RSS

ESMA DERSLERİ – 5 – ER RAHÎM (15-1)

28 Oca

327

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

Elhamdülillâhi Rabbil Âlemîn, Vessalâtü vesselâmü ‘alâ Resulina Muhammedin ve ‘ala ‘alihi, ve eshabihi ecmaiyn.

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Tâhâ 25-26-27-28)

Rabbim, göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi, düğümü çöz dilimden, ki anlasınlar beni

Rabbeneftah bil hayr, vahtim bil hayr, Rabbi yessir ve lâ tüassir, Rabbi temmim bil hayr.

Rabbim hayırla başlat hayırla tamamlat. Rabbim kolay getir güç kılma

Rabbi edhılniy müdhale sıdkın ve ahricniy muhrace sıdkın vec’al liy min ledünke sultanen nasıyra. (İsra/80)

Rabbim bizi girdiğimiz yere sadakatle, sana sadakatle, Kur’an a sadakatle, hakikate sadakatle, adalete sadakatle girdir, çıktığımız yerden de sana, kendimize, imana, Kur’an a hakikate sadık olarak çıkart. Bize bu sadakati sürdürecek bir güç ver ya Rabbi, akli dirayet ver ya Rabbi, irademize dirayet ver ya Rabbi ve bize dirayet ver ya Rabbi. Amin, amin, amin..!

Değerli dostlar 15. Esma ül Hüsna dersimiz inşallah Er Rahîm ismi ile devam edecek. Malûmunuz Esma ül Hüsna âlemlerin Rabbinin bize uzattığı bir gök ipidir. İnsan aklı Allah’a miraç edebilir fakat bu aklın miracı için tutamak noktaları, bir koordinat lazımdır. Yani akıl Allah’ı mutlaklığı içinde kavrayamaz, çünkü mukayyettir. Sonsuzluğu içinde kavrayamaz çünkü sonsuzdur, sınırsızlığı içinde kavrayamaz çünkü sınırlıdır. Sınırlı olan sınırsız olanı nasıl kavrasın, mukayyet olan mutlak olanı nasıl kavrasın. İnsan onun için Allah deyince titrer Allah der de titremez mi. Eğer ne dediğini bilse, ağzından çıkanı kulağı duysa, söylediği kelimenin ağırlığını hissetse hücreleri fırlardı yerinden. Dudağından bir Allah çıkarken her bir hücresinden milyonlarca Allah çıkar. Ama hissettiğimiz kadarız işte, anladığımız kadarız işte, duyduğumuz kadarız O zaman eğer anladığımız kadarsak daha fazla anlarsak daha fazlayız.

İnsan bilmediği anlamadığı bir Allah’a nasıl kulluk eder nasıl yalvarır. Dua vardır insanın kulağına bile gitmez, dua vardır arşa çıkar. Dua vardır b ir kağıdı bile titretmez, dua vardır arşı titretir. Peki nasıldır, neden öyledir, neden dualar farklıdır, neden Zekeriyya; Rabbi heb liy min ledünKE zürriyyeten tayyibeten, inneKE Semiy’ud du’â. (A.İmran/38) Rabbim kendi katından bana bir yavru ver, sen duaları işitensin dediği zaman anında arşa çıkıverdi, anında bağlantıyı kurdu, anında ilişkiye geçiverdi, anında duyuruverdi.

Neden biz de dua ederiz de bizim çoğu duamız çıkmaz, neden frekansı yakalayamayız, neden hattı kuramayız. Bazen şifreyi bilmediğimiz için, Bazen hatlar karışık olduğu için, bazen saptırıcılar, karıştırıcılar olduğu için, parazit olduğu için, bazen de hat kesik olduğu için kuramayız, ulaştıramayız. Onun için dua edenin duası tutar. Duası tutmayan dua etmiyordur. Dua etmek aklınıza geleni istemek değildir kafanıza geleni talep etmek değildir. Aslında istediğinizi gerçekten isteseydiniz, istediğiniz de sizi isterdi.

Ama bu konuda bir garantiniz var, siz onu istemeseniz de onun sizi istediği bir garantiniz var; Allah. O zaman Allah’ı isteyin çünkü Allah sizi istiyor bu garanti, burada tereddüt yok. En büyüğü isteyin gerisi promosyon olsun, gerisini avuçlarınızda bulun. En büyüğü isteyin zaten O’na aitsiniz ve O’na ait olduğunuzun bilincinde olursanız gerisi gözünüzde küçülecektir göreceksiniz. Zannederdim ki benim kendim için istediklerim benim için hayırlıdır, Fakat anladım ki O’nun benim için istedikleri benim için hayırlıymış. O zaman ya Rabbi sen benim için ne istiyorsun. Ben benim için her zaman hayırlıyı isteyemeyebiliyorum hatta çoğu zaman hayırlı olanı istemiyorum. Bir insana bela olarak istediğinin verilmesi yeter.

Siz bana katılıyor musunuz bu konuda? Vallahi öyle, hayatınızı bir film şeridi gibi gözünüzün önünden geçirin, bir zamanlar neler istediniz. Bir insana bela olarak istediğinin verilmesi yeterli, çünkü istemeyi öğreninceye kadar çok zaman geçiyor, hatta bir ömürde bile öğrenemiyor.

Ne diyordu Hz. Alî (k.v.) Ben O’nun Allah olduğunu her istediğimi vermemesinden öğrendim. Eyvallah..! B en O’nun Allah olduğunu her istediğimi vermemesiyle tanıdım. Aman Allah’ım bu cümleyi kurabilmek için adamın çok ekmek yemesi lazım, Allah’ı tanımış olması lazım. Bu cümleyi kurmak kolay mı, hatta bu cümleyi söylemek kolay değil. İnsanın içi çamaşır gibi sıkılıyor. Ben O’nun Allah olduğunu Her istediğimi vermemesinden anladım, tanıdım. Eyvallah..! Onun için her istediğini vermesi insan için beladır.

Ya Rabbi sen bize bizim ihtiyacımız olanı istet, çünkü biz gerçek ihtiyacımız olanın farkında değiliz, çünkü biz aslında neyi isteyeceğimizi bilmiyoruz. Eğer bilseydik zaten istediğimiz de bizi ister, aradığımızda bizi arar ve bulurdu zaten. O zaman istemezdik çünkü Hasbi hâlî an sualî. Benim halim isteğim olarak yeter. Yani halime bak ya Rabbi ne ihtiyacım varsa o ortada zaten. Onun için görüyorsun ya Rabbi, biliyorsun ya Rabbi.

Belki istemen in zirvesi bu, senden seni istiyorum, evet, senden seni istiyorum. Ve rıdake matlubi ente maksudi ve rıdake matlubi. Maksudum sensin ve matlubum rızandır, talebim rızandır İstemenin zirvesi o, onu elde ettikten sonra neyi kaybedersiniz ki. Allah’ım var neyin yok, Allah’ın yok neyin var. İnsan verene kavuşursa verdiğine zaten kavuşur öyle değil mi?

Allah’ı tanımak Esma ile olur demiştik onun için. Esma ipi vesiledir. Üç meşru vesile vardır. Kur’an ın onayı ile tasdikiyle üç meşru vesile vardır bir dördüncüsü yoktur. Bir dördüncüsünü koymak Kur’an a hakaret olur.

1 – Esma ül Hüsna. Allah’ın yukarıdan uzattığı vesiledir, sebeptir, vesiledir.

2 – Salih amel İnsanın Allah’ın uzattığı ipe yapıştığı vesiledir salih amel. Salih amellerimiz vesilemizdir.

3 – Dua vesiledir.

İnsan Allah’a birini vesile kılacaksa eğer bu üçünden birini vesile kılacak, üçün de kılacak aslında. Esma ül Hüsna, Rabbimizin uzattığı vesile aklımıza vesile, akleden kalbimize vesile. Çünkü mutlak olanı ancak Esma üzerinden tanıyoruz, sıfat üzerinden tanıyoruz çünkü sıfat Rabbimizin akla nüzulüdür. Semî’, Basîr. İşiten, gören. ‘Alîm bilen, her şeyi bilen, her şeyi gören, her şeyi işiten. Bilme işitme görmeyi biz, bizim bilmemiz işitmemiz ve görmemizden yola çıkarak anlıyoruz.

İradeyi verirken küllî iradeden bir cüz’î irade verirken Küllî görmeden de bir cüz’î görme verdi. Küllî işitmeden de bir cüz’î işitme verdi. Dolayısıyla biz aslında O’nun verdiklerinden O’nu anlıyoruz, oradan yola çıkarak anlıyoruz, çünkü Allah hakkında düşünmenin doğru yönü doğru seyri varlıktan başlamaktır. Allah’tan başladığınız zaman ters yerden başlarsınız. Onun için Allah hakkın da sorular Allah’tan başlamalı, eserden başlamalı, sanattan başlamalı sanatkâra doğru gitmeli, eserden başlamalı müessere doğru gitmeli, fiilden başlamalı faile doğru gitmeli çünkü insan zihni böyle işler, tüme varım böyle olur. Onun için mutlak olanı kavramak ancak onun yarattığı mukayyit üzerinden giderek, onlara tutunarak olur. Zihnin kör kuyudan çıkması için bu kuyunun duvarlarında zihin parmaklarının tutunacağı çeperinde bir tutamak olması lazım. İşte o odur, zihin ancak girdiği kör kuyudan böyle çıkabilir, öyle uruç edebilir, öyle miraç edebilir. Onun için biz de burada esma derslerini zihne miraç yaptırmak için işliyoruz. Rabbimizin arştan uzattığı esma ipine tutunup Rabbimize miraç edelim diye işliyoruz, nüzüle karşılığımız miraç olsun istiyoruz. Nüzüle, inene karşılığımız çıkan olsun çıkış olsun istiyoruz Rabbim bizi buna muvaffak kılsın.

Bunun için de tabii ki Kur’an; bir numaralı kaynak diyoruz hatta tek kaynak. Çünkü Allah’ın esması ancak Allah’ın haber verdikleridir. İnsan çocuğuna bile ismi tek başına koyamıyor, eşine danışmadan koyamıyor. Koyarsa ufak kavgalar çıkıyor. Allah’a nasıl isim koyar insan, Allah’a ismi Allah koyar. Onun için Kur’andan yola çıkarak esmayı anlamaya çalışıyoruz. Bu da bizim O’na karşı olan edebimiz.

Bugün işte o esma içerisinden Allah ismi celalini işledik, Allah ismi celâli ismi has idi, has isim, O’na has. Yani ne özel isim ne genel isim, cins isim. Bu has isim. Özel isim diyemiyoruz, Ahmet özel isimdir ama birçok Ahmet vardır, Mehmet özel isimdir ama birçok Mehmet vardır onun için ismi has diyoruz bir tane Allah var. Dolayısıyla Allah sadece Allah’tır. Lâ ilâhe illallah’ın Türkçeye bir çevirisi de budur. Allah, sadece Allah’tır.

Ondan sonra Rabb ismini işledik. Çünkü Kur’an da ki nüzül sırasına göre işliyoruz. Nüzül sırasında surelerin ve ayetlerin iniş sırasında isimler nerede geçmişse oraya göre işliyoruz ilk defa. Onun için Fatiha’yı Kur’an da ilk nazil olan tam sure sayan Hz. Aişe ve onun gibi düşünenlerin görüşünü esas aldığımız için Fatiha’nın nüzülde de sırası yeri ilk baştır, Kur’an ın başıdır diyoruz. Sadece tedvinde değil, sadece elimizde ki resmi sıralamada değil, nüzülde de yeri ilk sıradır diyoruz. Niye? İlk inen tam suredir. Her ne kadar ilk inen ayetler ‘Alak suresinin ilk beş ayeti ise de tam sure olarak ilk inen sure Fatiha suresidir. Dolayısıyla Fatiha’nın yeri ümmül kitap, kitabın anası olmasıdır. O nedenle İbn. Mes’ud a sormuşlar Mushafında Fatiha niye yok? Eğer yazsaydım her surenin başına besmele gibi yazman gerekirdi. Öyle bir kanaati varmış eğer doğru ise rivayet. Kitab ül Mesahif ‘te kanıt var geçiyor.

Dolayısıyla biz bu noktada Fatiha’yı nüzülde de birinci sıraya yerleştirmek durumundayız efendimizin ümmül kitap tesniyesiyle, isimlendirmesiyle. Fatiha da eğer birinci sıraya yerleştireceksek besmeleyi Fatiha’dan sayıp saymamak konusunda 3 görüş olduğunu daha önce söylemiştim. Bendenizin İ. Azam Ebu Hanife’nin görüşü olan besmeleyi müstakil sayma, yani Fatiha’dan bir ayet saymama görüşüne yakın olduğumu meal-i şerifte de zaten tercümenin böyle yapıldığını, yani Fatiha’nın yine buna rağmen yine 7 ayet olduğunu bu elimizde ki mushafta son bir ayet olarak görünen ayetin İ. Ebu Hanife’ye göre iki ayet sayılması gerektiği sonucuna vardığımı söylemiştim. Dolayısıyla El Hamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn isimde iki numara Rabb, ama sıfatta bir numara.

Dolayısıyla Allah’ın sıfatında ilk sıfat Rabb, Rabbil’Alemiyn. Er Rahman, Er Rahîm. Er Rahman isimde üç numara sıfatta iki numara. Sıfat olarak Er Rahîm de üç numara. Onun için bugün üçüncü sıfat olan Rahîm’i işleyeceğiz inşallah.

Er Rahîm; Önce lügavi çerçeve, biliyorsunuz usulümüz bu. Önce lügavi çerçeve, sonra nazari yani teorik çerçeve, sonra Kur’anî çerçeve, sonra ismin tecellileri en sonunda da dua ile bitiriyoruz, planımız bu. İnşaAllah Rahîm ismini işlememizde böyle olacak.

Esmayı işlerken tabii ki tam hakkını verdiğimizi nasıl söyleyebiliriz, Allah’ın esmasının hakkını hangi beşer verebilir ki biz verelim. Boyumuzu biliyoruz , Allah’ın Mustafa kulu nasıl böyle bir iddiada bulunur nasıl böyle bir şey söyler haddini bilmeyip, boyunu bilmeyip. Onun için cürmümüzü, boyumuzu biliyoruz. Sadece Ya Rabbi seni anlamaya çalışıyoruz, sana daha iyi kulluk etmek için seni anlamaya çalışıyoruz ve biz senden istiyoruz sen akla akıl nazil edersin, kalbe kalp nazil edersin, insanın içine daha büyük hisler nazil edersin, bizim kapasitemize ilave edersin istersen bunu yaparsın. Bizim de aklımıza akıl nazil et ya Rabbi diyoruz. Göğsümüzü genişlet diyoruz, aklımızı genişlet diyoruz ferasetimizi artır diyoruz. Onun için burada bu duamı tutum diye sadık bir dua olarak fiiliyata geçiriyoruz. Çünkü duanın müstecap olması o duanın fiili olmasıdır.

Budur, neden duada ellerimizi açarız? Neden, bir başka harekette yapabilirdik. Ama ilginç değil mi ellerimizi açarız ve üstelik ellerimizin açısı yüzümüzle sema arasında ki bir açıdır. Adeta ayın yansıttığı gün ışığı gibi bir ara açıdır. Neden açarız, ellerimizi gözlerimizin görmesi lazım. Ya Rabbi bu ellerden gelen her şeyi yaptım. Bu ellerin yapabileceği şeyi yaptım şimdi sana açtım. Yapacak başka bir şeyim kalmadı artık iş sende ya Rabbi. Bu ellere yağdır.

Budur. İnsanlar ellerini açarken yalan söylüyorlar. Bağışlayın, insanlar beni bağışlasın kimseye bir şey söylemedim insanlar dedim. Bu insanlara ben de dâhilim. Niye? Çünkü bu ellerden geleni yaptım diyemiyorlar. Elinden geleni yapmadı. Bazen; Allah’ım Gazze’ye yardım et, Allah’ım Filistin’e yardım et, Allah’ım Afrika da ki açlara, Allah’ım dünyada ki aç susuzlara yardım et. Bakıyorsun hanımın kolunda dirseğine kadar altın sallanıyor. Allah’ım yardım et. Allah’ın yardımı orada, burada sallanıyor. Mübarek onu görsene, orada sallanıyor.

Dolayısıyla ciddi olmak lazım. Rabbimiz b izden ciddiyet istiyor çünkü Allah hep ciddi, hiç blöf yapmadı haşa. Bizden de kulluğu ciddi ciddi istiyor. Onun için fakir Müslümanım diyene tek bir soru sorasım gelir; Ciddi misin? Bu çağın en büyük hastalığı ne olursa olsun ciddiyetsizlik. Sadece Müslümanlıkta ciddiyetsizlik değil gavurlukta da ciddiyetsizlik var. Belki de biraz Müslümanlığımızda ki ciddiyetsizlik gâvurlukta ki ciddiyetsizlikten kaynaklanıyor. Lök gibi kâfirler olsaydı lök gibi Müslümanlar olurdu. Eciş bücüş gâvurlara eciş bücüş Müslümanlar.

Biraz da öyle değil mi, yani birazda Musa’nın Musa oluşu, firavunun firavun oluşundan değil mi. İbrahim’in İbrahim oluşu Nemrud’un Nemrutluğundan değil mi. Görüyorsunuz imtihanlarımız aslında bizi büyütüyor, biraz da Mü’minlerin o iman hamlesini yapmaları Mekke’den değil mi. Mekke okulu olmasaydı Medine üniversitesi olur muydu. Ciddiyet, ciddiyet. Kullukta da ciddiyet.

Allah Rahmet etsin diyeceğim bilmiyorum, Galatasaray müdürü sakallı Celâl öyle dermiş. Cumhuriyet ilan edeceğimize keşke ciddiyet ilan etseydik dermiş. Hakikaten bu lafı söyleyen adam boş olmaz boş değil nitekim. Türkiye’nin en sıkı entelektüellerindendi, Osmanlının en sıkı entelektüellerindendi. Cumhuriyetin ilanı sırasında en sıkı entelektüellerdendi hemen müteakip dönemde, Galatasaray müdürü oldu. Ondan sonra ne yaptı biliyor musunuz? Talebelerinden biri banka genel müdürü olmuş Onun kirada oturduğunu duyunca banka adına bir daire alıp hocasına hediye etmiş. Fakat ne oturmuş, ne almış, onun gelirini ömür boyu fakirlere vermiş. Kendisi Galatasaray müdürlüğünden istifa ettikten sonra Aydın da olacak bir fabrikada işçi oldu yanlış hatırlamıyorsam.

Ciddiyet dedik te adam eğer bir davası varsa samimi olsun. Eğer yoksulları eğer işçileri savunuyorum diyorsa, yani Marksist’im diyorsa adam gibi Marksist olsun, neyi ne olacaksa. Dolayısıyla bu sözü söylemeyi hak ediyor diye düşünüyorum, Cumhuriyet ilan edeceğimize ciddiyet ilan etseydik. Eyvallah..!

Bismillah, Er Rahîm; işinde çok merhametli olan, en büyük rahmetin faili olan manasına gelir. Merhametli kelimesini Allah için kullandım birazdan izah edeceğim çünkü.

Er Rahîm fa’îl vezninden, Arapça’da vezinler vardır kalıplar yani. Bu kalıplar üzerinden fiiller türetilir. Fa’îl kalıbı Rahîm isminin kalıbıdır ve bu kalıp Arap dilinde çok özel bir kalıptır. Genellikle Arapça bilenlerimiz zannederler ki bu kalıbı fail kalıbı. Hayır bu kalıp aynı zamanda mef’ul kalıbıdır yani hem özne hem de tümleç, yani hem etken hem edilgen. Hem subje hem obje.

Dolayısıyla nasıl oluyor? Allah için nasıl olacak tabii orada çetrefilli hale geliyor. Allah’ın özne olması gayet anlaşılabilir bir şey rahmetin özne olması. Peki Allah için bu kalıpta böyle bir mana varsa bu mana Allah için nasıl izah edilecek, yani rahmetin mefulü nasıl olacak. Geleceğim oraya sadece atıf yaparak gidiyorum.

Bu fiilin sahibine isim olması için on un fiili meslek haline getirmesi lazım yani fa’îl, Rahîm dedik değil mi birine O rahîmdir dedik, siz Rahîm bir insansınız dedik; onun rahmeti meslek edindirmesi lazım. Bu ne demek? İsmi fail olması için failin adı haline gelmesi lazım, fiilinin, failin adı haline helmesi lazım, bir kere merhametli olmanız yetmez ona Rahîm denmez. Hatta iki kere merhametli olmuş olmanız da yetmez. Ömrünüzün tüm eylemlerinizin temeli merhamet olacak ki merhametin faili olasınız merhametin ismini ismi fail olarak alasınız. Bilmem anlatabildim mi, anlatmaya kudretim yetti mi.

Allah’a Rahîm derken bir kez rahmet eder iki kez rahmet eder, üç kez.. sınırlı bir rahmetin sahibine Rahîm ismi verilmez. Evet öyledir öyle de olması lazım zaten. Onun için Allah’ın Rahîm isminin bizde tecelli etmesi için merhametimize sınır koymamak durumundayız. Yani kul ne kadar yapabilirse, kul ne kadar merhametli olabilirse. Ne kadar olabilirse o kadar.

Rahmetin Allah’a isim sıfatı olması O’n un rahmeti meslek edindiği anlamına gelir ama meslek edinmek Allah için pek şık kaçmayacağından dolayı bunu kullanmıyoruz, yani bizi kullandığımız manada değil. Yani “merhamet onun ilahi mesleği haline gelmiştir.” Onun için bu gibi mecazi kullanımları vahiy kullanmasaydı biz de kullanmazdık, sünnette kullanılmasaydı biz de kullanmazdık. Ama vahiy kullanıyor, sünnette kullanılıyor. İşte arş ayetleri, efendimizin kullandığı Allah peh peh eder beh beh Allahu leh. Namazda yorgun argın gelmiş uyuyor. Uyuyor ama Allah’ın huzuruna çıkmaktan da vazgeçmiyor, randevuyu da kaçırmak istemiyor ilahi randevuyu. Fakat uyuya uyuya namaz kılıyor, kafa bir düşüyor bir kendine geliyor devam ediyor. Allah diyor meleklerine onu gösterir peh peh..! der kuluma bakın kuluma. Ve meleklerine onunla iftihar eder.

Bu bir mecaz Yani Allah peh peh..! der kula, bu bir mecaz, Rabbimizi okuyor Allah resulü. Onun için bize okumayı da öğretiyor bu mecazları bunun için kullanıyoruz. Mecaz yalanın kardeşidir diyen İbn Teymiye ye katılmıyoruz. Her türlü hürmetimiz tamam bakidir ama katılmıyoruz. Mecazsız dil olmaz mecazsız dilin tadı tuzu da olmaz. Mecazsız dilde zaten edebi bir tatta olmaz. Onun için Kur’an mecazı ağzına kadar kullanıyor zaten. O nedenle selâm gönderiyoruz üstada fakat size katılmama hakkımızı kullanıyoruz diyoruz.

Faîl vezni daha çok duyu ve duygular alanında kullanılır, rahmet te merhamette bir duygudur. Fakat Allah’ın duygusu diye bir şey söz konusu olamaz. Biz insanlar merhamet ederken duygu olarak merhamet ederiz, Allah merhamet ederken zat olarak merhamet eder çünkü O Rahman’dır.

Bakın merhamete nasıl geliyoruz şimdi, Rahman’dır, Rahman olduğu için Rahîmdir dikkat buyurun çok ince hassas yerler. Rahman olduğu için Rahîmdir. Rahîm; merhamet edilene dönük yüzü, Rahman merhamet edene dönük yüzü. Rahman zatı gösteriyor, Rahîm ise rahmet edenin fiilini gösteriyor. Onun için Allah’tan eşyaya doğru Rahîm, Zat-ı ilahiye doğru Rahman.

O zaman Rahîm oluşunun temeli Rahman oluşudur. Özünde merhametli çünkü Rahman, işinde merhametli çünkü Rahîm. Özünde merhametli demememiz lazım küçük bir yanlış yaptık Özünde rahmetli, rahmet sahibi, işinde merhametli şimdi doğru oldu, birazdan geleceğiz geldik hatta.

Merhamet; Kur’an da kullanıldığı tek yerde insan için kullanılıyor; ve tevâsav Bissabri ve tevâsav Bilmerhameh. (Beled/17) sabrı tavsiye ederler ve merhameti tavsiye ederler. ve tevâsav Bil Hakkı ve tevâsav Bis Sabr. (‘Asr/3) bu surede o var. Ama diğer Beled suresinde de bu var. Dolayısıyla burada merhamet geçiyor ve insan için geçiyor. Bir yerde merhamet o da insan için. Buda rahmet ile merhamet arasın da fark olduğu sonucuna götürür. Rahmet Allah için ve insan için de kullanılırken, merhamet sadece insan için kullanılıyor.

Burada ki fark nedir merhamet aslında alınan rahmettir. Kesp edilen demem kul için olur Allah için olmaz. Ama alınan rahmet dediğinde Allah içinde kullanabiliriz.. Peki Allah merhameti nereden aldı? Allah merhameti almadı ama Rahîm ismi merhameti Rahman’dan aldı. Onun için faîl hem ismi fail hem ismi mef’ul. Şimdi bilmiyorum geldik mi, ucunu katlayabildik mi, bir araya getirebildik mi. Güzel bir dilsellikte var lügavilikte var. Hoş bir nükte.

1 – Rahîm isminde tezahür eden merhamet, kaynağını Rahman isminden alır.

2 – Kalıbın her iki manaya da açık olmasının Allah için kullanılan Rahîm ismine yansıması, ibadete karşılık inayet. Duaya karşılık icabet, miraca karşılık nüzule benzer. Etki tepki, sebep sonuç yasaları çerçevesinde işler Rahîm’in rahimiyyeti. Rahman’ın rahmeniyyetinde etki tepki fark etmez. Bir şeye rahmet etmek için rahmaniyyet etkiye bakmaz, tepkiye bakmaz, gelene bakmaz. Her şeye rahmaniyyeti tecelli eder. Fakat rahimiyyetin tecellisi gelene bakar. Yani tahrik edilmek ister. Ya bir dua ile, ya salih bir amel ile ya iman ile tahrik edilmek ister. Onun için hem fail hem mef’uldür. Mef’uldür tahrik ister, faildir tahrikten sonra etkiye tepki olur. O nedenle Rahîm işte çift kanatlı olması bu yüzdendir.

Rahîm isminin hem öznesi hem nesnesi itibarıyla Rahman isminden ayıran şey bilinçli varlıklar için söz konusudur. Hem rahmet eden, hem rahmet edilen. Rahmet eden zaten bilinçli v arlıktır, varlıklara bilinç veren Allah’tır. Fakat rahman bilinçsiz varlığa da tecelli eder. Ama Rahîm bilinçli varlık ister. Çünkü bilinçli varlık zaten tahrik eder, dua eder, salih amel işler. Onun için hareket bilinçsiz varlıkların devinimine, amel bilinçli varlıkların hareketinedir. O nedenle amel diyoruz, ameli salih diyoruz, hareketi salih demiyoruz ama farkında mısınız? Onun için amel olması için içinde bilincin olması lazım. Fiil değil, fiilde bilinç olmayabilir ama amelde bilinç olması lazım. O nedenle bilinçli varlıklar içindir Rahîm’in tecellisi.

İsmi fail vezinlerin geçişliliği kabul eder. Ne demek bu? Geçişli biliyorsunuz müteaddi denilir Arap dilinde geçişliliğe. T’adiye eden nedir? Failin fiili mef’ul üzerinde geçecek. Yani öznenin yüklemi tümleç üzerinde kalacak. Ahmet Mehmet’i sevdi. Ahmet Mehmet’e verdi, insan kitabı yazdı. Yazma fiili kitap üzerinde kalmıştır ki kitap burada tümleçtir. Mehmet burada tümleçtir, sevme eylemi Mehmet’in üzerinde, Ahmet Mehmet’i sevdi. Zeyd Amr’a vurdu. Haydi klasik Arapçanın o vazgeçilmez cümlesini kuralım darabe Zeydün Amr’a Zeyd Amr’a vurdu. Vurma fiili Amr’ın üzerinde kalmıştır. Yani vurunca ya yüzü kızarmıştır ya gözlüğü kırılmıştır, ya bir yerine bir şey olmuştur, ya canı acımıştır vurma fiilinin bir neticesi çıkmıştır Amr’da.

Diyeceksiniz ki hocam bu Arapça da niye hep Amr dövülüyor da Zeyd hiç sopa yemiyor? Onun da hikâyesi var. Amr’ı Ömer’le ayıran şey bir vav dır. Ömer ‘ayn mim ra ile yazılır. Amr ise ayn. mim, ra, vav la yazılır. Bu ikisini b öyle ayırt ederiz. Oysaki vav ı okumayız, vav hiç seste çıkmaz. Nereden gelmiş? Hırsızlık yapmış, vav çalmış. Nereden çalmış; Davud’u da biz dâl, vav ve dâl ile yazarız. Oysa Davud diye okuyoruz iki vav okumamız lazım. Davud’un vav’ının tekini çalmış. Sen misin çalan diye ondan vururuz. Dilde bile bir adalet sağlarız verirken bile. Dolayısıyla vurma fiilinden mutazarrır olan kimdir Amr’dır, Amr’ın üzerinde kaldı, geçişli yani. İsmi fail vezinleri geçişliliği kabul eder bu bir kuraldır.

Bu şu demektir, Allah kuluna rahimiyyetiyle muamele ettiği zaman Allah’ın rahimiyyetinden bir pay kulda kalır. AllahuEkber..! Emmilu ya şebab, düşünün düşünün Allah’ın rahimiyyetinden bir pay, bir iz, bir eser kalır orada, Onun için birine Allah’ın rahmetini iletmesi onda ki merhametin de çoğalmasına delalet eder. Eyvallah..! Yani bir rahmet te kaç rahmet görüyor musunuz? Rahman ve Rahîm olan rahmet ederse merhamet ederse böyle ediyor demektir. Sadece sizin üzerinizde rahmetin tecellisi nimet olarak gözükmüyor, sizin merhametinize de bir katkı olarak gözüküyor. Eyvallah.

Nazari çerçeve, sanki bunlar nazari çerçeve değildi, daha nasıl olacak ki. İbn. Sina’ya göre rahmet insanın tabiatıyla uyumlu olan alışkanlıklarına aykırı bir durum karşısında gösterdiği infialdir diyor. Hoşuma gittiği için aldım nerden aldığımı da yazmamışım doğrusu keşke kaynağımı yazsaydım. İbn. Sina’nın kendi eserinden aldım bunu. Rahmet insanın tabiatıyla uyumlu olan alışkanlıklarına –tercüme de bana ait- aykırı bir durum karşısında gösterdiği infialdir.

Demek ki infial, ifti’al babı, mutavaat babı. Aslında nedir? Etki edersiniz etkinize tepki gösterir, infial babı budur. Onun için yani venşakkal Kamer (Kamer/1), in şakkaa, işte nasıldır? Ona biri etki etmiştir o kamer de yarılmıştır. Kendi yarılmamıştır. Onun için ona etki etmiştir o da yarılmıştır. (devam edecek)

Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 28 Ocak 2016 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: