zaman iyinin bir tarifi var değil mi, tarif nedir, aynı zamanda sınırdır. Bakın, insanoğlu zaten sınırlarla anlar. Onun işçin zihnimiz, aklımız öncelikle sınırlarla anlamaya ayarlanmıştır, sınırlarla anlarız. Anlamak dediğimiz şey sınırlamaktır aynı zamanda. Görmekte öyledir, 5 duyumuz sınırlarla hisseder. Görmek dediğimiz şey önce göz bir yeri sınırlar, onun içindekini görür. Her tarafı görmeye çalışan göz hiç bir şey görmez. Onun için görmek sınırlamaktır. Şahasal basar; göz dikilir onu görür.

Kulakta sınırlamaktır öyle değil mi. Göz belli bir ışının belli bir derece üstünü, kızıl ötesi ve mor ötesini algılayamaz. Yani haddi edna ve haddi ‘alâdır kızıl ötesi ve mor ötesi. Bu iki ışın arasında kalan renkleri algılar. O 7 rengi algıladığı o banta ta çok dar bir banttır. Tamamını göz önüne aldığınızda bandın tamamı içerisinde gözün algıladığı %5 e tekabül etmektedir frekans içerisinde. Gözün frekansı %5 e tekabül eder. %95-96 frekansı gözün görmediği ışıklardan oluşur. Kızıl ötesi ve mor ötesi bunun alt ve üst sınırlarıdır. Ondan sonra, onsan sonra, ondan sonra..! meleklerin algıladığı, meleklerin bile algılayamadığı ruhun algıladığı ve sadece Allah’ın gördüğü Nûr.

Dolayısıyla kulak ta öyle belli bir desibelin üzerini algılayamaz öyle değil mi. Belli bir frekansın üzerini algılayamaz, altını da algılayamaz. 20 desibeldir sınır. Ondan ötesinde sesler yok mudur kâinatta? Olmaz olur mu? eğer üst sınır olmasaydı yer yüzünün dönüş hızını duyardı. Yer yüzünün dönüş hızına dayanabilecek b ir insan türü yoktur. Hafif bu sesi duyan bir kadın, yaklaşık 50 yıl evvel yaşamıştı ve çıldırmıştı.

Dolayısıyla hakikaten öyle, Allah potansiyeli koymuş, kulağa da göze de, buruna da. Bakınız Tv. Ler de renk seçiciler vardır, bir çuval paraya onları istihdam ederler gerçekten çok yüksek maaşları vardır, 3.000 rengi ayırt edebilirler. Adamın işi oturur böyle ekranda bu hafif yeşil, biraz kırmızı, biraz mor demektir. Ama siz yapamazsınız. Biz %100 görelim diye gözlük takıyoruz, adam %250 görüyor. Ama gözün sınırı %400. %400. ü görmeye başladığı zaman adam nereyi görür? Milyarda bir çıkıyor, o zaman röntgen gibi çekiyor. Düşünün Allah etmesin böyle görseydi insan yaşaya bilir miydi. Karşısındakine bakarken ciğerini görecekti.

Bu da bir rahmet aslında, bu sınırlarda bir rahmet. Düşünün kulağın alt sınırı olmasa yattığınızda yastıkta ki mikro biyolojik varlıkların sesini dinleyeceksiniz. Onlarsız olmaz zaten. Sadece dudağınızın kenarında 2.000.000.000 ı yaşıyor. Bir de onları dinle dur işin yoksa. Ondan sonra ye yemeği haydi. Allah’ın lûtfu aslında, koyduğu sınırlar Allah’ın lûtfu.

Burun %100 koklamak gerçekten iyi bir şey, bir çok burun bu kadar hassas değil. Burnun maksimium sınırı da %400 dür Ama bazı burunlar % 250 koku aldığı için farfüm sektöründe görevlendiriliyor ve yüksek ücretlerle. Dünya da milyarda bir oluyor bunlar da yine. Allah’ın lûtfu veya bilmiyorum artık, belki ayeti, böyle gösteriyor rabbimiz. Bu adam 4.000, 5.000 kokuyu ayıt edebiliyor. Sizin ayırt edebildiğiniz koku sayısı 300 – 400. Ama o 4.000 kokuyu ayırt edebiliyor. Dolaysıyla o tiplere sadece kokan şeyleri koklatmıyorlar, kokmayan şeyleri de koklatıyorlar. Çünkü bizim alamadığımız, kokmaz sandığımız şeyi onlar kokluyorlar.

Acaba günah nasıl kokuyor değil mi? Acaba sevap koksaydı nasıl kokardı. Bu kokuları alsaydık ki inşaAllah yürek burnumuzla alırız. Yani yürek burnu koku alan alıyordur. Melekler koksaydı ki kokusu vardır mutlaka, o kokuyu alanlar alır. Nasıl kokardı acaba.

Dolayısıyla görüyorsunuz sınır aynı zamanda anlamak demektir. Ama bunların sınırları yok, onun için bir şeyleri anlatamıyorsunuz. Çünkü onların lügatın da o kelimeler ne manaya geliyor bilmiyorsunuz. Bizim lügatımızda belli; iyi iyidir, kötü kötüdür. Güzel güzeldir, çirkin çirkindir. Hak Haktır, batıl batıldır. Fakat onları n bir lügatı var mı? İlginç gelmiyor mu size?

Evet çok sıkıntılı bir durumla karşı karşıyayız dostlar. Onun için tekrar tekrar Allah’ın bize sunduğu o sonsuz imkanlara sarılmak lazım. Ben başka yolu olduğunu düşünemiyorum, göremiyorum. Onun için vahyin önümüze sunduğu imkanlara ya sarıldık kurtulduk, yoksa halimiz harap başka çözümü yok.

7. esma dersimizdeyiz şükür daha yeni Esmaya gireceğiz. Yani ilk defa bu gün Esmaya girmek nasip olacak. 6 dersten beri Esmanın mukaddimesini yaptık. Elhamdülillâh bu gerekliydi, hakikaten gerekliydi. Fakat tüm mukaddimeler aslında ana konuyu izah için yapılırlar değil mi. Fakat gereklidirler.

İbn. Haldun’un mukaddimesini biliyorsunuz, yani kocaman bir kitaptır, bizde çevirisi 2 hatta 4 ciltlisi de var. yani bu kadar mukaddime yazılır mı. Mukaddime olduğuna göre bunun ana kitabı hangisiymiş. Yazmak istediği tarihe mukaddime, giriş olarak yazmış mübarek onu. Mukaddimesi böyle olsaydı, tarihini yazsaydı El ‘Iber tarihini yazsaydı kaç cilt çıkardı diyeceksiniz değil mi. Simupi el İpka nın tefsirine mukaddime olarak yazmış 4 cilt. Aman Allah’ım bu ne derin ve geniş bir tedebbuat Allah aşkına.

Mukaddimeler neden önemlidir; Mukaddimeler kavramların sınırlarını içerirler. Yan o mevzuda anahtar terimlerin sınırlarını size söyler. Bununla ne kastediyor, bunu kullanacağım ben, bunu kullanırken ne anlayacaksın. Çünkü manayı bunun üzerinden ileteceğim ben. Onun için önce manasını ileteceğim kabı bir anla, Dolayısıyla manayı ancak öyle anlarsın. Mukaddimeler onun için gereklidir.

6 derstir mukaddime yapıyoruz, umarım pişman değilsiniz, Bu mukaddimeler içerisinde hakikaten bazen tahliller yaptık geçen ders olduğu gibi. Bu tahlillerde hadis kritiği nasıl yapılır sualinin cevabını da buldunuz. Esma ül Hüsna hadisleri Tirmizi ve İbn. Mace’de listeli gelen hadisler olsun, listesiz gelen Buhari hadisi olsun bunların kritiği, karşılaştırması nasıl yapılır.

Diyeceksiniz ki içimizden bazı kardeşlerimiz diyebilirler daha doğrusu: Allah’ın Mustafa kulu ben bu düzeyde İslamî ilimlerle ilgilenemiyorum, çünkü alt yapı yok. Dolayısıyla bu anlattıklarınızın bir kısmı bana hitap etmiyor. Hitap etmediği içinde Fransız kalıyorum, yabancı kalıyorum, anlayamıyorum diyorsanız ve diyenler varsa ki ki gayet doğaldır, o kardeşlerimize geçen derste de söylemiştim; lütfen sabredin, diğer kardeşlerinize yol verin. Çünkü diğer kardeşleriniz de sizin için sabrediyorlar. Onlarda; Biz bunları biliyorduk hocam bize dipten ver, bize arka odadan ver, bize depodan getir, vitrini seyrettirme bize, biz zaten dükkanın içine girdik, sen bize vitrini gösteriyorsun, biz dükkanın içinde epeyden beri dolaşıyoruz, terekleri indirdik, alacağımızı aldık, onun için biz iç depodan bekliyoruz. Şimdi burada vitrinin önünde durup dışardan yeni gelip vitrini yeni seyredenler var, dükkanın içine yeni adım atanlar var, şöyle daha göz gezdiriyor. Alıp almayacağını da bildiği yok bakıyor öyle, yani bakıcı, alıcı değil. Bazıları ise bir müddet olmuş tamamen ne alacağını biliyor, yani işaret edip gelmiş alacağı belli direk o tezgâha gidiyor. Bazıları da bu tezgâhta epey den beri burada ve artık içerden çıkacak orijinal malları bekliyor.

Dolayısıyla bu kadar çeşitli bu kadar farklı bir yapıya, bir cemaate, bir ders grubuna nasıl hitap edebilirsiniz? Elbette sen dur, sen geç, şimdi senin hakkın, şimdi hepinizin diyerek bir maestro gibi, bir orkestra yöneticisi gibi yöneterek yaparsınız, yani sözü yönetirsiniz, bilgiyi yönetirsiniz, öğrenciyi yönetirsiniz. Dolayısıyla bu da bir siyasettir. Bilgiyi yönetmekte siyasete girer. Onun için insanın zihnine üşüşür bazen on şey birden yönetirsiniz onu. 9 numara sen çık, O çıkar ondan sonra 1- 2 – 3 numara arka arkasına siz çıkın, 5 numara sen en son çık dersiniz. Bilgiyi yönetmek ta hitabet sanatının gereğidir. Eğer bunu iyi yönetemezseniz bilgi parçalı olur, kopuk olur, kendi içinde bir teselsül olmaz. Bu olmayınca da zihinler onu tam algılayamaz. Dolayısıyla mukaddimeler gerekiyordu, şimdi asıl esmaya geçtik.

99 ismi nasıl bitireceğiz, eğer 99 ay bize bunları anlatacaksan hocam yandık demektir diyorsanız size şimdiden bir müjde verebilirim. Allah eğer ömür verirse önümüzde ki yıl esma derslerini haftalık düşünüyorum inşaAllah. Yani dua edin bir kaza olmasın inşaAllah. Rabbim nefes verirse, nefesim yeterse haftalık inşaAllah düşünüyorum ve eminim ki çok hoşunuza gidecek.

Esmayı işleme tarzım şu olacak önce esmayı yazacağım sonra size işleyeceğim. Onun için çok mazbut bir ders olacağını düşünüyorum. Bunun tek mahsuru yazdıktan sonra anlatılacağı için biraz kitabi olması. Hitabi olanın da kendine has bir tadı var o tadı bozmamaya çalışırız. Ama büyük avantajı bilgilerin tamamen kayıt kuyudatlı olarak verilmiş olması. Bu da çok mühimdir.

İkincisi her esmanın sonunda o esmaya ilişkin bir duamız olacak inşaAllah.

Üçüncüsü; Esmayı işlerken Kur’an a göre işleyeceğiz. Dolayısıyla Kur’an da o ismin geçtiği tüm ayetlerin karşılaştırmalı kritiği yapılacak. Onun içinde Kur’an a göre esma ül Hüsna olacak.

Bugünkü mukaddime ile bugün işleyeceğimiz Allah ismi şerifi arasında ki bağ ise değerler sisteminin merkezini Allah’ın teşkil etmesidir. Mardin olaylarından yola çıkarak, o katliamdan yola çıkarak biz rahatlıkla buraya gelmek zorundayız. Allah demek anlam demektir. Allah’ı olmayanın anlamı olmaz. Değerler mutlaka referans isterler, referanssız değer olmaz. Değerin referansı kendine olmaz anlatabiliyor muyum. Mutlaka aşkın bir referansı olmalı. Aşkın bir referans ise Allah’tır. Çünkü değer eğer kendini referans gösterirse bu totolojidir, mantıkta ki totolojiye benzer, kendini referans gösteremez. Yani niçin yedin? Yemek için. Buna totoloji, derler. Niçin yaşıyorsun? Yaşamak için. Niçin evlendin? Evlenmek için. Kendisini referans göstermesidir bu. Bu hiçbir şeydir, hiçbir şey söylememektir, bu sağır kelamdır onun için buna totoloji derler.

Niçin yiyorsun? Yaşamak için, Niçin yaşıyorsun? Kulluk için. Ha..’ bakınız yemenizin bile kulluk için olduğunu görüyoruz bir üst referansa kaydığımızda. Kulluk ne? Allah’a ubudiyet. O zaman ben aslında kulluk için mi yiyorum? Evet. Buna canı gönülden evet diyorsan yeme de ibadettir o zaman ayeti anlarsın zaten Ve ma halaktül cinne vel inse illâ liya’budun. (Zariyat/56) biz görünen ve görünmeyen iradeli varlıkları sadece kulluk etsinler diye yarattık.

Sadece kulluk etmek demek o zaman alnının secdeden kalkmaması, gece kaim, gündüz saim olması anlamına mı geliyor. O zaman biz bunun dışında yaptıklarımızı yapmazsak yaşayamayız diye bir söze, bir itiraza gerek yok. Kulluğunuzu devamı için yapmak zorunda olduğunuz hayatınızın diğer tüm unsurları da kulluğunuza dahildir. Hatta efendimize sormuşlar; Kişinin ailesiyle özel muaşereti de mi ya ResulAllah?

Evet. Harika değil mi. Yani biz kulluk deyince sadece ibadetler, ritüel manasında ki işte namaz, oruç, hac, zekât..’ bu akla gelmesin. Kulluk bütün bir hayattır ve biz de burada aslında hayatın referansını öğreniyoruz, Allah’ı.

Allah tanınmadan, bilinmeden, anlaşılmadan layıkıyla kulluk edilemez Allah’a. Tanımadığınız bir Allah’a nasıl dua edeceksiniz. O kadar edersiniz. Tanıyan birinin duasıyla tanımayan birinin duası bir olur mu?

Dahası; anlamak diyorum, Allah’ı anlamak, bu çok daha derin bir şey. Fakirin Marifetullahtan anladığı Allah’ı anlamaktır. Allah’ı anlamıyor insanlar. Ve ma kaderullahe hakka kadrihi.. (Zümer/67) Allah’ı hakkıyla takdir edemediler diyor. Allahuekber..!

Allah’ı hakkıyla takdir etmek ne demek? Allah’ı tanımak, anlamak. Allah’ı anladığınızda ne mi olur?

Ne olmaz ki..! Allah’ı anladığınızda kederden emin olursunuz.

Allah’ı anladığınızda geçmişinizden pişmanlık duymaz, geleceğinizden korku duymazsınız. ella havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenun. (A.İmran/170) geçmişten hüzün duymayacaklar, gelecekten kaygı endişe ve korku duymayacaklar. Öyle olursunuz.

Allah’ı anladığınızda hiçbir olay sizin için sürpriz olmaz. Allah’ı anladığınızda artık Allah’ın sizin için istediğini siz de kendiniz için istersiniz. Buna iradeye ram olmak denir.

Allah’ı anladığınızda cüzi irade, külli iradeye kenetlenir.

Allah’ı anladığınızda artık dileğiniz O’nun dileği olur.

Allah’ı anladığınızda eşyaya bir başka bakarsınız. Gözünüzün önünde ki hiçbir şey artık cansız falan değildir, her biri bilgi taşıyan bilgi kaynağıdır, alem; El Âliym’in birer alameti olur. Siz artık aleme bakarken kitap olarak bakarsınız, artık siz öğrencisiniz, Allah’ın öğrencisisiniz. Allah size her bir şeyi öğretme vesilesi kılmıştır. Baktığınız, düşündüğünüz, duyduğunuz, hissettiğiniz her şey, yaşadığınız her şey okuduğunuz birer kitaba dönüşür ve siz hikmete ram olur, hikmeti bulursunuz. Budur hikmet zaten.

Yunan hikmetin sevgisidir der. filozofi ve hikmetin sevgisini hikmetin yerine koydu. Hikmetin sevgisinden hikmete bir türlü gelemedi. Biz ise vahiyle hikmeti bulduk Allah’ın izni ile sadece neyi bulduğumuzu bilmiyoruz onun farkına varmamız gerekiyor ve bizi bu hikmete kavuşturan Allah’ı anlamamız gerekiyor önce. Değersizleştirilen dünyada tüm ulvi değerlerin Allah’tan neş’et ettiğini anlamak, ancak Allah’ı anlamakla mümkün. O zaman haydi Bismillah diyelim, Allah diyelim.

Kul HUvAllâhu Ehad, Allâhus Samed, Lem yelid ve lem yûled, Ve lem yekün leHÛ küfüven ehad. (İhlas/1-4)

De ki; O Allah’tır. Allah tektir, birdir, bir tektir. Allah mutlak varlıktır, varlıkların var oluş sebebidir. Ne doğmuştur, ne doğurmuştur. Ne aslında doğurtmuştur fakirin meallendirmesiyle çünkü Lem yelid; valid olmamış, yani baba olmamıştır. Dolayısıyla baba olmamak doğurtmamaktır. Doğurmak ana olmanın görevidir. Burada reddedilen baba olmamıştır. Çünkü Allah’a baba diyenler vardı onları red içindir. Lem yelid ve lem yûled ne baba ne de oğul olmuştur Ve lem yekün leHÛ küfüven ehad hiçbir şey, hiçbir hususta, hiçbir mekân hiçbir zamanda, hiçbir anda, hiçbir düzlemde, hiçbir varlık düzleminde ona eş ve denk olmamıştır.

Allah ismi Esma ül Hüsna nın kalbidir. Esma ül Hüsnayı o zaman zihnimizde şöyle bütününü bir bedene benzetirsek, Allah ismi celâli nereye denk gelir derseniz, kalbe denk gelir. Ne demektir bu? Diğer tüm esma ve sıfat canı oradan alır, oraya bağlıdır. Onun içindir ki Allah ismi celâliyle sıfat mevsuf ilişkisine girerler, mevsuf tektir; Allah. Sıfat çoktur. Mevsuf tektir aşkın olanı temsil eder, sıfat ise insana indirilenin içkin olanıdır. Mevsuf zatı temsil eder sıfat sıfatı temsil eder. Dolayısıyla mevsuf aşkın olan tenzihi temsil eder, sıfat ise teşbihi temsil eder. Eğer sıfat olmasaydı Allah’ı anlayamazdık zihnimiz Allah’a mirac edemezdi, çünkü sıfat inzal olundu. Ama o sıfat merkezde Allah ismi olduğu için Allah isminden yansıyan nûrun tezahürü sıfatta ortaya çıkar. Dolayısıyla Allah deyince titrer insan.

Bir kez Allah dese aşk ile lisan,

Dökülür cümle günah mislü hazan.

İsmi pâkin pâk olur zikr eyleyen,

Her murada erişür Allah diyen.

Demiş ya Süleyman çelebi. Ama bir kez Allah dese,,! Allah’ı dil de der, Diyl de der. Allah’ı dil derse söz ile, Diyl yani kalp derse öz ile der ve orada kalmaz her bir hücre Allah der. İnsanın her bir hücresi Allah der ve insan da bunu hissederse o zaman Allah’ın şah damarından daha yakın olduğunu hisseder. Yakın olana yaklaşmak için dışa açılmak gerekmez. Yakın olana yaklaşmak için kendine yakın olmak lazım. Kendine yakın olmayan Allah’a hiç yakın olmaz. Onun için Allah’a yaklaşmak kendine yaklaşmaktır.

Ve lekad halaknel İnsane ve na’lemu ma tuvesvisu Bihi nefsuh. İnsanı biz yarattık ve nefsinin ona neler fısıldadığını da bilen biziz ve nahnu akrebu ileyhi min hablil veriyd. (Kaf/16) zira biz çünkü biz ona, insana şah damarından daha yakınız. Şah damarından daha yakın olana ulaşmak için hangi yola çıkmak lazım? Varlık yoluna, ben idrakinden çıkacağız, ben ini idrak edeceksin. Ben şuurundan çıkacaksın, senden çıkacaksın, o dışında bir yerde değil dolaysıyla senden çıkacaksın. Onun için ben idrakiyle başlar şahadet; Eşhedü ellâ ilâhe İllallâh..! ben den başlar.

Onun için bakınız Allahhh.! Ses dizimin e bakınız dilde başlar dilin ucunda ellâhhh..! ciğerde biter. İnsanın en dışında başlar en içinde biter. Lafza-i celâlin harf dizgesi bile dıştan içe doğrudur, adeta yön gösterir. Nereye doğru istikamet sürmen gerekiyor bu istikameti takip et ey insanoğlu budur.

Her şeyin bir kalbi var Allah ismi esmanın kalbi. Diğer tüm isim ve sıfatlar bu kalbin etrafında halelenirler. Allahu Keriymun, Allahu Rahıymun, Allahu Ğafurun, Allahu Aliymun, Allahu Haliymun, Allahu Hakiym un, Allahu Tevvabun..! sıralayın gitsin. Sıfat tamlaması yapabilirsiniz ama mevsuf değişmez yani nitelenen değişmez. Niteleyenler bellidir, ama nitelenen Allah’tır burada hepsi de Allah’a bitişirler bu manada. O zaman Allah ismi sıfat mıdır? Değildir Sıfat olmayan tek isim Allah lafzı Celâlidir diğerleri sıfattır. Allah lafzı Celâli sıfat değildir. Onun için kalp mesabesindedir.

Allah ismi 99 rakamıyla temsil edilen sınırsız tecelli tesbihinin imamesidir. Varlık bu tesbihi kendi lisanınca çeker. Öyle değil mi, şu görünen varlığı bir tesbih olarak algılayın, galaksiler bu tesbihin tanesi olsun. 400 milyar tanesi olan bir tesbih. Her bir galaksinin bir ucundan diğer ucuna ışık yılıyla dillere, rakamlara sığmaz bir mesafe olsun, her bir galaksi 200 – 400 milyar güneş sistemi alsın ve bunlardan da şu anda ölçülebilen evrende 400 milyar tane olsun ve astro fizikçiler şimdi evrenler çiftliğinden söz etsin. Artık tek evren değil. Holografik evren ve 400 milyar galaksi tesbihi olan, tanesi olan bir tesbihi hangi elle çekersiniz, kim çeker? Allah kudret eliyle çeker. İşte sırf bunu bilse insan AllahuEkber’i farklı söyler. Onun için oradaki 99 rakamı sonsuzluğu temsil eder aslında.

Allah ismi özel isim mi? Değil. Ahmet özel isim, Mehmet özel isim, Hasan, Hüseyin, Yusuf özel isim, ama Allah ismi değil. 50 tane, 50 bin tane, 50 milyon tane Ahmet var öyle değil mi. Ama bir tane Allah var. Dolayısıyla Allah ismi hastır. Has isim denir buna. Has isim sadece o zata hastır. Bu isimden bir başkasına konulamaz. Bir başkasına böyle bir isim verilemez. Simiyya diyordu ya onun adaşı yoktur. Dolayısıyla Allah ismi, ismi hastır.

Allah isminin türetildiği kök tartışılmamıştır, fakat türetilmiş midir, türetilmemiş midir bu tartışılmış. Yani dilde türetilen bir kelimemidir. Bilgilerin hemen tamamı türetildiği kanaatindedirler. Çünkü eğer bir kelime dilde söyleniyorsa onun bir kökü vardır. Dolayısıyla Allah ismi nasıl türetilmiştir.

Burada Arapçanın bir özelliğine gelmem lazım. Arap dili başka dillerde rastlamadığımız bir biçimde kendi özel, kendi doğurduğu has kelimelerini konservatif bir biçimde muhafaza etmiştir. Belki çölde neşvi neva bulan bir dil olmasının sebebi de budur. Araplar da çocukların çölde badiye de süt anneye verilmesinin sebebi de o bozulmamış dili öğrenmeleri içindir. Bu bir tür eğitimdir süt annelik aslında yani ana okulundan daha önceki okul, tam bir ana okulu yani süt ana okulu.

Dolayısıyla dil kendini böyle muhafaza etmiş. Dünyada hakikaten ilk formu korunabilmiş ve bunun da kaydı tutulmuş olan tek dil Arapçadır. Bu mucizenin sahibi de Kur’an dar tabii. Ama Kur’an dışında bunun bir kaynağı var o da dilin silasi mücerretlerinin korunmuş olması yani, 3 sessiz harften oluşur Arap dilinde tüm kelimeler.

Tabii 4 lü, 5 li harfler yok mu? Var fakat onlar meziddir, anası aslı 3 tür silasi mücerretler denir bunlara sessiz 3 harflerden oluşur. İşte k t b Bu fiil olarak geliyor bize ama el ketb kök sessiz biçimde. Fakat aslında bu 3 harf kendi için de bir mana taşımazlar, mana taşıması için dilde mutlaka bir isim veya fiil formuna dönüşmelidirler. Mastar olmaları daha sonradan anlamlandırılmaları anlamına gelir her ne kadar Basra ve Kûfe dili ekolleri arasında bu konuda ihtilaf varsa da. Kufe dili ekolü Arap dilinin fiilden türetildiği, Basra dili ekolü mastardan türetildiği kanaatindedir. Mastardan türetildiğini söyleyenler dilin mühendislik ürünü olarak görürler onun için dil üzerinde sınai işlem yapılabilir derler. Ama Fiilden türetenler dili mühendislik dili olarak görmezler, uydaşım sonucunda insanların birbirine kelimelerin içeriğini anlatmasıyla artık toplumda ortak oluşmuş manaları kabul ederler. Onun içindir ki Kufe ekolüne mensup olan imam Azam Kur’anî kelimelerin şer’i manalarını değil lügat manalarını esas alır.

Çok ilginçtir, mesela Hınzir’ül ma , Hipopotam domuz mudur değimlidir insanlar ona deniz domuzu diyorlar su domuzu. Kelimelerin şer’i manasını esas alan Şafi’ye göre domuzdur, İmam Ebu Hanife’ye göre değildir. Bakınız bir ihtilaf nasıl, nereden dile yaklaşım nasıl hemen ayrışıverdi, farklılaşıverdi. Yani burada evlâ mestumun nisa’. İşte orada da bu ihtilaf, bu fark. İmam Şafi lâ mestüme, dokununca, dokunmayı lafzi olarak almış öyle aynen işte Basra dil okulunun yaklaşımı gibi. Onun için dokununca abdest alın diyor. Ama İmam Ebu Hanife öyle almamış bu fıkhi içtihadi farklılıklarda dile yaklaşım çok önemlidir, dile bakış açısı çok önemlidir.

Halil bin Ahmed El Ferahi Arap dilini ilk tedvin eden, derleyen şahıslardan biri, ilk ansiklopedik Arap lügatının sahibidir, hatta belki dünyada ki bu manada ilk lügatın sahibidir. Yani bir dilin kökenlerini derleme açısından. Kitabının ismi Kitab-ül Ayn 7 dev cilt halinde bu muhteşem eserde Halil bin Ahmed kelimelerin bizim bildiğimiz manada Kitab-ül Ayn demiş, Ayn la başla. Çünkü Arap dili Ayn dilidir aynı zamanda. Yani en çok kelime ayn harfinde bulunur.

Bu gırtlak yapısıyla ses düzeniyle alakalı bir şey. Diler arasında ses düzeni ile alakalı bir şey var ilginç olandır. Bu lügatta kelimeler akrabalarıyla beraber ele alınırlar. Mesela ke te be kelimesi tek başına yer almaz, ke te be kelimesinin 6 kombinezonu da yer alır. Ke te be, ke be te, be te ke, be ke te, te kebe, te be ke.

Peki bunlardan kullanılan kelime, kullanılmayan kelime; Kullanılmayana mühmel, kullanılana müstamel denir. Müstamel olanların manasını yazan buradan yola çıkarak bu dilde ta ilk dönemde bu kelimenin ilk kullanılan ortak manası şudur der. Muhteşem bir tedvin faaliyetidir bu gerçekten takdire şayan bir faaliyet.

Mesela keleme, mekele, lekeme, lemeke, meleke, mekele. Bakınız bunun 6 sı da müstameldir, kullanılır. Buradan yola çıkarak şiddet ve Te’sir sonucuna varır. 6 kelimenin 6 sı da ayrı ayrı manada kullanılıyor, fakat 6 sının da ortak manası şiddet ve te’sir dir. Etkili söze kelime denir, etkili söz. Buradan buna çıkar.

Gavl, gavele, galeve, vegale, velega, legave, levega. Bakınız buradan da yola çıkarak ki gayele de, eğer 3 harften bir tanesi illet harfi ise vav, ya, eliften biriyse o zaman alternatif 6 dan 9 a çıkıyor. Onları da dizer ve ortak manası der. Nedir, bir tan esi kullanılmıyor bunun 5 i kullanılıyor. Kullanılanların ortak manası hıffet ve sür’at der. Yani hızlıca geçen ve etki bırakmayan söze denir.

Demek ki Kur’an da Allah’ın gavl i değil de, Allah’ın kelamı olmasının manası buymuş. Allah’ın kavli demiyoruz Kur’an a,

ama Allah’ın kelamı diyoruz. Niye? Etkili sözü. Ama kavlen sekıyla diyor, müzemmil/5 suresinde değil mi İnna senulkıy ‘aleyke kavlen sekıyla zaten kelamın kısa açıklaması sakıyl demek. Aslında orada sekıyl kelimesi kavli, ağır sözü tanımlıyor, açıyor. Sekıl, kavl’in sıfatı. Bu sıfatla birlikte kelam oluyor zaten. Onun için kavlen sekıyla; kelama demektir. Yine istisna dışı yok. Dolayısıyla anlatabiliyor muyum? Siz anlarsınız siz de problem yok. Bende problem, anlatabiliyor muyum.

Allah lafzı şu formlardan oluşuyor. He ve le, le he ve, ve le he, ve he le, ve le he, he yele, ehele, elehe.

1 – Hevele; el hevl kişinin tehdit ve tehlikenin kaynağını, zamanını ve cihetini bilmemesinden kaynaklanan korku ve tedirginlik. Hevli mihnetten sana sığınırız diye dua var ya, hevl oradan geliyor. Onun için Anadolu da hala neneleriniz babaanneleriniz, anne anneleriniz kullanırlar bu kelimeyi, hevli. Dolayısıyla tehlikenin kaynağını bilmemekten dolayı kişide oluşan tedirginlik. Mesela gece ve karanlık korkusu, günümüzde fobi denilen şey bu. Kelime bu kökten yola çıkarak tehavil formuyla süs anlamına ulaşmış. Çünkü insan bilinmeze karşı sadece korku duymuyor, korku duyduğu zaman ona bir saygı da duyuyor çünkü bilmiyor. Bilmediği bir kaynağa yönelik korkuyla karışık saygı duymaya başlıyor. Ama bu sıradan bir süs değil resim, heykel ve put gibi içinde ürkütücü bir gizemlik bulunan veya kılıç gibi işlevinden dolayı muhatabına korku salan bir süs. İlginç değil mi kılıç çok güzel yapılmış, kılıcın güzelliği gözünüzü alıyor ama kılıç aynı zamanda silah. Bunu tabancayla da düşünebilirsiniz. Tabanca çok güzel olur gözü alır, aynı zamanda korkutucudur da silah çünkü. Böyle bir şey.

Bu yolu izleyerek kelimenin ulaştığı hevvele tilmer’e ifadesinin anlamı şu. Alımlı bir kadının giydiği süslü elbise ve takılarla etrafında uyandırdığı sevgi ve hayranlık halesi. Aynı zamanda korku. Onun için fettan derler. Dolayısıyla hem sevgi hem korku karışık. Yani ya gönlümü kaptırırsam bu. El hevl hem korkmak hem de kendini beğenmek manasına geliyor. Hevvele hem süslendi kendine hayran etti hem de korkuttu ürperdi manasına geliyor.

2 – Leheve, el lehvl seni meşgul eden oyalayan her türlü oyuna lehvn denir. Zevk ve safa veren şey, oyun eğlence. El Lüha; ödülün en sevimli ve göz kamaştırıcı olanına deniliyor. Lehen; sevmek arzu etmek. Yine sevgiye geldik, yukarıda da sevgiye gelmiştik. Gönlümü kaptırırsam, burada sevgiye geldik. Lehen; sevmek arzu etmek.

3 – Velehe; el vehel, çığlık atmak aniden yüksek sesle tepki vermek. Bu çığlık olağan dışı hatta olağanüstü bir durumu haber verir. Bu korkutan bir şey olabileceği gibi, insan sadece korku anında çığlık atmaz, çok sevindiğinde de çığlık atar. Dolayısıyla hayran eden ve şaşırtan bir şey de olabilir.

4 – Ve le he; El Veleh; sevdiğini yitirdiği için aklı başından gitmek demek. Allah resulü çocuklu köle kadınların yavrusundan ayrılmalarını yasaklarken bu ifadeyi kullanmış. El milah; insanın içini bayacak kadar neşe ve sevinçle dolduran bir rüzgâr türü. Çok ilginç, yani insanın içine neş’e veren bir rüzgâr, yine sevgiye geldik.

5 – He ye le; El hâle. Ne demek? Ayın etrafında ki ışığa ayça derler ya ayla da derler; ona hâle deniliyor. İnsanın içinde ürpertili bir umut verir, gözünü alamaz insan ona bakmaya, o yala, o ayçaya bakmaya. Ona deniliyor.

6 – Ehl; kişiye insanların en yakın ve sevgili olanına ehl, Ehli beyt diyoruz. Niye diyoruz İnsana en sevgili olanlara ehil denir de ondan. Evin en sevimlileri demektir ehli beyt.

Ehlen ve sehlen diyoruz değil mi biri geldiği zaman. Biz seni seviyoruz rahat ol. Sen burada düşmanlık görmezsin, ehlen ve sehlen, gelen birine rahat ol. Merhaba da odur zaten. Dolayısıyla ona sevgiden yola çıkarak güvence veriyoruz.

E le he. Teellüh; sevdiği için kulluk etmek, tapınmak manasına gelir. El İlâh. Sevginin, sevgiyi yitirmekten dolayı duyulan korkunun azametinden dolayı duyulan ürperti ve endişenin, yüceliğinden dolayı duyulan saygının muhatabı olan ve bütün bunlardan dolayı tapılmaya layık olan mutlak varlık.

Araplarda bir yılan türü varmış El lât derlermiş, çok özel bir yılanmış bu çöl yılanının özelliği şuymuş, bu yılanı gören o kadar hayran olurmuş ki kaçamazmış. Kaçamadığı içinde ölürmüş. Çünkü öyle bir başında ve vücudunda mücevher kakma gibi olağanüstü bir güzellik varmış. Dolayısıyla gözünü ondan alamazmış, yani bakmaktan alamazmış. Onun için ona bu ismi vermişler. Hem korkuyor ürperiyor, hem de gözünü alamıyor.

Dolaysıyla kelimenin kök manaları aslında nereye çıktı? Sevgiye çıktı, hepsi sevgiye çıktı. Yani hakikaten rabbimizin neden “BismillahirRahmanirRahıym” olduğu bir kez daha anlaşıldı.

Allah’ın bir çok sıfatı var, esması var ama besmelenin içine girmiş esma Rahman ve Rahiym. Aynı zamanda çok seven, çok sevilen. Bu manada neden Allah’ın Rahman, Rahıym vasfının besmele de önemli çıktığı aslında Allah kelimesinden.

El İlâh tan türetildiği söylenir. Ama bir çok alimimiz de bu kelime türtilmemiştir der. Bu kelime ismi hastır. Bu biraz duygusal bir yaklaşım olsa gerek. Dolayısıyla bu kelime böyledir derler ki bu iki görüşü de ben size nakletmiş olayım.

Her isim Allah’a döner dedik değil mi Peki Allah isminin kendisine döndüğü bir kelime var mı? var; Hüve. HuvAllâhu. Kul HUvAllâhu ehad; Ehad; Allah’a döndü. Allah neye döndü Hüve ye döndü. HU..! zikri vardır ya. O Oradan gelir, Hüve; O demektir, O zamiri Hüve.

Aslında vav zaiddir, vav kelimenin aslından olsaydı ikil formda düşmezdi Hüve ma gelmez Hü ma gelir. (1. bölümün sonu)

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 23 Temmuz 2015 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: