RSS

ESMA DERSLERİ 1 – “ALLAH” I TANIMAK – III

25 Eyl

ARAŞTIRMALAR 3

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

HZ. MUHAMMED’İN AÇIKLADIĞI “ALLAH”

“TANRI”DAN “ALLAH”A

“İnsan gibi düşünen bir TANRI”dan, “ALLÂH” anlayışına!

İnsanoğlu, asırlar ve asırlar boyunca, karşılaştığı pek çok olayın üstesinden gelememenin aczi ile bir yerlere, bir şeylere sığınma, bir şeylerden medet umma duygusu içinde, aklı erebil¬diğince çeşitli nesnelere tapınma hissi duymuştur.

Bu tapınma, medet umma, başarı isteme gibi duygular da doğal olarak insanı çeşitli tanrı kavramlarına yönelmeye ve onlardan arzuları doğrultusunda bir şeyler umut etmeye itmiştir.

Bu arayış içindeki insan, kendisinde güç vehmettiği, arzuladıklarını verebileceğini sandığı çeşitli nesneleri bir tanrı olarak varsaymaya başlamış ve böylece de tanrılara tapılma dönemine girilmiştir.

Tapılacak tanrıları önce yeryüzünden seçen insanoğlu, bu kabulleniş içinde, kâh madenlere, kâh nebatlara, kâh da hayvanlara tapınma yoluna gitmiştir.

Daha sonraki aşamada, yeryüzündekilerin bir tanrı değil, kendisi gibi bir ölümlü olduğunu fark edince; Nebi ve Resul’ler tarafından yeryüzünde yaşayan bu varlıkların tanrı olamayacağı kendilerine idrak ettirilince, bu tanrılarına tapmaktan vazgeçmişlerdir… Ancak ne var ki, bu defa da semâda bulunan, tanrı kabul ettikleri varlıklara yönelmişler ve çeşitli etkilerini fark ettikleri yıldızlara tapınmaya koyulmuşlardır.
İnsanoğlu neyin üstesinden gelememiş, neyin sırrını çöze¬memiş ise, o, insan için bir bilinmez güç olarak kalmış ve onda bir “tanrılık” kavramı kabul edilmiştir.

Oysa yerde veya semâda bir tanrı fikri günümüz bilimsel verilerine tamamıyla ters düşen, varsayımdan başka bir şey değildir… Nitekim bu bilimsel gerçekliğe ters düşen varsayım, Kur’ân-ı Kerîm tarafından da Kelime-i Tevhid ile, “tanrı yoktur” ifadesiyle reddedilmektedir.

Asırlar ve asırlar öncesinde ateşe ve yıldızlara tapınarak, “tanrı” mevhumu ile kendini kozaya hapseden insanoğlu; daha sonraki devirlerde de yetiştikleri çevrelerin şartlandırmaları ile tefekkürden uzak bir biçimde yaşam sürmelerinin pahasını “tanrılarına” köle olmak ve bununla kendilerini tatmin etmek suretiyle ödemişlerdir.

Kozalarını günden güne daha kalınlaştırmak ve daha içinden çıkılmaz hâle getirmek suretiyle!

Hz. Muhammed (aleyhisselâm), Mekke’de kendisinin “ALLÂH RASÛLÜ” olduğunu açıkladığı zaman, sadece KÂBE’de 360 farklı tanrıyı sembolize eden, 360 tane PUT bulunmaktaydı. İnsanlar, her biri ayrı bir görev yapan 360 tanrıyı simgeleyen bu putlara tapınarak tatmin olma yolu içindeydiler.

Düşünemiyorlardı yerde ya da semâda bir tanrı olamayacağını!.. Çünkü henüz evrenin gerçek boyutları hakkında bir fikirleri yoktu!

Yeryüzünde ya da semâda bir yıldızda oturup, Dünya’yı ve Dünya üzerindeki insanları yöneten; kâh onların işlerine karışıp, kâh da onları kendi hâllerine bırakıp imtihan eden; yukarıdan insanların davranışlarına bakıp, onları tanımaya çalışan ve nihayet hoşuna giden işler yapanları cennetine, emirlerine uymayanları da cehennemine yollayacak olan bir tanrı!

İşte bu vehim içindeki insanoğlunun o yeryüzündeki ya da semâdaki tanrısına yaranmak, onun gözüne girmek için, yapmadığı saçmalıklar kalmıyordu.

Hatta Hz. Ömer’in ifadesiyle, kurabiyeden, tanrılarını sembolize eden putu yapıyor; önce onun karşısına geçip tapınıyor; sonra da oturup, afiyetle o tanrıyı temsil eden putu yiyorlardı… Ve hatta, vehmettiği, var sandığı tanrıya yaranmak için sekiz yaşındaki kızını diri diri mezara koyup üzerine toprak atarak, onu ölüme mahkûm ediyorlardı!

TANRI-İLÂH; birimin ötesindeki, tapınılan varlık anlamına gelir. Övülen, yüceltilen, büyütülen ve bütün bun¬ların karşılığında da kişiye istek ve arzuları istikametinde bağışlarda bulunacağı umulan varlıktır TANRI!

O tanrı, sana birtakım emirler verecek; sen de onun emir¬lerine uyarak onun gönlünü edeceksin, ki seni cennetine soksun, sana sayısız dünya güzellikleri bağışlasın; ya da kendi hür aklın, hür iraden ile ona karşı gelmek suretiyle onun düşmanlığını kazanacaksın, o da bu yüzden senden intikam alıp, seni türlü türlü azaplara düçar edecek!

İşte insanlar, bu yanlış, bâtıl ve ilkel düşünce ve inanç içinde tanrılara taparlarken; Hz. Muhammed (aleyhisselâm), “ALLÂH RASÛLÜ” olduğunu, almış olduğu vahiy sonucu olarak açıklayıp; artık insanların tanrıya tapmaması için elinden gelen gayreti göstermeye başladı.

“TANRI YOKTUR SADECE ALLÂH VARDIR” mesajıyla insanlara gerçeği anlatmaya başlayan Hz. Muhammed’in vurguladığı bu gerçek,
KELİME-İ TEVHİD şeklinde formüle edilmişti.

Neydi, KELİME-İ TEVHİD’in mânâsı?

İslâm Dini’nin temelini, “LÂ İLÂHE İLLÂLLÂH” sözünün mânâsı oluşturur.

Lâ ilâhe illâllâh” ne demektir?

Bu söz basit olarak ele alınırsa;

TANRI yoktur sadece ALLÂH vardır” anlamında değerlendirilir.

Eğer kelimelerin anlamı üzerinde durursak.

Lâ ilâhe”de; “”, yoktur; “ilâhe”, “TANRI” demektir; yani, “Lâ ilâhe”, “tapınılacak tanrı yoktur” demektir.

Şimdi burada şu noktaya dikkat edelim;

Kelime-i Tevhid, “Lâ ilâhe” ile başlıyor… Ve başlangıçta, kesin bir hüküm vurgulanıyor:

Yoktur tapılacak varlık!” yani “lâ İlâhe!

Akabinde, bir açıklama geliyor.

İllâ”=“sadece”, “ALLÂH” vardır!.. “İLLÂ ALLÂH” yani “sadece ALLÂH!”

Burada özellikle vurgulamamız gereken son derece önemli bir husus vardır.

Dinde, tefekkürden uzak bir biçimde ezbercilikle yetişmiş, etiketi ne olursa olsun, bazı taklitçi kişilerin içine düştüğü, son derece önemli bir yanılgı vardır.

“Lâ ilâhe illâ ALLÂH” uyarısını, halkın anladığı Arapçanın sıradan kurallarıyla yorumlamak suretiyle, çok büyük bir hataya düşmektedirler!

             Şöyle ki. “Lâ recülün illâ Âli” dendiği zaman, bu ifade dilimize “Âli’den başka er kişi yoktur” ya da “Âli gibi er kişi yoktur” veya “Er kişi olarak Âli gibisi yoktur” tarzlarında çevrilebilir.

             Oysa “İLL” kelimesi “ALLÂH” kelimesiyle yan yana kullanıldığı zaman bu asla “ALLÂH gibi bir tanrı yoktur” şeklinde anlaşılamaz… Yani, “başka bir tanrı-ilâh vardır ama o ALLÂH gibi değildir” şeklinde yorumlanamaz. Çünkü “Allâh” isminin işaret ettiği anlam, böyle bir yaklaşımı temelden reddeder!

Ayrıca bir de şu hususu iyi anlamak gerekir;

KÂNE” yani “İDİ” eki, nasıl “ALLÂH” isminin işaret ettiği anlam yanında, genel kullanım mânâsını yitirir; geniş zaman kavramına dönüşürse; aynı şekilde “İLL” kelimesi de “ALLÂH” ismiyle yan yana gelince, genel kullanım alanı dışına taşıp “SADECE” kavramıyla anlaşılır!

Önce “KÂNE” sözcüğüne bir misal verelim; “KânAllâhu ğafûrur rahıyma” dendiği zaman; bunu, nasıl “ALLÂH ĞAFÛR ve RAHIYM İDİ” diye çeviremezsek; “ALLÂH” isminin işaret ettiği özellikler, geçmiş zamanla kayıtlanmaktan berî ise.

Aynı şekilde; “İLLÂ ALLÂH” dendiği zaman da, “illâ” kelimesinin asla “başka” ya da “gibi” anlamlarına anlaşılmayıp; “sadece” anlamıyla idrak ve kabul edilmesi zorunludur!

Zira “ALLÂH” isminin bize işaret ettiği varlığın özellikleri, kendi dışında bir mevcut kabul etmediği gibi, hele hele, Varlığı yanı sıra başka bir vücud sahibinden söz etmeyi hiç kabul etmez!

İşte bu sebeplerledir ki, gerek “İLL”, gerek “KÂNE” ve gerekse de bu türden, zaman ve vücud ifade eden kavramları “ALLÂH” ismiyle yan yana gördüğümüzde, bunları genel kullanımda anladığımız mânâda değil, “ALLÂH” isminin işaret ettiği kavrama uygun bir anlamda anlamak mecburiyetindeyiz.

Bunu yapmadığımız takdirde, ortaya çıkacak olan kavram, ötemizde, hatta evrenin ötesinde bir TANRI yani İLÂH kavramı olacaktır!

İşte bu gerçeği göz önüne almış olarak; bu noktayı ince bir dikkatle kavramaya çalışırsak fark ederiz ki; “Tapılacak tanrı yoktur, sadece ALLÂH vardır!

Bu cümleden birinci mânâ olarak açığa çıkan gerçek şudur:

Tapılacak tanrı yoktur”… Evet, burada, kesin olarak, tapılacak bir öte tanrı olmadığını vurguladıktan sonra, “İLLÂ ALLÂH” diyor.

           “İLL” kelimesi, yukarıda açıklamaya çalıştığımız üzere genel kullanım itibarıyla, “ancak” manasına anlaşılabileceği üzere; buradaki özellik dolayısıyla, “SADECE” anlamında kul¬lanılmıştır.

Evet, “İLL” kelimesi, “ALLÂH” kelimesiyle bir arada kullanıldığı zaman, kesinlikle “SADECE” anlamında algılan¬mak zorundadır, zira “ALLÂH”tan gayrı vücud sahibi yoktur ki, “ALLÂH” ona kıyaslansın veya o şeyle benzer kefeye konarak ona nispetle tarif edilsin!.. Bu hususu da geniş şekilde “HZ. MUHAMMED NEYİ OKUDU?” isimli kitabımızda açmaya çalıştık.

İşte bu gerçek dolayısıyladır ki, “İLL” kelimesi “ALLÂH” ismiyle yan yana kullanıldığı zaman bunu daima “SADECE” kelimesiyle tercüme etmek zorundayız.

Nitekim bu mânâ İngilizceye tercüme edilirken “There is no God BUT ALLÂH” şeklinde değil; “There is no God ONLY ALLÂH” Şeklinde tercüme edilmelidir… Ki böylece, İslâm Dini’nin getirmiş olduğu VAHDET, TEKLİK inanç veya düşünce sistemi fark edilebilsin.

Evet, sadece “ALLÂH” vardır ki, “rO ALLÂH, tapılacak bir tanrı değildir” anlamı mevcuttur bu açıklamada… Çünkü başta, kesin olarak “LÂ İLÂHE” yani “tapılacak TANRI yok¬tur” hükmü veriliyor!

Öyle ise “ALLÂH” İsmi ile İşaret Edilen, insanın dışında, ötesinde ve hatta bu var gördüğümüz varlıkların dışında ve ötesinde tapınılacak bir TANRI değildir!

Bu takdirde “tapınma” nedir, “kulluk” nedir?

Tapınma” ve “kulluk”.

Burada öncelikle üzerinde durmamız gereken konudur “tapınma” ve “kulluk”; bu kelimelerin anlamı nedir?

            “TAPINMA” kelimesi bir “tanrıya” bağımlı olarak kullanılır. Tapınılan ve tapan ikilisinin mevcudiyetine bağlı olarak “tapınma” olayı söz konusu olur.

Sen” varsındır... “Sen”in bir de “tanrın” vardır!.. Ve sen, bu tanrına tapınırsın!.. Yani “tapınma” denilen olay, iki ayrı varlık arasında geçerli olan bir davranış türüdür… Tanrıya, gökteki veya yerdeki herhangi bir tanrıya inanan kişinin, bu mânâda ortaya koyduğu çeşitli davranışlara verilen isimdir “tapınma”… “Sen”in ona yönelik yaptığın fiiller!

Nitekim Kelime-i Şehâdet’teki “ABDU HÛ” kelimesi, “Abdiyet-kulluk”un “Hüviyete” yani “”ya zorunlu olarak yapılmakta olduğunu açık seçik göstermektedir.

KULLUK” kelimesinin anlamına gelince;

Birimin, varoluş gayesine ve programına göre, davranış ortaya koyuşunun adıdır “kulluk”.

Nitekim Zâriyat Sûresi’nin 56. Âyetin de bu gerçek şöyle vurgulanmaktadır:

BEN CİNİ VE İNSİ YALNIZCA (Esmâ özelliklerimi açığa çıkarmak suretiyle) KULLUK ETMELERİ İÇİN YARATTIM!” (Zâriyat: 56)

Elbette ki, “ALLÂH” adıyla işaret edilenin, bu gayeyle yarattığı varlıkların, varoluş gayeleri dışına taşmaları asla mümkün değildir! Çünkü bu âyette bir hüküm ve sonucuna işaret edilmektedir.

Ayrıca burada hemen şu âyetle işaret edilen mânâyı dahi hatırlamalıyız:

…HAREKET EDEN HİÇBİR CANLI YOKTUR Kİ ONUN ‘Bİ’NASİYESİNDE (alnında-beyninde var olarak/beyninden) TUTMUŞ OLMASIN (Fâtır’ın beyni programlaması)…” (Hûd: 56)

Nitekim Fâtiha Sûresi’ndeki, “Sana kulluk ederiz”in anlamı; “Senin bizi varediş gayene ve programlamana göre ne gerekiyorsa onu yerine getirmek suretiyle görevimizi yaparız” demektir bu anlamda.

Ayrıca, “KUL KÜLLÜN YA’MELU ALÂ ŞAKILETİHİ” deniyor âyeti kerimede. Yani:

DE Kİ: ‘HERKES YARATILIŞ PROGRAMI (fıtratı – şâkılesi) DOĞRULTUSUNDA FİİLLER ORTAYA KOYAR!’…” (İsra’: 84)

FÂTIR”ın kendi dilediği mânâlara uygun sûretleri ve bu sûretlerin birimlerini, varediş gayesine uygun olarak şekillendirmesi sonucu; onların da fıtratları (varediliş programları) gereği bu fiilleri ortaya koymaları, kulluklarıdır.

Özde, tâat ve ma’siyet farkı olmaksızın tüm birimlerin tüm davranışları, kulluklarıdır.

Kulluğun türüne ise “tâat” veya “ma’siyet” adları verilmiştir ki; yukarıda izah ettiğimiz üzere, hepsi de esasen kulluktur.

Yedi semâ (yedi bilinç mertebesindeki tüm yaratılmışlar), arz (bedenler) ve onların içindekiler O’nu tespih eder (Esmâ’sının özelliklerini açığa çıkaran işlevleriyle her an hâlden hâle dönüp dururlar)! Hiçbir şey yok ki, O’nun Hamdı olarak, tespih etmesin! Fakat siz onların işlevini anlamıyorsunuz!..”

(İsra’: 44) Âyeti, varlıktakilerin tümünün, anlatılan biçimde kulluklarını yerine getirdiklerini ifade etmektedir.

Bir diğer ifadeyle; birimin, kendi özünü ve orijinini tanıma çalışmalarının, faaliyetlerinin adıdır “tâat” olan kulluk!.. Kendi özündeki hazineden mahrum kalmaya ve pişmanlıklara dönük olan fiillerin adıdır “ma’siyet” olan kulluk!

Netice… “Kulluk”; varoluş gayesine uygun davranışları ortaya koymaktır… “Tapınma” ise, bir birimin, var sandığı bir “tanrıya”, dilediği bir biçimde yönelerek, zamanın belli bir bölümünde prestij etmesi ve ondan bir şeyler ummasıdır.

Sonuç…

TANRI”YA TAPINILIR; “ALLÂH”A KULLUK EDİLİR!.

Peki öyle ise… “ALLÂH”a “kulluk” neden ve nasıl yapılmaktadır?

Bunu anlayabilmek için önce “ALLÂH”ın “AHAD” oluşunun mânâsını kavramak gerek!

ALLÂH”ın “AHAD” oluşunu şayet iyice idrak edersek, görürüz ki (basîretle), bir ALLÂH, bir de de yanı sıra kâinat gibi iki ayrı yapı mevcut değildir!

Yani, bir “ALLÂH” var, bir de âlemler mevcut; değil!

Başka bir deyişle; bir içinde yaşadığımız âlemler, kâinat mevcut; bir de bunların ötesinde, bunlardan ayrı, bunların dışında bir “TANRI mevcut” anlayışı, tümüyle bâtıldır!

Hz. MUHAMMED’in açıkladığı “ALLÂH”, bir TANRI değildir!

Hz. MUHAMMED’in açıkladığı “ALLÂH”, AHAD’dır!

Hz. MUHAMMED’in açıkladığı “ALLÂH”, sonsuz mânâlara sahip olup, her an bunları seyir hâlindedir!

Bu “SEYR”in mahalli de, “Esmâ âlemi”dir!

ZÂT’ı itibarıyla Vâhid-ül AHAD… Sıfatları itibarıyla HAYY, ALİYM, MÜRİYD, KAADİR, SEMİ’, BASIYR, KELİYM’dir.

Kendisinde bulunan özellikleri itibarıyla, sayısız mânâlara sahiptir ki; bunların bir kısmı gene Hz. Muhammed tarafından “Esmâ ül Hüsnâ”da açıklanmıştır.

Efâl âlemi” denen fiiller âlemi ise… Buna, “tüm varlıklarıyla, o varlıkların algılayabildiği evren” de denebilir.

Efâl âlemi” denen fiiller âlemi, yani meleklerin, cinlerin ve insanların da içinde yer aldığı kâinat ise bu varlıkların algılama araçlarına, duygularına göre mevcut olup; ALLÂH’ın “İLMİNDE”, ALLÂH’ın “İNDÎNDE” mev¬cut “İLMÎ SÛRETLER”dir.

Ya da başka bir ifade tarzıyla, var olan her şey, hakikatte “İLMÎ SÛRETLER”dir… “Ki bunlar asla vücud kokusu almamışlardır” hakikat ehline göre…

Kısacası, yaşadığımız kâinata ait olarak bilinen her şey, gerçekte vücud, varlık sahibi olmayıp; sadece ve sadece “ALLÂH’ın İLMİNDE” mevcut, basit anlayışımıza indirgenmiş ifadesiyle “hayal olan” varlıklardır!

İNSAN, hangi devirde yaşarsa yaşasın; beş duyu ile algıladığı verilere dayanarak, hangi ilme sahip olursa olsun, varlığın ORİJİNİNİ-HAKİKATİNİ asla hissedemez!

Beş duyu ilmi, sizi makrokozmosta ya da mikrokozmosta sayısız uzaylara ve boyutsal evrenlere sürükler!.. Beş duyu ilmiyle yıldızlardan galaksilere, galaksilerden karadeliklere, karadeliklerden akdeliklere, akdeliklerden yeni evrenlere sürük¬lenir; hep ÖTEDE BİR TANRI yanılgısı içinde yaşar gider¬siniz!

“RUH İNSAN CİN” isimli kitabımızda, günümüz insanının “UZAYLI VARLIK” dediği, eski dildeki ifadesiyle “CİN” denen varlıkların, insanları aldatma ve gerçekten saptırma yollarını anlatırken, bu yollardan birinin de çeşitli “Din’den” veya “HAKK’tan” görüntülerle, fikirlerle, insanı “ALLÂH”tan mahrum etmek olduğuna değinmiştik… Bilvesile, burada da aynı noktaya mevzumuz yönünden değinmek istiyorum…

UZAYLI” sanılan bu varlıklar ya da İslâm’daki adıyla “CİNLER”, iki konuda kesinlikle yetersizdirler ve ilişkide oldukları insanları da bu iki konudan daima uzak tutmaya çalışırlar… Ki bu iki konu; ALLÂH’ın AHAD oluşu ve KADER konularıdır!

Zaten, KADER olayı, ALLÂH’ın AHAD oluşunun doğal sonucudur!

İslâm’ın “Tevhid” inancı, yani Hz. Muhammed’in açıkladığı inanç sistemi; TAPILACAK TANRI OLMADIĞI, ALLÂH’ın AHAD olduğu ve bu yüzden bir TANRI’nın mevcut olmadığı; insanların, bütün yaşamları boyunca kendilerinden meydana gelecek fiillerin neticelerine katlanacağı esasına dayanır!

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’in çeşitli âyetlerinde hep, insanın bilfiil kendi çalışmalarının, yaptıklarının karşılığını alacağı şöyle vurgulanır:

İnsan için yalnızca çalışmalarının (kendisinden açığa çıkanların) sonucu oluşacaktır!” (Necm: 39)

Muhakkak ki siz o feci azabı tadıcılarsınız! Yaptıklarınızın sonucundan başka bir şey yaşamazsınız!” (Sâffât: 38-39)

…Yaptıklarınızdan başkası ile cezalandırılmazsınız (yaptıklarınızın sonuçlarını yaşarsınız)!” (Yâsiyn: 54)

Her birinin, yaptığı amellerinden (oluşan) dereceleri vardır. Tâ ki onlar, haksızlığa uğratılmaksızın amellerinin karşılığını tam görsünler.” (Ahkaf: 19)

Yukarıdaki âyetlerde de görüldüğü üzere; insan, Dünya’da yaptığı çalışmalarının karşılığını göreceğine göre, acil olarak ilk yapması gereken şey ölüm ötesi yaşamın ne olduğunu araştırarak “ALLÂH”ın ne olduğunu idrak etmektir… Zira, “DİN” konusunun temel taşı, “ALLÂH” kavramıdır.

Öncelikle ve kesinlikle şunu belirtelim ki, kim “ALLÂH” isminin mânâsını anlamamışsa, mevcudatın yapısını öz değeriyle bilmesine asla imkân yoktur!

Esasen, evrenin ve insanın yapısını dahi, ancak, “ALLÂH”ın ne olduğunu anlayabildikten sonra kavramak şansına sahibiz. Aksi hâlde, lokalize değerlendirmelerle yetin¬mek zorunda kalacak ve konunun özünden mahrum olacağız! …..

Beş Duyudan kayıtsız Düşünelim!

Bize göre, yani beş duyulu birimlere göre, içinde yaşadığımız bir evren; ve gene bize göre makro-mikro sayısız âlemler mevcuttur… Ancak dikkat edelim, bütün bunlar, hep, gözle algıladığımız verilere göre, böyledir!

Oysa…

Şu içinde bulunduğunuz mekânı alsalar, tavanını açarak, altmış milyar defa büyütme kapasitesi olan elektron mikroskobunun lâmına oturtsalar…

Ve sonra da siz geçip o mikroskobun üzerinden, az önce içinde bulunduğunuz mekâna baksanız…

Acaba ne görüyor olacaksınız?..

Bir milyar defa büyütme ile biz bir cismi değil, o cismin atom bileşenlerini görürüz!.. Hele, bu sayı 60 milyara ulaştığında… Gözümüzde bütün insanlar, eşyalar, koltuklar, yazıhaneler veya odadaki diğer cisimler tamamıyla kaybolacak; beynimizin vereceği hüküm tümüyle değişecektir!.. Ve…

Gayrı ihtiyarî ağzımızdan şu sözler dökülecektir; “Aaa, burada hiçbir şey yokmuş!.. Şuraya bak, sadece atomlar-dan, onların çevresinde dönen elektronlardan başka bir şey göremiyoruz!.. Peki nereye gitti bunca insan ve eşya!??”

Bu konuşmayı yapan beyin, az önce, mikroskoba bakmadan evvel, burada insanlar ve eşyalar var diyen beynin ta kendisidir! Beyin aynı beyindir de, değişen sadece algılama boyutu ve algılama aracına getirilen ek kapasitedir!

Demek ki beyin önce, mevcut algılama aracına göre çeşitli şekillerde ve insanların varlığına dair hükümler verirken; algılama aracının kapasitesi genişletildiği anda, bu hükmünü değiştirerek, burada atomlardan, çekirdek etrafında dönen sayısız elektronlardan başka birşey yok şeklinde yargıya var-maktadır!..

Acaba, biz, bu güçlendirilmiş mercekler dizini ile yani elek-tron mikroskobu ile yaşamak, böyle doğup böyle ölmek zorunda olsaydık… Şimdi hâlâ, bugün varlığını iddia ettiğimiz şeylerin mevcudiyetini iddia edebilecek miydik?.. Yoksa, üzerinde yaşadığımız Dünya’nın, uzayın ve algıladığımız her şeyin, atomların bileşmesinden meydana gelmiş tek bir yapı olduğunu mu savunacaktık?..

Şayet beynimiz; altmış milyar büyütme kapasitesine sahip bir elektron mikroskobu yerine, on trilyon defa büyütme kapasitesine sahip bir elektron mikroskobu ile evrene bakmak duru¬munda olsaydı; biz, gene ayrı ayrı cisimlerin, insanların varlığından söz edebilecek miydik?..
Yoksa, algılayacağımız, mevcut, bölünmez, parçalanmaz, süregiden sonsuz, sınırsız TEK mi olacaktı?..

Şayet anlatmak istediğim bu hususu size ulaştırabildimse…

Geldiğimiz bu noktada size izaha çalışacağım şey şudur:

GERÇEKTE, mevcut olan tek, bölünmez, parçalanmaz, sınırsız-sonsuz olan TEK’tir!.. AHAD’dır!.. Eşi, misli, benzeri, mikro ya da makro planda kendisinin dışında hiçbir şey olmayan “ALLÂH AHAD”dır!

Ancak biz, mevcut algılama araçlarımıza bağımlı olarak, o TEK yapıyı, çok parçalardan oluşmuş bir bütün gibi değerlendirme yanılgısı içindeyiz... Çünkü, beynimiz kesitsel algılama araçlarına göre hüküm vermekte!..

Oysa beyin, kesitsel algılama araçlarının yani beş duyusu-nun son derece sınırlı değerlendirme kapasitesiyle kayıtlı kalmasa… Bu sınırlar içinde algıladığı verileri, yalnızca, evren-deki sayısız varlıklardan birer kesit veya birer örnek kabul etse…

Sonra derin bir tefekkür ile, algılayabildiği örneklerden, daha nelerin mevcut olabileceğini tespit edebilse… Ve sonra, onların yapısal derinliklerine doğru, boyutsal bir seyahat yaparak, evrensel öz ile karşılaşsa… Ve nihayet kendi “ben”liğinin dahi o evrensel “öz” içinde “yok” oluşunu fark edebilse…

İşte bu işin çok önemli birinci yanı!

Konunun ikinci önemli yanı da şurası…

Hz. MUHAMMED’in açıkladığı “ALLÂH”, “AHAD” yani sınırsız-sonsuz, zerrelere ayrılmaz olduğuna ve bu durum her yöne ve her BOYUTA şâmil bulunduğuna göre; bu takdirde, O’nun varlığı yanı sıra var olabilecek ikinci bir varlık, nerede, hangi BOYUTTA veya hangi başlangıç noktasında O’nun varlığına bir sınır çizerek, kendine yer açabilecektir?!!

“AHAD ALLÂH” dışında var kabul edilecek ikinci bir varlığın, TANRI’nın yeri neresidir?..

ALLÂH”ın içinde mi, yoksa dışında mı?!!

Allâh”ın Tecellisi Yoktur!

Düşünebildiğimiz ve düşünemediğimiz her noktada, tüm özellikleri ile sadece kendisi var olduğuna göre; TECELLİSİ DE OLMAZ!..

Tecelli”; görünme, belirme, açığa çıkma gibi anlamlarda kullanılır…

Oysa, bütün bu ifadelerden anlaşılan, iki ayrı varlıktır!

Hâlbuki biliyoruz ki, var olan TEK’tir ve olup biten her şey O “TEK”te olup bitmektedir!

Bu durumda “O”nun “tecelli”sinden söz edilebilir mi?..

Tecelli” kelimesi, ifade yetersizliğinden dolayı kullanılmakta olan bir kelimedir. Hakiki mânâda, karşılığı yoktur!

Zira, gerçekten bir tecellinin var olabilmesi için, önce bir merkez, bir öz, bir cevher olması ve buradan da “tecelli mahalline” uzanan ya da yansıyan mânâlar olması icap eder!.. Mesela, Güneş’in merkezinden uzaya yayılan ışınlar gibi…

Yani, “ALLÂH”ın da bir merkezi olmalı ki, oradan “tecel-li” eden mânâlar kabul edilebilsin!.. Bu muhaldir!

ALLÂH”ın bir merkezi, lokalize olduğu bir yeri mevcut değildir ki, oradan herhangi bir yere tecellisinden söz edilebilsin… Tecelli için, bir çıkış merkezi gereklidir… Çıkış noktası olmadığı zaman ise “tecelli” kelimesi anlamını yitirir!

TECELLİ” kelimesinin bu kabulleniş ve anlatım ötesin-deki gerçek anlamı ise şudur:

Allâh” adıyla işaret edilenin, ilminde, isimlerinin özel-liklerini seyir sırasında, bu isimlerin mânâlarının Efâl âlemi olarak seyrine verilen ilmindeki projeksiyonun adıdır.

Geçmişte çeşitli zâtlar tarafından “tecelli” kelimesi kullanılmıştır. Bizim de 1967 senesinde çıkan bir kitabımızın adı “TECELLİYÂT”tır. Bu da genel kullanım içinde yer almıştır. Ayrıca, bu konuyu kavramaya istidat ve kabiliyeti olanları öz anlama yaklaştırabilmek için gene böyle yardımcı kelimelere gerek duyulur.

Evet, bu hususu da böylece vurguladıktan sonra şimdi beraberce araştırmamıza devam edelim… “ALLÂH”a tapınılır mı?.. “ALLÂH”a kim tapınacaktır?.. Hz. Muhammed’in, “ALLÂH” ile ilgili olarak, bir soruya verdiği cevabı hatırlayalım burada:

ALLÂH var İDİ ve O’nunla beraber hiçbir şey yok İDİ!

Bu tanımlamayı duyanlar, Hz. Muhammed’in “İlmin kapısı” olarak nitelendirdiği Hz. Âli’ye koşarak sözcükleri aynen naklediyorlar ve ondan bir açıklama bekliyorlar…

Hz. Âli şu öz cümle ile cevap veriyor:

“El an kemâ kân!”

Bu cümleyi şöyle tercüme edebiliriz:

Hâlâ, o andaki gibidir!

Bu ilk anda anlaşılan yönüyle demektir ki; “O anda öyle idi, o andan bu an’a kadar geçen zamanda hiçbir şeyi değiştirmedi; hâlâ da öyledir!..”

Veya konuya biraz daha vukuf sahibi bir kişi olarak, şöyle de bakma imkânına sahip olabiliriz:

El an” ifadesindeki “el” Arapçadaki anlamıyla “harfi tarif”tir… Yani İngilizcedeki “The” kelimesinin karşılığıdır. “Rastgele bir şey değil, herkesin bildiği bir şey” anlamında olarak kullanılır.

Mesela “kitap” dediğinizde, herhangi bir kitap anlaşılır… Ama bu kitap kelimesinin başına “el” ya da “The” kelimesini getirdiğiniz zaman, bu, sizin ve karşınızdakinin bildiği, üzerinde mutabık olduğunuz bir kitap anlamına gelir.

İşte buradaki “an” sözcüğünün başına “el” gelmesi, o bilinen mahut “an” anlamını getirir… Dolayısıyla da yukarıdaki cümleyi şöyle anlayabiliriz:

İçinde bulunduğumuz an, O işaret edilen ‘an’dır!

Yani, yaşamakta olduğumuz “şu an”, “ALLÂH”ın var olup, “O”nun yanı sıra hiçbir şeyin var olmadığı “an”ın ta kendisidir!
Esasen burada kesinlikle bilmemiz zorunlu olan şu husus da vardır: “Zaman” kavramı; yaratılmış, yani sonradan olmuş mahlûklar için geçerli olan bir kavramdır.

Yaratılmış olanların başı-sonu, geçmişi, hâli ve geleceği vardır… Oysa “ALLÂH” geçmiş ve gelecek zaman kavramlarından münezzehtir!…. (A. Hulusi/Hz. MUHAMMED’in açıkladığı “ALLÂH”-17/30)

*********************************************************

ALLAH’I BİLİMSEL OLARAK TANIMANIN YOLLARI

Bilim insanlık için büyük bir miras. Yapılan her araştırma, bu mirasın değerini sürekli olarak artırıyor. Yapılan her araştırma ile insanlık, doğada bulunan hayranlık uyandırıcı çalışmaların farkına varıyor. Küçük olsun veya büyük olsun, dikkatle baktığınızda, pek çok sistemin hayranlık uyandırıcı bir şekilde işlediğini göreceksiniz.

Belirli bir yaratıcı gücün varlığına pek çok insan, inanabilir veya inanmayabilir. Ancak bütün insanlığın ortak bir aklı vardır. İnançlar farklı olabilir ancak ortak akıl insanları ortak bir sonuca götürecektir. Eğer küçücük bir ortamda sürekli düzenli işleyen bir sistem varsa, orayla ilgilenen bir aklında bulunması gerekir. Bilim sadece elle tutulabilen ve gözle görülen verileri incelemek değildir. Akli yargıların kesin olarak hem fikir olduğu konular, bilimin çerçevesindedir.

Peki, insanoğlu, kendi kanaatini özgür bırakırsa gerçekten doğada var olan simetriyi ve estetiği göremez mi? İşte bu noktada görmek, bilmek ve incelemek bilimin alanından geçer. Doğru bir açı ile görüp bakarsak, tüm bu simetrinin ve düzeni bir hâkimi olduğunu anlarız.

Canlıları daha yakından incelediğimizde, onlarda var olan olağanüstü yapıların detaylarına daha yakından baktığımızda, çok önemli gerçekler ile karşılaşıyoruz. Tüm bu varlıkların deneme yanılma sonucu elene elene oluşma ihtimali yoktur. Kaldı ki deneme yanılma sonucu oluşsa bile doğada biz bu varlıkların kalıntılarına rastlamamız gerekir. Oysa ne mikro düzeyde ve ne makro düzeyde doğadaki fosillere ve kalıntılara baktığımızda, günümüzde soyu devam eden canlıların atalarına rastlıyoruz ve bu canlılarda en ufak bir bozulma yok.

Yaratıcımız Allah, bizleri kendisine bilimsel olarak inanmamızı istiyor. Hatta öyle ki var olan bu yaratılışa kayıtsız şartsız değil de, bilimsel araştırmalar ile ulaşmamızı istiyor. Bu konuyu Kuran ayetine Yüce Allah şu şekilde belirtiyor:

Kim Allah ile beraber ona ilişkin geçerli kesin bir kanıt (burhan)ı olmaksızın başka bir ilaha taparsa, artık onun hesabı Rabbinin Katındadır. Şüphesiz inkâr edenler kurtuluşa eremezler. (Mü’minun/117)

Kesin kanıtlar üzerine, bilimsellik üzerine Yüce Allah’ın varlığına ulaşmak, Allah’ın başlıca istediği hususlar arasındadır. Peki, sizler Yüce Allah’ın varlığına ne kadar bilimsel olarak ulaşıyorsunuz?

Günümüzdeki gelenekçi anlayış, insanları yobazlığa ve bağnazlığa sürükledi. Ancak Yüce Allah’ı doğru tanımak gerekir. İnsanlar eğer Yüce Allah’ı bilimsel olarak tanıyabilirler ise, gerçekten Yüce Allah’ı çok sevecekler ve O’nun emirlerini tutkulu bir şekilde uygulayacaklardır. Zaten Allah, insanlığın faydasına olmayan ve bilimsel olmayan bir konuyu emretmez.

ALLAH’IN VARLIĞI BİLİMSEL OLARAK YA DA AKIL YOLUYLA ISPAT EDİLEBİLİR Mİ?

Hayır, edilemez. Başta bilimsel metotlar olmak üzere hiçbir rasyonel argüman Allah’ın varlığını ispat etmez, O’nun (Şanı En Yüce) varlığına işaret ederler. Bu ikisi birbirinden farklı şeylerdir. Bu noktada hikmetin gerektirdiği durum, “akla kapı açmak fakat iradeyi elden almamaktır.” Yani insan, Allah’ın varlığının akla uygun olduğunu görmeli fakat iradesi elinden alınmışçasına, ister istemez Allah’ın varlığına inanmak zorunda kalmamalıdır. Kalmamalıdır ki başka hikmetlerin yanı sıra, dünyanın bir sınav meydanı olabilmesinin bir anlamı bulunsun. Bu ise, Allah’ın varlığının ispat edilememesini gerektirir.

Ayrıca belirtelim ki, bilim Allah’ın yokluğunu da ispat etmez. Onun yaptığı sadece Allah’ın varlığı argümanının akla uygun olduğunu söylemekten ibarettir.

Dolayısıyla bu soruya verilecek temel cevap, Allah’ın ispat olunabilir değil ancak hissedilebilir bir gerçeklik olduğudur. Hissetme için ise bilimsel metotlardan çok daha fazlasına ihtiyaç vardır. İnsanı oluşturan maddi ve manevi parçaların bütününü içeren çok daha geniş bir argümanlar yumağına. Fakat biz burada onlara girmeyip, Allah’ın varlığını bilimsel olarak ispat edilemez kılan nedenler konusunda bazı düşünür ve bilim adamlarının görüşlerine bakalım:

1 – “Akıl bu konuları şanına yaraşır şekilde incelemekten acizdir. Nitekim şöyle demişlerdir: İnsanların aklı ve bilgisi sınırlıdır. Yüce ALLAH ise sonsuzdur. Sonlu olanın sonsuz olana ulaşması ise imkânsızdır.” (FAHRÜDDİN RAZİ, Tefsir-i Kebir, 1, 157)

2 – “Sınırlı olan akıl, sınırsız olanın Zatını kapsayıp kuşatamaz. Akıl kuşatamadığını -dolayısıyla sınırlayamadığını- kavrayamaz. Kavraması için mutlaka sınırlaması gerekir. Her ne ki sınırlıdır, o Allah olamaz. Bu yüzden de “Her ne ki aklına geliyor, o Allah değildir” demişlerdir.” (İSLAMOĞLU, ALLAH, 31)

3 – “Allah” bilgi nesnesi kılınamayacak kadar yüce olduğundan, bilgimiz O’nu kuşatamaz. Kuşatamadığı için de O, bilgi nesnesine dönüştürülemez. Böyle demekle O’nun bilinemez değil, insan bilgisi tarafından kuşatılamaz olduğunu söylemiş oluruz. Fakat O, Esmasıyla ve Esmasının varlıktaki tecellileri ile bilinir. O, Zatıyla idraklerin ötesinde bir el-Batın, sıfatlarıyla göz önünde bir ez-Zahir’dir. O’nun her yönüyle bilinebilir ve kavranabilir olduğunu söylemek, O’nun hiçbir biçimde bilinemez olduğunu söylemekle aynı kapıya çıkar.” (İSLAMOĞLU, ALLAH, 56)

4 – “Kant’a göre, Tanrı, inancın değil de bilginin konusu olsaydı insanın özgürlüğünden söz etmek mümkün olmazdı.” ( YARAN, Tanrı İnancının…, 43)

5 – “Bugün hakkında hiçbir kavram oluşturulamadığı için Tanrı’dan uzak durulması gerektiği sanılıyor. Oysaki gerçekte bu, O’nun yeniden keşfedildiğinin bir işaretidir. ‘Tanrı’nın niteliği hakkında aklım karışıyor’ (I am confused as to what God is) dediği zaman kişi bilmeden St. Thomas’ın ‘Hikmetli Sözler Kitabı’ ile ilgili şerhinde kullandığı kelimeleri tekrar etmektedir. St. Thomas, bu kelimeleri, Tanrı’nın ne olmadığı konusunda bilgisini geliştirerek Tanrı’nın var olduğunu söylemek durumuna düşen kişiyi tarif ederken kullanmıştır. Bu konuda kişinin aklına gelen ve ‘dır’ yüklemiyle ifade edilen ne olursa olsun, Tanrı’yı tam ifade etmez. Çünkü biz sadece hissedilebilir, sonlu objelerin varlığını tasarlayabiliriz.” (GİLSON, Ateizmin…, 62)

6 – “Şimdi, Allah’ın varlık delilleriyle ilgili her değeri kesin olarak reddeden zamanımızın insanları için seslenerek onlara şunu sormakta bir sakınca görmüyorum: Siz neyi bir ispat olarak isimlendiriyorsunuz? Bilimsel ispat deneysel ya da matematikseldir. Bir deney, bir hipotezi doğrulamak maksadıyla başvurulmuş ya da provoke edilmiş bir gözlemdir. Deneysel bir doğrulama hissedilebilir bir algılama objesidir ve mademki teolojik bilginin objeleri, tanım itibariyle fizik ötesi bir düzene aittirler, o halde bunlar beş duyuya ait algılardan kaçarlar.” (GİLSON, Ateizmin…, 119)

7 – “Biz Tanrı kanıtını hem her yerde görürüz hem de hiçbir yerde göremeyiz.” (DAVIES, Tanrı ve…, 148)

8 – “Tanrı varsa ve yeryüzünü gerçekten yaratmışsa, onu Euclide geometrisi üzerine kurmuş, insan zekasına ancak üç boyutlu kavrayabilecek gücü vermiştir. Bununla beraber eskiden de şimdi de -hatta en kalburüstü olanlar arasında- yeryüzünün ve daha da genişleterek bütün evrenin yalnız Euclide ilkelerine dayandığını şüpheyle karşılayanlar, hatta Euclide’e göre yeryüzünde mümkün olmayan iki doğrunun kesişmesinin belki sonsuzluğun bir yanında gerçekleştiğini düşünenler çıkıyor. Azizim aklım bunlara ermedikten sonra Tanrı’yı nasıl anlayabilirim? (DOSTOYEVSKİ)” (Akt: DÜZ, Dostoyevski, 142)

9 – “Pek çok filozof hala, Tanrı’nın var oluşu ispatlanamazsa, O’nun hakkında konuşmanın da anlamlı olmadığını kabul etmektedirler. Bununla birlikte bu, birkaç nedenden dolayı savunulabilir bir konum değildir. İlk olarak Tanrı kavramı delille ispatlanabilir bir kavram türü değildir. O, aşkın bir gerçeklikle ilişkili olabildiği kadarıyla açık empirik gözlem düzeyine indirgenemez. O, empirik doğrulamanın ilişkili olduğu kavramlardan farklı bir anlam katmanına aittir. Ve gittikçe artan bir şekilde bilinmektedir ki, Tanrı kavramından daha az sorunlu olan kavramlar bile bir zamanlar düşünüldüğü gibi bu yöntemle doğrulanamazlar. Bu, basitçe bizim gerekli testleri gerçekleştirebileceğimiz araçlara sahip olmayışımızdan değil, aksine bizzat kavramların yeterli biçimde, kapsamlı doğrulamayı neyin oluşturacağını söylememize izin verecek şekilde tanımlanmayışları nedeniyledir. Biz şu belli delilin, belli bir iddianın ‘lehinde söz ettiğini’ ve diğer delilin de ‘aleyhinde söz ettiğini’ bilebiliriz, ancak kuşkuya neyin bir son vereceğini söyleyemeyiz.” (KING, Tanrı’nın…, 143)

10 – “Tanrı’nın varlığını kanıtlamak ya da çürütmekte kullanılacak bilim temelli her savın sorunlu olduğunu düşünüyorum. Bilimde Tanrı’yı aramak, içindeki küçük oyuncuları görmek için televizyonu açmaya benziyor.” (UNWIN, Tanrı’nın…, 37)

11 – “Ben hala Evrenin nasıl işlediğini, niye o şekilde işlediğini ve neden var olduğunu anlamaya çalışıyorum. İlk iki amaçta başarılı olabilmemiz konusunda mantıklı bir olasılık var sanırım ama Evren’in neden var olduğunu bulma konusunda o kadar iyimser değilim (HAWKING).” (M. WHITE, J. GRIBBIN, Stephen…, 323)

12 – “Tanrı’nın varlığına ilişkin bir argümana bilim yalnız başına kanıtlar sunamaz. (…) İlahi varlığın keşfedilmesi deneyler ve denklemlerle değil, bunların ortaya koydukları yapıların anlaşılmasıyla gerçekleşir.” (FLEW, Yanılmışım…, 145)

13 – “Tanrı’nın varlığına inanıyorum. Tanrı’nın varlığını etrafımdaki her şeyde, özellikle de bir bilim adamı olarak yürüttüğüm çalışmalarda açıkça hissedebiliyorum. Öte yandan Tanrı’nın varlığını, bir hipotezin doğruluğunu ispat ettiğim şekilde ispat edemem.” (Prof. S. L. BERSANEK)” (H. MARGENAU, R. A. VARGHESE, Kosmos…, 136)

14 – “Evren’deki hassas ayar tek başına bize Tanrı’nın sıfatları hakkında bir şey söylemez. Bunu başka yollardan anlarız. Fakat Evren’deki hassas ayar O’nun var olduğu, dünyayı yarattığı ve bundan dolayı da Evren’in bir gayesi olduğu sonucuna varmamıza yardımcı olur. Evren’i, düşünen varlıkların yaşayabileceği bir ortam olarak çok hassas bir dengede yarattığını anlarız.’

Antropik kanıtın ikna ediciliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?’ diye sordum;

Matematiğin bize iki artı ikinin dört ettiğini söylediği anlamda kati değil.’ dedi Collins. ‘Antropik delil daha ziyade kümülatif bir argüman. Doğa sabitlerinin ve kanunlarının sıra dışı hassas ayarı, güzellikleri, keşfedilebilirlikleri, algılanabilirlikleri; bütün bunlar birbirine kuvvet vererek Tanrı hipotezini sahip olduğumuz en makul seçenek durumuna getiriyor. Diğer bütün teoriler, bu bütünlüğü açıklamada yetersiz kalıyor.’ ” (STROBEL, Hani…, 197)

Kaynak; Bilim Hakkında.com

***********************************************************************

ALLAH İSMİNİN MANALARI

Allah isminin beş manası, vasfı vardır ki Allah’ın gayrı hiçbir şeye müşabih olmadığına işaret ederler.

1 – Kıdem; O evvelin de evvelidir sonradan olmamıştır hep vardır.

2 – Bekâ; Sonradan da sonradır, hep olacaktır.

3 – Vahdaniyyet; Eşsizdir, şeriki yoktur, nazîri yoktur, her şeyin müsebbibidir. Her şey ona muhtaçtır, “Ol” deyince olur ve yine O’nun emri ile ölür.

4 – Muhalefetün li’l-havâdis;O yaratandır ve yaratıklarına benzemez.

5 – Kıyam bi-nefsihî; varlığı Zatıyla kâimdir, hiçbir şeye muhtaç değildir. (T. Bekir Bayraktaroğlu- Esmaü-l Hüsna/43)

******************************************

            “ALLAH” İSMİ HAKKINDA.

Öğrendiğime göre bazı isimlerin anlamları birbirine karışmıştır. Bu da bir ismin diğer bir isme güç ve kuvvet vermesi içindir. Bunlardan bazıları birçok isimlerin anlamını ihtiva ederler. Burada cüz-i isimler asli isimlerin hükmü altına girmektedir. Asli, yani temel isimlerin bir ismine de aslın aslı denilir ve burada son bulur. Bu adların ilki Allah adıdır. İşte bu isim ilâhi isimlerin başlangıcı ve ilkidir.

İkincisi ise er Rahmân adıdır ki bu isim 2. Rütbede sayılır. Bunlardan her birinin diğer bütün isimler üzerinde etkisi ve şümulü bulunmaktadır.

Şimdi bütün güzel isimlerin sözü edilen iki ismin kapsamına girdiğini öğrenmiş olduğu takdirde bilmelisin ki bu isimlerden her birinin ayrı ayrı özel durumu bulunmaktadır. Ne var ki bütün isimler aynı itibarda ve özel durumda olmayıp bir diğer ismin şümulüne girmiş olurlar. Şimdi sizlere bu isimlerden her birinin özel itibarının neler olduğunu açıklayalım.

Hak Tealânın adı ancak vücudu müretteb yani tertip edilmiş, düzenlenmiş isimlere girmiştir. Yoksa izafi idam yani lafzen silinerek veya yok edilerek ve sarfen, yani vücudatı değiştirilen veya dağıtılan ikinci rütbede vücut bulamayan adlara girmiş olurlar. Nitekim müretteb veya tertipli olanların özel adları olduğu gibi vücudu bulunmayanların da özel adları vardır.

Hak tealânın adının yok edici veya idam edici adları şunlardır; El Mâni’, el Kâbıd/z, el Mümîd, el ‘Alîm, el Bâtın, el Mübtelî, es Semî’, el Azîz, el Ğanî, el Müzil, el Afûv, el Kebîr, el Mütealî, el İlâh, el Vâris, el Vâkî, er Râtık, er Refî’, Zül-Arş, el Mümtahin, ZülCelâl, el Kuddûs, el Cebbâr, el Mütekebbîr, El Ahâd, es Samed.

Yukarıda geçen adların tümü Yüce “Allah” adının özelliklerindendir. Bu adlara hiçbir zaman Rahmân adı girmiş olmaz. Ancak itibarî olarak ikinci rütbede olan adlara Rahman adı dâhil olur.

Rahmân adına gelince bu ad ancak ilk rütbede vücut bulan adlara girer. Bu adlar şunlardır; er Rabb, er Rahmân, er Rahîm, el Mâlik, el Muhît, el Kadîr, el Hakîm, et Tevvâb, el Mufaddıl, el Basîr, Zül-fazl, el Velî, en Nasîr, el Vâsi, el Bedî’, el Kâfi, er Raûf, eş Şedîdü-lAzâb, el Karîb. El Mucîb, es Serîü-l Hisâb, el Habîr, El Bâsıd, el Hayy, el Kayyûm, (Bu iki isim Rahman isminin azametli özelliğidir) el Hamîd, el Müstena’im, el Vehhâb, el Câmî’, el Muksıd, Mâlikü-l Mülk, el Muîz, uzak bir yönden el Hakem, ve diğer bir yönden en Nasr, el Hayy, el Vekîl, el Mürsil, es Sâdık, eş Şâkir, el Fâtır, el Kâhir, el Kâdî, el Muğîs, el Kâdir, el Fâlık, el Latîf, el Bârî, el Hâdî, el Muğîs, ed Darr, en Nâfi el Kavîy, el Hafîz, el Mücîd, el Vedûd, el Fa’âl, e4l Hâfız, er Râfî’, el Müdebbir, el Kahhâr, el Vakîy, el Velî, el Mennâr, el Kefîl, el Mükrim, el Muktedir, el Cenân, el Bâkî, el Mu’ti el Fatık el Bâis, el Hakk, el Mevlâ, ez Zekîy, el Vâfî, en Nûr, el Mübîn eş Şâfî el kerim, el Muhsin, el Mubdî, et Tahîr el Fettah, el Allâm, eş Şekûr, Züt-tûl, el Mümtahîn, er Rezzâk, el Metîn, el Berr, el Mu’nî, Zü’l-Celâli ve’l-ikrâm ez Zâhir, el Müheymin, el Cebbar, el Hâlık el Bârî, el Musavvir (bu isim hüküm yönünden pek azametlidir. Ez Zârî, zü’l Mearic, eş Şedîdü’l Batş.

Yukarıda açıklanan isimlerden başka Allah’a nispet edilen isimler çok fazladır. Böyle olmasının sebebi nedir? Çünkü İlâhi rahmet Rahmân adındaki özelliğe binaen gazab, hiddet ve öfkeyi az da olsa geçmiştir. Bu da ancak azametli isim olan Allah adına yaklaşmak veya ulaşmakla değil ona tabi olmakla ve ona yetişmekle mümkün olur. (A. Süleyman et Tilmsânî-Esma-i Hüsna/10-11)

******************************************************************

PEYGAMBER DİLİNDEN BAZI DUALAR

1 – “Allah’ın adıyla, Allah’a tevekkül ediyorum. Allah’ım! Sapıtmak ve saptırılmaktan, alçalmak ve alçaltılmaktan, zulmetmek ve zulmedilmekten, bilgisizlikten ve bilgisiz bırakılmaktan Sana sığınırım.” (Tirmizî)

2 – “Ey kalpleri evirip çeviren Allah’ım, kalplerimizi tâatine çevir.” (Müslim)

3 – “Allah’ım kalbimi aydınlık kıl, lisanımı, kulağımı, gözümü, ardımı, önümü, üstümü, altımı aydınlık eyle. Allah’ım, nurumu büyüt.” (Buharî-Müslim)

4 – “Ey kalpleri evirip çeviren Allah’ım, kalbimi dininin üzerinde sabit kıl.” (Tirmizî)

5 – “Allah’ım! Senden yararlı bilgi, hoş rızık, kabul edilmiş amel isterim.” (İbn Mace)

6 – “Allah’ım, yaptığım şeylerin şerrinden ve yapmadığım şeylerin şerrinden Sana sığınırım.” (Müslim)

7 – “Allah’ım, cehennem fitnesinden ve cehennem azabından, zenginliğin ve fakirliğin şerrinden Sana sığınırım.” (Ebû Davud)

8 – “Allah’ım, nimetinin elden çıkmasından, afiyetinin ters dönmesinden, ansızın azabına uğramaktan ve her türlü gazabından Sana sığınırım.” (Müslim)

9 – “Allah’ım, Senden sevgini, Seni sevenlerin sevgisini ve beni Senin sevgine ulaştıracak ameli isterim. Allah’ım, Senin sevgini bana nefsimden, ailemden ve soğuk sudan daha sevimli eyle.” (Tirmizî)

10 – “Allah’ım, acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, ihtiyarlıktan ve cimrilikten Sana sığınırım. Kabir azabından Sana sığınırım. Hayatın ve ölümün fitnesinden Sana sığınırım.” (Müslim)

11 – “Allah’ım, Senden rahmetini icap ettiren şeyleri, mağfiretini gerektiren şeyleri, bütün günahlardan esen kalmayı, bütün iyilikleri ganimet olarak kazanmayı, cennete nail olmayı ve cehennemden kurtulmayı isterim.” (Müslim)

12 – “Allah’ım, işimi koruyan dinimi ıslah et, geçimimi sağlayan dünyamı ıslah et, dönüp varacağım yer olan ahiretimi ıslah et. Hayatı her hayrı artırmama vesile eyle, ölümü bütün kötülüklerden kurtulmama çare eyle.” (Müslim)

13 – “Allah’ım! Dünyada ve ahirette Senden esenlik isterim; Allah’ım, dinim, dünyam, ailem ve malım konusunda Senden af ve esenlik isterim. Allah’ım, ayıplarımı ört. Korkularımdan beni emin eyle. Önümde, ardımda, sağımda, solumda, üstümde olanlardan beni koru. Altımdakilerden de Senin azametine sığınırım.” (Ebû Davud)

14 – “Allah’ım, hatamı ve cahilliğimi, işimde aşırılığımı ve benden iyi bildiğin şeylerimi bağışla. Allah’ım, ciddimi ve şakamı bağışla, hataen ve kasten yaptıklarımı bağışla. Bütün bunlar bende vardır. Allah’ım, yapıp ileriye gönderdiğim ve yapmayıp geriye bıraktığım; açıkladığım ve gizlediğim şeylerimi ve benden daha iyi bildiğin şeylerimi bağışla. İleriye süren ve geriye bırakan Sensin. Sen her şeye kadirsin.” (Buharî-Müslim)

15 – “Gökleri ve yeri yaratan, görünen ve görünmeyeni bilen, her şeyin Rabbi, meliki ve sahibi olan Allah’ım! Senden başka ilah olmadığına şahidim. Nefsimin kötülüğünden, şeytan ve ortaklarının şerrinden Sana sığınırım. Nefsime bir kötülüğün gelmesinden veya Müslümanlara karşı bir suç işlemeye onu itmesinden gene Allah’a sığınırım.” (Tirmizî)

16 – Allah’ım! Kalplerimizi birleştir. Aramızı düzelt ve bizi kurtuluş yollarına ilet. Bizi karanlıklardan aydınlığa çıkar ve büyük günahların açığından da gizlisinden de uzaklaştır (Ebu Davud)

17 – Allah’ım! Senden bana teslim olmuş bir kalp ve doğru söyleyen bir lisan lütfetmeni niyaz ediyorum (Tirmizî)

18 – “Allah’ım! Öfkenden rızana; cezandan affına sığınırım. Senden yine sana sığınırım. Sana övgüyü saymakla bitiremem. Sen kendini nasıl övdüysen öylesin.” (Müslim)

19 – “Allah’ım! Dalalete (sapıklığa) düşmekten veya (başkalarını) dalalete düşürmekten, hataya düşmekten veya (başkasını) hataya düşürmekten, zulmetmekten veya zulme uğramaktan, cahillik etmekten veya cahillikle karşılaşmaktan, sana sığınırım.” (Ebû Dâvûd)

20 – “Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, huşu duymayan kalpten, kabul olunmayan duadan doymayan nefisten sana sığınırım.” (Müslim)

21 – Allah’ım! Bize imanı sevdir ve onu bize güzel göster. Küfürden, fasıklıktan ve isyandan nefret ettir. Bizi doğru yolda olanlardan eyle (Hâkim, Da’avat 1868).

22 – Allahım! Dinî-dünyevî hayatım ile ailem ve malım için Senden bereket ve sağlık niyaz ediyorum (Hâkim, Da’avat 1902).

23 – Allahım! Senden bana teslim olmuş bir kalp ve doğru söyleyen bir lisan lütfetmeni niyaz ediyorum (Tirmizî, Da’avat 23).

24 – “Başka bir ilâh yok, ancak Allah var. O’nun şerîki yoktur. Mülk O’nundur, hamd de O’nundur. O her şe¬ye kaadirdir. Allah’ım, Senin verdiğine engel olacak da yoktur, vermediğini verecek de yoktur. Ve servet sahi¬bi olanlara servetleri sana karşı bir menfaat veremez. Ya¬ni servetine güvenerek sana âsî olanları o servetleri kurtaramaz.” Buhârî, Ezân, 155

25 – “Allah’ım, benim kalbime nur ver, benim kulağıma nur ver, benim gözüme nur ver, sağ tarafıma nur ver, soluma da nur ver, benim önüme de nur ver, arkama da bir nur. Nurumu çoğalt, nurumu çoğalt, nurumu çoğalt.” (Buhari)

26 – “Allah’ın, ismiyle kapıdan çıkıyor ve O’na güveniyorum. Kötülüklerden dönme gücünü de, iyiliklere sarılma gücünü de veren yalnız Allah’tır.” (Cami’üs Sağir)

27 – “Allah’ım! Yolumu şaşırmaktan ve savrulmaktan, küçük düşmekten ve düşürülmekten, haksızlığa uğramaktan ve uğratılmaktan, kaba hareketlerden ve kaba hareketlere itilmekten, isyan ettirilmekten sana sığınırım.” (Cami’üs Sağir)

28 – “Ulu Allah’a tövbe ediyor, günahlarımın bağışlanmasını O’ndan diliyorum. O tüm varlıklara hükmetme gücünü elinde tutan ölümsüz diridir.” (Cami’üs Sağir)

29 – Allah’ım altından kalkılmaz belâ ve musibetlerden, bahtsızlıktan, kötü yazgıdan, düşmanları sevindirecek duruma düşmekten sana sığınırım. (Hüccetullahi’l-Baliğa)

30 – Allah’ım şüphesiz ben, cehennem azabından cehennem fitnesinden, kabir fitnesinden, kabir azabından, zenginlik fitnesinin şerrinden, fakirlik fitnesinin şerrinden, mesih-Deccal fitnesinin şerrinden sana sığınırım. (Hüccetullahi’l-Baliğa)

31 – Allah’ım benim günahlarımı kar ve dolu suyu ile yıka. Kalbimi beyaz elbisenin kirden paklandığı gibi her türlü kötülükten arındır. Benimle günahlarımın arasını doğu ile batı arasını uzaklaştırdığın gibi uzaklaştır. (Hüccetullahi’l-Baliğa)

32 – Allah’ım nefsime takvasını ver ve onu arındır. Onu arındıracak ancak sensin, onun velisi, mevlâsı (Efendisi) sensin. (Hüccetullahi’l-Baliğa)

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 25 Eylül 2015 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: