RSS

ESMA DERSLERİ 1 – “ALLAH” I TANIMAK – 1

10 Eyl

Resim3

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

“ALLAH” İSMİ CELÂLİ ÂDEM A.S. TARAFINDAN KONULDU.

İsm-i Celâl (Allah ismini) ilk koyan Âdem A.S. dır. şöyle ki; Cenab-ı Hakk Âdem babamıza ruhu üfleyince yerinden sıçrayıp bir ayağı üzerine gelerek bir dizini de yere koyup o vaziyette durdu ve işte bu halde iken ona Rabbisiyle ilgili büyük bir müşahede meydana geldi. Bunun üzerine Cenab-ı Hakk ona konuşma imkânı lütfetti de o yüce zattan müşahede ettiği esrarı söyledi. Cenab-ı Hak ezeli ismi ile tespit ettiği bu isimlerle anılmasını irade etti. İşte bunun içindir ki güzel isimleri peygamberlerin dilinde akıtıp anılmasını sağladı. Seçkin kulları bu isimlerle O’nu zikretmeye koyuldular.

Eğer varlık âleminin efendisi Hz. Muhammed A.S. efendimize o güç getirilemeyecek müşahedesinden kendisinde meydana gelen manalar için isimler koymuş olsaydı onu işiten herkes eriyip yok olurdu. Ne var ki Cenab-ı Hakk kulları hakkında çok lütufkârdır, Allah daha iyisini bilir.

Esma-i Hüsna (Allah’ın güzel isimleri) öncesizdir, ancak bu öncesizlikten maksat onların lafzı değil manalarıdır. Lafızlar ise sonradan bu manalara konulmuştur. Çünkü her lafız arîzidir, arizî olan her şey sonradan olmadır Bilhassa seyyaliyet taşıyan lafızlar ve sesler ârizî olduğuna göre sonradan olmaları çok tabiidir. Allah en iyisini bilir.

İSM-İ CELÂL DE (ALLAH) ÜÇ ESRAR VARDIR

1 – Allah’ın yaratıklarının bir sınırı ve sayısı belli değildir. O’nu yarattığı mahlûkat çok faklıdır. İnsanlara, cinlere, hayvanlara ve başka yaratıklara ayrılmaktadır. Bu yaratıkların çoğunu insanların çoğunluğu bilmez. Bu çokluğa rağmen Allah birdir, mülkünde tektir, O’nunla beraber başka bir müdebbir (İşleri düzenleyen, önlem alıcı) yoktur, O’nun veziri de yoktur.

O yalnızdır, çok yücedir, kendi mülkünde ve mahlûkatında tasarruf eder. Hiçbir şey O’nun ilminin dışında kalmaz ve hiçbir şey de O’nun kudretinin dışına çıkmaz. Her şeyi kahriyle saltanatı altına almış ve her şeyi kudretiyle kuşatmıştır. Nitekim ayette; Allah onları ardlarından çevirmiştir. (Buruc/20) der.

2 – Cenab-ı Hakk mahlûkatında dilediği gibiğ tasarruf eder, şunu zengin kılar, şunu ise fakir yapar. Şunu Azîz kılar şunu ise zelil ve hakir kılar. Şunu beyaz tenli şunu da siyah tenli kılar. Şunu meneder, şunu da ayırır. Zaman ve mekânlarda bunları dilediği gibi evirip çevirir.

Özetleyecek olursak deriz ki; Doğrusu Allah her an bir şandadır. Kendi isteği ile davranma O’na mahsustur. Mahlûkatında dilediği gibi hükmeder, dilediğini yapar. O her türlü noksanlıktan ve sonradan olma sıfatlardan yücedir ve münezzehtir. O’ndan başka İlâh yoktur.

3 – Allah çok mukaddes ve münezzehtir, keyfiyet (nicelik ve nasıllık) ölçüsüne girmez. Mahlûkatından hiçbir şeye de benzemez. Bununla beraber O’nun kuvvet ve şiddeti, kahır ve saltanatı vardır. O kadar ki eğer kendisini mahlûkatta gizleyen hicaplar olmasaydı bütün mahlûklar toz haline gelip yok olurdu. Hepsi de kayıp toz haline gelirdi. Yani Cenab-ı Hakk ara yerdeki perdeleri kaldırıp mahlûkatına tecelli etmiş olsaydı hepsi de kum, toz haline gelip yok olurdu, eserleri bile kalmazdı. O kadar ki âleme bakan biri; Şu âleme hiçbir mahlûkat gelmemiştir, burada hiç kimse yaşamamıştır derdi.

Ancak ne var ki Cenab-ı Hakk kendi rahmetiyle ve yüce hikmetiyle yaratıklara merhamette bulunmuş ezelde takdir ettiği kazasına göre onları korumuştur. Ve bu kudret ve hikmetine göre o herhangi bir mahlûku yaratmak istediğinde onu yaratmadan önce hisabını yaratmıştır.
İşte bu esrarı ancak basiret sahibi olanlar bilebilir. Sadece İsm-i Celal’i söylemekle mahlûkattan hiç birini müşahedeye ihtiyaç duymaksızın bu esrarı anlayabilir. (Ş. Abdülâziz Debbağ-El İbriz)

***********************************************************************

ALLAH KİMDİR?

Arapların “Allah”, batılıların “God” ve Farsların “Huda” dedikleri varlık. Her toplumun, kendisine has bir tabirle ona işaret ettikleri bu varlık kimdir? Ne gibi nitelik ve özellikleri vardır? Onun bizimle irtibatı nedir? Biz onunla nasıl irtibat kurabiliriz?

Beşerin düşünce tarihine bir göz gezdirdiğimizde (Allah’ın varlığına inanma) temeli geçmişten beri çok yaygın, bilinen bir şey olduğu anlaşılır. Başka bir deyimle; Allah’ın varlığına inanma tarihi, insanın varlık tarihiyle aynıdır. Bu Allah’ın varlığına inanan herkesin, O’nu aynı şekilde tasavvur ve tarif ettikleri anlamına gelmez.

Bu görüş farklılıkları, özellikle İlahi peygamberlerin, öğretilerinden faydalanmadan kendi düşüncelerine dayanarak; Allah’ı tanımak isteyenlerin arasında çoktur. Yüce Allah’ın sıfatlarını İslâm’da geldiği şekliyle açıklamadan önce dünyaca ünlü bilim adamlarının Allah konusundaki görüşlerini inceleyeceğiz. Zira bu yolla, İslâm’ın Tevhid düşüncesinin öbür düşüncelere olan üstünlüğü biraz aydınlanmış olacaktır.

SOKRAT’IN (M.Ö 399-470) DÜŞÜNCELERİNDE ALLAH

Sokrat kendisiyle yaşayan öbür Yunanlılar gibi birden fazla Allah’ın varlığına inanıyordu. Bundan dolayı felsefe tarihinde ondan aktarılanlardan şunlar anlaşılmaktadır ki; Sokrat’a göre: Saadete varmak için insanın Allah’a, onun hidayet ve yardımına ihtiyacı yoktur. Ona göre insanın kemâli ahlâkî temellere bağlı kalmakla mümkün olsa da, insan yaşamında Allah ve onunla irtibat konusuna yer verilmemiştir.

EFLATUN’UN (348-425) DÜŞÜNCELERİNDE ALLAH

Eflatun iki varlığa Allah derdi. Biri “Mutlak hayır” diğeri “Yaratan” dır. Eflatun “Mutlak (koşulsuz) hayır’ı” asıl Allah bilip ondan baba diye söz ederdi. “Yaratan’a” ise oğul derdi. Eflatuna göre “Mutlak hayır’ı” tanımak çok zor olup, hatta öbür marifetlerden sonra, gerçekleşen en zor marifettir. Bu iki tanrıyı sadece felsefe tanıyabilir. Filozoflar ruhsal, zihinsel hatta fiziki açıdan özel bir konuma sahip olan şahıslardır.

Elbette bu filozoflar da birçok aşamadan sonra elli yaşında “Mutlak hayır’ı” tanıyabilirler. Halkın genelini oluşturan diğerleri ise sonsuza dek Allah’ı tanıyıp derk etmekten mahrum olacaklardır.

ARİSTO’NUN (322-384) DÜŞÜNCELERİNDE ALLAH

Aristo’ya göre âlem her zaman var olup, hiç kimse onu var etmemiştir. Bu yüzden Aristo’nun Allah’ı bu cihanın yaratıcısı değildir. Sadece cihanı hareket ettirendir. Kendisi ise hareket etmez. Aristo’nun tanrısının, en açık niteliği (özelliği) “Hareketsiz hareket ettiren”dir. Aristo’nun tanrıbiliminde en önemli noktası şudur: Allah’a tapmak, onu sevmek, ondan yardım beklemek mümkün değildir. Aristo’nun tanrısı kesinlikle, insanın sevgisine karşılık veremez. Onun tanrının iradesi olmayıp hiçbir şey yapamaz. Sadece kendi zatını düşünmekle meşguldür.

ORTAÇAĞ HIRİSTİYANLARININ DÜŞÜNCELERİNDE ALLAH

Batıda dinden kaçış nedenleri, bölümünde kilisenin insan-i özelliklere sahip bir tanrı görüntülemeye çalıştığını söylemiştik. Burada başka bir noktayı ekliyoruz.

Orta çağda “Allah, evrendeki diğer sebepler gibi, bir etkendir” düşüncesi yaygın idi. Allah’ı kabul edenler bu dönemde deprem, güneş ve ay tutulması gibi, olayların nedenlerini bulamadıklarından onu Allah’a isnat ederlerdi.

Bu düşünce tarzının sonucu olarak “Allah’ı bilmediklerimizin ardında aramamız gerekir. Doğal olarak bilgimiz ne kadar çoğalır, cahilliğimiz azalırsa, Allah’ın etki alanı da o kadar daralacaktır. Eğer bir gün insan bütün varlıkların doğal nedenlerini tanır ve ortaya çıkarırsa artık Allah için hiçbir şey geriye kalmayacaktır.

Bu düşünceye göre; âlemin bazı varlıkları, Allah’ın varlığının alametidir. Yani nedenleri belirlenmemiş varlıklardır. Allah’ın evrenle böyle bir bağlantısı olduğuna inananlar olduğundan

August Comte itiraz ederek diyor: “Bilim, Allah’ı kendi işinden uzaklaştırarak onu inzivada bıraktı.”

Onun bu sözden kastı şudur: şimdiye kadar halk her şeyin nedenini, Allah olduğunu zannediyorlardı. Yani Allah’ı bir cadıcı gibi bir anda karar alıp mukaddimesiz istediği olayı yaratan, bir güç simgesi biliyorlardı. Örneğin birisi hastalanıp ateşi yükseldiğinde, niçin ateşi yükseldi? sorusuna –Allah ateşi onda yarattı, diye cevap veriyorlardı. Bu sözün anlamı hiçbir doğal sebebin ateşin oluşmasında etken olmadığıdır.

Ama günümüzde bilim, ateşin sebebinin falanca mikrop olduğunu bulunca, artık Allah, bu olayın sebebi olmaktan dışarı çıktı. Bu şekilde gün geçtikçe olayların sebepleri ortaya çıkıyor, böylece de Allah’ın etken sahası daraldıkça daralıyordu. Gerçekte bu şekilde düşünenler için Allah, diğer etkenler gibi, bir etken olup, bu âlemin bireylerinden biridir.

GALİLE’NİN (1564-1642) DÜŞÜNCELERİNDE ALLAH

Orta çağdan ve bilimin göz alıcı ilerlemesiyle Galile gibi düşünürler, Allah’tan yeni görünüm ve tefsirler ileri sundular.

Galile, evreni bir atomlar topluluğu olarak görmektedir. Evreni atomlar oluşturmuştur. Evrende oluşan her şey atomların değişik hareket ve tepkilerinden (bileşimlerinden) vücuda gelirler. Bu esnada Allah’ın işi sadece atomları yaratmaktır. Atom Allah’ın kudretiyle yaratıldıktan sora artık Allah’a hiçbir ihtiyacı kalmayıp, bağımsız olarak hareket edecektir.

NYOTON’UN (1642-1729) DÜŞÜNCELERİNDE ALLAH

Nyoton’a göre, Allah’ın kâinatla irtibatı saatçinin saatle olan irtibatına benzer. Saat saatçi eliyle yapıldıktan sonra, nasıl ona hiçbir ihtiyacı olmadan bağımsız olarak hareketine devam ediyorsa, kâinatta Allah tarafından yaratıldıktan sonra, bağımsız olarak hareketine devam eder. Nyoton görüşlerine şu noktayı da eklemektedir. Zaten bu görüşüyle Niyoton, Galile ve onun gibilerden ayrılır. Ona göre Allah bazen âlemin işlerine karışır. Gezegenlerin, yıldızların hareketindeki bazı düzensizlikleri düzeltir. Buna ilave olarak Allah, yıldızların birbirleriyle çarpışmasına engel olur.

Bu görüş Allah’ın, sadece sebepleri belli olmayan yerlerde huzurunun olduğunu ve olaya karıştığını savunan, ortaçağ düşüncesinin yaklaşık olarak devamıdır. Oysa daha sonraları yıldızların fiili hareketlerinde ve birbirleriyle çarpışmamaları için Allah’ın direkt olarak olaya karışmasının gereği yoktur. Bu olay tamamen bilimsel kurallarla açıklanabilir. Bu yüzden Allah’ın fiil ve etken alanı iyice kısıtlanmış oldu.

17. ve 18. Asrın bilim adamları Galile’nin Allah konusundaki görüşünü kabullendiler. Ona göre Allah yaratılışın başlangıcında âlemi yaratarak, kendi başına bıraktı. Kâinatın, kalıcılığı için artık Allah’ın varlığına ihtiyacı yoktur. Mühendis tarafından yapıldıktan sonra evin mühendise hiçbir ihtiyacının kalmaması gibi.

İSLÂM’DA ALLAH

İslâm dininin zuhuru ve yayılmasındaki asıl delilin, o zat-ı mukaddese lâyık olduğu şekilde Allah’ı (Allah’ın hakikatini) tanıtması olduğunu biliyoruz. Yüce Allah hiçbir mektep ve inançta Kuran’ı Kerimde nitelendiği gibi, tanıtılmamıştır. Hatta önceki İlahi dinlerde bile bu nitelendirmeler gerçek kemal ve aslına ulaşamadı. Kuran’ı Kerim, beşerin dilinin gücü miktarı, Allah’ı en kâmil şekilde insana tanıtma gayretindedir.
Kuran’ı Kerimin haberine göre Allah;

* Rahmet ve nimeti geniştir. Her şeyi bilendir. (Bakara/115)

* Hesap görenlerin en çabuğudur. (En’am/62)

* Diri ve her şeye hâkimdir. (Tâhâ/111)

* Çok yüce ve uludur. (Lokman/30)

* Azamet ve ikram sahibidir. (Rahman/27)

* Sameddir. (İhlas/2)

* O ilktir (Her varlıktan önce vardır), sondur (Her varlıktan sonra vardır), zahirdir, batındır. (Hadîd/3)

* Allah müteâldir. Yani düşünüp idrak edebileceğimiz her şeyden yücedir. Asla onun hakikatini, cemâl ve celâlini olduğu gibi derk edemeyiz. (En’am/100)

* Gözler O’nu göremez; halbuki O gözleri görür. (En’am/103)

* Allah birdir ve O’ndan başka ilah yoktur. (A. İmran/108)

* O birdir. (vahid ve eheddir) (İhlas/1) (Nahl/1)

* O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. (Şûrâ/11)

* En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na o güzel isimlerle dua edin. (A’raf/180)

* O öyle bir Allah’tır ki, kendinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mülkün sahibidir, eksiklikten münezzehtir, selamet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. (Haşr/23)

* En yüce sıfatlar Allah’a aittir. (Nahl/60)

* Nereye dönersek, Allah oradadır. (Bakara/115)

* O her şeyi bilendir, (Hadîd/3)

* Her şeye kadirdir. (Bakara/284)

* Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Ve biz ona şah damarından daha yakınız. (Kaf/16)

* De ki: “Göklerde ve yerde olanlar kimindir?” “Allah’ındır” de. O, rahmet etmeyi kendi nefsine yazmıştır. Sizi, varlığında asla şüphe olmayan kıyamet gününde toplayacaktır. Ama kendilerini zarara sokanlar inanmazlar. (En’am/12)

* O, kullarının üstünde tam hâkimdir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır. (En’an/18),

* Karşı durulmaz güç sahibi (Rad/16) olmakla beraber, tövbeyi kabul eden (Mü’min/3), lütfü en bol olan (A. İmran/8), çok seven (Buruc/14), çok şefkatli (A. İmran/30), Lütuf sahibi (Mü’min/3), Rahmet sahibi (En’am/133), tövbeleri kabul eden (Bakara/37), üstün lütuf sahibidir. (A. İmran/74)

* O duaları duyup kabul edendir. (Mü’min/60)

* Allah’ın rahmet ve kudret eli açıktır, dilediği gibi (rızk) verir. (Maide/64)

* Kuran’ın tanıttığı Allah; Yaratan (Haşr/24), gökleri ve yeri yoktan var edendir. (En’am/14) Bunlardan daha üste O, Her şeyin yaratıcısıdır. (En’am/102)

O halde varlık âleminde var olan, vücuda gelen her şey, Allah’tan olup varlığı ona bağımlı ve muhtaçtır.

* O göklerin yerin Rabbidir, Arşında Rabbidir. (Zuhruf/82)

Göklerde vardır, ama gök değildir; yerde vardır yer olmaksızın, her yerde vardır O.

Nerede olursak Allah bizimledir. Yaptığımız her şeyi bilir. (Hadîd/4)

Kuran’ın Allah’ı Rab (ihtiyar sahibi, her şeyin maliki ve müdebbiridir) Âlemlerin Rabbidir. (Fatiha/2)

Ne yaratma ve saltanatta, (En’am/162) (İsrâ/111) ne Rablik (En’am/164) ve hüküm etmede (en’am/57) nede şefaat (Zümer/44) ve diğer kemâllerde onun eşi ve benzeri yoktur. Allah’ın dışında kemâlden bir şeyler alanda ancak Allah’ın izniyledir. Herkes O’na muhtaçtır, sadece zengin ve övülmeye lâyık olan O’dur. (Fatır/15)

Kuran’ı Kerim gerçekte Allah’ı tanıma ve marifet kitabıdır. Kuran ayetleri bu konuda o kadar derin ve dakiktir ki en büyük bilim adamı ve düşünür bile onun derinliğine ulaşamazlar. Kuran’ı Kerimin Allah’ı en dakik, en güzel ve en yüce şekliyle tarif etmektedir. Bu yüzdendir ki, gerçek arif, hekim düşünür, değerli müfessir İmam Humeyni (r.a) şöyle buyuruyor:

“Eğer Kuran olmasaydı mârifetullah (Allah’ı tanıma) kapısı sonsuza dek kapanmış olurdu. O’nu (Allah’ı), bu kadar olduğu kadarıyla da hiçbir kitapta, hatta İslâm-i İrfân kitaplarında bile, bulamazsınız. Onların tabirleri gibi, Kuran tabirleri bir anlıkta değildir. Kuran’da, daha başka bir şekilde ve değişik bir letafetle mevcuttur.” (Kuran, “Marifetullah babı”, s.32)

DİĞER SEMÂVİ KİTAPLARDA ALLAH

Dediğimiz gibi öbür semâvi kitaplarda Allah’ı tanıma konusunda aynı yöntemi izlemişlerdir. A.J Arberry “İslâm’da akıl ve vahiy” adlı eserinde şöyle diyor:

“Eflatun döneminde Yunan, Allah’ın varlığının deliller yardımıyla kanıtlanması konusundaki sözlerin kaynağı idi. Bu Batı insanlarının, ilk kez kendi yaratıcısını aramaya başlaması idi. “Ahd-i Âtik” (M.Ö) yazarlarının hiçbiri, Allah’ın varlığı konusunda şüphe ve soruyu gerektirecek ve kararsızlığa yol açacak, karışık bir konuyla karşılaşmadılar. Zira Sami ırkından gelen halk Allah’ı vahyin kendisinde buluyordu. “Ahd-i Âtik” hakkında dediğimiz şeyler, biraz farklılıkla “Ahd-i Cedid” (M.S) içinde geçerlidir.”

Usta”yı mütalaa ettiğimizde (Allah’ın varlığının kesin ve aşikâr) bilmek Sami kavmine ve onların dini kitaplarına özgü olmayıp, bunun Arya kitabında da Allah’ın varlığı kanıta ihtiyacı olmayan, açık bir şey olarak hesaplanmıştır.

Hindistan’ın kutsal kitapları arasında yer alan “O Panişadlar” da bazen yaratıcının varlığı ve ilk neden konusundaki sorular göze çarpmaktadır. Ama bu ibaretler çoğunlukla, ilk neden ve yaratılışın kaynağı kimdir? Sıfatları nelerdir? Konusuyla ilgilidir. Onun asıl varlığı konusunda olan şüpheyle alakası yoktur.

NUH, AD VE SEMUT KAVİMLERİNDE ALLAH’A İNANÇ

Bazı Kuran ayetlerinden, sadece İslâm peygamberinin döneminde değil hatta Nuh, Ad, Semut ve onlardan sonra gelen diğer kavimlerinde kendi peygamberleriyle Allah’ın asıl varlığı konusunda değil sadece Tevhid, nübüvvet ve miad üzerinde kendi peygamberleriyle çatıştıkları ve düşmanlık ettikleri anlaşılmaktadır. Putperestler varlık âlemini yaratan unvanıyla Allah’ın varlığını kabullenerek tasdik ediyorlardı. Putlara ise onun özel tecellileri olarak tapıyorlardı. Kendileriyle Allah arasında vasıta, şefaatçi olarak hacet ve ihtiyaçlarını karşılamaları için, putlara taparlardı.

“Sizden öncekilerin, Nuh, Ad ve Semut kavimlerinin ve onlardan sonrakilerin haberleri size gelmedi mi? Onları Allah’tan başkası bilmez. Peygamberleri, kendilerine mucizeler getirdi de onlar, ellerini peygamberlerin ağızlarına bastılar ve dediler ki: Biz, size gönderilenleri inkâr ettik ve bizi kendisine çağırdığınız şeye karşı derin bir kuşku içindeyiz. (İbrahim/9)

Peygamberleri dedi ki: Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var? Halbuki O, sizin günahlarınızdan, bir kısmını bağışlamak ve sizi muayyen bir vakte kadar yaşatmak için, sizi (Hak dine) çağırıyor. Onlar dediler ki: Sizde bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsiniz; siz bizi atalarımızın batmış olduğu şeylerden döndürmek istiyorsunuz. Öyleyse, bize apaçık bir delil getirin! (İbrahim/10)

Peygamberleri onlara dediler ki: “ (Evet) biz sizin gibi bir insandan başkası değiliz. Fakat, Allah nimetini kullarından dilediğine lütfeder. Allah’ın izni olmadan, bizim size bir delil getirmemize imkân yoktur. Müminler ancak Allah’a dayansınlar.” (İbrahim/11)

“Hem, bize yollarımızı göstermiş olduğu halde, ne diye biz, Allah’a dayanıp güvenmeyelim? Sizin bize verdiğiniz eziyete elbette katlanacağız. Tevekkül edenler yalnız Allah’a tevekkülde sebat etsinler” (İbrahim/12)

Allame Tabatabai bu ayetlerin tefsirinde, şu noktaya tekit eder: “Bu putperestlerin Allah’ın varlığında şüpheleri yoktu. Sadece tevhid, risâlet ve miâd konularını inkâr ediyorlardı. Hatta “Fatiri’s-Semevat” ve’l-Erz” cümlesiyle Allah’ın varlığı değil birliği kanıtlanmaya çalışılıyor.

Tebersi “Mecmeu’l-Beyan”, Seyyid Kutub “Fizlâli’l-Kuran” da ve diğer bazı müfessirler bu görüşü kabullenerek putperestlerin Allah’ın varlığını değil birliğini inkâr çabasında olduklarına inanmaktadırlar.

PEYGAMBER DÖNEMİNDEKİ HALK VE ALLAH

Birçok Kuran ayetinden, Kuran’ı Kerimin nazil olduğu dönemlerde halkın, Allah’ın varlığını ve kâinatın bir yaratıcısının vücudunu kabul ettiğini, hatta putperest Arapların bile, bir yaratıcının olduğunu kabullendikleri anlaşılmaktadır.

“Andolsun ki onlara : “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?” diye sorsan, mutlaka “Allah” derler. O halde, nasıl haktan çevrilip döndürülüyorlar? (Ankebut/61)

“Andolsun ki onlara: “Gökten su indirip onunla ölümünün ardından, yer yüzünü canlandıran kimdir?” diye sorsan, mutlaka “Allah” derler. (Ankebut/63)

“Andolsun ki onlara, gökleri ve yeri kim yarattı? Diye sorsan; “Onları şüphesiz güçlü olan, her şeyi bilen Allah yarattı” derler.” (Zuhruf/9 – Yunus/18) Not; Kaynak; Allah’ı tanımanın önemi

*******************************************************************

GÜNÜMÜZDE ALLAH

İnsanlığın, Allah anlayışı ve inancı, tarih boyunca çeşitli durumlar arz etmiştir. Tarihte ve günümüzde insanlığı, sahip olduğu Allah inancı ve anlayışına göre dört bölümde sınıflandırmak mümkündür:

A – Allah’ın mülkünde yaşayıp O’nun nimetleriyle nimetlenmelerine rağmen, Allah’ın varlığını kabul etmeyenler. Bunların Kur’an ölçüsünde “kâfirler”dir.

B – Allah’ın bu kâinatın yaratıcısı ve rızık veren olduğunu kabullenmekle birlikte, Allah ile beraber, bir takım varlıklara, sistemlere kulluk belirtisi göstererek çeşitli ilahlara tapanlar. Bunlar Kur’an a göre “müşrik” olanlardır.

C – Allah’a ve O’nun bildirdiği gerçeklere inanmadığı halde inanmış görünenler. Kur’an, bunları “münafıklar” olarak tanıtmaktadır.

D – Allah’tan başka hiçbir ilah tanımayıp, O’na tam olarak iman edip teslim olanlar. Kur’an ölçüsünde “mü’min” olanlar da bunlardır. Günümüzde Allah’ın varlığı konusunda tartışmaya girenler pek azdır ve bunlar tarih boyunca azınlık halinde kalmışlardır. Ancak Allah hakkında esas sapma, hayatla ilgili konularda Allah’ın emirlerinin yerine başkalarının emirlerine teslim olmada ortaya çıkmaktadır. İnsanlığın her devirde gösterdiği karakteristik Şirk çeşidi budur. Bunun için Kur’an-ı Kerim, insanların dikkatini bu konuda daha çok çekmektedir. “İşte Rabbiniz Allah, O’ndan başka hiçbir ilah yok. Her şeyi yaratan O’dur. O’na ibadetle kulluk edin. O her şeye Vekîldir.” (En‟am 102) mealindeki ayet bu konuya açıklık getirmektedir.

İnsanların doğru yola yönelmeleri, ancak ilah olarak Allah’ı tanımalarıyla mümkündür. Onların, Allah’ın emirlerini hayatlarında uygulamaları, ilah olarak yalnız Allah’ı tanımaları, hiçbir ortak koşmaksızın yalnız O’na ibadet etmeleri hiç unutmayacakları hakikatler olmalıdır.

Allah’ın hâkimiyeti sadece insanlara ait değildir. Her şey O’nun hâkimiyeti altındadır. Çünkü O’dur her şeyi yaratan. “Bu gerçeği kabul ediyorum ve buna inanıyorum.” demek bu hakikatin gereğini yerine getirmektir. Bu da Allah’ın emirlerini kabullenmek, sadece O’nun emirlerine teslim olmak ve bağlanmakla olur.

Müslümanlık, zahiren mü’min görünmekten ibaret değildir. Dünyada ve ahirette kesin kurtuluş, hakkıyla iman edip Allah katında geçerli olan amel-i salih ile mümkün olur. İman olmadan yani Allah’a inanılmadan yapılan işler görünürde iyi olsalar bile, ahirette geçerli değildir. Allah’ın emrettiği şekilde iyi işler yapılmadan iman hakiki olgunluğa erişemez.
Allah’ın kesin müjdesi, hakiki bir imanla, salih amel işleyerek dünyalarını değerlendiren gerçek mü’minleredir. Allah’a gerçek anlamda inanmak; Allah’ın zat ve sıfatlarına, indirdiği ve gönderdiği her hükme, O’nun gönderdiği ve istediği şekilde inanmakla mümkün olur. Yaptığımız tüm işlerin O’nun katında geçerli olması da yine O’nun rızası için yapılmasına bağlıdır.

Allah böyle bilinmeden ve O’na bu şekilde inanılmadan hakiki imana ulaşılamaz. Şüphe yok ki, Allah’a iman, O’ndan gelen her hakkı tanıyıp kabul ve tasdik etmekle olur. Bu imana yakışan şuur da, iyi veya kötü her işin karşılığının verileceğini bilmek, ömür boyu Allah’tan gelmiş olan ilahi kaideleri hakkıyla yerine getirmektir. Böyle olanlar her türlü korku ve kederden kurtulacaktır.

Bu kanun, her zaman ve herkes için geçerli olan hak yasadır. Kur’an da: “Her kim Allah’a ve ahiret gününe iman edip imanının gereğine yaraşır iyi işler yaparsa bunlara ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar.” (Maide 69)mealindeki ayet bu gerçeği ifade eder.

İnsan dünyada gördüğü herhangi bir üstünlüğe bağlanıp kalmamalıdır, mükemmel gördüğü her şeye kul olmamalıdır. Yaratılmışlarda gördüğü üstünlük onu hemen Allah’ın eşsiz ve sonsuz kemaline götürmeli ve insan böylece Allah’a bağlanmalıdır. İnsan ancak bu durumda “Allah’tan başka ilah yoktur” demiş ve yaptığı işleriyle de sözünü doğrulamış olur. Çünkü gerçek Tevhid, ilahlıkta şirki yok etmektir. İlahlığı sadece Allah’a tahsis edip bu gerçeği ilan etmektir.

Kur’an da belirtilen bu Tevhid anlayışı günümüz insanlarının bir kısmı tarafından kabul edilmemekte veya yanlış anlaşılmaktadır. Allah’ın insanlık için gönderdiği İslam dini insanın hayatının her yönünü düzenleyen bir hayat nizamıdır. Allah bu nizamı insanlar hayatlarının her bölümümde uygulasınlar diye göndermiştir.

Kim Allah’ın ve peygamberinin bildirdiği esaslara uymayan bir iş yapar veya bir görüşü benimserse Allah’ın nizamına uymadığı için yanlış ve batıl içindedir. Kur’an bu gerçeği çok açık bir şekilde şöyle belirtir:

“Ey insanlar! Rabbinizden size indirilene uyun. O’ndan başka dostlara uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.” (A‟raf/ 3)

İslam’a ters düşen her şeyin haram olduğunu kabul ederek yaşayan insanlar, Allah’ı ilahlıkta tek kabul etmiş, “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur” gerçeğine uymuş olurlar. Her konuda gerçeği, Allah’ın bildirdiği ilahi ölçü ile görmek ve Allah’ın nizamını öylece kabullenmek Kur’an a uygun bir Allah anlayışı olur. Bunun aksi bir iman ve anlayış İslam’a uygun değildir.

Nitekim Mekkeli müşrikler de Allah’ı ve O’nun yaratıcı olduğunu kabul ediyorlardı. Ama O’nun ilahlıkta birliğini ve tekliğini tanımıyorlardı. “İlahları hep bir ilah mı yapmış? Doğrusu bu şaşılacak bir şeydir”(Sâd 5) diyorlardı.

            Allah, Kur’an da kendisinin hakkı olan ilahlığı kimseye vermediğini, O’na eş ve ortak tanıyanların davalarının batıl olduğunu açıkça belirtmiştir. O halde Allah’ın birliğini tanımak, O’ndan şirk ve benzerlerini uzaklaştırmak ve O’nun dışındakilerin tamamını ilah tanımamak demektir.

Günümüzde bazı insanlar Allah sevgisi konusunda da birtakım yanlışlıklar içindedirler. Gönülde O’ndan daha sevimli hiçbir varlık olmamalıdır. Canlı-cansız, maddi-manevi Allah’tan başka herhangi bir varlığın O’nun sevgisine ortak edilmesi, herhangi bir sistem veya dünya görüşünün O’nun nizamından üstün tutulması; “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.” gerçeğine aykırıdır.

“İnsanlardan bazıları, Allah’tan başka eşler kabul eder, Allah’ı sever gibi onları severler. Mü’minler ise en çok Allah’ı severler. Zulmedenler azabı gördükleri zaman bütün güç ve kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çetin olduğunu anlayacaklarını keşke şimdi bilselerdi.” (Bakara 165)

Davranışlarımızın ardındaki yaptırıcı güç Allah’a iman ve O’nun yüce emirleri değil de, başka varlıkların sevgisi ve tesiri ise amellerimiz Allah katında geçerli olamaz. Çünkü bu ameller Allah için yapılmamıştır.

Sevginin doğal sonucu itaattir, yani sevilen varlığın emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmaktır. Allah dışındaki varlıkları sevip onlara İslam’a aykırı konularda itaat etmek, onları mabut, ilah edinmek demektir. Ayetteki “ Allah’tan başka denkler” cümlesinden maksat Allah’a isyan konusunda itaat edilen efendiler, büyükler, reisler vb. kimselerdir. Gönülde Allah gibi sevilen varlıklar isterse peygamberler veya Allah’ın veli kulları olsun durum değişmez. Çünkü Allah için sevmekle, Allah gibi sevmek aynı değildir. Allah’ı sevenler peygamberleri ve müminleri severler. Ancak Allah’ı sever gibi değil, Allah emrettiği için severler. Gönle doğan her duyguya, akla gelen her düşünceye itaat etmek, sevilen bir şeyi veya kimseyi mabut kabul etmek, onları ilahlık makamına yükseltmektir. Bu durum ise Allah’ın hakkına bir zulümdür.(Bak. Allah, Yakup Çiçek, Fahrettin Yıldız) ( Dr. Ramazan SÖNMEZ – el-ESMÂÜ’L-HÜSNÂ)
 

**********************************************************

FITRAT VE ALLAH

Kuran’ı Kerim ayetlerinden, Allah’ın varlığını kabul etmenin, ona yönelmenin ve ona tapmaya eğilimin fıtrî olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Yani insanın yaratılışının temeline bırakılmıştır. Dediğimiz konunun gerçekliğini beyan eden, Kuran ayetlerini zikretmeden önce birkaç noktayı hatırlatmakta yarar vardır.

Fıtrat “fetr” kökünden olup bir şeyi uzununa bölmeye denir. Daha sonra her türlü bölmeye itlak olmuştur. Yaratılış, yokluk zulmetini parçalamak menzilesine olduğundan, bu kavramın, en önemli anlamlarından biri yaratmak, var etmektir. Bu sözcükten buluş (ibda-ihtira) manası da anlaşılır
.

Fıtrat “fi’let” veznindendir. Fi’let vezniyse türe delâlet eder. Öyleyse fıtrat lügat ta yaratılışın özel bir şeklidir. İnsan fıtratı, insanın özel bir yaratılışa sahip olduğu anlamınadır.

Görülen şu ki bu kelimeyi (fıtrat) ilk kez Kuran’ı Kerim, insan hakkında kullanmıştır. Daha önce böyle bir anlamda kullanılmamıştır.

KURAN’DA FITRAT

Kuran’ı Kerimde “fe-te-re” kökünden alınan kelimeler değişik anlamlarda kullanılmıştır. “Enam/79” “isra/51” “Taha/72” “Hud/51” “Enam/14” “Şura/11” “Mülk/3” Gibi yerlerde “yaratmak” ve “var etmek” anlamına gelir. “Futur” “Mülk/3” ayetinde (yarık), “Münfetir” ise (yarılmış) anlamında kullanılmıştır.

          “Fıtrat” kelimesi ise Kuran’ı Kerimde sadece bir yerde kullanılmıştır. Orada da “Allah” kelimesine izafi olmuştur. “Fıtratullah” İnsan hakkında ise “Fetere’n-Nase Aleyha” (Rum/30) gelmiştir.

İşte bu ayet-i şerife de ki ıstılah Müslümanların tanınmış, meşhur kültüründe “Fıtrat” teriminin ortaya çıkmasına neden oldu. Düşünürlerin, filozofların, ariflerin tanrıbiliminde (Allah’ı tanıma konusunda) ve insanbilimde (insanı tanıma konusunda) ilham kaynağı oldu.

İNSANIN İLAHİ SIFATLARI

İnsanın kemâle hidayetini, son saadetini temin etme davasını güden bir mektep insan hakkında neler düşündüğünü, onun özel tanımını hakkındaki düşüncelerini oraya koymalıdır.

İslâm’ın İlahi mektebinde de insan hakkında hem Kuran ayetlerinde, hem de Masumların rivayetlerinde birçok değişik konular gelmiştir. Bütün açılardan onları incelemek büyük ve değerli kitaplar oluşturur.

İslâm’ın insan konusundaki düşüncelerini, en iyi yansıtan kelime “Fıtrat”tır. Öyleyse İslâm’ın insan hakkındaki tarifine “Fıtrat Kuramı” adını verebiliriz.

FITRAT KURAMININ KISACA AÇIKLAMASI

Bu kurama (nazariyeye) göre:

1 – İnsan ilk fıtrat ve ilk yaratılış bakımından özel bir şekle sahiptir. Dışarıdan tahmin edilemeyen kendi iç dünyasından (fıtratından) ortaya çıkan özel tanıma ve yönelişlere sahiptir. Başka bir deyimle, insan her yazıyı eşit oranda kabul edebilecek yazılmamış bir levha ya tahta değildir. Onun batınında özel meyil ve marifetler bırakılmıştır.

2 – İnsanın, bâtıninde olan yönelişlerin (meyillerin) bazıları onun hayvani mertebesine, bazıları ise, insani mertebesine merbuttur. İnsanın, İlahi fıtratı sadece insanın, insanlığıyla ilgili olan yönelişleriyle ilgilidir. Cinsi istek gibi hayvanla insan arasında ortak olan meyillere ait değildir.

3 – Bu meyil ve düşünce tarzı insanı hayvandan ayırır. Eğer, birisi tamamen bu özellikleri kaybederse, görünüşte insanda olsa, gerçekte hayvandır.

4 – Bu bilinç veya meyiller (eğilimler)insan türüne hastır. Bu türün, bütün fertleri arasında eşittir. Belli bir zaman ve makamdaki halka mahsus değildir. Özel bir topluma, halka ve ırka ait değildir. Bütün insanlar her zaman ve mekânda, her türlü koşul altında, ona sahiptirler.

5 – Bu bilinç ve meyillerin kuvvet ve istidat yönü vardır. Yani, onları zeminesi insan varlığının temel ve esaslarındandır. Ama onun gelişmesi, canlanması, ortaya çıkması, insanın zahmet ve çabasına bağlıdır.

6 – Eğer insan bu fıtrî gerçekleri kendisinde geliştirir, canlandırırsa bütün yaratıklardan hatta meleklerden üstün olur. Kemâlin en yüce mertebesine yükselir. Ama onların ateşini kendisinde söndürürse, kendisindeki insana ait İlahi fıtratı yerine hayvani isteklerini güçlendirirse bütün hayvanlardan daha aşağı olarak cehennemin en kötü ve korkunç mertebesine düşecektir.

7- Önceden de değindiğimiz gibi insanın fıtratıyla ilgili güçlerin bazıları, tanıma ve bilinç (idrak) kavramları olup bazılarıysa meyil ve istek kavramlarıdır.

Mantıkta “ilk bedihi şeyler” diye söz edilen şeyler, fıtrî tanımaların bir kısmıdır. Hakikati arama, erdeme ulaşma isteği, güzelliği isteme, insanın fıtrî eğilimlerinin bazılarıdır.

ALLAH’I TANIMA VE ONA YÖNELİŞİN FITRÎ OLMASI

Kuran’ı Kerimin ayetlerinden anlaşılan, hem Allah’ı tanımanın hem de ona yönelişin fıtrî olduğudur. ‘Allah herkes için aşikardır’ bahsinde Kuran’a göre, Allah’ın varlığını kabullenmenin herkeste var olduğu, Allah’ın varlığının, meçhul bir konu olmadığından kanıta da ihtiyaç ve gerek duymadığını demiştik. O bölümde dediklerimizden, Allah’ı tanımanın fıtrî olduğu da anlaşılmış olur.

Fıtrat ayeti” olarak meşhur olan Rum suresi 30. Ayet özellikle, bu konuya delâlet etmektedir.

“(Resulüm) Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat, insanların çoğu bilmezler” (Rum/30)

Bu ayet tam bir açıklıkla “Dinin” fıtrî olduğunu bildirmektedir. Müfessirlerin ayetteki “Din” den kastın ne olduğu hakkında iki ayrı görüşleri vardır.

A – Dinden kasıt İslâm’ın ahkâm ve maarif topluluğu özelliklede İslâm’ın temel ahkâm ve maarifidir. Bu görüşe göre dinde var olan genel şeyler -ki, onların en önemlisi Allah’ı tanıma ve ona tapmaktır- insanın fıtratında (yaratılışında) bırakılmıştır.

B – Fıtratla muvafık olan dinden kasıt Allah’ın karşısında tamamen teslim olmak ve İslâm dinin kabullenme durumudur. Zira dinin canı ve özeği Allah karşısında eğilmek, tam bir şekilde onun emirlerine uymaktır.

“Allah nezdinde hak din İslâm’dır.” (A. İmran/19)

Bu görüşe göre dinin fıtrî olmasının anlamı şudur: İnsanın yaratılışında, Allah’a tapmaya meyletme bırakılmıştır. Allah’a tapmanın fıtrî olması halinde, Allah’ı tanımanın da fıtrî olacağı bellidir. Zira insanın fıtrî olarak, bir varlığa tapmaya yönelip de onu tanımaması nasıl mümkün olabilir.

BURHAN-I NAZM (Düzen Delili)

Allah’ın varlığının aşikâr bir şey olduğunu, her insanın fıtratında, O’nun varlığına inanma duygusunun bırakılmış olduğunu demiştik. Yani insan fıtrî olarak, samimi kalpten Allah’ın varlığına inanır. Elbette bu Allah’ın varlığını kanıtlamak için başka delillerin olmadığı anlamına gelmez. Tarih boyunca Allah’a tapan insanlar tarafından, O’nun, varlığını kanıtlamak için, birçok deliller ileri sürülmüştür. Yüce Allah’ın varlığını ispat eden en sade ve açık delillerden birisi düzen delilidir. Bu delil iki mukaddimeden oluşmuştur.

A) – Evren münezzem topluluklardan oluşmuştur.

B) – Her düzenli topluluğun mutlaka bir düzenleyeni vardır.

Sonuç: Evrende var olan münezzem ve uyumlu toplulukların, bir düzenleyeni vardır.
Bu delilin muhteva ve aslını anlamak çok basittir. Hatta okuma, yazma bilmeyen birçok insan bile onu bilir. Bu evrendeki fevkalâde düzenin eserlerini görerek, düzeni var eden (yaratan) bir Allah’ın varlığını anlarlar. Ama düzen burhanını ilmi açıdan açıklamak için, ilk önce düzeni tarif ettikten sonra önceki iki mukaddimeyi açıklamamız gerekir.

DÜZENİN TARİFİ

Düzeni şöyle tarif edebiliriz: “Birbirinden farklı cüzlerin (parçaların) özel bir nicelik ve nitelikle, bir araya gelerek birbirleri arasındaki uyumdan belli bir hedefi temin etmesine düzen denir.” Örneğin saat düzenli bir şeydir. Zira onda, her biri özel nicelik ve niteliklere sahip olan, parçacıklar birbirinin kenarında yer almıştır. Ayrıca bu parçalar özel bir maden türünden olmalıdır. Bunların arasındaki düzenli ve uyumlu çalışma, saat akreplerini, zamanı doğru gösterecek şekilde harekete geçirmelidir.

DÜZENDE KAVRAMINDA BİRKAÇ ÖNEMLİ NOKTA

1- Düzeni var edenin (düzenleyicinin) hikmet ve kudreti var ettiği düzenle orantılıdır. Öyleyse söz konusu düzen ne kadar dakik ve hesaplı olursa bu, onu var edenin daha fazla hikmet ve kudretinin olduğunu kanıtlar.

2 – Düzen burhanında kâinatta baştan-başa bir düzen ve dengenin olduğunu ispatlamaya gerek yoktur. Yani kâinatın her yerinin, belirli bir düzene sahip olduğunu kanıtlamak gerekmez. Sadece “kâinatta akıl almaz dakik düzenlerin var olduğunu kabullenmemiz yeterlidir.

Başka bir deyimle; bizim bildiğimiz düzenlerden, hâkim ve güçlü bir düzenleyicinin varlığını anlarız. Kâinatın bilmediğimiz kısımlarında, düzen olsun veya olmasın bizim kanıtımızı etkilemez. Kâinatta bilip kabul ettiğimiz, düzenlerin bir düzenleyiciye kesinlikle ihtiyacı vardır. İster cihanda sadece bu düzenler var olsun, isterse bunların dışında başka düzenlerde olmuş olsun bizim kanıtlamaya çalıştığımız şeye etkisi yoktur.

3 – Düzen burhanı, “Kainat, aklı olmayan, şuursuz tabiatın sonucudur. Atomların birbirine karşı şuursuz hareketinden doğan etki ve tepki sonucu var olmuştur” düşüncesini savunanların sözlerini reddeder.

4-Tecrübe yoluyla kazanılan bilimler ilerledikçe, tabiattaki yeni düzenleri ortaya çıkarmaktadır. Buda düzen delilini daha kalıcı ve sağlam kılmaktadır. Zira tabiatın sırlarını çözen her yeni buluş, Allah’ın varlığını kanıtlamak için, yeni ayet ve deliller bilginlerin hizmetine sunmaktadır. (ihtiyarında bırakmaktadır)

Ünlü astrolog Hearşel şöyle der: “Bilim ilerledikçe ezeli ve ebedi olan Allah’ın varlığını ispatlamak için, daha güçlü ve diş kıran deliler ele gelmektedir.” (Mearif-i İslâm, s.41)

Kuran’ı Kerim Allah’ın varlığını çok açık (aşikâr) bir şey bildiği bildiğinden Yüce Allah’ın asıl varlığını kanıtlamak için açıkça delil ileri sürmez. Ama Allah’ın, varlık âleminin yaratılması, düzenlenmesi ve tedbiri konusunda hiçbir şerikinin olmadığını, bütün âlemlerin Rabbinin sadece O olduğunu kanıtlamak için, kâinattaki varlıkların hayret verici düzen ve uyumunu hatırlatarak halkı bu konuda iyice düşünmeye davet etmektedir. Kâinatta var olan her şeyi onun varlığının kanıtlamak için bir ayet ve nişane sayar. Bu ayetlerden bazılarına göz atalım.

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklı selim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır.” (A. İmran/190)

“Sizin yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır.” (Casiye/4)

Şüphesiz yerin ve göklerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suya, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgarları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah’ın varlığını ve birliğini ispatlayan) birçok deliller vardır. (Bakara164)

“Kesin olarak inananlar için, yeryüzünde ayetler vardır. Kendi nefislerinde de öyle. Görmüyor musunuz? (Zariyat/20-21)

HİKMET VE ADALET ALLAH

Allah hekimdir ve onun bütün sıfatları hekimânedir. Hikmetin iki anlam taşıdığını ve her ikisinin de Allah’ın subuti sıfatlarından olduğuna dikkat etmek gerekir.

1 – Failin fiilinin, devamı ve kalıcılığı, fiilin kemâlin ve erdemin doruk noktasında olup onda hiçbir eksikliğin yolu olmaması.

2 – Failin hiçbir çirkin ve beğenilmeyen iş yapmayarak, bütün lâyık ve güzeli işleri yapma durumudur.

Birinci tarife göre “Hikmet”

Yüce Allah bütün kemâllere sahip olup, ilim ve kudreti sonsuz olduğundan her şeyi bilir, her şeye gücü yeter hâkimdir. Hiç kimseye ihtiyacı yoktur. Bu yüzden onun fiilinin en kâmil, en muhkem ve en kalıcı fiil, kendisi, ise “Yaratanların en üstünü” (Saffat/125) olacağı kesindir.

İkinci tarife göre “Hikmet”

İkinci anlamda Yüce Allah’ı hikmetle vasıflandırmak, (Akıl birçok yerde kötü işi iyi işten ayırt edebilir) hakikatini kabul etmeğe bağlıdır.

Örneğin, doğru sözlü olma, emaneti koruma, muhtaca yardım etme, akla göre beğenilen ve güzel şeylerdir. Bunun karşısında, yalancılık, emanete ihanet etmek, muhtaç ve güçsüzlere zulüm etmek ise, çirkin ve kötüdür. Bu temele “Aklın anlayabileceği bir şey; iyi ve kötünün akli oluşu” denir.

Bu gerçeği kabul ettikten sonra diyoruz ki: Yüce Allah koşulsuz olarak, ihtiyaçsızdır. Hiç kimseye muhtaç değildir. mutlak olarak her şeyi bilir ve her şeye gücü yeter. Güzel işleri bilir, onları yapmaya kadirdir. Aynı şekilde kötü işleri tanır ve onları terk etmeye de gücü yeter. Böyle bir varlık, kesinlikle çirkin ve kötü işler yapmayarak güzel işleri de kesinlikle terk etmez.

ADALET VE ALLAH

Allah adildir, asla zulüm etmez. Öyleyse adalet Allah’ın subuti ve zulüm ise, selbi sıfatlarındandır.

Adaletten kasıt Ali (a.s)’ın buyurduğu gibi “Her şeyi kendisine, münâsip olan makamına bırakmaktır.”

Bazen, “Hak sahibi herkese hakkını vermeğe” de adalet demişlerdir.

Bu ikincisi öncekinden daha dar anlama sahip olup, onun bireylerinden biridir. Yani (hakkı sahibine vermek) (bir şeyi kendine lâyık olan yerde) karar verme” yerlerinden biridir.

Aklın hükmüyle adalet beğenilen güzel bir iş olup zulümse çirkin ve kötüdür. Öte taraftan yüce Allah hekim olduğundan, bütün güzeli işleri yapar. Ondan kesinlikle hiçbir çirkin iş sadır olmaz. Öyleyse O adil olup zalim değildir.

Yukarıdaki açıklamadan, İlah adaletin Allah’ın hikmetinin bir özelliği olduğu anlaşılır.

-Kuran’dan şahitler-

Kuran’ı Kerimin birçok ayetinde (hekim) ismi Allah’a isnat olunmuştur.

“Şunu iyi bilin ki Allah azizdir, hâkimdir.” (Bakara/209/228…)

“O (Allah) ki; yarattığı her şeyi güzel yapmıştır.” (Secde/7)

“Rahman olan Allah’ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü bir çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun?” (Mülk/3)

Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilemeyeceğimizi mi sandınız?” (Mü’minûn/115)

“Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaramadık.” (Sâd/27)

            “Biz onlara zulmetmedik, fakat, onlar kendilerine haksızlık ediyorlardı.” (Nahl/118)…

“Bu, dünyada iken kendi ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır. Yoksa Allah kullarına zulmetmez.” (A. İmran/182)…

“Allah hiçbir kimseye Zulüm (haksızlık) etmek istemez.” (A. İmran/108)

TEVHİD

Tevhid ıstılahta, Allah’ı ve varlığın kaynağını bir bilmek anlamındadır. İslâm’da Tevhid dini yani; bir, eşsiz ve tek olan Allah’a inanmak ondan başka tapılmaya lâyık birinin (mabudun) olmadığını kabullenmektir. Eğer İslâm dinini bir cümlede özetlemek istersek, o cümle mukaddes “La İlahe illallah” olacaktır. Bu cümle Kuran’ın ve İslâm-i öğretilerin özetidir. Bu yüzden Kuran’ı Kerim 60 kereden fazla değişik ibaretlerle, bu yüce ve semâvi şiârı tekrarlamıştır.

“Çünkü onlara: Allah’tan başka tanrı yoktur, denildiği zaman kibirle direnirlerdi. (Saffat/35)

“İlahınız bir tek olan Allah’tır.” (Bakara/163)

“Senden başka hiçbir tanrı yoktur.” (Enbiya/87)

“Benden başka tanrı yoktur” (Nahl/2)

“Allah’tan başka ilah yoktur.” (A. İmran/62)

Saf saf dizilmişlere, toplayıp sürenlere, zikir okuyanlara yemin ederim ki, ilahınız birdir.” (Saffat/1-2-3-4)

“De ki: O, Allah birdir.” (İhlas/1)

“Allah, adaleti ayakta tutarak (delilleriyle) şu hususu açıklamıştır ki, kendisinden başka ilah yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de (bunu ikrar etmişlerdir. Evet) mutlak güç ve hikmet sahibi Allah’tan başka ilah yoktur.” (A. İmran/18)

“Senden başka hiçbir resulü göndermedik ki ona: “Benden başka ilah yoktur; şu halde bana kulluk edin” diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya/25)

TEVHİDİN DERECELERİ

Tevhidin birçok derecesi vardır. Tevhidin karşısında olan şirkinde aynı şekilde dereceleri vardır. Bu dereceler şunlardan ibarettir:

ZATTA TEVHİD

Zatta tevhid yani; varlık âleminin kaynağının yalnızca bir varlık olduğuna inanmaktır. Yani bütün varlıkları vasıtayla, veya vasıtasız onun yarattığına, onu ise başka bir varlığın yaratmadığına inanmaktır.

Başka bir deyimle, zatta tevhid yani; bütün varlıkların sadece bir yaratanı olduğuna, varlık âlemini, bütün azamet ve büyüklüğüyle, çokluk ve çeşitliğiyle bir kaynağı (mebde ve menşei) olduğuna inanmaktır.

“De ki: Allah her şeyi yaratandır.” (Ra’d/16)

Elbette bu sözün anlamı, O yegâne varlık kaynağının vasıtasız direkt olarak her varlığı yarattığı anlamına gelmez. Bir varlık bir veya birkaç vasıtayla Allah’ın yaratığı olabilir. Örneğin Allah “A” varlığını yaratıp daha sonra Allah’ın yarattığı ve O’na bağımlı olan “A” da “B” yi, oda “C” yi yaratabilir. Bu örnekte de “A” vasıtasız olarak, “B” bir vasıtayla, “C “ ise iki vasıtayla Allah’ın yaratıklarıdır. Böyle bir faraziyeyi kabul etmek “Zatta tevhid” ile çelişmez.

SIFATTA TEVHİD

Sıfatta Tevhid yani; Allah’ın zati sıfatlarının –ilim, kudret, hayat gibi- zatının özü (kendisi) olduğuna inanmaktır. Allah’ın zati sıfatları kavram açısından çeşitli ve farklıdır. Ama mistak açısından hepsi bir ve Allah’ın zatının kendisi olup bir şeyden fazla değillerdir.

Gerçekte tevhidi sıfat iki konuya inanmaktır.

1-İlim ve kudret gibi sıfatlar Allah’ın zatına zait (dışında-izafi) değillerdir.

2-Bu sıfatlar Allah’ın zatında terkip ve çokluk oluşturmazlar. Sıfatın zatla bir olması üsteki iki konuyu ifade eder. Allah’ın zatı terkipsiz olup, kesinlikle terkibin yeri yoktur. Onun için cüzler düşünülemez.

FİİLDE TEVHİD

Fiilde Tevhid yani; âlemdeki varlıkların zatları bağımsız olmayıp, Allah’ın yaratığı ve O’na bağımlı olmakla beraber, onların fiilleri (eylemleri) de Allah’ın gücü ve kuvvetiyledir. Yani fiilde de, zatlarında oldukları gibi bağımsız değillerdir.

Başka bir deyimle, zatta Tevhid yani; Allah’ın zatta ortağı yoktur. fiilde tevhid yani; Allah etkenlikte (failiyyet) ve tesirde birdir.

Elbette bu, Allah’ın yaratıklarının hiçbirinin, kendi fiil ve etkilerinin olmadığı anlamına gelmez. Zira anlamı şudur “Yaratıkların fiil ve eserleri Allah’ın havl ve kuvvetinin yardımıyla, onlardan sadır olur. Dini şiar olan “La havle vela Kuvvete illa billah” dakik olarak, fiilde tevhidi beyan etmektedir.

FİİLDE TEVHİDİN İNSANIN HAYAT VE DAVRANIŞLARINDA Kİ ETKİLERİ

Fiilde tevhid; âlemin müstakil tek sahibinin ve yaratıcısının Allah olduğuna, diğerlerinin bütün sahip oldukları ve yaptıklarının ise Allah’ın yardımıyla olduğuna inanmakla sonuçlanır.

Önce; insan hiçbir şeyi ve hiç kimseyi yüce Allah’la birlikte tapmaya lâyık görmemeli, O’ndan başkasına boyun eğmemelidir.

“Hüküm sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına, ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.” (Yusuf/40)

Daha sonra; insanın bütün dayanağı ve güveni Allah’a olmalıdır. Bütün işlerinde, O’na tevekkül etmelidir. Sadece ondan yardım dilemeli, ondan başkasından korkmamalıdır. O’ndan başkasına ümit bağlamamalıdır. Hatta bütün doğal şartlar ve sebepler onun aleyhine olsa dahi, ümitsizliğe kapılmamalıdır. Zira eğer Allah isterse, bir anda durumlar değişir, işler yoluna girer.

“Kim Allah’tan çekinirse, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’a güvenirse O, ona yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” (Tâlâk/2-3)

Not; Kaynak; Allah’ı tanımanın önemi

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 10 Eylül 2015 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: