RSS

ESMA DERSLERİ – 9 – MÂLİKÜ’L-MÜLK

12 May

Malik el Mülk

{{“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

BismillahirRahmanirRahıym}}

MÂLİKÜ’L- MÜLK

Bu dilediğini memleketinde istediği gibi yürüten demektir. İstediği zaman var eder istediğinde yok eder, istediğinde bırakır.

Mülk’ün buradaki anlamı, Memlekettir. Malik, ise tastamam bir kudrete sahip olan manasınadır.

Varlık âleminin bütünü tek bir memlekettir. O ise bu memleketin (ülkenin) sahibi.

Varlık âleminin tek bir memleket sayılması, içinde bulunan varlıkların birbirlerine bağlı olmasından ileri gelmektedir. Bunlar, bir bakıma her ne kadar çok görünürlerse de diğer yönden bir sayılırlar.

Tıpkı insan gibi. İnsan hakikatin bir memleketidir. Lâkin bu memleket birçok azadan teşekkül etmektedir. Bu azalar birbirlerine yardım ediyorlar ki, insan hakikatinin istekleri yerine gelsin. Bu itibarla bu, tek bir memleket olmuştur.

İşte bütün âlem de tek bir şahıs gibidir. Âlemin eczası, tek bir gaye için birbirlerine yardımcı olan o şahsın azalan gibidir.

Allah’ın ihsanı, bütün âlemde tam mânâsı ile gerçekleşsin diye bu ecza-i âlem devamlı surette bir birlerine yardım etmekte, yekdiğerlerini tamamlamaktadırlar.

Bütün âlemin yeknesak oluşu aynı nizam ve intizam içinde bulunuşu itibarı ile tek bir ülke sayılmıştır. Bu ülkenin sahibi de hiç şüphe yok ki, yalnız ve yalnız: Allah’tır.

Kulun ülkesine gelince, onun ülkesi bedenidir. O gerek kalbine ve gerekse diğer azalarına söz geçirebilirse, kendisine verilen kudret nispetinde, kendi ülkesinin sahibi olur. (İ. Gazali-Esma’i-Hüsna şerhi/171-172)

*************************************************

MÂLİKÜ’L- MÜLK

Taalluk

Allah’ın rububiyyeti karşısında, ubudiyyete yönelmek amacıyla bu isme ihtiyaç duyulmaktadır Bu O’nun mülkü olmanın ötesindedir.

Tahakkuk

Mâlikü’l Mülk, mülkünde herhangi bir kölelik veya özgürlük düşünülemeyen mülkünde herhangi bir şekilde aleyhinde bir delil oluşturulamayan demektir. Eğer böyle bir kanıt ileri sürülse, mâlik, memlûk hükmüne geçer. Zira Allah Tealâ şöyle buyurmuştur; “De ki kesin ve açık delil ancak Allah’ındır.” (En’am/149).

Taalluk

Bir kul kendi nefsini Allah’ın mülkü olarak görürse, kendisi aleyhinde hiçbir şey ileri sürülemez ve hiçbir gün özgürlükle vasıflanamaz. Zira hiçbir şey onu kendisinden uzaklaştıramaz. Bu haliyle o kimse Mâlikü’l mülk olur. (İbn. Arabi- Allah’ın isimlerinin sırları ve manalarının keşfi/140)

************************************************************

MÂLİKÜ’L- MÜLK

Kâinat belli bir amaç için yaratılmış olan ve bu amacı ifa etmekte olup birbiriyle ahenk içerisinde var olan parçalarıyla bir bütündür. Allah Tealâ; “Gizli bir hazine idim, bilinmeyi istedim, o sebeple mahlûkatı yarattım” buyurmaktadır. Bu yüzden yaratılışın amacı ve işlevini yaratanı bilmek, bulmak ve yaratanla olmaktır.

İnsan küçük ölçekli bir kâinattır, kâinatta her ne varsa Âdem’de vardır. İnsan ayrıca Allah’ın en ulvi mahlûku ve halifesidir. Allah bundan dolayı tayin edilmiş bir süre dahilinde bazı kullarına Mülkler, araziler, servetler ihsan eder ve onların bunlar üzerinde hükmetmelerine müsaade eder.

Allah bazı kullarına o mülklere nasıl hükmedeceğinin ilmini de verir, böylece mülkleri büyüyüp gelişir, kârları ziyadeleşir. Onlara kendi nefs ve bencilliklerine tabi olmayı yasaklar. Böyle yapmaları onları sadece azaba götürür. Kendi nefs ve bencilliklerine kul olur ve uhdelerinde emanet olarak bulunan serveti kendilerine kullanırlarsa ölümle beraber her şeylerini kaybederler. Müflis bir şekilde kalakalır ve cehennem zindanlarına sürülürler.

İnsanlar Allah’ın kanunlarını kendilerine emanet olarak verilmiş olan O’nun mülkünde ve kendi nefslerinde tatbik ederlerse ve sadece O’nun rızası ve hatırı için hükmeder ve infak ederlerse, mülkün hakiki sahibi onlara ihsan ettiği geçici mülkü ebedi ahire mülküyle değiştirir.

Abdülmâlikü’l-mülk o kuldur ki Allah’ın mülkü üstündeki kudretini müşahede eder. O yüzden Allah’ın, kâinatı ve insanları idare etmekte kendisini halifesi olarak kullandığını fark eder. Bu farkındalık onu kâmil kul olmaya götürür ve Allah’ın, bu kulun üzerinde ki ikramları dünyevi olarak ta zirvelere yükselebilir. Böyle bir kimse Allah’tan gayrisine bel bağlamaz ve O’nun hakiki sultan olduğunu bilir. Ve hakiki bir kul olmaya çalışır ki kulluk bütün insanların erişmeye çalıştığı en yüksek makamdır.

Bu ismi günlük olarak zikreden mü’minler rızıklarını ummadıkları yerden artırabilirler. Akıllarındaki şüpheler yakîne inkılap eder. Onların idaresi altındaki insanlar da onlara keyifle hürmet gösterir ve itaat ederler. (T. Bekir Bayraktaroğlu- Esmaü’l-Hüsna/170-171)

***************************************************************

MÂLİKÜ’L- MÜLK

“Mâlikü’l-mülk: “Dünya ve ahiretin mülkü, yalnız Kendisine ait olan” demektir. Yalnız bir Medenî ayette

Kulillâhumme mâlikel mülki tü’til mülke men teşâu ve tenzi’ul mülke mimmen teşâ’ (Âl-i İmrân/26) geçer.

Demek ki Kur’an; sıfat, mastar ve fiil şekilleriyle hükümranlığı Allah’a tahsis etmeye büyük önem vermiştir. Başından sonuna kadar, O’nun bu vasfını hatırlatmıştır. Onun “Hükümran” olarak tanıtılmasına bazı felsefî düşünceler bir anlam vermeyebilirse de, beşerî realitenin başka türlü olduğunu anlatmaya çalışacağız.

Hükümdar kültü, özellikle eski dünyanın hemen her tarafında rastlanan bir tezahürdür. Anlaşılan insanlık, hükümranlıkla Ulûhiyette birbirinden ayrılmaz iki kavram bulmaktadır. Denebilir ki, hükümdarlar kendilerini halklarına kabul ettirmek için, bir İlâhî kaynağa dayanıyor göstermişlerdir. Yahut hâkim olanların, raiyyelerini kendilerinin kulları, kendilerini de onların tanrısı gibi görmek istedikleri söylenebilir. Başka şeyler de düşünülebilir. Şimdi serdedeceğimiz tarihî gerçeklere bakarak, biz daha çok, birinci ihtimalin, yani insanların tanrılıkla hükümranlığı ayrılmaz kabul etmelerinin doğru olduğunu kabul ediyoruz.

İnsan, taptığı Tanrının Hükümran olmasını, hükmünü yürütmesini beklemektedir. Kendisine hükmeden beşerî varlıkların hükümranlığına, ancak ilâhî bir esasa ve izne dayandıkları düşüncesiyle, tâbi olmak istemektedir. Eski Mısırlılar nezdinde Firavun, tanrının oğludur. Yaşadığı sürece, tanrı Horus ile eşit tutularak, tanrı sıfatıyla kendisine tapınılması gerekirdi. Çinlilere göre Tanrı “Cihan hükümdarı”dır; yerdeki kral, semâvî Hükümdar’ın temsilcisidir. Yerdeki Kral ancak, bu unvanla halka emretme yetkisini haklı gösterebilir. “Sümerlerde, hükümdarlık gökten iner”, kral, Tanrı Anu’dan iktidarını alır. İşte bundandır ki, yalnız hükümdar halkı temsilen Onu çağırabilir, sıradan adamlar değil. Babil ve Asur’daki siyasî rejim, daima bir teokrasidir. Bütün iktidar bir Tanrıdan veya tanrılardan gelmektedir. Orta Asya ve kuzey kutup bölgesi kavimlerinde Tanrı, “Han”, yani kâinatın Hükümdarıdır. Moğollarda da böyledir. Fakat Tanrı, âlemi doğrudan doğruya değil; yerdeki temsilcileriyle, Hanlarla idare eder. Mengü Han, Fransa kralına yolladığı mektubunda: “Ebedî Tanrının emri böyledir; Gökte bir tek ebedî Tanrı vardır, yerde de yalnız bir hüküm bulanacaktır: Tanrı’nın oğlu Cengiz Han”. Ural Altay bölgesinde, Tatarlarda Yüce Semâvî Tanrı, “Han” yani Hükümdardır. Brahmanlar, kralı takdîs ederlerdi.

Hindistan’daki Semâvî Tanrı Varuna hükümdardır. Hükümdar-Tanrı’dır. Zerdüştlükteki tek Tanrı Ahura-Mazda da, “Hükümran Tanrı”dır. Bazı Afrika topluluklarında kral mukaddes veya ilâhî telâkki edilir. Yunanistan’da Zeus’da da hükümranlık vasfı vardır, krallar otoritelerini ondan alırlar.

İtalya’da Jupiter, mutlak hükümdar idi. Japonya’da, Mikado güneş tanrıçasının soyundan gelmedir, hem kral, hem baş râhiptir. İlâhî nesnenin cisimleşmiş şeklidir. Bir Japon, bütün hallerde Mikado’nun (kralın) irâdesine itaat etmeye mecburdur. Mikado kültü, halen Japonya’da mevcuttur.

M.Ö. 6. yılda, Yahudiler Filistin’de Galile (el-Halil) bölgesinde Roma idaresine karşı ayaklanırlar; zira Tanrı, onların tek Hükümdarıdır. Çünkü Yahudiler, Allah’ı Kral olarak nitelerler. Keza Yahudiler, krallarının Tanrı ve halk tarafından seçilmesi gerektiğine inanırlardı. İsrail’de kral, ilâhî bir kuvvete sahip olup Yahova tarafından yahut Yahova’nın işaretiyle halk tarafından seçilmiştir (Kur’an’da Bakara/247’de Tâlût’un, onlara Allah tarafından kral olarak gönderildiği bildirilir). “İmparatora tapınma (cesarisme), Roma devletinde bütün din mensuplarının imparatora ve yurda bağlılıklarını sağlayan bir inanma ve tapınma sistemidir. Sistem, Jül Sezar’ın ölümünden sonra kurulmuştur. İlk Hıristiyanların işkence görmeleri, bu tapınmaya katılmamaları yüzünden olmuştur. Hz. İsa, kendisini Yahudilerin kralı olarak kabul ediyordu. Onu tanrılaştıran Hristiyanlar, kendisini “insanlığın ve kâinatın hükümdarı” olarak görürler. Çokça, rûhânîleştirilen “Allah’ın melekûta” (Royaume de Dieu), Hristiyanlıkta en önemli yeri işgal eder. Pater duâsında: “Melekûtun gelsin” denir. Hıristiyanlarda “Semâvî Peder”, her şeyden önce Mâlik (Kral)dır.

Dinler tarihçisi M. Eliade, dünyanın hemen her yerinde, ayrı ayrı toplulukların inandığı Yüce Varlıkların, neticede unutulup gölgede kaldığını birçok örneklerle gösterdikten sonra, Ulûhiyette hükümranlık kavramı hakkında diyor ki: ‘Bazı semâvî Tanrı’lar, hükümran Tanrı olarak tecelli etmek suretiyle, dinî aktüalitelerini korur veya güçlendirirler, Panteonda, kendi hâkimiyetlerini korumayı pekiyi başaran Tanrılar, işte onlardır (Jupiter, Zeus, T’ien). Monoteist inkılâplar da işte onları lehine olarak meydana gelmiştir: Yahova, Ahura-Mazda gibi’.

Bu dünya turundan sonra, insanın “Hükümran” olan bir Tanrı’ya ve yalnız Ona kulluk etmek üzere yaratıldığını anlamamak mümkün değildir. Mutlak ve Gerçek Hükümdarı (el-Melikü’l-Hakk) bulamayınca, uydurduğu tanrılara bu vasfı verdiği görülmektedir. Bu vasıfla tecellî etmeyen Tanrının da unutulduğu gerçeğini hatırlayacak olursak, Allah’ın Kendisini hükümranlıkla nitelemesinin hikmetini anlamamız çok kolay olacaktır.” (Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 130-132)

**************************************************************

MÂLİKU’L-MÜLK

MÂLİKU’L-MÜLK: bütün varlık âleminin tek ve mutlak hâkimi, kendi yarattığı varlık âleminde sınırsız, sonsuz tasarruf yetkisi kendine ait olan mutlak varlık. Varlıkta tek hükümran. İster mülk ister milk kökünden türesin, malik oluş, bilhassa Allah (cc) için olunca sınırsız ve sonsuz bir irade, mutlak bir kudret, kesin bir tasarruf yetkisi, varlığı kuşatan bir ilim, engelsiz bir hâkimiyet ifade eder.

Buna göre mülk Allah’ındır. Hikmetine ve adline uygun olarak dilediğini, dilediği şekilde yaratır. Yaratmak istediği şey, “Kün” emri ile yaratılış ve işleyiş kanunlarına programlanmış olarak hemen oluverir. Allah göklerde ve yerde yani evrende kendi dilediği tabii, fiziki, astronomik, binlerce çeşit kanun ve nizamları koyarak, onların belli ve şaşmaz düzenlerle islemelerini sağlamıştır. Bu kanunları ve nizamları değiştirecek hiçbir güç yoktur. Öte yandan Allah âlemde her an dilediğini dilediği şekilde var etmeğe devam etmektedir. Yaratmasına hiç kimsenin aksi yönde bir müdahalesi yoktur ve olamaz. Kendinin dileyerek müsaade etmesi hali müstesna. Her şeyin üzerinde olduğu gibi bizim üzerimizde de mutlak tasarrufunu sürekli müşahede etmekte, en azından hissetmekteyiz.

Nitekim daha önceki konularda ifade ettiğimiz gibi kendi yaratılışımız üzerinde kendi irademiz veya bizim dışımızdaki her hangi bir kimsenin, vasıtalıktan başka hiçbir rolü ve hiçbir tasarrufu yoktur. Doğduğumuz cağı ve zamanı, anamızı babamızı, cinsiyetimizi, güzellik çirkinliğimizi boyumuzu posumuzu, genlerimizin anne rahminde determine edilmesini sağlamamız mümkün olmamıştır.

Biyolojik isleyişimiz üzerinde de en küçük bir rolümüz yoktur. Allah mademki mutlak hükümdardır, mademki iradesi sınırsız, kudreti mutlaktır, iradesini yönlendirebilecek, kudretini engelleyebilecek hiç kimse yoktur. O halde mülkün hükümranlığında mutlak tasarruf sahibidir. Dilemesi kendince bilinen bir hikmet olarak, yaratması var etmesi ise Lütfu, keremi, ihsanı, şefkati yanında mutlak adaletinin bir tecellisi olarak dilediğine fazlından ve rahmetinden ihsan eder. Dilediğini doğruya ve doğruluğa hidayet eder. Dilediğine hesapsız rızk ihsan eder. Dilediği kuluna hükümranlık, idarecilik, dilediğine hikmet ve ilim ihsan eder. Dilediğinin günahlarını affeder, dilediğini affetmeyip cezalandırır. Ana rahminde dilediğine dilediği sekli, sureti verir. Güç durumlarda dilediğine yardım eder. Dilediği kimseyi dilediği zamanda, mekânda, muhitte ve dilediği kimseler aracılığı ile yaratır. Dilediğine peygamberlik verir. Dilediğine velilik verip kendine dost edinir. Tasarrufu kendine ait olan yeryüzüne dilediği kimseleri mirasçı kılar. Dilediğini kalbinden kızgınlığı, buğzu kini giderir. Allah dilediğini seçer ve yaratır. Yarattıklarının yaratılışı seçme hakkı yoktur. Allah dilediğini kendine seçer ve kendine iletir.

Tamamı ile ayet mealleri olarak yazdığımız, ayetlerin dışına hiç çıkmamağa özen gösterdiğimiz bu hususları örnek ayetlerle meal olarak özetlemek gerekirse, Allah buyuruyor ki;

1– Göklerde, yerde ve ikisi arasında ne varsa hepsinin mülkiyeti Allah’a aittir. O dilediğini yaratır ve Allah her şeye tam manasıyla kadirdir.” (Maide/17)

2– Göklerin ve yerin mülkü yalnız Allah’ındır. O diriltir ve öldürür. Sizin için Allah’tan başka ne bir dost, ne bir yardımcı vardır. (Tevbe/116)

3– Çocuk edinmeyen, hakimiyette ortağı bulunmayan, acizlikten dolayı bir dosta ihtiyacı olmayan Allah’a hamd ederim de ve tekbir getir.” (İsra/111)

4– Göklerin ve yerin mülkü, hâkimiyeti Allah’ındır. Dilediğini yaratır: dilediğine kız çocukları, dilediğine oğlan çocukları bahseder. Yahut onları kız ve erkekler olarak çift yaratır. Dilediğini de kısır kılar. (Şûra/49-50)

5– O gökleri ve yeri altı gün (devre) de yaratan sonra arşın üzerine istiva edendir. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Bütün isler, oluşumlar ancak O’na dondurulur.” (Hadîd/4-5)

6– Bilmez misiniz ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsinin mülkiyeti, hükümranlığı Allah’a aittir. Dilediğine azap eder ve dilediğini bağışlar. Allah her şeye hakkı ile kadirdir.” (Maide/40)

7– Allah geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar, (karşılıklı uzatıp kısaltır). Güneşi ve ayı emri altına almıştır. Her biri belirtilmiş bir sureye kadar akıp gider. İste Rabbiniz Allah. Mülk ve hükümranlık O’nundur. O’nu bırakıp ta kendilerine yakardığınız ise bir çekirdek kabuğuna bile sahip değildir.” (Fatır/13)

8– Sizi de annelerinizin karnında üç katlı karanlık içinde çeşitli safhalardan geçirerek yaratıyor. İste bu yaratıcı, Rabbiniz Allah’tır mülk ve hükümranlık O’nundur. O’ndan başka ilah yoktur.(Zümer/6)

Bize ait olduğunu sandığımız dünya mülkü, hâkimiyeti, hükümranlığı gerçekte Allah’a aittir. Mülk bırakıp gidenin değil kalanın olur, faninin değil bakinin olur. Biz mülke sahibiz sanıyoruz, iyi düşünürsek görürüz ki mülk bize sahiptir. Zihnimizde, aklımızda, hissimizde hâkimiyet kurmuştur. Bütün zamanlarımızda, rüyamızda bile bizi kendi ile meşgul etmekte, ardına koşturmakta, idealimiz olmakta, hayatımızın gayesi haline gelmektedir. Biz mi ona sahibiz o mu bize? Biz mi ona hâkimiz o mu bize?

Hâlbuki fani olan bizler de, bizden daha uzun ömürlü olup mirastan mirasa uçuşup duran sonunda gerçek varisini bulan mülk te Allah’a (cc) aitiz. O’nun mülkünde, O’nun tasarrufunda, O’nun hükümranlığındayız Mülkün gerçek maliki Allah bizi mülke mahkûm eyleme, bizi mülke kul eyleme.

Bu ismi vird edinenler dünyayı reddetmezler terk etmezler ama mülke mahkûmiyet duygusundan kurtulurlar. Sıkıntı çekmez, maddi sıkıntı görmezler.

Yukarıdaki ayetler mülkün Allah’a ait olduğunu ifade etmekle beraber Mâlikü’l mülk olarak geçmemektedir. Kur’an ı kerimde Mâlikü’l mülk ismi bir tek ayette geçmektedir.

( Resulüm) De ki: mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini alçaltırsın. Her turlu iyilik senin elindedir.  Gerçekten sen her şeye kadirsin.” (A. İmran/26) (Fazıl TİYEKLİ- Kur’an da El Esmaü’l Hüsna)

**************************************************

MALİKÜL –MÜLK

A – Mâlikü’l-Mülk isminin lügat anlamı: Milk ve mülk mastarlarından türemiş olan Mâlikü’l-Mülk ismi, her türlü hükümranlığın sahibi, her şeyin üzerinde saltanat ve otorite sahibi anlamlarına gelmektedir.

B – Mâlikü’l-Mülk isminin ıstılah anlamı: Mâlikü’l-Mülk; dünya ve ahiretin mülküne sahip olandır. Mâlikü’l-Mülk; dünya ve ahiretin hükümranlığına sahip olandır. Mâlikü’l-Mülk; malı, nimeti ve otoriteyi elinde tutan ve dilediğine verendir. Mâlikü’l-Mülk; izzet ve şerefin yegâne sahibi olan ve onu dilediğine verendir.

C – Mâlikü’l-Mülk isminin Kur’an içerisinde incelenmesi: Mâlikü’l-Mülk ismi, Kur’an’da sadece bir kez geçmiştir: “De ki: Ey mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir ve dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye kadirsin.” (Ali İmran 26)

D – Mâlikü’l-Mülk isminin bize yüklediği görev ve sorumluluklar:

1-Her şeyin üstünde Rabbimizi otorite sahibi tanımalı ve o yüce hükümranın otoritesinden çıkmamalıyız.

2-Mülk, izzet ve nimet isteyeceğimiz zaman, bunları mülkün gerçek sahibinden istemeli, yeryüzü maliklerinden dilenmemeliyiz. Çünkü O, mülkü, izzet ve otoriteyi dilediğine verendir.

3-Kimi insanlar yeryüzünde birtakım otorite ve mülk sahibi olabilirler ancak bu onları kesinlikle Mâlikü’l-Mülk, yani bütün mülklerin gerçek sahibi yapmaz. “Mâlikü’l-Mülk” veya “Melikü’l-Emlak” isimleriyle insanları isimlendirmek yasaklanmıştır: ResulAllah (s.a.v) şöyle buyurdu:

“Allah katında isimlerin en çirkini, adamın “Melikül-Emlak (Padişahların padişahı) diye isimlenmesidir.” (Buhari, Edeb 114. Müslim, Adab 38.) (Dr. Ramazan Sönmez-el-ESMÂÜ’L-HÜSNÂ)

**************************************************

MÂLİKÜ’L- MÜLK

“Mülkün hakiki sahibi” Ezelden ebede mülkün sahibi ve hükümdarı ancak Allah’tır. Yerde ve gökte olanlar O’nundur ve her bir şey O’nun emr ü fermanı üzere ayakta durur. Yani mâlikiyetinde olsun, melikiyetinde olsun, O’na kimse ortak ve benzer olamaz.

İnsanlardan bazılarının hükümdar olması, mülklere mâlik bulunması, padişahlık tahtına oturması, hep O’nun vergisi ve keremidir. Yine bazı kimselerin çok çok zenginlikle nimetlen dirilmesi de elbet O’nun ihsanıdır. Fakat hem hükümdarların, hem de zenginlerin bu saltanatları ebedî değil, geçici bir şeydir. Cihanda bir padişah ne kadar uzun müddet saltanat sürse de sonunda tahtından kara toprağa düşecek, bütün mülkü elden gidecektir. Ancak kendisi bir kefenle kabre uzanacaktır.

Demek ki insanların mal-mülk sahibi, saltanat sahibi olmaları gerçek manada hükümdarlık değil, Allah’ın verdiği bir müsaadedir ve kullar için bunlar bir imtihandır. Bir kul, kendisine bahşedilen nimetleri, mülkleri Allah yolunda feda etmeyip nefs ü hevânın ve şeytanın emrinde akıtırsa, o kuvvetler, o saltanatlar, o nimetler elinden alındığı gibi, kendisi de en büyük cezaya uğratılır.

Âleme nice padişahlar gelmiştir ki, sonları dağdaki çobandan daha beter olmuştur ve yine nice hükümdarlar saltanat sürmüştür ki, gerçekten gıpta edilmeğe değer.

Meselâ: Şarkın büyük sultanı Selâhaddin Eyyûbî. Ölüm yatağına uzandığında kefeninin bir mızrağın ucunda sokak sokak gezdirilmesini ve halka şöyle nida edilmesini istedi: “Ey insanlar! Şarkın hâkimi Selahaddîn-i Eyyûbî ölmek üzeredir ve ahirete ancak şu bez parçasını götürebilecektir. İbret alınız!”

Gerçekten ibrettir! Ne “var ki, insanlar hadiselerden ibret almazlar. Zaten ibret alınmış olsaydı, aynı belalar tekrar insanların başına gelmezdi.

İşte insanların hükümdarlığı da kendileri gibi fanidir. Gerçek ve hakiki hükümdar ancak Allahu Teâlâ’dır. O, Mâlikü’l-Mülk olduğu için kulların elindeki de O’nun mülküdür. O kadar ki, kulun bizzat kendisi de O’nundur.

Sadece bu kâinat, bu gökler, bu denizler, bu güneşler O’nun değil, âhiret de O’nundur. Cennet onun rahmeti, cehennem O’nun azabıdır. Mahşer divanının hâkimi de O’dur. O gün yalnız O’nun merhamet ettikleri kurtulabilir.

Demek, bizim elimizdekiler muvakkattir. Hiç bir şeyimiz bâki değildir. Ancak bu nimetleri bâki yapmak, faniyi bâkiye tebdil etmek mümkündür. O da, nimeti verenin yolunda harcamakla olur.

Bir damla sudan peri gibi güzeller yaratan Allah’ın şanı pek yücedir. Yerde, gökte gerçek melik O’dur. Herkes O’nun kulu, her şey O’nun mülküdür. Arş-ı Kerim de O’nun hükmüne baş eğmiştir, Cebrail (AS.) da.

Ve Allah buyuruyor:

“Mutlak olarak mülk sahibi olan Allah, çok yücedir. Ondan başka hiçbir ilâh yoktur; kerim olan Arş’ın rabbidir.” (Mü’minûn/116)

A canlar! Allahu Teâlâ bizim Rabbimiz, Melikimiz, bir tek İlâhımızdır. Ondan gayri Hakk mâbud yoktur. Dünyamız da O’nu kudret elinde, ahiretimiz de. O halde, kul olmanın sırrını unutmamalıyız. Bizim başvuracak, gönül yaralarımıza merhem olacak bir başka merciimiz yoktur.

Evet,

Pay edilmeyen nedir, niceye bu didişmek?

Tek çare biliyorum: Allah aşkında pişmek!

(Mustafa Necati Bursalı, Esma-i Hüsna Şerhi, 276-279.)

***************************************************

MÂLİKÜ’L-MÜLK

Malikü’l-mülk bir malın sahibi demektir. Mülk sözünden maksat İse dünya ve ahiretin toplamı anlamına gelmektedir. Bu adı kuşatıp saran ve kıskançlığın manalarını inceleyen ilmî baskı veya kuşatımdır. Çünkü Mâlik ve memluk başkaca manaları ifade ederler.

Madem mülk, sahip olanındır, o halde zahirî olanların tümü Allah Teâlâ’nın mülkü yani malıdır. Bundan dolayı Allah Teâlâ dünya ve ahiret mülkünün sahibidir ve her malikin sahip olduğu nesne O’nun mülkü sayılır. Daha açık bir ifadeyle dünya ve ahiret mülkleri, Allah Teâlâ’nın malıdır. O Melik, dereceleriyle her şeye maliktir. Mülkün maliki ise bütün memleketlerdeki mülklere sirayet ederek yayılmıştır.

Şayet herhangi bir kimse: “Bu benim mülkümdür.” dese görünmez perde altında bulunan bir kimse, bu gibi sözü ancak yaratılanların dilin­den duymuş olur. Keşf ehli ise bu şekildeki sözü gerçeği konuşandan duy­muş olur ve mülkü Allah’a nisbet eder. Gerçeği konuşan ise yalnız Allah’tır.

Bazı tarikat ehline sorulur: “Kırk koyundan kaçının Allah’a verilmesi icap eder?”

Cevaben: “Bizlerden mi yoksa sizlerden mi? Bizlerde çok mik­tarda koyun bulunmaktadır.” derler. Kim bu sözü veya bir nesneyi tevhit etmeye nispet ederse sorusuna: “Mülkü Allah’a bağışladı veya verdi” der. Kim bunu kıskançlıklara ve gayretleri kaldırmaya nispet ederse sorusuna: “Şimdi manalı konuştun. Mülkün tümü Allah’ındır.” cevabını verir.

Bu­rada, mülk ile melik arasındaki fark anlaşılmaktadır. Her ikisi arasında mana yönünden yakınlık bulunmaktadır. Bu sebeple (Mâlikü’l-mülk) denilmiştir. Mülk sözcüğü ile Milk sözcüğünün her ikisini Mâlik sözcüğü toplamıştır. Şunu bil ki kim mecaz olarak değil gerçek olarak Hak Teâlâ’yı mülkün sahibi ve mâliki olduğunu bilirse, Onun yüce memleketlerinde ahkâmların gerçekliğine göre memluke itiraz etmemiş olur. Zira onların hükümleri Allah’ın gerçek hükümleridir. Çünkü Allah’ın eli mülkün kalbindedir.

Evet, bu anlattıklarımız hicap dili olsa da mülkün kalbi Allah’ın eli olup tasarrufu ilk olarak zihinlerde, daha sonra dış dünyaya nakletmiş olur. İşte Allah’ın hükümleri bunda geçerlidir, insanlar bu tasarrufu yaratılana nispet ederler. Hakikati bilen ise Yaradan’a nispet eder. Bundan dolayı bir söz vardır “Bunlar hidayet ehli padişahlar veya dalalet ehlinden olsa da, gerçeğin gözüyle insanlara bakanlar azarlanır, şeriat gözüyle ba­kanlar ise kın ve adavetle karşılanır.”

Nitekim delalet ve irşat anlamına gelen Hûda kelimesi, Allah anlamına gelir. Keza saptıran da yine Allah’tır. Bunların her ikisinin çevresinde tasarruf eden de Allah’tır. Şayet Yüce Allah’ın tasarruf hükmü iki çevrenin ahkâmından birini uzaklaştırırsa, o zaman Allah Teâlâ mülkünün sahibi ve maliki olamaz. Ama şeriatın za­hiri yapısı buna karşı gelir. Bu İse ilâhî hitabın örtülü akılların (Mahcubların) hal ve tavırlarına göre nüzulü, onlara hakikati göstermek içindir.

Peygamberler (Allah’ın selamı üzerlerine olsun) insanlara, akıllarının idrakleri ölçüsünde hitap etmelerini emretmişlerdir. Zira Malikü’l-mülk olan Allah Teâlâ’nın hükmü, mülklerindeki hal ve tavırlarında umumiyetle gerçektir. Zira şühûdî olan irfan nuru da bunun şahididir.

Efendimiz bir hadisinde: “Hak sahibinin bir sözü vardır ki, onu hak sahibi yapmıştır.” O şahsın mertebesinden hakkın, Allah Teâlâ’ya nispeti doğru olmasaydı, zaman ona söz söylemeye imkân vermezdi. Sonuç olarak mecaz olarak değil gerçek olarak denebilir ki, bütün işler Allah’ındır, ama konuşma dilinde işin yapısı başkasınadır.

İşte bu bir mecazdır. Buna göre Malikü’l-mülk’ün hakikatini incele ve onun toplayıcı Cami’ adına bak! Zira bu ad ona bütün mertebeleriyle, memleketleriyle, mülkleriyle, meliklerinin mertebelerini bir araya toplayarak hakkın hakikatini silip kaldırmıştır. Çünkü bunun zahiri ve vahdaniyetinin nurlarının parlaklığı da O’ndandır. Bu nurları müşahede edenler, yaratılanlar ailesinin yüzünü görmüş olur. Bu da ateşi yakmaya benzer. Belki de başkalarının yok edilmesini görmektir. Burada yakma fiili mecazdır. Başkaları ise gerçektir. Bununla Hak Teâlâ’nın Malikü’l-mülk adı bütün yönleriyle birlikte öğrenilmiş olur.

Hak Teâlâ’nın dünyada akranlarından biri de mecaz olarak değil gerçek olarak öğrenilmesi kolay olan Mâlikü’l-mülk adıdır. Aynı zamanda ahiret gününde de yine mecaz olarak değil gerçek olarak Mâlikü’l-mülk O’dur.

Şunu bil ki, gerek abbadlar (sürekli Allah’a tapanlar), gerek tasavvuf bilginleri Melik hazretlerinin ehlidirler. Arifler ise yanlış mâliki görürler. Gerçekçiler ise Mâlikü’l-mülk adının çevresindeki padişahlarla Allah’ın meleklerini görürler.

Allah’ın elçileri ise, mülklerin nispeti ile yaratılanlardan olan mülk sahipleri padişahlar hakkında söz ederler. Bu sözleriyle böyle akılları örtülü olanların düzeyine inmiş olurlar. Hakikate karşı hep birlikte kasten itiraz ederler. Onu batınen anlatmaya çalışırlar.

Bilgilerini (Allah’ın selamı üzerlerine olsun) peygamberlerden alan kimseler, Mâlikü’l-mülk adının yaratılanlarda (padişah ve mülkleri hakkında) mecaz olarak kullanıldığını bilirler. Gören göz kılavuz istemez.

Bu adın gerçek tasarrufunu mertebeleriyle gören, yüce Allah’ın mülkün sahibi olduğunu görür ve anlar. Daha sonra ilâhî isimlerin Mâlikü’l-mülk isminin gerçeğine girdiğini görür. Şayet padişah evvela hayretler içinde kalırsa o zaman Cebbar isminin aynı şekilde Mâlikü’l-Mülk’ün gerçeğine girdiğini görür. Şayet Cebbar adı Mülk sahibini kahretmiş olur­sa, Mu’ti adının gerçeği Mâlikü’l-mülk adının gerçeğine girer. Sıfat ve fiilî isimlerin anlamlarının tümü, tatavvudat, tasavvurat ve maneviy­atında Mâlikü’l-mülk adını izlemiş ve ona katılmış olur. Her adın Mâlikü’l-mülk adının gerçeğine girmesinin tayini çok kolaydır. Biz bu yönü özet olarak anlatmış olduk. Her kim nurlardan ise bu özet bir işaretle ona yeterli olur. Şayet kişi Allah’ın gizlilikler ehlinden olursa o zaman acaba nasıl olur? (A. Süleyman et-Tilmsâni- Esmaü’l-Hüsna/93-95)

Ve ahıru da’vahüm enil Hamdu Lillâhi Rabbil alemiyn.

 

Dualarının sonu da “Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun.” diye şükretmek olacaktır. (Yunus/10)

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 12 Mayıs 2016 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: