RSS

ESMA DERSLERİ 1 – ALLAH (9-1)

20 Ağu

ALLAH

Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

Elhamdülillâhi Rabbil Âlemîn, Vessalâtü vesselâmü ‘alâ Resulina Muhammedin ve ‘ala ‘alihi, ve eshabihi ecmaiyn.

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Tâhâ 25-26-27-28)

Rabbim, göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi. Düğümü çöz dilimden ki anlasınlar beni.

Rabbeneftah bil hayr, vahtim bil hayr, Rabbi yessir ve lâ tüassir, Rabbi temmim bil hayr. Rabbim hayırlısıyla başlat, hayırla başlat, hayırla tamamlat. Rabbim bize bizden kolay kıl güç kılma.

Rabbi edhılniy müdhale sıdkın ve ahricniy muhrace sıdkın vec’al liy min ledünke sultanen nasıyra. (İsra/80) Rabbimiz beni, bizi girdiğim yere, girdiğimiz yere sana sadakatle, Kur’an a sadakatle, imana sadakatle, insana sadakatle, hakikate sadakatle girdir. Çıktığımız yerden de sana sadık olarak, Kur’an a sadık olarak, hakka sadık olarak, gerçeğe sadık olarak çıkar ya rabbi.

Rabbimiz bize bu sadakati koruyacak, taşıyacak ve yaşayacak bir kudret, bir güç, bir dirayet, bir inayet, bir ehliyet, bir liyakat lütfet ya Rabbi. Amin, ya Mu’in valhamdüli llâhi Rabbil alemiyn.

Değerli kardeşlerim kavuşturana hamd olsun, size selâm olsun Esselamü Aleyküm ve Rahmetullahi ve berekâtühu. Dertsiz ve derssiz olmuyor güçsüz olmuyor, sorumsuz olmuyor, sorunsuz da olmuyor, insansız olmuyor ama Allahsız hiç olmuyor. Elhamdülillah Rabbimiz sevdirmeseydi eğer sevemezdik, getirmeseydi gelemezdik, söyletmeseydi söyleyemezdik, öğretmeseydi öğrenemezdik. Fakat onun sevdirmesi için seven bir yüreğe, onun getirmesi için gelen bir ayağa ve o ayağa emreden bir iradeye ve söyletmesi içinde onu söyleyecek bir tefekkür, tedebbür, teakkul, tezekkür ve tefakkuha, yani zihni faaliyete, akli faaliyete ihtiyaç var.

Biz, bize verilenlerin şükrünü eda etmekle mükellefiz. Dudağın, dilin, konuşma sisteminin, nutkun, mantukun, mantığın, aklın hakkı düşünmek ve konuşmak. Kulağın, kulağı oluşturan işitme sisteminde ki örs’ün, çekicin, onların içinde yüzdüğü sıvının ve daha ötesinin hakkı dinlemek, bütün bu sistemi dinlesinler diye kurmuş. Dinlemediğiniz zaman bu sistemin hakkını vermiyorsunuz demektir. Tıpkı suyun hakkı içmek, ekmeğin hakkı yemek olduğu gibi.

Bakın, ışığın hakkını verdiğinizde bir çok şeyin hakkını birden vermiş oluyorsunuz. Aklınıza, havsalanıza hakikaten sığmaz bir ışığın hakkını. Lâmba yanıyor ve siz aydınlanıyorsunuz, ama bu lambanın bağlı olduğu bir sistem var, duya bağlanacak. Duyun arkasında bir kablo var, kablonun döşeli olduğu bir şebeke var evin şebekesi. O şebekeyi döşeyen, planını çizen mühendisler, döşeyen ustalar, çıraklar, verilen emekler, o kabloyu imal edenler, o sistemi yapanlar. O eve o şebekeyi getiren muhteşem bir ağ var dışarıda. Biz görmüyoruz belki yerin altından geçiyor, yerin üstünden geçiyor. Ama bütün onların hakkı var. O ağı döşeyenlerin hakkı ancak o ışık size gelince ödenir.

Orada da bitmiyor, o şehir akımına çeviren trafolar, trafoları yapanların, döşeyenlerin. Yüksek gerilim hatları, dağlardan tepelerden aşarak, geçerek bin bir zahmetle, emekle, bin bir terle döşenmiş olan o şehirler arası yüksek gerilim hatlarının. Yüksek gerilim hatların ın bağlandığı barajların, o barajları yapan mühendislerin hakkı. O setleri oluşturan, o türbinleri kuran, o baraja gelen suyun hakkı. O baraja su yollayan dağların hakkı, o dağlara su yağdıran bulutların hakkı, o bulutları yaratan Allah’ın hakkı. Meğer bir ışığın kaç hakkı varmış? Bir kulağın kaç hakkı varmış, bir suyun kaç hakkı varmış, bir ekmeğin kaç hakkı varmış. Tarlaya, tarlaya yağan yağmura yağmuru yağdıran buluta ve bulutu yaratan Allah’a varana dek.

Onun için hakkını vermek lazım, bilginin hakkını vermek lazım sözün hakkını vermek lazım, dinlemenin hakkın ı vermek lazım, aklın hakkını vermek lazım, duygunun hakkını vermek lazım. Ama bütün bunlar da tabii annenin hakkını, babanın hakkını, evladın hakkını, komşunun hakkını vermek lazım. Hocanın hakkını, talebenin hakkını vermek lazım da, ama en büyük hakkı olanın hakkını vermek lazım. Bizim üstümüzde en büyük hakkı olan ne anadır ne baba, ne hocadır ne koca. Bizim üstümüzde en büyük hakkı olan Allah’tır. Allah’ın hakkını vermek lazım. Ve ma kaderullahe hakka kadrihi. (Zümer/67) Allah’ı hakkıyla takdir edemediler diyor, Allah’ın hakkını vermediler. Allah’ın hakkı Allah olmaktır, Allah’ın hakkı mutlak olmaktır, Allah’ın hakkı sonsuz olmaktır, Allah’ın hakkı mükemmel olmaktır. Allah dışında ki her şeyin hakkı O’na kul olmaktır, O’nu anlamaktır, O’na ubudiyettir, O’na kulluktur.

O zaman Allah’ın hakkını vermek için Allah’ı bilmek lazım, Allah’ı bilmek için Allah’ı anlamak lazım. Anlamadan olmaz. Allah’ı anlamadan emirlerini nasıl yaşarsınız, nehiylerinden nasıl kaçınırsınız, sözlerini, kelâmını, vahyini nasıl anlarsınız. Neden sorusuna cevap vermeden nasıl sorusunu nasıl halledeceksiniz. Dahası halletseniz de neye yarar.

Dolayısıyla aklın ilk sorusu niçin sorusudur. Niçin illet sorusudur, illetini sormayan hikmetine eremez. Hikmetine ermek istiyorsanız illetine ereceksiniz, soracaksınız. Onun için ders lazım, derssiz olmaz, tedris olmadan olmaz. Aklın hakkı öğrenmektir, insanın hakkı terbiyedir ve bir ömür bir okuldur. Dünya okuldur, hayat bir öğrenimdir ve Allah bu hayatın rabbidir. Dolayısıyla eğer öğrenmek istiyorsanız her an, her dem, her yer ve her zamanda öğrenilecek bir şey vardır.

Bu derslerin amacı öncelikle b ilgi açısından 4 amacı var. Buna 4 B diyorum ben. Bilgilendir, Bilinçlendir, Birleştir, Bütünleştir. Bilgilendir ilme, bilinçlendir şuura, birleştir vahdete, bütünleştir tevhide tekabül eder.

Bilgilendir; Çünkü bilgi olmadan olmaz, bakın bilmediğiniz şeyi yapamıyorsunuz. Doğru yapıyorsunuz ama eksik yapıyorsunuz, noksan yapıyorsunuz. Yerinde, zamanında ve hakkını vererek yapamıyorsunuz. Onun için bilgi esas, onun için hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Olmaz. Onun için peygamberler sahih bilginin kaynağını göstermek için gönderilmişler, onun için vahiy bilginin önemine bir atıfla başlıyor. Ikra’ Bismi Rabbikelleziy halak. (‘Alâk/1) Alemle, kalem. Şuna bakınız. İlk inen 5 ayetin dominant kelimeleri, baskın, vurgulu kelimeleri hep öğrenmekle alakalı. O nedenle bilgi olmadan olmaz.

Bugüne kadar sıkıntımız bilgisine sahip olmadığımız şeyin fikrine sahip olmaya kalkmaktı. Onun içinde sıkıntı çıkıyor bakınız. Doğru bilgilenmeyi elde edemediğimiz, bilgilenme sürecini doğru bir biçimde kotaramadığımız zaman, ifa edemediğimiz zaman arkası gelmiyor yanlış geliyor. Çünkü yanlış bilginin üzerine doğru eylem bina edilemiyor öyle değil mi. Bir insan bir şeyi yanlış biliyorsa doğru yapamıyor. Nasıl olacak ki? Eylem bilginin meyvesidir kökü değil ki nasıl ters çevireceksiniz. O nedenle doğru bilmek gerekiyor.

Tabii bilginin sıfatı var; sahih bilgi. Yani her çeşit bilgi değil. Onun için sahih olmayan bilgi de var. Zaten ‘İlm olması için bir bilginin hakikate tetabük etmesi lazım hakikatle uyuşması lazım. El ‘ılmu yedıllü alâ eserin bi’ şey’i yetemeyyezü bihi an gayrih diye tarif eder Mekais lüga sahibi Farisi. İlim yanlış olanı doğru olandan ayırmaktır haydi kısaca tercüme edeyim. Evet, ilim temyizdir, ilim seçip ayırmaktır. Yani ilim nedir deseniz kısaca tarifim ilim ayırmaktır, seçmektir.

Görmekte öyle değil mi, işitmekte öyle değil mi, düşünmekte öyle değil mi. Bakınız insanın tüm havası hamsesi, 5 duyusu ve havası batınesi; aklı, muhayyilesi, muhakkimesi ve diğerleri hep sınırlayarak düşünür. Öyledir eğer El Aliym değilseniz -ki O Allah’tır- mutlaka temyiz edeceksiniz. Ne yapacaksınız göz görmek için önce lokalize eder, bir yeri seçer. Şahasal basar; Araplar öyle der; gözünü dikmeden göremez. Her yeri göreyim diyen hiçbir yeri göremez. Her yeri gören sadece Allah’tır. Çünkü O bizim gibi görme organına muhtaç değildir görmek için. Biz görme organına muhtacız, ışığa muhtacız. Onun için biz seçeriz sınırlarız. Önce sınırlar sonra görürüz.

Kulak işitmek için 50 tane ses gelse 50 sini birden duyayım derse hiçbirini duyamaz. Ne yapması lazım? İçlerinden bir tanesini seçmesi ve ona vurgu yapması lazım, ona terkiz etmesi, yoğunlaşması lazım ki işitebilsin yoksa duyar ama işitmez veya işitir ama duymaz anlamaz en azından

Evet, onun için ilim temyizdir seçip ayırmaktır. İlim tasniftir de demişler o nedenle. Doğru olanı yanlış olandan ayırmak. Zaten bunu vermiyorsa bir bilgi ilme dönüşmez. O nedenle hüküm diyoruz, hikmet diyoruz, muhakeme diyoruz. Ne demek bunlar? Bunlar birden çok alternatifi olan bir şey de, bütün alternatifleri bağlayıp bir tek şey bırakmak ortaya.

Evet, Hakem tüd dabbe, hayvanı bağladım. Bakınız hikmet kelimesinin türetildiği köke ilişkin bir cümle verirken böyle kullanırız. Lügatlarda bu örnek cümle geçer. Onun için hayvanı bağlamak. Neden? Zaten eğer bir konuda aklı bir noktaya bağlamamışsanız o konuda sizin fikriniz yoktur. Benim fikrim var demeniz için aklı o konuda bir noktaya bağlayacaksınız. Daha doğrusu kalbi akılla bir noktaya bağlayacaksınız. Kalbi akıl ipiyle hakikat noktasına bağladığınızda o veri data ilme dönüşür o zaman ilim olur, ona ilim diyoruz.

İlim ‘alemdir, İlim Alamettir, ilim ayı gösteren parmaktır. Parmak ayı gösterirken parmağa değil aya bakarlar değil mi. Onun için eğer hakkı gösteriyorsa. Onun için ilim Allah hakikatinin altına düşülmüş bir dipnottur, bir referanstır. Bakınız Allah..! Aya baktınız değil mi? Ayın içinden şu dipnotu göreceksiniz o bir dipnottur ay. Bakınız? Allah. Güneşe baktınız değil mi? Allah Allah..! ne muhteşemsin sen ey güneş dediğinizde güneş tanrı oluverir, şamaş tanrısı olur. O zaman güneşi koparmış olursunuz, bağı koparmış olursunuz, ilim olmaz. Ekmeğe tıpkı sana teşekkür ederim demeye benzer. Ekmek teşekkürü anlamaz. Ekmeğe teşekkür onu yaratılış amacı istikametinde kullanmaktır yemektir. Ama ekmeğin sahibine teşekkür, teşekkürdür.

Dolayısıyla güneşe, sen ne güzel olmuşsun demeniz hiçbir şey ifade etmez, ilim değildir. Ama seni yaratan ne güzel yaratmış, nasıl yerine koymuş, nasıl ölçüp biçmiş, ne muhteşem bir yörünge takdir etmiş. Dünyaya uzaklığını nasıl ayarlamış, biraz daha yakın olsaydın yanardık, biraz daha uzak olsaydın donardık. Nasıl koymuş oraya. Bu kütleyle nasıl da deveran ediyorsun kâinatta. Senin de eşin varmış, kâinatta eşsiz b ir mahluk yok fakat senin eşin kayıpmış. Senin gibi 400 milyar güneş var ama eşi kayıp olan bir tane sensin. Sanırım senin gezegeninde, dünyada yaşayan insanın da biraz nadirliği buradandır, eşrefiyeti buradandır, ekmeliyeti buradandır.

Dolayısıyla sen özelsin galiba ey güneş. Yani tesadüf olamazsın. Çünkü eşinin yörüngesine bakmışlar, eşinin yörüngesi boş. Güneşin bir eşi olması lazım astronomik bir kural olarak ve eşinin olması gereken uzayda ki koordinatlara bakıyorlar orası boş, başına bir şey gelmiş. Ama ne olmuş bilmiyoruz. Fakat insanın eşrefiyetinin hikmetini anlıyoruz. Çok özel bir durum var ortada.

Dolayısıyla muhteşemsin ya Rabbi, Allahuekber. İnsanı getirip koyacağı yer orası bilgilenmek lazım, bilgi olmadan olmaz. Bilginin değerini ne kadar konuşsam azdır. Özellikle dindarlık meselesinde bilgi o kadar önem kazandı ki, bilgililer dinsiz, dindarlar bilgisiz olduğu zaman belanızı bekleyin. Bu ne biçim bir beladır Allah aşkına, neden böyledir, biz neden böyle olduk. Yer yüzünde insanlığın çığırını açan bu muhteşem vahiy elimizde olduğu halde neden yer yüzünün açılmış yataklarında çer çöp gibi akıyoruz diye soruyorsanız eğer bir tek sebep söyleyecek olursam budur. Bilenler dinsiz, dinden uzak, dindar olanlarsa bilgisizse eğer işte orada kıyamet kopmuştur.

Onun için bilgiye dönüş aslında vahye dönüştür. Çünkü her tür sahih bilgi ayettir. Söyler misiniz her tür sahih bilgi ayettir. Kur’an da ayet kelimesinin geçtiği tüm yerler ayetün min ayat formunda gelen 3 tanesi hariç tüm yerlerde kasıt, varlık ayetleridir. Söyler misiniz o zaman tefsire kon u olmayan, okumaya konu olmayan, ıkra ya konu olmayan ne vardır ve nasıl ayırt edebilirim ben zoolojiyle uğraşanla tefsirle uğraşanı? Biri hayvan ayetlerini okuyor, biri Kur’an ayetlerini okuyor. Nasıl ayırt edebilirim ben. Astronomiyle uğraşanla hadisle uğraşanı ben nasıl ayırt edebilirim. Biri gök ayetlerini okuyor, biri söz ayetlerin i okuyor. Ayırt edersem olur mu, doğru olur mu. Bunu ayırdığımız anda kırılma yaşanmış zihni kırılma. Onun için bizim alimlerimize bakınız, bizim semamızın büyük yıldızlarına bakınız. İbn. Rüşt’e bakınız, İbn. Hazm. a bakınız, ibn Sina’ya bakınız, Gazzali’ye bakınız, Farabi’ye bakınız ve diğerlerine bakınız. Hazerfendir bunlar bin ilim sahibidir. Onun için biri kalkmış nota üzerine kocaman bir kitap yazmış. Biri kalkmış yeni bir enstrüman icat etmiş.ç Yahu bu hem müfessir, hem fakih, hem muhaddis, hem de oturmuş bir enstrüman çalmamış icat etmiş, yani çalmanın ötesinde bir şey bu. Düşünebiliyor musunuz. Nasıl bir şey bu? Dolayısıyla hazerfendir işte.

Bu insanlar bakıyorsunuz hem tefsirde mütebahhir, hem tıpta mütebahhir. İşin içine dalmış, girmiş. Çünkü bunları ayırt etmemiş böyle bütüncül bir akla sahip. İlim deyince El Aliym olandan tecelli etmiş olan her bir varlığın içinde El Aliym’den bir sır vardır, onu keşfetmeye çalışmış. Keşf, ahıs keşf, inkişaf. Önce almış sonra keşfetmiş, sonra inkişaf ettirmiş, onu büyütmüş, üretmiş ilmini.

Bilinçlendir. İkinci “B” miz bu. Bilgi bilinci getirmiyorsa doğumla neticelenmemiş hamileliğe benzer. Ağaç ağaçtır, dalları yaprakları vardır, çiçekte açmıştır, fakat çiçek açtıktan sonra bir don vurmuştur ve kurumuştur. Ne yapayım ben çiçeği? Çiçek meyveyi getirmek için vardır değil mi. Yani her çiçek aslında meyvenin ilk habercisidir. Eğer bilinci getirmeyecekse bilgiyi ne yapayım?

Bilinci getirmeyecekse bilgi veridir, datadır. Bilgi sahibini mütevazi kılarsa bilgidir. Çünkü insanın bilgisi arttıkça aslında bilmediğini bilir. Bilginin nihai noktası kişiye bilmediğini öğretmesidir. Allah karşısında yetersizliği öğrendikçe insan bilgilidir. İnsanın bilgisi arttıkça gerçekten mahviyet ve tevazusu artar, artması da lazımdır.

Bir bilgi ki sahibine kibir veriyorsa o bilgi şuura dönüşmemiş demektir bilince dönüşmemiş demektir, o bilgiyi hazmedememiştir demektir. Bilgiye sahip olmamış, bilgiye ait olmuş demektir. O bilgiyi mülkiyet zannediyor emanet değil anlatabiliyor muyum. Onun için mülkiyet zannettiği için de bilgiye ait oluyor, bilginin mülkiyetine giriyor. Oysa emanet olarak bilseydi eğer emaneti sahibine götürmek için yerinde duramazdı değil mi. Çünkü emanetin sahibi soracak ne yaptın emanetimi, nettin benim emanetimi diye. Onun için birleştir.

Vahdet İslâmi bilginin sahih bilginin, İslâmi bilgi diye bilgiyi ayırmıyorum sahih bilgiyi ben İslami bilgi kabul ediyorum. Bunun içine fizikte dahil, kimyada dahil, zooloji de dahil, botanik de dahil, biyoloji de dahil hepsi dahil. Onun için varlığın bilgisi ilahi bilgidir, Allah bu bilgiyi bazen eşyanın içine, bazen vahyin içine, bazen olayların içine, bazen de insanın içine koyar. Dolayısıyla nereye koyarsa koysun koyan el tektir, Allah’tır ve bilginin kaynağı Allah’tır ve bilgi mevhibe-i ilahiyedir verilmiştir. Bilgi verilmiştir. Bilginin mayası verilmiştir bu verilmiş olan mayayı çoğaltmak ta bize aittir. Onun için bu verilmiş olan bilgiyi vahdet yönünde mi kullanacaksınız, tefrika yönünde mi. Yani insanları ayıracak mısınız, birleştirecek misiniz. Birlik ve dirlik için mi kullanacaksınız yoksa ayrıştırma ve ifsat için mi kullanacaksınız.

Tersi budur fesatçılıktır ve bilgi ile fesat olur mu diyeceksiniz? Bugün e kadar fesat çıkaranlar bilgi ile fesat çıkarmışlardır. Şeytanın çıkardığı fesatta bu fesat türlerinin ilkine girer. Bilgiyi vahdet için kullananları alim sayın, bilgiyi tefrika için kullananların üstünü çizin, kim olursa olsun. Onun ne kadar biliyor olmasının hiçbir önemi yok, o bilginin amacını kavramamış. Bilginin amacını kavramayan biri ne kadar biliyor olmasının ne değeri var? Onun bildiğinden daha fazla hard diskler biliyor.

Dolayısıyla eğer bilgisini tefrika için kullanıyorsa, nedir bu tefrika? Öncelikle tefrikanın en özünde Allah ile peygamberin arasını kesip koparmak var. Onun ötesinde akılla kalbin arasını koparmak var. Duygu ile düşüncenin arasını koparmak var, dünya ile ahiretin arasını kesip koparmak var. Madde ile mananın arasını koparmak var.

Bir adam ki maddeyi kesip atıyor ve sadece manaya yoğunlaştırıyor. Onun için dünyayı bir tarafa atın sallayın gitsin. Dolayısıyla bu adam kesip koparıyor, bu adam bir bütünü koparıyor. Zorunlu kurulması gereken bağın, yani Allah’ın kurulmasını emrettiği bağı kesip koparanlar diyor ya bakara sure-i celilesinde onun gibi kesip koparıyor.

Bir zat ki sizi akıldan koparıyor, diyor ki sadece nas, sadece vahiy. O adam da Allah’ın bileştirilmesini emrettiğini kesip koparıyor. Çünkü sadece nas bunun içinde, ama cennete bu girmeyecek, bunu akledenler girecekler. Onun için Efela yetedebberunel Kur’an* (Nisa/82) ben Kur’an ı tak diye gönderdim, şak diye yapın diye göndermiyor bakınız, Nedir? Kur’an üzerinde onlar tedebbür etmezler mi, derin düşünmezler mi satırların aralarından satırların arkalarına geçmezler mi. Sadece ne dediğime değil ne demek istediğime de yoğunlaşmazlar mı. (Devam edecek)

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 20 Ağustos 2015 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: