RSS

ESMA DERSLERİ – 3 – er RAB (A)

03 Ara

A. Hulusi

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

“Rab” Ne Demektir?

Ef`al mertebesi dediğimiz mertebede tasarruf eden, ef`al mertebesini meydana getiren, mutlak varlıktır. Allah`tır!

Evet, “RAB” terbiye edici, mürebbi anlamındadır. Ancak, bir annenin çocuğunu, bir öğreticinin öğrenciyi terbiyesi gibi bir terbiye asla anlaşılmamalıdır; çünkü bu tür anlayış, tam bir bataklığa saplar insanı!.. Çünkü bu anlayış, neticede bir sen ve bir de seni terbiye eden, senden ayrı, yukarıda ikinci bir TANRI anlayışına sürükler seni!

“RAB” kelimesindeki terbiyeyi nasıl anlayacağız öyle ise?
            “RAB” Rububiyet mertebesi sahibi olan anlamındadır. Rububiyet ise ilahi isimler diye bildiğimiz Esma-ül Hüsna`nın, hükümlerini aşikâre çıkartma özelliğidir.

Meseleyi bu şekilde anladığımız zaman, görürüz ki, senin Rabbin, senin varlığında bulunan, varlığını meydana getiren ilahi isimlerden başka bir şey değildir!. Ancak bu ilahi isimler, sende “bir terkip hükmüyle ve boyutlarıyla” aşikare çıkar ki; bu çıkış da, senin birimsel manadaki varlığının kaynağı ve ta kendisidir.

Evet sen, terkibin hükmüyle; terkibini meydana getiren isimler ve bunların ağırlık oranları itibariyle, Rabbinin kulusun ve varlığının sıfatları ve zatı itibariyle de Allah’tan gayrı bir varlık değilsin.

Zatını ve sıfatlarını tanıdıktan sonra, senden zuhur eden tüm manaların da ilahi isimlerin neticesi oluştuğunu müşahede edebilirsen, işte o zaman, sana hakikati tanıma yolu açılır. Ve sen, kendini, benliğin itibariyle, tüm varlıkta çeşitli suretler ve manalar şeklinde tanırsın.

İnsanın “rabbını” bilmesi; “insan” ismiyle kastedilen varlığın, “İlahi isimlerin bir terkibi” olduğunu bilmesidir!

Her “insan“, ismi altında, mutlak olarak hükmünü yerine getiren Hak`tır!
Senin rabbın, sendeki manaların terkibiyet halidir!

Senin Rabbınla, Ahmed`in Rabbı hem ayrıdır, hem aynıdır!.. Terkibiyetleri yönüyle ayrıdır; terkiplerin mahiyeti yönüyle aynıdır!

Rabbını bilen, isimleri yönüyle, Allah`ı bilmiş olur. Yani, isimlerin manaları yönüyle Allah`ı bilmiş olur! Yani isimler mertebesinde, Allah`ı bilmiş olur! Halbuki, “Allah” ismi ise, zat, sıfat, esma ve ef`al mertebelerinin tümünü içine alan bir isimdir. Oysa burada “Rabbı” bildiğin zaman, esma mertebesi itibariyle bilmiş oluyorsun! İsimleri bilmek hasebiyle, Allah`ı bilmiş oluyorsun! Her ne kadar isimlerin manaları, o benliğe, o hüviyete ait ise de; o benliği ve hüviyeti, isimleri perdesi arkasından müşahede edebiliyorsun!
            Peki, isimler perdesi arkasından değil de, bizatihi sıfat mertebesiyle bilmek nasıl olur?

Terkibiyetin; terkibiyetinden doğan huy ve karakterin ve tabiatın; tabiat kaydı altında bulunman söz konusu olduğu sürece, sıfat mertebesindeki benliğini bilebilirsin fakat bu, bilgiden öteye geçmez!

İşte bu sebepledir ki, “rabbını bilen” “Allah`ı bilmiş” olmaz!

Rabbını bilmesi, bir kişinin cehennemden kurtulmasına yol açmaz! Rabbını bilmesinin ötesinde; kendi rabbının hükmü altından çıkabilmesi zarureti söz konusudur!..

Rabbının hükmü altından çıkabilmesi de, rabbını bilmesi, rabbının ötesinde Allah adıyla işaret edileni bilmesi; ve Allah`ın hükümleri gereğince, Rabbının kaydından kurtulması gerekir!

Rabbini Fark edip Allah`ı Bilmezse?

Bilgi yoluyla rabbını biliyor. Bilgi yoluyla rabbini bilmesi sebebiyle de tasavvuftaki, tarikattaki “küfür hali” dediğimiz hal meydana geliyor! Fakat Rabbini bilmesine rağmen, rabbinin hükmüyle hareket etmesi, onu cehennemden kurtarmıyor; bu küfür haliyle giderse cehennemi kalkmıyor!

Çünkü, rabbini biliyor, ilahi hükümleri kabullenmiyor! İlahi hükümleri yerine getirmediği için de, kendi geleceğini elleriyle hazırlamış oluyor ve bu halden dolayı da neticede cehennemde duraklıyor!

Ama o, Rabbini bilmenin ötesinde Allah`ı da kabul ederse; Allah`ı tasdik etmenin neticesi olarak da kendindeki hükümlere rağmen, ilahi hükümlerle hareket ederse ki; o ilahi hükümlerle hareket etmek suretiyle, kendini ancak rabbani kayıtlardan kurtaracaktır. İşte ancak bu takdirde, neticede cennete gidebilir! Aksi takdirde, mutlaka ve mutlaka cehenneme uğrayacaktır! Başka türlü meselenin çözülmesine imkân yoktur.

Bize zaruri ve elzem olan iki önemli husus var. Bu mevzuları düşünürken, her an bu iki hususu kesinlikle nazarımızdan uzak etmeyeceğiz. Bir an için dahi bu şuuru kaybetmeyeceğiz.

Birincisi; bu varlık bir bütündür, bir tümdür, bir mekanizma gibi işlemektedir. Her mahalde kendi konumuna göre hükmünü icra etmektedir.

Dışardan buraya müdahale eden bir ikinci varlık söz konusu değildir.

İkinci ana husus; bu âlemde, kâinatta hangi isimle isimlenirse isimlensin, isimlerin müsemması olan varlık ilahi isimlerin manalarının yoğunlaşmasından, manaların kuvveden fiile çıkmasından başka bir şey değildir. Bu kuvveden fiile çıkış dolayısıyla da hangi nesneye bakarsak bakalım, biz o baktığımız nesnede, ilahi isimler ve bu ilahi isimlerin manaları olması sebebiyle de Allah`ın “VECH“ini görmek durumundayız!

“Vechullah” demek, yani Allah`ın “vechi” demek, Allah`ın isimlerinin manaları demektir. “Yüz“den murad ilahi isimlerin manalarıdır. Yani, Allah`ta mevcut bulunan manaları müşahede etmek demektir; “Vechullahı” görmek demek!
            Esma-ül Hüsna`da bildirilen isimler veya bunun dışında, ismi o listede, o sıralamada sayılmamış olan isimler kuvveden fiile çıktığı anda, “vechullah” adıyla anılır.

Yani, Allah`ın yüzü! “Allah`ın yüzü” isim mertebesidir. İsimler mertebesidir. İlahi manalar, isimler mertebesidir ki şuur gözüyle görülür.

İdrak fiil değil, bir manadır! İdrak, denen şey, bir fiil değildir, bir manadır. İdrak denen şeyi, ne elle tutabilirsin ne gözle görebilirsin. Kısacası, idrakin, 5 duyu ile tespiti mümkün değildir. İdrak bir manadır. Manadır ki, manayı görür! Mana olan idrakin gördüğü de manadır!.. Yani, ilahi isimlerin manası!

Dolayısıyla senin her idrak ettiğin şey, eğer ona sonradan konmuş olan ismi kaldırırsan, ilahi isimlerin manalarından oluşan bir terkibi mana olup, onun ötesinde bir varlığı yoktur.
           Şimdi bu durumdan ortaya ne çıkıyor?.. Ortaya şu çıkıyor; Allah`ı görmek veya Hak`kı görmek denen şey, bir idraktan, bir ilimden başka bir şey değildir!..

İdrak dediğin şeyin aslı, ilimdir!.. Yani, manaların ne olduğunu bilme, yaşama, hissetme, kendinde bulma ilmi! Yoksa bir nesne, bir cisim değildir ki, bu manalar, gözle görülsün!…

Senin, gözle görüyorum dediğin şey bir hayalden başka bir şey değildir!..

Şimdi buradan ince bir noktaya daha kayıyoruz.

Gözle görüyorum dediğin şey, bir hayalden başka bir şey değildir!..

Hakiki görme, idraktır, ilimdir!..

Bunun basit bir misalini verelim. Televizyona bakıyoruz, ekranda çeşitli insanlar veya çeşitli nesneler görüyoruz. Ekranda gördüğümüz şeyler gerçek midir, değil midir?.. Ekranda gördüğümüz şeyler görünüşü itibariyle gerçektir, aslında öyle bir şey o anda ekranın üstünde var mı, yok; görüntü var ve o görüntü, bir başka görüntünün buraya ulaşmasıdır! Yerinde mevcut!..işin o tarafını bırakalım. Gördüğümüz üzerine gidelim.

Şimdi bizim görüyorum, hükmünü verdiğimiz, görüyoruz, dediğimiz şey, gözün aldığı ışıkları göz sinirleri dediğimiz sinirler vasıtasıyla beyne ulaştırmasıdır. Beyne görüntü ulaşmaz. Beyne bir elektrik mesajı bir bioelektrik impuls ulaşır. Beyin bu mesajı çözer ve manasını ya anlayabilir ki; gördüğünü anlayabilmesi için daha evvel kendisinde o konuda bir bilgi olması gerekir. Aksi takdirde manasını anlayamaz. Bir görüntü var der, fakat görüntünün manasını anlayamaz.

İşte beyinde oluşan ve neticede dolayısıyla Ruha da yansıyan manadır. Bilfiil görüntü değildir!.. Dolayısıyla, bir şey değildir!..

Temelde, 5 duyuya göre madde var kabul edilir ise de, aslında madde 5 duyuya yani kesitsel algılama araçlarının kapasitesine göre vardır. Dar bir değerlendirme skalasına göre, madde vardır!
             Eğer geniş açıdan bakarsak, geniş bir skala ile bakarsak, geniş bir değerlendirme mekanizmasıyla bakarsak, “madde” diye bir şey yoktur.
Sen, bugün, gözünün kesitsel kapasitesi dolayısıyla evleri, binaları, dağları v.s. görüyorsun. Eğer bundan çok daha hassas bir göze sahip olsaydın, o zaman uzaydaki yıldızları seyrettiğin, aralarındaki boşlukları gördüğün gibi; bu defa atomları görecektin, içindeki boşluklarını görecektin; ve senin hissiyatını da o gördüklerin etkileyecekti!.. Ve o gördüklerine göre hüküm verip, değerlendirme yapmak durumuna gidecektin!..

Öyleyse, alemlerde mevcut olan şeyler, hakikati ve aslı itibariyle sadece ve sadece manalardır!.. Çeşitli ilahi isimlerin manalarıdır!..

Bu manaların değişik terkipler almasının sonucunda oluşmuş olan dar skalalar, yani maddesel görüntüyü meydana getiren görüntü araçları, ancak ve ancak “İnsan” adıyla anılan varlığın, kendi aslını ve hakikatini anlamasına ve hakiki varlığın özelliklerini seyretmesine vesile olması amacıyla yaratılmış örnekleme nesnelerdir.

Yani, gördüğünü değerlendir ve gördüğüne nispetle daha neler olabileceğini düşün, tefekkür et ve buradan da kendini tanıma yoluna git denmektedir!..

Kendini, derken hakiki manada kendini demek istiyoruz!.. Evvela Rabbını tanı; kendin kabul ettiğin varlığının mahiyetini anla; ne olduğunu, nasıl meydana geldiğini, aslının ve hakikatinin ne olduğunu idrak et. Buradan da külli manada kendini bulma ve tanıma yoluna git!..

Ama mesele bu söylendiği kadar basit değil!.. Bunun için gerçekten kişinin kendini vermesi lazım! Gerçekten kendisi için en değerli şeyin, bu konu olması lazım! Sırf bu için var olması lazım! Niye? Çünkü bu varlık, tek bir mekanizma ve her dişli, kendi kanununa tabi!

Zanna ve hayale yer yok bu mekanizmada!..

Mekanizma dişlilerden, dişlilerden, dişlilerden oluşuyor!.. Arada bir tek hayali dişli yok!.. Hepsi birbirine bağlı, birbirinin başını ve sonunu meydana getiriyor!..

Mutlak olarak senden ne çıkarsa, o çıkanın bir sonraki neticesi gene dönüp sana gelecek.

Ancak Allah kendisi, kendisini görür!.. Ne anda, hangi anda sen “Allah`ı gördüm“, “Allah`ı duydum” dersin, o senin kendi hayalinde sana açılan Rabbındır!..
            “Allah”tan, “Nefs”inden

“Hayr Allah`tan, şer nefsindendir” ayetinde anlatıldığı üzere, ismin manasını oluşturması sebebiyle o fiil hayırdır, Allah`a aittir; fakat terkibiyet hükmünden çıkması dolayısıyla nefse bağlıdır!.. O fiilin çıktığı faile bağlıdır!.. O fiilin çıktığı faile bağlı olması hasebiyle de, o failde terkibiyet hükmü dolayısı ile var olduğu için; yani o faile, yani onun nefsine aittir! Allah`a ait değildir!..

• Nefis, tümüyle Rabbın zuhuru!

Daha evvel anlattık! Dedik ki: “Nefis” dediğimiz, “nefs” kelimesiyle kastedilen şey, sende mevcut olan “Rububiyet” hükmü olan “esma terkibin“dir!

Yani, terkibin mahiyetinin ve hakikatinin Hak olması; ve birimsel manada da bu Hak`tan terkib oluşu dolayısıyla; “nefs” adıyla kastedilmesidir dedik. Yani, “nefs“ten murad Rab`tır. Nefsine tabi olan Rabbına tabi olmuş olur!.. Ki bu da onun tabii zikri olur. Demek ki bir fiil gördüğümüzde, bu fiil, terkibiyet hükmünden çıkıyorsa ki; genellikle böyledir, dolayısıyla o fiil nefisten gelmektedir!.,

Rab ve Rububiyet Hükümleri Üzerine..

Rabbım, beni terbiye eden, yönlendiren, belli bir olgunluğa, kemale sürükleyendir. Rabbımdan çıkan kemaldir!.. Ancak, Rabbımdan çıkan mutlak kemal, Rabbimin kemalidir!..

Benim Rabbımın kemali ile senin Rabbının kemali birbirlerinden farklıdır ve icabında birbirine ters görünür!.. Fakat

RabbıMın kemali, RabbıNın kemali hep gene Allah`ın kemalidir.

Şimdi, “Rabbım” kelimesiyle kastetdiğim şey, “benim varlığını meydana getiren, ilahi isimlerin manalarının herhangi bir terkibidir“.

Ben” diyen bir kişi, bu “ben” kelimesiyle “kendi isimler terkibini” söyler. Bu terkibi, mahiyet itibariyle ilahi isimlerin manalarından başka bir şey değildir. Bu ilahi isimler de Allah`a ait olması hasebiyle senin varlığın Allah`a aittir!..

Ancak burada isimlerin manaları, bir mahalde değişik bir terkiple, bir diğer mahalde de daha değişik bir terkiple meydana gelmiştir.

Bu yüzden dolayıdır ki “A” kişisi Allah`tandır, “B” kişisinin de Rabbı Allah`tır!.. A kişisi de “kesinlikle Rabbım kemal üzeredir” der!.. B kişisi de “muhakkak ki Rabbım kemal üzeredir” der!..

Fakat ikisinden çıkan davranışlar, birbirine zıttır!.. Bu zıddiyeti meydana getiren şey, birindeki ilahi manaların değişik bir terkiple meydana çıkması, ötekinde ise daha değişik bir terkiple meydana çıkmasıdır.

Peki herkes, her varlık böylece Rab’ının hükmünü yerine getiriyorsa, her varlık cehenneme mi gidecektir?. Veya Rabbın hükmünü yerine getirmek, niçin cehennemi meydana getirir?.. Her varlık cehenneme gidecek mi; ikincisi, cehenneme niçin gidecek? Üçüncü bir şık, daha önemli bir soru, insan niçin cehenneme gidecek?..

• Her varlık, Rabbının hükmünü yerine getirdiği halde cehenneme gitmeyecek!..

Bunlardan sadece insan, cehenneme gidecek!.. Her varlık cehenneme gitmeyecek, çünkü her varlık rabbinin hükmünü yerine getirme durumundadır; ancak bunun ötesinde, Allah`ı bilme özelliği onlarda yoktur!.. Yani, ilahi isimlerin manalarının o mahaldeki oluşumu anında, Allah`ı bilme özelliği dediğimiz özellik, o mana terkiplerinin oluşumunda mevcut değildir!.. Bu mevcut olmayışı sebebiyle de, o Rabbinin hükmünü yerine getirir ve böylece de kemalini ortaya koymuş olur, geçer gider!..

İnsan ise cehenneme uğrar!.. Cehenneme uğramasının, cehennemde olmasının veya cehennemde sürekli kalacak olmasının sebebi nedir? Çünkü insan, her varlık gibi, Rabbinin hükmüne uymak üzere meydana gelmiştir. Ancak, bu meydana gelişinde, diğer varlıklardan farklı olarak, kendisinde Allah`ı bilebilme özelliği de mevcuttur!.. Terkibi itibariyle!..

“Her insan öldüğü zaman hakikatı görür“den murad, kendindeki ilahi varlığı müşahede eder demektir!.. Kendindeki ilahi varlığı müşahede etmesine rağmen, dünyadaki yaşantısında, o ilahi varlığa ulaşamamış olduğu için; kendi Rabbı hükmü altında, kayıtlı kaldığı için, manevi cehennem meydana gelir.

Cehennem zindandır!.. Sicciyndir. Manevi cehennem, kişinin kendini meydana getiren ilahi isimlerin terkibi olarak kalması ve bu terkibin özünde bulunan kendini bilebilme hasletini ortaya koyamamasındandır!.. Azabı, yanmasının sebebi de kendisinde mevcut olan bu haslettir. Terkibinin oluşturduğu huy tabiat ve şartlanmalardan kendini, Allah`ın ahlakıyla ahlaklanmak suretiyle kurtaramaması, neticede cehenneme gidişine yol açar!..

Kişi terkibiyetinin hükmünden çıkarsa, manevi manada cehennem diye bir şey kalmaz.

Dünyada iken cennete girmişlerden olur. Terkibiyetinin hükmünden çıkması lazım!.. Çünkü terkibiyeti onun Rabbıdır! Terkibiyetinden doğan huylarla, karakterle, tabiatla varolduğu sürece, Rabbın hükmündedir! Rabbına tabidir!.. Benim huyum bu, benim yapım bu, gibi görüşlerin ifadesi benim rabbim böyle emrediyor demektir.

Bu konuya tasavvufta şöyle değinirler.

Nefsin hakikatı Rububiyettir!.. Nefis, rububiyet mayasından meydana gelmiştir. Nefsin rububiyet hakikatından meydana gelmiş olması demek, ilahi isimlerin manasının oluşturduğu terkiple senin “nefsim” dediğin şeyin aynı olması demektir.

Esasen ben nefsimin istediklerini yapıyorum, demen senin, “benim terkibimin gereği olan fiilleri ortaya çıkartıyorum“, demektir. Ben nefsimin istediklerine karşı çıkamıyorum, reddedemiyorum, mücadele edemiyorum demek, “ben terkibimin gerektirdiği gibi yaşıyorum” demektir ki, bunun tabii sonucu cehennemdir!

Terkibinin kaydı altında olduğun için üzüleceksin, sıkılacaksın, karşılaştığın olaylar sana azab verecek! Başka türlü değişmesine imkan yok!..

Dışardaki, ikinci bir varlığın da seni affetmesi, bağışlaması diye bir şey söz konusu değil!.. Çünkü suç böyle bir varlığa karşı işlenen bir suç değil!..

Suç, senin kendi nefsine zulmetmen!.. Kendi nefsine zulmetmen de nefsinin hakikati olan rububiyet kemalini, uluhiyet kemaline tebdil etmemen!..

Nefse zulmetmenin manası, nefsinin hakikatı olan Rububiyet kemalini, Uluhiyet kemaline genişletmemendir.

Bu noktaya işaret eden Hz. Rasulullah, bunun için:

Allah ahlakıyla ahlaklanın” demiştir.

Allah`ın ahlakıyla ahlaklanmaktan mana; rububiyetin meydana getirdiği sendeki rububiyet sırlarından, rububiyet kemalinden oluşan, “nefis” adını verdiğin nesnede, ilahi hükümlerin manasını aşikare çıkartman demektir!.. Değişik ilahi isimlerin manasını aşikare çıkarmak, “Allah`ın ahlakıyla ahlaklanmak” demektir.

Kişi, Allah`a vasıl olamaz, nefsine taptığı sürece!.. Kişi, Allah`a vasıl olamaz, Rabbının kulu olduğu sürece!.. Falanca Rabbanidir derler!.. Falanca Rabbani değil, her kişi zaten Rabbanidir!.. Her varlık, her zerre Rabbanidir!..

Ancak Rabbani olmaktan çıkıp da ilahi olabilirsen, işte o zaman, Allah`a vasıl olmuşlardan olabilirsin!.. işte o yüzden de Allah`a vasıl olan bu kişiler, “ehlullah” diye isimlendirilir. Yani Allah ehli!..

Genelde, zaten herkes Rabbanidir! Rab, ehlidir!.. Yani, terkibiyetinin gerektirdiği, verdiği manayı ortaya koymaktadır!.. Rabbım, Allah`tır diyebildiğin anda, Allah`a vasıl olmuşundur. Aksi takdirde rabbın, ilahi isimlerin meydana getirdiği terkibindir.

Rabbım Allah`tır, diyebilmek için kendi terkibin olan isimlerin kaydından çıkıp, Allah`ın ahlakıyla ahlaklanman, gerekir. Ondan sonra senden çıkacak manalar senin Rabbının Allah olduğuna işaret eder!.. Aksi takdirde, Rabbım Allah`tır demen senin Allah`a vasıl olmanı sağlamaz!.. Ve sen, “Allah ahlakıyla ahlaklanmadığın” sürece, ne kadar kendini vahdette, vahidiyette, hakikatta bilirsen bil, bu sadece aldanıştır!..

Gerçekte sen, zannında ilahınlasındır; zannındaki TANRI da Allah değil, senin rabbının meydana getirdiği şeydir!.. İlahi ve Rabbani arasındaki fark budur.

Yalnız ilahi deyince, orada sanmayalım ki isimlerin manaları yok! Orada da isimlerin manaları var, yani ilahide; ilahi dediğimizde gene isimlerin manaları ile zahir olur. Zahir olur ama bu zahir oluş, isimlerin manalarının oluşturduğu terkibin zaruri olarak ortaya çıkarttığı oluş değil, oradaki akl-ı küllün, ilahi manalardan dilediğine bürünmesi suretiyle, dilediği mana ile aşikâre çıkması hükmündedir. Bu iki olay birbirinden çok çok farklı olan bir olaydır!

Rabbani, olan, kendi varlığını meydana getiren isimlerin manalarının oluşturduğu bir terkip hükmü ile ve bu terkibin tabii olarak kendisinden ortaya koyduğu davranışlarla zahir olmasıdır!..

İlahi, dediğimiz ise, kendi varlığını meydana getiren, kendi varlığının hakikati olan isimlerin manalarından, dilediği manaya dilediği şekilde bürünüp, o mana ile aşikar olandır!..

“Bürünme”, hükmü olmadığı takdirde, o Rabbani bir yaşamdır!

Bu rabbani yaşam içinde, eğer, genel ilahi emirlere ve yasaklara uyma halinde ise kişi bunun, neticesi cennettir!.. Cennet ehli olur, ancak, bu terkibiyet hükmünden kendini kurtarır, Allah`ın ahlakıyla ahlaklanırsa bütün ilahi isimlerin manasını kendisinde bulur, bunların hükmü kaydı, değil; bunlara bürünme suretiyle yaşarsa, işte o zaman Allah`a vasıl olur ve bu vasıl oluşunun sonunda da ilahi olur. Suret olarak da adı “abd“dır. Abdullahdır!. Allah`ın kuludur! Diğerleri ise Abd-ür Rahim`dir. Abd-ül Kerim`dir, Abd-ül vahhab`dır, Abd-üs samed`dir. Sadece, ilahi olan “Abdullah“tır!..

Şimdi ikinci ve ince bir husus daha var.

İlahi oldun, Allah`ın ahlakıyla ahlaklandın. “Ben Rabbımın hükümlerinden çıktım, yani Rabbani kayıtlardan çıktım. Allah`ın genişliğinde yayıldım. Bütün isimler müşahede edildi. Tespit edildi. Bunun neticesinde artık dilediğim anda dilediğim fiili ortaya koyarım. Diler o fiili yaparım, diler bu fiili yaparım.“

Böyle bir şey söz konusu mudur, değil midir?..

İlahi isimleri tümüyle kendinde bulduktan sonra, senden artık belli fiilleri yapma yolunda belli istek ve arzular sadır olmaz!.. Eskiden, senden o istek ve arzuların sadır olmasının sebebi, sende bu manaların terkip hükmüyle mevcut olması ve ağırlıklı olan isimlerin neticesinde de belli fiillerin tabii olarak oluşması idi!.. Bütün bu isimlerin manaları dengeli olarak sende bulununca, bu dengenin tabii sonucu olarak beşeri istek ve arzular dediğimiz, istek ve arzular senden meydana gelmez!.. Çünkü beşeri istek ve arzuların temelinde, terkibinin özellikleri yatar! Terkibinin özellikleri de ilahi isimlerin bir kısmının ağırlıklı olarak sendeki mevcudiyetidir. Ama sen belli bir faaliyetle, belli bir çalışma ile belli bir irfanla, bu terkibiyetinin hükmünden çıkıp, bu ilahi isimler sende dengeli olarak zahir olmaya başlayınca, bu tür istek ve arzular senden meydana gelmez!..

Bu defa sen, ilahi hükümler dediğimiz hükümlerin meydana gelmesi istikametinde davranışlar ortaya koyarsın! Fiiliyatta!.. Yani karşındakinin ebedi saadete kavuşması yolunda fiilleri ortaya koyarsan.

Karşındakinin ilahi saadete kavuşmasından mana neydi?..

Onun, kendi kayıtlarından çıkıp, Allah`a vasıl olması idi! işte onun, kendi terkibiyet hükümlerinden, kendi kayıtlarından çıkmasını kolaylaştırıcı davranışlar ortaya koyarsın sen, onun için!.. işte bu davranışları ortaya koymanda Kur`an `da,

“HAKKI TAVSİYE ETMEK” Anlamına gelen ayet ile tarif olmuştur. Hakkı tavsiye etmekten mana; senin karşındakine, bütün isimlerin hakkını dengeli olarak zahire çıkarmasını tavsiye etmektir!.. Yani, senin tavsiye edeceğin fiiller, neticede onu bu dengeli ortaya koyma haline sürükleyecektir. Bir başka manaya işaretle de “bilhak” diyor. Bu “bil hak” sözünün, başka bir anlamı da şudur. “Hak olarak” tavsiyede bulunurlar demektir.
Hakkı tavsiye edenlerden öte, bir de “ve tava sav bilhak” diyor. “Bil hakk” demek, “Hak olarak” tavsiyede bulunurlar demektir. Hak olarak tavsiyede bulunmak, esma mertebesinden tavsiyede bulunmak demektir. Esma mertebesinden tavsiyede bulunmanın manası, ona kendi Rabbını idrak ettirip bu idkakının neticesi olan fiilleri ortaya koymasını söylemek demektir!..

Ve nübüvvetin özünde yatan sırlardan bir tanesi de budur!.. Hak olarak, tavsiye etmek!.. Senin üzerine, Hakk`ı tavsiye etmekten başka bir vazife yoktur, hükmü; din nasihattır, tavsiyedir hükmü bu noktalardan gelir!.. Demek ki ilahi olduktan sonraki durum, Rabbani olduğun anlamda anladığın gibi değil!

Evet madem ki bütün isimlerle ahlaklandın, bütün isimler sende; yeryüzündeki bütün fiiller de dolayısıyla senin fiilin; öyleyse dilediğin fiili ortaya koy!.. iş öyle değil!.. Yeryüzündeki bütün fiillerin, Allah’ın fiili olması, o fiillerin meydana getiricisi olan isimlerin, Allah`a ait olması hasebiyledir!

Ama o fiiller Allah`a ait değildir!.. O fiiller, failin rabbına aittir!..

Burası çok ince bir noktadır, burayı çok iyi anlamak lazım. O terk dediğimiz fiilin sahibi hem Allah`tır, hem değildir!
Allah`tır; çünkü o fiili meydana getiren isimler Allah`a aittir. Fakat, o fiilin faili Allah değildir!.. O manaların, o mahalde, öyle bir terkip hükmüyle varolması neticesinde o fiil meydana geliyor; eğer o terkibiyet hükmü olmasa, o terkib şekli olmasa, o fiil meydana gelmeyecek! Dolayısıyla bu açıdan bakarsan, o fiil senin nefsindendi veya onun nefsindendir!..

“Rububiyet“e Gelince.

Peki Rububiyet mertebesi neresidir?.. Nerede, Rab hükmünü icra eder?..

Şehadet alemi dendiği zaman, bazılarının anladığı gibi, biz sadece madde alemini anlamayız!.. Melekut alemi denen melekler alemi de gene bu ef`al alemi içine girer. Yani Esma alemi dışında kalan alem, ef`al alemidir!..

Bu şehadet alemine, ruhlar alemi denilen alem, melekler alemi denilen alem, cinler alemi denilen alem girer; hepsi de ef`al alemi hükmündedir!..

Ef`al alemi içinde mevcut bulunan varlıkların hepsinin, Rabbı Allah`tır!..

Kısacası alemlerin Rabbi Allah ismiyle işaret edilendir! Allah, Rabbül alemindir!.. Bütün alemleri meydana getiren, yöneten, bütün aleme tasarruf eden, bütün bu varlıkların varlığını meydana getiren “Rab”dır. Rububiyet mertebesidir!..

Buradaki “Rab“lık kavramı. “Rab“lıkla kasıt nedir? “Rab“lığı meydana getiren, “Rab“lık mefhumunu meydana getiren şey, esma mertebesidir; yani Rububiyet mertebesi dediğimiz mertebe, Esma mertebesidir. İlahi isimler diye bilinen, Esma-ül Hüsna diye bilinen isimlerin müsemması, Rububiyet mertebesidir.

Bütün âlemler, ilahi isimlerin manalarının aşikare çıkışından başka bir şey değildir; ve âlemlerde, ilahi isimlerin manalarından başka bir şey yoktur.

Ancak bu aşikare çıkış, bütün isimlerin manalarının bir terkip hükmüyle aşikare çıkışıdır.

Fiiller mertebesinde, manalar mertebesinin aşikare çıkışı, terkibiyet hükmüyledir. Burayı iyi anlamak lazım.

İsimler mertebesi dediğimiz mertebede, bütün isimler tüm haldedir. Bir bütün halindedir!.. Yani, isimler arasında bir tefrik yoktur. Esma mertebesinde, tarif sadedinde, varlık “tek“dir denir. Bütün manalar kendinde mündemiç olan tek bir varlık!.. Bu tek bir varlıkta, bütün manalar, tek bir mana halinde mevcuttur.

Bu manalar aşikare çıktığı zaman, çıkış şekline göre terkipler hükmüyle ortaya çıkar! İşte bu terkipler hükmüyle aşikare çıkışı da çokluk kavramını meydana getirir!.. Çokluğu meydana getirir ama, kesretin aslı vahdettir!.. Yani, çokluğu meydana getiren isimler ayrı ayrı isimler olmasına rağmen, aynı varlığın isimleri olması hasebiyle aynı, tek bir varlıktır.

Şimdi burada bir misal verelim. Mesela bir kişiyi ele alalım; bu kişide çeşitli vasıflar var, diyoruz. Cömertlik, zeka, korkaklık, asabiyet v.s. Bu ayrı isimlerle kastetdiğimiz vasıflar hep aynı kişiye ait manalar değil mi?.. Bu manaların çokluğu o kişinin çokluğuna mı delalet eder?.. Hayır, bilakis tekliğine delalet eder; aynı kişinin değişik yönleridir! Kendinde mevcut bulunan değişik manalarıdır!

Bunun gibi, isimler, değişik isimler olmasına rağmen, tek bir mana ve tek bir varlıktır! İşte esma mertebesi dediğimiz mertebede, bu isimlerin manaları tek bir mana olarak mevcuttur! Ef`al mertebesi dediğimiz mertebede; -ki bu mertebeye dediğimiz gibi melek, cin, insan ve diğer bütün mahlukat girer-, varlıklar bu isimlerin, yani bu manaların değişik ölçülerle bir araya gelişiyle ortaya çıkar.

Mesela insan dediğimiz varlıkta, bu 99 ismin manasını çeşitli zamanlarda çeşitli ölçülerde görebiliriz. Bir hayvan dediğimizde 99 ismin manasını değil de 70 ismin manasını veya bir maden dediğimizde 30 ismin manasını görebiliriz.

Fakat her insanın, bir diğerinden farklı olması, her birinin terkibinin, değişik isimlerin, değişik ağırlıklarla ortaya çıkmasından dolayıdır. İşte bu isimler, bu manalar o kişinin Rabbıdır ve bu manaların Allah`a ait olması hasebiyle de o kişinin Rabbı Allah`tır!..

Kişinin Rabbı, o kişinin kişiliğini meydana getiren ilahi isimler terkibidir!.. Bu ilahi isimlerin manalarının Allah`a ait olması hasebiyle de kişinin Rabbı Allah`tır!..

Yani, “Rab” ayrı, “Allah” ayrı gibi, iki ayrı şeyden kesinlikle söz etmiyoruz; böyle bir şeyi kesinlikle anlamayalım!..

Allah`ın isimlerinin manalarının müşahede edildiği mertebe rububiyet mertebesidir ve bu manaların neticelerinin ef`al aleminde ortaya çıkışını sağlamakta olan da Rabdır!..

Bu arada bu konu ile ilgili olarak Hak ve Halk, Rab ve Abd gibi tabirler üzerinde de duralım bilvesile. Yeniden. bir başka yönüyle.

“Hak” nedir?.. İlahi isimlerin bütünü olan mertebenin adıdır! Yani bütün isimlerin kül halinde bulunması hasebiyle, yani esma mertebesi itibariyle Allah`a “Hak” ismiyle de hitap edilir. Zaten bizim genel olarak din hakkındaki bütün konuşmalarımız ya ef`al mertebesindendir, Rabbani bir konuşmadır; veyahut esma mertebesinden olur, “Hak“kani bir konuşma olur!.. Bunun ötesindeki konuşmalarımız zaten çok çok enderdir!

Esma mertebesinden olan konuşma nasıl olur, ilahi isimlerin manaları hakkında olan konuşmalar, “Hak“a ait Hakkani konuşmalardır!.. İlahi isimlerin manaları konuşulduğu zaman Hak`tan söz edilmiş olur.

“HALK“, bir manada halkolmuş, yaratılmış, eskiden yokken, sonradan varedilmiş manasınadır. Yani, netice olarak, ilahi isimlerin terkibiyet hükmüyle aşikâre çıktığı andaki halin adı “Halk” olur.

“Abd“, “varoluşunun gereği olan kulluğu yerine getiren” demektir. Genel manada “kul“, “köle” anlamınadır. Bu kul, köleden kasıt da; bağlı olduğu yere karşı, bağlı olduğu yerin istek ve arzularını yerine getiren demektir. Dolayısıyla “Rab” varsa, bu Rabbın rububiyetinin gereği olarak, muhakkak “Abd“da olacaktır!.. “Abd” varsa muhakkak ki bunun bir “Rab“bı vardır.

Şimdi bu açıdan sorarsak, O`nun ahlakıyla ahlaklanmak ne demektir; zira, O`ndan gayrı yoksa, O`nun ahlakı dışında da bir şey söz konusu değildir…Sendeki, RABBİNİN ahlakıdır!. Oysa, senden istenen Allah`ın Ahlakıyla ahlaklanmandır!..

• Geldik şimdi “RABBININ AHLAKI” ile “ALLAH`IN AHLAKI” ifadelerinin anlatmak istediği mana farkına..

Şimdi önce Allah hakkında, sonra da geniş şekilde rab ve Rububiyet konuları üzerinde duralım…İnsanın Rabbını tanıması, bilmesi arasında ne tür ilişki olduğu hususlarını inceleyelim.

Şimdi burada Hazret tarafından anlatılmak istenen mana şu: Senin, terkibiyet hükmünden doğan belli bir tabiatın ve duygular âlemin var. Bu senin beşeriyetin!.. Beşeriyet yanın!…

Varlık, bu bürünmüş olduğu tabiat hükümleri, duygular içinde olduğu sürece, ister istemez terkiplik oluşumunun sonucu olarak yaşamına devam eder…Bu arada tefekkür edebilir, tahayyül edebilir, seyredebilir, ancak bütün bunlarda kendi terkibiyet halini aşamaz!..

Kendi varlığının hakikatini bilir… Kendi varlığının, hakkın isimleriyle meydana geldiğini bilir…Bu bilişiyle, “men arefe” sırrı denen, “nefsinin hakikatini bilen rabbının hakikatini bilir” hükmü ile, Rabbının ilahi isimler olduğunu bilir!…Bu ilahi isimlerin hükmünün kendisinde yürüdüğünü görür…Kendisinin, bu ilahi isimlerin varlığından başka bir şey olmadığını müşahede eder!..

Fakat bütün müşahedesine rağmen, yine de tabiat ve duygular kendisinde hakimdir!.. Olaylar kendisine yön çizer, kendisi olaylara yön çizemez!…Çünkü onda hakim olan terkibiyettir!..Tabi olması hasebiyle de olaylar onun yönünü çizer.

Burada olaylara tabi olan, yarın cehennemde, tabii olarak meydana gelen olaylarla azaptadır! Burada olaylara yön çizebilen, yarın cennettedir!.. Cehennemden kurtulur, orada olaylara tabi olmaktan çıkar, çıkması hasebiyle de Allah onda her an yeni bir yaratıştadır, dolayısıyla da hali cennettir!..

Aksi halde bu kişinin, kendi nefsinin hakikatini bilmesi, kendini bilmesi demek değildir!..

Nefsinin hakikatını bilmesi rabbını bilmesidir!..

Kendi aslı ve zatı olan Allah`ı bilebilmesi için, mutlaka ve mutlaka kendi terkibiyet oluşumundan çıkması şarttır; bu da fiil aleminde olaylara yön verir duruma girmesi, tabiatının ve duygularının istediği şeyleri terk etmesiyle mümkündür!..

Tabiatının ve duygularının istediği şeylere tabi olması demek, terkibiyetinden doğan davranışların kendisinden çıkması demektir!.. Bu şartlar altında da onun bildiği, ancak terkibinin hakikatı, yani Rabbıdır. Ve bu da onun cehennemini meydana getirir!..

Olaylara tabi olmak ne demek?.. Senin belli bir terkibin var?.. Bu tabii terkibin dediğimiz şeyi beyindeki çeşitli manalara dönük açılımlar ve şartlanmalar ile alışkanlıklar dediğimiz şeyler meydana getiriyor!.. Bu şartlanmalar ve alışkanlıklarla, belli olaylarla karşılaştığın anda, o olaylara sen tabiatın istikametinde olmak kaydıyla, alışkanlığın neticesi belli bir davranış ortaya koyuyor musun, koyuyorsun!..

İşte bu ortaya koyduğun davranış, olayların sana hükmetmesi denen şeydir!.. Peki olayların bana hükmetmesi değil de; benim olaylara hükmetmem söz konusu olursa, benim ne türlü davranmam gerekir!.. Senin o türlü davranman gerekir ki, o davranış senin tabiatının veya alışkanlığının veya şartlanmanın sonucu olmayıp; ilahi düzeni veya geçerli mekanizmayı müşahede ederek, o anda senin birimselliğin açısından en uygun olan davranışı ortaya koymaktır. Senden, bir davranış çıkacak, bu davranış, mekanizmanın çalışması işlevine göre, senin yönünden, senin saadetini gerektirecek biçimde olacak!.. Alışkanlığın yönünden şartlanman yönünden değil! Böyle olmadığı takdirde , yapının gerektirdiği davranış olur ki, böylece sen olayların akışında olaylara tabi olmuş olursun!..

Dinin manası senin ebedi saadetini meydana getirecek ilahi hükümler, değil miydi?. Senin saadetin derken, senin saadetinden murad nedir?…Zatını ve sıfatını, belli terkib kayıtlarının ötesinde kendini tanıman değil miydi? Bu terkib kaydından kurtulman için de senin, terkibinin gerektirdiği davranışları terk edip, ilahi isimlerin genişliği içinde, belli davranışları ortaya koyman icap etmiyor mu?.. İşte bu davranışı, ortaya koyabilirsen, terkib zorlanmasını kırmış, terkib sınırlarını aşmış, ilahi isimlerin genişliğinde bir davranışı ortaya koymuş olursun!…

Bu ortaya koyduğun davranış, olayların sana hükmetmesi değil; olaylara karşı senin ikinci bir yön vermen şeklinde değerlendirilir!..

Senin karşılaştığın bir olay var.. Bu olay, bireysel manada herhangi bir maddi menfaatini veya dünyalık bir menfaatini sağlayacak veyahut ta seni toplumsal şartlanmaya uygun bir davranışa itekliyor…

Mesela bir arkadaşını, her görüşte “selam” diyerek selamlaşıyorsun…Bu senin normal şartlanmanın gereği olarak, yaptığın bir davranış!.. Şimdi yapılacak şey şu; gene selam vereceksin!.. Ama “Esselamu aleyküm” diyeceksin!..

Esselamu aleyküm derken “selam” isminin manasını, evvela senin idrak etmiş olman lazım!.. ”Selam” ismi, selamete çıkma manasındadır!..

“Sen“den, selamete çıkma!..Terkib kayıtlarından selamete çıkma!..

Selam isminin manası, ilahi isimlerde yüzme, gezme, o manalar içinde seyretmek halidir!.. Ancak bu da Allah`ı bilmekle mümkün olur.. Yani, sen ona “selam olsun sana” dediğin zaman, terkib kayıtlarından azade olma, kurtulma, selamete erme manasında olarak bilinçli şekilde , böyle bir temenni ile selam vermelisin!..

Bunu yaptığın zaman, bunda bir şartlanma, bir alışkanlık bir tabiat terkibi söz konusu olmayıp; şuurlu olarak ortaya koyduğun bir fiil ve karşındakine şuurlu olarak bir yönelme söz konusudur!..

Böyle davranabildiğin zaman, olaya “sen” hükmetmiş olursun!.. Şuurlu olarak!.. Kendin yön vermen kaydıyla.. Ama bu böyle olmayıp da ilk anlatılan biçimde olursa, o terkibinin gerektirdiği, şartlanmanın ortaya koyduğu bir alışkanlığın dile gelişidir..

Varlığının bu esma terkibinden başka bir şey olmadığını idrak ettiğin anda, Rabbı müşahede ediyorsun!.. Bu Rabdır! (Ahmed Hulusi)

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 03 Aralık 2015 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: