RSS

ESMA DERSLERİ – 5 – ER RAHÎM (C)

10 Mar

Rahîm C

ER RAHÎM TECELLİLERİNDEN;

ALLAH BÜTÜN İNSANLIĞA RAHÎMDİR AMA…

Rahîm isminin kapsamı genel olan Rahmân isminden farklı olarak mü’minlere özel rahmeti ifade ettiği yaygın bir kanaattir. Bu kanaati doğrulayan ayetler vardır. Fakat Rahîm isminin tecellisinin sadece mü’minlere has olduğunu söylemeye aşağıda ki türden ayetler engeldir. Fakat işin bir de “ama” sı vardır. Önce ayeti okuyalım;

Kullarıma haber ver; Ben, evet ben Ğafûr’um, Rahîm’im. Ama unutma ki elem veren ıstırap ve azapta benim azabımdır. (Hicr/49-50)
İlahi bağış ve rahmet isim olarak geliyor. Fakat iş azaba gelince ayette Muazzib (azap edici) gibi bir isim göremiyoruz. Bu da Allah’ın rahmetinin gazabını geçtiği hakikatini bir kez daha teyit ediyor.

İşin “ama” sına gelince;

Allah’ın bütün insanlığa Rahîm olduğu sonucunu çıkardığımız ayette Rahîm tek başına değil, önüne Ğafûr ismi ile geliyor. Bu önce mağfiret sonra merhamet demektir. Mağfirete nail olabilmek için “istiğfar” gerekir, zira istiğfar “mağfiret talep etmek” manasına gelir. Yani Allah bütün insanlığa Rahîmdir ama bütün insanlık içinden Rahîm’in merhametini hak edenler önce Allah’a yönelip O’ndan af ve mağfiret dilemelidirler. Allah insanın hataları için kendisinden af dilemesinden hoşnut olmaktadır. Kullarını azaba muhatap kılmamak için her türlü delili kulu lehine kaydetmektedir. Değil mi ki;

Eğer şükreder ve iman ederseniz Allah size azap edip te ne yapsın. (Nisa/147)

Hicr/49-50 ayetleri için yaptığımız yorumun bir benzeri şu ayet içinde geçerlidir.

Göklerdeki ve yeryüzünde ki her şey Allah’a aittir. Dilediğini bağışlar, dilediğini cezalandırır. Fakat Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir. (A. İmran/129)

Allah’ın rahmeti onu görür gibi davrananlara (Muhsinîn) pek yakındır. (A’raf/56) cümlesi ilk bakışta mü’minlere tahsis edilmiş bir ilâhi rahmetten söz ediyor muş gibi görünse de ayetin tamamı ve ait olduğu pasajın tamamı ve ait olduğu pasajın muhatabı tüm insanlardır. Allah’ın tabiat için koyduğu yasalar insana hayatı kolaylaştırmaktadır. Bu yasaların Allah’ın Rahîm isminin bir tecellisi olduğunu vahiyden öğreniyoruz.

(Ey insan) Görmez misin ki yeryüzünde bulunan her şeyi sizin için bir yasaya bağlayan ve (buna) bağlı olarak denizde seyreden gemileri emrinize amade kılan ve gök (cisimlerinin) O izin vermedikçe yeryüzüne çarpmasına (yasalarıyla) engel olan Allah’tır. Şüphe yok ki Allah Raûf’tur, Rahîm’dir. (Hac/65)

Allah’ın bütün insanlığa Rahîm olduğunu söyleyen bir başka ayette akışkanlar dinamiği ile Rahîm ismi arasında bağa dikkat çekilir.
Allah Resulü, Allah’ın insanlığa olan rahmetini şöyle okur;

Muaz b. Cebel anlatıyor; “Ben peygamberin hayvanının terkisinde idim, benimle onun arasında semerin arka kaşından başka bir şey yoktu. Bana; ”Ya Muaz” diye seslendi. “Ben buyur ya ResulAllah, sana icabetim de itaatim de sınırsızdır” dedim. Sonra (uzun) bir müddet (sessizce) gittik. Yine “Ya Muaz” diye seslendi. “Buyur ya ResulAllah, emrine hazır ve nazırım” dedim. Sonra (uzun) bir müddet (sessizce) gittik. Sonra tekrar “Ya Muaz” diye seslendi. Ben tekrar “Başım gözüm üstüne buyur ya ResulAllah” diye cevap verdim. “Bilir misin Allah’ın kulları üzerindeki hakları nedir?” diye sordu. Ben; Allah ve Resulü en iyi bilendir.” Dedim. Dedi ki; Allah’ın kullar üzerinde ki hakkı kendisine hiçbir şeyi ortak koşmayarak O’na kulluk etmeleridir.” Sonra bir zaman daha (sessizce) gittik En sonunda yine “Ya Muaz” dedi. Ben yine; “Lebbeyk ya ResulAllah ve sa’deyk” dedim. “Bilir misin bunu yapan kulların Allah üzerinde ki hakkı nedir?” buyurdu. Ben yine Allah ve Resulü daha iyi bilir dedim. Bu kez o cevapladı; “Kulların Allah üzerinde ki hakkı onlara azap etmemesidir.

MÜMİNLERE RAHÎMDİR MÜ’MİNLER DE RAHÎMDİR.

Rahîm isminin en büyük tecellisi salih amel sahibi mü’minler üzerinedir. Bu isim salih amel sahibi mü’minleri gören özel bir merhamete delalet eder.

(Allah) buyurdu ki Dilediğim kimseyi azabıma hedef kılabilirim, fakat rahmetim her şeyi kuşatmıştır. En sonunda sorumlu davranan ve arınıp yücelmek için ödenmesi gereken bedeli ödeyen kimselere paylaştıracağım. Zira onlar ayetlerimize iman etmişlerdir. (A’raf/156)

Ayette ilahi rahmetin her şeyi kuşatmış olduğu vurgulanıyor.. Bu rahmetten aslan payını takva sahibi ve zekât veren mü’minlerin alacağı, Rahîm isminin mü’minlere has bir tecelliye delalet ettiği bu ayette zımnen yer alır. Fakat şu ayet bu hakikati hiçbir tereddüde yer vermeyecek açıklıkta ifade eder.

O sizi melekler eşliğinde üzerinize indirdiği (vahiyle) destekleyip dimdik ayakta tutar ki, bu sayede sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarsın. Zira O mü’minler için Rahîmdir. (Ahzap/43)

Sual ; Mü’minler için Rahîm olmak ne demektir?

Cevap; Rahîmiyyetin mü’minlere has bir tecellisi olduğunu söylemektir.

Ayetin bütünü dikkate alındığında Allah’ın mü’minlere has bu rahmetini vahyin temsil ettiği görülür. Esasen vahiy Rahîm olan Allah’ın rahmetinin bir tecellisi olarak yalnız mü’minlere değil, mü’min olmayanlara da açıktır. Fakat kişinin vahiy rahmetinden istifade etmesi ona iman etmesiyle mümkündür. Hiç kimse iman etmese de yine Rahimiyyetin bir tecellisi olarak orada durmaktadır. Fakat bu rahmetten pay almanın şartı ona iman etmektir.

Bu ayet te gösteriyor ki Rahim isminin mü’mine has tecellisi, mü’minlerin iman ettiği vahiyden istifade oranına bağlıdır. Yani Rahîm isminin tecellisine medar olmak, sadece verilmiş olan ile sınırlı değildir. Aynı zamanda “Hak edilmiş olan” ile de bağlantılıdır. Bu da rahimiyetin tecellisinin istikameti “Allah’tan kula” olan tek yönlü bir ilgiye değil, Allah – kul arasında istikameti çift taraflı olan bir “ilişkiye” bağlı olduğunu gösterir. Zaten Rahîm isminin kalıp olarak hem etken hem edilgen olması da buna delâlet eder. Rahimiyyetin tecellisinde kulun amelinin tahrik edici payını şu ayet güzel ifade eder.

“Doğrusu şu ki Allah peygambere, hicret edenlere, zorluk demlerinde kendi imkânlarını onlarla paylaşan Ensar’a, üstelik içlerinden bir kısmının kalbinin kaymaya yüz tuttuğu bir durumun ardından tevbeleri kabul eden vasfıyla yöneldi ve onların tevbelerini kabul etti. Zira O onlara karşı Raûf’tur, Rahîmdir.” (Tevbe/117)

Yukarıya aldığımız üç ayetten yola çıkarak Rahîm isminin ahirette yalnızca mü’minlere tahsis edilmiş bir rahmeti ifade ettiği sonucuna varanlar olmuştur. Fakat tüme varım yöntemiyle yaptığımız bir okuma bu sonucu teyit etmemektedir. Bu ayetlerden Allah’ın Rahîmiyyetinin mü’minlere has bir tecellisi olduğu sonucu çıkar. Fakat O’nun Rahimiyyetini sadece mü’minlere mahsus olduğu sonucu çıkmaz.

Nitekim konusu mü’minler olan başka ayetlerde de ilahi rahmete atıf yapılır. Mesela sıizan, tecessüs, arkadan çekiştirme ve gıybeti yasaklayan Hucurat/12 Tevvap ve Rahîm ismi ile biter. Bunun anlamı Rahimiyyetin mü’minlere tahsis etmek değil bu günahlara bulaşmış mü’minleri tevbeye davet etmektir. Zira Rahîm olan Allah tevbe edenlere rahmetiyle muamele edecektir. Yine mü’minlerin mallarını haksız yere yemeyi yasaklayan Nisa/29. Ayette Rahim ismi ile biter. Burada da bu günahlara bulaşan mü’minlere Allah’ın rahmeti hatırlatılarak zımnen tevbeye davet edilmektedir. Benzer bir durum Hz. Zeynep ve Zeyd olayının anlatıldığı Ahzab/43 içinde geçerlidir. Özetle Rahîm ismini sadece bir zümreye, (mü’minlere) veya bir zaman ve mekâna (ahiret) tahsis etmemizi gerektiren bir delil bulunmaktadır. Fakat Rahimiyyetten mü’minlere özel bir pay olduğu da su götürmez bir gerçektir.

Allah’ın rahmetinden söz edilen yerlerde bu rahmetin bir tecellisi olarak İman, İslâm, nübüvvet, Kur’an, mağfiret, cennet gibi manevi nimetler gösterilir. Yine Allah’a nispet edilen rahmet ile ilgili bağlamlarda bu rahmetin tecellisi olarak yağmur, rızık ve çeşitli nimetler şeklinde dünyevi ihsana atıf yapılır.

Bütün bu delillerden anlaşılmaktadır ki Rahîm isminin mü’minlere has bir tecellisi vardır. Öyleyse bu tecelli mü’minin ahlakında da karşılık bulmalıdır. Yani Allah’ın rahimiyyetinin nasıl mü’minlere has bir tecellisi varsa, mü’min merhametinin de mü’minlere has bir boyutu olmalıdır. Zira Allah’ın özel rahmetini celbeden iman, mü’minin de özel merhametini celbetmelidir.

İlahi rahimiyyet mü’minin ahlakına yansırsa o mü’min, mü’min kardeşinin hiçbir hatasına onların imanını kurban etmez. Aksine imanı hep elde var bir olarak alır. Rahimiyyetin ahlakında tecessüm ettiği bir mü’mine göre ağrı dağı hatalar çakıl taşıdır. Kur’an Rahîm sıfatını yalnızca Hz. Peygambere vermez, onunla birlikte tüm mü’minlerin de bu sıfatla sıfatlanmasını ister. İşte şahidi;

Muhammed Allah’ın elçisidir ve onun safında olanlar hakkı inkâr edenlere karşı kararlı ve ödünsüz bir4birlerine karşı ise çok Rahimdirler. (Fetih/29)

Ayette geçen ruhama’ kelimesi Rahîm’in çoğuludur Hem merhamet edenler hem de merhamet edilenler manasının her ikisini birden kapsar. Belki bunun açılımı şudur; “Allah’ın kullarına merhamet ettikleri için Allah’ın rahmetine nail olanlar bunhlardır.” (M. İslamoğlu- Kur’ana göre Esmaü-l Hüsna/cilt-1 sf./316-321)

***************************************************************

KÂFİRLERİN CEHENNEMDE CEZALARINI ÇEKTİKTEN SONRA AZAP OLAN ŞEYLERİN ONLAR İÇİN (UZB)TATLILIK HALİNEDÖNÜŞMESİ HAKKINDA

Fütûhât’ta, İsmail ve Eyyüp Fasslarında şöyle denilmektedir: “Kâfirler her ne kadar ateşten çıkmazlarsa da netice itibariyle cehennem azabı onlar için “uzb” (tatlılık) olur. Cennettekiler nimetlerden zevk alırken onlar da cehennem azabı ve kaynar sudan lezzet alırlar’’1 ifadesi hakkında “Bu görüşlerde apaçık küfür vardır. 2” şeklinde itiraz edilmiştir, işte bu itiraza cevaptır.

Muhyiddîn İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye’ de 62. bâbda, cehennemin mertebelerinden bahsederken, cehennem ehli için de ilahî rahmetin zuhûr edeceği ve onların cehennemden çıkmamakla beraber bir zaman sonra orada elem ve azab duygusunu kaybedeceklerini ve kendilerine göre bir çeşit nimetle nimetleneceklerini dile getirmektedir, (F. Mekkiye)

Şeyh Mekkî eserinde bu durumu uyuyan bir kimsenin rüyasında gördüğü havâlî nimetlere benzeterek izah eder, Meselâ bir fakirin kendisini rüyasında zengin, mülk sahibi bir padişah olarak görmesi ve rüyâ boyunca bundan mutlu ve mütelezziz olmasına örnek olarak verilebilir.

Şeyh-i Ekber, 374. bâb’da ise insanın doğduğu zaman “Elhamdülillah” dediği gibi…onların en son davaları da elhamdülillah demektir…” (Yunus/ıo) ayetine göre son sözün de “elhamdülillah” olacağını dile getirmekte, âlemin hamd ve senâ ile başladığı ve böyle sona ereceği göz önüne alındığında sonsuz bir İlâhî şekâvetin olamayacağını söylemektedir. Bunun aksini söylemek Cenâb-ı Hakk’ın gazabının, rahmet ve şefkatini geçmesi anlamına gelir. (F. Mekkiye)

Fusûsü’l-hikem’de Yûnus Fass’ında, cehennem ehlinin sonunda nimetlere kavuşacağını ama cehennemden de asla dışarı çıkamayacakları, bununla birlikte dünyada işlenen günahların muvakkat olduğu ve azabın da muvakkat olmasının İlâhî adâlete uygun olduğu bildirilmiştir. Cehennemde bulunan bir kimse için cezanın bitiminden sonra ateşin soğuyacağı ve selâmete dönüşeceği, cehennemlik olan insanın Hakkın ve halkın haklarını ödedikten sonra elde edecekleri nimetlerin, Hz. İbrahim’in ateşe atıldığında nâil olduğu nimete benzetilebileceği ifade edilmiştir.

Abdulganî Nablûsî, Allah Teâlâ’nın cehennemlikleri nimete kavuşturmayı istediği takdirde onları cehennemden çıkarmaya ihtiyaç duymadan azab içindekileri nimete, nimet içindekileri de azaba duçar edecek kudrete sahip olduğunu söylemektedir.

Aslında Nablûsî’ye göre bu konudaki görüşler aklî bir düşünce ürünü olmayıp zevkî (tasavvufî) bir durumu ifade etmektedir, zevk ehli olmayan kimseler bu durumu tam olarak kavrayamayacağından şeriatta bu mesele açıkça ortaya konmamış, ancak kendisine sadece işaret edilmiştir:
Ayrıca azab için belli bir müddetin olması gerekir, çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de; “devirler- boyunca orada kalacaklardır” (Nebe/23) burulmaktadır. Bu ifade îtirâzda bulunanların delil olarak öne sürdükleri;

..Derileri yanıp piştikçe, onları başka derilerle değiştiririz..” (Nisa4/26),

“…onların azabı hafifletilmez..” (Bakara/86) gibi ayetlerle de ters düşmemektedir. Nablûsî son olarak, ayette geçen “hukb” “devirler” kelimesinin seksen yıl veya daha çok, mutlak olarak zaman ve yıl manalarına gelmesine rağmen, müfessirlerin bunu zamanın birbirini takip etmesi ve ebediyet anlamında kullanmalarının yanlışlığına dikkat çekmiştir.5

Fusûs sârihlerinden Bâli Efendi’nin Hûd Fassı’ndaki beyânına göre; kâfirler, hakkında gelen âyet ve hadisler ancak onların cennet nimetleri demek olan hâlis nimetlerden mahrum olacaklarına, yâni cehennemden ebediyen çıkmayacaklarına ve cennete giremeyeceklerine kesin olarak delâlet eder.6

Bu, ehl-i keşf süfilerin “kâfirler cehennemde Allah’ın istediği zamana kadar azap çektikten sonra hâlis nîmete, cennet nimetlerinden başka azabla uyuşan bir çeşit nimete nâil olacakları” hakkındaki fikirlerine ters düşmez.

Bazı Fusûs şârihlerinin görüşlerini kısaca zikrettikten sonra İbn Arabi’nin bu konudaki kendi ifadeleri konunun anlaşılması hususunda bize yardım eder. Fütûhât-ı Mekkiyye’de 301. bâbda şu ifadeler vardır:

“Cehennemlikler -bir fazlalık olmadan- adâletle cehenneme girerler, cennetlikler ise lütuf ve fazl ile inerler. Orada amellerin gereği olmayan nimetler görürler. Cehennemlikler için Cenâb-ı Allah istediğini yapıncaya kadar hiçbir fazlalık ve üstünlük olmadan yaptıkları kadar azab görürler. Allah’ın yarattıklarından hiçbiri O’nun mahlûkatı hakkındaki iradesinin hükmünü bilmez. Ancak Allah’ın bildirmesiyle bilebilir.

Görmüyor musun mesut olanlar hakkında “…ardı arkası kesilmeyen lütuf ve ihsân…” (Hûd/108) buyrulmuştur? Sûret bir müddet birdir. Hâlbuki azap hakkında “sürekli” tabiri kullanılmamıştır. Fakat onların ateşten çıkmayacaklarına kesinlikle hükmedilirse istisna durumunda onlara yapılacak muamele bilinmez. Bizim O’nun rahmetinin gazabını geçtiğini ve herkesin yaptığından dolayı karşılık göreceğini bilmemizle beraber bununla bir hüküm verilmez. Mesut olanlar hakkında pek çok delil gelmiştir. Günahkârlar hakkında ise böyle bir durum yoktur. Bu öyle bir meseledir ki akıl, fikir erbâbı burada durakalır. Yahut kesin şekilde değil de zan ile hüküm verir. Keşif ehli ise istisna teşkil eder. Çünkü o Allah’ın kendisine bildirdiğini bilir.”7

Şeyh-i Ekber yine Fütuhatta305.bâbda, cehennemliklerin burada ebedî olarak kalacaklarını ama azâbın ebedî olmayacağını delillerle dile getirir. İnsanın kendi merhamet duygularını göz önüne getirmesini isteyen İbn Arabî, bu merhametin Allah’ın merhametiyle asla kıyas edilemeyeceğim, Allah’ın merhametinin bütün varlıklarınkinden fazla olduğunum bereyi kuşattığını anlatarak, “Merhamet edenlerin en merhametlisidir (Yusuf/64, Enbiya/ 83) ayetlerini zikreder.

Ayrıca şefaat ile ilgili bir hadîste; “Kıyamet günü halk korkunun büyüklüğünden ve dehşetinden peygamberlere sığınırlar. Peygamberlerden her biri “nefsi nefsi. der. Cenâb-ı Allah o günde öyle bir gazap eder ki ondan evvel onun benzeri olmamıştır. Ondan sonra da onun gibi bir gazap etmemesi gerektik buyrulmuştur. Müellife göre; bu hadîsten yola çıkıldığında bu günden sonra daha büyük ve ebedî bir azabın olmaması gerekmektedir.8

İtirazcılar bu görüşlere karşı; “…derilerin değişmesi..!’ (Nisâ 4/56), “Onlardan azâbın hafifletilmeyeceği ” (Bakara 2/86), “Orada yıllarca (hukb-ahkab) kalacaklardır. Orada serinlik bulamayacaklardır. İşlediklerine uygun olan kaynar su ve irin dışında bir içecek tadamayacaklardır” (Nebe/23-26) gibi ayetleri öne sürüp azabın devamlılığı hakkında icmâ bulunduğunu söylemelerine Şeyh Mekkî Efendi şu şekilde karşılık verir:

“Bu icmâdan maksat avâm tabakasının icmâı ise bu delil olmaz. Buradaki avâmda maksat ilimden nasibi olmakla beraber müctehid olmayan kimselerdir. Eğer bu yetkili kimselerin icmâı ise buna iki şekilde cevap verilir. Birincisi; İmam Fahreddin Râzî şöyle der: ‘İcmânın hüccet olmasının delili naklidir. Naklî delil ancak zan ifâde eder. Çünkü icmânın aslı zannîdir. Elbette icmâ da zannın dışında bir şey ifâde edemez. îtikâdi konularda zan delil olmaz,’ İkincisi; icmânın kesinlik ifade ettiğini kabul ettiğimizde, bunun sahabenin icmâsı olması gerekir ki reddedildiğinde küfrü gerektirsin. Ama sahabe değişik yerlerde dağınık bulunduğundan böyle bir icmânın olması zordur, kaldı ki azâbın devamlı olacağı konusunda ashâbm mütevâtir bir icmâ hiçbir zaman olmamıştır.”9

Azâbın devamlı olduğu hususunda icmâ bulunmadığına dair başka bir delil olarak, Şeyh Mekkî ilginçtir, İbn Teymiye’yi göstermektedir. Bazı hadîs âlimlerinin zayıf kabul ettikleri “Allah’a yemin olsun ki bir gün gelecek cehennemin kapıları kapanacak ve dibinde su teresi bitecektir’ hadîsini İbn Teymiye sahîh kabul etmiş, senedini takviye ve tashîh edici deliller bulmuştur.

Yine Hz. Ömer’den rivâyet edilen “Cehennemde bulunanlar alicin kumları kadar kalsalar bile neticede oradan cezalarını çekip çıkarlar’ sözünü hatırlatır ve İbn Teymiye’nin başka hadîsler ve cehennemde ebedî kalınmayacağına dâir başka görüş ve deliller söylediğini belirterek ve bu konuda sûfilerden bile daha ileri gittiğini söyler.10

Sonuç olarak Şeyh-i Ekber, kâfirlerin cehennemden çıkacaklarını iddia etmemekte ancak azab için bir müddet lazım geleceğini söylemektedir. Bu müddet ne kadar uzun olursa olsun bir gün sona erecek, kâfirler yine cehennemde kalmakla beraber yaratılışları icabı burayla ülfet hâsıl ederek artık azabı hissetmeyeceklerdir. Bu konuyla alâkalı Şeyh’i destekleyen pek çok delil de vardır. Fakat örnekleri bugün de mevcut olan bir takım insanların rahmet kapılarını niçin kapatmaya çalıştıkları ve insanları niçin ebedî bir azapla cehenneme göndermek istedikleri, düşünmeye değer meçhul bir keyfiyettir. Yine de en doğrusunu Cenâb-ı Allah bilir.

NOTLAR;

1- İbn Arabî , Fusûsu’l Hikem,s:79,207 ;Ahmed Avni Konuk,Fusûsu’l Hikem Tercüme Ve Şerhi Hzr: Mustafa Tahralı,Selçuk

Eraydın,İstanbul,1994,c.2, s.66;İ.Fenni Ertuğrul,Vahdet-i Vücûd Ve İbn-i Arabî,hzr.Mustafa Kara ,İstanbul,1997,s.186

2- Ali El-Kârî , Risâle fi Vahdeti’l Vücûd s.186

3- İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, c. I, s. 303.

4- İbn. Arabî, Fütûhât-ı Mekiyye, c. III, s. 366.

5- Abdulganî Nablûsi ,Şerh-i Cevâhiri’n-Nusûs fi Hall-i Kelimâti’l-Fusûs ,İstanbul,1304, s.197

6- Bâli Efendi,Şerhu’l-Fusûsi’l-hikem, İstanbul, 1309/1892, s.194

7- İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, c. 111, s. 7.

8- İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, c. III, s. 25.

9- Neylî, el-Fazlü’l-vehbî, 32b vr.

10- Neylî, el-Fazlü’l-vehbî, 33ab vr.

Kaynak: Yavuz Sultan Selim’in Emriyle Hazırlanan İBN ARABÎ MÜDAFASI, Şeyh Mekki, Ahmed Neylî, Hzr. Yrd.Doç.Dr. Halil Baltacı, İlkharf Yayınları, İstanbul, 2011. s.72-77

*****************************************************

CEHENNEMİN KÂFİRLERE BAKAN BAZI RAHMET YÖNLERİ.

1- Yokluktan kurtulup cehennemde de olsa varlıkta kalmak kafir için bir rahmettir. Çünkü ebedi yok olmaktan daha kötü bir şey yoktur.
2- Kâfirin, imanlı akrabalarının yokluktan kurtulup cennette mesut olarak varlıkta kalmaları, cehenneme gidecek kafir için de bir mutluluk sebebidir. Çünkü kişi sevdiklerinin saadet üzere olduklarını bilmelerinden mutlu olur.

3- Kendi gibi dalaletteki akrabalarının da cehennem dahi olsa yokluktan kurtulmaları ve bazı yönlerden rahmetlere mazhar olmaları onun için bir mutluluktur, bir rahmettir.

4- Kâfir, kendi ameliyle bu duruma hak kazanmış ise de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateş ile bir nevi ülfet (alışkanlık) peyda eder ve evvelki şiddetlerden kurtulur. O kâfirlerin dünyada yaptıkları hayırlı işlerine mükâfat olarak şu merhamet-i İlahiyeye mazhar olduklarına dair hadislerde işaretler vardır.” (İşaratü’l-İ’caz)

Kim bilir belki de Allah’ın “Metin” ismine mazhariyet verilecek ve ateşe karşı dayanıklılık verilecektir. Keyfiyetini Allah bilir. (Risale-i Nur Mütealası)

Ve ahıru da’vahüm enil Hamdu Lillâhi Rabbil alemiyn.

Dualarının sonu da “Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun.” diye şükretmek olacaktır. (Yunus/10)

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 10 Mart 2016 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: