RSS

ESMA DERSLERİ – 7 – EL MELİK (B)

21 Nis

EL MELİK A

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

BismillahirRahmanirRahıym

EL MELİK

Ayet-i Kerimede ne buyuruyordu? Lekad halaknel’İnsane fiy ahseni takviym. Sümme radednahu esfele safiliyn (Tiyn/4-5) Biz insanı en güzel kıvamda yarattık, sonra onu aşağıların aşağısına indirdik. Eğer ayeti böyle anlarsak sormamız lazım; Allah neden en güzel surette yaratmış olsun, sonra da en aşağıya neden indirmiş olsun. Demek ki mana böyle değilmiş, böyle olmaması gerekiyormuş. Onu en güzel kıvamda yarattık, sonra onu başlangıç noktasına bıraktık.

Kul Allah’a giderken kıvamını neyle bulur, nasıl bulmalıdır? Başka bir ayet-i kerimede Allah;

Elleziy halekalmevte velhayâte liyeblüveküm eyyüküm ahsenu ‘amela* ve HUvel ‘Aziyzul Ğafûr. (Mülk/2)

Ortaya koyacaklarınız itibarıyla hanginizin daha mükemmel olduğunu yaşatmak için ölümü ve hayatı yaratan “HÛ”dur! O, Aziyz’dir, Ğafûr’dur.

Başlangıç noktası dünyadır, doğduğumuzda yola koyulmuşuz, yürümeye başlamışız. Ahsen-i Takvim olmak için yürümeye başlamışız. Zahiri olarak nasıl büyüyorsak manevi olarak ta öyle büyümemiz lazım. Büyümek demek Allah’a yakın olmak demek, Allah’a dost olmak demek Allah’ın sıfatlarına bürünmek demektir, Allah’ın güzellikleriyle güzel olmak demektir. Onun için Allah esmasını indirmiştir. Esmayı anladıkça nasıl bir kıvama gelmemiz gerektiğini anlarız, Allah’a nasıl yakın olunur onu anlarız, güzellik nedir, güzel olmak nedir onu anlarız. Güzel olmak demek gönlün cennet olması demektir, gönlün Allah’a yakınlığı demektir, gönlün Allah’ın isimleri ile isimleşmesi demektir. Yakınlık neyle olur? Allah için Yakın denince neyi anlamak gerekiyor? Allah zaten bize bizden daha yakın. Ne buyuruyordu;

ve nahnu akrebu ileyhi min hablil veriyd. (Kaf/16) Biz ona, şah damarından daha yakınız!

Allah’tan uzak olunca ne olur? Gönül itibarıyla Allah’tan uzak olmuş olur, ahlak itibarıyla, sıfat itibarıyla Allah’tan uzak olmuş olur. Eğer biri Rahîm olmaz sa ne olur? Zalim olur. Kerim olmazsa ne olur? Cimri olur. Eğer affetmezse, bağışlamazsa ne olur? İnsanlara karşı katı olur, katı kalpli olmuş olur, tavizsiz olmuş olur, nefsine taviz vermiş olur.

Allah’ın bütün isimleri böyledir yakınlık esma ile, Allah’ın isimleri iledir. Allah isimlerini bize tanıtırken bir tek kendini tanıtmıyor, Allah’ın muradı bizim kendi kendimizi tanımamızdır. Allah’ın isimlerini öğrenirken kendimizi öğreniyoruz kendimizi tanıyoruz. O isimler bizde nasıl tecelli etmelidir, Allah’a nasıl yakın olmamız lazım, nasıl sevmemiz lazım onu öğreniyoruz. Hayatı nasıl yaşamamız lazım onu öğreniyoruz. Öğrenmekten öteye onu tanıyoruz, yaşıyoruz yani. Bunun içinde bütün ibadetler, bütün iyilikler, bütün hayırlar, bütün güzellikler hepsi ne içindir? İmanı kemâle erdirmek içindir. İman sevmek demektir. Eğer Allah’ı seversek O’nun ahlakına, O’nun sıfatlarına, isimlerine bürünürüz. O’nun güzelliğini üzerimizde gösteririz. O’nu tadarız, yaşarız ve üzerimizde gösteririz.

Allah insanların Melikidir. Melik sahip olmaktan çok onu idare etmek, hükmetmek, yol göstermek manasına gelir. İnsan Melik olabilir mi? Evet. İnsan kendi kendisinin Meliki olmalıdır. Melik ismi onda tecelli ederse o kendine Melik olur. Elindekine Malik olur ama kendi kendisine Melik olur. Allah’ın Melik isminin tecellisi de insanla ilgilidir.

İnşaAllah. Nas suresi ile anlamaya çalışacağız Allah’ın Melik ismini;

Kul e’ûzü BirabbinNâs; De ki sığınırım insanların rabbine. Melikin Nâs; İnsanların Melikine, İlâhin Nâs; İnsanların ilahına.

Allah’ın her bir ismi zikretmesi mutlaka özel bir manayı gerektirir. BirabbinNâs, Melikin Nâs, İlâhin Nâs üç tane isim. Eğer ayet “Kul” diye başladıysa Arapça da iki türlü cümle vardır; Biri haber cümlesi haber verir, biri de inşa cümlesi ondan amel ister. Kul diye başladığında mutlaka o inşa cümlesidir Yani Allah ondan fiil istiyor, amel istiyor. Ayetlerde ki haber cümlesi de öyledir, haber vermiş olsa bile ondan yine bir amel istiyor. Ama eğer o inşa ayeti ise ondan hemen amel istiyor.

Allah’ın isimleri den bir kısmı zata dönüktür, bir kısmı da amele, fiile dönüktür. Allah’ın Mâlik ismi fiile dönüktür, Melik ismi zata dönüktür. İkisi de isimdir.

Allah “insanların rabbine sığınırım” der. Hangi konuda sığınmamız gerekir? Kendisini rab olarak zannedenlere, rablık iddia edenlerden insanların rabbine sığınırım de. Der.

Melikin nas; Kendini Melik zannedenlerden hakiki Melike, Melik olan Allah’a sığınırım de.

İlahin nas; Kendini ilah zannedenlerden insanların ilâhına sığınırım de.

Ne buyuruyordu ResulAllah efendimiz? “Hepiniz çobansınız, maiyetinizde olanlardan sorumlusunuz.” Yani onlara sizin rabbiniz Allah’tır mı diyorsunuz, yoksa sizin rabbiniz ben miyim diyorsunuz. Eğer biz onları Allah’ın emrettiği gibi terbiye etmezsek, yetiştirmezsek, büyütmezsek, giydirmezsek, eğitimini vermezsek, Allah’a göre hayat nasıl yaşanır ona bunu öğretmezsek kendi istediğimiz gibi, kendi güzel gördüğümüz gibi öğretiriz ki kendi ailemize ne demiş oluruz? Ben sizin rabbinizim demiş oluruz.

Allah böylelerinden “insanların rabbine sığın” dedi. Onu kendinden uzak tut, onun fikrini ve düşüncesini gönlünden uzak tut, ondan uzak dur, ondan bana sığın. Bana sığın ne demektir? Sen kendi yetkin altında olanlara benim rabliğimle terbiye et, aklına göre değil, fikrine göre değil, adede göre değil, birilerinin söylediğine göre değil, ben nasıl emretmişsem sen onları öyle terbiye et, öyle yetiştir, öyle koru, öyle gözet. Dolayısıyla insanların rabbine layık bir kul yetiştir.

Melikin nas; İnsanların melikine sığınırım. Melik idare edendi. İnsan kendi kendisinin Meliki olmalıdır. Allah’tan başka gerçek Melik, hakiki Melik yoktur. Eğer biri Allah’ın emrettiği gibi Meliklik yaparsa Allah’ın yeryüzünde ki halifesi olmuş olur. Ama dese ki ben istediğim gibi yaparım, Melik benim dese bu durumda o düpedüz firavun olur. İster kendi evinde bunu söylesin, ister kendisi için söylesin, ister yetkisi olduğu kadarıyla yetkisinde olanlar için söylesin o düpedüz firavun olmuştur. Firavun olmak için isminin firavun olması gerekmiyor. Eğer Allah’a kafa tuttuysa, ben istediğim gibi yaparım dediyse, ben sizin sahibinizim dediyse firavun gibi. Bunun firavun olması gerekmiyor. Mesela bu memlekette yıllardır öyledir. Bize göre diyor. Kendine göre Mutlaka mazeretlerini de öne sürüyor.

Eğer biri Melik olduğunu iddia ederse, ben ilahım demiştir zaten, ben sizin sahibinizim demiştir, ben nasıl istersem sizi öyle eğitim görmeniz gerekir mesela. Öyle söylüyorlar mı? söylüyorlar. Ama Allah insanı rezil eder. Şu anda ki Ergenekon halini görüyoruz. Zannedilir ki hiç bitmez, hiç tükenmez. Allah bir kez in aşağı dedi mi herkes neyin ne olduğunu görür.

Eğer biri bu şekilde ilahlık iddia ederse, insanların sahibi benim derse, benim istediğim gibi giyinecek, benim istediğim gibi yaşayacak, benim istediğim gibi öğrenecek derse ona ne deriz? Bu delidir deriz. Onu yeri neresidir, Tımarhanedir. Ama biz onu getirip başa koyarsak, o başımıza geçerse ne yapar? Bulunduğu yeri tımarhaneye çevirir, insanlara deli muamelesi yapar. Niye? Haddini aşmış, kendini Melik zannetmiş, mülkün sahibi zannetmiş, her konuda yetki sahibi zannetmiş. Dolayısıyla nasıl eğitilmesi gerekir, terbiye olması gerekir onu da iddia eder, onu da apar. Hem kendini rab zannetmiştir, hem Melik zannetmiştir. Yetmez; İlahin nas. Sonra kendini ilah zanneder, herkes önümde eğilsin der. Kimse hiçbir şekilde bana, emrime itiraz etmesin der.

Herkes önce kendinden sorumludur. Allah’ın Melik ismi ile kendisine muamele edip etmediğine bakmalıdır. Kendi aklının Meliki midir değil midir? İradesinin Melikimidir değil midir? Kendi gönlünün Melikimidir değil midir? Eğer insan Allah’ın yer yüzünde ki halifesi ise halife olarak Melik olması lazım. Eğer Allah’a göre düşünüyorsa, Allah’a göre seviyorsa, Allah’a göre hareket ediyorsa bu durumda o Allah’ın Melikliğini kabul etmiş, Allah’ın Melik ismi onda tecelli etmiştir. Yok eğer birilerine göre hareket ediyorsa şeytana göre hareket ediyor, düşünüyor veya ona göre seviyorsa bu durumda şeytan onun Meliki olmuştur.

Ayetlerde göreceğiz Allah buyuruyor ki; ve inneş şeyatıyne leyuhune ila evliyaihim. (En’am/121) şeytanlar kendi dostlarına vahyederler. li yücadiluküm* ve in eta’tümuhüm Neden vahyederler? Sizinle mücadele etmeleri için, tartışmaları için. Eğer onlara itaat ederseniz inneküm le müşrikûn bu durumda siz müşrik olursunuz.

Şeytan dostlarına vahyediyor tartışın diyor, mü’minlerle tartış diyor, onlarla mücadele et diyor. Ama Allah buyurdu ki; eğer siz onlara itaat ederseniz. Ne demek itaat ederseniz? Siz de onların bulunduğu duruma düşerseniz, onlara uyarsanız bu durumda müşrik olursunuz. Onlar gibi yaparsanız müşrik olursunuz. Onlar gibi yapınca onlara itaat etmiş olursunuz, tabi olmuş olursunuz. Onun için tartışmak olmaz. Biri eğer tartışıyorsa, ileri geri konuşuyorsa bilmeli ki şeytan ona vahyetmiştir ve o şeytana dost olmuştur.

Allah’ın bizden istediği bu değildir tartışmak değildir. Bizden istediği nedir? Bizden istediği kardeş olmamızdır, birbirimizi sevmemizdir, birbirimize yardım etmemizdir. Ne buyuruyordu Allah Resulü? Cennete giremezsiniz iman etmedikçe, iman etmiş olmazsınız birbirinizi sevmedikçe. Birbirini seven birbiri ile tartışır mı, bir birine taş atar mı, birbirine laf atar mı, dedikodu yapar mı, gıybet yapar mı?

Sığınırım insanların rabbine, insanların Melikine, insanların ilâhına. Neden sığınıyoruz? Min şerril vesvâsil hannâs. (Nas/4) O sinsi vesvesecinin şerrinden. Elleziy yüvesvisü fiy sudûrin Nâs(5) o ki insanların göğsüne vesvese verir. Minel cinneti ven Nâs. (6) Bu vesveseciler, bu şeytanlar insanlardan da olur cinlerden de. Bu şeytanlar vesvese veriyormuş, ven nas sinsi, verdiği vesvese de öyle net değil silik manasında Yani böyle sadece konuşması gerekmiyor. Konuşur vesvese verir, gönüle vesvese verir, bir de tavrıyla hareketiyle vesvese verir.

Mesela diyelim ki hiç konuşmadan birisini hoşlanmadığımızı hareketlerimizle anlatabiliriz. Mesela yüzümüzü buruştururuz. Bu durumda eğer vesvese veren kim olursa olsun Allah ona şeytan dedi. Hangi konuda vesvese veriyor göğse? Allah’ın rablığı konusunda, melikliği konusunda, ilahlığı konusunda. Yani Allah senin rabbin olmasa da olur. Ne demek? Seni terbiye eden o olmasa da olur, terbiye konusunda O’na uymasan da olur. Yani sen peygamberlere benzemesen de olur. Halin, tavrın hareketin firavuna benzese de olur.

Aynı şekilde Allah’ın Melikliği konusunda sen istediğin gibi kendini idare edebilirsin, istediğini düşünebilirsin, istediğini sevebilirsin, istediğini gönlüne alabilirsin, çıkarabilirsin.

Bir de mü’minlerin kendi kendilerine yaptığı Meliklik vardır. Kendini dinin sahibi görüyor, sanki kendisi koruyacakmış gibi. Oysaki Allah ne buyuruyordu? Muhakkak ki bu zikri bu Kur’an ı biz indirdik onu koruyacak olan biziz. Biri kendini Allah’ın yerine koyup bu dini ben koruyacağım dediyse ne olur? Kendini Melik zannetti, hem de dinin Meliki zannetti. Onun için dini anlatırken, İslâmı anlatırken ne diyoruz? Sonsuz bir deryadan herkes içmelidir. Kimse onun sahibi değildir onun sahibi Allah’tır, onu koruyacak olan da Allah’tır. Birisi korurum demeye kalkışırsa derse ve yaparsa ne yapar? En büyük zararı o verir. Bıraksın Allah dinini koruyor, sana düşen ondan istifade etmektir ona sahip çıkmak değil. Zaten böyle sahip çıkmaya kalkışıldığında ne olur? Onu koruyamadığı gibi ona iman edenlere zarar verir. Onlar üzerinde yetki kullanmaya kalkışır. Şu ibadeti şöyle yapacaksın, bunu böyle yapacaksın der. Kendini dinin yerine koydu.

Allah’ın Melik’liğini kabul etmeyenler kendi kendisine Melik olduğunu söyleyenler kendilerini Allah’a şirk koşmuştur, Allah onların şirk koştuklarından münezzehtir.

Fete’âllellahul MelikülHakk* lâ ilâhe illâ HU* Rabbül ‘Arşil Keriym. (Mü’minun/116) Gerçek Melik Hakk olan Allah’tır, Allah’ın Melikliği Haktır. O yüceler yücesidir. Eğer yüceler yücesi olan Melik’liğini Hak olarak kabul ederse Allah sizi yüceltir. Ondan başka İlâh yoktur, O Kerîm olan arşın rabbidir. Kerim olan Arştan ona ikram eder.

Allah insanı ahsen-i Takvim üzere yaratmış sonra onu en aşağıya, başlangıç noktasına getirip koymuş haydi gel demiş. Haydi kemalâtını kazan, hz. İnsan ol demişti. Bu yürümeyi nasıl yapacak? Bunu okuyarak yapacak. Onun için Allah’ın ilk emri “oku” dur. Rabbinin ismi ile okuyarak, esma-i Hüsnayı okuyarak. Eğer okursa anlarsa, yürürse manevi olarak büyür Hz. İnsan olur. Yoksa hiçbir şey anlamadan gelir ve gider. Ahirette bir şey öğrenmek yoktur, ibadet yoktur orada. Neyi öğrenecekse, neyi kazanacaksa burada öğrenir ve kazanır.

Allah’ın Melik ismi bir kulda tecelli ederse o kul kendi nefsine Melik olur, nefsini idare eder yani nefsine hükmeder. Aklına Melik olur; neyi düşünmesi gerektiğini neyi düşünmemesi gerektiğini bilir ve ona hükmeder, ona Allah’ı tefekkür ettirir, ona doğru yolu tefekkür ettirir, doğru yolda onu yürütür, o artık aklının Melik’idir. Eğer kendi aklının Melik’i değilse bu durumda şeytan ona Melik’lik yapar. Ne yapar? Aklı alıp bin bir türlü düşünceye sevk eder, bin bir türlü vesveseye sevk eder. Mesela birçok kardeşimizin böyle bir sorunu vardır, aklını kontrol edemiyor, şeytanın verdiği vesveseyi kontrol edemiyor. Ne diyor? Elimde değil, Melik değil, Kendine Melik olamamış. Böyle böyle fikirler, düşünceler geliyor, onları kontrol edemiyorum diyor. Melik olamamış, kendi kendine Melik olamamış

Allah ayeti kerime de buyuruyordu; Allah’ın isimlerinde aşırı gidenleri bırak. (A’raf/180) Allah’ın isimlerinde aşırı gitmek, Demek ki bunun bir dengesi varmış. Allah’ın isimlerinde kıvamda olmak gerekiyor muş. Ahsen-i Takvim üzere olmak gerekiyormuş. Allah’ın güzelliğini üzerimizde en güzel şekilde göstermemiz gerekiyormuş, onu yaşamamız gerekiyormuş. Çünkü Allah insan üzerinde kendi isimlerini, kendi güzelliğini sever. Güzel olan bir tek Allah’tır, dolayısıyla güzel olan da ancak onunla güzel olur. Onsuz güzellik olmaz. Ancak Allah’ın esmasıyla isimleriyle Allah’a yakın olunur ona yakın olduğu kadarıyla, Allah’ın güzelliği ile güzel olmuştur. O’nun güzelliğini üzerinde göstermeyince, güzelliği tecelli etmeyince ne olur? O nispette çirkin olur. O nispette Allah’ın güzelliğini, kendisine bahşettiği güzelliği kaybeder, hayvan gibi hatta hayvandan daha aşağı olur.

Ayeti kerime de Allah buyuruyor ki; Varlıkların en kötüsü, canlıların en kötüsü aklını kullanmayan insanlardır. Aklını kullanmayanların üzerine pislik dökülür dedi Allah, manevi pislik. Aklını kullansa ne yapacak? Allah ile olacak, Allah’a bakacak. Allah’a bakmayınca kendine başka ilahlar üretir, başka ilahlar, daha doğrusu kendini ilah olduğunu zannedenler ne yapar ona ilahlık taslarlar. (Muhammed Hüseyin-Diyar TV/Esma ders videolarından kesitler)

************************************************************

EL MELİK:

Allah’ın Hükümranlığı, Hükümdarlığı, El-Melik Güzel İsmi

Bir hükümdarda devletin bütün erkleri (yasama, yürütme, yargı) nasıl toplanırsa Allah da gerçek bir hükümdar, hükümdarlar hükümdarı olarak bu güçleri mutlak ve sınırsız anlamda kendisinde bulundurmaktadır. Çünkü O her şeyin yaratıcısı ve gerçek sahibi olarak böyle bir hakka doğal olarak sahiptir. Fakat imtihan sırrı gereği bunun tecellisi dünyada biraz perdeli ve gizemli bir biçimde gerçekleşmektedir.

Allah doğa yasaları ile evreni ve yeryüzünü dilediği şekilde yönetmektedir. Her şey O’ nun iradesi ile hareket etmektedir. Mevsimler, gece ve gündüz bu iradenin bir yansımasıdır. Havanın ve suyun kaldırma yasası Allah’ın el- Melik güzel isminin bir tecellisi olarak maddenin içerisine yerleştirilmiştir. Ama Allah özel ve sosyal yaşamlarını biçimlendirmede insana bir kısmi irade vermiştir. Bunda insanı bir imtihana tabi tutmuştur. Verdiği özgürlükle onu sorumlu tutmuştur. Gönderdiği peygamberlere ve indirdiği kitaplara uygun olarak emir ve yasakları istikametinde yaşayanlardan razı olduğunu, diğerlerinden de hoşnutsuzluğunu bildirmiştir.

Gerçi Allah’ın el-Melik güzel isminin yargı yönü mutlak anlamda ahirette tecelli edecektir. Buna göre Allah insanları ahirette el-Melik güzel ismiyle dünya yaşamları için tek tek yargılayacak, iyileri ödüllendirecek, kötüleri de cezalandıracaktır.

Ama kısmen de olsa el-Melik güzel isminin bu yönünün dünyada da tecelli ettiğini görmekteyiz. Kuran-ı Kerim’de ilahi adaletten uzak olan ve peygamberlerin çağrısına uymayan nice kavimlerin helaki ile ilgili kıssaları buna birer örnektir. Aynı yasanın çağımızda da zulümle ve diktatörlükle idare edilen devletlerin yıkılmasında bir yansımasını görebiliriz.

Allah gerçek güç ve iktidar sahibidir. Görünüşte insanları, insanların işlerini yetkili ve nüfuzlu insanlar yönetirler. Ama aslında her şey Allah’ın izni ve yaratması ile meydana gelmektedir. Allah’ın izni ve yaratması olmadan hiçbir yetkili ve nüfuzlu kişi ne bir kimsenin işini görebilir, ne de kimseye zarar verebilir. Allah evreni, doğayı, doğa yasalarını ve olaylarını yaratıp idare ettiği gibi bizim tayin ve tespit edemeyeceğimiz bir güç ve iktidarla aslında insanı, toplumu, toplumsal yasaları ve olayları da yaratıp idare etmektedir.

Nasıl zenginlik ve fakirlik Allah’ın rızasına işaret etmiyorsa, bunlar dünya imtihanının birer özellikleri ise insanlardan bazılarına verilen yöneticilik yetkisi de böyledir. Mevki makam insanların imtihan edildikleri dünya nimetlerindendir. Allah’ın bazı insanlara bu yetkiyi vermesinde çok derin hikmetler yatabilir.

Allah bazen zalimleri iş başına getirir. Böylece esasta haklı olan inananların bazı yanlış işlerini ortaya çıkarır. Onları zalimlerin eliyle cezalandırarak tövbe etmelerini, temizlenmelerini sağlar. Bazen de adaletli kimseler yetki sahibi olurlar. O zaman hak yerini bulmuş olur. Yine de insan olarak hatadan uzak olamayız. Bazı guruplara yapılan ufak tefek haksızlıklar birleşir, büyür. Sonra bu haksızlıkların öcünü alacak yetki sahibi kimseler toplumda öne çıkarlar. Hadiselerin sevkiyle onlar liderlik koltuklarına oturarak toplumda bir denge unsuru olurlar. Bu böylece devam eder gider.

Dünya tarihi yapılan haksızlıkların bir gün faturalarının ödendiği pek çok sahne ile doludur. Hz. Musa’nın üzerindeki büyük gücün ve ilahi kudretin nedeni genellikle şöyle açıklanır: Firavun tarafından haksızca öldürülen çocukların güçleri Allah’ın bir sünnetullahı (ilahi kanunu) olarak Hz. Musa’da toplamıştır.

Bütün bunlar herkes için birer imtihan konusudur. Sonuçta her şey Allah’ın emri ile olur. Haksız olan kazandığı zaman bunda Allah’ın rızası yoktur. Bu geçici bir galibiyettir. Allah zalime hikmeti gereğince sadece belli bir zaman için izin verir.

İbn-i Haldun (Ö. 1406) Kuzey Afrika’da pek çok devletin insanlar gibi doğup belli bir süre geçtikten, yani olgun devirlerini yaşadıktan sonra yıkıldıklarını görmüştür. Ayrıca Kuran-ı Kerim’de ki; Hiçbir ümmet ecelini ne öne alabilir ne de erteleyebilir. (Müminun/43). ayet-i kerimesini de dikkate aldığında Mukaddime isimli eserindeki devletler hakkındaki meşhur kanaati pekişmiştir. Sonuçta devletlerin canlılar gibi doğup gelişip ihtiyarlayarak öldükleri kuramını ortaya atmıştır.

Devlette egemenliği elinde tutan sülale veya parti güttüğü ideoloji gereği az da olsa bazı haksızlıklara neden olabiliyor. Bunun sonucu yıpranıyor. Bir süre sonra ya idareden el çekiyor ya da çektiriliyor. Başa geçen yeni bir sülale veya parti ile bir denge sağlanıyor. Haksızlıklar gideriliyor. Ama bu sefer de başka tür haksızlıklara kapı açılıyor. Bunlar da iktidardakini yıpratmaya başlıyor. Demek ki Allah iktidar sahipleri için bazı toplumsal ve siyasal yasalar koyarak onları gizli bir şekilde yönetmektedir. Toplumsal ve siyasal hayatta iktidardakileri belirleyen bazı gizli kanunlar bulunmaktadır.

Allah bütün evreni, doğayı koyduğu yasalarla yönetir. Bu yasalarda istediği şekilde tasarruf etme hakkına sahipken genellikle bunlarda kıl kadar bir sapma bile olmaz. Bu yasalara Sünnetullah da denir. Örneğin dünya kendi ekseni etrafında yirmi dört saatte, güneşin etrafında 365 gün 6 saatte dönüşünü tamamlar. Bu evren var olalı beri böyledir. Tüm evrenin dengesi bu sayede korunmaktadır. Şayet dünya bu dönme olayını terk etse güneş sistemi birbiri ardı sıra dizilen domino taşları gibi yıkılıp giderdi. Evrendeki bu denge, yıldızlardaki yer çekimi ile gezegenlerdeki dönme ile meydana gelen merkez kaç kuvvetinin etkilerinin bir uyuma dönüşmesiyle oluşmaktadır.

Allah’ın evrene ve doğa yasalarına tam bir hâkimiyeti vardır. Kıyamet günü bu yasalar değişecek; yıldızlarla gezegenler çarpışacak, dağılacaktır. Atomlar bileşenlerine ayrılarak büyük bir enerji dalgasına dönüştükten sonra yok olacaklardır. Sonra yeni bir yaratılış başlayacaktır.

Allah insanlara verdiği kısmi irade ile hayır ve şerri seçme izni vermiştir. Toplumsal yaşam bu iznin kullanıldığı bir alandır. Allah’ın dini Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz ve dört sahabe döneminde örnek birer toplum ve devlet olarak hayata geçirilmişti. Sonradan bu örneklik pek çok İslam devletine de model oldu.

Tarihte bazı toplumlar Kuran-ı Kerim?i ve Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimizin yaşamını temel alarak örnek devletler kurmuşlardır. Adaleti ve huzuru bizleri imrendirecek ölçülerde yaşamışlardır. Başka toplumlara ulaştırmaya çalışmışlardır. Bunlardan Osmanlı Devleti ilk akla gelen örnektir.

Allah nasıl evreni ve doğayı yasalarla yönetiyorsa toplumları da şu ilahi yasayla (Sünnetullah) yönetmektedir: “Bir toplum kendinde olan durumu değiştirmedikçe hiç kuşku yok ki Allah da o toplumda olan hali değiştirmez. Allah bir toplum için kötülük irade buyurdu mu onu geri çevirecek kuvvet yoktur. Artık Allah’ın dışında da başka bir yöneticilerin yöneticisi (el-Vâlî) yoktur (Ra’d/11)

Ayette her ne kadar Allah’ın el-Vâlî güzel ismi mastar olarak geçse de burada bu güzel ismin ne anlama geldiğini, Allah’ın toplumların yönetimdeki işleyişine koyduğu Sünnetullah ile birlikte anlamaktayız. Şöyle ki: Toplumları Allah, genel olarak inançlarına, manevi yönlerine, ahlaki durumlarına uygun olarak yönetmekte, daha doğrusu başlarına kendilerinin bu açılardan genel durumunu temsil eden uygun yöneticileri getirmektedir. Buna göre temiz bir toplumun başına iyi bir yönetici gelirken her türlü günaha batmış, manevi yönden çökmüş bir toplumun başına da bir ahlaksız geçmektedir.

Gerçi demokrasi ile yönetilen ülkelerde bundan başka bir sonucun da ortaya çıkması elbette mantık kurallarına aykırıdır. Çünkü herkes kendisine benzeyen insana oy verecektir. Ama Allah toplumların yönetimi için böyle bir Sünnetullah belirlediğini söylüyorsa bunun yönetim biçimi ile bir ilgisinin olamadığını, monarşi veya diktatörlük rejimlerinde de bunun geçerli olduğunu düşünebiliriz. Çünkü evren ve doğada gördüğümüz Sünnetullahın değişmezliği, toplum için konan bu yasa için de geçerlidir.

İnsanların çoğu yaratıcı olarak Allah’ı kabul ettikleri halde El-Hakem güzel ismiyle O’na inanmazlar. Yaşamlarında Allah’ın hükümlerine yer vermezler. Kuran-ı Kerim’de sıfatları ve güzel isimleri ile Kendisini tanıtan Allah’a değil kafalarında arzu ve hevesleri istikametinde yarattıkları sahte ilahlara iman ederler. Peygamberin (s.a.s) sünnetini de küçümserler ve onun çağdışı kaldığını söylerler. Allah’ın dinine ters düşen çeşitli ideolojilere; kendi akıllarına, arzu ve heveslerine uygun olarak hareket ederler.

Allah’tan başka bir hakem mi arayayım? (En’am/114)

“Allah, aramızda hüküm verenlerin en hayırlısıdır (A’raf/87)

“Kim Allah’ın indirdiği ahkâm ile hükmetmezse işte onlar tam kâfirdirler. (Mâide/44).

İnsanların en çok şirke düştükleri husus güç ve kudrettir. İktidar sahiplerine takılıp kalmadır. Onların her şeyi yapabileceklerini sanırlar. Hâlbuki güç ve kudret tamamen Allah’a aittir: “La-havle vela kuvvete ila billahil aliyyül-azim (Güç ve kudret tamamen Allah aittir)”

İnsanlar Allah’tan aldıkları ödünç bir güç ve kudretle iyi veya kötü işleri yaparlar. Allah iyilerinden razı, kötülerinden razı değildir. İnsanda zerre kadar güç ve kudret yoktur. İktidar sahiplerinin her şeyi yapabileceğine inanmak, onlara umut bağlamak doğru değildir. Allah yüce hikmeti gereği iktidarını, yani el-Melik güzel ismini onların eli ile tecelli ettirir. Gerçekte en yüce iktidarlık O’nundur. İktidar sahipleri ancak Allah’ın yüce iradesi ve izni ile hareket ederler. Allah dilemedikçe iktidar sahipleri istese de kimseye zarar veremezler. Aynı şekilde Allah dilemedikçe kimseye bir yarar da vermezler. Çünkü “Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz (Tekvir/29)

Yüce Allah her şey üzerinde mutlak bir güce ve kudrete sahiptir. O her şeyin melikidir. “Onun bilgisi olmaksızın bir yaprak bile düşmez.” (En’am/59)

Dünya melikleri imtihan sırrı ile bazen insanlara zulmetse de bu da yüce Allah’ın, meliklerin melikinin izni ile olmaktadır. Ama yüce Allah asla bu duruma razı gelmez. Zulme uğrayanların haklarını ahret gününde en güzel şekilde alacaktır ve verecektir.

Bu dünyanın görünüşüne aldananlar dünya meliklerinde bir güç ve kudret var düşüncesi ile adeta onlara taparlar. Onları Allah’a şirk koşarlar.

Her varlık gücünü, kudretini Allah’tan alır. Aslında güç, kudret Allah’a mahsustur. İnsanın zere kadar gücü, kudreti yoktur. Güç, kudret imtihan için Allah tarafından insana eğreti olarak verilmektedir. İnsanın gücü, kudreti kendinden bilmesi, Allah’a şirk koşmaktır. İnsanı ve insanın eylemlerini de yaratan Allah’tır (bk. Saffat suresi 96). Ama insan bunlardan sorumludur. Çünkü iradesiyle tercih etme hakkına sahiptir. İnsanın bir işte muktedir veya başarılı olması da şükür konusunda bir imtihandır. Yine insanın bir işte aciz kalması, zayıf ve başarısız olması da sabır konusunda bir imtihandır. İnsan her hâlükârda imtihandadır. Şükür ve sabır duygularına sığınarak imtihanı kazanır.

Allah her şeyi yapabilen, edebilendir. Kuran-ı Keriminde tasvir ettiği cennetleri ve cehennemleri kullarının ceza ve ödül yerleri olarak yaratmaya gücü yetendir. Zaten bunlar yaratılmış durumdadırlar. Bizlerin dünya sınavının bitmesini, kıyamet gününün ve hesabın gerçekleşmesini beklemektedirler. Bir insanın evrenin büyüklüğüne, yıldızların ve gezegenlerin boşlukta hareket ederek asılı durmalarına bakıp da Allah’ın cennet ve cehennemi yaratamayacağına inanması olanaksızdır. Allah ahrette de mutlak Meliktir. O’nun bu güzel ismi ahrette cennet ve cehennem yurtlarında apaçık ortaya çıkacaktır.

Allah her şeyi “Ol!” emri ile yoktan yaratmıştır. Bu sırada Kendisinden bir şey eksilmediği gibi, Kendisi herhangi bir yorgunluk da duymamıştır. Allah sadece şu yıldızlarının çoğunun ışığı henüz bize ulaşmamış evrenin değil mahiyetlerini bilemeyeceğimiz sınırsız evrenlerin de yaratıcısıdır. O’nun gücüne, kudretine bir sınır koyamayacağımız gibi yaratmasını da sınırlandırmamız büyük bir küstahlıktır. Allah evrenin, evrenlerin Melik’idir. Her şey O’nun buyruğuna bağlıdır. Gücü ve kudretiyle ayakta durur. O’nun bilgisi ve iradesi dâhilinde olmayan hiçbir yer veya şey yoktur.

Nice güç, kudret sahibi insan bazen muktedir olamaz. Her işin altından kalkamaz. Egemenliği altındaki olaylara, kişilere, varlıklara güç, kudret yetiremez. Bazı işlerin halledilmesinde acze düşer. Oysa Allah hem sınırsız güç, kudret sahibidir (El-Kaviyy), hem her şeyi yapabilendir, edebilendir (El-Kâdir), hem de buna gücü, kudreti yetendir (El-Muktedir). Ayrıca gücü, kudreti azalmayandır da (El-Metîn).

El-Melik güzel ismi Allah’ı gerçek bir hükümdar, hükümdarlar hükümdarı olarak övmeyi ve yüceltmeyi gerekli kılmaktadır.

Dünya ve ahrette El-Melik olan yüce Allah, mağfiretini, rahmetini, keremini üzerimizden eksik etmesin. Âmin. (Muhsin İyi)

**************************************************************

El MELİK İSMİNİN YORUMU

İnsanoğlu bilimler tarihi boyunca Allah’ın varlık âlemi üzerindeki etkisinin ve onun ne biçimde bu âleme hükmettiğinin araştırmasını yapmaya çalışmış ve bu konuda çeşitli görüşler bildirmiştir. Bu çalışmalar bu konuda çalışan kişilerin görüşlerine bağlı olarak çok derin yorumlar ortaya koymuş ve anlaşılmaları da o derece zor olmuştur. Biz burada bu tartışmalara hiç girmeden Allah’ın varlık âlemini yönetmek konusundaki en açık iradesi olan din konusunun nefisteki karşılığını anlamaya çalışacağız. Hayat alışkanlıklar manasında din ve tagut arasındaki alanda süren bir çatışmadır El Melik İsminin yorumunda.

Nefs yarattığı algılar aracılığı ile alışkanlıklar haline dönüştürdüğü belli bir yaşam biçimini ki biz buna dinsiz bir yaşam diyebiliriz. Bünyenin yönetimini ele geçirmek amacı ile yaşam içerisinden resmettiği kendi zevklerine uygun sahnelerin izdüşümünü kendince dinsizliğin bir yolu olan kurguları, yine yaşam biçimi olarak bünyelerimize kabullendirmeye ve bu şekilde bizi dinsiz bir yaşam çerçevesinde yönetmeye çalışır.

Nefsin tatminine hizmet eden zevkler ve hazlar derinlemesine incelendiğinde sahte isteklerden oluşmuş bir yaşam biçimi kurgusu olarak tüm yaşamımızı kapsayan çok geniş bir yelpazeyi keyif kavramı ile etkisi altında tutmaya çalıştığı anlaşılır. Durumu çok basit bir biçimde nefsin istekleri yönetmedeki eğilimleri olarak açıklayabiliriz yani nefs ortaya çıkan bir duygusal pozisyonda bir şeylerin olmasını ya da olmamasını ister. Örneğin yalnız kalarak kendi alışkanlıklarının keyfini çıkarmak için diğer insanların varlığını istemez, annemler geliyor diyen eşinizin sözlerine aşırı tahammülsüzlükler gösterebilir.

Bu kurguda alışkanlıkları tatmini amacı ile istekleri yönetmenin detaylarını tespit etmek ise din olgusuna bağlı olarak geliştirilmiş bir hak davranışlar bilinci ile mümkündür. Ancak bu konuda üstünlük makamları sahibi olan El Melik ve onun hak davranışlar konusundaki iradesine bağlı olarak geliştirilmiş bir iman, nefsin dinsiz yaşam biçimi konusundaki oyununu bozmak için yegâne bilinçtir.

Burada arkadaşlarıma belki haddimi aşarak şöyle bir tavsiyem olacak, insanın iman gelişimini kendi haline bırakması bazen çok tehlikeli, insan psikolojisini bozabilecek sonuçlar doğurabilir, bu yüzden yavaş ta olsa İslami kaynakları ön yargısız olarak incelemek bu gelişimi sağlamak için en uygun yoldur sanırım.

Şimdi nefsin batıl hazlarını alışkanlıklar üzerinden keyfe yönelmeyi, bünyeye nasıl kabul ettirmeye çalıştığına dair bazı örneklerle konuyu açmaya çalışalım. Nefsin burada yaptığı yegane illüzyon batılın ne kadar cazip olduğunu kullanarak ve davranışların içinden dini soyutlayarak bünyeyi etkisi altına almaktır.

Hafta arasında işinizin başında çalışmakta iken bir anda zihninizde ve gözlerinizin önünde hafta sonunda arkadaşlarınızla birlikte yaşayacağınız sonsuz hazlardan oluşmuş, içinde olacağınız mekânların ışıklarından, renklerinden, tatlarından, kokularına kadar, arkadaşlarla birlikte olmanın sıcaklığından, haram helal ayırt etmeksizin tadacağınız zevklerden oluşan bir sahne beliriverir. İşte bu bünyenin zevklerden oluşan alışkanlıklara bağlı olarak ele geçirilme gayretidir, o andan itibaren bünyeyi hafta sonuna ulaştıracak ve bu zevklerin içinde kaybolunacak bir nefsani istek oluşmuş, ne dine ayıracak bir hassasiyet nede onu düşünecek bir iman kırıntısı bırakılmamaya çalışılmıştır. Bu nefsani algı karşısında El Melik İsmini anarak dinimiz konusunda geliştirmek zorunda olduğumuz bilincimizi hatırlamalıyız.

Nefs bu örnekteki tavrını yaşamın tümünü kapsayacak şekilde uygulamaya sokar. İşinizden evinize dönersiniz son sürat bir yemek yiyiş ve ardından hangi mekâna takılıyorsanız orada yine nefsin zevklerine uygun bir biçimde bezenmiş meşgalelerin önünüze geldiğine şahit olursunuz. Burada yine hiç din yoktur. Ancak alışkanlıkların sonucu dilimize giren, laf olsun diye söylenmiş bir kaç dini beyana nefs karşı çıkmaz, nasihatleri ise gelişmemiş imanın boşluğunda duymazdan gelir ya da bunlardan hiç bir iz kalmaması için gayret gösterir.

Yaşam çok çeşitli faaliyetlerden oluşmaktadır nefsin ise bu yoğunluk içerisinde dini unutturma eğilimi oldukça kolaylaşmıştır. Ancak sağduyu dediğimiz akıl gönül işbirliğimiz yaşamımızda bulunması gereken dini faaliyetlerin referanslarını zihne sürekli sevk eder, işte biz bu anlarda nefsin bu referansları görmezden gelen, örtmeye çalışan etkisini, oluşturmaya çalıştığımız iman bilincimizin de katkısı ile Allah’ın El Melik ismini anarak tüm bu yazıda anlatılmaya çalışılan durumlarda bertaraf etmeliyiz. Cafer Tayyar Ceyhan

**************************************************************

El MELİK

Allah’ın Melik ismini tam anlamıyla idrak edebilmek için önce bu kökten gelen ve Kur’an-ı Kerim’de de geçen diğer benzer isimleri anlamaya ihtiyacımız var. Biz bugün bunlardan yalnızca ikisini inceleyerek aradaki farkı anlayıp, Melik isminin gerçek anlamına ulaşmaya çalışacağız.

El-Melik ve El-Malik, bu anlamda Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de geçen en belirgin isimlerindendir. Anlamı: “Bütün evrenin gerçek sahibi, yöneticisi, asıl ve mutlak sahibi” demektir. Fakat bu iki isim arasında, aynı rahmet ve merhamet kelimelerinin arasındaki gibi bir küçük fark vardır. Malik, fiile izafe edilir. Melik ise özneye.

Örneğin; bedeninizin sahibi sizsinizdir, bu sizi Malik yapar. Fakat bundan öte sizin bir sahibiniz vardır ve O, aynı zamanda size ait olan her şeye de sahiptir. İşte bu Melik’tir. Daha iyi anlamak için özneleri değiştirelim. Çocuklarınızın görünür sahibi sizsinizdir, fakat ona ait olan kulağın, gözün, saçın, düşüncelerin sahibi asla siz olamazsınız. Fakat Allah, hem size, hem size ait olan evladınıza, hem de o evladın tüm azalarına sahip olandır, demek ki Allah Melik’tir. Ve Melik isminin bize tecelli edişi Malik olmakla olur.

Aynı zamanda Malik ismi, Allah’ın kendi için de kullandığı isimlerdendir. Yani aynı, rahmetinden bir miktarı bize verip bizleri merhametli yarattığı gibi, Melikliğinden bir miktarı da bize verip, bizi Malik olarak yaratmıştır. Ve işte tüm bunları yaparken, kendi rahmetinden, kendi Melikliğinden kendi izzet ve kereminden asla eksilmiyor olması O’nun tek Melik olduğunun ispatıdır.

Bizim ise, kendimize ait gördüğümüz ve kendimizi onun sahibi saydığımız tüm varlığımız, bir başkasına vermekle eksilir yahut zaman içerisinde tükenir. Oysa Melik olan Allah, varlığını bir kulundan alır ve sonra diğer kuluna verir. Varlık O’nun, kul O’nun, varlığı birinden diğerine geçiren kudret O’nun. İşte bu yüzden Allah kullarını bazen vererek, bazen alarak sınar. Bazen sultan eder sınar, bazen kurban eder sınar. Bazen evlat verir sınar, bazen evladını alır sınar. Bazen dost verir sınar, bazen dostsuz bırakarak sınar. Bazen eş verir sınar, bazen yalnızlıkla sınar. Ama aldığı da verdiği de, gelen de giden de, kalan da, yiten de yine O’nun mülküdür. O Allah ki, mülküne mülk veren ve dünyada imtihan edendir. İşte bizler, Allah’ın en değerli mülkleri olarak bu imtihanın farkında varmak zorundayız. Farkında olmak ve sahibi olduğumuzu sandığımız tüm bu nimetlerin asıl sahibini unutmamak zorundayız.

Tam burada aklıma Osmanlı padişahlarının bir uygulaması geliyor. Bazı kaynaklara göre Yavuz Sultan Selim’in, bazı kaynaklara göre ise Fatih Sultan Mehmed’in başlattığı bir geleneğe göre; padişah, halkın içine karışacağı bazı özel günlerde, birkaç adama altın vererek, geçtiği yerlerde “Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var!” diye bağırmasını istermiş. Çünkü padişah, halkın sevgisiyle karşılaştığı an nefsine uyup böbürlenmekten ve varlığın tek sahibini unutmaktan korkarmış. Rabbim şu hisli korkuyu bizlere de nasip etsin!

Yine muhaddisler, bir adamın Efendimizin huzuruna gelince titremeye başladığını ve  Peygamberimiz ’in ona, “Kendine gel! Ben Kureyş kabilesinden kurumuş et yiyen bir kadının oğluyum.” buyurduğunu, yani kendisine verilen peygamberlik nimetiyle dahi övünmediğini aktarmışlardır. Bu iki örnekten anlıyoruz ki, bize verilen nimetler mülk değil emanettir. Onlara bağlanmak, varlığına sevinip yokluğuna isyan etmek hadsiziktir.

Alimlere göre, yokluğa sabretmek kolaydır. Çünkü yoktur ve sabretmek zorundasındır, zaten sabretmezsen yapabilecek başka bir şeyin de yoktur. Belki bir iki dövünür, bir iki bağırır, belki Allah muhafaza bir iki isyan edersin. Fakat sonra yine el mahkûm, sabredersin. Oysa varlığa sabretmek öyle değildir. Varlık, insana güç katar. Güç ise, insana kendini sahip hissettir. Kendini sahip hissetmeye başlayan insan, zamanla varlığın asıl sahibini unutur. Ama bu öyle dil ile unutma değildir. Hâl ile unutur, amel ile unutur. İşlere dalar, namaz vaktini geçirir. Okula yoğunlaşır, Kur’an-ı Kerim’i unutur. Dost eğlencesine dalar, haramları unutur. Çocuğa dalar, namazı bırakır. Ve en kötüsü ise rahatlığa dalar, rahatsız olan yetimi, fakiri, düşkünü unutur.

Ama bazı insanların zenginliği, onlara Allah tarafından bir ikramdır, bol bol verilir. O zenginliğin sahibi ne Rabbini unutur, ne yoksulu unutur. Bu yüzden onun varlığı ne azalır ne yok olur. Tüm bu sahnelerden görüyoruz ki, mülkiyet çağımızda insanoğlunun en hassas meselesi haline gelmiştir. Aslında bu yüzyıllarca böyle olmuştur ve kıyamete kadar da böyle olmaya devam edecektir. Aynı zaman da Rabbimiz her insanın yaratılışına sahip olma, sahip çıkma, sahiplenme gibi fıtri özellikler koymuştur. Fakat gerek peygamberlerin hayatlarına, gerek sahabenin hayatına, gerek ashab-ı kirâmın hayatına ve gerekse çağımız müçtehidlerinin hayatına baktığımızda görüyoruz ki, bu özellik terbiye edilmeyecek bir özellik değildir. Rabbim bu özelliği bizlere terbiye edelim diye vermiştir. Aynı öfkeyi verişi gibi, ateşi yaratılışımıza koyuşu gibi. Dolayısıyla burada, biz insanlar için bir imtihan vardır.

Peki nasıl olacak bu işler? Verilen mülkün nasıl hakkıyla sahibi olunur? Elde olan zenginliğin nasıl hakkı ödenir? Verilen bunca dünya nimetinin sahibi hiç unutulmadan nasıl yaşanır? Biz de mi altın verip adam tutup, bağırtalım? Bu mudur tek yolu? Hayır dediğinizi varsayıyorum. Ve bu varsayım üzerine, neler yapabileceğimizi dair bulduğum ipuçlarını sizlerle paylaşmak istiyorum.

Mesela Hadid Suresi’nde buyruluyor ki:  “Ele girmesiyle, elden çıkması bir olsun.” (Hadîd/23) Demek ki, bizler varlığa ait olmayacağız, onu bize ait görmeyecek ve yığmayacağız. Ve ayete riayet ederek, geleni vermeyi, birikeni dağıtmayı, olanı ikram etmeyi bileceğiz.

Sonra “El Malik” ismi şerifi var, varlığı kendimize ait görmeye başladığımız an bu ismi aklımıza getirecek ve kötü düşüncelerden kurtulana dek ismi dilimize pelesenk edeceğiz. Bu bize, evrenin ve tüm nimetlerin gerçek bir sahibi olduğunu hatırlatacak ve haddimizi bilmeyi öğretecek. Ve bu isim bize tecelli etmeye başladığı an, gerçek bir Malik olmanın ne demek olduğunu anlayacağız.

İnsan şehvetini dizginleyebilirse Malik olur. İnsan öfkesini dizginleyebilirse Malik olur. İnsan nefsini zapt edebilirse Malik olur. İnsan varlığını dağıtmayı bilirse Malik olur. İnsan insanlığını bilirse Malik olur. İnsan Rabbini bilirse Malik olur. İnsan Malik olursa, Rabbi ona Melik olur.

Rabbim tüm güzel isimlerinin hakkı için hepimize merhamet etsin ve günahlarımıza rağmen bize bu ilmi anlamayı/anlatmayı nasip etsin. Gönül Ayyıldız

 

************************************************************

EL MELİK

Malîk, sahip olmak demektir. Her şeye sahip ve onlara hükmeden, kuvvetli hükümdar anlamına gelir. Mülküne malik olana da MELİK denir.

 “Göklerin ve yerin, ikisi arasındakilerin mülkü Allah’ındır.” (Mâide/18)

Göklerin ve yerin arasındaki her bir âlemin sahibi Allah’tır. Çünkü onları Allah var etmiştir. O’nun ilmi, hükmü ve takdiri ile tüm âlemler var olmuştur.

 “Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O her şeyin yöneticisidir.” (Zümer/62)

 “(Allah) geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar. Güneşi ve ayı emri altına almıştır. Her biri belirtilmiş bir süreye kadar akıp gidiyor. İşte Rabb’iniz Allah budur. Mülk O’nundur. O’ndan başka yalvardıklarınız ise bir çekirdek zarına bile sahip değillerdir.” (Fatır/13)

Tüm mülklerin sahibi Allah olduğuna göre, onların kullanılma şekli olan tasarruf etme hakkı da tamamen Allah’ındır. Mülkünün nasıl tasarruf edilmesi, Allah’u Teâlâ’nın kararıdır. İnsanoğlu da Allah’u Teâlâ’nın tasarrufundadır. Daha insanoğlu da bir tasarruf malzemesi ise, kalkıp kendi iradesine göre diğer malzemelerin tasarruf hakkını kendinde göremez. İyi düşünecek olursa;

“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Allah her şeye kadirdir.” (A. İmran/189)

Kendisine ait olmayan şeylerin tasarruf hakkını, kendisinde göremez. Her şey, insan da dâhil Allah (cc)’ın tasarrufundadır. Allah’u Teâlâ kendisi halifeye yetki vererek, sınırlı bir tasarruf hakkını insana vermiştir. Durum bu iken insan da yeryüzünde nasıl bir tasarruf yapması gerektiğini Rabbi’nden öğrenmelidir.

Bu bir halifelik görevidir. Halife bu kurallara uymak zorundadır. Allah’ın mülkünde Allah’ın kuralları geçerli olduğuna göre; halife, verilen bu yetkinin çerçevesine göre davranır. Bu kurallarda yine Allah’ın ilim ve hikmeti ile kuşatılmıştır. Allah’u Teâlâ mülküne kuralları gelişi güzel koymamıştır. İlim, hikmet, rahmet ve bir ölçü ile tasarruf kurallarını koyar. Kurallarında, hüküm ve otorite koyandır. Yani Allah mülkü yaratıp bir kenara atmadı. Onlara düzen ve hüküm verdi.

“Göklerin ve yerin mülkü (ve yönetimi) O’nun dur. O bir çocuk edinmemiştir. Mülkünde ortağı yoktur. Her şeyi yaratmış, ona ölçü, biçim ve düzen vermiştir.” (Furkan/2)

İşte insan, Allah’ın izni olmadan, O’nun kararını almadan, yeryüzünde istediği gibi yaşayamaz, tüketemez, kullanamaz. Çünkü Allah her bir şeyin asaleten sahibidir. Melik olanda O’dur. O halde insan mülk sahibinden onay almadan O’nun mülkünü kullanamaz. İnsan izin alarak, vekâleten kullanır. Allah’ın izin verdiği şekilde kullanabilir. İnsan dilediği gibi kullanırsa izin almadan kullandığı için Allah’u Teâlâ’nın hakkını ihlâl eder. Hırsızlık ve saygısızlık yapmış olur. Bu yüzden insan, Yüce Rabbi’nin izin verdiği şekilde ve miktarda kullanmalıdır. Ki Rabb’i ona kızmasın, gazaplanmasın. Bilakis Rabbi’nin tasarrufuna göre, insan tasarruf ederse O’nu memnun eder. Allah, mülkün sahibidir. Mülkü dilediği gibi kullanma, değiştirme hakkı O’nun dur.

 “De ki; Allah’ım (ey) mülkün sahibi; mülkü dilediğine verir, mülkü dilediğinden alırsın…” (A. İmran/26)

Allah tüm âlemlerin sahibidir. O halde âlemlerde olmuş, olacaklar yalnız O’nun izniyle olur. Hiç kimse ortaya atılıp yapılacaklar veya yapılmayacaklar için buyruk veremez.

“Bilmedin mi ki göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı, yönetimi, mülkiyeti) yalnız Allah’ındır. Sizin için Allah’tan başka ne bir koruyucu, ne de bir yardımcı yoktur.” (Bakara/107)

Melik, hem mal üzerinde, hem de insanlar üzerinde hükmetme, yönetme, sahip olma, karar verme hakkı olandır. Kısaca her şey üzerinde tasarruf etmek O’nun hakkıdır.

Yeme, içme, giyme vs. bunlara mülk denmez. O’na meta, mal denir. Yine en küçük metadan en büyük mülklere kadar her şeyin maliki yüce Allah’tır.

Örneğin; göklerden en küçük virüs hücrelerinin çekirdeğine kadar her şey Allah’ın mülkünde yer alır. Geçmişte olanlara, gelecekte olacaklara Allah meliktir.

Annenin hangi cinsiyette, renkte çocuğu olmasında bir kararı yoktur. Anne, karnında taşıdığı bebeğe müdahale edemiyor. Allah’u Teâlâ ne isterse o olacaktır.

“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. (O) dilediğini yaratır. Dilediğine dişiler bahşeder, dilediğine de erkekler bahşeder.” (Şuârâ/49)

Yine bir örnek verelim. Gelecekte olacak şeyleri Allah bilir ve takdir eder. Kıyamet ne zaman kopacak. Melik olan Allah şöyle buyuruyor âyeti kerîmesiyle;

“Göklerin ve yerin ve ikisi arasında olan her şeyin mülkü kendisine ait olan (Allah) ne yücedir. (Kıyamet kopacağı) saati bilmek de O’nun yanındadır ve siz O’na döndürülüp götürüleceksiniz.” (Zuhruf/85)

Allah’u Teâlâ öyle bir meliktir ki; hiçbir şeyi O’ndan gizleyemezsiniz. O görünen ve görünmeyen her şeye hükmeder.

“Göklerin ve yerdekilerin hepsi Allah’ındır. İçinizdekini açıklasanız da, gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker. Dilediğini bağışlar, dilediğine azâb eder. Allah her şeye kâdir’ dir.” (Bakara/284)

Allah yaratır, her şeye kendi kurallarını koyar. Bu şu demektir. Her şey yaratılan fıtrat üzeredir.

“(Allah) geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar. Güneşi ve ayı emri altına almıştır. Her biri belirtilmiş bir süreye kadar akıp gidiyor. İşte Rabb’iniz Allah budur. Mülk O’nundur. O’ndan başka yalvardıklarınız ise bir çekirdek zarına bile sahip değillerdir.” (Fatır/13)

Tüm âlemler Yüce Allah’ın malikiyetini kabul etmiştir.

“Göklerde ve yerde bulunanların hepsi Allah’ın şanının yüceliğini anmaktadır. Mülk O’nundur. Hamd O’nundur. O, her şeye kâdir’dir.” (Teğabün/1)

Bu âlemler içinde insan âlemi de Yüce Allah’ı tespih etmeli, O’nun hükümran ve melikliğini kabul ederek hamd etmelidir.

“Göklerin ve yerin mülkünün Allah’a ait olduğunu bilmedin mi? (O) dilediğine azab eder, dilediğini bağışlar. Allah her şeye kâdir’dir.” (Mâide/40)

Eğer bu konuda kendini istismar ederse insanoğlu, unutmasın ki melik olan Allah’ın elindedir; yaşamak ve ölmek. O yaşatırken de, öldürürken de bunun hesabını sormaya kâdirdir. Gazabı dünyada da, âhirette de sana ulaşabilir.”

“Göklerin ve yerin bütün mülkü O’nundur. Yaşatır, öldürür. O, her şeyi yapabilir.” (Hadîd/2)

İnsanoğlu bir süre yaşayacak ve her yaratılan gibi yaratıcısına dönecek ve hayatının hesabını verecektir..

“Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Bütün işler Allah’a döndürülecektir.” (Hadîd/5)

Hiç düşündünüz mü? Yaşantınızın yani hayatınızın hesabını yalnızca O’na vereceğinizi. Çünkü O öyle bir meliktir ki hem bu dünyanın, hem de âhiretin melikidir.

“Meliki yevmiddin” (Din gününün sahibi) (Fatiha/3)

“İşte o gün gerçek mülk Rahmân’ındır. (bütün hükümranlık yalnız O’na aittir) ve o (gün) kâfirler için çetin bir gündür.” (Furkan/26)

Bu saydığımız ayetlerle de anlaşılacağı gibi Allah’u Teâla yarattı, fakat mülkünü ve içindekilerini  başıboş bırakmadı. Taştan hücreye kadar, galaksiden toprağa kadar, ana rahminden kabirlere kadar her şeye kurallar koydu. Onlara mülkünde rızık verdi, yol gösterdi, vahy etti. Arının bal yapması, ineğin süt vermesi, senin kalbinin kaç atması, alyuvarların ne kadar Fe (demir) taşıması, kaç kelebeğin ölmesi, kaç insanın ne öğrenmesi… Her şeyi ama her şeyi ilmiyle, kudretiyle, kararıyla, rahmetiyle, lütfüyle, şahit olmasıyla ve sayamadığımız tüm sıfatlarıyla onlara hükmetti. O mülküne hâkimdir. Gücü yetmeyen bir melik, ilmi yetersiz bir melik veya mülkünde olup bitenlerden habersiz bir melik değildir Allah.

Yüce Allah kûddüs olduğuna göre, O, melik olmasında da kûddüstür. O mülkü olmayan hükümdar da değildir. Ya da düne ve yarınlara hükmetmeyen bir melikte değildir. Ya da yarattıklarını hesaba çekemeyen bir melik değildir. Ya da herhangi bir konu kendisine ağır gelen bir melik değildir. Hiçbir şey O’nu zorlamaz, yorulmaz, kararsız bırakmaz.

Melik, her şeye hükmeder, mülküne dilediği gibi karar kılar. Mülkündekilerin ihtiyaçlarını bilir ve dilerse giderir. Rızık, lutuf, yaratmak, takdir O’nun elindedir. Adaletsiz davranmaz. Cemal sıfatları olduğu gibi, celâl sıfatları da vardır. Ödüllendirmeye de, cezalandırmaya da O hükmeder. O, her âlemin (ruhlar âlemi, melekler âlemi, berzah âlemi, cinler âlemi, göklerdeki ve yerdeki tüm âlemlerin) sahibidir.

“Allah her şeyin yaratıcısıdır, O her şeyin yöneticisidir.” (Zümer/62)

Yüce Allah yine rahmetindendir ki halife olarak ünvanlandırdığı insanoğluna mülkünde sınırlı yetki ve haklar vermiştir. Bu yetki ve haklar Kur’an-ı Kerîm’de yer alan ayetlerle sabittir. Bu yetki ve haklar Allah’ın hudutları olarak verdiği, helal ve haram tasarruf yetkileridir. Bu sınırlı yetkiyi yalnızca insana vermiştir. O halde insanoğlu Allah’u Teâlâ’nın verdiği izine göre yeryüzüne hükmedecek, tasarrufta bulunacak ve yeryüzünü imar edecek.

Melik olan Allah’ın hem insanlar üzerinde, hem de varlıklar (hayvan, bitki, toprak, su…) üzerindeki kararı böyledir. İstediği gibi tasarruf kararlarını verir. Kimse karşı koyamaz, müdahale edemez. İnsan, verilen cüzî yetki ile bu kararları uygular. Örneğin; bir hayvan kesip onun etinden, derisinden yararlanabilirsin. Ancak bu hayvan domuz olamaz, leş olamaz. Helâl hayvanlardan olduğu gibi üzerine Allah adı anılarak kesilecek.

“Allah size leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur kalırsa (başkasına) saldırmadan ve sınırı aşmadan (bunlardan) yemesinde bir günah yoktur. Muhakkak ki Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” (Bakara/173)

Melik olan Allah (cc) sınırları çizerek kullarına hangi hayvanları, hangi şartlarda nasıl kullanacağını belirtti. İşte insan bu kararı ile yeryüzünde yaşam tarzını belirler. Unutmayalım El-Melîk olan Allah hem Kahhar, hem de Rahîm’dir. Bu sınırlara dikkat etmediğiniz takdirde o hayvandan yararlanmanıza onay vermiyor. Bu durumda O’nun iznini almamış olursunuz.

Tarlanız var, ekiyorsunuz. Nasıl ekmekten tutun, ürün toplanıncaya kadar yapılan işlemler Allah’ın iznine göre olmalıdır. Örneğin; tarlanızı ekerken tohum veya gübre için bankadan faiz çekerek tarlanızı ektiniz mi? Ekmiş iseniz, bu davranışınız Allah’ın izni ile olmadığı için yargılanacaksınız, ahiret gününde. Ya da ürününüzü toplarken zekâtınızı vermek, o ürünü kullanabilme iznini size getirir, Yüce Allah’ımızdan.

Ya da çocuklarınıza nasıl davranmalısınız? Onlarda Allah’ın mülkünde ve O’nun kararlarına göre olmalıdır, davranışlarınız. Çocuklarınıza nefsinizin istediği gibi davranamazsınız. Onlar sizin ne kölelerinizdir, ne de malınız. İstediğiniz gibi ne ezebilir, ne de yüceltebilirsiniz. Çocuk eğitimi de Allah’u Teâlâ’nın gösterdiği şekilde olmalıdır. Bununla ilgili nice ayetler vardır. Onları burada sıralamak istemiyorum. Ama Rabb’imizin ifadelerine bir göz attığımızda bu çokça çıkar karşımıza.

Ya da siz bu dünyada gelişigüzel “Dün dündür, bugün bugündür” deyip hedefsiz yaşayamazsınız. İstediğin şekilde yaşamak sana verilen yetkiyi kötüye kullanmak anlamına gelir. Çünkü sende Allah’ın mülkündensin.

O’nun izin verdiği sınırlar içinde yaşamalısın. Senin hayatın, nefesin, görmen, duyman, düşünmen, hissetmen, yemen, içmen, uyuman, ömrün, eşin, çocuğun, işin, evin, okulun, hayatında neyin varsa, neyi kullanıyorsan, bildiğin ve bilmediğin her şey Allah’ın mülkündendir. O halde melikin izin verdiği şekilde yaşamalısın. O melik Rahmân’dır, Rahîm’dir, Vedût’tur, Gaffar’dır…

Allah seni mağfiretine ve rahmetine çağırıyor. Senden bunu isterken kendisi için değil, yine senin için istiyor. Sen O’na muhtaçsın. O Melik’tir, Samed’tir. O sana muhtaç değildir. O senin Rahîm olan Melîk’in. O’ndan başkasına tabî olamazsın. Yaşama tarzı kararını, O’ndan başkasına veremezsin. Şeytan da Hz. Âdem’e (as) fısıltı vererek O’nun hedefini saptırmaya çalıştı.

“Nihayet şeytan ona fısıldayıp “Ey Âdem! Sana ebedilik ağacını ve yok olmayacak bir hükümranlığı göstereyim mi?” dedi.” (Tâhâ/120)

İşte şeytan veya şeytan karakterine bürünen insanlar sana hedefini ve yaşama tarzını sunacak birçok alternatif yollar gösterebilirler. Fakat sen gerçek Melik’in kim olduğuna karar verirsen hayatın boyunca imtihanlardan başarılı geçersin.

“Fır’avn kavminin içinde seslenip dedi ki; “Ey kavmim Mısır mülkü ve şu altından akıp giden ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?” (Zuhruf/51)

Fır’avn gibi hayatınızda birçok insan –bu arkadaş, komşu, akraba, eş, anne-baba, amir, başkan, atalar vs.- olabilir. Hayatınıza hükmedebilir, yolunuzu değiştirebilir, sizleri yönlendirebilirler. Fakat sizler Melik’in kim olması gerektiğini düşünmelisiniz. Hayatınızı yönlendirenler hangi sıfatları taşıyorlar? Kendi kendinize sorun.

ÇEVRENİZDEKİLER MELİK OLMA SIFATLARINI TAŞIYORLAR MI?

Yaratılan hangi varlığın kendisine ait mülkü var. Melik olanın mülkü olmaz mı? Tabii ki vekâleten sahip olanları asaleten sahibi olarak düşünemeyiz.

-Mülkü kim yaratıyor?

-Mülktekilerin ihtiyaçlarını kim karşılıyor?

-Mülktekiler neler yapıyor, her ayrıntısına kadar her şeyi biliyorlar mı? O sahteci meliklere soruyorum. Yeryüzünde değil sadece kendi bahçelerinde kaç tane ve kaç çeşit kelebek yaşıyor. O kelebeklerden kaçta kaçı hasta? Kelebeklerin yaşı ne? Günde kaç tanesi doğuyor, ölüyor?

-Mülkte nasıl hükümler veriyorlar. Verdikleri hükümler yaratılış amacına uygun mu? Onların hayatlarına cevap veriyor mu?

-Mülkünde olup bitenlere hükmedebiliyor mu? Örneğin bir canlının yaşamasına ve ölmesine engel olabiliyor mu?

-Mülkündekileri hesaba çekebiliyor mu?

Bu soruları çoğaltabiliriz. Önemli olan şunu anlamamızdır. Eksikliklerle donatılmış olan varlıklar Melik olamaz. Kendisi bile yaratılmış iken neyin Melik’i olabilirler. Melik ancak Allah’tır. Allah’ın verdiği yetki ile varlıklar ancak donanabilirler.

Tarihte bazı insanlar Allah’u Teâlâ’nın kendisine verdiği mal ile kibirlenip, mülk sahibi olarak kendilerini nitelendirmişler. Kimi evlat çokluğu, kimi mal çokluğu ile azmaya başlamışlardır. Kendi konumlarını unutarak diğer insanları kendilerine boyun eğdirmeye çalışmışlar. Fır’avn, Nemrut, Ebu Cehil, Ebu Leheb, Lenin, Stalin, bugün de Ahmetler, Mehmetler… Allah’ı yaratıcı olarak bilmişler, lâkin melik olduğunu göz ardı etmişler. Böylece şirk işlemişler. Oysaki

“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Yaşatan, öldüren O’dur. Sizin için Allah’tan başka ne bir dost, ne de yardımcı yoktur.” (Tevbe/116)

O halde nasıl göklerdeki ve yerdeki tüm varlıklar Allah’a boyun eğiyorsa, yeryüzündeki tüm insanların nasıl yaşaması, yönlendirilmesi ve yönelmesi de Allah’ın istediği şekilde olmalıdır.

“Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler, gerçekten onlar ziyana uğrayanlardır.” (Zümer/63)

Allah’ın iradesi, insanların iradesinin üzerindedir. O halde insan iradesini, Allah’ın iradesine uygun kullanmalıdır. Yoksa O, mülkün de kararlarını değiştirebilir de.

“De ki; Allah’ım (ey) mülkün sahibi mülkü dilediğine verir, mülkü dilediğinden alırsın…” (A. İmran/26) DR. ALİ YETKİNER

http://www.incivemercan.com/la-melike-illa-el-melik/
          Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn

          Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

 

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 21 Nisan 2016 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: