RSS

ESMA DERSLERİ 1 – “ALLAH” I TANIMAK – II

17 Eyl

ARAŞTIRMALAR 2

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

ALLAH’I TANIMAK NEDİR?

Allah’ı onun yüce isim ve niteliklerini tanıma, onun ilimsel, bireysel ve toplumsal etkisinin ötesinde insanın saadeti için çok değerli ve etkili bir şeydir. İnsanın tekâmülü Yüce Allah’ı doğru bir şekilde tanımasına bağlıdır. Allah’ı lâyık olduğu şekliyle tanımayan, güzel işler yapmaya özen gösterse de asla insan-i kemâlin son derecesine ulaşamayacaktır.

Allah’ı doğru bir şekilde tanımak nefsani kemâlin en yüce derecesi olup insani hakikate ve Allah’ın tarafına doğru yüceltir. “O’na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da Allah’a amel-i salih ulaştırır.” (Fatır/10)

İnsanın Allah’ı tanıması huzuri tanıma ve husuli tanıma olmak üzere iki çeşittir.

İnsanın Allah’a yönelik huzuri tanıması da iki genel şekle ayrılmaktadır. Birincisi, fıtri anlayış veya fıtri olarak Allah’ı tanımadan ibarettir. Bu başlık altında daha önce incelemede bulunmuş ayeti ve fıtrat ayetinin belirtilen fıtri olarak Allah’ın tanımaya ve zayıf ve yarı bilinçli huzuri derke işaret ettiğini söylemiştir.

Huzuri tanıma ilmi; fıtri şekliyle kazanılacak/elde edilecek türden değildir ve insanın ihtiyar ve iradesi kapsamının dışındadır. Dolayısıyla doğal olarak ahlak ilmi sahasında yer almamaktadır. Fıtri anlayış insanların çoğunda salt yer ve potansiyelden ibarettir; ona sahip olan kimse, kendi çabasıyla onu yeniden eyleme ve belirsizlik halinden bilinçli huzuri anlayış merhalesine ulaştırabilir.

İkinci tür huzuri ilim ise insanın kendi aktivitesiyle ona nail olduğu ve tekâmül merhalelerini kat ettikten sonra bu açık ve bilinçli huzuri ilmin feyzin kaynağı tarafından kendisine verilme liyakatine erdiği ilimdir.

Bu huzuri ilim de aşamalıdır ve bir takım merhalelere sahiptir. Onun en son merhalesi, yaratılışın nihai hedefi ve insani kemalin en yüce gayesidir. Gerçekte insanın yaratılış nedeni de bu noktaya ulaşmaktadır. Bundan dolayı, ahlaki faaliyetler de kendi alanında bu hedefe kilitlenmeli ve insani kemalin bu noktasına ulaşma yolunda yer almalıdır.

Kur’an ayetleri ve hadisler de görme, şuhud ve bakma gibi muhtelif tabirlerle bu hakikate işaret etmekte ve Allah dostlarının diğer âlemde ona nail olacaklarına delalet etmektedir. Gerçekte ona nail olmakla onlar, ebedi saadeti elde etmişlerdir. Nitekim ayette şöyle buyruluyor:

O gün bir takım yüzler Rablerine bakıp parlayacaktır.” (Kıyamet/22-23)

ALLAH’I TANIMA VE İMAN İLİŞKİSİ

Bütün ahlaki değerlerin kökü, Allah’a imandır. İslam açısından bir iş iman dürtüsüyle gerçekleşmeyene dek değerli sayılmayacaktır. İman ise bilgi ve tanımaya dayalıdır. Öyle ki bilginin eksiklik ve çokluğu doğal bir şekilde imanın eksiklik ve çokluğunda etkili olmaktadır. Her ne kadar da insanın bilgisi nitelikli ve derin olursa, imanı da o oranda nitelikli ve derin olur.

Bu iki öncülün tabii neticesi, imanın konusuna yönelik bilgi ve tanıma, ahlaki değerlerin kök ve usulleri zümresinden sayılmasıdır. İmanın az ve çok dozaja sahip mertebeli bir hakikat olması, niteliği ve gücü fazla olması oranında insanı daha fazla bir hareket ve çabaya, daha disiplinli davranışsal bir düzene sevk etmesi ve neticede insanın ebedi kurtuluş, felah ve saadetiyle ilgili olarak yüce değerler yaratması gibi bilgi ve tanıma da bu ölçüde azlık ve çokluğu olan bir dozaja sahiptir.

Güçlü olduğu oranda imanı etkileme yoluyla, daha yüce bir değer yaratır ve insanın ebedi saadetine ulaşmasında ve de hayatındaki en temel değer ve kemale varmasında derin bir etki oluşturur. Özetle daha yüce bir saadete ermek için insanın imanını daha bir güçlendirmesi gereklidir ve imanın daha çok takviye edilmesi için de edebildiğince kendi bilgi ve tanımasını artırmalıdır. Elbette bu, diğer şartların yanındaki gerekli bir şarttan ibarettir.

Allah’ı tanıma konusu, bizim ahlaki, insani ve manevi gelişimimizde etkili olan bir ilimdir. Ama onu fazla kullanma ve önemsemenin kendisinin canlı etkili ve aktif olmasındaki tesiri, tıpkı sayısal bilimler ve matematik gibidir. Eğer biz Allah’ı tanımakla ilgili felsefi, kelami önermeleri ve onun kanıtlarını bir defa okur, görür ve hatta iyi anlarsak ve gerçekte kesin deliller yoluyla Allah’ın varlığı bize açıkça ispatlanırsa, ama onu zihinde arşivledikten sonra pratikte ondan gaflet edersek gerçekte, ilahi konuları halletmişizdir. Lakin bu bilgi canlı değildir, hayat ve tekâmülümüzde göz alıcı bir etki oluşturmaktan yoksundur.

Eğer günlük ve tekrar ederek ona yönelir ve uygun fırsatlarda ona müracaat edip o bilgileri kendi bilinçli zihnimizde hazır hale getirmeye çalışırsak, doğal olarak bu durumda Allah’ı tanıma bizde canlı ve aktif olacaktır. Pratik hayatımız, davranışsal düzenimiz, manevi ve ahlaki tekâmülümüz ve insani yücelişimizde rol ifa edecektir. Günlük iş ve çabalarımıza cihet verecektir. Bu Kur’an’ın üzerinde ısrar ettiği Allah’ı tanımadır:

“Müminler saadete ermişlerdir. Onlar namazda huşu içindedirler. Onlar boş şeylerden yüz çevirirler. Onlar zekâtlarını verirler. Ve onlar ırzlarını korurlar.” (Mü’minun/1-2-3-4-5)

Kur’an’da oldukça göze çarpan bu gibi ayetler gerçekte Allah’ı tanımanın canlı ve aktif bir halde olmasından kaynaklanan imanın canlı olması ve pratik etkisi üzerinde ısrarla durmaktadır. Bundan dolayı, bilgi ve tanıma iki açı ve kanaldan insanın tekâmülünde etki bırakabilir:

Birincisi, nitelik cihetindendir; yani insanın bilgisi ne kadar daha kesin, sağlam, aydın olur ve kuşku sarsılma, şüphe ve müphemlikten yoksun olursa ve deyim yerindeyse yakin mertebesine ulaşır ve yakîn mertebesi artarsa, bu oranda daha güçlü bir imana, yüce bir inanca ve daha geniş ve derin pratik bir bağlılığa sahip olacaktır.

İkincisi ise şundan ibarettir. İnsan elde ettiği bilgiye yönelik edebildiğince önem vermeli, defalarca ona müracaat etmeli ve kendi pratik ve günlük hayatında onun etkili olmasına çalışmalıdır. Böyle olduğu takdirde tabii bir şekilde böyle bir bilgi unutulmaya yüz tutmayacak ve içimizde canlı, aktif ve etkili bir imanı muhafaza edecektir. Bundan dolayı, bilginin mertebeleri ve ona yönelmenin tekrar edilmesinin imanın gelişimi, sağlamlaşması, kalıcılığı, ömrü ve görkemi hususlarında birçok etkisi olacaktır.

İşte tam burada Kur’an’ın neden özellikle ilim ve marifetin faziletine vurguda bulunduğunu anlıyoruz. Zira ilmin fazileti hakkında gelen ayetlerle ilgili olarak açıkça denebilir ki onun en kâmil ve açık reel örneği Allah’ın zatına, fiillerine ve sıfatlarına yönelik olanıdır. Bu bilgi, kesinlikle mutlak ayetlerdeki ilmin reel örneklerindendir. Ayrıca sadece bu çeşit ilmin kastedildiği ayetlerde mevcuttur. Onun fazilet ölçüsü ve üstünlük kriterlerinin de imana ve o kanaldan insanın davranışlarına, hareket biçimine dünyevi ve ebedi saadetine bıraktığı etki ve insanın maddi, manevi, ferdi ve toplumsal ideal ve doğru hayat ve yaşamına kaynaklık etmesidir. Yüce Allah bu hususta şöyle buyuruyor:

Ey inananlar! Allah ve Peygamber, sizi, hayat verecek şeye çağırdığı zaman icabet edin” (Enfal/24)

ALLAH’I TANIMANIN YOLU

Şimdi Allah’ı tanımanın mefhumu, onun iman ile ilişkisi ve taşıdığı yüce değer açıklığa kavuştuktan sonra şu soru sorulmaktadır: İnsan nasıl Allah’ı tanımaya ve bu değerli bilgiye ulaşabilir?

Bu soruya yanıt bazında bilimsel önermelerin iki türlü olduğunu söylüyoruz: Bir grup önermeler apaçıktır; salt bu önermelerin özne, yüklem ve irtibatını tasavvur etmek, insanın onu tasdik etmesi için yeterlidir. Ama bir önerme apaçık olmadığı, düşünmeye ve tahlile ihtiyaç duyduğu zaman, belirtilen tasavvurlar tek başına insanın tasdiklemesine kaynaklık edemezler. Böyle bir durumda tasdik etmeyi gerçekleştirmenin mantıklı yolu, önermenin özne, yüklem ve irtibatının tasavvur edilmesinin yanında onun ispat edilmesi için kanıt getirmemizdir.

Elbette bizim için bilgi elde etmenin yolu, akli kanıta özgü değildir. İnsanın bilgisine konu olan değişik mevzulara uygun olarak bilimsel konularda deneyimden tarihi konuları nakletmeden ve fıkhi konularda masumların sözlerinden vb. değişik başka yollardan da bazen yararlanılmaktadır. Bunların her biri kendi yerinde, kendileriyle ilgili konularda bilgi kazandırmaktadır. Ama Allah’ı tanıma konusunda birden fazla bir yol mevcut değildir ki o da akli kanıttan ibarettir.

Konu Allah’ı tanımak olduğu vakit, böyle bir konuda başkalarının ve hatta Peygamber ve yahut İmamların sözlerine dayanmamızın anlamı yoktur. Aynı şekilde duyusal deneyim yöntemiyle de bu bilgiyi elde etmek mümkün değildir. Bundan dolayı Allah’ı tanımak için mevcut olan tek yol, akli kanıt olacaktır. Açık olduğu üzere daha önce de belirtildiği gibi buradaki bahsimiz husuli yöntemle Allah’ı tanıma hakkında olup akli istidlal ve kanıt yoluyla hasıl olmayan ve kendisine ulaşma yolunun nefsin üzerinde odaklaşma, onunla cihat etme ve Allah-u Teala’ya ibadet etmeden ibaret olan huzuri tanıma yöntemi değildir.

Husuli yöntemle Allah’ı tanıma düzleminde açık ve ikna edici kanıtlar mevcuttur. Biz, burada onları beyan edeceğiz. Onlar hakkında bilgilenmek istenirse kelam ve felsefe gibi ilgili ilimlere müracaat edilebilir.

Bu alanda hatırlatmamız gereken tek şey şudur: Allah’ı tanıma kanıtları, genellikle bir takım öncüller, usuller ve varsayımlara dayanmaktadır. Söz konusu kanıtları gerçek bir şekilde anlamak, bu öncülleri anlamaya bağlıdır. Bu öncülleri de anlamak, mantık, kelam ve pratik felsefeyle irtibatlı ve haşir-neşir olmakla mümkündür. Bu yüzden, bilgisiz ve belirtilen ilimlerden bir duyumu olmayan fertler için bu konuların anlatılması ve kanıtların getirilmesi, fayda vermemekle beraber bazen zararlı da olabilir ve cevabını çabuk anlamayacakları şüpheleri zihinlerinde oluşturabilir.

O halde öğretimde öğrencinin anlama düzeyini göz önünde bulundurmalı, ilgili konuları onun idrak kapasitesi ve anlama düzeyinde riayet ederek kendisine öğretmeli ve yanıtı güç olan zor şüpheleri dile getirmekten kaçınmalıyız. Böylece Allah korusun onun hidayetine vesile olmak yerine sapmasına neden olmaktan sakınmalıyız.

Allah’ı tanımak ve ilahi marifetleri elde etmek için en iyi yöntemin velileri, peygamberlerin ve hepsinden daha iyi olan semavi kitap Kur’an’ın yöntemi ve yüce Allah’ın beyanı olduğu söylenebilir.

ALLAH’I TANIMA DÜRTÜLERİ

Hangi etken ve dürtüler, insanı Allah’ı tanıma yolunda adım atmaya ve O’nun hakkında bilgi elde etmek için çalışmaya sevk etmektedir?

A – Bütün bilimler ve insanın tüm bilgi ve tanımaları sahasında olumlu etkisi olan dürtülerden biri de hakikati isteme fıtratından ibarettir. Yüce Yaratıcı insanı öyle bir şekilde yaratmıştır ki o, fıtri olarak ve kendi içinden gerçekleri tanımak istemekte, sürekli bu yitiğini bulma düzleminde sorular sormakta, çeşitli alanlarda ve muhtelif konulardaki meseleleri halletme peşinde bulunmaktadır. İnsanın şimdiye kadarki marifet ve bilim alanındaki göz alıcı gelişiminin sırrı da budur. İnsan, günbegün daha çok dallara ayrılan felsefe, muhtelif bilimler ve değişik uzmanlık branşlarını vücuda getirmiş ve bu yoldan da icat ve keşiflere, hayatta ilerleme ve yücelmeye ulaşmıştır.

Hakikat istemi, her insanın içinde kökü olan fıtri ve cebri bir meyildir. Bunun için bazen merak güdüsü tabiri de kullanılmaktadır. Bu eğilim, hangi isimle kendisini anarsak analım, gerçekte insan hakikatinin bir parçasıdır. İnsan fıtrat ve organizmasında ve onun varlık derinliklerinde kökü bulunmaktadır. Ondan gaflet ettiğimiz vakit, gerçekte kendi insaniyetimizin bir bölümü ve varlığımızın bir parçasından gaflet etmiş oluruz. Bundan dolayı, insanın insaniyet ve insani yetkinliği, gerçekleri araştırmayı ve onları derk etmeyi gerektirmektedir. Eğer insan bu işte aksaklık yaparsa, gerçekte kendi insaniyeti darbe yemiş olur ve hayvaniyet ve ondan aşağı bir dereceye kadar alçalır.

Bundan dolayı biz daha genel, geniş ve derin olacak insanda bulunan “hakikat istemi” ve “kemal istemi” arasında bir bağ kurarak veya şöyle dersek daha iyi olur. Bu iki eğilim arasında mevcut olan gerçek bağa yönelik bilinç ve şuur vermeyle fertleri bu alanda daha çok çabalamaya ve aktif olmaya sevk edebiliriz. Çünkü hiçbir insan, eksik olmayı, hayvaniyet bataklığına sapmayı ve insaniyet ve insani kemalden uzak olmayı istemez.
Eğer hakikatleri derk etmede taksirde bulunmanın manasının bu olacağını insan anlarsa, alçalmanın önünü almak için edebildiği oranda çalışma ve çabasını artıracak bir takım sorular soracak ve yanıt istemeye veya meselelere yanıt vermeye hazır hale gelecektir. Doğal olarak en önemli köklü sorulardan biri de şu olacaktır: Evrenin bir yaratıcısı var mıdır? Eğer varsa, onun sıfat ve fiilleri nelerdir?

Elbette bu güdünün bütün fertlerde gerekli işlevi yoktur; bilakis toplumda bu dürtünün kendilerinde güçlü olduğu salt, fıtri tahrik ve hakikati isteme hedefiyle ilim, marifet ve gerçeği anlamanın peşinde gidenler sınırlı bir gruptan ibarettir. Tevhit, Allah’ı tanıma ve ilgili konular gibi marifetleri elde etmenin peşinde olan kimselerde hakikat istemi dürtüsünde eklenmesi gereken en azından başka dürtülerinde olması ve onu takviye etmesi gereklidir. Böylece bu yolda adım atmaya güç yetirebileceklerdir. Büyük bir azmi olan, hakikatleri onların başında da varlığın yaratıcısını salt hakikati anlamak ve kendi bilgisini artırmak için araştırmaya tabi tutmak isteyen kimseler oldukça azdır.

Kur’an’da birçok yerde hakka ve hakikate vurguda bulunmasının bizim sözümüze bir teyit teşkil ettiği bu özenin Kur’an’ın insandaki bu eğilimin varlığını kabul ettiğine dair delil olduğunu ve ona terbiyesel önemli bir etken sıfatıyla dayanmayı benimsediğini söyleyebiliriz. Bu yüzden aşağıdaki şu ayetlere rastlıyoruz:

Gerçek, Rabbinden gelendir, artık kuşkulananlardan olma. (Bakara/147)

Bunun üzerine Allah iman edenlere, üzerinde ihtilafa düştükleri gerçeği izniyle gösterdi. (Bakara/213)

Bu ayet, hakkın ne olduğu veya hangisinin olduğu hususunda ihtilaf edenlerin tümünün hakkı talep ettiklerini göstermektedir. Ve şöyle buyruluyor:

Resule indirileni duydukları zaman, tanış çıktıkları gerçekten dolayı gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün.” (Maide/83)

Rabbimizin bizi iyiler arasına katmasını umup dururken niçin Allah’a ve bize gelen gerçeğe iman etmeyelim?” (Maide/84)

Hakka götüren mi uyulmağa daha lâyıktır, yoksa (tutulup) yola götürülmedikçe kendisi doğru yolu bulamayan mı?” (Yûnus/35)

Sen bize gerçeği mi getirdin yoksa şaka mı ediyorsun? dediler.” (Enbiya/55)

Yukarıdaki ayetler, insanda böyle bir eğilimin varlığını varsaymış ve böyle bir eğilimin varlığı düzleminde bu yoldan muhtelif şekillerde hak hakkında söz söylemektedir. Zira insanda böyle bir eğilim olmadığı takdirde, realitede hakka bu tip bir vurguda bulunmak manasız olacaktır.

Bu eğilimin varlığı geçidinden hakkın reel örneğin teyin edilerek kendi özel hedeflerine doğru ona cihet verilmektedir. Başka bir ifadeyle Kur’an-ı Kerim, insanda hakka yönelik fıtri iki yoldan onu takviye ve teyit etmekte ve de yönlendirmektedir.

Birincisi, bu eğilimin üzerine el koyma yolundan insanı onun varlığına yönelik uyarmak ve duyarlı kılmak, onu tahrik ve dürtmektir.

İkincisi, bu eğilime konu olan şeyin, cihetinin hakikatleri tanımaya yönelik insan hareket ve faaliyetlerinin ve onların en büyük ve yücesi olan Yüce Allah’ın varlığının daha açıklığa ve belirginleşmesine neden olan hakkın reel örneğini tayin etme ve onu tanıtma yolundadır.

B – İnsanda bulunan ve bu bahse uygun olarak kendisine işaret edilebilecek diğer bir dürtü de kendini sevmektir. Kendini sevmek, güçlü deruni bir etken rolüyle insanı kendi kemallerinin peşinden gitmeye, kendinde insani fazilet ve erdemi korumaya iter. Felsefe ve nefis ilmi açısından kendini sevmenin (veya bencilliğin ve kendine tapmanın) kısımlarından biri de bazen kendisinden “yücelik istemi” diye bahsedilen insanın aşırı bir şekilde insaniyetinin korunmasını ve hayvanlardan farklı olmayı istemesidir. İnsan yaşamı, sağlam akli temellere ve davranışları akli seçimlere dayanmalı, ideoloji ve dünya görüşü çerçevesinde, makul ve mantıklı kalıp ve standartlarda belirginleşmelidir.

Bundan dolayı insani yaşamda, insan davranışları değersel ve akli kalıplarda belirginleşmektedir. Onlar da akli tanıma ve bakışlara ve hepsinin başında yer alan Yüce Allah’ı tanımaya dayanacaktır. Başka bir ifadeyle eğer insan Allah’ı tanımazsa, gerçekte sahih ve akli bir dünya görüşüne sahip olmayacak ve makul bir dünya görüşünün olmaması sebebiyle de doğru bir ideoloji sahibi olmaktan yoksun kalacaktır. Bu surette sahih ve insani davranışlar böyle biri tarafından sergilenemeyecektir.

Bu düzlemde zarif ve aynı halde açık bir tarzda bu hakikate vurguda bulunan, bilgisi olmayan akli ve mantıki kanun ve usullere göre yaşamını sürdürmeyen kimseleri hayvanlar derecesine ve hatta hayvanlardan daha aşağı ve sapmış bir dereceye indiren bir takım Kur’an ayetlerine rastlıyoruz:
Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar. Bunlar da gafillerin ta kendileridir.” (A’raf/179)

Burada Kur’an ayetlerinin iki yerde kendisine değindiği bir hakikati anımsatıyoruz. Birinci yerde şöyle buyuruyor:

“Allah katında yeryüzünde yaşayanların en kötüsü, inkâr edenlerdir. Onlar artık inanmazlar.” (Enfal/55) İkinci yerde ise şöyle buyuruyor:

Allah katında, yeryüzündeki canlıların en kötüsü gerçeği akletmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.” (Enfal/22)

Şimdi eğer bu iki ayeti yan yana koyup tatbik edersek, imanın yokluğunun bir çeşit batıni körlüğün, doğru bilginin bulunmayışının ve aklı kullanmanın bir sonucu olduğu neticesini alırız. Bundan dolayı, imanı elde etmenin yolu, aklı kullanmaktır. Böylece onun vesilesiyle bizde imanın oluşmasının zemininin meydana gelmesine dönük doğru bilgiye ulaşmamız sağlanacaktır.

Gerçekte yukarıdaki ayetler gibi bu şekilde insani idraklere vurguda bulunan ve onun yokluğunu insaniyetin yokluğuyla eş ve bir bilen ayetler, bu yolla insanları düşünceyi kullanma ve hak marifetleri elde etme yolunda çabalamaya sevk etmeye çalışmaktadır. Şu ayet bunun bir örneğidir:

Yoksa sen onların çoğunun işittiklerini veya kavradıklarını mı sanıyorsun? Onlar sırf hayvan gibi, hatta gidişçe daha sapkındırlar.” (Furkan/44)

C – Bu alanda kendisine işaret edebilecek ve bilgi elde etmeye etkili olabilecek üçüncü dürtü, hakkı tanıma, nimet verene teşekkür etme ve şükürde bulunma fıtratından ibarettir. Sağlıklı bir fıtrata sahip her insan, bir insanın iyiliğine maruz kaldığı zaman, iyilik eden şahsa karşı kendisini borçlu hisseder ve bu iyilikten dolayı ona bir şekilde teşekkür etmeyi düşünür.

Böyle bir temayülün, insan fıtratının derinliklerinde kökü bulunmakta ve uygun ortamlarda kendi etkilerini göstermektedir. Elbette bazı etkenlerin bu eğilimin etkisini engellemesi veyahut bir takım hareket ve davranışlardan ötürü insan fıtratında bir sapmanın meydana gelmesi bundan istisnadır.

İnsan bu âlemde fikir ve düşüncesi oranında ne kadar çok nimete sahip olduğu hakikatini anladığından, düşüncesinin derinliği, dikkatinin çokluğu, çok önemli ve zarif incelik ve nimetleri daha iyi derk edebileceğini ölçüsünce kendini daha çok geniş ve derin olarak nimetler içerisinde boğulmuş görür.

Doğal olarak burada insanın aklına şu soru gelir: Bu nimetler kimdendir? Ben hangi şahsın ihsanına muhatap olmaktayım?

İşte burada kendisine nimet vereni tanıyıp nimetinin şükür ve teşekkürünü eda etmesi için hakkı tanıma fıtratı onu bu alanda çabalama ve araştırmaya iten en güçlü etkenlerden biri olarak kendini gösterir. Veyahut onun için mümkün olursa, hatta bir şekilde bu ihsan ve nimetleri telafi etmeye çalışır. Gerçekte o, bu işi kendi insani görevi olarak telakki eder. Buradaki bir kusur, kendisi için deruni bir rahatsızlık, vicdan azabı ve pişmanlık getirecektir. Bu tıpkı banka aracılığıyla kendisine büyük bir miktar paranın havale edildiği bir kimsenin paranın sahibi ve havaleyi imzalayanı tanımaması gibidir. Böyle bir şahıs, fıtri olarak gücü yettiği oranda onu tanımaya çalışacaktır. Bu hakkı tanıma hissi, ya onu bulup bir şekilde bu iyiliği telafi edinceye ya da onu bulmaktan ümitsiz oluncaya kadar böyle bir şahsı rahat bırakmayacaktır.

Gerçekte bu Allah’ın insan organizmasına koyduğu fıtri ve alışılarak elde edilmeyen bir eğilimdir. Bu, insan gerçeğinin bir parçasıdır; öyle ki insan kendinde adeta bir eksiklik ve noksanlık hissetmekte ve bunu ortadan kaldırıp insaniyetini kâmil kılmak için çabalamaktadır.

Kur’an, insan organizmasında fıtri olan bu eğilimin varlığını varsaymakta ve bir etken olarak onu takviye etmeye ve yönlendirmeye koyulmaktadır.

İyiliğin karşılığı ancak iyilik değil midir?” (Rahmân/60)

Gerçekte bu, Kur’an’ın yanıtını insanın vicdan derinliklerinden talep ettiği sorular türündendir. Kur’an, bu soruyu insan fıtratını uyandırmak ve bu fıtri olan hakkı tanıma temayülünü onda aktif hale getirmek için sormaktadır. Bundan da öteye, eğer yüce Allah’ın nimetlerini hatırlatan ve nimetleri birer birer O’na isnat eden birçok ayet üzerinde biraz dikkat edersek, bütün bu ayetlerin gerçekte şu hedefe yönelik olduğunu anlayacağız:

Ayetler, insanın hakkı tanıma fıtratında terbiyesel bir etken olarak istifade etmek ve onu aktif hale getirecek, tahrik edecek ve cihetlendirecek insan şahsiyetini olgunlaştırmak ve kemale ulaştırmak istemektedir. Bir örnek olarak aşağıdaki şu ayetlere işaret ediyoruz:

And olsun ki onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, “Onları güçlü olan, her şeyi bilen yaratmıştır” derler. O, suyu gökten bir ölçüye göre indirir. Biz onunla ölü memleketi diriltiriz. İşte siz de böyle diriltileceksiniz. Her sınıf varlığı yaratan O’dur. Gemiler ve hayvanlardan binesiniz diye size binekler var etmiştir. Bütün bunlar; üzerlerine oturunca Rabbinizin nimetini anarak: “Bunları buyruğumuza veren ne yücedir; zaten bizim takatimiz bunlara yetmezdi; şüphesiz Rabbimize döneceğiz” demeniz içindir.” (Zuhruf/9-10-11-12-13-14)

Evet Yüce Allah bu nimetleri size vermiştir. Asayişte olmanız için yeryüzünü size beşik kılan O’dur. İlerleyebilmeniz için yolları da sizin için düzenleyen O’dur. Binmeniz için gemi ve bineği hizmetinize veren O’dur. Böylece Allah’ın nimetlerini hatırlamalı, O’na teşekkür etmeli, O’nu anmalı ve O’na yönelmelisiniz.

D – Hakkı tanıma yolunda insanı çabalamaya yöneltebilecek diğer bir dürtü de yüce mertebeli bir makam ve kâmil güçlü bir varlığa “yakınlaşma temayülü”dür. İnsan şu düşüncededir: Eğer varlık âlemine bir tanrı hâkimse, O’nun yönlendirmesiyle kendi kemaline ulaşabilir, O’nun buyruklarına uymayla O’na yakınlaşabilir ve rahmetinin civarında yer alabilir. Bu, O’nu tanıma gayesine dönük bir araştırma yapmak için kendi başına bir dürtüdür. Bu, gerçekte insanın fıtri isteklerinden olup onun kendisini ve kemalini sevmesinden kaynaklanmaktadır.

Birazcık bir dikkatle fertlerin günlük hayatlarında ve normal hareket, davranış ve söylemlerinde güçlü makam ve konuma sahip bir şahsa yakınlaşma ve onunla ilişki kurma temayülünü iyice hissetmek mümkündür.

Bundan dolayı, kamil mevcuda yakınlaşma temayülü, insan fıtratından kaynaklanmaktadır. Bu anlamda, eğer bir varlık, bütün varlıkların üstünde ve mutlak kâmil olursa, ona yakınlaşma ile diğer varlıklara yakınlaşma kesinlikle karşılaştırılamayacaktır. Çünkü mutlak kemal mefhumunu aşkın mebde ve varlığın yaratıcısında yeniden tanımak istersek, hak ve batıl sultan ve hükümdarlarından büyük âlim ve bilginlere kadar dünyanın bütün yüce şahsiyetlerini, güzellik ve zenginliklerin tümünü göz önünde bulundurursak, o ilahi mutlak kemal ile kıyaslandığında bir şey hesap edilmeyecek ve engin bir denizin yanında küçük bir damla gibi kalacaktır.

Bu gerçeği, göz önünde bulundurarak, böyle yüce bir makama yakınlaşma ile O’nun kulları olan zahiri insani şahsiyetlere yakınlaşma nasıl kıyaslanabilir ve O’na ibadet etme ve yakınlaşma yerine diğerlerine yönelinebilir?

Bu engin düşünce, insanda derin bir dürtü canlandırmakta ve tahrik etmektedir. Bazen giderilmesi mümkün olmayan şiddetli bir susuzluk misali insanı o mutlak kemalin ardından irfan geçidinden geçip bu berrak ve tatlı sudan içerek elde ettiği marifet sayesinde susuzluğunu azaltması için arayışa sürüklemektedir. Böylece tanıdıktan sonra O’nun dergâhında bir makam elde etmek ve O’na yakınlaşmaya O’nun rahmet civarında yer almak için insan O’na ibadet etmeye ve tapınmaya koyulmalıdır.

Bu sade örneğin zikredilmesinin henüz yolun başında olan kimseler için faydalı olduğu oldukça açıktır. Ama yolu kat eden, yakınlaşma ve yücelmenin bazı merhalelerine ulaşmış kimselerin doğal olarak böyle örneklere ihtiyacı olmayacaktır.

Şimdiye kadar belirttiğimiz şeyler, bu alanda insanda etkili olan en temel dürtülerdir. Gerçi burada anımsatmalıyız ki normal ve genel halk kesiminde bu dürtülerin ateşleme ve dürtülmesi güçlü değildir. İnsanların çoğunda hakkı isteme, hakkı tanıma veya yücelik istemi veyahut aşkın bir varlığa yaklaşma dürtüsü tek başına büyük bir rol oynayamamakta ve onları Allah’ı tanıma hususunda harekete geçirememektedir.

Elbette bu değerlerin ve insani aşkın dürtülerin etkisi altında kalan insanların sayılı ve az bir kısmı bundan müstesnadır. Böyle insanlar, salt hakikat istemi, hakkı tanımak, yücelik istemi ve sadece insanların rabbi olan Yüce Allah’ın dergâhına yakınlaşmak ve orada bir makam elde etmek için çabalama ve arayışa girişmekte, Allah’ı tanıması ve O’na tapmaya doğru hareket etmektedirler.

Elbette başka dürtülerden de bahsedilebilir. Bu dürtülerin anlaşılması daha kolay, etkileri daha somut ve kazanımları daha peşin olduğu için, insanların geniş ve büyük bir kesiminde etkili ve hareket ettirici olabilmektedir. Çünkü onların fayda ve zararı veya zevk ve elemi herkes için somut ve anlaşılır olacak ve de insanların çoğunu kendi etkisiyle hareket ve çabalamaya sürükleyebilecektir.

E – İkinci tür dürtülerden biri “menfaat istemi” dürtüsüdür. İnsanlar genellikle maddi menfaatleri elde etme ve zararları önlemede çaba olup bütün hareket, çalışma, söylem ve eylemlerini bu esas üzerine düzenlemektedirler.

Böyle bir dürtünün derin olarak etkisi altında olan insan, eğer Allah’a itaat etmeyle bir takım menfaatlere ulaşabileceği ihtimalini verirse, Allah’ı tanıması ve O’na itaat etmesi için bu ihtimalin onu çalışma ve çabalamaya sürüklemesi yeterlidir.

Ama soru şudur: Bu ihtimal, nereden ve nasıl insan zihninde meydana gelmektedir?

Yanıt şudur: Peygamberlerin gelmesi ve taşıdıkları bütün vaatler ile semavi kitapların gönderilmesi, şu ihtimali insanların zihninde meydana getirmeye yeterlidir: Gerçekte, Allah var olabilir bütün işlerin başı O’nun elinde olabilir, Allah’a itaat etmek insan mal ve bedeninde veya toplumsal konularda bir takım menfaatleri peşinden getirebilir, insanın esenliğini artırabilir, toplumda cinayet, tecavüz ve hırsızlığı azaltabilir ve toplumda insanların güvenlik, huzur ve asayişini artırabilir. Nitekim Yüce Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor:

“(O) ülkelerin halkı inanıp (kötülüklerden) korunsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bolluklar açardık.” (A’raf/96)

Evet bunlar ve bunlara benzer olasılık ve ihtimaller insanda “menfaat istemi” dürtüsünün -ki sürekli bu olasılık ve ihtimaller ile insanı tahrik etmektedir- onu Allah’ı tanıma hususunda araştırma ve düşünmeye, tartışma ve incelemeye, okuma ve etüt etmeye, öğretme ve öğrenmeye ve bu deruni ateşi söndürmeye koyulmasına dönük çabalamaya ve arayışa girişmesi için yeterlidir. Çünkü insan güçlü bir şekilde pozitivist olup duyusal idraklerin ve zahiri ve maddi zevklerin derin olarak etkisinde saklandığından, kesinlikle bu dünyaya ait maddi menfaatlere yönelik dikkat, diğer âleme ait manevi yönlere yönelik dikkatten çok kendisini etki altında bırakacaktır. Bu yüzden, terbiyesel düzlemde de bu etkenlerden güzel bir şekilde istifade edilebilir.

F – Bu alanda genel düzeyde derin etki bırakabilecek ikinci bir dürtü de “acıdan kaçma” veya “elemi önleme” dürtüsünden ibarettir. Gerçekte bunun bundan önce belirttiğimiz menfaat istemi dürtüsüyle birlikte bir madalyonun iki yüzü sayıldığı ve tıpkı onun gibi, insanın duyusallık eğilimi özelliğinden addedildiği söylenebilir.

İnsan dünyevi dert, acı ve azaplardan güvenlikte olmak ve bu maddi dünyada ona pusu kurmuş yırtıcı hayvanlar, hastalıklar, savaşlar ve birçok tehlikelerden kaçmak için sürekli düşünmekte, plan kurmakta ve çabalamaktadır. Bu dürtü onda o kadar güçlüdür ki en büyük insani güç, çaba, fırsat ve sermayeleri kendine özgü kılmaktadır. Öyle ki yıkıcı atom bombalarının kimyasal ve biyolojik silahların yapımındaki devletlerin ve süper güçlerin silahlanma yarışının, önemli insani güç ve yeteneklerin harcanmasının veya diktatörce hareketlere girişmenin ve insani saygınlığı ayaklar altına almanın önemli nedenlerinden birinin de karşı taraftaki düşmandan ve tehlike, acı ve zararlardan korkma dürtüsü olduğu söylenebilir. Zira bu alanda bir aksamanın olması durumunda bunların insana yönelmesi ve onun emniyetini tehdit etmesi imkan dahilindedir.

Bundan dolayı, bu güçlü bir etken olup insanın güçlü boyutlarından biridir ki terbiyesel alanlarda ve insanın tekâmülüne cihet vermede iyi bir şekilde ona yaslanılabilir. Hatta bu dünyaya özgü zahiri, yüzeysel ve maddi idraklerle uğraşı olan ve daha üstün idraklerden gafil olan halkın gazeli ve insanların çoğu hususunda insani aşkın dürtülerinden çok bu yüzeysel ve daha somut olan dürtülerden istifade edilmesi gerektiğini söyleyebiliriz.

Kur’an, “menfaat istemi” ve “acıdan kaçma” dan ibaret olan bu iki dürtünün varlığını insanda kabul etmiş ve muhtelif düzeylerde ve çeşitli alanlarda insanın yetiştirilmesi ve terbiye edilmesi için o ikisinin varlığından geniş bir ölçüde istifade etmiştir. Kur’an özellikle toplumsal boyutlarda daha çok “elemi önleme” ve “acıdan kaçma” dürtüsünü öneme haiz görmektedir. Bu türden ayetler Kur’an’da çok olduğundan detaylıca onları incelemek mümkün değildir. Ama örnek olarak ayetlerden bir bölümüne burada yer vereceğiz:

“Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüz değnek (kırbaç) vurun; Allah’a ve ahiret gününe inananlar iseniz Allah’ın cezasını uygulamada sizi, onlara karşı acıma duygusu kaplamasın. Mü’minlerden bir grup da onlara yapılan azâba şâhid olsun.” (Nûr/2)

Bu ayette acıdan kaçma dürtüsünden yararlanılmıştır. Müslümanların terbiye ve yetiştirilmesi, İslam toplumunu temizlemek ve bozulmayla mücadele etmek için üç acı etkeninden istifade edilmiştir. Birincisi, değnek yeme acısıdır. İkincisi diğerlerinin onlara önem vermemesi ve acımaması acısıdır. Üçüncüsü ise, haysiyetin gitme acısıdır ki inananlardan bir grubun seyretmesiyle zina eden şahıs hususunda gerçekleşmektedir.

Allah’a ve Elçisine itâ’at edin, birbirinizle çekişmeyin, yoksa korkuya kapılırsınız, devletiniz gider. Sabredin, çünkü Allâh sabredenlerle beraberdir.” (Enfal/46)

Ve şöyle buyruluyor:

“Sebelilerin yurtlarında Allah’ın kudretine bir işaret vardır: Sağlı sollu iki bahçe vardı. Onlara: “Rabbinizin verdiği rızktan yiyin ve O’na şükredin. İşte hoş bir şehir ve bağışlayan bir Rab” denmişti. Fakat onlar yüz cevirdiler; bunun için Biz de üzerlerine Arim selini gönderdik, onların bahçelerini, buruk yemişli, ılgınlı ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik. İşte böylece, inkârlarından ötürü onları cezalandırdık. Biz nankörden başkasına ceza mı veririz?” (Sebe’/15-16-17)

            Ve şöyle buyruluyor:

            “Gökte olanın sizi yerin dibine geçirmesinden güvende misiniz? O zaman, yer, sarsıldıkça sarsılır. Gökte olanın başınıza taş yağdırmasından güvende misiniz? Benim uyarmamın nasıl olduğunu yakında bileceksiniz.” (Mülk/16-17)

Ve şöyle buyruluyor:

Ey inananlar, Allah’ın size olan nimetini hatırlayın, hani bir zaman size ordular gelmişti de biz onların üzerine bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allâh, yaptıklarınızı görmekteydi.” (Ahzab/9)

Ve bir ayette tümel bir kanun ve sünnet şeklinde şöyle buyruluyor:

Bu, Allah’ın bir kavme verdiği nimeti, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmemesinden dolayıdır.” (Enfal/53)

Bunlar ve birçok başka ayet, fayda ve zarardan ibaret olan bahsimizin konusu iki dürtüyü insanda varsaymış, muhtelif içtimai ve ferdi alanlarda gelişme ve yetkinlik yolunda insanın hidayete ermesi gayesiyle o ikisinin varlığından istifade etmiştir.

Bizim buradaki sözümüz şudur: Fertlerin çoğunda yaygın ve bununla birlikte derin ve etkili olan bu iki dürtüden onları çabalamaya, düşünsel ve idraki faaliyete yöneltme yolunda istifade edilebilir ve o ikisini aktif hale getirip yöneltmekle onları Allah’ı tanıma ve marifet yolunda ilerletmek mümkündür.

İnsan kendi fayda ve zararının bir kimsenin elinde olduğunu ve O’nun kendisini nimetlere boğabileceğini veya bela, acı ve musibetlere duçar kılabileceğini bilirse, yahut bunun ihtimalini bile verirse, çabalamaya ve arayışa girişecektir. Zira onu tanımak ve tanıdıktan sonra da onun lütuf, iyilik ve nimetlerine sahip olacak şekilde davranmak ve onun tarafından insana yönelebilecek öfke, gazap ve zararlardan korunmak isteyecektir. Kur’an özellikle bu düzlemde şöyle buyuruyor:

Allah’tan başka; sana ne fayda, ne de zarar veremeyecek olan şeylere yalvarma! Eğer böyle yaparsan, o takdirde sen muhakkak zâlimlerden olursun. (diye emredilmiştir) Eğer Allâh sana bir zarar dokundursa onu, yine O’ndan başka kaldıracak yoktur ve eğer sana bir hayır dilese, O’nun keremini de geri çevirecek yoktur. Hayrını, kullarından dilediğine verir. O, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Yunus/106-107)

Kur’an İbrahim’in dilinden zarif bir ifadeyle bu hususa vurguda bulunup şöyle buyuruyor:

Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O’dur. Beni yediren de, içiren de O’dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O’dur. Ahiret gününde yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O’dur.” (Şuârâ/78-79-80-81-82)

G – Bu alanda etkili olan ve işlerliği olabilecek etken ve maddi dürtülerden bir diğeri de “ruhsal sükûnet ve huzura olan meyil” dir. İnsan Yüce Allah’a inanma ve iman etmeyle kendisi için sanki sağlam bir sığınak, çok şefkatli ve güçlü bir yar ve yardımcı, hami ve destekçi bulmuş olur. Bu insanın kendisini huzurlu hissetmesine ve kendisine güvenmesine yol açar.

İnsanların dünyasında gündemde olan ve günbegün daha fazla gündemi işgal eden önemli konulardan biri de insanların ruhsal acılarıdır. Ruhsal elem ve ıstırapları ortadan kaldırmanın ve onlarla mücadele etmenin yollarını keşfetmek ve bu vesileyle insana ve insanlık toplumuna bir hizmet etmek gayesiyle psikoloji alanında büyük çaplı araştırma ve incelemeler yapılmıştır.

Bizler ise Allah’a inanmanın ve onunla ünsiyet kurmanın inanmış bir şahıs için en büyük ruhi huzuru hediye getireceğini bilmekteyiz. Bizzat bunun kendisi, yitiklerini yani ruhsal huzurlarını bulma hususunda çaba ve arayış içinde olan insanlara bu yolda adım atmaları ve huzur veren Allah’ı aramaları ve O’nu tanımada gayret sarf etmeleri için önemli bir dürtü olabilir:

İyi bilin ki gönüller, ancak Allâh’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d/28)

Bütün bu acı, elem ve ıstıraplara maruz kalan, önemli bir şekilde huzura temayülü olan, onu elde etmek için bütünüyle çabalamaya ve birçok bedel ödemeye hazır olan insanın her ne kadar bu hakikate inancı olmasa da bir ihtimal düzeyinde bu yoldan da huzura ulaşabileceğine, insanın çöküş ve onun ruhunun yorulmasına neden teşkil eden elem ve acılarla mücadele edilebileceğine inandığını varsayarsak, bu ihtimal, Allah’ı tanıma yolunda onun ciddiyet ve çaba göstermesine sebep olacaktır. Bazı kimseler için bu hakikat o kadar değerlidir ki bütün varlıklarını ve büyük servetlerini onu elde etmek için harcamaya hazırdırlar. Onu bulmak için bu yoldan gitmenin gerekliliğine dair zayıf bir ihtimal verseler dahi, çabalarını bu yöne kaydıracaklardır.

Elbette Müslüman bir toplumda yaşayan, iman nimetine ve ilahi lütfun sayesinde nispi bir huzura sahip olan bizler, gerektiği şekilde bu sözün mefhumunu derk etmeyebiliriz. Ama iman nimetinden yoksun olan, yaşamı anlamsız bilen, boşluk hisseden, kendileri için bir dayanak görmeyen, geleceği karanlık ve bulanık gören fert ve toplumlar, ıstırap, vahşet ve kaygılanmadan acı çekeceklerdir. Her ne kadar onlar için bütün maddi nimetler temin edilse de olması gerektiği şekilde huzura kavuşamayacaklardır. Onlar küçük olayların karşısında bile güçlükle dayanmaktadırlar. Onların mukabilinde inanmış ve Allah’ı tanıyan bir şahıs ise olayların karşısında dimdik olup kontrolünü kaybetmekten uzaktır. Nitekim bir hadiste şöyle buyruluyor:

“İnanmış kimse tufanların kendisini sarsamayacağı yalçın bir dağ gibidir.

Bundan dolayı, henüz ilahi marifeti elde etmemiş ama ciddi bir şekilde ruhi huzuru kazanma peşinde olan bir insan, en azından Allah’a tapmanın ve O’nu anmanın gönül huzuruna sebep olacağı ihtimalini verdiği zaman, bir olasılık vesilesi sıfatıyla Yüce Allah ile ilgili bilgi elde etmeye koyulacaktır.

H – Diğer bir etken de beşeri menfaat ve maslahatların kazanılmasıdır. Bozulmaya ve dejenerasyona müptela olan insanlık toplumlarının ve bazılarının bataklığa battığı toplumların tümü, acı içinde kıvranmaktadır. Reformistler ve düşünürler, bozulma ve çökmeden kurtulmak için bir yol bulmanın düşüncesindedir. Şimdi eğer insana yol gösterebilecek bir Tanrı’nın var olduğu ihtimalini verecek olurlarsa, gerçekte insanlığın yitiği olan bu varlığı bulmak için kesinlikle O’nun peşine düşeceklerdir. Bu, insanı Allah’ı tanıma hususunda çabalamaya iten güçlü bir dürtüdür. Fertler, sosyal dertleri derk ettikleri ölçüde bu meydanda çaba sarf edeceklerdir.

Elbette ilahi ve İslami toplumlarda da böyle düzensizlik ve sorunlar mevcuttur ama birinci olarak, bu düzensizlikler Allah’tan habersiz olan toplumların maruz kaldığı bahtsızlıklarla mukayese edildiğinde zikre şayan değildir.

İkinci olarak İslami toplumların problemleri de iman zaafından ve doğru tam olarak Allah’ın buyruklarına göre hareket etmemekten kaynaklanmaktadır. Bu zaaf noktalarının ortadan kaldırılması ve amelde dikkatin fazlalaşması oranında o problemler de ortadan kalkacaktır.

Bu konunun sonunda şu neticeye ulaştık: İnsanda muhtelif dürtüler onun Yüce Allah’ı tanımasına neden olabilmektedir. Onların tümel usulleri ise şunlardan ibarettir: Hakikat istemi, kemal istemi, kendini sevme, hakkı tanıma, faydayı elde etme ve zararı defetme dürtüleri Bunlardan bazıları da değişik dallara sahiptir. Bizler, onları tahrik ve takviye etme ve de onlara cihet vermeyle insanın terbiye edilmesi, yetiştirilmesi ve yücelmesi alanında faydalı bir çaba gösterebilir, onda marifet ve Yüce Allah’ı tanımayı icat edebilir ve onun gelişim ve kemaline katkıda bulunabiliriz. Not; Kaynak; “Allah’ı tanımak

*****************************************************

ALLAH’IN İKRAMLARI.

Bilirsiniz Allah’tır insanı yaratan,

Sahip olduğu her şey,

İkramdır O’ndan.

Neymiş bunlar diye sorarsak eğer,

Dört şeyden bahsetsek buna değer.

Birincisi fıtrattır. Yani doğası (1),

Tertemiz olarak vermiş onu,

Bulunmaz kir ve pası.

İrade vermiş sana hem de vicdan,

Doğrular ordadır eğer kullanırsan.

İradeyi kullanırsın dilediğince,

O da yaratacaktır hemen ce.

Diğer ikram ne derseniz,

Duyu ve şuurdur bilirseniz. (2)

Bu şuurdur insanı insan yapan,

Diğer varlıklardan üstün kılan,

Mesela bir fareyi düşünün,

Tuzaktaki peynire baksa şöyle bir,

Başka şey görmez, onu gıda bilir.

Altındaki tuzağı istese de göremez,

Neden yakalandığını inan bilemez.

İnsan da baksa oradaki peynire,

Tuzak olduğunu o an bilecektir.

Bu büyük bir ikram değil de nedir.

Allah’ın insana 3. ikramı akıldır,(3)

Doğruyu, yanlışı, kıyaslamayı,

Sahip olduğu akılla yapacaktır.

4. İkram nedir derseniz,

Vahydir o artık düşünürseniz. (4)

Doğruların tek kaynağı onlardır,

Her şeyi yaratanın insana,

Gönderdiği doğrulardır.

Kullanma kılavuzu olarak,

Kabul et onu,

Her şeyi bilen ve yaratan,

Göndermiştir onu.

Değerini bil dostum harcama kendini,

Sonra pişman olursun ezilen sinek gibi.

Yaşadığın her an fırsatın olsun,

Dilerim her şey gönlünce olsun.

(1) – “O halde yüzünü, Allah’ı bir tanıyarak dine, Allah’ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah’ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler. (Rum/30)

(2) – “Bir dil ve bir çift dudak (konuşmak için) vermedik mi?”
“Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi; iki apaçık yolu (hayır ve şer yollarını) göstermedik mi? (Belet/9-10)

(3) – “Bu Kur’ân, kendisiyle uyarılsınlar, Allah’ın ancak bir tek ilâh olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara gönderilmiş bir tebliğdir.” (İbrahim/52)

(4) – “Kuşkusuz biz ona yolu gösterdik; ister şükredici olsun, ister nankör.” (İnsan/2) (A.Akar )

********************************************************************************

ALLAH’A YAKLAŞMAK, YAKÎN.

Allah’a yaklaşmanın yollarını, bu yolların konakları, varılacak makamları beş fasılda bildirilecektir.

Cenab-ı Hakkı bilme ve tanımanın anahtarı, insanın kendi nefsini bilmesidir. İrfan nuru ârifin kalbine akar En yüksek direk Allah’ı bilmektir.

Ârif olan dünyayı unutur Allah bilgisine erer ve kendinden geçerek onunla kalır. Bu suretle de her türlü korku ve üzüntüden uzak ve emin olur. Cenab-ı Hakkı noksan (selbî) sıfatlardan uzak ve emin olur. Cenab-ı Hakkı noksan sıfatlardan uzak ve kemâl sıfatlarıyla vasıflanmış olduğunu bilir. Bu bilgiler 9 madde de açıklanacaktır.

Madde 1 – Allah’ı bilmeyi ve bu bilginin önemini bildiren ayet ve hadisler;

Ey Aziz bil ki Cenab-ı Hakk kullarına kendisini bilip tanımalarını teşvik eden ve öğrenme yolunu göstererek Kur’an da birçok ayetler indirmiştir. Hz. Peygamber de Müteaddit hadislerde bunun lüzum ve önemine lüzum ve önemine işaret buyurmuşlardır.

Ayet;

Cenab-ı Hakk “Bir kimseye Nûr vermezse o hiçbir zaman nûr sahibi olamaz, nurlanamaz.” Allah işiten ve görendir. (Nûr/40)

Kutsi Hadisler;

Ey Âdemoğlu nefsini bilen gerçekten beni bilir. Beni bilen de mutlaka beni ister, beni isteyen de bulur ve dileklerine erer. O zaman gönlünde benden başkası yaşamaz.

Ey Âdemoğlu alçak gönüllü ol ki beni bilip tanıyasın. Beni görebilmek için aç kal, bana ermen için yalnızlığa çekilip ibadet et.

Ey Âdemoğlu kalbinden marifetimi yitirenin kalbi kör olur. Beni bilenin kalbinde ne hüzün ne de korku kalır.

Hz. Peygamberin Hadisleri;

Ben Allah’ı ziyadesi ile bilirim, çünkü bu bilgi kalp işidir.

Allah’ı gerçekten tanır ve bilirseniz dualarınızla dağlar yok olur.

Allah’ını en iyi bileniniz nefsini iyi bilendir.

Allah’ımı en güzel şekilde gördüm, elini iki omuzumun arasına koyunca soğukluğunu memelerimin arasında duydum. Bundan sonra göklerde ve yerde ne varsa hepsini öğrendim.

Madde 2 – Nefis bilgisi Marifetullah’ın sebebi olduğunu bildirir.

Nefsini bilen muhakkak Allah’ını da bilir.

Nefsini bilen her ilim ve marifete vakıf olur. Nefsini bilen Allah’a yakın, mutlu, bilmeyen ise ondan uzak olur.

Nefsini bilen Hakkı bilir, bilmeyen sapıklık içinde helak olur.

Nefsini bilen âlemin gizliliklerini de bilir, bu fani dünyaya önem vermez ve sonsuz kurtuluşa nail olur.

Nefsini bilen fazıldır, bilmeyen Haktan gafildir.

Nefsini bilen Allah’tan uzak kalmamış gafletten kurtulmuş ve O’nun yüksek huzuruna varmış olur.

İnsana nefsini öğreten akıl en yüksek akıldır. Allah’a yakîn olma yolunu seçmek hikmetin en üstünüdür.

Nefsini bilmeyen Allah’tan gafildir O’nu bilemez.

Cenab-ı Hakk Davud (AS) a “Nefsini bil ki beni bilesin” diye buyurmuş. Davud (AS) da Ya rabbi, nefsimi nasıl bileyim ve seni nice tanıyayım? Diye sormuş. Allah’ta ona; “Nefsini aciz, zayıf ve fani olduğun u bil ki benim kuvvetli, kudretli ve Bâki olduğumu bilesin ve ondan beni benimle bulasın.” Diye cevap vermiş.

Madde 3 – Marifet-i Mevlânın (Allah’ı bilme) en yüksek dilen ve gaye olduğunu bildirir.

Marifetullah gönülde bir nurdur, Allah sevgisi, ruhun zaferi ve sevinç kaynağıdır. Allah’ın birliğine inanış, ona bağlanma ve huzur içinde yaşama anahtarıdır.

Marifetullah büyük bir hazinedir, O’nun sevgisi sonsuz bir zaferdir.

Allah’ı bilen uyanık ve halktan özür dileyici olur.

İlim halkın, marifet Hakkın öğretmesiyle kazanılır. Yani ilim öğrenme, marifet tanıma yolu ile elde edilir.

İlmin meyvesi marifetullahtır, marifetullahın meyvesi Allah’ın buyruklarını yerine getirmektir.

Hakkın müşahedesi (Allah’ı görme) gözle olmaz, ancak gerçek bir imana sahip kalp O’nu idrak edebilir.

En faydalı ilim marifetullahtır, bunun yeri de uyanık kalptir. Allah’ın birliğini tanımak marifet, O’nun benzeri bulunmadığını bilmek hakiki tevhiddir.

İrfanın hakikati, eşyanın hakikatlerine nüfuz etmek ve eşyayı zatında olduğu gibi görmektir. Marifetullah, Allah’ın her varlıktan önce ve her şeyden sonra olduğunu, içte ve dışta görünenin, her şeyi bilen, her işinde hâkim olan ve bütün yaratıklara bol rızıklar ihsan edenin O olduğunu bilmektir.

Allah’ın kullarına en büyük ihsanı 2 şeydir;

Biri marifetullah diğeri muhabbetullahtır. (Allah sevgisi. Marifetullah gönülde nûr, ışıktır, muhabbetullah Allah’tan gayri sevgileri yakan bir ateştir. Allah’ı bilmek O’nu daima anmakla hayat bulmaktır. Allah’ın zikrinden uzak kalmak, O’nu unutmak cehalet karanlığında kalmaktır.

Marifetullah hakikati Allah’ı dille zikretmek, sevgisini kalpte yaşatmak ve bu gayretle huzuruna gitmektir. Marifetullah canda bir inançtır ki bütün vücut organları onunla rahata erer ve gönülde bir hayattır ki ruh onunla mutmaindir, huzur içindedir.

Marifetullah gönül âleminde güneş gibidir, akıl aya, ilim de yıldızlara benzer. Marifetullah öyle bir cevherdir ki arşın altında bulunan her şey onunla aydınlanır.

Madde 4 – Ârifin masivayı (Allah’tan gayrisini) unutup Hz. Mevlâ’yı bulduğunu bildirir.

Ârif odur ki hiçbir iş ve faaliyet onu Allah ile meşgul olmaktan alıkoyamaz ve bir an bile Allah’ın huzurundan ayrılıp gafil olmaz.

Ârif odur ki kendisi susar ve Hakk onun sırlarından söyler. Ârif odur ki masivayı bırakıp yalnız bildiğiyle (Allah ile) meşguldür.

Ârif odur ki kendi tedbirini bırakır Hakkın tedbirine sarılır, onu bekler, ona önem verir. Ârif odur ki hiçbir şeye üzülmez, her ne olsa sevinir.

Ârif odur ki derin ve devamlı düşüncesiyle melekler alemini aşar. Ârif odur ki irfanını mutluluğunun sermayesi bilir ve onu ehli olmayan, anlamayan kimselere söylemekten çekinir ve tiksinir.

Ârif odur ki Allah’tan gayrisine ısınmaz ve başkasını hatırından bile geçirmez.

Ârif odur ki kendi sıfatlarını Allah’ın sıfatlarında yok eder, ta ki O’ndan gayrisini bilmeyip O’nunla söyleyip, O’nunla işite.

Abid’i yaşatan su ve ekmek, ârifi yaşatan ise irfan nurudur.

İlim nehirdir, Hikmet denizdir, Âlimler nehirleri tavaf ederler (çevrelerinde dolaşırlar) Hikmet sahipleri denizlere dalarlar. Ârifler ise kurtuluş gemilerinde gezerler.

Ârif odur ki Allah’ın sırlarını ehli olmayana anlamayana açıklamaz. Sevinç ve acılarını kimseye söylemez.

Madde 5 – Ârifinin kendi vücudundan fâni olup Allah ile bekâ bulduğunu bildirir.

Bu kulun cismi dünyada kalbi ahirete bağlıdır. Manevi alanda günbegün ilerledikçe dünyadan yüz çeviren ve bu yüzden halk tarafından kınanan bu kimsenin, yüksek âleme karşı özleyişi artar ve ölümü arzulamaya başlar. Vakta ki vadesi gelir gül ve reyhan kokuları içinde ve cennetle müjdelenen ruhu uçar ve hoş nefsi sevinerek bu oyuncak dünyayı bırakıp Allah’ın yakınına varır. Fakir ve zayıf olan nefis için orada büyük mülk ve sonsuz nimetler vardır. O Allah’tan rahmet, şefkat, selâm ve anlatılması imkânsız ikram ve lütuflar görür. Bu daimi devlet ebediyen elden çıkmaz.

Bir hadisi şerifte denilmiştir ki Dünyada muhakkak bir cennet vardır onu bulan kimsede cennet arzusu kalmaz. O cennette marifetullahtır.

Beyt;

Bugünkü cenneti irfana dâhil olsa uşşak,

Yarın ki yad olan huri veya gılmanı neylerler.

Madde 6 – Ârifin korku ve hüznünden emin ve kurtulmuş olarak ve Allah’a ısınarak huzur ve rahat içinde şen ve neşeli yaşadığını bildirir.

Ârifin Allah ile arası iyi olduğu için halk ile de arası iyidir.

Ârif cismini Mevlâ’sının rızasına vakfedip rahata ermiştir. Ârifin Halk ile muamelesi Hakka uymak içindir. Ârifin bütün arzuları yok olmuş ki onun hiçbir muradı kalmamıştır.

Ârifin bir alameti de bazen seni öyle karşılar ki sanki onun en yakın dostu sensin. Bazen de sana öyle bir yüz çevirir ki sanki seni ne biliyor, ne tanıyor. Nitekim Hz. Peygamber de ev halkıyla sohbette iken ezan sesini duyar duymaz yerinden öyle bir fırlardı ki sanki onlarla konuşan o değildi.

Madde 7 – Zahid ehliyle İrfan ehlinin yani iyi insanlarla Allah’a yakın olanların farkını bildirir.

Zahid gezici, ârif uçucudur.

Âlim söylediklerinin aşağısında, ârif onların üstündedir.

Ârif marifeti ehlullahtan başkasına söylemez. Susması en iyi sözdür.

Zâhidin ibadeti alâka iledir, ârifin ki zevkledir.

Zâhid ahireti ârif Mevlâ’yı ister.

Zâhid nefsiyledir, ârif Allah’ı iledir.

Zâhidin zikri dili ile, ârifinki kalp ve canıyladır.

Zâhidin kalbi sebeplerledir, ârifin ruhu Allah iledir.

Mü’minin bakışı Allah’ın nuru ile, ârifin ki Allah iledir.

Mü’min Allah’ın ipine, ârif Allah’a tutunur.

Ârif cismini ruhuna, ruhunu da Allah’a feda etmiştir. Zâhid nefsiyle halka bakıp düşman kesilir ve üzülür,

Abidin kuvveti su ve ekmekte, ârifin kuvveti Allah’ı anmaktadır. Gafilin kıblesi Altın ve gümüş, ârifin kıblesi ise Rahîm olan Allah ve O’nun nurudur.

Madde 8 – İrfan ehlinin yüksek şanını ve irfanlarının kemâlini bildirir.

Cenab-ı Hakk kendini bilir, O’ndan başka hiç kimse kendisini bilemez. Ârifler Hakkı yine Hakk ile bilirler ve her şeyde Hakkı görürler.

Ârifler dünyayı geçici bir hayal olarak görür ve bu sebepten ona bağlanmazlar, Allah’tan başkasını istemezler.

Ârifin kalbi Allah’a dönüş ve varışta sürati şiddetli rüzgârlardan ve göz kamaştırıcı şimşekten daha hızlıdır.

Madde 9 – Cenab-ı Hakkın sıfat-ı selbiyeden (eksik sıfatlardan) münezzeh, kemâl ve sübut sıfatlarıyla muttasıf olduğunu kâinat zerrelerinin hepsi âlemin bütün cüzleri, tüm yaratıkların ve insanoğlunun iş ve halleri O’nun kudret ve tedbiriyle idare edildiğini bildirir.

Cenab-ı Hakk birdir, ortağı ve benzeri yoktur. Yemek, içmek, giyinmek, uyumak âdetinden doğmaktan ve doğurulmaktan münezzehtir. Yerde ve gökte, solda, sağda, yukarıda, aşağıda değildir. Cihetten ve mekândan münezzehtir. Suretten şekilden, organdan, renkten münezzehtir. Varlığının başı ve sonu yoktur, varlığı kendisindendir başkasından değildir. Korku, keder, hastalık gibi değişikliklerden kısaca bütün eksikliklerden münezzehtir.

Bu âlem yokken O vardı, istese âlemi bir anda yok eder ve yine var eder, O’na hiçbir şeyin gücü yetmez. Her şeye O hükmeder, başkasından zarar ve fayda görmekten münezzehtir. Bütün insanlar Mü’min olsa ve daim ibadet etseler O’na bir fayda vermediği gibi, hepsi kâfir ve kötü olsalar da O’na bir zarar gelmez. Bunlar sıfat-ı selbiyedir ki Allah bunlardan arınmıştır, münezzehtir.

Not Kaynak; E. İbrahin Hakkı-Marifetullah/Cilt1/s.152-161

*********************************************************

ALLAH’A YAKINLIK

Mânevi bir hal içinde bulunduğun zaman başkasını isteme. İster daha altını, ister daha üstünü, hiçbir makam arzu etme.

Padişah kapısına geldiğinde hemen içeri girmeyi isteme, zorla içeri alınıncaya kadar bekle. Kendi isteğinle değil zorla içeri alınmalısın. Tekrar tekrar istemelisin, pek nazlı da olma.

İçeri girmek için mücerret izinle de yetinme, seni tecrübe için olabilir, belki de padişah tarafından deneniyorsun. Koşma, bekle ta ki seni zorla içeri alsınlar. Bu şekilde içeri alınman senin için bir fazilet olur, padişah tarafından sana bir ikram olur.

Saraya bu şekilde girdikten sonra seni kimse tekdir edemez. Tekdir sana ancak yapacağın kusurdan dolayı gelir. O seni bizzat içeri aldıktan sonra korku da olmaz. Padişahın yaptıklarından mes’ul olmazsın. Ancak kendi isteğinle yaptığın şey sonunda mes’ul duruma düşersin. Yaptığın hareket neticesi sana taarruz vaki olur.

Bu makamda senin için iyi olmayan şey kendi arzunla hareket etmendir. Sabrın azlığı, edebe riayetsizliğin, bulunduğun hale rıza göstermemen senin için hiçte iyi olmayan hareketlerdir.

Saraya girmek sana nasip olursa başını önüne eğ gözlerini etrafta gezdirmekten sakın Edepli, terbiyeli olarak verilen her hizmet ve vazifeyi yapmaya çalış. Daha fazla yükselmeyi isteme.

Ayet: “ Onlara verdiğimiz dünyalıklara gözlerini çevirme, (Hicr/88) onları tecrübe etmek için, dünya süsü olarak kadın verdik. Rabbın sana verdiği rızık, hem hayırlı hem de devamlıdır. Allah-ü Teala, bu ayetle seçkin Peygamberine edep öğretiyor, dolayısıyla bize.

– Halini muhafaza et, verilene razı ol. Buyrulmasındaki Murad:

– Sana verdiğim pek çok hayır, peygamberlik, ilim kanaat, sabır, İslam dini üzerindeki saltanat ve o yoldaki mücadele senin için en büyük nimettir. Ötekilere verdiklerimden daha iyi ve güzeldir.

Bütün hayır, haddi bilmekte ve ona razı olmaktadır. Bununla beraber başkalarının hiçbir şeyine göz dikmemektedir. Başka bir şeye iltifat etmemektedir. Çünkü o baktığın ve arzu ettiğin şey üç kısma ayrılır. Birincisi, senin nasibin olmasıdır. İkincisi başkasının nasibi olma ihtimali. Üçüncüsü, ne senin ne de başkasınındır. İhtimal ki; Allâh-ı Teâlâ, onu bir tecrübe vasıtası olarak yaratmıştır.

Baktığın şey her ne ise. Eğer o, sana nasip olmuşsa ihtirasa düşüp ardından koşsan da gelir koşmasan da. İstesen de gelir, istemesen de. Bu hale göre, mutlaka onu elde etmek için çırpınman ve edebe uymayan bazı hareketler yapman sana yakışmaz. Bu hal, ilim ve akıl ölçüsüne vurulursa hiç de sevilen bir şey olarak meydana çıkmaz.

Eğer o şey, başkasının nasibi ise çırpınman niçin? Çünkü o şey sana hiçbir zaman gelmez.

Yine o şey, ihtimal ki hiç kimsenin nasibi değildir, fitne ve tecrübe için yaratılmıştır. Böyle olduğuna göre, akıllı olan kimse nasıl nefsi için, böyle bir fitneyi ister. Ve kendine celb etmeği arzu eder?

Bu izahlardan anlaşılıyor ki; Bütün selamet ve iyilik, manevi hali muhafazada ve haddi tecavüz etmemededir. Avuç içi kadar dar yerde de kalsan, geniş sahalara da çıksan, her ikisi de sana göre müsavi olmalı ve yukarıda anlattığımız halini ve edebini muhafaza etmeğe çalışmalısın. Başını önüne eğ. Çok edepli ol. Daha da üstün vazife görmeğe çalış. Çünkü padişaha en çok sen yakınsın, senin kabahatin de çabuk görülür. Bu sebepten senin için tehlike daha fazladır.

Bulunduğun halin daha üstüne ve daha aşağısına geçmeği isteme. Orada sabit kalmayı, baki olmayı arzu etme. Bulunduğun vazifenin şeklini değiştirmeğe yeltenme. Böyle bir şey yapmağa senin bir salahiyetin yoktur. Böyle bir şey yaparsan nimetleri inkâr yolunu tutmuş olursun; bu ise, dünya ahirette sahibini utandırır.

Sonuna kadar, anlattığımız şeyleri yapmağa çalış. Neticede öyle bir hale gelirsin ki, o halde senin için bir makam verilir. Seni ondan hiç ayırmazlar. Sen de onun, Allah tarafından bir vergi olduğunu anlarsın. Böyle oluşun delili ve beyanı meydandadır, bunu bilir ve o halin devamına çalışırsın. Veliler için haller vardır. Ebdal için makamlar vardır. Ve sana hidayeti Allah nasip edecektir. (Ş. Abdülkâdir Geylâni-Fütuh-ül Gayb)

************************************************************

Devam edecek

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 17 Eylül 2015 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: