RSS

ESMA DERSLERİ 1 – ALLAH (8-1)

06 Ağu

ALLAH

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

El Hamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn Vesselatü Vesselâmü alâ Resulüna Muhammedin ve alâ alihi ve ashabihi ve etba’ıhi ecmaiyn. Rabbeneftah bil hayr, vahtim bil hayr. Rabbim hayırla aç, hayırla tamamlat Rabbi yessir ve lâ tüassir, Rabbi temmim bil hayr. Rabbim kolaylaştır güçleştirme.

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Tâhâ 25-26-27-28)

Rabbim göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi düğümü çöz dilimden ki anlasınlar beni. Amin.

Bu Hz. Musa’nın duası. Firavuna git emrini aldığında yaptığı dua. Demek ki keramet aslında dilde değil, dilden düğümü çözende. Eğer dilinizde ki düğümü çözmüyorsa dilinizin bülbül gibi şakıyor olmasının çok fazla bir anlamı yok. Ama o da yetmiyor, eğer göğsünüzü açmıyorsa diliniz de çözülmüyor. Çünkü dil, dîyle bağlı. Dil malum Farsça da gönül, kalp demektir. Onun için söz mantuktur, sözün ar4kasında ise mantık vardır. Nutk mantuka bağlıdır. Zihin üretmeyince dil söylemez, söylese dahi boş söyler. Ama yürek emir vermeyince de zihin üretmez. Dolayısıyla bu silsile bir süreçtir. Onun için bu dua hakikaten sözün geçiş süreçlerini ele veren harika bir formül aynı zamanda.

Değerli dostlar yılın son dersindeyiz. Böyledir, ömür böyle gelip geçiyor. Bu yılı kapatmış, doldurmuşuz. Tefsir dersleri 16 yıl sürdü, Esma dersleri ne kadar sürer onu bilmiyorum. Ama ne kadar sürerse sürsün nihayetinde bitecek. Belki o bitmeden biz biteceğiz, ömrümüz bitecek. Bize şunu hatırlatıyor hepimiz zamana maruzuz, zamanın hakimi değil bir yerde mahkûmuyuz. Ancak içinde yaşadığımız anın öznesi olabiliyoruz, şu anın ve şu zamanın, şimdi ve burada nın. Onun için şimdi ve burada mızı değerlendirdiğimiz zaman hayatın öznesi olabiliriz. Şu an ve şu zamanın hesabını verebiliyorsak işte hayatın sultanıyız. Onun için anımızın öznesi olmanız, anınızın hesabını vermenizle mümkin. Hesabını verebiliyorsanız öznesi, veremiyorsanız nesnesisiniz. Zaman sizi yoğuruyor, zaman sizi şekillendiriyor demektir. Sizin zamanı şekillendirmeniz hesabını verebilmeniz manasına geliyor. Onun için umarım bu dersler hesabını verebileceğimiz zamanlar cümlesine dahil olur.

Değerli kardeşlerim geçen dersimizde Allah ismi Celâlini işlemiştik. Uzun bir mukaddimeden sonra Esma ül hünsanın bir numaralı imamesi olan Allah ismi Şerifine gelmiştik. Allah ismi esma tesbihinin imamesidir demiştim. 99 esma tanesi bu imameye bağlanır. Onun için Allah ismi özel isim de değildir, has isimdir. Ahmet özel isimdir, Mehmet özel isimdir, Mustafa özel isimdir ama Ahmetler, Mehmetler, Mustafalar vardır fakat Allah lar yoktur. Dolayısıyla Allah ismi hastır has isimdir ve Allah ismini anlamadan diğer esmayı, diğer sıfatları anlamakta zorlanırız. Onun için Allah isminden başladım esma ül Hüsna ya. Fakat Allah der de titremez mi insan, titremeden Allah der mi insan. Kim layıkıyla bir Allah der de yüreği sarsılmaz ve titremez.

Elbet sizler gibi size konuşan bu fakir de titriyor. Çünkü bu ismin muhtevasını birazcık anlamaya çalışan hücrelerine kadar sarsılır. Ama zaten bu sarsılma olmadan da Allah’ı anlayamazsınız. Sarsılmadan ürpermeden ve titremeden Allah’ı nasıl anlayacaksınız. Allah’ı anlamadan hangi tanrıya kulluk edeceksiniz, nasıl kulluk edeceksiniz.

Dikkat buyurun İslam literatüründe marifetullah; genellikle Allah’ı bilmek veya tanımak olarak nitelenir. Fakat bendeniz buna anlamak manasını da katıyorum. Çünkü Allah’ı anlamak O’nu tanımanın olmazsa olması. Yani anlamaktan neyi kastediyoruz, Allah’ı anlamak ne demek. Allah’ı anlamadığınızda Allah’ın kâinat için koyduğu yasaları nasıl anlayacaksınız. O’nu anlamadığınızda onu nasıl anlayacaksınız.Anlamadığınız bir Allah’a nasıl teslim olacaksınız.

Kayıtsız şartsız teslim olacaksınız, teslim olduğunuzda belki anlayacaksınız, ama anlama çabanız hep sürecek, anlama çabanız sizi teslimiyete götürecek ama orada bırakmayacak. İslam imana, iman ikana, ikan irfana, irfan ihsana, ihsan iz’ana ve böylece halka halka ve o da hakikate doğru sizi bir yolculuğa çıkaracak. Dolayısıyla anlama iç içe geçmiş halkalar halinde b itimsiz bir süreç olacak. Zaten Allah’ı anlama çabası insanın sonsuz bir yolculuğa çıkma çabasından başka bir şey değil çünkü Allah’ı anlamanın sonu yok, Allah’ın sonu yok.

Mutlak varlığın künhünü idrak ederek bilmek mümkin mi? değil. Onun için Allah’ın zatını idrak etmeye kalkmayın diyor ResulAllah. Allah’ın zatını düşünmeye kalkmayın çünkü zihin buna müsait değil. Peki nesini düşünelim? Nesini anlamaya çalışalım? Sıfat ve Esmasını. Allah’ın zatını insan idraki düşünemez Çünkü insan zihni düşünme biçimi olarak ya tüme varım ya tümden gelim ve kıyas analoji yoluyla, parçadan parçaya giderek düşünür. Bütün bu 3 süreçte de düşünmenin tüm boyutlarında da mutlaka elde olan bir şeyden yola çıkar.

Düşüncenin bir fonu vardır. Tıpkı resimler fonsuz anlaşılmadığı, görülmediği gibi düşüncenin de bir fonu vardır. Onun için düşüncenin pençelerini, tırnaklarını geçirdiği bir çeper, bir yer vardır ki tırmanabilsin, o olmadan tırmanamaz düşünce. Tutunacağı bir yer olmadan tırmanamaz. Onun için düşüncenin tutunacağı yerler de gördüğü, bildiği şeylerdir.

Peki Allah hakkında düşünce nasıl tırmanacaktır? Ancak mahlûkattan yola çıkarak. Eserden müessire giderek, fiilden faile giderek, sanattan sanatkâra giderek öyle tırmanacak. Onun için esma bizim için bu tırmanışta muhteşem bir yol gösterici, muhteşem araçlar, Allah’ın gökten bize uzattığı ip, hablullah, esma ül Hüsna. Biz bu ipe tutunarak tırmanacağız, çıkacağız miraca, zihnimizi yükselteceğiz. Soyut düşünceyi öğreneceğiz.

İnsan zihninin kapasitesi soyut düşünebildiği kadardır. Onun için yücelme, soyut düşünebilmenin kapasitesidir aynı zamanda ve din, vahiylerin tamamı bu manada insana soyut düşünceyi öğretmek için gelir. soyut düşünceyi öğrenince insan Allah’a kul olur. Yoksa ne yapar? Aşkın v arlık olan Mutlak Allah’ı somutlaştırır. Somutlaştırdığında put yapar. İşte şirkler, putperestlikler orada başlar. Yani aslında tüm put perestlikler, tüm şirkler insanın gelişmemişliğidir, zihnin gelişmemişliğidir.

Geçen dersimizde Kul HUvAllâhu Ehad ne demektir, yani orada ki “KUL” üzerinde çok durmuştum. On dan sonra şimdi ise İslam’ın kültür kodları dediğimiz inşaAllah, Bismillâh, MaşaAllah, Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh gibi İslam’ın bu kodlarının ne olduğuna geçmeden önce İslâm ilahiyatında varlık tasavvuru hakkında birkaç söz etmek isterim izninizle.

İslâm ilahiyatında varlık tasavvuru 3 tür.

1 – Mutlak varlık, vacip varlık ta denir buna.

2 – Mümkin varlık,

3 – Mümteni yani muhal varlık.

Vacip varlık, mutlak varlık Allah’tır. Bu kategoriyi Allah ile beraber paylaşan başka bir varlık türü yoktur. Onun için bu kategori aslında İslâm ilahiyatının varlık kategorileri neyi dışlıyor? Panteizm i dışlıyor, pantezim kokan her şeyi dışlıyor. Vahdet-i vücutçuluğun panteizmle yorumlanmış her şeklini de dışlıyor aynı zamanda. Çünkü vücut 3 tür. Mutlak vücut, vacip-ül vücut, mümkin-il vücut, muhal-ül vücud.

Vacip-ül vücud Allah. Varlığı zorunludur onun için varlığını ispata gerek duymaz. İlahi varlığın ispatına gerek yoktur.

İdraki meali bu küçük akla gerekmez,

Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.

Diyordu ya Ziya paşa. Onun için Hz. EBu Bekir ve Hz. Ömer’e nispet edilen o beyitte de;

O’nu idrak etmek, O’nu idrak etmekten aciz olduğunu idrak etmektir. Onun varlığının zatını araştırmaksa O’nun zatının sırrını araştırmak is şirktir diyor Hz. Ömer de ilave yaparak. Dolayısıyla O’nu idrak budur. Bu manada varlık kategorilerinin 3 madde olarak belirlenmesi İslam hikmetinde öncelikle mutlak varlık, zorunlu varlık olarak Allah’ın varlığının ispata hacet duymayacak kadar aşikâr olmasıdır. Onun için Allah neden görünmez demişler, varlığının, zuhurunun şiddetinden diye cevap vermişler. Yani varlığı o kadar şiddetlidir ki onun için görünmez.

Bu tıpkı göze ışığın aşırı gelmesine benzer. Malumunuz ışık göze çok yüksek geldiğinde göz ışıktan kör olur. İşte kaynak makinesi, ark makinelerine bakan gözün bir müddet görmediği, geçici körlük yaşadığı gibi. Belli bir voltajı aştığında göz kör olur görmez. Yani gözün sınırları var. Gözün alt sınırı olduğu gibi üst sınırı da var. Kulağın da sınırları var, belli bir desibelden 20 desibelden yukarısını duymaz, belli bir desibelden aşağısını da duymaz. Dolayısıyla zihnin de sınırları var. Onun için Mutlak varlık, zorunlu varlık. O’nun varlığı zorunludur.

Kur’an da Allah’ın varlığını ispat eden bir ayet yer almaz. Yani Allah vardır manasına gelen bir şey yer almaz, buna gerek duymaz. Onun için Allah’ın varlığını ispat gayreti lüzumsuz bir gayrettir bana göre, gereksiz bir gayrettir. Allah’ın yokluğun u söylemek bile varlığına delalet eder. Çünkü önce tanrı, Allah, İlah diyor veya god ne derseniz deyin. Diye başladığınız anda bitmiştir iş. Çünkü olmayanın adı da olmaz. Bana olmayan b ir şey söyleyin..! Çünkü varlığın 3 türü vardır. Zihni varlık, lisani varlık, hakiki varlık. Suyun kendisi hakiki varlığıdır, su kelimesi dildeki varlığıdır, suyun zihinde ki imajı ise zihni varlıktır. Dolayısıyla bu 3 varlıktan biri varsa eğer o var demektir olmayanın adı olmaz. Onun için Allah diye başlamış yoktur diye bitmiş bir cümle kendi kendini yalanlayan bir cümledir.

Onun ötesinde insan aldığı her nefeste “he” derken aslında O’na işaret eder. çünkü “he” zamiri O demektir. he bir ses değil nefestir, her nefes O’na işaret eder. Yani dili yok derken nefesi var der. Hangi yalanlama; Fe Bi eyyi alai Rabbiküma tükezziban (Rahman) o halde rabbinizi hangi nimetini yalanlarsınız. Hücreleri dilini yalanlıyor, dili yalanlasa ne olur.

Bu manada Allah’ın yokluğunu ispat girişimleri hep başarısız olmaya mahkum girişimlerdir. Ancak insan söylese söylese agnostik olduğunu, yani Allah’ın varlığı ya da yokluğu bilinemez diyenlerden olduğunu söyleyebilir. Bu da aslında kendi cehaletini ispat eder.

Geçen söylemiştim yolda giderken 3 tuğlayı üst üste görseniz bunu buraya kim koydu diye sorarsınız demiştim değil mi. 50 tane ihtimal aklınıza gelse bu 50 ihtimalden biride 3 tuğlanın kendi kendine dizilmiş olduğu ihtimali yer almaz. Yani 3 tuğla yani, ne olacak ki, üst üste dizilmiş 3 tane tuğla, 3 tane taş. Yani 5o ihtimalden bir tanesi üst üste kendi dizilmiş ihtimali olamaz mı? olamaz.

Peki üst üste konulmuş 3 tane tuğlayı bile tesadüf olmayacağını söylüyorsun da inanıyorsun da, nasıl şu kâinatın tesadüf olduğunu söylüyorsun. Bu ne biçim bir akıl, bu ne biçim bir çelişki. Dolayısıyla ben varlığını ispat küfürdür diyeceğim ama biraz ağır olduğu için geri çekiyorum orada.

İkinci varlık mümkin varlık. Mümkin varlık insan, kâinat tüm gördüğümüz şu mahlukattır. Neden mümkindir? Var olması ve yok olması mümkindir, olmaması da mümkindir. Çünkü varlığı kendi zatına bağlı değildir. Kendi kendini var etmediği için mümkindir, varlığı bir başkasına mümkin varlık denir. Onun için bütün mahlukat insan da dahil mümkin varlık kategorisine girer.

Üçüncüsü muhal varlıktır, aslında bu yoktur, yokluktur. Yokluğu bir kategori olarak niye koymuşlar? Yokluğu anmadığımızda varlığı fark edemeyiz de onun için. Mümteni varlık, muhal varlık, yani yokluktur. Mutlak yokluk yoktur, mutlak yokluk insan zihni tarafından da düşünülemezdir. Çünkü mutlak yokluğu düşünebilmek için aslında hiçbir şeyin yok olduğu hali düşünmek lazım. Ama düşünen zihin var? Görüyorsunuz iflas ediyoruz. Mutlak yokluğu düşünürken bile iflas ediyoruz. Onun için mümteni, muhal varlık imkansız varlıktır, yoktur.

Allah ile mahlukat arasında derece farkı yoktur, mahiyet farkı vardır. Onun için bugün çok ilginçtir, işte varlığın hayal olduğu, mahlukatın hayal olduğu, aslında olmadığı, mış gibi göründüğüne dair bir takım felsefi türrehatlar kökten Kur’an a aykırıdır, bu doğru değildir.

Hatta bunu savunan Müslümanlar bile görüyorum akımlar görüyorum. Çok yanlıştır. İşte aslında bu gördüğümüz dünya, alem yoktur, mış gibi görünmektedir, varmış gibi görünmektedir diyen bir insan iyi ile kötü, günahla sevap, küfürle iman, Hakk ile batıl, doğru ile yanlış arasında bir fark görmüyor demektir. Ahlaki davranışın zeminini yok ediyor demektir. O adamın yüzüne güçlü bir tokat aşk etmek lazım, kızınca da aslında sen de yoksun, yüzünde yok, benim elimde yok, ben de yokum, bu tokatta yok. Dolayısıyla bu sanal demek lazım. Bakalım ne diyor.

Bunlar ciddi ciddi savunuluyor maalesef, üzerinde eserler bile yazılabiliyor ve bunu savunanların içinde Müslümanların da olmuş olması beni üzüyor. Neyi savunduğunuzu bileceksiniz. Nesefi akaidi şöyle başlar; Hakai kul eşya sabitetun vel ‘ilm-ü biha mütehakkikul hilafel liy sufisthaiyye eşyanın hakikati sabittir, eşya hakkında bizim bilgimiz ise tahakkuk etmiş bir bilgidir, gerçek bir bilgidir. Kimin hilafına? Sofistlerin hilafına. Sofistler kimler? Eski Yunan da gördüğümüz her şey görecedir, rölativdir, nispidir, hiçbir doğru yoktur, ne koysan gider diyenlerdir.

İşte post modernizim anlayışı sofizmle bütünleşti maalesef ve post modern dönemlerde bakınız doğru kalmadı. Nedir? Senin doğrun diyor o senin doğrun diyor Peki o kimin doğrusu? O da senin doğrun öyle mi? Böyle denilen bir yerde doğru yoktur. böyle denilen bir yerde ahlaki davranışta yoktur, böyle denilen bir yerde sınırda yoktur, öyle denilen bir yerde herkesin doğrusu kendisinedir, 6.5 milyar doğru vardır. 6.5 milyar doğrunun olduğu bir yerde doğru yoktur.

Doğru olmayan yerde adaletten söz edemezsiniz. N eyi savunacaksınız, neyi koruyacaksınız, hangi sınırları muhafaza edeceksiniz neyin mücadelesini vereceksiniz doğru değer yoksa. Onun için postmodernizm böyle bir şey, ta sofizme geri götürdü insanlığı, 2500 yıl önceye geri götürdü ve şimdi doğru yoktur diyor, o senin doğrun, bu da benim doğrum diyor.

Hayır, Allah varsa anlam vardır, anlam varsa doğru vardır. Doğru varsa yanlışta vardır, sınırlar vardır, bir sınır yoksa hiç sınır yoktur. Onun için varlığın hakikati tartışılırsa eğer, o zaman ahlaki davranışın zemini kalmaz hiçbir zemini kalmaz. İman ile küfür arasındaki farkı nasıl vurgulayacaksınız, ne diyeceksiniz. O zaman peygamberlerin gönderiliş gayesi kalmıyor, amacı kalmıyor. Vahiylerin indiriliş gayesi kalmıyor, amacı kalmıyor. Firavun la Musa’nın savaşına ne diyeceksiniz. Nemrut ile İbrahim’in arasında ki farkı nasıl göreceksiniz. O Nemrut’un doğrusuydu diğeri de İbrahim’in doğrusu öyle mi. O firavunun doğrusuydu, öbürü Musa’nın doğrusu. O Ebu Cehil’in doğrusuydu o da Muhammed’in doğrusu öylemi diyeceğiz haşa. Böyle dersek o zaman yer yüzünde uğruna mücadele verilecek bir şey kalır mı o zaman adaleti tesisi için çabaya gerek kalır mı?O zaman sınırları korumaya gerek kalır mı, sınıra gerek kalır mı. Sınırın olmadığı bir dünya yaşanır mı.

Dolayısıyla görüyorsunuz Allah tasavvurundan yola çıkıp nerelere geliyoruz. Varlık tasavvurunda ki mm.lik bir yamulma aslında giderek hayat hakkında ki km.lere tekabül ediyor, sapma açısına tekabül ediyor.

Burada tabii hemen İslam ve Yunan batı aklı arasındaki fark gündeme geliyor. Allah bizde İslam aklının dominant öğesidir, İslam aklında varlığın merkezinde Allah yer alır, mahlukatın merkezinde insan yer alır. Allah insan ilişkisi makro merkezden mikro merkeze inişidir. Varlığın merkezi – mahlukatın merkezi. Onun için Allah dominant öğedir. Allah varlığın zirvesidir bu manada.

Peki Yunan – batı aklında dominant öğe nedir? İnsandır. 3 unsur, tüm akılları 3 unsurun sırası belirler; Tanrı – İnsan – Doğa, tabiat. Bu üçünü hangi sıralamaya göre dizdiğinizle alakalıdır dünyaya bakışınız, alem görüşünüz. İslam bu üçünü şu sıraya dizer; Allah – İnsan – Tabiat. Yunan batı aklı da bunu şu sıraya dizer. İnsan – Tabiat – Tanrı.

Çok ilginçtir onun için insan tanrıdan ateş çalabilir. İnsan tanrıdan ateşi çaldığında tanrılaşır. İnsan tanrılaştığında her şeyin ölçüsü olur Yunan filozofunun söylediği gibi. İnsan her şeyin ölçüsüdür. İnsan her şeyin ölçüsü ise hiçbir şeyin ölçüsü yoktur çünkü insan sayısı kadar ölçü vardır. Dolayısıyla ölçünün ölçü oluşu, insanın onu ölçü ilan edişinden değil, insanı aşkın bir kaynağın, mukaddes bir kaynağın onu ölçü olarak benimsemesinden belirtmesinden neş’et eder. Çünkü ölçüye itaat için aşkın bir kaynak, aşkın bir otorite gerekir. Yoksa insanın insana tasallutu, insanın insana zulmü başlar.

İşte bu iki akıl arasın da ki fark bu. Onun için İslam aklında dominant öğe Allah’tır, Allah anlaşılmadan insan da anlaşılmaz, tabiatta anlaşılmaz. Onun için insan değerini Allah’tan alır.

Peki şöyle bir test soru soracağınızı tahmin edebilir miyim? O zaman Yunan batı aklında tanrı değerini insandan mı alır? Evet aynen öyledir. Onun için batıda tanrı hakkında üretilen düşünceler arasında şu gibi saçmalıkları rahatlıkla bulabilirsiniz. Tanrıyı insan yarattı, bir tanrı olmasaydı, onu insanın yaratması zaten zorunluydu. Bu tanrıya inandığını söyleyen adamlar söylüyor. Dolayısıyla fark burada yani haşa demeden dilinize getiremeyeceğiniz sözler.

Peki bu fark neyi ifade eder? Yani bu sıralamada ki bozulma bizim pratik hayatımıza nasıl yansır? Öyle büyük bir yansıması var ki, hani geçen de söylemiştim; Eğer siz sıralamayı Allah –İnsan-Kâinat şeklinde yaparsanız burada insanı eşrefi mahlukat olarak, insanı ahseni takviym olarak niteleme ihtiyacı duyarsınız. Çünkü insan değerini Allah’tan alır, insana değerin i Allah verir. Dolayısıyla insanı cismine ve cesedine nispetle anlamazsınız, ruhuna nispetle anlarsınız ve nefahtü fiyhi min ruhıy.. (Sâd/72) ruhu menfuktan yola çıkarak anlarsınız ve orada bir insana el uzatacağınız zaman Allah’ın şah eserine el uzattığınızı anlar, eliniz titremeye başlar.

Peki aşağıdan yukarı doğru anlarsanız ne olacak? Geçende ara ara da söylüyorum lahana büyüyen taş, köpek havlayan lahana, insan konuşan köpek. Şimdi bir aşağıya nispetle anlamak insanı, bir alta referansla anlamak. Onun için indirgemenin 3 operatörü Marx, Freud ve Darvin bunu yaptılar.

Marx tarihi materyalizmi ile bunu yaptı, Freud psikanalizle bunu yaptı, Darvin biyoloji ile bunu yaptı. Ne yaptı? İndirgedi. Darvin insan ı hayvana indirgedi. Freud insan psikolojisini libidoya, şehvet güdüsüne indirgedi, Marx insan tarihini kemik kavgasına indirgedi. Bu üç operatörün de yaptığı bir operasyondu, indirgeme operasyonu.

Bir zamanlar bir film izlemiştim seri katildi her insanı öldürdükten sonra et diyordu. İnsanları kesiyordu ve ondan sonra da et diyordu, çok ilginçti, bu mantığı ele alıyor aslında.

Danimarka da üniversiteli bir genç biliyorsunuz 16 arkadaşını mı öldürmüştü. Öldürmeden önce giydiği tişörtün üstünde ne yazıyordu biliyor musunuz; İnsanlığa gereğinden fazla değer veriliyor. Buyurun, bu kadar. Eğer işi bu noktaya getirirseniz, yani insan bu kadar değerli değil derseniz ettir o. Köpeklere insanı tarif ettirseydiniz ne derdi? Bir pantolon kemik görüyorum, bir gömlekte et görüyorum. Haydi bakalım insanın tarifesi. Köpeğin gözüyle insanı tarif ederseniz ne olacak değeri kalır mı eşrefiyyeti kalır mı, ahseniyyeti kalır mı. Onun için pratik hayatımızda bu sıra lama nasıl yansır diyorsanız işte böylesine değerlidir. Onun için değerler skalasını bozduğunuzda sistemi bozarsınız.

Cahiliye Allah inancını anlamadan hakiki, tevhidi Allah inancını anlayamayız. Cahiliye Allah inancını da Kur’an Mekke li müşrikler üzerinden sergiliyor veriyor. Mekke de aslında tek kesim yok zannedildiği gibi klasik tefsirin değindiği gibi, doğru değil o. Mekke de iki elin parmağından biraz fazla El Muhabbar sahibi 12 kişi sayıyor. Daha başka kaynaklarda 18 e kadar çıktığı var bu sayının.

Mekke de kodamanlar var; Utbe, Şeybe, Ümeyye bin Haleb, Ubey Bin Haleb, Ebu Cehil. Ebu Cehil ihtilaflı onlardan olup olmadığı. Yani böyle bir kodamanlar var. Bunlar Yemen merkezli bir dehriliğe sahip yani bunlar tanrı inancına da sahip değiller. Onun için bunlar çok özel bir grup. Yani bir tür Mekke şamanisti diyebiliriz. Yani şamanizmi evrensel değersizlik olarak nitelersek eğer her yerin kendine has bir şamanizmi var.

Bunlar dehri, bizi zaman yarattı diyorlar zaman eritip bitirecek dolayısıyla zamana maruzuz zaman bitirir, zaman götürür böyle bir şey. Ama geniş kitle böyle değil, geniş cahiliye kitlesi bir tanrıya, Allah’a inanıyor. Mesela gökten yağmuru kim yağdırıyor diye sor onlara le yekunAllah, (Ankebut/61) elbette Allah diyecekler.kendilerini yaratanın Allah olduğuna inanıyorlardı, o putlara tapan insanlar bunlar yani.

Peki bu putlar nedir taptığınız lat, menat, uzza, kubel, isaf, naile bu putlar nedir diye sorduğunuzda Zümer/3. ayetinden yola çıkarak illâ liyükarribûna ilAllâhi zülfâ. Bunlar bizi Allah’a yaklaştıran ortaklar diye düşünüyorlar. Zaten büyük putlarını meleklerin suretleri şeklinde tanımlıyorlarmış. Onun için melekleri de dişi olarak tasavvur ediyorlarmış. Onun içinde bakınız hatta Allah’ın sıfatları üzerinden melek putları tasvir ettiler. Uzza dişil isimdir, El Aziyz in dişili uzza gelir. Menat; El Mennan isminin dişilidir. Lat; El İlah isminin dişile b ozmuş şeklidir.

Dolayısıyla dişi olarak tasavvur ediyorlar melekleri ve melekleri de Allah’ın haremi, Allah’ın kızları diye çoğu zaman duyuyorsunuz ya, aslında Allah’ın kızları, çocukları biçiminde kızları değil, Hani Charlie’nin melekleri tabirinde var ya onun gibi yani haşa. Yani Allah’ın kızları, yani Allah’ın haremi. Hatta diyorlar ki kışı falan ve falancayla geçirir, lât ve Menatla, yazı da Uzza’yla geçirir haşa.

Peki ne şefaat bekliyorlar? Müşrik şefaat anlayışının mantığı nedir? Şimdi bir kimseyi en güzel hanımı ikna eder, çünkü gönlünü vermiştir, gönlünü çalmıştır. En hoş zamanında kulağına fısıldar onu razı eder. Eğer Allah’ı memnun etmek istiyorsa. Dolayısıyla bunları memnun etmelidir haşa. Mantığa bakınız, Müşrik şefaat anlayışının merkezinde bu bulunuyor. O zaman yani onu razı etmek istiyorsak haremini razı edelim haşa. Mantığı görüyorsunuz değil mi. Evet, cahili müşrik Allah inancı böyle bir şey.

Ama özünde uzak Allah inancı var. Bütün bunların özünde, bütün bu sapmanın özünde tek bir cümleye indirgeyecek olursam uzak Allah inancı. Eğer Allah’ı şah damarından yakın bilselerdi bunların hiç birine itibar etmezlerdi. Bütün bu sektörü kurabilmeleri için önce bir sapma lazım o sapmada uzak Allah inancı. Önce Allah’ı uzaklaştıracaksınız, ondan sonra aracılar bulmanız lazım. O’na ulaşmak için bir sistem kurmanız lazım, O’na ulaşmak için aracılar bulmanız lazım, O’na ulaşmak için putlar yapmanız lazım vs. Ama önce uzaklaştırmanız lazım.

Bütün bu bozulmuş tasavvurları reddetmek için Kur’an ın bir tek ayeti yeterli ve nahnu akrebu ileyhi min hablil veriyd. (Kâf/16) biz kulumuza şah damarından daha yakınız. Ve lekad halaknel İnsane ve na’lemu ma tuvesvisu Bihi nefsuh* ve nahnu akrebu ileyhi min hablil veriyd; tamamını okumuş olayım. İnsanı biz yarattık, şeytanın nefsinin ona ne vesveseler verdiğini de yine biz biliriz. Zira biz insana şah damarından daha yakınız. Eğer şah damarınızdan daha yakın olduğuna tüm varlığınızla iman ederseniz Allah’ın Allah’a ulaşmak için dışınızda herhangi bir aracı arar mısınız? Allah’a ulaşmak için yola çıkacaksanız eğer, içinize çıkmanız lazım. Çünkü dışınızda bir yola çıkmanız gereksiz. Kendinize ulaşmadan Allah’a ulaşamayacağınızı bilirsiniz. Şah damarınızdan geçiyor O’na ulaşmanız. O zaman şah damarınıza yakın olduğunuz kadar Allah’a yakınsınız. Kendini bilen rabbini bilir hikmeti buradan yola çıkar. Onun için burada uzak Allah inancını meselenin temeline koymak lazım.

Bugün de sapmaların birçok noktasında uzak Allah inancı yatıyor bakınız, eğer çocuklarınıza bir Allah tasavvuru aşılayacaksınız, çocuklarınızın ilk aklı yetmeye başladığında her an gören yakın bir Allah tasavvuru yerleştirin yeter. Her an ve her şeyi gören yakın bir Allah tasavvuru yerleştirin bu onun için zırh olacaktır, bu onun için koruyucu bir kalkan olacaktır, bu onun atmosferi olacaktır göreceksiniz. Dolayısıyla yakın Allah inancı vahyin verdiği inancı. Uzak Allah inancı tüm şirklerin temelinde yatan inanç.

Müşriğin taptığı tanrı kendi atadığı tanrı idi. Burada bir paradoks var. Çok ilginç aslında teslisçi Hıristiyanlığın tanrısı da böyle. Onun için teslis özünde sekülerdir. Yani teslisçi bir mantık özünde dindarlığa aykırıdır.çünkü tanrının ne olması gerektiğini kendisi belirliyor. Yani İsa’nın tanrı olması gerektiğine hükmedebiliyor bu yeteneği kendinde görüyor.

Bu yeteneği kendinde gören amirdir, tanrı amiri, Amirin atadığına da memur derler. İnsan memuruna tapabilir mi? Birine tanrılık yakıştırdıktan sonra ona artık kulluk edebilir mi. Ondan sonra tüm ilişkiler sahte. Kulluk ta sahte, tanrılık ta sahte, sahte ilişkiler. Onun için gerçek bir dindarlık ancak gerçek bir Allah tasavvuruyla mümkündür. Onun için inanç diyoruz ama iman diyemiyoruz bakınız. İman adını alabilmesi için sahih inan ç olması lazım. Dünyada inanç çok ama iman tektir. Bu manada inanç istemiyor din bizden, iman istiyor. İnan da neye inanırsan inan değil, mesele bu değil iman istiyor.

Bu anlamda varlık üzerinden yola çıkarak Allah’ı nasıl anlayacağımıza dair bir ayetler taksimi yapabiliriz. 4 ayet var ayat-ı kâinat, ayat-ı insan, ayat-ı hadisat, ayat-ı Kur’an.

Ayat-ı Kâinat evren, okunmayı bekleyen açık bir kitaptır, hiçbir kitap kendi kendisini yazmaz Yer yüzünde kendi kendisini yazmış bir kitap yoktur, kâinatta da yoktur. Onun için kâinat kitabı varlığın en büyük kitabı ise bunu yazan bir yazar var; O da Allah’tır.

Kâinat Allah’ın sıfatlarının tecelli ettiği bir aynadır. Biz bu aynada Allah’ın sıfatlarını görürüz. Yağmurda rahmeti, baharda re’veti, rüzgârda kuvveti, yıldırımda kudreti, ışıkta letafeti tecelli eder ve her b ir şey Allah’ın esmasının kendisinde yansıdığı birer prizma mesabesindedir. Onun için de bakınız Allah’ın Celâl ve Cemâl sıfatları tabiat içerisinde bazen şiddet, bazen de rahmet ve re’vet biçim inde tecelli eder.

Kurt ve kuzu örneği bunun ilginç iki örneğidir. Kurtta Celâl, kuzu da Cemal tecelli eder. Hatta bazen aynı varlık üzerinde olur diken ve gül gibi. Gülde Cemal, dikende Celâl sıfatı tecelli eder. Celâl ve Cemal birleşir. Görürsünüz ki; Bu diken ne ya Rabbi? Bu güzel güle bu diken yaraşmış mı diyemezsiniz demeye hakkınız yok o kadar yakışmış ki.

İnsan da öyle öfkeyi vermese de sadece sevgiyi verse insan kendisini tehlikelere karşı koruyamazdı. Öfkesiz bir sevgi insanı kalkansız bir asker durumuna düşürür. Peki öfkeyi kontrol etmek içinde irade vermiş? Aslında Allah’ın gazap kuvvetini vermiş olması haksızlık yapsınlar diye değil, kendi haklarını korusunlar diye. Gazap kuvvetinin adalet dengesini bozması ve dengesinden şaşması, yani merkezinden, Merkez efendiden yola çıkarak konuşalım, merkezinden çıkması işte zulme dönüşüyor o zaman. Ama gazap kuvvetini zulmetsinler diye vermiyor savunsun diye veriyor. Bu çok önemli.

Kızmayan adamın eşekten ne farkı var diyordu Hz. Ömer değil mi. Aslında kızması gereken yerde kızmalı çünkü kızılacak yerde kızmıyorsa bu dengesizlik, mani olmuyorsa. Dolayısıyla bu şehveti niye verdi Allah? Hem şehveti verdi, hem de bir çok günahı yazdı hanemize diyorsanız eğer, şehveti vermeseydi Allah eliniz lokmaya uzanmazdı. Şehveti vermeseydi Allah insan nesli devam etmezdi. Şehveti vermeseydi Allah insan acıkmazdı. Hepsi literatürde b u kavram adı altında tanımlanır. Dolayısıyla bunu niye verdi diye sorgulamak haddimize değil.ç Elhamdülillâh ki verdi. Bu bir nimettir demek lazım.

Peki verilen her şeyin istismarı mümkin mi? Mümkin. Allah inancının bile istismarı şirke yol açıyor bakınız, öyle değil mi. O zaman Allah niye var diye mi soracağız Allah olmasaydı şirkte olmazdı mı diyeceğiz. Ne kadar abes değil mi. O zaman yani günah niye var. Günah Allah’ın emanet ettiği duyguların kötü kullanımından kaynaklanır bizzat kendisinden değil. Doğru kullanımı için doğru kullanımı vardır, Günah kötü kullanımından kaynaklanır.

Onun için varlık ilahi esmanın tecelli ettiği bir ayna demiştim ya insan üzerinden okumaya çalışırsanız bakarsınız. Hakikaten Ebu Bekir’de Cemal sıfatını, Ömer de Celâl sıfatının tecelli ettiğini görürsünüz. Hasan da cemal sıfatının, Hüseyin de Celâl sıfatının tecelli ettiğini görürsünüz. Yani etrafınıza baktığınızda insanlar da hangi sıfat baskın diye kodlayabilirsiniz. Allah’ın hangi sıfatı bu insanda baskın, hangi tecelliye maruz kalmış görürsünüz.

Hatta bu tecelliye maruz kalışın insanda biyolojik ve kimyasal karşılıkları da var. Mesela insanda bir öd kesesinde ki öd dengesi vardır, belli bir gramajdır bu. Ama her insanın öd kesesinde ki öd miktarı aynı değildir. Çok ilginç, Maverdi diyor ki öd kesesinde öd miktarı o standardın üstünde olan çok ateşli olur çabuk kızar diyor. Öd miktarı standardın altında olan ise çok sakin olur diyor. Mesela ilginçtir karaciğer üzerinden bir tarif ve tasnif var çok ilginçtir, diğer organlar üzerinden tarif ve tasnif var. Onun için insan bedeninde ki bir takım biyolojik, kimyasal fazlalık ve noksanlıkları insan seciyesine, karakterine etkisi üzerinde de ulemamız çok ciddi durmuş.

Bunlar nereden geldi, öd kesemdeki ödün miktarını ben tespit etmedim, bunu koyan ne kadar koyacağını kendi belirliyor. Peki niye koymuş acaba, niye birine fazla birine eksik koymuş.

Demek ki toplumda her ikisine de ihtiyaç var. Toplumda Ebu Bekir’lere de, Ömer’lere de ihtiyaç var. Hasanlara da Hüseyinlere de ihtiyaç var. Hareketlilere de sakinlere de ihtiyaç var. Bazı meslekler hareketli olanlar tarafından yapılabilir, sakin olan birine, hele kuzu gibi olan birine spor yaptıramazsınız, boksör ol diyemezsiniz, döğüş et diyemezsiniz, bazı meslekleri yaptıramazsınız ona. Bazı meslekleri de hareketliye yaptıramazsınız. Yani senin işin şurada saat oturmaktır deseniz adam oturamaz, mümkün değil. Bu adama işkence etmek zulmetmektir. Yani Allah iş bölümü yapmıştır yani o öd kesesine koyduğu öd gramajıyla aslında rabbimiz görev dağılımı yapmıştır dünya içerisinde. Size düşen gereğini yerine getirmektir, merkezine getirmektir. Dolayısıyla Allah’ın esması nasıl varlıkta tecelli eder meselesi bu.

Ayat-ı insan, insan sadece mikro evren değil aynı zamanda fıtri vahyi içinde barındıran şuurlu bir kitaptır. (Devam edecek)

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 06 Ağustos 2015 in AÇIKLAMALAR, ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: