RSS

ESMA DERSLERİ 1 – “ALLAH’I” ZİKRETMEK IV

01 Eki

Resim4

KUR’AN A GÖRE ZİKRİN FAYDA VE MÜJDELERİ

1 – O hâlde beni zikredin (anın – düşünün) ki sizi zikredeyim. Şükredin bana (değerlendirin beni), sakın küfretmeyin (hakikatiniz ve varlığın hakikati olduğumu inkâr etmeyin). (Bakara/152)

2 – Unuttuğunda Rabbini (hakikatin olan Esmâ mertebesini) zikret (hatırla)! Ve de ki: “Umarım Rabbim beni kurbunda (mâiyet sırrının yaşandığı Tecelli-i Sıfat mertebesi. {İnsan-ı Kâmil, Sıfatların tecellisi bahsi; Abdülkerîm Ciylî. A.H.}) olgunluğa erdirir. (Kehf/24)

3 – Bir de sayılı günlerde (hac bayramı 2./3./4. günleri) Allâh’ı zikredin (tekbir getirin). (Bakara/203)

4 – Onlar (öze ermişler) ayakta, otururken ya da yanları üzere uzanmışken Allâh’ı anıp (hatırlayıp), semâların ve arzın yaratılışını (günün getirisi ölçüsünde evren ve derûnu ya da beyin indînde bedenin yeri ve özelliklerini) tefekkür edip; “Rabbimiz, bunları boş yere yaratmadın! Subhan’sın (yersiz ve anlamsız bir şey yaratmaktan münezzeh, her an yeni bir şey yaratma hâlinde olansın)! (Açığa çıkardıklarını değerlendirmemenin getireceği pişmanlıktan) yanmadan bizi koru” (derler).(A. İmran/191)

5 – Onlar ki iman etmişlerdir ve şuurları Allâh’ı hakikatlerinde olarak hatırlayıp hissetmenin tatminini yaşar! Kesinlikle biline ki, şuurlar Bizikrillâh (Allâh’ı, Esmâ’sının işaret ettiği anlamlar doğrultusunda hakikatinde HATIRLAYIP hissetmek) ile mutmain olur! (Ra’d/28)

6 – And olsun ki, Rasûlullâh’ta sizin için mükemmel bir örnek yaşam vardır! Allâh’ı ve sonsuz geleceği umanlar ve Allâh’ı çok zikredenler (hatırlayanlar) için! (Ahzab/21)

7 – (Onlar o) Ricaldir ki, kendilerini ne ticaret ne de (dünyevî) alışveriş Allâh’ın Zikri’nden (hakikatlerini hatırlamaktan engelleyip), salâtın ikamesinden (hakikatini yaşamaktan) ve zekâtı vermekten (kendisindekini karşılıksız paylaşmaktan) alıkoymaz! Onlar, kalplerinde (şuurlarında açığa çıkan içsellikteki hakikat) ve gözleriyle görecekleri (âfakta müşahede edilecek dışsal gerçeklik) nedeniyle, dönüşülecek süreçten korkarlar. (Nur/37)

8 – Allâh’ı çok zikreden (hatırlayan) erkekler ve zikreden kadınlar var ya, işte Allâh onlar için bir mağfiret ve azîm bir ecir hazırlamıştır. (Ahzab/35)

9 – Elbette ki Allâh zikri (hatırlanışı) Ekber’dir (Ekberiyeti hissettirir)! Allâh ne hâlde olduğunuzu bilir. (Ankebut/45)

10 – Ey iman edenler! Allâh’ı çok zikredin! Sabah – akşam (devamlı) O’nu tespih edin! (Ahzab/41-42)

11 – Rabbini nefsinde, haddini bilerek, hissederek ve gizlice, gösterişsiz, sesini yükseltmeden, sabah – akşam zikret, hatırla ve derinliğine düşün! Gâfillerden olma! (A’raf/205)

12 – (Endişeli ortamda) salâtın edâsından sonra, ayakta veya otururken ya da yanlarınız üzere uzanmışken (sürekli) Allâh’ı zikredin. Zikrettiğinizle doyuma ulaştığınızda salâtı ikame edin (yaşayın – yönelişin tam hakkını verin, zikirle girmiş olduğunuz hissediş ile). Kesinlikle salâtın, belli vakitlerde yaşanması, iman edenlere yazılmıştır. (Nisa/103)

13 – İman edenler için, Allâh’ın zikri (hatırlanışı) ve Hak’tan inzâl olana bilinçlerinin huşû duyması vakti gelmedi mi? Ki daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar (ibadetleri âdete dönüşmesin, çalışmalarını düşünerek hissederek yapsınlar)! Onların (İsrailoğullarının) üzerlerinden uzun müddet geçmişti de (ibadetleri âdete dönüşmüştü), bu yüzden kalpleri katılaşmıştı (yaptıklarını düşünüp hissedip yaşamadan, âdet diye yapmaya başlamışlardı)! Onlardan (Yahudilerden) çoğunun inançları bozuktur! (Hadîd/16)

14 – Bunun yanı sıra Rabbini çokça an ve sabah akşam O’nun şanının yüceliğini hisset. (A. İmran/41)

15 – O salât tamamlandığında arzda yayılın, Allâh’ın fazlından talep edin ve (el Esmâ’sıyla hakikatiniz olan) Allâh’ı çok zikredin (HATIRLAYIN) ki kurtuluşa eresiniz! (Cuma/10)

16 – Rabbinin ismini zikret (hatırla) ve her şeyden kesilip sırf O’na yönel! (Müzzemmil/8)

17 – Sabah – akşam Rabbinin ismini zikret (hatırla)! Gecenin bir kısmında O’na secde et; O’nu tespih et – gece içinde uzun şekilde. (İnsan/25-26)

18 – Kesinlikle iman edenler o kimselerdir ki, “Allâh”ı anıp düşündüklerinde onların şuurlarında ürperti olur (o azamet yanında kendi acziyetlerini düşünmekten); onlara O’nun işaretleri okunduğunda, onların imanlarını arttırır (düşünebildikleri oranda)... Onlar Rablerine tevekkül ederler (hakikatlerindeki El Vekiyl isminin, gereğini yerine getireceğine iman ederler). (Enfal/2)

19 – Arafat’tan hep birlikte akıp dönerken, Meşari Haram’da (Müzdelife) Allâh’ı zikredin. O’nu, hidâyetinin sizde açığa çıktığı kadarıyla zikredin. Muhakkak ki bundan önce siz (hakikatten) sapmışlardandınız. (Bakara/198)

20 – Hac ibadetinizi bitirince babalarınızı anma (âdetinizdeki) zikrinizden çok daha şiddetli şekilde Allâh’ı zikredin. (Bakara/200)

21 – Rabbinin ismini zikredip (hatırlayıp) bilfiil salât eden (yaşayan) kurtulmuştur. (A’lâ/15)

22 – Onlar ki, “Allâh” anıldığında o anlam şuurlarında haşyet oluşturur… Kendilerine isâbet edenlere sabredenler ve salâtı ikame edenlerdir. (Hac/35)

KUR’AN A GÖRE ZİKİRSİZLİĞİN CEZA VE TEHDİTLERİ

1 – Allâh kimin derûnunu İslâm’ı kavrayacak şekilde genişletti ise, o Rabbinden bir nûr üzere değil midir? Allâh’ın zikrinden (hatırlattığından) kalpleri kasavetlenene (içleri sıkılıp bunalanlara) yazıklar olsun! İşte onlar apaçık şekilde (hakikatten) sapmayı yaşamaktadırlar! (Zümer/22)

2 – Kim (dünyevî – dışa dönük şeylerle) Rahmân’ın zikrinden (Allâh Esmâ’sının kendi hakikati olduğunu hatırlayarak bunun gereğini yaşamaktan) âmâ (kör) olursa, ona bir şeytan (vehim, kendini yalnızca beden kabulü ve beden zevkleri için yaşama fikri) takdir ederiz; bu (kabulleniş), onun (yeni) kişiliği olur! (Zuhruf/36)

3 – İkiyüzlüler Allâh’ı aldatmaya kalkarlar, (oysa) Allâh, hilelerinin sonucunu kendi aleyhlerine oluşturur! Salâta kalktıklarında üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş olsun diye; Allâh’ı da çok az hatıra getirirler. (Nisa/142)

4 – Şeytan, içki ve kumar türleri ile aranıza düşmanlık ve kin yerleştirmeyi, sizi Allâh zikrinden ve salâttan engellemeyi murat eder ancak… Artık vazgeçtiniz değil mi? (Maide/91)

5 – Şeytan (yalnızca beden olma fikri) onlara yerleşti de, onlara Allâh’ın zikrini (hatırlatılan hakikatlerini, bedeni terk edip Allâh Esmâ’sıyla var olmuş yapılarıyla {şuur} sonsuza dek yaşayacaklarını) unutturdu! İşte onlar Hizbüş Şeytan’dır (şeytanî fikir yandaşları – kendini yalnızca beden sananlar)... Dikkat edin, muhakkak ki Hizbüş Şeytan (kendini yalnızca beden sananlar) hüsrana uğrayanların ta kendileridir! Mücadele/19)

6 – Ey iman edenler… Mallarınız da evladınız da sizi Allâh’ın zikrinden (Hakikatinizi hatırlamaktan) meşgûl edip (gereğini yaşamaktan) alıkoymasın! Kimler bunu yaparsa, işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir! (Münafikun/9)

7 – Kim Rabbinin zikrinden (hatırlattığı Hakikatinden) yüz çevirirse, onu gittikçe şiddetlenen bir azaba sokar! (Cin/17)

**************************************************************

ALLAH (C.C.) ZİKRETMENİN FAZİLETİ,

Ulu Allah (C.C.) buyuruyor ki:

“Siz beni anın ki, ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakIn nankörlük etmeyin.” (Bakara/152)

Sabit-ül Bünnanî (R,A.) der ki “Ben Rabbimin beni ne zaman anacağını biliyorum.» Dinleyenler bu söz karsısında irkilerek «bunu nasıl biliyorsun» diye sorarlar. Sabit-ül Bünnanî: «Ben O’nu ne zaman anarsam o da beni o zaman anar» diye karşılık verir.

Yine ulu Allah (C.C.) buyuruyor ki:

“Ey iman edenler Allah’ı sık sık anın.” (Ahzab/ 41)

Yine ulu Allah (C.C.) buyuruyor ki:

“…. Arafat’tan indiğiniz zaman Allah’ı “Mes’arul haram” da anın. O size nasıl hidayet verdiyse siz de O’nu zikredin» (Bakara/198)

Yine ulu Allah (C.C.) buyuruyor ki:

“ … Hacc görevlerinizi bitirince atalarınızı andığınız kadar, hatta daha hararetli bir dil ile Allah’ı anınız» (Bakara/200)

Yine ulu Allah (C.C.) buyuruyor ki:

Bu derin düşünceliler ayakta, oturarak ve yanları üstü uzanmışlarken Allah’ı anarlar ve ey Rabbimiz, sen bütün bu varlıkları boşuna yaratmadın, seni böyle bir isnattan tenzih ederiz, o halde bizi cehennem azabından koru.» diyerek göklerin ve yerin yaratılışı hakkında enine boyuna düşünceye dalarlar.” (Al-i Imran/191).

Yine ulu Allah (C.C.) buyuruyor ki:

“ … Namazı kılınca ayakta, oturuyorken ve yan üstü uzanmışken Allah’ı anınız.» (Nisa/103)

Ibn. Abbas (R.A.) yukardaki ayeti tefsir ederken: «Yani gece gündüz, denizde karada, evde, yolda, varlıkta, darlıkta, sağlıkta hastalıkta, gizli açık her zaman ve her yerde Allah (C.C)’i anınız.»

Ulu Allah (C.C) münafiklari:

«Allah’ı çok az anarlar» diye kınamaktadır.” (Nisa/142)

Yine ulu Allah (C.C.) buyuruyor ki:

“ … Rabbini, içinden yalvararak ve çekinerek, yüksek sesle konuşmayarak sabah-aksam an da gafillerden olma.» (A´raf/205)

Yine ulu Allah (C.C.) buyuruyor ki:

“ … Allah’ı zikretmek, hiç şüphesiz, en büyük ibadettir” (Ankebut/45)

Ibn. Abbas (R.A.) yukardaki ayeti hakkında der ki. «Bu ayeti iki türlü anlamak mümkündür;

1) Allah (C.C)’in sizi anması, sizin O’nun anmanızdan daha önemlidir.

2) Allah (C.C)´i anmak, geride kalan her türlü ibadetten üstündür.» Buna dâir deha birçok ayetler vardır.

Peygamber’imiz (S.A.S) buyuruyor ki:

… Gafiller arasında Allah (C.C)’i anan kimse, kuru otlar arasındaki yeşil otlar gibidir

Peygamber’imiz (S.A.S) buyuruyor ki:

“ … Gafiller arasında Allah (C.C)’i anan kimse, cephe kaçakları arasındaki savaşçı gibidir

Peygamber’imiz (S.A.S) buyuruyor ki:

Ulu Allah (C.C) söyle buyurur: “Beni andığı sürece, dudakları benim adımla kıpırdadıkça ben kulum ile birlikteyim.”

Peygamber’imiz (S.A.S) buyuruyor ki:

“ … Kulun islediği ameller içinde, ona Allah (C.C)’in azabından en kurtarıcı olanı, Allah (C.C)’i anmaktır”

Sahabeler «Cihâd da mi bunun ayarında değil» diye sorarlar. Peygamber’imiz (S.A.S) onlara:

“Düşmana vura vura kılıcın kırıldıktan sonra yine bir kılıcı vura vura kırmak ve bir üçüncü kılıcı, yine düşmanla vuruşa vuruşa kırmak durumu dışında Cihâd bile onun ayarında değildir.”

Peygamber’imiz (S.A.S) buyuruyor ki:

“Cennet bahçelerinde gezinmek isteyen kimse ulu Allah’ı sık sık ansın.”

Peygamber (S.A.S) efendimize «en faziletli amel nedir?» diye sorarlar. Peygamber (S.A.S)`imiz “Allah (C.C)’i anan dilin kurumadan can vermendir.”

Peygamber’imiz (S.A.S) buyuruyor ki:

“Sabah-aksam Allah (C.C)’in adını an ki, sabah ve aksama günahsız giresin.

Peygamber’imiz (S.A.S) buyuruyor ki:

“Sabah aksam Allah (C.C)’in adını dilden düşürmemek. Allah (C.C) yolunda düşman iie vuruşurken kılıç kırmak ve mali cömertçe dağıtmaktan daha faziletlidir.”

Peygamber’imiz (S.A.S) buyuruyor ki:

“ … Ulu Allah (C.C) buyuruyor: “Kulum beni içinden anınca ben onu içimden anarım. Beni kalabalık arasında anarsa ben de onu daha hayırlı bir kalabalık içinde anarım. Bana bir karış yaklaşırsa ben de ona bir dirsek boyu yaklaşırım. Bana bir dirsek boyu yaklaşırsa ben de ona bir kulaç yaklaşırım. Bana doğru yürüyünce ben ona doğru koşa koşa giderim.”

Peygamber’imiz (S.A.S) buyuruyor ki:

“ … Yedi kimse var ki, Allah (C.C), başka hiç bir gölgenin bulunmadığı günde onları Arş’ının gölgesi altına alır. Bu yedi kimseden biri. Yalnız başına iken Allah (C.C)’i anarak O’nun korkusu ile gözleri yaşarandır.”

Peygamber’imiz (S.A.S) buyuruyor ki:

“Beni İyi dinleyin. Size amellerinizin en hayırlısını, Rabbinizin katında en temiz olanı, size en yüksek, derece kazandıranı, kâğıt ve altın para dağıtmaktan sizin İçin daha hayırlı olanı, düşman ile karşılaşıp onun boynunu vurmaktan veya boynunuzu ona vurdurup şehit olmaktan sizin hesabınıza daha faydalı olanı size söyleyeyim mi?”

Sahabeler: “Bu amel nedir, ya ResulAllah (S.A.V)” diye sorarlar. Peygamber (S.A.V)´imiz «Allah (C.C)’i dilden düşürmemektir» diye cevap verir.”

Peygamber’imiz (S.A.S) buyuruyor ki:

“Ulu Allah (C.C.) söyle buyuruyor: “Beni anmaktan benden bir şey istemeye fırsat bulamayanlara, isteyenlere en değerli bağışı sunarım.”
Fudayl (r.a.) der ki: «Öğrendiğime göre ulu Allah (C.C.) söyle buyurur: “Ey kulum, beni sabahtan sonra bir saat ve aksamdan sonra bir saat anarsan, ikisi arasında gecen zaman parçalarında sana kâfiyim.”

Âlimlerden biri der ki: Ulu Allah (C.C.) söyle buyurur:

“Kalbine nazar atfettiğim zaman benim zikrimin orada baskın olduğunu gördüğüm kulun bütün karar ve davranışlarına yön vermeyi üzerime alır, onun sözdaşı ve yakîn olurum.”

Hasan-ül Basrî (r.a.) der ki: «Allah (C.C.)’i anmak iki türlüdür: Birincisi: Allah (C.C.) ile aranda kalacak şekilde gizli olarak O’nu anmandır. Zikrin bu çeşidi, ne kadar güzel ve üstün derecelidir. Bundan daha değerlisi de Allah (C.C.)’i, O’nun haram kıldıkları ile karşılaşınca anmaktır.”

Rivayete göre Allah (C.C.)’in adını ananlardan başka herkes susuzluk içinde dünyadan ayrılır.

Muaz Ibni Cebel (R.A.) der ki. «Cennetlikler sadece Allah (C.C.)’i anmadan geçirdikleri bir saate hayıflanırlar.”

Peygamber’imiz (S.A.S) buyuruyor ki:

Bir oraya gelerek Allah (C.C.)’in adını anan kimselerin melekler çevresini kuşatır, onları rahmet bürür ve Allah (C.C.) da onları yanındakiler arasında anar.

Peygamber’imiz (S.A.S) buyuruyor ki:

“Bir araya gelerek Allah (C.C.)’in rızasından başka hiç bir şey beklemeden O’nun adını ananlara gökten «Günahlarınız bağışlanmış olarak kalkınız, kötülükleriniz iyiliklere dönüştürülmüştür.” diye seslenilir.

Peygamber’imiz (S.A.S) buyuruyor ki:

“Bir yerde oturup da Allah (C.C.)’in adını anmayan ve Peygamber’ine salat-ü selâm getirmeyen bir grup. Kıyamet Günü bu davranışı karsısında hayıflanmak zorunda kalır.”

Hz. Davud (A.S.) ulu Allah (C.C.)’a söyle dua eder. “Allah’ım! Beni senin adını ananların meclisinden geçip gafillerin arasına katılmaya giderken görünce ayağımı kir, bu bana tarafından bağışlanmış bir nimet olur.”

Peygamber’imiz (S.A.S) buyuruyor ki:

“İyi bir toplantıya katılmak, mü´minin iki milyon kötü toplantıda kazandığı günahı giderir.”

Ebû Hureyre (R.A.) der ki. «Gök halkı içinde Allah (C.C.)’in adı anılan kimselerin evlerini, yıldızları birbirlerine gösterir gibi gösterirler.»

Süfyan Ibni Üyeyne (R.A.) der ki; “Mü`minler bir araya gelip Allah (C.C.)’in adını andıkları zaman gerek şeytan ve gerekse dünya onların yanından kaçar. Şeytan dünyaya; «Görüyor musun, ne yapıyorlar» diye hayıflanır. Fakat dünya şeytana «Bırak yapsınlar, yoruldukları zaman. teker teker hepsini enselerinden tutup sana getiririm.» diye karşılık verir.

Ebû Hureyre {R.A.) bir gün çarsıya girer ve: «Peygamber (S.A.V) efendimizin mirası camide bölüşülürken sizi burada görüyorum» der. Bu sözleri duyan esnaf ve halk çarsıyı pazarı bırakıp camiye koşuşurlar, fakat bölüşülen bir miras göremezler. Bunun üzerine Ebû Hureyre’ye: «Biz camide bölüşülen bir miras göremedik» derler. Ebû Hureyre onlara: «Peki, ne gördünüz» diye sorar. Onlar da «Allah (C.C.)’in adını anan ve Kur’an okuyan kimseler gördük» derler. Ebû Hureyre onlara: «işte Peygamber’imizin mirası budur» diye karşılık verir.

Amesin Ebû Salih’ten onun da Ebû Hureyre ve Ebû Hudri’den (R.A) rivayet ettiklerine göre;

Peygamber’imiz (S.A.S) buyuruyor ki:

“ … Allah (C.C.)’in kulların amellerini yazanlar dışında yeryüzünde devamlı dolasan bir grup meleği vardır. Bunlar bir araya gelerek Allah (C.C.)’in adını anan bir mü’min grup görünce birbirlerine «Aradığınız burada, gelin» diye seslenerek bir araya toplanırlar ve gökyüzüne yücelinceye kadar bu grubun etrafını sararak beklerler.

Göğe çıkınca, Allah (C.C.) onlara: «Kullarımı ne ile meşgul iken bıraktınız» diye sorar, onlar da «Sana hamd ederken, seni noksan sıfatlardan tenzih ederken ve seni yüceltirken yanlarından ayrıldık» diye cevap verirler.

Ulu Allah (C.C.): «Peki, onlar beni gördüler mi» diye sorar, melekler: «hayır» diye cevap verirler. Allah (C.C.) onlara: «Peki beni görseler ne yaparlar» diye sorar. Melekler de: «Seni görselerdi, hamdleri, tesbihleri ve seni yüceltmeleri, daha kuvvetli olurdu.» diye cevap verirler.

Allah (C.C.) onlara sorar. «Peki, hangi şeyden çekinerek bana sığınıyorlar?» Melekler «cehennemden» diye cevap verirler. Allah (C.C.) onlara: «Cehennemi gördüler mi» diye sorar. Melekler «Hayır» diye cevap verirler. Allah (C.C.) onlara: «Peki cehennemi görseler ne yaparlardı» diye sorar. Melekler de «Cehennemi görseler ondan daha çok kaçınırlar, daha çok nefret ederdi» diye cevap verirler.

Allah (C.C.) onlara: «istedikleri nedir» diye sorar: Melekler «Cennet» derler. Allah (C.C.) onlara: «Peki, hiç gördüler mi» diye sorar. Melekler: «Hayır» diye cevap verirler. Allah (C.C.) onlara: «Peki, cenneti görmüş olsalardı, davranışları ne olurdu?» diye sorar. Onlarda: «Eğer cenneti görselerdi, ona karşı daha güçlü bir arzu duyarlardı» derler.

Bunun üzerine Ulu Allah (C.C.) meleklere: «Sizi şahit tutuyorum ki, onların hepsinin günahlarını bağışladım» der. Melekler «aralarında falan kimse de vardı, o zikretmek için değil, başka bir amaçla aralarına katılmıştı» derler. Ulu Allah (C.C.): «Onlar öyle bir topluluktur ki, onlar ile birlikte oturan bedbaht olmaz.»

Peygamber’imiz (S.A.S) buyuruyor ki:

“ … Gerek benim ve gerekse benden önceki peygamberlerin söylediği en faziletli söz «lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerike lehu (Allah’tan başka ilâh yoktur, tektir, ortağı yoktur)» sözüdür.

Bir kimse günde yüz kere “la ilahe illallahu vahdehu lâ serike lehül mülkü ve lehul hamdü ve huve alâ külli sey’in kadir” (Allah’tan başka ilâh yoktur, tektir, ortağı yoktur. Varlığın mülkü O’nundur. Hamd O’na mahsustur, o her şeye kadirdir)» derse on köle Azad etmiş gibi olur, amel defterine yüz iyilik yazılır ve kötülüklerinin yüz tanesi de silinir, o gün aksama kadar bu sözler onun şeytandan koruyucusu olur. Ondan daha fazla bu sözleri söyleyenlerden başka hiç kimse onun yaptığından dana üstün bir ibadet ile Allah (C.C)’in huzuruna gelmez.»

Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

“ … Düzgün bir şekilde abdest alıp arkasından basını göğe dikerek “Eşhedü en lâ ilahe illallâhu vahdehu lâ serike lehu ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulühu” (Allah’tan başka ilâh olmadığına. O’nun tek ve ortaksız olduğuna. Muhammed’in O’nun kulu ve Resul’ü olduğuna şehadet ederim)» diyen bir kulun önünde cennetin bütün kapıları açılır ve dileğinden içeri girer.» İ. Gazalî/Kalplerin Keşfi-317-322)

*******************************************************

“İnsanın kalbine zikir yerleşince daha durmaz. Çarşıda, pazarda alışveriş yaparken kalp ‘Allah’ der. Siz istemeseniz de çalışır. Nasıl ki mideniz sizin elinizde olmadan gıdaları hazmediyor, siz uyurken bile işine devam ediyorsa, içine zikir yerleşen kalp de öylece zikreder. Bunun sevabını yalnızca Allah bilir.’’ (Seyyid Abdülbaki)

***************************************************************

İLAHİ

Allah emrin tutalım,
Rahmetine batalım,
Bülbül gibi ötelim,
Allah Allah diyelim.

Allah adı uludur,
Emrin tutan kuludur,
Mü’minlerin yoludur,
Allah Allah diyelim.

Allah adı dillerde,
Sevgisi gönüllerde,
Şol korkulu yerlerde,
Allah Allah diyelim.

Ölüp kabre varınca,
Melek sual sorunca,
Rabbin kimdir deyince,
Allah Allah diyelim.

Kocayuben göçmeden,
Teneşire çıkmadan,
Melil melil bakmadan,
Allah Allah diyelim.

Yunus seyredip gezer,
Ölüm tedbirler bozar,
Görmek istersen dîdar,
Allah Allah diyelim.
(Yunus Emre)

******************************************************************************************************************

Hz. Peygamber Efendimiz, Kâbe ye girdiği zaman üç yüz atmış tane put vardı. Bunları sildi süpürdü ve dışarıya attı. O, elle tutulan gözle görülen bu putları atmakla ilâ yevmil kıyam izinden gelen bütün inanmış mü’minlerin gönlünü de temizlemiştir.

“Gönül de bazen puthâneye benzer. Gönlünü Hak’tan: gayri olan sevgileri doldurma ki, orasını bir puthâneye benzetmeyesin.”

Kişi ister padişah ister âlim olsun, gönlünü zikrullah ve muhabbetullah ile bezeyip temizlemezse yani ilâhî marifetten, zikirden ve Allah sevgisinden uzak kalırsa o gönül put hane gibi olur. Çünkü Hak’tan gayri olan sevgiler, o gönlü put haneye döndürür.

“Gönlü put haneye dönen kişinin ne huzuru ne neşesi ne de aşkı ve şevki vardır. Çünkü o kişi, süfli işlerin peşindedir.”

Dışarıdan bakarsanız, o kişi boylu poslu, kelli felli, akıllı uslu bir insandır, ama onun gönlü perişandır ve put hane gibidir.

Gerçi bilerek ya da bilmeyerek bütün eşyaya sevgimiz, sonunda Allah’a dayanır. İnsan bilse de bilmese de her neyi severse farkında olmadan Allah’ı sever. Sevgi Allah’a aittir. Eşyadan yansır, varlığın tamamını kapsar. Bunu bilmek ya da bilmemek söz konusudur. Yüksek idrake erişildiği zaman her ne olursa olsun sevilenin Allah olduğunun farkına varır. İşte o zaman arif, cümle varlıkta Hakk’ı müşahede eder.

Temaşa eyledim kevn-i mekânı nûr-ı vahdetle,

Görünen cümle eşyadan hemîn Mevlâ imiş bildim.

(Şemseddîn-i Sivasî)

Put ise, gerçek olmayan sevgi demektir. Altın, gümüş, şan şöhret, makam mevki’ v.s. hep puttur.

Bu konuda tevhidin babası olan Hz. İbrahim (a.s.)’ın Allah’a yalvarışı, duası vardır. .

“Ey Allah’ım! Ufûl eden,’sönen, bugün var yann yok olan sevgilerden benim gönlümü kurtar. Gelip geçici sevgilere kaptırma, gönlümü onlarla doldurma.” (Enam/77)

Evi seversin yanıverir. Altını, gümüşü seversin hırsız girip çalıverir. Rütbeyi makamı seversin, benim mevkim makamım şudur dersin, dilin kemiği yoktur bir yanlış söz söylersin toplumda değerin düşüverir. Senelerdir senin etrafında olan insanlar, çekilip kayboluverirler. Bunlar gerçek sevgi değil; ancak mâsivâdır. Bununla ilgili pek çok güzel sözler vardır. Bir kâmil şöyle der:

“Padişah inmez saraya hâne ma’mûr olmadan”

Gönülhânesi, ma’mûr olmadan padişah yani Allah (c.c.) gönle giremez. Gönül sarayına eğer padişahı da’vet ediyorsak o saray padişaha layık olmalıdır yani gönlü mâsivâ denilen sevgiden arıtıp durulmalıyız.

Gönül nasıl temizlenir, terfi’ ettirilir?

Diyelim ki, evinizin önünde bir bahçe ve bahçede bir erik ağacı var. Siz bu ağacın ekşi eriğini, olgun ve tatlı erik yaparak beğenilen, sevilen, lezzetli, halkın itibar ettiği bir erik olmasını istiyorsunuz ve bu ekşi erikten kurtulalım diyorsunuz. Ne yaparsınız? O eriğin üstünde olan tatlı bir eriğin aşısını vurursunuz.

Aşıyı da herkes yapamaz. Onun da ehli olması lâzım. Ustaya: “Usta, gel de şu benim ağacı ne olur aşılıyıver,” der, arkasında önünde gezip peşinde koşarsınız. Sonunda onun gönlünü yaparsınız ve usta gelir. Senin bahçendeki ekşi erik ağacına bir tatlı eriğin aşısını yapar. O aşı tutar, artık senin bahçendeki erik ağacı ekşi değil; tatlı meyve vermeye başlar. Bunun gibi insanın da aşılanması lâzımdır. (Halveti zikir)

“ALLAH” ZİKRİNDEN GAFİL OLMAK

ResulAllah (sa.) şöyle buyurmuştur.

Kim bir yere oturur ve orada Allah’ı zikretmezse bu kendine Allah’tan bir hasret ve nedamet olur. (Ebu Davud)

ResulAllah (sa.) şöyle buyurmuştur.

Herhangi bir topluluk bir meclisten Allah’ı zikretmeden kalkarsa, mutlaka sanki eşek lâşinden kalkmış gibi olurlar ve bu onlar üzerinde hasret ve nedamete dönüşür. (Ebu Davud)

ResulAllah (sa.) şöyle buyurmuştur.

Allah’ı zikretmeden fazla konuşmayın çünkü Allah zikredilmeden yapılan çok konuşma kalp için bir kasvettir ve insanların Allah’tan en uzak olanı da kalbi kasvetli olandır. (Kenzu’l-ummâl)

Kim zikrin tadını alır, Allah’ı zikretmek suretiyle nasıl kalp huzuruna ulaşıldığını, o anda kalbinden perdelerin nasıl kaldırıldığını anlarsa, o Allah Tealâyı sanki başgözüyle görüyormuş gibi olur.

Aksine kim de dünyaya yönelir çoluk çocuğa, mala mülke karışır, Allah’ı unutursa o kişi de bulduklarını sanki yitirmiş gibi kalır, kendisiyle kalbi arası perdelenir. Bu haslet onu ateşe ve her türlü şerre götürür. Bunlar ise o kimse için hasret ve nedamet demektir. Hasret ve nedametler katmerleştiği zaman artık kurtuluş ümidi kalmaz.

ResuAllah söz konusu hasret ve nedameti en iyi şekilde ortadan kaldıracak bir ilaç koymuştur. Bunu her hâle uygun düşecek ve gaflet zehrine panzehir etkisi yapacak bir zikir koymak suretiyle yapmıştır. ResulAllah bu zikirlerin faydalarına dikkat çekmiş, bunlar yapılmadığı zaman onların yerini hasret ve nedametlerin dolduracağını beyan buyurmuştur.

İbadetin Allah’ın kulları üzerinde hakkı olduğuna inanmak

İnsan yaratıldığında içine şanı yüce olan yaratıcısına karşı bir “meyl” konulmuştur. Bu meyl farkı edilmesi çok zor bir duygudur. Ancak ona uygun ve mahal(mazinne, hakkında zannedilen) bulunan şeyle idrak edilebilir. Sağlıklı vicdanların kabul edeceği üzere, ona layık ve mahal olan şey de, Allah Tealâya ibadetin O’nun kulları üzerinde bir hakkı olduğuna inanmaktır. Çünkü O; insanlara nimetler vermiş, amellerinden dolayı da sorumlu tutmuştur. Bu durumda kim iradeyi ve Allah Tealânın kulları üzerinde hakkının sabit olduğunu inkâr ederse, yahut mücazatın bulunmadığını iddia ederse, o kimse fıtri safiyyetini kaybetmiş bir dehri (Tabiatperest, materyalist) demektir. Çünkü o kendi yaratılışı sırasında özüne yerleştirilmiş bulunan fıtri meylin mahallini kendi aleyhine olmak üzere bozmuş, onun naibini, halefini, yerini dolduracak şeyi ifsat etmiştir.

İnsan ruhunda nurani bir letafet vardır, bu yapı itibarıyla Allah’a meyleder.

Eğer bu meylin esasını öğrenmek istersen bil ki; İnsan ruhunda nurani bir letafet vardır bu yapı itibarıyla –aynen demirin mıknatısa doğru meyli gibi- Allah’a meyleder. Bu vicdan (sezi) yolu ile elde edilen bir sonuçtur. Kendi letafetleri üzerinde dikkatlice düşünen ve her letafeti kendi özelliği ile kavrayan herkes bu nurani letafeti ve yapı itibarıyla onun Allah Tealâ’ya doğru meyledişini mutlaka kavrar.

Bu meyle ehl-i vicdan; “Zat-ı muhabbet” derler. Bu –aynen diğer duygularda olduğu gibi bir duygudur.

İnsan süflî bir meşgale içerisinde olduğu zaman uyuşturucu kullanmış gibi olur.

İnsan, süflî letafetler içerisinde kendisini kaybetmiş bir halde ise, o zaman bedeninde uyuşturucu kullanmış bir kimse gibi olur; ne soğuğu ne de sıcaklığı hisseder. Süflî letafetlerin etkinliklerini kaybetmesi halinde, nesemenin parçalarından pek çoğunun dağıl¬ması, özellik ve kuvvetlerinden birçoğunun noksanlaşması sonucu doğar. Etkinliğin kaybolması ya ıztırarî ölümle olur. Ya da nefsanî ve bedenî riyazetler gibi ihtiyarî ölümle ve acayip yollara tutunmak suretiyle olur. Bu durumda o, kendisinden uyuşturucunun et¬kisi kaybolan kimse gibi olur; uyuşturucuyu aldığı sırada hiç hissetmediği şeyleri duymaya başlar.

İnsan Öldüğünde, Eğer Allah’a Yönelmiş Halde Değilse, O Bahtsızın Biri (Şaki) dir:

İnsan öldüğü zaman, Allah’a yönelmiş bir halde değilse, yönelmeyişi basit bir cehalet ve halis bir yoksunluk sebebiyle ise o, insan türünün kemâl hali itibariyle bahtsızın biri (şakî) dir.

Kendisine orada bulunan bazı şeyler açılmış olabilir; fakat kabiliyetinin bulunmayışı sebebiyle inkişâf tam olarak gerçekleş¬mez, bunun sonucunda şaşkın ve çaresiz bir halde kalır. Allah’a yönelmeyiş hali, ilmî ve amelî melekelerinde ona ters düşen bir halin bulunması sebebiyle ise, bu halde çekişine olur; nefs-i natıka tarafı Ceberut âlemine doğru çeker, neşeme ise kazanmış olduğu ters düşen hal ile birlikte süflî âleme doğru çeker. Bu durumda nefsin cevherinden doğan ve üzerine yayılan bir ürperti (vahşet, yalnızlık) hali ortaya çıkar.

Muhtemelen bu durum, bazı olayların -ki bunlar ürperti (vahşet) suretleridir- surete bürünmesini gerektirir. Bu aynen, safra mizaçlı birinin uykusunda ateş ve alev görmesi gibidir. Bu, nefsin bilinmesi hikmetinin ortaya koyduğu bir esastır. Yine bu hal, Mele-i a’lâ sakinlerinin öfkeli bakışlarını doğurur ve bu, me¬leklerin ve ihtiyar sahibi diğer zevatın kalplerine o kişiye azap et¬meleri ve elem vermeleri şeklinde ilhamlara dönüşür. İşte bu, insanların nefislerinde doğan düşünce ve insiyakların sebeplerini bilmenin gerektirdiği bir esas olmaktadır.

Kısaca; Ceberut tarafına doğru meylin bulunması; bağını süflî zulmetlerin istilasından çözmeyi temin edecek amellerin ge¬rekliliği; bu amellerin terki sebebiyle sorgulanma; her kişide ken¬disini gösteren insan türüne ait hükümler, kuvvetler ve ondan kaynaklanan sonuçlar mesabesindedir. Bu durum, türlerin yaratı¬cısı olan ve âleme varlık veren Allah’tan küllî maslahata uygun düşecek şekilde böyle takdir edilmiştir; insanların üzerinde anlaşmaları ve kendiliklerinden üstlenmeleri, insanlar arasında geçerli bulunan merasimler böyle olduğu için öyle değildir. Bütün bu ameller, aslında Allah Teâlâ’ya doğru cezbedilen -sözünü ettiği¬miz- nuranî letafetin hakkının verilmesi; onun gereklerinin tam olarak yerine getirilmesi, eğriliklerinin doğrultulmasıdır.

Ancak, bu mana çok incedir ve bu nükteyi çok az kimse kav¬rayabilir. Bu sebeple hakkın; bu mana neye meyletmiş, neye yö¬nelmiş ve neye doğru yanaşmışsa, ona nisbet edilmesi gerekir. Sanki bu, bir başka cihete meyleden nefsin bazı kuvvelerini belir¬lemektir. Sanki bu yukarıda geçen “Allah’a meyleden nuranî letafetin hakkının verilmesi” sözümüzün bir özeti gibidir.

İlâhî şeriatlar, işte bu sırrı, insanların fıtrî bilgileriyle kolay-ca anlayabilecekleri basit bir ifadeyle açıklayarak inmişlerdir. Bu konuda sünnetullah, anlaşılması zor manaları, o manalara uygun misalî kalıplara koyarak indirmektir. Meselâ, bizden birinin, rüya¬sında tamamen soyut olan bir manayı, âdeten o soyut şeyden ayrıl¬mayan, ya da dengi ve benzeri bulunan bir şeyin suretinde görme¬si ve böylece algılaması gibi.
Denildi ki: İbadet, Allah Teâlâ’nın kulları üzerindeki bir hak¬kıdır. Buna göre, Kur’ân’ın hakkı, ResulAllah’ın (s.a.) hakkı, efen¬dinin hakkı, anne babanın hakkı, akrabalık hakkı.., bunlar da ona kıyas edilmelidir. Aslında bütün bunlar, kişinin kemâle erebilmesi için uyması gereken nefsinin yine kendisi üzerindeki hakkıdır. Dolayısıyla nefsine zulmederek onları yerine getiremezlik edemez. Bu haklar, esasen kişinin kendi nefsine ait bir hak olmakla birlikte, muamelede bulunulan ve talep hakkı olan kimselere nispet edile¬rek (meselâ ana baba hakkı gibi) isimlendirilmiştir. Bu itibarla, sakın ola ki, zahirleri üzere anlayanlardan olmayasın; aksine işin hakikatini gören ve ona göre hareket edenlerden olasın. (Ş. Veliyyullah Dihlevi-Hüccetullahi’l Bâliğa/C-1 253-255)

***********************************************************

ALLAH İSM-İ CELİLİ İLE ZİKRETMEK

İnsan çok boyutlu bir yapıya sahiptir. Bir yönü ile dünya ile ilgiliyken, diğer bir yönü ile berzah âlemi ve ahiret ile ilgilidir. Bir taraftan dünyevi işlerinin idaresi ile meşgulken diğer taraftan ahirete yönelik hazırlıklar yapabilmektedir. Kalbinde hem nefsine ait bir sevgisi varken hem de ailesine, toplumuna aynı değerleri taşıdığı kişilere de sevgi duyabilmektedir. Kendi içinde aynı anda pek çok derdi, tasayı, nefreti, sevgiyi, ilgiyi, arzuyu, ihtirası, sıkıntıyı ve sorunu taşıyabilmektedir.

İnsan çok boyutlu yapısı gereği aynı anda birden fazla hatta bazen çok daha fazla manevi hastalık sahibi olabilmektedir. Kişide riya, ucb, kibir, haset, uzun emellilik, haramlara karşı umursamazlık, rızık endişesi, gaflet, yalan söyleme gibi manevi hastalıklar aynı anda beraber bulunabilmektedir. Böylesi durumlarda tedavi daha zorlaşmakta ve düzelmek için daha fazla çaba harcanması gerekmektedir. Bu daha fazla murakabe ve muhasebeyi gerektirdiği gibi daha fazla ibadet, riyazet ve virdi de gerektirmektedir.

Amellerde asıl olan az da olsa devamlı olmalarıdır. Her gün yapılan zikirler insanın manevi hayatı için çok büyük önem arz etmektedir. Her gün ısrarla belirli sayılarda En-Nûr ismini vird edinen Müslümana –ihlaslı olması ve kendisi için nimetlere ulaşmasına engel maddi manevi maniler olmaması durumunda-doğruyu ve yanlışı görüp kalp nuruna sahip olma nimeti bahşedilir. El-Hadi ismi ile doğru yolu bulmak ve çocuklarının da doğruyu bulup serkeş olmamaları nimeti istenilir. El-Bedi ismi ile Allah’ın yardımına nail olmak, maddi ve manevi güzelliklere kavuşmak arzulanır. El-Baki ömür uzunluğu ve sağlıklı olmak, El-Varis uzun ömür, bol makam, şeref ve rızık sahibi olmak, Er-Reşid güzel ahlaka sahip olmak, kötü alışkanlıklardan korunmak, Es-Sabur ise başladığı işi kolay bitirmek, sinirini yenmek ve sabırlı olmak gibi nimetlere kavuşmaya vesiledir.

Yapılan her ibadetin insanın kalbi ve ruhunun derinlikleri üzerinde tesiri vardır. İbadet ve ameller kişinin imanını ve ahlakını doğrudan etkilediği gibi, imanın kuvvet bulup güçlenmesi de amelleri ve ahlakı doğrudan etkiler. Bunlar çok iç içe geçmiş mertebelerdir. Zikir de bu etkiye sahip bir ameldir. Allah’ı zikretmek insanın kalbini, ruhunu, ahlakını, imanını ve amellerini etkiler bir özelliktedir. Zikir ile oluşan manevi haller, ruhta bir genişliğe ve kalpte bir nurlanmaya sebep olur. Bu durum insanın ahlakında, insanlarla ilişkilerinde, sözlerinin tesirinde, dünyevi olaylara karşı sabrında bir artış doğurur.

Yüce Allah’ın her bir isminin ayrı bir manası ve kalp üzerinde ayrı bir tesiri vardır. Vird olarak belirlenip, her gün tekrarlanmaları halinde süreç içerisinde etkileri görülmeye başlanır. Vird ile Allah’ın c.c. esmasının tekrarlanması aslında Yüce Allah’tan c.c. istekte bulunmak demektir.

ALLAH ismi celili tüm isimlerden farklı, hepsinden üstün ve hepsini kapsayıcı bir özelliktedir. Allah ismi şerifi Cenabı Hakkın Celal ve Cemal tüm isimlerini kendisinde toplamıştır. Bütün isimler Allah isminde gizlenmiştir. Diğer isimler Allah isminin sıfatları konumunda olup, onun bir kısım özelliklerini açıklar vaziyettedirler. Allah ismi ise hiç bir isme sıfat olmaz. O zat ismi olup, Yüce Allah’ın c.c. tüm isim ve sıfatlarını içine alan özel bir isimdir. Durum böyle olunca Allah ismi şerifi ile yapılan zikrin faydaları da tüm isimlerden hasıl olan faydaları içine almıştır. Allah ismi şerifini vird edinen kişi hangi esmaya ihtiyacı varsa ondan gelecek faydayı görür. Birden fazla manevi hastalığı olan ve birden fazla tecelliye ihtiyacı olan hepsini birden bu ismin bereketi ile görür.

Allah ismi; ruhi hastalıklardan, kalp katılığından, küfürden, maddi ve manevi bataklıktan, nefsin istek ve arzularından kurtulmak, düşmanlarını yenmek, merhamet sahibi olmak, Allah’ın istediği şekilde hayat sürmek, son nefeste imanlı ölmek, kalbin nurlanması, imanlı olması ve şifa bulmak, güç, kuvvet ve rızık kazanmak, gizli sırlara, irfanî bilgilere vakıf olmak, hem dünya, hem de ahiret saadetine ermek gibi pek çok faydaları içinde barındırır.

***************************************************

“ALLAH” ZİKRİ HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKENLER.

Lafza-i Celal zikrinin gizli olarak çekilmesinde karşılaşılan en büyük problem, bu zikri çeken kişinin gizli zikir sırasında bu zikri çekemediğini veya şeytanların ve nefsin müdahalesi ile başka şeyleri zikrettiğini sanmasıdır. Bu durumda kişi zikirden lezzet duyamadığı gibi boşu boşuna zikir çektiği duygusuna da kapılabilir.

Öncelikle şunu belirtelim ki, gizli zikir çok faziletli ve kazançlı olduğu için şeytanlar bu konuda çok vesvese verirler. Zâki ile haddinden fazla uğraşırlar. Bunlara aldanmamak gerekir. Hele bir de buna ilaveten Lafza-i Celal zikri, bizzat Allah’ın zatını zikir olduğu için, ayrıca bunun üstünde daha faziletli bir kelime olmadığından, şeytanların hücumları kat kat artmaktadır.

Yukarıdaki gibi bir probleme sahip olan kişilerin, yani gizli zikir sırasında bu zikri çekemediğini veya şeytanların ve nefsin müdahalesi ile başka şeyleri zikrettiğini sanan kişilerin, önce bu zikre şeytanların ne kadar düşman olduklarını bilmeleri gerekir. Ayrıca bu zikri çeken kişilerin kafalarına şeytanların olmadık düşünceleri vesvese yolu ile attıklarını, bu yüzden zikir sırasında gönüllerini huzursuzlukla, hoşnutsuz duygularla doldurduklarını da unutmamalıdırlar. Lafza-i Celal zikrinde Allah’ın rızası gizlidir. Şeytanlar bunu çok iyi bildiklerinden bu zikre adeta savaş açarlar.
Şu kesindir ki, kişinin gizli zikir sırasında bu zikri çekemediğini veya şeytanların ve nefsin müdahalesi ile başka şeyleri zikrettiğini sanması, şeytanların vesveseleri ile olan bir haldir. Bu hale zerre kadar değer verilmemelidir, yani bu hal sebebiyle gizli zikirden vazgeçmemek, onu ihmal etmemek gerekir. Böyle bir konuda sıkıntısı olan kişiler, aşağıda önerdiğimiz bir yolla Lafza-i Celal zikrini çekerlerse problemlerini kolaylıkla aşabildikleri gibi gizli zikirden büyük bir zevk de alacaklardır. Ayrıca Allah’ın (c.c.) izniyle bu zikri en faziletli bir şekilde çeken kişiler grubuna yükseleceklerdir:

Lafza-i Celal zikri sırasında önemli olan şey, içeriden Allah kelimesini ‘sesle söylemek’ değildir. Sesi ölçü olarak gördüğümüzde çekilen tespihin hızına yetişmemiz imkânsızdır. İlkyazımızda da belirttiğimiz gibi gizli zikirde tespih elimizden geldiğince hızlı çekilir, döndürülür. Daha doğrusu tespihi ne kadar hızlı çekersek zikrimiz o kadar faziletli ve bereketli geçer, amacına da ulaşır. Temel ölçümüz, tespihin çekilişteki sesinin ‘Allah’ diye zikrettiğini kabul etmektir. Bunun yanında içimizin de (kalbimizin veya tespihi tutan elimizin üzerinde bulunduğu letaif noktasının) bu tespih çekiliş sesi ile birlikte ‘Allah’ kelimesini zikrettiğini düşünmektir, kabul etmektir. Kısacası tespihin çekiliş sesi ile içimizin bir uyum, ritim halinde Allah’ı zikrettiğini düşünmemiz, kabul etmemiz gerekir.

Tespihin çekiliş sesi ile içimizin bir uyum ve ritim halinde Allah’ı zikrettiğini düşünmemiz büyük bir konsantrasyonu gerektirir. Onun için gözler kapatılır. Bütün dikkat tespihe ve tespihin üzerinde olduğu manevi organ üzerine teksif edilir. Hiçbir şey düşünülmez. Sadece Allah’ın zatının huzurunda olduğu duygusu korunmaya çalışılır.

Bu öyle bir ayardır ki, önceleri bu konuda bazı sıkıntıların yaşanması pek tabiidir. Zira sofi her tespih çekişte kendisini içten de ‘Allah’ diye bir sesi söyletmek zorunda hisseder. Hâlbuki tespihin devredişi çok hızlıdır. Her tespihte ‘Allah’ diye bir sesi söylemek imkânsızdır. Daha doğrusu böyle içten yükselen bir ses vardır ama bu sesten ziyade kalbinden veya tespihin üzerinde olduğu letaif noktasından gelen bir ‘uyumdur, ritim’dir. Bir iç monolog (iç konuşma) değildir. Bu uyum ve ritim Allah lafzını söylüyormuş diye kabul edilir. Daha doğrusu hiçbir kuşkuya kapılmadan içten yükselen böyle bir uyum ve ritimle çekilen tespihin sesinin birlikte ‘Allah’ diye zikre koyulduğu düşünülür. Yani tespih taneleri çekilirken onunla beraber içimizden yeknesak bir tempo ile ruhumuzdan yükselen sese benzer bir yapıda ama daha hızlı olan bir uyum ve ritim söz konusudur. Burada en açık olan şey, daha doğrusu olması gerekli olan şey, bizim tespih çekerken böyle bir uyum ve ritimle Lafza-i Celali de zikrettiğimize inanmamızdır.

İşte Lafza-i Celal zikri vücut tarafından özümsendiğinde değişik organlarda bu sözünü ettiğimiz uyum ve ritim bizzat sezilmeye ve duyumsanmaya da başlar. Yani organlar tıpkı titreşimdeki cep telefonu gibi akıl almaz bir hızla, yani farkına varılan bir uyum ve ritimle zikre geçerler. Buna sultani zikir dendiğini belirtmiştik. Bu durum için elimizde tespih olmasına da gerek yoktur. Zikir yapmadığımız halde gün boyunca bu sultani zikir bazı organlarda açıkça hissedilir. İşte böyle güzel bir hal yaşayan sofi fırsatı ganimet bilmelidir. Boş zamanlarında veya bir işle meşgulken dilini damağına yapıştırarak kendince bu çeşitli organlarında varlığını açıkça hissettiği sultani zikre bilinçle iştirak etmelidir. Çünkü zikir bilinçli olarak çekilmedikçe amaca ulaştırmaz. Bu sultani zikir yardımıyla yapılan gizli zikir, tespihle yapılan zikirden kat kat daha hızlıdır. Hem de çok faziletlidir. Çünkü bu sırada kişinin vücudu tüm hücreleri ile birlikte çok hızlı bir tempo ile Allah’ı zikretmektedir. Bunun için çok şey yapmaya gerek yoktur. Dil damağa yapıştırıldıktan sonra tüm vücudun Allah’ı zikrettiğini düşünmek, bu düşünce ile içinde oluşan uyuma, ritme kendini bırakmak yeterlidir.
Sultani zikre ulaşmamış kişiler de bu yolla, yani dilini damağına yapıştırarak zikrederlerse kısa zamanda büyük kazançlar elde ederler. Ama bu onlara çok zor gelecektir. Bu yol ilk zamanlarda pek kullanışlı değildir. Onun için böylelerine herhalukarda elde bir tespihi (küçük de olabilir) düşürmeden zikretmek daha yararlıdır.

İmam-ı Rabbani Hazretleri peygamberimizin risaletten önce dili damağa yapıştırmak suretiyle gizli zikir yaptığını belirtmektedir. Nitekim peygamberimiz Mekke’den Medine’ye hicret sırasında saklanmak amacıyla sığındıkları Sevr mağarasında Hz. Ebubekir’e de bu zikri talim eylemişlerdir.

İnsan dışındaki bütün canlı ve cansız varlıklar, yaratılışları istikametinde kendi dilleri ile zikir halindedirler. Mikro âlemde maddenin en küçük parçası atomun çekirdeği etrafındaki elektronlar sınırsız bir hızla dönerek bu zikir halini gerçekleştirirken; makro âlemde dünya gerek kendi ekseni gerekse güneşin etrafında yaptığı dönüşlerle ayrı ayrı zikirlerde bulunur. Güneş sisteminin belli bir yörüngede Vega yıldızına doğru akışı da başka bir zikir halidir. Bitkiler ve hayvanlar da zikirden asla gafil değillerdir. Yalnız bu dünyada imtihana tabi tutulmakta olduğu için insanların büyük bir kısmı zikirden uzak bir hayat yaşamaktadır: “Yedi kat gök, dünya ve onların içinde olan herkes Allah’ı tespih eder. Hatta hiçbir şey yoktur ki O’na hamd ile O’nu tespih etmesin. Lakin siz onların bu tespihlerini anlayamazsınız. Muhakkak O kullarına karşı Halîm ve Gafûr’dur ( İsrâ suresi, 44).”

Şiir sanatında sevdiğim bir kavram vardır: İmge. İmge hayalden farklı bir kelimedir. Hayal yaşadığınız şeyleri veya gelecekte yaşayacağınız şeyleri kafamızda canlandırmamızdır. İmge ise hayali tıpkı modern ressamlarda olduğu gibi değiştirmedir. Hayali gerçek hayatın kanunlarının ve alışılmışın dışında, bambaşka bir kompozisyonla yeniden kurmadır. Picasso’nun resimlerinde başın yanında kolların bitivermesi gibi.

Sultani zikir büyük bir devlettir. Böyle bir devlete eren sofinin bundan çok iyi yararlanması, bunu çok iyi değerlendirmesi gerekir. Özellikle uyurken başını yastığa koyduğunda yukarıda söylediğimiz egzersizi daha da genişletebilir. Kendisini mezarda çürümüş, tamamen toprak olmuş kabul ederek (böylece fenafillâhın egzersizleri olan murakabe-i vahidiyyeti de yapmış olur) her zerresinin zikre geçtiğini düşünür. Atomun çekirdeği etrafında elektronların sonsuz bir hızla zikrettiğini hayal eder. Mezarındaki toprakla birlikte bütün dünya cansız maddeleriyle beraber zikirdedir. Onların her bir atomu tıpkı sofinin elindeki tespih gibidir. Çekirdekler, tespih daneleri hükmünde olan elektronlarını çevresinde sonsuz bir hızla döndürmektedirler. Hatta bu imgeye atomun yapısına benzeyen gezegenlerin ve yıldızların kozmik hareketlerini de katar. Böylece Allah’ın (c.c.) zatı huzurunda bütün evrenin cansız varlıklarının koro halinde zikre koyulmuş olduğunu imgeler. Artık vücudu veya toprağı, maddenin en küçük yapı taşından ta galaksilere kadar her şeyin zikir halinde olduğu bu âleme intibak etmiş olur. O da evren korosuna kendince katılır. Bu muhteşem tabloya sofinin tamamen toprak olmuş bedeni de bir ritim ve uyumla renk verir.

Cansız varlıklarda rızık, geçim endişesi olmadığı için onlar her daim zikirdedirler. Zikirden hiç gafil kalmazlar. En küçük yapı taşları, sözünü ettiğimiz tarzda yüce Allah’ı zikrederler. Çünkü iradeleri tamamen Allah’a (c.c.) bağlıdır. Allah ise şanını en mükemmel şekilde zikrettirendir. Sonra sırasıyla bitkiler ve hayvanlar gelir. Bitkiler tevekküllerinden yerlerinden ayrılmazlar. Hayvanlara göre zikre daha bir tutkundurlar. Çünkü iradeleri hayvanlara göre daha bir azdır, daha bir Allah’a bağlıdır. Hayvanlar zikirde insanlardan öndedirler. İnsan kadar bir iradeye malik olmadıkları için yüce Allah onlara zikir nimetini daha çok tattırmaktadır. İnsanların bazılarına zikir hiç nasip olmaz.

Şeytanlar hiçbir zaman bizden uzak değillerdir. İleri manevi hallerde varlıkları da görülebilir. Onlar duman halinde tüm bedeni, organları sararlar. Letaiflerde nurların görülmesinde olumsuz etkilerde bulunabilirler. Sultani zikirle birlikte yapacağımız daimi zikirler onların bellerini de kıracaktır.

Tasavvuf ve tarikat yolunun bazı temel esasları vardır. Bunlara uymadıkça zikir devleti pek ele geçmez. Geçse de zikirden lezzet alma nimeti pek bulunmaz. Bunlardan ikisine çok dikkat etmek gerekir: Birincisi nefsi her şeyden, herkesten küçük görmedir. Bu sayede başkalarından gelen kötülükler hoşnutlukla karşılanır. Nefse her kötülük az bile görülür. Bu da zikirde bu yoldan gelebilecek nefsani ve şeytani vesveselerin önünü tıkar. Zira başka zaman değil de tam ibadet sırasında nefis ve şeytanlar vesveseleri ile bu damarı çok kullanarak ibadetteki huzuru ve ihlâsı zedelerler. İkincisi dünyayı kalpten çıkarmadır. Dünya herkese başka türlü hitap eder. Çünkü herkes başka bir nimetine tutkundur. Ama para bu farklılıkları genellikle biraraya getirir, birarada toplar. Onun için zekât ve sadaka vermeye azami derecede dikkat etmek gerekir. Bu yolun, yani Nakşibendiyye tarikatının başında bulunan Hz. Ebubekir’in (r.a.) gerektiğinde her şeyini İslam dini için fedadan kaçınmaması boşuna değildir. Zekât ve sadaka verme gönlün dünyaya düşkün olmasını önler. Gönlü Allah’a bağlar.

Bu iki noktaya dikkat eden kişide Allah’ın izni ile zikir çekme aşk haline gelebilir. Özellikle gizli zikirde karşılaşılan büyük problem, yani bu zikri çeken kişinin gizli zikir sırasında bu zikri çekemediğini veya şeytanların ve nefsin müdahalesi ile başka şeyleri zikrettiğini sanması sorunu Allah’ın izni ile bu sayede çözüme kavuşur. İnsanların çoğu başkalarıyla kavgalarını ve dünyayı (parayı) Allah’la aralarına perde koydukları için Allah’ı gönül huzuruyla zikredemezler. Allah’ı zikretmek isteseler bile bu böyle bir durumda onlara nasip olmaz.

‘Lafza-i Celal zikrinde’ kişi canlı veya toprak olmuş bedenini ve evrendeki cansız maddelerin atomlarını zikir halinde canlandırırken ‘Kelime-i tevhit zikrinde’ ise insanın kendi bedenini, tüm evreni Allah’ın zatı karşısında yok etmesi amaçlanır. Ölüm insan için bunu sağlar, kıyamet de tüm evrenin yok oluşunu gerçekleştirecektir. İnsan ölünce tüm bedeni toprak olacaktır, kıyamet kopunca da tüm evren yıkılacak, maddenin en küçük parçası olan atomlar bile dağılıp aslı olan yokluğa dönüşecektir. Baki kalan sadece yüce Allah’ın zatı olacaktır. İşte Kelime-i tevhit zikri çekilirken bu esasa çok dikkat etmek gerekir. Zikir sırasında Allah (c.c.) dışında her şeyi yok bilmek gerekir. Onların faniliklerini göz önüne getirmek bu açıdan yararlıdır. Yine kendimizi mezarda çürümüş, tamamen toprak olmuş gördükten sonra evrenin büyük bir patlama ile yokluğa karıştığı imgesini gözümüzün önünde canlandırabiliriz. Bu hayalden sonra Allah’ın zatının ezeli ve ebedi olduğunu, baki kaldığını düşünmek gerekir. ‘Yeryüzünde olan her şey fanidir, ancak celal ve ikram sahibi olan Rabbinin zatı bakidir. (Rahman suresi, 26-27).’

Lafza-i Celalin hızlı çekilmesi gerektiğini belirtmiştik. Kelime-i tevhit zikrini de hızlı çekmek çok yararlıdır. Çünkü bu şekilde çekmek kişiye büyük bir coşku verir. Coşku da aşkı doğurur. Bir zikir aşkla çekildi mi kişiyi Allah’ın izni ile ileri makamlara ve hallere ulaştırır. Tespihi hızla çekme dolayısıyla ‘la-ilahe’ tespihin bir tanesine, ‘illallah’ diğerine denk düşebilir. Ama yine de bu iş kişiden kişiye değişebilir. Aslında tespih böyle bir anda sayıyı belirleyen bir alet değil, coşku sağlayan bir unsur olur. Elbette Nakşibendiyye tarikatında Kelime-i tevhit zikri kalple çekilmez. Kişinin kendi duyacağı bir ses ayarıyla zikredilir. Virtte doğal olarak sayıyı korumak hâkim olduğu için zikirde tespih taneleri o kadar hızlı çekilemez. Ama sayısız zikirde coşkuyu artırmak için eldeki tespihi dediğimiz veya dilediğimiz tarzda kullanabiliriz. Zikrin o zaman tadına doyum olmaz.

İnsanın tek başına yalnız havas bilgileri ile (Allah’ın şu güzel ismini şu kadar çekersen şu faziletlere sahip olacaksın tarzında bilgiler…) zikre yönelmesi beraberinde büyük itikadi yanlışlıklar ve sapmalar da getirebilecektir. Zikir ehil birisinin, mürşid-i kâmilin rehberliğinde çekilmedikçe insana yarar kadar zarar da verebilir. Tabii bu sözünü ettiğimiz şey, Laza-i Celal (Allah), kelime-i tevhit gibi zikirleri çokça çekme ile ilgilidir. İnsan kararında oldukça, mürşid-i kâmilsiz, kendisi de yalnız başına zikir edinebilir. Bir takım haller yaşadığında bir mürşid-i kâmile danışabilir, başvurabilir. Esma-i Hüsna zikri de mürşid-i kâmile başvurmadan kişinin kendi isteğiyle çekilebilir. Ama yine de Esma-i Hüsnada da ihtiyatlı olmak lazımdır. En azından tasavvuf ve tarikat kültürünü hazmetmek gerekir. Tasavvuf ve tarikat kültürünün de temelini her an tövbe ve istiğfar halinde olma, nefisle mücadele etme, onu her daim küçük görme ve Allah rızasını amaç olarak kabul etme oluşturur. Çünkü şeytanlar hiçbir fırsatı kaçırmaz. Kılavuzsuz yola çıkanları çeşitli tehlikeler bekleyebilir. Örneğin yaptığı zikirle dualarının kabul edildiğini gören birisi istidraca düşebilir. Benliği güçlenip kendisinde olmayan çeşitli büyüklükler görebilir, kibire ve ucuba kapılabilir. Çünkü zikrin neticesi birtakım haller yaşanmaya başlayacaktır. Bunların bazısı Rahmani bazısı da şeytanidir. Bunları insanın yalnız başına birbirinden ayırması imkânsızdır. Birbirlerine çok benzerler. Farkına varmadan şeytanın oyuncağı olabilir. Bunlar da insanı ebedi helake, pişmanlığa götürmeye yeter. Ayrıca vesveseye de düşebilir. Hele içinde bulunduğumuz çağda insanlar gerekli dini ve itikadi bilgilerden bile yoksunken onların ellerine verilecek böyle bir havas bilgisi Allah’ın (c.c.) güzel isimlerinin gereği ve amacı dışında zikredilmesine yol açacaktır. Onun için zikir yoluna gireceklerin bir mürşid-i kâmilin himayesine girmesi en doğru yoldur. Nefis tezkiye olmadıkça zikir, özellikle Esma-i Hüsna zikri ona yarardan ziyade zarar verecektir. Çünkü böyle bir kişi Allah’ın güzel isimlerine hep nefis hesabıyla bakacaktır. Bu da onu manevi olarak zarara sokacaktır. Hâlbuki Esma-i Hüsna zikrini çekmenin temel amacı Allah’ı övüp yüceltme veya O’nun güzel ahlakıyla ahlaklanmadır. O’nun rızası dışında her şey nefis hesabınadır. Allah’ın rızası dışında kendisine bir hedef çizen ve bu konuda Esma-i Hüsnadan umut bekleyen kişi ise yoldan çıkmıştır. Nefis ve şeytanlar onu aldatmıştır. Allah (c.c.) bu durumlara düşmekten bizleri korusun. Âmin. Evet, şu ayet-i kerime bu kişilere hitap etmektedir: “En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na en güzel isimlerle dua edin. O’nun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır (Araf suresi, ayet 180).”

Rabıta ve zikrin feyziyle kısa zamanda kalp ve letaif noktaları açılarak ilahi (kırmızı, sarı, beyaz, yeşil, siyah, bunların karışımı değişik tonlardaki renkli) nurlar görülebilir.

Biz ilk zamanlarımızda bu nurlara karşı çok meraklı idik. Tabii varlıklarını kitaplardan okurduk. Acaba gerçekten görebilecek miyiz, diye kendi kendimize söylenip dururduk. Bizden önce bu yola girenlere, ileri derecede zikir çekenlere bu ilahi nurları görüp görmediklerini sorardık. Onlar nedense konuşmak istemezler, Nakşibendiyye yolunda her şey gizlidir, sırlar söylenmez, kabilinden cevaplar verirlerdi. Dedikleri doğruydu. Bir insanın durduk yerde hallerini etrafa anlatması edebe aykırıdır. Tasavvuf ve tarikat yolu ise baştan sona edeptir. Bir de o kişinin gurura, ucuba düşmesine neden olabilir. Bu da telafisi mümkün olmayan büyük zararlar getirebilir. Ayrıca nazar tehlikesi de bunun cabasıdır. Allah her birimizi bu afatlardan korusun. Âmin.

Kuran-ı Kerim’de yüce Allah, pek çok yerde ‘böbürlenenleri’ ve ‘övünenleri’ sevmediğini beyan buyurmuşlardır (Hadid suresi 23, Lokman suresi 18, Nisa suresi 36, Kasas suresi 76, vb.)Tasavvuf ve tarikat yolu nefsi ezmek ve hiç etmek sanatıdır. Kişi bu yolda kendisinde çok az da olsa bir varlık gördüğü zaman anında manevi ilerlemesi durur, çeşitli sıkıntılar yaşamaya başlayabilir. Bu büyük tehlikelere karşın Allah’a sığınarak ve sadatlardan manevi himmet dileyerek insanların bu konulardaki meraklarını gidermek, onlara tavsiyelerimizin daha etkili olması için, ayrıca onları rabıta ve zikre teşvik etmek gayesiyle yaşadığımız tecrübelerden birazcık da olsa kısaca bahsetmek istiyoruz:

Gerçekten sultani zikirde tüm vücudun veya bazı organların hücreleri titreşimdeki cep telefonu misali akıl almaz bir hızla zikretmektedir.
Gerçekten kalp ve letaifler açıldığında bu noktalardan, daha doğrusu göğüsten, ibadetler sırasında (namaz ve zikir gibi) çok büyük hazlar alındığı gibi gözler kapalı olduğunda değişik renklerdeki nurlar da görülmektedir.

Gerçekten değişik renkteki nurlar görüldükten epey bir zaman sonra saydam bir nur halesi, daha doğrusu nur kalesi insanı kuşatmaktadır. Bu insanı şeytanlara karşı korumaktadır.

Böyle nimetleri kullarına bahşeden Rabbimize kelimeleri adedince şükürler, hamd u senalar olsun.

Sofiler rabıta ve zikirlerine dikkat ederlerse kısa zamanda bu söylediğimiz halleri yaşayacaklardır. Tabii tasavvuf ve tarikat yolunda bu halleri yaşamak önemli değildir. Bu konuda vesveselere düşmemek de gerekiyor. Çünkü insan bunlarla da imtihan edilebilir. İnsan bir ömürde bu halleri yaşamasa bile Allah’ın (c.c.) rızasına erebilir. Önemli olan da budur. Bu tür halleri yaşayan kişilerin de Allah’ın rızasına erdiğini düşünmek doğru değildir. Son nefeste imansız gitme tehlikesi peygamberler dışında herkes için geçerlidir. İmam-ı Rabbani Hazretlerinin (k.s) de dediği gibi Allah (c.c.) ahrette bizleri yaşadığımız manevi hallerden sorguya çekmeyecektir. Önemli olan Allah’ın emir ve yasaklarını (şeriatı) yerine getirip Allah’ın rızasına ermedir. Rabıta ve zikirde amaç, Allah rızasıdır. Hal elde etmek değildir. Böyle bir isteğin kalpte olması bile bir fitnedir. İmtihan konusudur. Allah’ın rızası ile araya giren aşılmaz bir perdedir. Allah hepimizi bu tür afatlardan korusun. Âmin.

Özellikle rabıta sırasında insan nefsini çok ezmeli, kendini toprak misali yok bilip sadatlardan gelecek feyze ve nura talip olmalıdır. Aslında bu bütün ibadetlerde, hatta yaşamın her anında böyle olmalıdır. Onları rabıtada görmek istemek gibi bir duygu her şeyden önce bir edepsizliktir. Böylelerinin rabıtanın nuru ve feyzinden de bir nasipleri olmaz.

Allah fazl u ikramıyla bizlere son nefese kadar zikrini ve mürşid-i kâmile yapılan rabıtayı sevdirsin ve bizlere her daim rızasını nasip eylesin. Âmin. (Muhsin İyi)

*********************************************************************************************************************

EY ALLAHIM

Ey bütün canların, can oluşuna sebep olan, ey canlara kanat verip, onları ötelere uçuran aziz varlık!

Seninle beraber olunca ziyandan korkulur mu?

Ey bütün ziyanları kâra döndüren sevgili!

Ey elimize çalışma anahtarı veren ve onunla bütün dünya kapılarını açtıran dost!

Sen bizim aramızda gönlümüzde değilsen, o çalışma gücünü bize vermiyorsan, biz ne sebeple dünya işlerine kendimizi vermişiz, didinip duruyoruz?

Nişanı, izi olmayan, kadehsiz sunulan şarabı içmemiş olsaydık, bu nişanlar, belirtiler, bu duygular, bu sezişler nereden gelecekti?  Allah’ım, sen bizim vehmimizin, şüphelerimizin dışındasın ama bu şüpheleri, bu vehimleri veren kimdir?

Sen, dünyamızdan gizliysen, gözümüze görünmüyorsan, etrafımızda gördüğümüz güzellerin güzelliklerin, güzel eserlerin yaratıcısı olduğun için sana karşı duyduğumuz hayranlık duygusunu kimin yüzünden hissediyoruz?

Görmediğimiz halde neden seni seviyoruz?

Ey yok gibi görünen aziz varlık! Biz birer gölge varlığız, biz yokuz; var olan, eserleri ile kendini hissettiren ebedi ve sonsuz varlık sensin! (Mevlana)

**************************************************

MÜNACAT – 1

Âlemlerin Rabbi sensin Allah’ım,
Bana Hz. Âdem’in tövbesini ver.
Ey Vedud olan büyük Allah’ım,
Bana Hz. Nuh’un direncini ver.

Celalinden cemaline sığındım,
Allah’ım Sen’den Sana sığınırım.
Yalnız Seni sevdim Seni andım,
Bana Hz. İbrahim’in imanını ver.

Ey seven, sevindiren ve sevdiren,
Sevgi var et sonsuz hazinenden.
Ben Seni layıkıyla övemem,
Bana Hz. İsmail’in sevgisini ver.

Gönüllerin mutlak hâkimi Sen’sin.
Ben isteyen Sen ise verensin.
Her canlının zikrettiği Sen’sin,
Bana Hz. Yakub’un dirayetini ver.

Zatını hamd ile aciz olduğum,
Sana sığınıp Sana tutundum.
Yardan da serden geçemiyorum,
Bana Hz. Yusuf’un iffetini ver.

Açtım elim kovmazsın diye geldim,
Kanadı kırık bir kuş gibiyim.
Yarım bırakılmış düş gibiyim,
Bana Hz. Musa’nın celâletini ver.

Ey kalplerin ve gönüllerin sahibi,
Varlığım Senin varlığının şahidi.
Sonsuz sevgi selinle sevindir bizi,
Bana Hz. Harun’un sadakatini ver.

Kulluk edemedim lutfuna geldim,
Sen Rabbimsin diye Seni sevdim.
Ben isteyenim Sen ise verensin,
Bana Hz. Davud’un sadasını ver.

Aklımı hissimin elinde hor etme,
Yüreğimi derdim içinde kor etme,
İman etmeyi yüreğime zor etme,
Bana Hz. Süleyman’ın gayretini ver.

Kul kulca ister Sen ise verensin,
Yoğu var varı yok edensin,
Sen ki, ihtiyaçları giderensin,
Bana Hz. Eyyub’un sabrını ver.

Halim arzuhalim, duruşum duam.
Sensizsem neyim var Senle ne gam.
Ayırma beni yüce Kur’ân’dan
Bana Hz. Lokman’ın hikmetini ver.

Aklımı nefsimle rezil etme,
Hissimi şehvetle zelil etme,
Beni kötü nefsime kul etme,
Bana Hz. Zekeriyya’nın hizmetini ver.

Hesap gününde Kur’ân-ı şahit kıl.
Zora düşer Seninle olmayan akıl,
Bizi kitabına uyanlardan kıl.
Bana Hz. Yahya’nın şahadetini ver.

Hasetten, fesattan, kesattan uzak tut,
Nifaktan, fısktan, fücurdan uzak tut,
Şirkten, küfürden, müşrikten uzak tut,
Bana Hz. Meryem’in adanmışlığını ver.

Sen ki, Ehad’sın, Vâhid’sin, Samed’sin,
Sen hiçbir şeye muhtaç değilsin.
Sen teksin, birsin, sevindirensin,
Bana Hz. İsa’nın safiyetini ver.

İmtihan potasında erit bizi,
Sonsuz sevgi selinle sev bizi,
Sevdir, sevindir, mutlu et bizi,
Bana Hz. Muhammed’in muhabbetini ver.

Bilmediğimi bildir, görmediğimi göster.
Sen veresin kul ise kulca ister,
Cana can, kalbe ferman, derde derman ver,
Bana Hak Yolu’nun sevdasını ver.

Abdullah Yaşar Erdoğan

***************************************************

Ve ahiru davahüm enil hamdülillahi rabbil alemiyn

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 01 Ekim 2015 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: