RSS

ESMA DERSLERİ – 3 – er RAB (B)

10 Ara

318

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

ALLAH’IN RUBUBİYYETİ VE KUR’AN DA “RAB” KAVRAMININ İZAHI.

Allah’ı gereği gibi tanıyan ve kabullenen varlık, iradesini O’na teslim ederse Müslüman olur. Müslüman olmak; Mutlak Rab olarak Allah’ı kabullenmek demektir. Daha sonra insan; tutkularının, şeytanın, kötü ailenin, şirk eğitiminin, fesatçı çevre ve medyanın, uluslararası emperyalist odakların etki alanına girmek/girdirilmek suretiyle fıtratını bozar. Emretme konusunda yalnızca Allah’ı kabul edeceğine dair Allah’a vermiş olduğu sözden caymak suretiyle hem Rabbini değiştirir, hem de birçok rab türetir. Kur’an, Allah’ın rububiyyetine karşı rablık iddiasındaki varlık ve kurumları şu şekilde tanıtır.

A. VARLIĞIN KENDİSİ OLARAK:

1. İNSANIN RABLIK İDDİASI: Kur’an-ı Kerim’in bu konuda örneklemesini sunduğu en tipik kişi Firavundur. Hz. Musa’nın vermiş olduğu tevhit mücadelesinde küfrün sembolü olan bu zatın adı bile azgınlaşmayı (kulluk sınırında kalmamayı) sembolize eder. Firavun, gerek rablık iddiasında gerekse ilahlık iddiasında mutlak anlamda bir tanrılık iddia etmiyordu. Çünkü onun da tanrıları ve kutsalı vardı:

“Firavun kavminin önde gelenleri dediler ki: ‘Musa ve kavmini bu toprakta (Mısır’da) bozgunculuk çıkarmaları, seni ve ilahlarını terk etmeleri için mi (serbest) bırakacaksın?’ (Firavun) dedi ki: Erkek çocuklarını öldüreceğiz ve kadınlarını sağ bırakacağız. Hiç şüphesiz biz, onlara karşı kâhir bir üstünlüğe sahibiz.” (A’raf/127)

Ayet-i kerime, Firavunun da bir ilahının olduğunu haber veriyor. Bu konuya şu şekilde bir açıklık getirmek de mümkündür. “Mısır dininin belirli vasıflarından biri de hükümdara, yani Firavuna verilen önemdir.” Firavun; tanrıların, özellikle şahin-tanrı Horos’un himayesi altındadır. Tanrının oğludur. Yaşadığı sürece tanrı Horos’la eş tutularak kendisine tanrı sıfatıyla tapınılması gerekirdi. Nitekim ölümünden sonra da tanrı Oziris’le bir tutularak yine kendisine tapınılması gerekiyordu.

Mısır’da Firavun, halkın hayatını tecessüd ettiren ve ondan sorumlu olan “Kutsal kral” veya “İlahi kral” kategorisine girer. Muhtemelen Firavunun durumu, Sümerlerde kralın durumu gibi idi. Yeryüzünde, tanrı Anu’nun temsilcisi olan hükümdar; “tanrıların kralı”, tanrılık nezdinde insanların temsilcisidir. Bundan dolayı tanrıyı ancak kral çağırabilir. Bu şekil bir açıklama tarzı her hâlükârda Firavunun da bir üst varlığa iman ettiğini gösteriyor. Esasında onun rablık iddiası, yoktan bir şey yaratma anlamını içermiyor. Daha çok; hâkimiyeti şahsında topladığını ifade eden siyasal motifler egemen söyleminde. İnsanların tüm tercihlerini yönlendirmede kendi buyruklarını referans olarak sunuyor topluma.

İşte burada insan, insaniyet vasfından çıktığını açık veya kapalı olarak ortaya koyuyor ki; Kur’an dilinde bu, rablık iddiasıdır. Sıfat olarak tağutlaşma veya Firavunlaşma da denir. Konuyu özetlersek, Firavunun rablık iddiası dini anlamda değil siyasi anlamdadır. Demek istiyor ki: “İktidarın tek sahibi benim ve bu beldede benim üstümde iktidar sahibi olmadığı gibi, kimseye de iktidar hakkında bir söz hakkı verilmemiştir.” (Prof Suad Yıldırım- Kur’an da ulûhiyet/362)

Bir kral veya Monark’ın buyruklarını genel geçer kabul edip hayatı onların buyruklarına göre düzenlemek bir tapınma, ilah değiştirmedir. Kur’an’ın evrensel mesajı şu noktada düğümlenmektedir: Rab olan Allah evreni yaratıp istirahata çekilmemiştir. “Rab” kelimesinin anlamından da anlaşılacağı üzere Allah, hayatımızın ölüme kadarki uzunluk, ayrıntılara kadarki genişlik ve her işimizde O’nun rızasını gözetmek zorunda olduğumuz derinlik boyutunda tek varlıktır.

2. Kurumları ve felsefi mektepleri rablaştırmak: Bu başlığın ifade etmek istediği mana; vahiyle bağlantısı olmayan veya vahye karşı din iddiasında olan görüşleri hayatın tek yönlendiricisi olarak kabul etmenin tevhidi tehlikesini haber vermektir.

Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ, “heva”nın ilahlaştırılmasını birçok ayette yasaklamıştır. Heva, kaynak noktai nazarıyla bireysel olduğu gibi, heva sahiplerinin bir araya gelmesiyle örgütsel ve felsefi bir şekil de alır. Örgütsel felsefi şekil veya bireysel olan, rabbani olanla çatışır, ilahi olana rağmen tercih görürse, bu durum kişileri ve kurumları rableştirmedir. Kur’an’ın deyimiyle bir tapınma biçimidir.

Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “De ki: Ey kitap ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olacak) bir kelimeye gelin. (Ki o da şudur:) Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp kimimiz kimimizi rabler edinmeyelim.” Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: “Şahid olun biz gerçekten Müslümanlarız.” (A. İmran/64)

Allah’a isyan konusunda kişi ve kurumlara itaat etmek onları rab makamına koymaktır. (el-Esas fi’t-Tefsir) Sanırım konuyla ilgili İbn Cüreyc’in görüşleri oldukça orijinaldir: Allah’a isyan konusunda birbirimize itaat etmeyelim. Bu ayetteki rububiyyetle ilgili denilir ki; “İnsanların, toplumda önderlik makamında gördüğü kişilere, komutanlara ibadet maksadı olmaksızın mutlak itaat etmeleridir. Onlar için namaz kılmasalar da onlara yaptıkları itaat onları rab edinmektir.” (Taberi)

Ayeti kerime insan özgürlüğünün boyutlarını gösterdiği gibi fikirsel dayatmanın ve zoraki itaat beklemenin de ilahlık iddiası olduğunu bize haber veriyor. Halkı Müslüman ülkelerdeki dayatmacı zihniyetin çok küçük yaştan itibaren insanlarımızı zihinsel açıdan ablukaya alıp, kendince doğrularını mutlak olarak emrettiğini iyi düşünürsek, coğrafyamızda kişi ve kurumları rab edinmenin vardığı noktaları hesap edebiliriz.

İnsan hayatıyla ilgili helal haram tayin etme yalnızca Allah’a aittir. Bu hükmün Kur’an’daki ifadesi şöyledir: “Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla: ‘şuna haram şuna helal’ demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.” (Nahl/116) Allah’a iftira olur endişesiyle birçok hukukçu içtihadi konularda kesin olarak şu helaldir veya haramdır demeyi doğru bulmamıştır.

Müslümanlar, hüküm konusunda rablik taslamamak için bu kadar titiz davranırken, son dönemlerde Kur’an’la olan ilginin zayıflaması sonucunda batıl felsefi mekteplerin kendi hayatlarına egemen olmalarına karşı aynı titizliği göstermediler. İnsanlığın hayatında gittikçe etkinleşen cehalet, rab değişimine de sebep oldu. Tüm bunlara karşı duyarlı olup, gerçek anlamda rab olarak Allah’ı tanıdığımızın bir göstergesi olarak her şeyin ölçüsünün insanda başlayıp insanda bittiği, insanı aşkın hiçbir şeyin kabul görmediği ideolojilere karşı duyarlı olmak zorundayız. Aksi hâlde; hem cinsimiz olan insanları yani birbirimizi rab edinmiş oluruz.

3. Din Büyüklerini ve Toplumun Yönlendiricilerini Rableştirmek: İslam toplumunun kuruluş ve gelişim aşamasında emeği olan âlimlere ve siyaset adamlarına göreceli bir itaat vardır. Nisa Suresi’nin elli dokuzuncu ayetindeki, “itaat ediniz” emrinin Allah’a ve Resulüne izafe edilip; karizmatik önderlere gelince tekrar edilmeyip, kendinden önceki cümleye atfedilmesi bunun kanıtıdır. Kayıtsız şartsız bir bağlılıkla dini alandaki önderleri insaniyet makamından çıkarmak; onları rab edinmektir. Kur’an bu konuda bizleri uyarmaktadır:

Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rabler (ilah) edindiler ve Meryem oğlu Mesihi de… Oysa onlar tek olan bir ilaha ibadet etmekten başkasıyla emr olunmadılar. O’ndan başka ilah yoktur, O bunların şirk koşmakta oldukları şeylerden yücedir.”(Tevbe/31)

Fonksiyonel anlamda âlimlerin ve siyaset adamlarının görevi İslam’ı tebliğ etmek ve uygulamaktır. Bu açıdan onlara olan itaat, Allah’a ve Resulüne olan itaate bağlıdır. Bu ölçü kâmil anlamda verilmediğinde, insanların bilgileri eksik olur ve itaat konusunda vahim sonuçlar ortaya çıkar. Kur’an’ın deyimiyle Allah’tan başkaları “rab edinilir.” Yukarıdaki ayette geçen “Hıbr” kelimesi Yahudi din âlimlerine verilen isimdir, çoğulu ahbar’dır. Rahip de Hristiyan din âlimi demektir. Çoğulu ruhban’dır. Kur’an’ın bu ifadesinden Yahudi ve Hristiyanların, din adamlarını tanrı veya tanrının oğlu sayacak kadar kutsallaştırdıkları anlaşılıyor.

Kişinin derdini, Allah’a değil hahama, papaza dökmesi, Allah yerine papaza yalvarması, din adamını Allah ile kul arasında aracı yapması onu tanrılaştırmak demektir. İnsan bir noktaya gelir ki; Allah’ı bırakır da kendisi gibi aciz insanı yanılmaz kabul eder. Onun her dediğine şartsız uyar. Dine aykırı da olsa onun sözünü yerine getirir. İşte Yüce Allah, böyle yapan insanları kınamaktadır.

Hatta ayeti kerimenin arka planı ile ilgili şöyle bir olay anlatılır: Resulullahın daveti kendisine ulaştığında Şam’a kaçıp Hristiyan olan Adiy b. Hatem, daha sonra kız kardeşinin gayretiyle Müslüman olmak üzere Medine’ye getirildiğinde Peygamberimiz, mescitte Tevbe Suresi’nin otuz birinci ayetini okuyordu. Adiy, ayeti kerimeyi dinleyince Hristiyanların, rahiplerine tapmadığını söyledi. Hz. Peygamber de; “Ruhbanlar onlara helali haramlaştırıyor. Haramı da helalleştiriyorlar. İnsanlar da bu hususta onlara itaat ediyorlar ki; işte bu onlara tapınmadır.” buyurmuştur. (İbn. Kesir)

Yukarıdaki ayetten anlaşılan; helal ve haram tayin etme yetkisinin mutlak anlamda Allah’a ait olduğu gerçeğidir. Fakat Müslümanlar arasında bile öyle ilginç helal ve haramlar türemiştir ki, bunların hiçbirisinin dayanağı vahiy değildir. Vahye rağmen helal ve haram tayin etmek bir şirk kültürüdür. Ayeti kerimenin kendisini ve nüzul ortamını evrensel planda değerlendirirsek görürüz ki, iktisadi, sosyal, siyasi, hukuki ve eğitim kurumlarıyla ilgili binlerce helal ve haram uydurulmakta ve bunlar daha sonra din(den) diye dayatılmaktadır.

Müslümana düşen görev, kişiler veya tüzel kişi dediğimiz kurumlar bazında da olsa helal ve haram noktasında yapılmış olan değerlendirmeleri vahye göre test etmektir. Vahiyden onay almayan hükümleri sahiplerine reddetmek gerekir. Allah’ın emir ve yasaklarına aykırı olan hükümlerin ilmi bir değeri de yoktur.

Gerçek olana uygun olmayan, hak esası üzerine yürümeyen, Allah’ın emirlerine aykırı bulunan, Allah’ın kanunlarına karşı gelmek isteyen kuruntular ne kadar süslenirse süslensin ilim değildir. Âlimlerin kıymeti, onların ilmi haysiyetleriyle ve Allah’a olan kulluklarıyla orantılıdır. Hakkı batıl, batılı hak yapmaya çalışanlar ilmi haysiyetten uzak birer tagutturlar.

Şeytanlara, tagutlara, firavunlara, putlara ve haçlara tapmak nasıl bir şirk ise, âlimlere kulluk; haddinden fazla kıymet vermek, şahsi görüşlerine, heva ve nefislerine göre verdikleri keyfi fetvalarını revaçlandırmak da şirktir. Onların, Allah’ın emirlerine aykırı olan hatalarına itaati uygun görmek, kısacası; Allah ne diyor diye düşünmeden onların vahye tamamen ters olan görüşlerine uymak küfürdür. Allah’ı bırakıp başkalarına tapmaktır. Maalesef Yahudi ve Hristiyanlar böyle yapmışlar, ahbar ve ruhbanlarına rab dememişlerse de rab gibi tutmuşlar, hüküm koyucu olarak tanımışlardır.
Kur’an, Rububiyyet makamının mutlak anlamda Allahuteala’ya ait olduğunu ifade ederken (A. H. Yazır), Rabbimizin, bu makamı hiçbir varlıkla paylaşmayacağını vurgulamıştır. Buna bağlı olarak şunu söyleyebiliriz; İslam dininde âlim yeni bir din koyucusu değildir. O, fonksiyonel anlamda peygambere vekâlet eden kişidir. Lafzî ve kevnî ayetleri okumak, tefsir etmek ve onlara göre pratik yapmak suretiyle İslam’ı yaşanabilir hâle getiren üstün bir insandır. Fakat bu üstünlük; ne kadar âlim, takva sahibi ve ihlaslı da olsa insaniyet vasfı ile sınırlıdır. Kendi insani varlık sınırını aştırarak onlara peygamber gibi muamelede bulunmak veya insanüstülük vasfı vermek kişiyi İslam dairesinden çıkarır.

B. Varlıkların Sayısı Olarak:

Âlemin yaratılışında, sevk ve idaresinde bir otorite çatışmasının imkânsızlığını Kur’an’daki birçok ayetten öğreniyoruz. Şu ayeti kerime, otorite çatışması olsaydı ortaya çıkacak olan vahim neticenin nasıl olacağını bize haber vermektedir: “Eğer (yerde ve göklerde) Allah’tan başka ilahlar olsaydı (yerin göğün düzeni bozulur) fesat/anarşi meydana gelirdi…” (Enbiya/22) Evrendeki düzen ve her şeyin sünnetullaha uygun bir şekilde devam eden seyri, mutlak anlamda rab olarak Allah’ın hâkimiyetini göstermektedir. Tüm bunları göremeyip, fıtratlarına yabancılaşan birçok kişi sayısal olarak da çok ilahlılığı kabullenmişlerdir. Kur’an bize, bazı insanların sayısal anlamda rab edinme biçimlerini de haber vermektedir.

1. Monoteizm dediğimiz inanç biçiminde ilah sayısı birdir. Fakat bu bir olan varlık hem sayısal birliği ifade eder hem de Allah’ın dışında insanın ürettiği bir varlık da olabilir. Bu açıdan tevhidle monoteizm birbirinden ayrı ayrı şeylerdir. Tevhidin ekseninde Allah ve O’nun yaratmada, kanun koymada, isim ve sıfatlarında tekliği, eşsizliği ilkesi vardır. Tek olarak tapınılan herhangi bir varlık monoteizmin özünü oluşturur. Bu, bir insan, hayvan, tabiat gücü veya somut bir varlık olabilir. Fakat aynı şeyleri tevhidin tanımı için söylemek mümkün değildir.

Kendisini sayısal anlamda tek ilah olarak tanıtan Firavun, monoteist/Allah dışı tek tanrıcıl inancın tipik bir örneğidir. Onun bu iddiası Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde hikâye edilir: “Firavun dedi ki; ‘Ey meclis sizin için kendimden başka ilah tanımıyorum…” (Kasas/38) Hatta kendinden başka birisi tanrı olarak tanınırsa bunu yapanlara kaşı terör estirip işkence yapacağını ve zindana atacağını ilan etmişti: “(Firavun) dedi ki; ‘Eğer benden başka birisini ilah kabul edersen seni zindana atarım.” (Şuârâ/29)

Güncel bir değerlendirme olarak izah etmek gerekirse şunları söylemek mümkündür: Allah’tan başka birisi veya herhangi bir kurum Allah’a rağmen yaratmada ve hüküm koymada mutlak yetkili kabul edilirse, bu bir rab edinme şeklidir. Dünyada da bunun temsilciliğini yapan düşünce sistemleri vardır. Düşüncenin kendisi, sahibi veya onun yapısal şekli birçok ülkede dayatılmaktadır. Gönüllü veya gönülsüz bir kabullenme varsa, emrin kaynağı kabul edilen bu monoteist biçim, tevhid dışı olduğu için uydurma bir rab anlayışıdır.

2. Dualist Rab Anlayışı:

Ya ikili bir rab anlayışının veya Allah’la beraber başka bir ilahı rab olarak kabul etmenin bir tezahürü olan dualist anlayış katıksız bir şirktir. Allah kendisiyle beraber bir başka ilahı rab edinmeyi kesinlikle yasaklamıştır. “Allah dedi ki: İki ilah edinmeyin; O, ancak tek bir ilahtır. Öyleyse benden, yalnızca benden korkun.” (Nahl/51) ayeti kerimesi dualist anlayışa bir reddiyedir. Allah’la beraber bir başka ilahın kabul edilmesi akıllı bir davranış değildir. Böyle çirkin bir anlayışa ilahi irade de kınamada bulunmuştur: “Allah ile beraber başka bir ilah edinme, yoksa kınanmış ve kendi başına (yapayalnız ve yardımcısız) bırakılmış olursun.” (İsra/22) Çünkü, Allah dışında kendisine güvenilen hiçbir varlık mutlak bir kudret ve kuvvete sahip değildir. Böyle bir varlığa güvenen kişi, kendi hâline terk edilecek olursa Allah’ın lütfundan da mahrum kalır.

Hayatı yönlendirip yönetmede Allah’la beraber bir başka varlık veya kurumu mutlak otorite olarak görmek tevhidin özüne aykırı bir anlayıştır. Fakat birçok insan bunun şirk olduğunu anlayamamaktadır. Allah’la beraber, fiziki varlığı olan bir put ilah kabul edildiğinde bunu şirk olarak kabullenen birçok kişi, hüküm konusundaki otorite paylaşımını ideolojilere veya onların kurumsal biçimine verdiğinde bunun rab sayısını artırma olacağını anlayamamaktadır. Hâlbuki günümüz insanının içine düştüğü en büyük hastalık budur. Cehaletin sebep olduğu bu anlayış tedavi edilmediği sürece; birçok insanın ‘Müslümanım’ demesinin ve Müslümanlık üzere kimlik iddiasının hiçbir anlamı yoktur.

3. Politeist Rab Anlayışı:

Birçok ilahı rab olarak kabul eden politeist anlayış, beraberinde ruhi sıkıntıları da getiren çoğulcu bir inanış şeklidir. Çok ilahlılık dediğimiz politeizmi sadece putçuluk şeklinde anlamak kavramın anlam alanını daraltmak demektir. Klasik putculukla politeizmi birbirine karıştıran kişiler, çok tanrıcılığı doyasıya yaşarken kendilerini yine de çok ilahlı bir insan olarak görmezler. Onların bu yanlış anlayışlarının sebebi; Kur’an-ı Kerim’deki “rab” ve “ilah” kavramlarının anlamlarını bilmemekten kaynaklanmaktadır.

Kur’an-ı Kerim, birçok ilahı rab olarak kabul eden kişiyi ve onun ruh hâlini şu ayeti kerimede kendi mükemmel üslubuyla şöyle dile getirmiştir: “Allah bir örnek verdi: kendisi hakkında uyumsuz, geçimsiz bulunan, sahipleri de çok ortaklı olan (köle) bir adam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd yalnızca Allah’adır. Hayır, onların çoğu bilmiyorlar.” (Zümer/29) Ayeti kerime, bir yönüyle seküler versiyonunu gösterdiği gibi bir yönüyle de Allah’tan başka birilerini rab olarak kabullenmenin insan hayatındaki kötü izlerini temsil hâlinde bizlere sunmaktadır.

Burada, bu misalle taş ve topraktan yapılmış tanrıların kast olunmadığını açıklamakta fayda mülahaza ediyoruz. İşaret edilmek istenen, insanlara birbirinden çelişkili emirler veren ve kendilerine kulluk etmeleri için, onları kendi yanlarına çekmeye çalışan canlı mabutlardır. Dolayısıyla bu misalin taş ve topraktan yapılmış putlara ıtlak edilmesi mümkün değildir.

İşaret edilmek istenen mabudlardan biri, insanı tatmin etmesi için çeşitli heveslere sevk eden kendi nefsidir. Diğeri, kişinin kendi ailesidir, kabilesidir, milletidir, toplumudur, din adamlarıdır, liderleridir, kanun koyucularıdır, ticari ve iktisadi güçlerdir vs. Tüm bunlar insanı kendi yanlarına çekmek ve etkileri altına almak için çırpınmakla ve çoğu zaman birbirlerine ters düşen isteklerde bulunmaktadırlar. Herhangi birinin, isteği karşılanmadığında, hemen ceza vermeye kalkışırlar.

Elbette her birisinin de ceza verme yöntemi farklıdır. Biri kalbe sıkıntı verirken, diğeri zelil etmeye çalışır, başka biri ilişkileri kesmekle tehdit ederken, diğeri iflasa sürüklemekle korkutur, biri dini silah olarak kullanır, öbürü kanunlarla korkutmaya çalışır. Velhasıl; insanın bu çıkmazdan kurtulabilmesi için bir tek çıkış yolu vardır. Bu da hâlisane bir kalple tevhide sarılmaktır. Yani, sadece bir tek olan Allah’a kulluk etmek ve O’nun dışındaki her şeyden kesilmektir.” (Mevdudi, a.g.e, V, 104) Dr. Mehmet SÜRMELİ

********************************************************

“RAB”

Bu isim göğü, Beyt-i Mamur’u, sidre’yi ve Halil’i yaratmaya yönelmiştir. Ona ait gün Cumartesi, harf Ye, menzillerden ise Keyvandır.

Allah şöyle der; “De ki Rabbim benim bilgimi artır.” (Tâhâ/114). Bilginin artışı Rabb’den istenilir. Bu nedenle diğer isimlere göre âlem, daha çok bu isme muhtaçtır ve bu nedenle âleme izafe edilmiştir. Bu isim bütün yararlara ait isimdir ve 3 ana isimden biridir.

“Rabbimiz ve babalarımızın rabbi” (Duhan/8)

“Göklerin ve yerin rabbi” (Duhan/7)

“Doğunun rabbi” (Mearic/40)

“İki doğunun rabbi” (Rahman/17)

“Batının rabbi” (Mearic/40)

“ İki batının rabbi” (Rahman/17) Gibi ayetler vardır.

Rabb, vekil edinilendir, bu isim Sidre’ye yeşilliğini, çiçeklerini ve canlılığını veren isimdir. Sidre’nin ışığı ise Rabb ve Allah isminden gelir. Rahman ismi ise kokusunu kendinden vermiştir. Nitekim ayette cennetin kokusu (orf) denilmiştir ki, raiha demektir. Ağacın kökleri ise Allah isminden, zakkumu ise cehennemliklere aittir.

Allah Sidre’yi hüviyet nuruyla yüceltti , her hangi bir göz onu görüp sınırlayamaz veya betimleyemez. Ona giydirilmiş nûr, kulların amellerinin nurudur. Onun çiçeklerinin sayısı, hatta amelleri kadardır. Hatta mutluların amellerinin sayısı hatta amelleri kadardır. Ameller cennette ki her köşke veya köprüye, Sidre’nin dallarından biri girmiştir. Bu dalda ameldeki – Ki dal onun suretidir- hareketlerin miktarına göre çiçekler vardır. Dalda ki her yaprakta kulun ameli yaparken Allah karşısında ki huzuru ölçüsünde bir güzellik vardır. Dalın yaprakları ise o ameli yaparken ki nefeslerin sayısıncadır. Sidre’nin dikenleri bedbahtlara ait olduğu gibi kökleri de onlaradır. Ağaç tek, fakat kökleri dallarının verdiğinin zıddını meydana getirir. Dallar hakkında nitelediğimiz her şeyin zıddı köklerde bulunur. Bu durum botanikte (İlmü’n-nebat) sıkça gerçekleşen bir vakıadır.

Anlatılır ki Ebu Alâ b. Zehr, -ki tıbbı özellikle, otları iyi bilenlerden biriydi- Ebu Bekir b. Saiğ’den –İbn. Bacce diye tanınır- otları daha iyi tanırdı. O da otları Ebu Zehra kadar bilmese de, doğa bilgisinde ondan daha üstündü. Bununla birlikte otları da iyi bildiğini zannederdi.

Bir gün bineklerine binmişler, bir ota rast gelmişler İbn. Zehr hizmetçisine bir otu işaret ederek “bizim için kes” demiş. Bir parça almış elinde ufalamış , sonra burnuna yaklaştırmış, burnuna çeker gibi yapmış. Ebu Bekir’e şöyle demiş; “Onun kokusunun ne kadar güzel olduğuna bak” Ebu Bekir de burnuna çekmiş, koklar koklamaz burnu kanamaya başlamış. Otun kokusu nedeniyle kanayan burnunu durdurmak için yanında ki her şeyi kullanmış, fakat bir işe yaramamış. Neredeyse ölecekmiş. Ebu Alâ tebessüm ederek “Ebu Bekir aciz kaldın” deyince Hizmetçisine “o otun köklerini çıkar” demiş. Hizmetçi kökleri getirdiğinde ona “Ebu Bekir Bunları kokla” demiş. Onu koklayınca kan kesilmiş. Bunun üzerine ot bilgisinde onun üstünlüğünü anlamıştı.

Bu ağaçla Beyt-i Makdis ehli insanların en mutlusudur. Nitekim Mehdi ile en mutlu olacak insanlar ise Kûfelilerdir. Mekkeliler ise Hz. Peygamberle insanların en mutlusudur. Kur’an ehli ise Hakk ile insanların en mutlusudur. Mutlu insanlar bu ağaçtan yediklerinde gönüllerindeki kin sökülüp atılır. Yapraklarına şöyle yazılmıştır. “subbûhun, Kuddûsun Rabbül-melâiketi ve’r-ruh” Münezzehtir, mukaddestir Meleklerin ve Ruhun Rabbidir.”
Ademoğullarının amelleri bu sidre’ye ulaşır, bu nedenle de Sidre-i Münteha (Bitiş Sidresi) diye isimlendirilir. Hakkın orada büyük ve özel tecellisi vardır. Bu tecelli bakanı sınırlar, düşüneni hayrete düşürür. Yanında bir oturak vardır ki, Cebrail’e aittir. Orada gözlerin görmediği, kulağın duymadığı ve kimsenin aklına gelmeyen ayetler vardır. Nitekim peygamber orayı anlatırken Allah’ın nurunun orada kendisini kapladığını belirtmişti. Kimse onu niteleyemez. Oraya bakan kimse şaşkınlığa düşer Allah bu gökte Bet-i Mamur’u yarattı. O “Darah” diye isimlendirilir ve Kâbe’nin yönündedir. Bir rivayette; oradan bir taş düşseydi, Kâbe’nin üzerine düşerdi denilir. Bu ev o göktedir, gök ise durağan ve hareketsizdir. Bu nedenle de Kâbe’nin yönünden ayrılmaz. Çünkü Allah bu gökleri sabit ve durağan yapmıştır. Bizim için onlar evin çatısı gibidir. Bu nedenle Allah onları yükseltmiş “çatı” diye isimlendirmiştir.

Şu var ki her gökte bir felek vardır, felek göğün yıldızının –ki kendi feleklerinde yüzerler- yüzmesinin meydana getirdiği şeydir. Her yıldızın feleği vardır ve feleklerin sayısı yıldızların sayısı kadardır. Allah; “Hepsi bir felekte yüzer” buyurur.

Göklerin cisimleri (cirm) şeffaftır ve feleklerin, meleklerin meskenidir. Yıldızların yüzmesi olmasaydı göklerde varlıklar ortaya çıkmazdı. Öyleyse göklerde onlar yeryüzünde ki yollar gibidir. Yolların varlığı üzerinde yürüyenler gerçekleşir. Onlar kendileri bakımından yeryüzü üzerinde yürünme bakımından yoldur. Evin iki kapısı vardır her gün 70.000 melek oradan girer ve karşılarında ki kapıya çıkar. İlk girdikleri kapıdan bir daha girmezler. Melekler oraya doğu kapısından girer. Doğu kapısı nurların zuhur yeridir ve batı kapısından çıkarlar. Orası giden nurların gizlenme kapısıdır. Böylelikle gaypte bulunur ve hiç kimse onların nerede yerleştiğini bilemez. Bu melekleri Allah her gün hayat nehrinin damlalarından yaratır. Bu damlalar her gün hayat nehrine bir kez dalması kendisine emredilen Cebrail’in kanat çırpmasından dökülür.

Meleklerin her günkü sayısı kadar Âdemoğullarının düşünceleri meydana gelir. Mü’min olsun veya olmasın herkese günde 70.000 düşünce gelir ve onları Allah ehli bilebilir. Bu melekler Beyt-i Mamura girip oradan çıkarken Allah’ın, kalplerin düşüncelerinden yarattığı meleklerle bir araya gelirler. Onlarla karşılaştıklarında ise kıyamete kadar bağışlanma dilerler.

Kalbi Allah’ı zikretmekle mamur birinin düşüncelerinden yaratılmış melekler, bu makama sahip olmayan bir kalbin düşüncesinden yaratılmış meleklerden ayrışır. Bu düşünce gerekli veya gereksiz bir konu ile ilgili olabilir. Bütün kalpler bu evden yaratılmıştır. Dolayısıyla o ev sürekli mamurdur. Düşünceden oluşan her melek düşüncenin suretine göre meydana gelir.

Allah bu göklerde bir yıldız yaratmış, kendisine emrini vahyetmiş, Halil İbrahim’i ona yerleştirmiştir. Bu yıldız için kendi feleğinde belli bir süre kadar devam eden bir hareket belirlemiştir. En şaşılacak işlerden birisi bu hareket meselesidir. Çünkü onlar kapalı konulardandır. Çünkü etkiye konu olan şeyin iki etken arasında bulunması imkânsız değildir. Yıldıza ait böyle bir hareket iki farklı hükümden gerçekleşebilir. Birincisi zorlamalı, diğeri iradi veya doğal hükümdür.

Buna açık bir örnek verilebilir. Şöyle ki; Bir cisim üzerinde ki bir canlı iradi olarak bir yöne yönelebilir. Cisim ise başka bir yöne doğru hareket etmiştir. Canlı cismin hareket yönüne doğru veya zıddına doğru hareket eder. Böylelikle iki zıt hareket bir zamanda bir araya gelir. Öyleyse canlı üzerinde bulunduğu cisimle yol alır. Cisim ise bir başka cisim üzerinde onu götürür. Böylelikle canlı dolaylı olarak onun üzerinde yol kat eder.
Söz gelişi bir yere atılmış elbisenin üzerinde ki karıncayı düşünelim. Karınca oraya doğuya doğru yürürken biri elbiseyi batıya doğru çeker. Bu durumda karınca hareket ettiği o anda doğuya doğru hareket ederken elbisenin hareketi nedeniyle batıya doğru hareket eder. Bu karınca adına “zorlamalı” harekettir ve ona hâkimdir. Bu iki hareket bir anda birbirine karşıttır.

Bakınız, iki zıddın bu konuda bir araya geliş yönü varmıdır, yok mudur? Çünkü yıldızlar felekte – gözün görüşüne göre- batıdan doğuya hareket eder. Büyük kuşatıcı felek ise yıldızları batıdan doğuya doğru hareket ettirir. Yıldızlar içinde bulundukları anda doğudan batıya doğru hareket ederken batıdan doğuya doğru da hareket ederler. Doğuya doğru hareketini meydana getiren felek, batıya doğru hareketini meydana getiren feleğin aynıdır.

İşte bu iradede ki zorunluluk (Cebr fi’l-ihtiyar) meselesidir. Bu anlayışa göre kul seçmeye mecburdur. Bu meseleden kulların fiillerinin kim tarafından yaratılmış olduğu konusu öğrenilir. Fiiller iki güç yetirenden birisine mi, yoksa ikisine mi aittir. Her güç yetirenin fiilde özel bir yönü vardır ve bu sadece yükümlülük gerçekleşir. Ceza ve sevap meydana gelir.

Âriflerin kalplerinde bu feleğe ait bir etkiyi daha önce zikretmiş, bizden başkaları da onu zikretmişti. Biz feleğin âlemde ki oluş ve bozuluş şeklinde ki etkilerini de zikrettik. Burası rükünler ve türeyenler âlemidir. Bütün bunlar Rahman’ın nefesindendir, çünkü O varlığın sebebi olan hareketi sağlar. Asla bakınız, irade yönelimi olmasaydı – ki o manevi bir hareket ve sözdür. Lafız da bu hareket nedeniyle lafız diye isimlendirilmiştir.- varlık ortaya çıkmazdı.

Allah bu felekten Cumartesi’yi ortaya çıkartır. O ebedilik günüdür Gecesi bitimi olmayacak şekilde ahirette iken gündüzü bitimi olmayacak şekilde ikinci mahaldedir. Orada yedi gün meydana gelir ki Cumartesi de onlardan biridir. Bu da şaşılacak işleden biridir. Cumartesinin de kendilerinden olduğu günler, Cumartesi gününde meydana gelmektedir. Öyleyse Cumartesi günlerden biriyken günler kendisinde ortaya çıkar.
Bu durumun ilahi hakikatte bir dayanağı vardır. Şöyle ki; Tirmizi garip bir hadiste Hasan’dan, o Ebu Hüreyreden, o ise Hz. Peygamberden aktarır. “Allah Tealâ Âdem’i yarattı ve kendisine ruh üfleyince hapşırmış. Bunun üzerine Hak kendisine “Hamd olsun de” diye emretti. O da bunu demiş, böylelikle kendi izni ile Allah’ı övmüştür. Allah şöyle der; “Rabbin sana merhamet eder Bundan dolayı da seni yarattı”. İlave Tirmizi’ye aittir.
Tirmizi’nin hadisine dönersek şöyle devam eder; “Allah şöyle der; Âdem, şu meleklere git ve de ki; Allah’ın Selâmı üzerinize olsun.” Onlar da; “Allah’ın selâmı ve rahmeti senin de üzerine olsun.” diye selâmını almışlar. Sonra rabbine dönerek şöyle demiş; “Bu seninle onların arasında ki selamdır”. Allah Âdem’e iki eli kapalıyken şöyle demiş; “dilediğin birini seç” Âdem de şöyle demiş; “Rabbimin iki elini seçtim her ki eli de sağ ve mübarek eldir.” Allah ellerini açtığında Âdem ve zürriyei orada idi.

Âdem bir yandan avucunun içindeyken bir yandan dışındaydı Bu mesele de böyledir. Bunu incelersen Hakkın karşısında bilginin hayret konusu olduğunu görürsün. Hayret “o” dur ve “o” değildir. (Makamıdır.) Attığında sen atmadın, fakat Allah attı. (Enfal/17). Böylece başladığıyla bitirdi.
Burada orta vardır çünkü o olumsuzlama ile ki o “atmadın” ifadesidir. Bu durum şu anlama gelir “Sen, sen iken sen değildin, fakat Allah sen dir.” İşte bu bizim zahir ve mazharlar hakkında söylediğimiz sözün anlamıdır. Onların suretleri değişse bile O’nun aynıdır. Zeyd’in organları farklıyken bir olduğunu söyleriz. Onun ayağı eli değildir, o ise Zeyd derken Zeyd’in kendisidir. Zahiri, batını, görünür görünmez organlarının suretleri birbirinden farklıdır. O ise Zeyd’dir ve Zeyd’den başkası değildir. Sonra her suret ona izafe edilir ve “kendi”, “nefsi”, “bütünü”, “toplamı” diyerek sürekli Zeyd ifadesini pekiştiririz.

Bu felekte ölümün kendisi, rahatın kaynağı, sebatta hareketin hızı, süsü ve eziyeti atmak bulunur. Bu nedenle bu felek Aslan burcunda meydana gelmiştir. O doğada kendisinin zıddı, sabitlikte benzeridir.

Burada “benzerler zıddır” diyen hata etmiş midir, etmemiş midir anlaşılır. Yıldız burca yerleştiğinde hükmü karışır mı? Bu durumda toplamın o ikisinden her birine ait olmayan bir hükmü var mıdır yok mudur? Yoksa menzilin ve burcun hükmü kendisine yerleşen yıldıza baskın mı gelir. Ya da yıldızın hükmü burca mı baskın gelir, Ya da onlardan birisi hükümde çoğunluk diğeri azlıkla nitelenerek iki hüküm birden mi ortaya çıkar?
Bize göre onlardan birisi diğerinde hüküm sahibi değildir Onların toplamı hüküm sahibi ise bu hüküm, hükme konu olan şeyde ortaya çıkar. Her birinin söz konusu hükümle, hükme konu olan şeyde bir gücü vardır. Çünkü bu “Hüküm”, “toplama” diye isimlendirilen bir halde her ikisinden birden çıkmıştır. Nitekim aynı şey yıldızlar arasında ki bitişmelerde gerçekleşir. Bu da bir bitişme türüdür ve bir araya gelme değil, bir menzile yerleşmedir. (İbn. Arabi-Fütühat-ı Mekkiye-9/99-104)

*****************************************************

ALLAHIN “RAB” İSMİ

Yüce Allah’ın rahmet sıfatının tecellisinin tüm âlemleri kapsaması onun Âlemlerin Rabbi (Rabbu’l-Âlemîn) sıfatını al-masındaki hikmette çok açık olarak görülür. İlâh olmanın in-sanlar karşısında ve onların dünyasında anlaşılabilir yönü, Yüce Allah’ın Rab sıfatıyla açıklanmıştır.

Ulûhiyyetin kendisine isnat edildiği o Yüce Varlık, in¬sanla ilişkisini Rab sıfatı ile kurar. Rab, sözlük anlamı itiba¬riyle sahip, efendi, yönetici, terbiye edici ve nimet verici gibi manalara gelmektedir. Buna göre varlığın hakiki mânâ da sahibi sadece Allah’tır. Çünkü her şeyin yaratıcısı, yokluktan varlık âlemine geçireni O’dur. Bundan da anlaşılmaktadır ki, rubûbiyyetin en başta gelen vasfı, yaratmadır. Yaratan da el¬bette yarattıklarının sahibi, efendisi, idarecisi, terbiye edicisi ve nimet vericisidir. Bütün bu sıfatların kendisinde toplandığı yegâne varlık da ulûhiyyetin isnâd edildiği Yüce Allah’tır. Dolayısıyla kulluğun tek mercii O’dur. Hamd ve övgü sadece O’nadır. Yalnız O’na ibadet edilir. Yalnız O’ndan yardım istenir.

Rab kelimesini bir şeyi ıslah etme, ziyade etme, geliş¬tirme, inşâ etme, çoğaltma anlamında kullanınca kaynağı ve °zü var olmakla birlikte ulaşacağı sınırlar dikkate alındığın-kemâlini elde etmemiş olan şeyleri, halden hale geçirerek (derece derece) bu kemâli elde etme durumuna yükseltmek an¬lamı kastedilir.

Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili adlı tefsirinde Rab kelimesinden türemiş olan terbiye kelimesini “bir şeyi kademe kademe tedrîcen kemâline ulaştırmaktır” diye tarif etmekte¬dir. Ziyade etme ise bir şeyi bir şeye ekleyerek çoğaltmak demektir. İnsanın ilk yaratılışı üzerine ilâve edilerek gerçek-leştirilen eğitime de ziyade etme denir.

Bu anlam, Kur’ân’da 970 kere geçen Rab kelimesinin kul-lanılışından ortaya çıktığı gibi, şu ayette de açıkça ifadesini bulur:

“(Halkı yaratma)da dilediği artırmayı yapar.” (Fatır/1) Allah vücudun tüm organlarını yaratır (halk eder). Da¬ha sonra bunlarda dilediği kadar artırım yapar. Bu eğitim anlayışı da insanın davranışlarının iki aşamada yaratıldığının kabul edilmesini gerektirmektedir.

Kur’ân, Allah-insan ilişkisinde eğitime özel bir Önem vermiştir. Onun bu tutumunu içinde geçen “Rab” kelimesinde ve bu kelimenin kullanılışı, yeri ve gayelerinde görebiliriz. “Rab”, terbiye manasında mastardır. Kur’ân’da her şeyi kemâline ulaştıran Allah’ın güzel isimlerindendir. Rubûbiyet (terbiye edicilik) sıfatı ise, ilâhî sıfatların en büyüğüdür, mübalağa kastı ile “mürebbî” yerine kullanılmıştır. İsm-i fai¬lin yerine mastarın kullanılması, failin fiili tam bir kemâl ile gerçekleştirdiğini gösterir.

Buna göre “Rab”, terbiyenin bütün gereklerine sahip, en mükemmel ve en kuvvetli bir ter¬biyeci demektir. Terbiye ise, bir şeyi kademe kademe tedricî ile kemâline ulaştırmaktır. Âlemin her kısmında terbiye ve tekâmül kanunlarının her an cereyan ettiği görülmektedir.

“Rab” kelimesi, Kur’ân-ı Kerîm’de ulûhiyyeti belirtmek için en çok kullanılan kelimedir. 970 defa kullanılmıştır. Aynı zamanda, Kur’ân-ı Kerîm’de 2799 defa zikredilen Allah kelimesinden sonra en çok tekrarlanan kelime olmuştur. Ge-nellikle Kur’ân-ı Kerîm’de geçen dua ve niyazlarda, Allah Teâlâ kendisine isim olarak “Rab” kelimesini almıştır. Dua esnasında, kendisini “Rab” kelimesi ile özellikle tesmiye et¬mesi, mü’minlere, Allah’ın her şeyden önce bir terbiyeci ol¬duğunu hissettirmek için olması kuvvetle muhtemeldir. Bu şe¬kilde bir kullanış, mü’minlere Allah’tan ilk istenecek nite¬liğin, kendilerini te’dîb ve terbiye etmesi olması gerektiğine de işaret eder. Bu şekilde te’dîb ve terbiye vasıtası ile mü’minin en mükemmel yaratılışlı olmaya ulaşması amaçlanır.

Eğitimin bu tarifini Felâk sûresini tefsir ederken “Rab” kelimesini ele alan İbn Sînâ şöyle açıklar:

“Felâk “tan yerinin ağarması” demektir. “Felâk’ın Rab-bi” ibaresi ise Allah ile kâinat arasında yaratma ile başlayıp sonsuza kadar sürecek olan bir terbiyenin varlığı demektir. Burada terbiyeden maksat, Allah’ın varlık nurunun, mümkün var¬lık olan insandaki pasif güçleri, istidatları aydınlatmasıdır. İnsan, hayatının hiçbir döneminde bu durumdan müstağni ola-maz. Öyle ise insanın merbûb olması, sahip olduğu kabiliyet-lerinin geliştirilmesi ve iyi özelliklerinin nitelik itibariyle çoğaltılmasıdır.

Yüce Allah, Rabb oluşunu Âlem(Evren)le ilişkilendirmekle rahmetini tüm evrene ayrım yapmadan yaydığını da ilân etmektedir. Âlem sonsuz sayıda varlık kategorilerini kap¬sayan bir kelimedir. Arapçada genellikle akıl sahibi varlık¬lar için kullanılırsa da daha alt kategorideki varlıkları da kapsar. Şu ana kadar ki bilgilerimizle kavradığımız, daha sonraki bilgilerimizle kavrayabileceğimiz ve hiçbir zaman kavrayamayacağımız bütün kategoriler bu kapsam içine girer. Allah, işte bütün bunların Rabbi’dir. Onların her birini hem kendi hallerinde hem de diğerleriyle ilişkilerinde eğitir ve onları idare eder. Hiçbir din ve mezhepte, medeniyet ve felse¬fede, ıslahat hareketleri ve ihtilâllerde, bütün insanlığı içine alan böylesine yüce bir mesaj yoktur. Hatta geçmiş peygamber¬lerin öğretileri, onların hayat ve ahvâline dair bize ulaşan bilgiler de böyle bir mesaj içermemiştir.

Yahudilik Allah’a yalnızca İsrail oğullarının Rabbi ve İlâhı nazarıyla bakmaktadır. Ahd-i Atîk’in sahifelerinde ve Yahudilerce mukaddes sayılan kitaplarda, Allah’tan “Rabbu’l-Âlemin” veya “Rabbu’l-Kevn” diye bahsedilmez. Bu se¬bepledir ki, Benî İsrail peygamberlerinden Mûsâ, Harun, Davud ve Süleyman gibi herhangi biri, böyle bir mesaj getirme¬miştir. Çünkü bu din hiçbir safhasında ırk ayrımı gözetmeden, bütün insan nesli İçin rahmet ve müsâvaat dîni olmamıştır ve hiçbir zaman İsrail oğulları dışında başka bir milleti bu dine davet etmemiştir.

Hıristiyanlık İse hoşgörüsüyle davet ve insanlığa olan şefkat duygusuyla tanınır. Fakat peygamberleri Hz. İsa: “Ken-disinin ancak Benî İsrail’in yoldan çıkmış koyunlarını gütmek üzere gönderildiğini” açıkça söylemiştir. Hz. İsa, İsrail oğul-larıyla kan ve neseb bağı olmayan hastalara gözünü çevirip baktığı zaman özür dileyerek: “Ben evlâdının ekmeğini köpek-lere veren adam değilim” demişti. (İncili, Bâb 15, âyet 24; Bâb 10, âyet 6-7.) Böylece bu din de evren¬selliğin dışında kalmıştır.

Diğer Asya dinlerinin de durumu farklı olmadığı gibi hatta mezhep ayrımcılığı konusunda daha ileridirler. İnsanları bir takım sınıflara ayırmak hususunda onlardan daha zalimdirler. Hind toplumundaki paryalar, her çeşit şeref ve asaleten, eşitlikten, insan haklarından, en basit insanî esaslardan Mahrumdurlar. Onların ilim öğrenmeleri, eğitim görmeleri rûhî yüceliklere vâkıf olmaları asla caiz değildir. Vedalar’ı okuyup öğrenmek, ilâhlara kurbanları takdim etmek sadece Brahmanlar’a mahsustur. Vedalar’ı okumak hakkı Kshatriler’le Vaisyalar’a aittir. Manoşastr, Allah’ın, paryaları diğer üç sınıfa hizmet düşüncesiyle yarattığını açıkça zikreder. Bu sebeple onların dininde de bir peygamberin, velinin veya ısla¬hatçının böyle bir mesajından bahsetmek boşuna gayret ve va¬kit harcamaktan başka bir şey değildir. (Nedvî, a.g.e,, s. 432-433.)

Allah-kul ilişkisinde durum böyle olunca hiç kimsenin Allah’ı kendi tekeline alamayacağı sonucu da ortaya çıkar. Yani Allah bir milletin bir zümrenin veya belli bir grubun değil herkesin ve her şeyin Rabbi olur. Hiç kimse ona inanmakta ve onu Rabb olarak tanımakta başkalarından farklı değildir.

İslâm’da Allah ile kul arasındaki ilişki, öncelikle, Allah’ın Rabb (Eğitici), kulun ise merbûb (eğitilen) konumunda olması, eğitimin de rahmet ortamı içinde cereyan etmesi ile kurulmuştur. Evrenin yaratılışından bu yana canlı ve sürekli olan bu ilişki kulun Allah karşısındaki durumunu ve konumunu da tayin etmektedir. Buna göre eğitilen durumunda olan insan bu özelliğini sürekli hatırında tutmalı, yanlış işler yaptığı zaman bu bilinçle derhal onu terk etmelidir. Metafizik bir tavır olarak adlandırdığımız bu yöntem insanın duygusal olarak ilâhına yaklaşmasının en verimli yoludur. İlâhî Ölçüyü davranışlarla göz önünde bulundurmak gibi bir zorluğu içeren bu iş, onu yüksek değerler dünyası ile tanıştıracak, onlarla İç içe olmasını temin edecek, o oranda da zevk ve coşku ortaya çıkaracaktır.

Yüce Allah’ın insan tarafından algılanması tarzı, insan-Allah ilişkisinde son derece önemlidir. Kendisinin algılanması konusunda Yüce Allah bir sınır koymamış, bu konuda yine rahmetinin bir eseri olarak kulu kendi hâline bırakmıştır.

Bir kudsî hadiste peygamberimizin İfadesi ile, yüce Al¬lah şöyle buyurmuştur: “Ben, kulumun beni zannettiği (algıladığı) gibiyim (Beni nasıl zannediyor, nasıl bekliyorsa, öyleyim). Eğer bana bir ka¬rış yaklaşırsa, ben ona bir adım yaklaşırım; bir adım yakla¬şırsa, bir kulaç yaklaşırım; bir kulaç yaklaşırsa, on kulaç yak¬laşırım. ” Yüce Allah böyle buyurmakla kendisinin, kulun kendisi¬ni algıladığı yönde daha da ileri boyutlarda, kulun istediğine cevap vereceğini beyân etmektedir. (Abdurrahman Dodurgalı – SEVGİ PEYGAMBERİ VE YETİŞKİN DİN EĞİTİMİ)

Devam edecek

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 10 Aralık 2015 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: