RSS

ESMA DERSLERİ – 10 – (el AZÎZ-2)

26 May

Azîz -2

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

BismillahirRahmanirRahıym

Elhamdülillâhi Rabbil Âlemîn, Vessalâtü vesselâmü ‘alâ Resulina Muhammedin ve ‘ala ‘alihi, ve eshabihi ve etba’ihi ecmaiyn.

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Tâhâ 25-26-27-28)

Rabbim, göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi. Düğümü çöz dilimden ki anlasınlar beni. Amin, amin. Değerli dostlar Allah’ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun, Selâmü aleyküm.

Öncelikle üzerimde ki selâmları tevdi edeyim, emanetleri yerine ulaştırayım. Avrupa’dan kardeşlerinizin, dostlarınızın, sevenlerinizin, parçalarınızın selâmını getirdim. Almanya’dan, Belçika’dan, Hollanda’dan gönüllerini gönderdi kardeşleriniz, zaten gönüllerinizi götürmüştüm. Hamdolsun güzel şeyler, gelişmeler oluyor, tohum toprağı buluyor, su tohumu buluyor ve ekilenler araya gitmiyor. Elhamdülillâh Allah Hayy ismi ile tecelli ediyor, ölüden diri çıkıyor, diriden daha diri çıkıyor. Vahiy yürekleri bulunca çöle dönmüş gönüller göle dönüyor ve bir kez daha anlıyor, bir kez daha inanıyor, bir kez daha görüyoruz ki vahiy ölmez, pörsümez yeni. Bir kez daha iman ediyoruz ki insanlık için daha iyi bir senaryoyu ancak vahiy yazar. Bir kez daha iman ediyoruz ki Allah vahiyle tenezzül edince insan, insan oluyor Elhamdülillâh.

Geçen dersimizde malûmunuz El Azîz ismi şerifini ele almış işlemeye çalışmıştık. 14. İsim sıfat olan El Azîz ismi şerifinin 2. Dersini yapacağız bugün. Geçen dersimizde mevzu yarım kalmış idi. Kur’an dan 3 ayeti dermeyan etmiştik. Bunlar; Fatır/10, Yunus/65 ve Nisa/139. Ayetleri. Bu ayetlerin ortak tarafı izzetin yalnızca, sadece Allah’a ait olduğunu bütünüyle, tamamıyla, cemi’an, innel ‘ızzete Lillâhi cemiy’an. (Yunus/65) Allah’a mahsus olduğunu görmüştük. Burada ki Lillâhi de ki “lâm” ın tahsis lam’ı olarak tıpkı Ve Lillâhil Esmâül Husna. (‘Araf/180) 4 yerde geçen esma-i hüsnaların Allah’a mahsus olduğu gibi en güzel niteliklerin Allah’a mahsus olduğu gibi. Tıpkı hamdlerde geçen El Hamdü lillâhi Rabbilalemîn. Lehül hamdü ve lehül mülk. El Hamdu Lillâhi Fatıris Semavati vel Ard ayetlerinde olduğu gibi işte o “lâm” ın işlevine sahip olduğunu, ona mahsus olduğunu ve sadece tahsis etmediğini cemi’an te’kidinin bütünü kapsadığını tümüyle izzet ve şerefin Allah’a ait olduğunu öğretmişti bu ayetler.

Ama bir başka ayete gelmiştik. Münafikun/8. Ayetine. Şöyle söylüyordu ayet; Yekulûne lein reca’na ilelMediyneti leyuhricennel e’azzu minhel ezel. Onlar dediler ki, Kim onlar? Sureye adını veren münafıklar. Tabii aslında bunu söyleyen kişi bir kişi Abdullah bin Ubey bib Selûl, Medine münafıklarının reisi. Fakat ilginçtir bunu söyleyen bir kişi olmasına rağmen Kur’an sanki çok kişilermiş gibi söylüyor. Neden acaba? Hayır, münafık iki yüzlüdür de ondan. Dolayısıyla iki yüzlümüdür, iki yüz yüzlümüdür yüzü biz sayamayız ki. Ancak kalplerin özünü bilen, ‘Aliymun BiZâtissudur olan Allah sayar. Onun için münafık tek kişilik değil, çift kişilikli, çok kişilikli,,! Yani münafık kişiliksizdir aslında bu manaya gelir. Parçalanmış kişilik. Parçalanmış kişilik kişilik olmaktan çıkıyor.

Şahsiyet, zaten adı üstünde teşhis edilebilendir şahsiyet. Teşhis edilemiyorsa şahsiyet yoktur ikisi de aynı köktendir onun için kullandım. Bir kişi söylüyor bunu, söyleyen de belli, ama sanki birden fazla kişi söylemiş gibi nakletmesi münafığın birçok yüzünün olduğuna bir ima olsa gerek diye düşünüyorum, herhangi bir yerde okumuş, görmüş değilim, benim yaklaşımım bu.

Yekulûne lein reca’na ilelMediyneti leyuhricennel e’azzu minhel ezel. (Münafikun/8) onlar, o çok kişilikli münafık tabiatlı adam diyor ki; Eğer dönersek Medine’ye, şehre; Azîz olanlar zelil olanları oradan elbette, kesinlikle çıkaracak. Arkasından gelen bir cümle var ayetin devamında ve Lillâhil ‘ızzetu ve liRasûliHİ ve lilmu’miniyn. Bizi ilgilendiren doğrudan burası. Rabbimiz adeta cevap veriyor. İzzet, şeref, onur Allah’a aittir, Allah’a mahsustur. ve liRasûliHİ orada ki “vav” vavın Türkçede ki karşılığı dolayısıyla manasına gelir. Allah’a mahsustur, dolayısıyla resulüne, onun elçisine de mahsustur, aittir izzet. Yani Allah’tan dolayı Allah’ın elçisine. Bu dolayısıyla tam da yerine oturuyor çünkü. Ve dolayısıyla ve lilmu’miniyn. Resulden dolayı da mü’minlere aittir izzet. ve lakinnelmunafikıyne lâ ya’lemun. (Münafikun/8) fakat münafıklar bunu dahi bilmiyorlar.

Evet, bu ayette ki izzet, cemi’an tümüyle Allah’a aittir diyen 3 ayet, bir tarafta ise izzeti 3 unsura ayıran Allah’a, Resulüne ve mü’minlere ayıran münafikun/8. Ayettir.

Bir çelişki mi var? Elbette Kur’an da çelişki yoktur. Kur’an ın kendisi böyle söylüyor, biz buna iman ettik. Doğrusu şu ana kadar Kur’an da çelişki arayanlar çıkmış, fakat aslında çelişki Kur’an da değil, çelişki insanda, insanın kafasında. Onun için kafalarında ki çelişkiyi Kur’an a geçirmeye çalışanlar ancak Kur’an a çelişki atfında bulunmuşlar. Yoksa Kur’an gerçekten de müciz-i beyandır ve Kur’an ın mucizesi bu kadar uzun bir zamanda, bu kadar çeşitli konuda, bu kadar farklı mekânlarda 23 yılda inmiş olmasına rağmen sanki bir oturuşta, bir celsede inmiş gibi kedi içerisinde muhteşem bir paralel ve çapraz bağlara sahip bir bütünlüğe sahip olmasıdır.

Onun için Kur’an ın mucizeliği nazmında aranmalıdır, nazmına da Kur’an ın bu özelliği dâhil kabul edilmelidir. O nedenle bizler, tefsirle ilgilenen bizler bir kelimeyi bir yerde gördüğümüz zaman bu kelime neden burada sualini sorarız. Yani boş yok mutlaka bir işlevi var. Hatta bir kelime, Arap dilinde o cümleyi biz kursak o kelimeyi oraya koyardık fakat Allah onu oraya koymamış. Biz yine o soruyu sorarız neden bu kelime burada yok. Onun da bir sebebi var bilmem anlatabiliyor muyum?

Dolayısıyla orada olması da olmaması da manaya mutlaka bir şey katar. Neden bu burada yok. veüşribe fiy kulûbihimül ‘icl. Aslında ben kursam bu cümleyi ve üşribe kulûbihim hubbül ‘icl diye kurarım. Oraya bir muzaf lazım ama Allah koymamış. Yani onların kalbine buzağı içirildi demiş. Ben olsaydım Buzağı sevgisi derdim. Tabii ben bu kadar veciz konuşamazdım, Allah veciz konuşuyor. Öyle ki buzağı sevgisi bile demiyor buzağı diyor. Yani o kadar sevmişler, o kadar putperestliğe gönül vermişler ki gönül kalmamış. Verince gönül kalmıyor zaten, onun için buzağı olmuş. Sevgi bile kalkmış o nedenle hubbül ‘icl demiyor, fiy kulûbihimül ‘icl diyor.

Dolayısıyla onun gibi, İyyaKE na’budu. Na’budu İyyaKE diye kurardım. Ama İyyaKE na’budu deyince söz dizimi değişiyor, çok farklı bir şey çıkıyor ortaya. Meful başa geliyor. Mef’ul başa gelmişse, tümleç başa gelmişse orada bir mana özellik ve güzelliği vardır. Kur’an ın tüm ayetlerinde dört unsur aranır.

1 – Tevhid. Mutlaka Kur’an ın her ayetinde tevhide açık ve zınni bir atıf vardır.

2 – Mead, ahiret. Mutlaka Kur’an ın her ayetinde açık veya zımni ahirete bir atıf vardır.

3 – Nübüvvet. Kur’an ın her ayetinde açık veya zımni, zaten o ayeti Allah resulü vasıtasıyla ulaştırmış olması zımni bir atıftır. “Kul” lerin hepsi nübüvvete delalet eder. Kul e’ûzü BiRabbil felak. Kul e’ûzü BirabbinNâs, Kul HUvAllâhu Ehad. Yani de, kime? Nebiye de. Dolayısıyla Kul lerin hepsi nübüvvete atıftır.

4 – Ve Adalet. Açık ve zımni Kur’an ın her ayeti adalete atıf yapar. Fatihada da var bakınız? İhdinasSıratal’müstakıym. Orada ki istikamet adalettir, Eyvallah. Ne bu şarampol, ne o şarampol. Müstakıym olana.

Dolayısıyla Münafıkun/8 e dönecek olursak çelişki var mı? Tabii bu soruyu soruyoruz. İnanmadığımız için sormuyoruz, istihfam-ı inkari olarak yok. Hikâyesini anlatalım bu ayetin.yılın 2 şabanında, yani 17 Aralık 627 yılında miladi, Allah resulü Mustalik oğullarının ordu hazırladığı haberini alıyor. Mustalik oğulları Medine civarında yerleşik kabilelerden bir tanesi. Kuvvet topladıklarını haber alınca Efendimiz a.s. karşı kuvveti hemen hazırlayarak onlar yola çıkmadan efendimiz yola çıkıyor ve Mustalik oğulları üzerine varıyor. Onların bu kalkışmasını bastırıyor ve sefer sırasında bir su kuyusunun başında ordu konaklıyor. Bu su kuyusuna müreysi’ adı veriliyor. Bu su kuyusundan su alma sırası yüzünden ensardan bir gençle, muhacirden bir genç kavga ediyorlar. Hatta bu kavga öyle bir kavgaya dönüşüyor ki yetiş ya ensar, yetiş ya muhaciriyn şeklinde bir nidaya bile dönüşüyor. Yani mü’minlerin iki kanadı neredeyse birbirine düşüyor. Efendimiz hatta yani sadet harici ama alnında ki damar kalkıyor, yüzü kıpkırmızı oluyor, bana ne oluyor ki sizi cahiliyeye döner halde görüyorum. Diyor. Oysa ki kullanılan ifadeler cahiliyeyle alakası yok, ensar – muhacir. Ama cahili fikre alet edilen iki güzel kavram. Yani ensar ve Muhacirini cahili fikre alet edebiliyorsanız diğer Müslümanları da alet edebilirsiniz asabiyetinize. Yetişin ey Müslümanlar deyince asabiyyeti asabiyet olmaktan çıkarmıyor anlatabiliyor muyum? Onun için Hz. Musa’nın aldığı uyarı ve ettiği tevbe adam öldürmekten daha öte asabiyet kalıntısı yüzündendi. Bu çok önemli. Asabiyet kalıntısı. Bizden gerekçesiyle destekledi, onlardan gerekçesiyle kıptiye vurdu. Oysa ki öyle düşünmemesi gerekiyordu, haklı kimse ondan yana olmak. Orada bize öğretilen şey o. Eyvallah.

Bunun üzerine ibn. Ubey’ye gün doğdu. Kim bu İbn. Ubey? Abdullah İbn. Ubey bin Selûl, Hazreç’ten bir adam. Bu zat Medine’nin köklü eşraf ailelerinden. Efendimiz Medine’ye teşrif ettiklerinde bu zatın tacı hazırlanıyor ve kaftanı dikiliyormuş Medine’ye kral olmak üzere. Fakat suya düşüyor efendimizin gelişiyle. Dolayısıyla bu zat tacını tahtını kaybetmiş bir çıplak kral. Onun içinde belki nifak, hiç şüphesiz, hiç kimse münafık doğmaz, münafık bebek olmaz, kâfir bebek olmadığı gibi. Nifak davranışlarla ortaya çıkan bir hastalık.

Nifak iman hastalığıdır demiştim, çok ilginç bu adam tam da tipik bir iman hastası, hasta iman sahibi diyorum bakınız. Uhud’a gidecek kadar imanı var, fakat Uhud’da savaşacak kadar imanı yok, ama gidecek kadar var. Dolayısıyla Uhud’dan 300 kişiyi döndürebiliyor, İslam ordusunu bölebiliyor. Zekât veriyor, çok tipik, ilginç. Fakat verdiği zekâtı da milletin gözüne sokuyor. Camiye geliyor hem de sabah namazı da dahil 5 vakit fakat camide efendimiz konuşuyor mesela hutbede, Millet onu dinleyin o doğru söylüyor. Sahabe artık etrafına otururlarmış eteğinden çekiştire çekiştire oturturlarmış zorla. Yani onay mercii oluyor. Kendisine böyle bir durumdan vazife çıkarıyor. Bizde çıkaranlar varya.

Dolayısıyla böyle bir tip, garip bir tip. ResulAllah’tan cenazesini kıldırmasını vasiyet edecek kadar inanıyor. Dahası hırkasıyla kefenlenmesini vasiyet edecek kadar inanıyor. Öldün, yani ölünce de maskeyi ne yapacaksın, gidiyorsun artık. Münafıklık dünyada işe yarar ahirette yaramaz.

Demek ki içinde gelgitler var. Beni diyor oğluna Allah resulünün hırkasıyla kefenleyin. Müslüm’de geçen hadisten öğreniyoruz bunu. Çok ilginç, ResulAllah kefenliyor da Ama Allah resulünün hırkasına sarınmak onun nifakını örtmüyor. ResulAllah’ın hırkası ile nifakının üstünü örtmeye kalkıyor. Derisini soysa girse yine bir şey olmaz, ne olacak? Dolayısıyla böyle bir tiple karşı karşıyayız.

İşte bu adam şöyle diyor orada. Besle köpeğini seni yesin. Bu bir arap ata sözüdür, bizde de bunun karşılığı besle kargayı oysun gözünüdür. Eğer Medine’ye, şehre dönersek and olsun ki oradan şerefliler şerefsizleri kesinlikle çıkaracak. Bunula kastettiği şerefliler kendileri olmuş oluyor. Yani Münafık reisin şeref telâkisini, anlıyoruz biz buradan. Nasıl bir şeref telâkkisi var, nasıl bir izzet telâkisi var anlıyoruz. Ve tabii ResulAllah ve mü’minlere de haşa ezel olarak bakıyor, zelil olarak bakıyor. Böyle bir zihniyet var.

Bu sözü Zeyd bin Erkam işitiyor. Zeyd Bin Erkam Kim? Yine o kabileden biri ilginçtir, asabiyeti olmayan bir mü’min delikanlı, bıyıkları yeni terlemiş. Yaklaşık takriben 14-15 yaşında. Çünkü Zeyd Bin Erkam yaşının küçüklüğünden dolayı Bedir’e ve Uhud’a katılamamıştı. İlk katıldığı sefer de bu seferdi Beni Mustarik seferiydi. Orada bunu işitiyor ResulAllah’a geliyor bilgilendiriyor.

Hz. Peygamber inanmak istemiyor, belki ona kızgınlığından öyle söylemişsindir diyor önce. Daha sonra belki yanlış duymuşsundur diyor. Aslında ona inanmak istemeyişi değil, efendimiz esasen burada bir ilkeyi uyguluyor, hüsnü zan ilkesini. Bize bir şey öğretiyor hüsnü zan ilkesini anlatabiliyor muyum? Onun için öncelikle hüsnü zan esastır. Dolayısıyla efendimizin kulakları kusura ayarlı değil. Efendimizin yüreği kusura ayarlı değil, efendimiz güzel bakan biri. Onun içinde önce güzel görüyor. Belki sana öyle gelmiştir diyor, o öyle dememiştir de..! Tabii yanında ki yöresinde kiler de Zeyd’i bayağı hırpalıyorlar. Yani sen asılsız laf taşıyorsun, duyduğunu anlamadan getiriyorsun vs. gibi.

Tabii bu arada İbn. Ubey ben bunları ne söyledim, ne ağzımdan çıktı falan diye yemin billah ediyor. Hatta Buhari’de bir kayıt var. Zeyd’in şöyle dediği kaydediliyor. ResulAllah beni yalanladı onu doğruladı. Buradan ne çıkıyor aynı zamanda?

Burada hani şu bizim efendi gönüllerden geçeni biliyor diyenlere bu da duyurulur. Allah’tan korkun iftira etmeyin, Allah’a da iftira etmeyin, insanlara da iftira etmeyin, kendinize de haksızlık etmeyin. Dolayısıyla bakın ResulAllah bir gözlerimi kapayayım bir olay anına gideyim bir bakayım demiyor. Anlatabiliyor muyum?

Götürüyorlar kendince bir değerlendirme yapıyor bu sonuca varıyor. Ama vardığı sonuç yanlış. Eğer Buhari’de ki rivayeti sahih kabul edecek olursak. Herkes Zeyd’i suçluyor, yalan yanlış haber taşımakla ilgili itham ediyor. Bunalan Zeyd eve kapanıyor, çok mahcup oluyor, çünkü haklı. Aynen Hz. Aişe’nin küçük bir versiyonu gibi oluyor. Çünkü iftira etmiyor haklı, ama yapacak ta bir şey yok. İlginçtir dönüp te ResulAllah’a sen peygambersin ya ResulAllah benim söylediğimin doğru olup olmadığını sen bilmeyeceksin de kim bilecek demiyor. Kırılmıyor, gücenmiyor, sadece içine kapanıyor.

Ve ne diyor; Bir duaya başvuruyor. Hepsinde bunu görüyoruz Hz. Aişe’de ki gibi. Allahümme enzil ‘alâ nebiyyike ma yusaddiku hadisin. Allah’ım nebinin üzerine sözümü doğrulayan ayeti indir neyse o işte. Hepsi de vahye çok güzel iman ediyor. Peygamberimize yalvar mıyor, Allah’a yalvarıyor, yalvarılacak yeri iyi biliyorlar. Hz. Aişe de öyle yapmamış mıydı, Allah’a yalvarmamış mıydı? Ama yine de diyordu ki benim hakkımda bir ayet nazil olacağını düşünmüyordum. Eyvallah.

İşte onun üzerine bu ayet iniyor ve Lillâhil ‘ızzetu ve liRasûliHİ ve lilmu’miniyn şeref, onur haysiyet Allah’a aittir, resulüne aittir, mü’minlere aittir. Bu ayet inince Efendimiz Zeyd’i çağırıyor; Ve Tûba aleyk diyor müjde sana Vefet uzneke lâ gulâm Kulağın vefalı çıktı ey delikanlı diyor. hatta bundan sonra Hz. Ömer Zeyd’i gördükçe kulağını öpermiş bu kulak öpülmeye layık diyerek. Vefet uzneke lâ gulâm. Kulağın vefalı çıktı ey delikanlı.

Aslında ayetin bize verdiği şey şerefin kaynağı kabile servet evlat değil. Bir münafığın şeref telakkisi ile bir Mü’minin şeref telakkisi arasında nasıl bir fark olmalı, bizim şeref telâkkimizi düzeltiyor. Bir münafık şerefi kabile de arar, soylulukta arar, aşirette arar, ırkta arar, millette arar. Hayır, şeref bunlarda değil nerde ya şeref? Şeref Allah’ta çünkü El Azîz olan O’dur başka yok. O zaman O’na ne kadar yakından o kadar şereflisin. Allah ile irtibatın şerefin in kalitesini belirliyor, şerefinin miktarını belirliyor. Bir mü’minin şeref tasavvuru telakkisi bu.

Çelişki yok elbette dedim ayetler arasında. İzzet ve şeref bütünüyle Allah’a mahsustur. Allah’ın elçiliğini yapan peygamber bu izzetten en büyük payı alan insandır. İnnel ‘izzete ve li ResûliHİ. Allah resulü bu şereften en büyük payı alandır, çünkü Allah’a en yakın olandır bu ümmet içinde. O zaman en büyük şerefte ona düşer.

Allah’a ve O’nun elçisine iman eden Mü’minler de insanlık içerisinde bu izzet ve şereften büyük pay alanlardır. Niye? Dolayısıyla mü’minlere aittir çünkü mü’minlerde iman ile resulüne, dolayısıyla Allah’a yakın olmuş olurlar. O nedenle o 3 ayetle şerefi bütünüyle, tümüyle, tamamıyla Allah’a hasreden ayetlerle Münafikun/8. Ayet arasında bir çelişki yok diyoruz.

İzzet ve şeref imandandır, evet, iman insana şeref katar öyle değil mi. Diyorsunuz ki iman insana şeref katarda iman ettik mi iman bize emrediyor diyor ki en şerefli yerini yere değdir, secde et. Bu nasıl şeref mi diyorsunuz, demezsiniz siz de: Diyen çıkarsa biz ona ne diyeceğiz? Şeref budur diyeceğiz. Aslında biz en şerefli yeri insanın yüzüdür, yüzünde en şerefli yeri alnıdır. Onun için yiğidin alnı yere gelmez vs. Onun için yüz kızarır. Yüz çünkü aynadır, yüz insanın logosudur. O nedenle logosuna bak firmayı tanı. Yüz ile cevelan ve deveran eder. Onun içindir ki yüz zatı temsil eder. Li vechillâh. Allah’ın yüzü için diye geçirilmez bu ayet, Allah’ın zatı için denir.

Dolayısıyla Ve yebka vechu Rabbike ZülCelâli vel’İkrâm (Rahman/27) Küllü men ‘aleyha fan. (Rahman/26) Her şey fanidir baki kalacak olan rabbinin yüzüdür değil, rabbinin zatıdır. Ama yüz var orada, yüz dediğim gibi logodur.

Bu manada alnımızı yere değdiririz biz secde ederiz, kulluğumuzun bir gereğidir bu. Alnımızı yere değdirmekle biz şerefimizden bir şey kaybetmeyiz, aksine şeref kazanırız. Biz şerefimizi Allah’a borçlu olduğumuzu böyle ifade ederiz. Biz şerefin kaynağına itaat ederiz. Onun içinde kullar önünde eğilmeyiz. Allah önünde eğilmek kul önünde eğilmemeyi gerektirir. Onun için Allah’a kul olmak kula kul olmamayı gerektirir biz Allah’a kul oluruz kula kul omayız ve aslında insanlığımızı Allah’ın önünde yere yatırırız, her secde kurbandır. Hani biz her kurbanı keseriz ya, aslında bazen kurbanı ederiz, kurban etmek, her secde birer kurbandır, çünkü kurbiyetin maksimidir secde. Neden? Biz insanlığımızı Allah’a kurban ederiz çünkü O’na borçluyuz, O’ndan aldık.

İnsanlığımızı neden alıntı temsil eder? Bunu daha önce söylemiştim. Almanya’da bir demiryolu işçisi 20. Yy. başında bir şarapnel parçası geliyor tüm alnını sıyırıp atıyor. Demir yolu iççisi ondan sonra bir ömür hayvan olarak yaşıyor. Frontal lob deniyor tıpta. Frontal lobu indirdiği zaman hayvan olarak yaşıyor. Artık insani hiçbir tepkisi yok, tam bir hayvan. Yiyor, içiyor, yani tüm dolaşım sistemi, sindirim sistemi çalışıyor ama insanlıktan eser kalmıyor. On un için insanlığımızı Frontal lob temsil eder ve işte insanlığımızı Allah’ın huzurunda yere koyarız. İnsanlığımı sana borçluyum ya rabbi deriz.

İman insanı Allah’a bağlar, insan O’nun izzetiyle izzetlenir. Sihirbazlarda da görmüyor muyuz biz bunu? Firavunun sihirbazları iman etmeden önce Abdullah bin Ubey bin Selûl ün şeref telakkisine sahiptiler. Ne diyorlardı? Şuârâ/44. Ayetinde; Feelkav hıbalehüm ve ‘ısıyyehüm ellerinde ki ipleri yani sihir aletlerini ve asaları bıraktılar. ve kalu Bi ‘ızzeti fir’avne inna le nahnül ğalibun ve dediler kiBi’izzetifir’avn. Firavunun izzeti ile, izzeti sayesinde, şerefi sayesinde galip gelen biz olacağız. Dediler.

Peki, ne oldu? çok ilginç, dünya tarihinde gerçekten ilginç bir hadise oldu. Bayram yeriydi, arena idi yani. O arena da herkes toplanmıştı. Sihirbazlar iman dan önce münafık elebaşı gibi düşünürken imandan sonra ne oldu? Feulkıyes seharetü sacidiyn. (Rahman/46) Musa’nın elindeki nin sihir olmadığını anladıklarında ilimleri sayesinde kendilerini yere attılar, secdeye kapandılar. Kalu amenna Bi Rabbil alemiyn. Rabbi Musa ve Harun (Rahman/47-48) Alemlerin rabbine iman ettik dediler Musa ve Harun’un rabbine. İmanda pazarlık etmediler. Elinde mucize gördükleri Musa’nın gözüne bakıp aralarında istişare edip biz iman edeceğiz ey Musa, senin de görüyoruz ki rabbin elinde mucizeler yaratıyor, biz iman edelim ama şu mucizeler yaratan şu rabbin küçük bir mucize de bize ayırsın, bizi bu zalimin eline düşürmesin demiyorlar. Böyle bir pazarlıkları da yok.

Evet, arkasından firavunun tehdidi geliyor; Kale amentüm lehu kable en azene leküm. (Rahman/49) ben size izin vermeden iman ettiniz ha? Tüm firavunların ortak yönü budur izinli iman, iman etmek isteyen onlardan izin alacak. Günümüz firavunlarının farklı bir özelliği çıktı, ne kadar iman edeceğimize onlar karar vermek istiyorlar. Dolayısıyla fazla imanı başka bir şey olarak adlandırıyorlar. Aşırılık, radikallik, şu bu diye adlandırıyorlar. Yani yiyecek ya, kedi yavrusunu yiyeceği zaman fareye benzetirmiş. Önce fareye benzetir sonra yermiş. Yemeyi gözüne koydu ya. Onun için önce kuduz ilan ediyor, sonra vuruyor. Eğer böyle yapmasa niye vurdun diye yakasına yapışacaklar.

Dolayısıyla firavun da öyle yapıyor, benden izin almadınız ha? le ukattı’anne eydiyeküm ve ercüleküm min hılafin ve leusallibenneküm ecme’ıyn. Orada ki Min hılâfin i çaprazlama diye çeviriyorlar fakat doğrusu muhalefetinizden dolayı olsa gerek. Size bu muhalefetinizden dolayı ellerinizi ve ayaklarınızı keseceğim ve leusallibenneküm ecme’ıyn ve topunuzu darağacında asacağım diyor.

Bu firavunun cezası, Kur’an da ki bir ayetten yola çıkarak bunu Allah’ın cezası ilan edenler Allah’ın cezasıdır. Bunu ben böyle söyledim diye o ayeti inkâr ettiğimi söyleyenlerin söylemesi de Allah’ın bir belasıdır başka bir şey değil. Gözümüzün önünde duruyor Firavunun cezasını Allah’a nasıl yakıştırıyorsunuz. Bu cezayı vermiş bir peygamber var mı? Efendimizin bu cezayı uyguladığı biri var mı? Hepsi var mürtedi var, asisi var, imana karşı savaşanı var, efendimiz böyle bir ceza uygulamış mı? Siz Allah’ın emri diye bunu millete yutturuyorsunuz, utanmıyorsunuz.

Dolayısıyla Allah’a sığınırız tabii, firavunun cezasını Allah’a atfetmekten, orada bir emir falan yok daha önce açıkladım orada bir cümle inşa değil, geçmişte uygulanmış olan bir şeyi haber veriyor. Bakınız küçük bir şey gibi duruyor ama önemli, büyük bir şey.

Kalu, ne dediler sihirbazlar? Kalu lâ dayr. Zararı yok, önemli değil, ne önemi var senin bizi asmanın kesmenin, öldürmenin ne önemi var. Aman Allah’ım bir iman bu kadar mı güçlü olur, bu kadar mı iman edince insan şeref kazanır. Şeref nedir iman nasıl şeref katar insana haydi buyurun. İmandan önce kölesi olduğunuz insana imandan sonra başkaldırıyorsunuz, işte bu Kalu lâ dayr* inna ila Rabbina münkalibun. (Şuârâ/50) nasıl olsa rabbimize döneceğiz en sonunda. En sonunda döneceksek şimdi dönelim, yani bizi neyle korkutuyorsun, rabbimize kavuşmakla mı korkutuyorsun, kavuştur rabbimize de kurbiyet gerçekleşsin, vuslat gerçekleşsin. İşte bu.

Şeytan; Sâd/82. Ayetinde feBi ızzetiKE der. Çok ilginç senin izzetine yemin olsun. Hani daha önce de değinmiştim yahu şeytandan bile alınacak dersler var desem yanlış bir şey söylemiş olur muyum? Sanırım olmam. Bazen biz şeytana Euzü besmele çekeriz, bazı insanlara da şeytan herhalde euzü çekiyordur, senden Allah’a sığınırım diye. Çünkü Allah’ın şeref ve izzetini şeytan tanıyor, bazıları ise Allah’ın şeref ve izzetini tanımıyor. Herhalde onlar için de şeytan euzü çekiyordur diye düşünüyorum. Hani kork Allah’tan korkmayandan derler ya, sanki onun yakın bir şeyi gibi duruyor bu.

Esma-i hüsnadan olan El Azîz’in efal-i hüsnada ki karşılığı. Bu bir başlık. Efal-i hüsna duymamış Allah’ın Mustafa kulu? Eh duydunuz işte, artık duyun, artık duymanız lazım çünkü bu yanlış. Eğer bunu duymazsanız büyük bir yanlışa kapı aralıyor. Ef’al-i Hüsna esmaya dâhil ediliyor. Haksız ve yanlış bir biçimde, ilkesiz biçimde üstelik. Doğru değil, esma esmadır, Arap dilinin tüm söz dağarcığı 3 başlık altında incelenir. İsim, fiil, harf. İsim isimdir biliyoruz, fiil fiildir onu da biliyoruz, harf ta hani okurken harficer diyoruz diğer edatlar var ya, edevatın tamamı Arap dilinde harf olarak adlandırılır. Yani kendi başına bir manası olmayıp cümle içinde anlam kazanan. Dolayısıyla yardımcı anlamlar taşıyan yani anlama yardımcı olan küçük elemanlar, büyük manaların küçük elemanları, asma küçük kahramanlar onlar. O küçük kahramanlara doğru mana veremediğimiz zaman cümleye de doğru mana veremiyoruz. Onun Arap dilinde tüm söz dağarcığı üçe ayrılıyor.

Allah’a isim olması için bir ismin iki şart var

1 – O ismi Allah zatına isim olarak seçecek, biz Allah’a değil. Allah kendi zatına seçecek, bu benim ismim diyecek. Bu da ne ile mümkün? Allah’ın kitabıyla mümkün. Allah’ın kitabında bulunmasıyla sabit olur Allah’ın ismi.

2 – İsim formunda gelecek, fiil formunda gelmeyecek. Bunu bir ilke olarak yapmamız lazım. Ya tüm Allah’a nispet edilen fiillerden isim türeteceksiniz ilkesel usule uygun olması için. Ya da etmeyeceksiniz. Eğer Allah’a isnat edilen tüm fiillerden isim türetecekseniz. yuhadi’unAllâh, dan hadi’ haşa Allah tuzak kurar. Ve mekeru ve mekerAllâh dan, o fiilden makir, haşa, hilebaz haşa. ve ma rameyte iz rameyte ve lakinnAllâhe rema. (Enfal/17) dan yola çıkarak Râmi, ceale den yola çıkarak ca’il gibi isimler. Hiç bunları koyan görmedim. Peki o zaman. yuhyiy ve yümiyt den yola çıkarak, muhyi var ayrıca Kur’an da ama mumiyd yok. O zaman yu’ çok önemli. Yumiyd fiili ef’alullah’a girer, esmaullah’a girmez. Yuhyi var ama Mumiyd yok. Dolayısıyla bu konuda bir prensip olması lazım değil mi. İşte o prensibe göre olacak.

İmran/26. Ayetinde ef’al-i hüsna da bir karşılığı var El Azîz isminin. Nedir; Kulillâhumme mâlikel mülki tü’til mülke men teşâu ve tenzi’ul mülke mimmen teşâ’* ve tu’ızzü men teşâu ve tüzillü men teşâ’* Bi yediKEl hayr* inneKE alâ külli şey’in Kadiyr. (A.İmran/26) Ey Allah’ım, ey mülkün Mâliki olan Allah’ım sen istediğini Azîz edersin, istediğini zelil edersin. Evet, Tu’izzü; Aslında Azîz isminin ef’al-i hüsna da ki karşılığıdır. Her ismin ef’al-i hüsna da karşılığı Kur’an da geçmez. Bahusus, özellikle esma-i hüsnanın, ef’al-i hüsna da karşılığı varsa o konuda Allah’ın fiili de imanın parçası olur.

Demek ki Azîz isminin fiilde bir karşılığı var ve bu manada zaten Azîz ismi iki yönlüydü değil mi? Hem fail, hem mef’ul. Fail tarafı zata, mef’ul tarafı mahlûka. Hâlık’a, Mahlûka. İki yönlü, iki boyutlu. Onun için şu sual sorulabilir. Bu Allah’ın dilediğini Azîz ettiğini ifade eden ayet bağlamında neyi ifade eder? Yani Allah’ın dilediğini Azîz etmesi ne demektir. İşte biraz önce söylediğim şey tam da burada yerine geldi, aynı zamanda, Azîz hem fail, hem meful demiştim. Hem özünde şerefli üstün olan, hem de üstün tutulan manasına gelir. Allah’ın insanı Azîz etmesi insan Azîz olmayı dilerse Allah’ta onun Azîz olmasını diler. Fiil insanın dilemesine bağlıdır. İnsan Azîz olmayı dilerse kendisi için seçerse, irade ederse Allah’ta onun İzzetini diler.

Dolayısıyla dilediğini Azîz etmesi, dileyeni Azîz etmesidir. Dileme çift yönlüdür çünkü. Ef’al-i hüsnadan olan tu’izzu fiili insanın izzetinin artıp eksileceğine de delalet eder. Çünkü fiil camid değildir artar ve eksilir. Dolayısıyla bir hakikat fiille ifade ediliyorsa o teceddüt ifade eder, yenilenme ifade eder. Yani eğer fail izzeti çok hak ederse Allah’ın El Azîz ismi onda fazla tecelli eder. Eğer az hak ederse az tecelli eder. O zaman izzeti çok talep eden Allah’ın El Azîz isminden daha fazla tecelli alacaktır demektir.

Azîz isminin tecellilerine geldik. Azîz isminin en büyük tecelligâhı insandır değil mi, insan ahsen-i takvim olandır. Ve lekad kerremna beniy Adem. (İsra/70) b iz Âdemoğlunu mükerrem kıldık, şerefli kıldık, Azîz kıldık, kaç kat ikrama mazhar kıldık, çünkü halifedir insan. İnsanın halife oluşu şerefinden dolayı, şerefi hilafetinden dolayıdır. Dolayısıyla insan Allah’ın yeryüzünde ki halifesi, dikkat buyurun Allah’ın halifesi değil. Halife birinin yerine vekil olan, O’nun yerine işleri tedvin eden demektir. Allah gaip olmaz ki yerine halef tayin etsin anlatabiliyor muyum? Onun için Allah her zaman hazır ve nazırdır.

O zaman halife kimin halifesi? Kur’an da da ifade buyurulduğu gibi yeryüzünde kendisinden önceki iradeli varlığın halifesi, onun yerine. Bizden önce bir iradeli varlık olduğuna delâlet eder bu halife ismi bir. Bizden önce bir iradeli varlık varmış, kim o? Belli cinler. Şeytan o iradeli varlıklardan biridir. Onun için bizden önce bir iradeli varlık varmış. Ondan önce de vardı belki, tefsirler bu konuda kaynak göstermeksizin garip şeyler zikrederler, cin, hin, bin diye geriye doğru nereden çıkardılar bilmiyorum. Dolayısıyla yeryüzünde insan kaçıncı iradeli tür kim bilebilir Ki. İnsan kaçıncı tür insan kim bilebilir ki ve bizden sonra neler bekliyor kim bilebilir ki? Allah’ın hazinesinde imkân tükenir mi. Onun için insan kendisini biricik sanmasın, insan, Allah için kendisini vazgeçilmez sanmasın. Allah için vazgeçilmez yoktur ama insan için Allah vazgeçilmezdir. Eyvallah.

Emanet yine şeref katar değil mi İnna ‘aradnel emanete ales Semavati vel Ardı vel cibali feebeyne en yahmilneha ve eşfakne minha ve hamelehel İnsan. (Ahzab/72) Biz emaneti göklere, yere, dağlara sunduk kabul etmedi, kabul etmekten kaçındı.

Emanet nedir? Birçok şey söylenmiş emanet iradedir doğrusu budur yani akıl ve irade. Zaten iradenin bir cüzüdür akıl bu manada, emanet iradedir. İrade emanetini göklere yere sunduk kabul etmekten kaçındılar, insan kabul etti. innehu kâne zalumen cehula. Bunu tabii şöyle anlamıyoruz; Çünkü insan çok zalimdir çok cahildir. Bu çok yanlış olur. Yani insan emaneti çok cahil ve çok zalim olduğu için mi kabul etti? Yani hem Allah’ın sunduğunu kabul etsin hem de çok zalim çok cahil, Hayır. Kabul etti ve sonunda insan bu iradeyi üstlendiği halde iradeye zulmetti ve iradeye karşı cahillikte bulundu, sorumluluğunu bilmezden geldi, öyle diyeceğiz. Onun için innehu kâne, aslında Kâne sayrûret manasında keynûnet değil. Oradaki kâne ye keynûnet manası verdiğiniz zaman her şey bozuluyor, Kur’an düşünce sistemi kayboluyor. O zaman Hıristiyanlık yaşasın diyorsunuz, orijinal günah fikrine böyle bir ayetten zemin hazırlıyorsunuz. O da doğru değil tabii ki.

Evet, Ruh, insanın Azîz oluşunun bir başka vesilesi, Fuh u Menfuh. Samed ismini incelerken demiştik değil mi. Ne bir şey girer ne bir şey çıkar. Onun için Ruh Allah’tan bir parçadır deme, ne dersen de. Ruhu ne kadar översen öv ama Allah’tan bir parçadır deme. Allah’tan bir parçadır dersen Allah’tan bir parça insana girmiş dersin bir. Allah parçalardan oluşmuş dersin iki, Allah’tan parça çıkıyor dersin üç. Bu giriyor olduğuna da delalet eder, giren nereye girecek peki, nereden girecek?

Görüyorsunuz bir şeyi dediğiniz zaman orada kalmıyor, on un için her türlü panteizm merduttur, panteizm şeklinde yorumlanan vahdet-i vücutta merduttur. Eyvallah. Ama vahdet-i vücudu panteizme hiç dönmeyecek şekilde yorumlarsınız o başka bir mesele. Ama panteizmi çağrıştıran her türlü yorum, her türlü hulül ve ittihat düşüncesi merduttur, Samed ismini inkârdır.

Ruh Allah’ın insana verdiği muhteşem bir özdür ki bu özü kavramaktan akıllar acizdir. Çok az bir bilgi verilmiştir ve bu manada Cebrail de o Ruha aittir. Belki Melekler de o ruha aittir ve belki bizimle alem-i melakûtu bağlayan ara bölmedir ruh. Bu manada vahiy de o ruha aittir. Vahiy, Cebrail ve insanın ruhu hepsi de aynı kaynağa aittir. Bu manada zaten Kur’an Nahl/2. Ayetinde Kur’an bizzat ruh olarak ifade ediliyor. Hatta Kadir suresinin son ayetinde Tenezzelül Melâiketü ver Rûhu fiyha Biizni Rabbihim min külli emr. (Kadir/4) Melekler iner ve ruh ta iner. Oradaki ruh aslında Cibrile de gider vahye de gider. Ben vahiy olduğunu değerlendiriyorum vs. Yani orada ki “vav” da maiyet vav ı, yanlarında vahiy, yani kelamın ruhu olduğu halde melekler iner manasına gelir o zaman. Yanlarında kelamın ruhu ilahi nefes, yani insanlara can verecek, iradeye can verecek ilahi nefes olduğu halde inerler de inerler.

Vahiy ilahi nefes değil mi? Vahiy can vermez mi? Yasin-i şerifte geçmiyor mu? Liyünzire men kâne hayyen. (Yasin/70) garipliğe bakın, Kur’an da ender ayetlerden biridir ve yasinde bulunur. Yani bu Kur’an dirileri uyarmak için indirilmiştir diyecek, sen ölülere hasredeceksin. Ölülere Kur’an okunmasın demiyorum, ne okunacak gazel mi okunacak elbette Kur’an okunacak. Ama ölülere okunacak ta ölülere değil dirilere okunacak, diriler dirilere okunacak. Dişiler ölülerin başında yaşayanlara okuyacaklar ki ruhları dirilsin diye. Çünkü ölüme baksınlar da yasinle, vahiyle dirilsinler diye, ölümden ibret alsınlar da dirilsinler diye okunacak. Yoksa efendimiz Tirmizi de geçen hadisinde buyurduğu mana açık zaten; İkraû alâ mevtâkum Yâsîn ‘alâ sekeratil mevt. Demektir yani ölmek üzere olan.

Niye Yasin? Yasin’in lafızlarından mı keramet? Hayır, manasında keramet. Çünkü Kur’an da ahiretin en güzel anlatıldığı surelerden biri Yasin dir. Yani ahireti görür gibi iman etsin son demlerinde, son nefeslerinde diye ölmek üzere olan insanların başında yasin okunur, manasından dolayıdır. Eyvallah. Yoruyor, anlamak ta yoruyor, anlatmakta yoruyor. Öyle demiş ya Konfüçyüs cehalet saadettir diye, ben küçük bir ekleme yapıyorum; eşekler için, insan için saadet olabilir mi. Doğru bilmezseniz rahat edersiniz. O zaman ben sizi rahatsız olmaya çağırıyorum, o zaman Allah bizi rahatsız olmaya çağırıyor. Burada rahatsız olun ki ahirette rahat edesiniz inşaAllah. TAlîm Talim’ul esma o da öyle değil mi

Ve alleme AdemelEsmâe küllehâ. (bakara/31) Ruh bahsi bitmedi aslında ve nefahtü fiyhi min RuhİY feka’u lehu sacidiyn. (Hicr/29) alın şeref size. El Azîz olan Allah’tan bir izzet inzalidir ruh. Nedir bu? Ne zaman ki ruhumdan üfledim o zaman secdeye kapanın. Orada ki “fe” Takibiye “fa” sıdır. Yani ruhuma, üflediğim ruha secde et. Eyvallah. O zaman anlıyoruz.

Üflenen ruhun içindedir akıl, üflenen ruhun içindedir irade. Orada önemli bir husus var, orayı anlayamıyoruz, orada bir sır var, zaten ileri gidemiyoruz. Ve Talim’ul esma işte tam orada Ve alleme AdemelEsmâe küllehâ. (Bakara/31) Allah Adem’e isimlerin tamamını öğretti. Burada ki isimlerin öğretilmesi Talim’ul esma aslında farklıfarklı yorumlanmış. Allah Adem’e dünyada konuşulan dillerin tümünü öğretti manasını verenler var. Allah Adem’e kelimeleri indirdi diyenler var. Allah Adem’e eşyaya isim koyma yetkisi, yeteneği verdi diyenler var İbn. Cinni gibi. Bu el Hasais te bu daha güzel bir şekilde oturuyor. Şahsen benim tercihim de İbn. Cinni’nin tercihi. Ama öbürleri de yabana atılmaz. Âdem gerçekten de insanlığın adeta merkezi hafızası. Anlata biliyor muyum? Yani olabilir, mümkindir, ama her halükârda biz Allah’ın insana kelimeler nazil ettiğini biliyor ve inanıyoruz. Kelimeler insanın şerefine şeref katıyor.

 Bu manada gerçekten kelimeler çok farklı. Hani Hz. Fatıma’ya; Kızım ben onları suffe’ye ayırdım –Hayberden gelenleri- ama sana ondan daha iyisini vereyim ister misin? Ver babacığım. Namazlardan sonra veya her yatıştan önce SübhanAllah, Elhamdülillâh, Allahuekber de. Sanki müjde almış gibi Ya babacığım sözle karın mı doyurur demiyor Fatıma, alıyor ve gidiyor ve Hz. Ali onu ömür boyu hiç terk etmedim diyor. Sıffin de de mi terk etmedin ya Ali diyorlar, vallahi Sıffin de de terk etmedim diyor.

Kelimeler, bizim için kelimeler çok önemli Onun için Adem kelimelerle tevbe etti değil mi? Kelimelerle affolundu. Ve alleme AdemelEsmâe küllehâ.. (Bakara/31) Adem’e kelimeler öğretildi. Yine Adem kelimelerle Allah’a tevbe etti günahından arındı. Fetelakka Ademü min Rabbihi kelimâtin fetâbe aleyh. (Bakara/37) İbrahim kelimelerle sınandı. O kelimeler bu kelimeler değil, İbrahim’in ateşe atılması kelime idi. İbrahim’in evladıyla sınanması kelime idi, İbrahim’in Sare ile sınanması kelime idi, İbrahim’in evlat hasretiyle sınanması kelime idi. Kelime yaralayan şey demek el kelvu yaralamak demek, iz bırakmak. Kelam şiddet ve tekfir manasına gelir tüm kombinezonlarıyla birlikte Ke le me me ke le, le ke me vs. 6 kombinezonu var hepsi de ortak şiddet ve tekfir, etki ve şiddet, kuvvet, güç manasına onun için İbrahim kelimelerle sınandı. Nasıl? Ateşle sınanmak kelimelerle sınanmaktır. Ve izibtelâ İbrahiyme Rabbühû Bikelimâtin feetemmehünne. (Bakara/124) hani rabbin İbrahim’i kelimelerle sınadı o da tamamladı.

Bir Tevrat tefsirinde okumuştum Mirrabbi, yani Tevrat âlimi kâfirler tarafından yakılıyor. Onu yakarken Tevrat nüshalarını vücuduna sarıyorlar Tevrat okuyor diye cezalandırmak için ve tutuşturuyorlar. Başucun da ki mü’minlerden biri soruyor; Ne görüyorsun? Âlim diyor ki parşömenler yanıyor, kelimeler göğe yükseliyor. Parşömenler yanar kelimeler semaya yükselir. Çünkü kelimeler semadan nazil olur. Onun için biz kelimeye değer veririz, söze değer veririz, söz uygarlığının çocuklarıyız. Onun içindir ki Kur’an Azîz dir, Kur’an şereflidir. Yani biz bunu yine Kur’an dan öğreniyoruz değil mi, vahiy Azîz dir. İlahi izzetin Allah’ın kitabında tecellisi budur.

Vahiy Azîz dir. Fussilet/41. ayet ve inneHU le Kitabun ‘Aziyz Neden Azîzdir? Kur’an Azîz eder, Kur’an ile şereflenilir. Azîz kitap okuyanı, anlayanı, yaşayanı Azîz eder. Etmedi mi, bakın şöyle Abdullah oğlu Muhammed’e indi, ne yaptı onu? Âlemlere rahmet etti. Kim tanırdı kim bilirdi. Arap yarımadasının ortasında unutulmuş bir kasabada bir fert. Ama Kur’an adamı Azîz ederse bakın ne eder: 1.400 yıl sonra onun getirdiği değerler uğruna hayatını verecek milyonlarca kadın ve erkek var Elhamdülillah. İşte böyle eder, böyle Azîz eder.

Kur’an Ebu Zer’i Azîz etti. Bir eşkıya idi Gıfar kabilesinin eşkıyasını adını dünya durdukça duracak bir evliya haline getirmek nasıl bir şey? İşte öyle Kur’an Azîz ederse öyle Azîz eder.

İkrime; Ebu Cehil’in oğlu idi. Babası küfrün önderi idi bin eimmetil küfr. Küfrün önderlerinden biriydi. Ama ne yaptı Kur’an? Kur’an a öyle vurul muştu ki, çünkü son anda bulmuştu İslamı, Allah resulünün son günlerine denk gelmişti doyamamıştı ona, ve Kur’an la giderdi hasretini. İlk defa Kur’an ı boynuna Mushaf olarak bağlayan odur. Bir annenin yavrusunu bağrına basışı gibiydi. Böyle ara ara nerede boş kaldı onunla meşgul olurdu, Kur’an ı anlamaya, yaşamaya yoğunlaşırdı, zaten hayatı oydu. Onun dışında bu zat öyle âşık olmuş ki Kur’an a, Kur’an a aşkını öyle ilan ederdi ki, onu bağrına basar, öper kucaklar, hem ağlar hem de kitabü Rabbi, Kitabü Rabbi dermiş. Rabbimin kitabı, Rabbimin kitabı. Şuna bakın, Ebu Cehil’in oğlundan bahsediyoruz.

Hudey Bin Iyaz Elem ye’ni lilleziyne amenû en tahşe’a kulubühüm lizikrillâhi ve ma nezele minelHakk. (Hadid/16) İman edenlerin Allah’ın zikrine, vahyine. -Allah’ın zikri, Allah’ın vahyidir bu manaya gelir, efendimizin tefsiri de budur. Allah’ın vahyine, aslında burada ki “vav” a yani manası vermek daha doğru,- yani hakikatten indirilene halâ kalplerinin haşyet duyma vakti gelmedi mi. Bu ayeti duymuş, eşkıya idi kendisi Maveraünnehir de. Han basar, yağma yapar ve onunla geçinirdi. Eşkıyalık yapmak için bir hana giriyor, han da namaz kılan bir mü’min bu ayeti okuyor gece. Olacak ya; geldi et rabbim demiş, elinden silah düşmüş. Ve o, İslam ümmetinin iftihar ettiği bir Arif ve bir Âlim oldu. Öyle bir Alim ki bu, şu cümle o Âlime ait, gerçekten müthiş.

İnnema enzelAllahul vahye li yu’mele bih. Ve lâ kinnanase cealü kıraatehu amele. Allah Vahyi onunla amel etsinler diye indirdi, fakat insanlar onu okumayı amel edindiler. Bu muhteşem cümlenin kurucusu bu zattır. Allah vahyi onunla amel etsinler diye indirdi, fakat insanlar onu okumayı amel edindiler. Yani diyemiyor nazik bir adam olduğu için üçkâğıt yaptılar diyemiyor. Vahiy yüzünden okuyana yüzünden izzet verir, yüreğinden okuyana yüreğine izzet verir. Bu böyle anlaşılmalı, her halükârda izzet verir.

İzzeti Azîz olan Allah’ta aramak: Çünkü Allah nedir? Rabbil ızzeti ‘amma yasifun. (Saffat/180) şerefin kaynağı Allah’tır diyor. Subhane Rabbike Rabbil ızzeti ‘amma yasifun. Onların vasfettikleri o şirkler, tüm şirk koşmalar izzetin rabbi olan Rabbine asla zarar vermez. Hiçbir şirk izzetin rabbine asla zarar vermez. Senin rabbin izzetin rabbidir.

İzzetin rabbi eğer Oysaki öyledir iman ettik, o zaman izzeti başkalarının yanında aramak mü’mine yakışır mı? Falan makam sahibinin yanında görüneyim de şeref kazanırım. Yakışır mı sana.

Allah resulünün kunut duasında okuduğu çok hoşuma giden iki cümle var. ve innehû lâ yuzillü men vâleyte, tebarekte Rabbena ve teâleyt. Sana dayanan, seni veli edinen asla zelil olmaz. Sana düşmanlık eden de asla aziz olmaz diyordu ya efendimiz.

(Duanın tamamı; Allahümme’hdinî fîmen hedeyte ve âfinî fîmen âfeyte ve tevellenî fîmen tevelleyte ve bârik lî fîmâ a’teyte ve kını şerra ma kadayte, fe inneke takdî ve lâ yukdâ aleyke ve innehû lâ yuzillü men vâleyte, tebarekte Rabbena ve teâleyt.(Tirmizi hadis)

Allah’ım! Hidayete ilettiklerin içerisinde beni de hidayete ilet. Afiyet verdiklerin arasında bana da afiyet ver. Gözettiklerin içinde beni de gözet. Verdiğin şeylerde benim için bereket kıl. Takdir buyurduğun şeylerin şerrinden beni koru. Şüphesiz sen takdir edersin. Senin takdirine karşı gelinmez ve sana hükmedilemez. Senin sevip gözettiğin kimse alçalmaz (zelil olmaz). Rabbimiz, senin hayır ve ihsanın boldur. Sen, zâtına layık olmayan şeylerden münezzehsin.)

Dolayısıyla bu dilimize pelesenk yüreğimize küpe olmalı. Allah resulü şöyle buyuruyor “Mâ nakasat Sadakatün min mâlin!” (Deylemi) Sadaka maldan hiçbir şey eksiltmez. ve ma zadellahu abden bi affun illa izzen Ancak af mü’minin izzetini şerefini artırır. Yani siz bağışlarsanız izzetiniz artar, şerefiniz artar. “Ve Mâ tevâzea ahadün lillahi illâ refeahullahu” ve Allah için tevazu gösteren, alçak gönüllülük yapanı da Allah yükseltir buyuruyor. (Tirmizi-Müslüm)

Mü’minleri bırakıpta kâfirleri can dost ve müttefik edinen kimseler izzet ve şerefi onların yanında mı arıyorlar Nisa/139. Ayeti. Fakat şunu da iyi bilsinler ki izzet ve şerefin tümü Allah’a aittir. İzzeti kâfirin yanında aramayın, izzeti izzetsizin yanında aramayın kendinde olmayan bir şeyi size veremez onun için izzeti Allah’ta arayın.

Mü’minlere karşı zilletli, kâfirlere karşı izzetli olmak ne demek? Maide/54 ayeti öyle demiyor mu? Ya eyyühelleziyne amenû men yertedde minküm an diynihı. (maide/54) ey iman edenler men yertedde minküm an diynihı fesevfe ye’tillâhu Bi kavmin sizden kim O’nun dininden yüz çevirirse o öyle bir kavim getirir ki yuhıbbuhüm ve yuhıbbuneHU Allah onları sever, onlar da Allah’ı ezilletin alel mu’miniyne e’ızzetin alel kafiriyn Mü’minlere karşı zilletli, kâfirlere karşı tavizsiz. Böyle bir şey.

Bugün Müslümanlar da gördüğümüz böyle değil gibi geliyor bana, sanki ters. Bakıyorsunuz Müslümanlara karşı aman bir horozlanıyor, aman bir horozlanıyor..! Kekeliyor. Bakıyorsunuz beyimize dünyanın zulmeden müstekbir güçleri karşısında çok uslu. Bakıyorsunuz yanında yöresinde bulunan müstekbir münkirler karşısında süt dökmüş kediye dönüyor. Nerede senin izzetin? Müslümana mı geçiyor sözün. Yani mü’mine karşı toprak gibi ol, toprak gibi ol. Unutma ki toprak herşeydir.

Toprak nasıl bir şey, nasıl bir mucize daha doğrusu. Seni üstünde çiğnetiyor, çiğniyorsunuz. Fakat çiğneyen sen her şeyini oraya borçlusun, oradan alıyorsun, be alırsan al, protein al oradan alıyorsun. Karbonhidrat al oradan alıyorsunuz, enzim al oradan alıyorsunuz. Mineral al oradan alıyorsunuz. Vitamin al oradan alıyorsunuz, yani oraya borçlusunuz. Ama bas diyor size, bas bağrıma, nasıl olsa sonunda içime alacağım seni. Benim bağrıma basınca benden kurtulacağını mı sanıyorsun, sen ölmeyecek misin, gene getirip bana bırakacaklar. Dolayısıyla toprak gibi ol bir şey olmaz ezilmezsin korkma. Mü’minin ayağının altına toprak; eller yahşi ben yaman eller buğday ben saman diyen buğday olur. Hatta birinci sınıf buğday olur.

Onun için mü’mine karşı tevazu, münkire karşı da tavizsiz. Burada tabii yersiz gurur, kibir söylenmiyor tabirsizlik ifade ediliyor. Müslüman ahlakı bu olmalı. Tahterevalli gibidir zaten, bir ucu kalktı mı diğer ucu iner. Eğer mü’mine karşı bir insan böyle hava atıyor caka satıyorsa bilin ki münkire karşı da böyle yer bağıdır, yağ yakıyordur. Onun için bir ucu kalktı mı diğer ucu iner.

İlahi izzetin Allah’ın elçilerinde tecellisi. Peygamberler Azîz dirler zira insanlar hakikati öğrenme de onlara muhtaçtır. Allah Adem’i beşer içinden seçti ve Azîz kıldı İnnAllâhestafa Ademe ve Nuhan ve âle İbrahiyme ve âle ımrane alel âlemiyn. (A.İmran/34) Allah Adem’i seçti diyor. Dört unsur sayılıyor. Adem’i, Nuh’u, İbrahim ailesi, İmran ailesini. Nuh’u seçti, Nuh’u niye seçti? İnsan içinden seçti. Ya Adem’i ne içinden seçti? Adem’i canlılar içinden seçti, canlılar içinden beşeri seçti. Seçim olması için birden fazla olması lazım, onun için “seçti”. Dolayısıyla bütün bunları düşünerek Yahudilerden bize geçmiş olan o teoriler, o İsrailiyatı bir kez daha düşünsün insanlar, biz ona mahkûm değiliz yani. Adem’in yaratılışı üzerine İsrailyattan bize taşınanlar bir kez daha düşünülmeli. Bu konuda Bakara/30 ayetle başladığım notları meali şeriften okumalarını tavsiye ederim.

Hz. Nuh’u insanoğulları içinden seçti ve Risalet’le görevlendirdi. Hz. İbrahim’i Allah’a elçi olma şerefine nail olmuştu. Nemrut izzeti yakamadı, Nemrut izzeti yakmak istedi aslında. İbrahim’in gücü neydi? Bir tarafta yeryüzünün en büyük hükümdarı, evet Sümer’in Ur hükümdarı, bir tarafta tek başına İbrahim. Neden İbrahim ateşe böyle başı dik gidebildi? İmanın izzetinden dolayı, iman sahibine böyle bir izzet kazandırır aslında bize bunu anlatıyor. Hiçbir Nemrut’un ateşi imanın izzetini yakamaz.

Hz. Yusuf Azîz miydi, zelil miydi? Kuyuda da Azîz di, zindanda da Azîzdi, zelil olan Züleyha idi. Sarayda zelil idi, zindanda Azîz idi. Evet, , izzet ne? İzzet nefsini tutandır izzet nefsini tutmaktır. Onun için o tuttu Azîz oldu ve sonunda yeryüzüne de Azîz oldu, Mısır’ın da Azîzi oldu unutmayalım. Demek ki nefsinin Azîzi olan yeryüzünün de Azîzi olur.

Hz. Musa’yı firavun karşısında korkusuz kılan neydi imanın izzetinden başka? İmanı Azîz kıldı. Ve Azîz Nebî Tevbe/128. Efendimiz Azîz lerin Azîzi idi. Le kad câeküm Rasûlun min enfüsiküm aziyzun aleyhi mâ ‘anittüm. (Tevbe/128) bu ibare gerçekten ilginçtir.

Burada bir Azîz kelimesi geçiyor hocam onu nasıl anlayacağız, işi bilenler belki soracaktır onu Le kad câeküm Rasûlun min enfüsiküm aziyzun aleyhi mâ ‘anittüm. İki şekilde anlaşılır, müfessirlerimizin hemen tamına yakını aziyzun aleyhi mâ ‘anittüm ü tüm olarak sıfat görmüşler, tamamı sıfattır demişler. Yani size bir şey olmasıyla size ağır gelen ona da ağır gelir, size ağır gelen şey onu da üzer manasına geliyor. Fakat sizi zorlayan şeyler ona da yük olur diye de çevirebiliriz.  Fakat cümlenin yapısı şuna da izin veriyor ki meali şerifte tercihim budur; aziyzun bağımsız bir sıfattır orada görünmeyen bir virgül var. aleyhi mâ ‘anittüm o da ayrıca bir sıfattır, iki tane sıfat vardır. Azîyzin. Yani; Le kad câeküm Rasûlun min enfüsiküm sizin içinizden size bir elçi gelmiştir Azîyzun, o Azîz’dir, o şereflidir. aleyhi mâ ‘anittüm sizi zorlayan şeyler ona yük olur ona ağır gelir. Oturmuyor mu? Oturuyor, böyle daha güzel oluyor.

O zaman bu ayette 3 sıfatı var Allah resulünün Raûf, Rahîm, Azîz. İki değil yani hariysun aleyküm Bil mu’miniyne Raûfun Rahıym. Üzerinize titrer, hariystir üzerinize kol kanat gerer, Bil mu’miniyne Raûfun Rahıym müminlere karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.

Görüyorsunuz efendimizi tavsif ediyor bu ayet daha ne olsun. Bu yetmedi mi? Aslında efendimizin büyüklüğüne yüceliğine bunlar yetmedi mi ekstra yalanlara gerek var mı? Bence gerek yok hiç gerek yok. Hele efsanelere hiç gerek yok. Efendimizin büyüklüğü için efsaneye muhtaç değiliz. Efendimizin büyüklüğünü ispat için efsaneye muhtaç olduğunu düşünenler hakikatlerin efendimize yetmediğini söylemiş olurlar. Aslında bu bir hakarettir böyle bir şey. Peygamberimize ikram edeceğim diye düzüp koştuğu veya tarihte düzüp koşulmuş yalanları ona atfetmek peygamberimize ikram değil hakikate iftiradır. O kelimenin tam anlamıyla bir Azîz dir.

El Emin idi, yani cahiliyede de el emin idi fakat pasif iyi idi. Hiç kimsenin hiçbir şeyine bir şey demedi, kendi halinde bir iyi idi, tarih te bize bunu böyle veriyor. Fakat Kur’an n’ yaptı onu? Ya eyyühel müddessir, Kum feenzir. (Müddessir/1-2) ey yatan iyi dedi, yatan iyi iyi değildir, kalk ve uyar yani kalkan iyi ol, aktif iyi ol dedi o da aktif iyi oldu. Aktif iyi olunca ne oldu? Hasenat sahibi idi salihat sahibi oldu. İyiliği de yaydı, çoğalttı Saliha sahibi oldu. Onun için izzeti öyleydi ki karşısında kimseyi titretmedi, kimseye zulüm etmedi haşa, ve istese krallar gibi yaşardı çünkü Krallar kendisine tabi oldu. Fakat o karşısında titreyen bir adama; “sakin ol be adam ben de senin gibi kurumuş et yiyen Mekke’li bir kadının oğluyum.” Diyordu, o bu kadar iyiydi.

Nübüvvetten önce sakindi fakat nübüvvetten sonra yeryüzünün en büyük devrimcisi oldu ve şunu söyleyecek kadar iman hamlesi kahramanı oldu. “Vallahi ya ammiy, vallahi ya ammiy. Levvede us şemse fiy yemini vel kamera fiy şimaliy lemme terektu hazal emr… Vallahi ey amca eğer güneşi sağ elime koysalar, ayı sol elime koysalar yine de davamdan vazgeçmem meğerki Allah’tan bir emir gele. Dedi.

Hz. Aişe anlatıyor bir gece yatakta ResulAllah kayboldu, yokladım yatakta bulamadım, biraz daha yokladım ayaklarına elim değdi. Belli ki secde de idi şöyle dua ediyordu. Allahümme inni eüzu bi-rızâke min sahtike Allah’ım kahrından lütfuna sığınırım ve eüzu bi-muâfâtike min (afiyetike) ukübetike beladan senin afiyetine sığınırım ve eüzu bike minke senden sana sıınırım Lâ uhsi senâen aleyke. Ente kemâ esneyte alâ nefsike. Ben seni layık olduğun gibi övemem sen ancak kendi nefsini övdüğün gibisin diye dua ediyordu, tabii ki ağlıyordu.

İlahi izzetin mü’minde tecellisi. Hz. Ali izzeti şöyle tarif ediyor; Kefeni fahran en teküne li rabben ve kefeni ‘izzen en eküne leke abden. Ente li keme uhibbu. Ve cealni kema tuhibbu. Bana iftihar olarak senin bana rab oluşun yeter, benim övüncüm budur. Senin gibi bir rabbim var ya daha neyle övüneyim. Bana izzet ve şeref onur olarak benim sana kul oluşum yeter, ben daha başka şerefi ne edeyim. Sen tam benim istediğim sevdiğim gibi bir Allah’sın, ne olur sen de beni sevdiğin gibi bir kul et. Amin. İşte izzeti böyle tarif etmiş.

Hz. Hüseyin Kerbela meydanında heyhat, minezzillet diye bağırıyordu, zillete boyun eğenlere yazıklar olsun. Çünkü izzetin tarifini o çok iyi yapmıştı. İzzet zulme boyun eğmemekti.

Hasan Basri’ye sorarlar bu izzete nasıl nail oldun? İki şeyle der insanların dünyasına tenezzül etmedim, ikincisi insanların şiddetle ihtiyaç duyacakları bir ilmi kesp ettim, ele aldım der.

İmam Ebu Hanife, tarihin büyük Azîzlerinden. Kûfe Emevi valisi İbn. Hubeyr kadılık teklif etmişti, şehir baş kadılığını. Ona dedi ki, değil baş kadılık vasık mescidinin kapılarını saymamı istese onu da saymam. Aslında bu Alimin izzetini gösteriyor. Çok inatmış falan demiyorsunuz değil mi, hayır vallahi kasıt o değil. Onlar büyük imamı kullanmaya kalkacaklardı, onun izzetini kullanacaklardı, zulümlerine ekmek arası yapacaklardı. Buna gelmedi. Aynı şeyi Abbasiler de yaptılar İlk Abbasi halifesi Sebbah baş kadılık teklif etti. Tüm devletin bir numaralı hakimi olacaktı. Bugün bilmiyorum Yargıtay başkanına mı tekabül eder bilmiyorum, işte öyle bir şey.

Büyük imam ne yaptı? Asla dedi. Çünkü onların zulümlerini meşrulaştırmak için bunu istediklerini biliyordu. Ne yaptılar? Hapsettiler. En sonunda zehirli bir kase ile çorba içirerek zehirlediler. İmamın son sözünün şu olduğu söylenir. Beni gasp edilmemiş bir toprak parçasına gömün. İmama bakın imama, Hanefi’yim diyenler neden siyasette de Hanefi olmazlar?

İmam Malik kendisini çağırtan Harun Reşid’e ben ona muhtaç değilim demişti, ihtiyacı olan buyursun. Harun bunu duyunca, Harun da büyük adammış vallahi giderim dedi ve gitti, ben gitmem demedi onun ayağına, alime hürmet vardı çünkü.

İkinci nesil izzet sahibi âlimlerinden biri Ata bin ebi Rebâh’tır. Siyahtı, burnu kesikti, çolaktı, şaşıydı, topaldı J maşallah diyeceksiniz, koleksiyon yapmış. Ama bu zat bir mahalleye girdiğinde Halife Abdül Melik geçiyorsa eğer o sokağı terk edene kadar Halife yerinde kazık gibi dururdu, işte böyle bir zat. Onun için onun imzasının bulunmadığı bir fetva geçmezdi.

Abdullah Bin Mübarek’te öyle. İmam Ebu Hanife’nin hem arkadaşlarından hem talebelerinden sayılır. Halife’nin hanımı Meşhur su yolunu yaptıran Zübeyde hanım, Harun Resid’in hanımı. Bir gün pencerede yoldan giden Abdullan Bin Mübarek’e bakıyordu. İnsanlar Abdullah Bin Mübarek geçerken yolun iki kenarına dizilmişler sadece görmek için birbirlerini eziyorlar. Vallahi dedi kendi kendine emir-ül mü’minin Harun Reşid değil, Abdullah Bin Mübarek’tir. Onu da arkasından kocası duymuş. Ne dedi, ne diyorsun? Gel gördüğümü gör, sen de benim dediğimi dersin. Demişti. Alimin izzeti böyle yapar, izzetli alim böyle olur.

Me’mun Ferra’ya sordu dünyanın en güçlü insanı kimdir? Ferra zamanının büyük hem müfessiri, hem dil alimi. Sizsiniz dedi Me’mun’a. O sırada iki şehzade Ferra’nın ayakkabısını sen çevireceksin ben çevireceğim diye birbirleriyle kavga ediyorlardı. Dedi ki Me’mun, Halife, koca imparator, unutmayın şimdi onun imparator olduğu yerde yaklaşık 70 tane ülke var. Vallahi dedi ben değilim dünyanın en güçlüsü. Ayakkabısını iki şehzadenin çevirmek için birbirleriyle kavga ettiği adamdır. Alimin izzetini gösteren bir hadise bu.

‘İz. Bin Abdisselâm öldüğünde Mısır Sultanı Zahir Baybars şöyle der; işte şimdi hükümdar oldum. Öyle bunalmış ki, o âlim yaşarken kendini hükümdar kabul etmiyor. Âlimin izzetine bakın. O kadar sıkıştırmış ki bunu günahları hususunda zulmüne mani olmak için, birinde çok ağır eleştirmiş, eleştirisinden dolayı sürmüş Baybars Mısır’dan. Yüklemiş her şeyini Allah’ın arzı demiş çıkmış yola, yolda dostları demişler ki “ya sultanın bir elini öpsen bu cezayı geri alır.” Ne diyorsun sen demiş vallahi onun elini öpmeyi bırak elimi öptürmem ona.

Dimyati zamanın hükümdarına öğüt verince Sultan bahşiş istiyor sanarak vekilharcından bir kese altın istemiş. Dimyati demiş ki; Bak şimdi ben de vekilharcımdan isterim ayıp olur, eğer ihtiyacın varsa ben sana vereyim. Bunu dediğinde bahçede yetiştirdiği sebze ve meyvelerle geçiniyormuş. Bu da Alimin izzeti.

Said Nursî İstanbul’da ittihatçıların Divan-ı harbinde idamla yargılanırken mahkeme duvarlarını zalimler için yaşasın cehennem diye inletiyordu. Bu da Alimin izzeti. Ankara’ya geldiğinde Ankara’nın enm meşhur simalarının yüzüne namaz kılmayan merduttur diye haykırıyordu.

Seyyid Kutub İdam cezası aldığında, özür dile affedileceksin dendiğinde bir Mü’min bir zalimden özür dilemez demişti ve kelleyi öyle verdi.

İman insana böyle izzet katıyor, imanın izzeti budur. Rabbim bu izzetten bize de versin. Azîz olan rabbim izzet ve şerefimizi Kur’an la izzetlendirsin. Azîz olan rabbim bu ümmete izzet versin, zillet vermesin İnşaAllah.

Ve ahiru davahüm enil hamdülillahi rabbil alemiyn

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

 

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 26 Mayıs 2016 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: