RSS

ESMA DERSLERİ – 10 – EL AZÎZ (B)

09 Haz

AZÎZ-A            “Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

 EL AZÎZ

El Azîz Aziz ve celil olan Allah’tır ve O her izzetin, gücün, kuvvetin kaynağıdır.

İzzet; Yücelik ve üstünlük demektir. Dolayısıyla eğer bir üstünlük ve izzet istenecekse ancak üstün olan zattan istenir. O’ndan medet bekleyip yardım umulur. Çünkü gerçekte dayanılacak bir üstün güce, kuvvete sahip olan o zattır. Kuvvet bir medet olup o da sadece kaynağından istenir, O’ndan beklenir. O bu gücün sahibinden bir medet, bir yardım isteyenler üzerinde olumlu bir etki bırakır. Hak olan zattan yardım ve imdat ister. Nereden gelirse gelsin kendisinden yardım isteyenin hasmını ansızın güçsüz hale düşürür.

Zaten zatı, sıfatları, melekûtu ve mülkü itibarıyla izzet sadece Allah’a hastır. Bir de O’ndan yardım isteyenlere özgüdür. Bu husus Kur’an-ı Kerîm de;

Yekulûne lein reca’na ilelMediyneti leyuhricennel e’azzu minhel ezelle, ve Lillâhil ‘ızzetu ve liRasûliHİ ve lilmu’miniyne ve lakinnelmunafikıyne lâ ya’lemun; (Münafikun/8)

Oysa izzet, kuvvet, haysiyet ve şeref sadece Allah’ın, Resulünün ve mü’minlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler.

Bu ayette geçen izzet(güç) Allah’ındır diye başlayan ve Lillâhil ‘ızzetu hakkında İbn. Manzur lisanu’l-Arab adlı eserinde diyor ki;Kuvvet, güç ve galebe, üstün gelmek Allah’a hastır.

Oysa izzet, kuvvet, haysiyet ve şeref sadece Allah’ın, Resulünün ve mü’minlerindir şeklinde 3 boyutlu olarak tertip olunmuştur.

Birinci boyut; İzzet, şeref, güç ve kuvvet Allah’a hastır, bu itibarla yardım ve medet yalnız O’ndan istenir. Eğer Allah Azîz olmamış olsaydı izzet sahibi olamazdı. Öünkü Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

Her kim izzet düşünüyorsa bilsin ki izzet tamamıyla Allah’ındır. (Fatır/8)

Bu nedenle her kim şeref, saygınlık ve üstün bir yer edinmek istiyorsa o kimsenin mutlaka kaynağına yönelmesi gerekir. Tıpkı peygamberlerin atası Hz. İbrahim’in dediği gibi yapmalıdır, çünkü o şöyle diyordu;

O beni yarattı, sonra da bana O doğru yolu gösterir. O ki beni yedirir, içirir, hastalandığım zaman O bana şifa verir. O ki beni öldürür, sonra beni yine diriltir. Ve O ki ceza gününde günahlarımı bağışlamasını ümit ederim. Ya rab bana bir hüküm ver ve beni iyiler zümresine kat. (Şuârâ/83)

Burada belirtildiği gibi İbrahimi olan her istek ve talep izzete ulaşmak, kuvvet ve yardımı O’ndan istemek içindir. Dünya ve ahirette aşağılanmamak ve basite düşmemek için aziz olmak buna bağlıdır. Ey Azîz olan Allah’ım, izzetin, kuvvetin, kudretin ve rahmetinle bize yardım et. Senden başka İlâh yoktur, sadece sen varsın, seni takdis ve tenzih ederim.

İkinci boyut; Ayette ikinci olarak izzetin, şeref ve saygınlığın ResulAllah a ait olduğu ifade olunmaktadır. Çünkü yüce Allah onu âlemlere rahmet olarak seçmiştir. Onu daha önceden gönderilen kitapları tasdik eden, doğrulayan bir peygamber olarak kitapla güçlendirmiş ve desteklemiştir. Nitekim rabbimiz şöyle buyuruyor.;

O sana kitabı, öncekileri doğrulayıcı olarak hak ile indirmektedir. (A. İmran/3)

ResulAllah’ın izzeti, yüce Allah’ın izzeti sayesindedir. Çünkü ResulAllah izzeti, gücü ve kuvveti, asıl kuvvet sahibi olan Allah Teâlâ’dan almaktadır. Kuvvet bir hüccettir. Son dinin kitabı ise içinde tüm hüccetleri toplayan bir kitaptır Ki onlar kişiyi en doğru ve en kuvvetli olana yönlendirir.

Üçüncü boyut; Ayette görüldüğü gibi kitaplarına ve peygamberlerine iman eden mü’minlere hastır. Mü’minler iman eden kimselerdir onları iman etmeleri sayesinde de İslâm güç kazanmıştır. İslâm’ı güçlendiren kimseler onlar olmuşlardır Nitekim onlar da İslâm sayesinde izzet sahibi olmuşlar, güç elde etmişler ve saygınlık kazanmışlardır. Bu elden ele değişebilen bir izzet ve şereftir. Yani kim Allah’a ve O’nun dinine yardım ederse Allah ta onları zafere erdirir. Nitekim rabbimiz;

Elbette Allah kendi dinine yardım edene yardım edecektir. Şüphesiz Allah çok güçlü, çok izzetlidir. Onlar ki kendilerini yeryüzünde iktidar mevkiine getirdiğimiz takdirde namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyilikle emrederler, kötülükten nehy ederler. Bütün işlerin sonu sadece Allah’a aittir. (Hac/41)

İbn. Kayyum ayette geçen “izzet” kelimesi ile üç mana murat olduğunu belirterek diyor ki;

Birincisi, kuvvet izzetidir. İkincisi, imtina izzetidir, üçüncüsü ise kahır izzetidir. Yüce Allah burada sayılan her üç izzet bakımından da tam bir izzet sahibidir. Çünkü tam izzet O’na hastır.

Bu üçten ilki bu fiilin üçüncü babdan olarak “azze-yeazzu” olarak kullanılmaktadır. Burada fiilin ikinci harflerinin hem mazi ve hem de muzari fiillerde meftuh olmasıyla fiil kullanılmaktadır. Nitekim örnekte de öyle sunulmuştur.

İkinci kullanımı ise dördüncü babdan “azze-yeizzu” şeklinde muzari fiilde fiilin ikinci harfinin (aynın) esreli olarak gelmesidir.

Üçüncü kullanımı ise fiilin beşinci babdan “azze-yauzzu” diye gelmesidir. Burada aynın ötreli olarak gelmesi, harekelerin en kuvvetli olanı ile gelmiş olmasıdır ki, en kuvvetli manalar için en kuvvetli harekeler verilmiş, en hafif manalar için de en hafif harekeler verilmiştir. Orta durumunda manalar içinde orta derecede harekeler verilmiştir.

Bu izzet vahdaniyet gerektirir çünkü bir şeyde ortaklık yani şirket varsa, orada izzet, güç eksilir. Nitekim izzet aynı zamanda kemal sıfatlarını da gerekli kılar. Oysa ortaklıkta izzetin kemaline aykırılık vardır. Bir yerde ortaklık varsa orada sıfatlar yönünden de kemal anlamında bir izzet yok demektir. Nitekim bu aynı zamanda zıtları da ortadan kaldırır. Aynı şekilde başkalarına benzer olmaması gereğini de ortaya koyar. Bütün bunlar izzetin sonucudur.

Hiç şüphesiz izzet-i Kâmile sadece yüce Allah’a hastır, bu itibarla O, her izzetin kaynağıdır, her izzet O’ndan beslenir, O’ndan yardım ve güç alır Nitekim bu da;

Oysa izzet, kuvvet, haysiyet ve şeref sadece Allah’ın Resulünün ve Mü’minlerindir. (Münafikun/8) ayetinin tefsiridir.

Her bir sıfat, o sıfatı mana itibarıyla ihtiva eden sıfatı sebkat etmiş (Ondan önce gelmiş)tir. Ve o sıfatın bir devamı olarak sıfat uzamıştır. Nitekim el Müheymin sıfatı, el Azîz sıfatından önce gelmiş olması itibarıyla zaten el Azîz sıfatının manalarını da içermektedir. İşte bunun içindir ki izzet sıfatı aynı zamanda el-Müheymin sıfatının içinde mana olarak yer almaktadır. Çünkü el Müheymin ismi, el Azîz sıfatını heymenet vasfı içinde devam ettirmektedir. Nitekim el Azîz sıfatı da kendisinden sonra gelen tüm sıfatların manalarını ihtiva etmektedir.

Bu aynı zamanda önünde yardım kapılarının devam edip giden o güzel sıfatların da bir fatihası, bir girişidir. Ki onların hepsi de manalarını “Allah” isminden almaktadırlar. Çünkü Allah ismi o manaları ihtiva eden bir isimdir. Yani manalarını Allah, el-Melik, el Kuddüs, es Selâm, el Mü’min ve el-Müheymin isimlerinin tamamından almaktadır Çünkü bu isimler daha önce geçmişlerdir, zikredilmişlerdir. İşte bu isimler kendilerinden önce geçen sıfatların manalarını taşımaktadırlar. İşin böyle olması, bunların tamamının yüce Allah’ın sıfatlarından bir sıfat olmaları ve o sıfatlarında diğer sıfatların manalarını bütünüyle ihtiva etmiş olmasındadır. İşte bu açıdan el-Azîz’ul-a’zam yani en yüce Aziz sadece Allah’tır Celle celâlühü.

Yüce Allah kuvveti ve izzetiyle insanlara sesleniyor ki el-Kaviyyu’l-Azîz olduğunu yani en güçlü en kuvvetli kendisinin olduğunu bildirmiş olsun. Çünkü onun üzerinde mutlak manada Kavî ve Azîz olan bir başka güç yoktur. Yüce Allah şöyle buyuruyor;

Ey insanlar, bir misal verildi, şimdi ona iyi kulak verin. Haberiniz olsun ki sizin Allah’tan başka tapındıklarınız bir sinek yaratamazlar. Hepsi onun için bir araya gelseler bile. Şayet sinek onlardan bir şey kaparsa onu ondan kurtaramazlar. İsteyen de güçsüz istenen de. Allah’ın yüceliğini gereği gibi takdir edemediler. Gerçekten Allah çok güçlü ve üstündür. (Hac/73-74)

El Kavî ve el-Azîz olan Allah asla zayıf değildir. O her fiili yapmaya kadir olandır Çünkü O bir şey dilediğinde ona sadece “ol” der, o da hemen oluverir. Çünkü Allah için zor olan bir şey yoktur, O’nun için her şey kolay ve basittir. Zira mutlak kuvvet ve izzete malik ve sahip olan yalnız ve sadece O’dur. Mü’min olan bir kimse de zayıfa kulluk edilemeyeceğini idrak edip kavrayan kimsedir. Putlar duymazlar, duaya ve çağrıya icabet etmezler. Eğer herhangi bir çağıran ya da dua eden biri onları çağırsa ya da onlardan bir istekte bulunsa, hiçbir zaman hiçbir isteği ve çağrıyı duymazlar ve icabet etmezler. Çünkü hepsi de zayıftırlar, sonuçta yok olmaya mahkûmdurlar. İşte bu nedenle zayıf olanlara ancak zayıf kimseler inanırlar. Kuvvetli olana da ancak iman bakımından kuvvetli bir inanca sahip olanlar inanırlar.

O halde sadece Allah el-Kaviyyu’l-Azîz dir. Her şeye egemen olan ve hükümranlık elinde bulunan da kendisidir. Allah Teâlâ nın; “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara/30) buyruğu gereği, muti olan insan da izafet yoluyla kuvvetlidir ve Azîz dir. Çünkü bir şey adına halife seçilen kimse, adına halife olduğu zatın sıfatlarından ve özelliklerinden yararlanır. Sıfatlar bir kuvvettir, bir güçtür. Bu bakımdan halifenin, kendisini halife seçenle irtibatlı olması gibi sıfatta mevsufu ile irtibatlıdır, onunla bağlantılıdır.

Kavi ve Azîz olan yüce Allah insanları yeryüzünde halifesi olsunlar diye yaratmıştır. Yoksa O’nun yerine geçmeleri için yaratılmış değildir. Aksine kendi adına ve başkaları adına üzerine düşenleri yerine getirmeleri için yaratmıştır. Böylece halife olan kimse, diğer insanla olan ilişkilerini, bağlarını, kan bağı, akrabalık, sevgi, muhabbet ve ülfet bağları çerçevesinde yürütür. Keza zorunlu olan ilişkiler bağlamında aynı ülkenin vatandaşı olmaları, aynı ihtiyaçları paylaşmaları, vicdanlarına dayalı olan ilişkiler çerçevesinde sürdürürler. Bu çerçeve de halife ilişkilerini sürdürmelidir ki yeryüzünde ıslah eden düzelten biri olsun.

İnsanoğullarından her kim yeryüzünde bozgunculuk çıkarır ve huzursuzluklara neden olursa o takdirde o kimseler halife seçilebilme koşullarını ihlâl etmiş olurlar. Bu da rabbimizin şu ayetinde beyan edilmektedir.

Ey Davud’ gerçekten biz seni yeryüzünde halife yaptık. Artık insanlar arasında doğrulukla hükmet. Keyfine uyma ki seni Allah yolundan sapıtmasın Çünkü Allah yolundan sapanlar hesap gününü unuttukları için kendilerine pek şiddetli bir azab vardır. (Sad/26)

Allah Teâlâ Hz. Davud A.S. ı, kendisinden önce gelen peygamber ve Salihlerin yerine halife seçmiştir. Hak ile hüküm vermesi demek ise, apaçık delil ve kanıt ortaya koyarak gerçekleri meydana çıkarması demektir. Bu esnada herhangi bir karışıklığa meydan verilmemesini, hükümlerde muğlaklığın ve müphemliğin bulunmamasını, herhangi bir tarafa meyletmeksizin tarafsız bir şekilde yargılama yapmasını istemiştir. Çünkü Hak ile hüküm vermek budur. Allah’ın emrettiği şekilde bir hüküm verilmesidir. Yoksa kişilerin mizaç ve karakterlerine göre, ya da kişilerin merhamet duygularına dayalı olarak hüküm verilmesi demek değildir. Aksine adalete ve hakka dayalı olarak hüküm verilmesidir.

Çünkü Allah indirdikleriyle her kim hüküm verirse bu durumda ve özellikte olanlar, hiçbir zaman yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar gibi olmazlar. Zira yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar orada halife olabilmeye hak kazanmış olmazlar. Zaten rabbimizin şu ayeti de bu gerçeği dile getiriyor;

Yoksa iman edipte salih amel işleyenleri o yeryüzünde ki bozguncular gibi yapar mıyız? Yoksa o takva sahiplerini arsız çapkınlar gibi yapar mıyız? (Sad/28)

O takdirde eşitlikten söz edilemez, eşitlik sağlanmış olamaz. Çünkü yeryüzünü ıslaha çalışanlarla orayı ifsada götürenler hiçbir zaman eşit olmazlar. Bu nedenle Allah’a ve Resulüne iman eden takva sahipleriyle facir ve kâfirler hiçbir zaman eşit olmazlar Bu mümkün değildir.

Sallabi de Yüce Allah’ın el Azîz ismiyle alakalı olarak diyor ki; el Azîz ismi izzetin, şerefin ve saygınlığın tamamı kendisinin olan zat demektir. Yani kuvvet, galebe ve imtina bakımlarından herhangi birinin böylesi bir izzete ve güce sahip olması mümtenidir, mümkün değildir. O tüm varlıkları hükümranlığı altına almıştır. Halife de O’na boyun eğmiştir. O’nun azameti karşısında bir şey olmadığını anlamıştır.

İşte bu tanımıyla Ali Muhammed Sallabi, izzet ismini; Kuvvet, galebe ve imtina kelimeleriyle irtibatlandırmaktadır. Bu tanım gösteriyor ki Yüce Allah’ın güzel isim ve sıfatları hem Camî hem de Mâni dir. İçinde tüm güzellikleri barındırması ve bulundurması bakımından Câmi dir, toplayandır. Güzel olmayan sıfatları da taşımaması ve barındırmaması bakımından bu türden sıfatları da menediyor olması itibarıyla Mâni dir.

“el Azîz” kullarının aziz olmasını, güç ve kuvvet sahibi olmasını isteyen demektir. Kullar Allah’tan izzet istemedikçe aziz olamazlar. Çünkü gerçekten Azîz ve Hâkim olan Allah’tır. Bu itibarla O, yeryüzünde sadece kendisinden izzet isteyenleri halife olarak seçer. Çünkü insanlar ancak o sayede halifeliğe aday olabilirler. O’nun izzeti sayesinde yeryüzünde mirasçı olabilirler ve orada o sayede ancak söz ve eylemleriyle ıslahat yapabilirler, güzelleştirebilirler.

Çünkü Azîz olana itaat edilir, zelil olana itaat olunmaz. Kim Azîz olan tabi olursa, izzet sahibi kılınır Kim de zelil olana uyarsa o da zelil kılınır. Zira Azîz olan sadece Allah’tır. O’na iman edenlerde aziz olacak olanlardır. Aziz olanlar Allah’a sığınırlar ve bu sayede doğru yolu bulmak isterler. Çünkü Allah şöyle buyurmuştur;

Oysa her kim Allah’a sımsıkı tutunursa, o kesinlikle doğru yola çıkarılmıştır. (A. İmran/101)

Sırat-ı Müstakime yani dosdoğru olan yola ancak Hâkim olan çıkarır. Azîz ve Hâkim olan ise sadece Allah’tır. Bu itibarla O’ izzet ve hikmetiyle mü’minleri yeryüzünde aziz ve güçlü kimseler kılar. Hikmet sahibi insanlar yapar. Çünkü Azîz ve Hâkim olan Yüce Allah Kavî ve Metîn olandır. Her şeyin sırrı O’nun elindedir. Yaratılmışların sırrı, hayat ve ölümün sırrı, yeryüzünde kimlerin halife seçilip kimlerin seçilmeyeceklerinin sırrı, cennet ve cehennemin sırları hepsi O’nun elindedir. Bizler O’na iman edenlerdeniz. Birtakımımız Allah’ı katından bildirimiyle bazı şeyleri bilebiliriz, ancak her şeyi bilemeyiz. Nitekim Allah şöyle buyurur;

“Size pek az ilim verilmiştir.” (isra/85)

Bu da Azîz ve Hâkim olan Allah’tan bir hikmet gereği böyledir. Böyle olmasaydı o taktirde ne diye bizeçok bilgi verilmemiş olsun? Nitekim Yüce Allah asil olan o peygambere şöyle buyurmuştur;

 Ve de ki, “Rabbim benim ilmimi artır.” Tâhâ/114)

Bu da işin bir başka hikmetidir. Allah aklımız oranında ilimden bize bilgi uzatıyor. Ancak bizim akıllarımız sınırlıdır, O’nun geniş olan ilmini ihata edemez Nitekim bu konuda ki gücümüz ve yeteneklerimiz de sınırlıdır. Bizim takatlerimizin de belli bir alanı vardır. Bir başlama noktası ve bir de sona erme noktası vardır. Oysa Yüce Allah’ın ilmi asla bizim ilmimiz gibi değildir. O’nun ilmi tam ve ezeli olan bir ilimdir. İşte bu nedenle biz sadece belli ölçü ve miktarda olanları bilebiliriz. Bunda da zaten bir hikmet vardır.

“El Azîz”; Bizim üzerimizde tasarruf sahibi olan Hâkim, işlerimiz ve işlerimizle ilgili hususlar hakkında da tasarruf sahibi olan yine Hâkim Allah demektir. Nitekim başkalarıyla olan ilişkilerimizde de tasarruf sahibi olan Hâkim olan rabbimizdir. Bu itibarla hikmet, Azîz olan Allah’tan bağışlanılmakta ve O’ndan alınmaktadır O hikmeti, yiye hikmetinin bir gereği olarak dilediğine verendir. Nitekim istediğinde de dilediğinden çıkarıp alandır. Bu iman sayesinde alınır. O’na yaklaşmakla kazanılır ve O’na yönelinir. Nitekim tasarrufta güzel olmakta bir hikmet gereğidir. İşlerin gemini elinde bulundurmak, onları bilgi, marifet, yakîn ile idare etmek idrak ettiklerinin sonuçlarını kavratmak da gerekli olan kural çerçevesinde elinde bulundurmakta Allah’ın elindedir ve O’nun izniyledir. Nitekim onlar üzerine eğilmek, gereğini yapmak, gerekmeyenden uzak durmak ve kaçınmakta O’nun eliyledir ve hepsi bir hikmetinin gereğidir.

“El Azîz’ul-Hakîm” olan zat, Vahid ve Ahad olan Allah’tır. Bu bakımdan Azîz ve Hakîm olan zat iki değildir. Aksine O, bir ve tektir. Azîz ve Hakîm olandır. O’ndan başkası asla Azîz ve Hakîm değildir Bu bakımdan Yüce Allah bir ve tek olması itibarıyla Ahad’dır O’nun sıfatları taaddüt eder. Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Yüce Allah Azîz dir, Hakîm dir.

Esasen Azîz isminin Hakîm ismi ile olan irtibatı, yüce olan zatın yüce olan sıfatlarıyla irtibatı bağlantılı olması demektir. Bu bakımdan Yüce Allah zatı itibarıyla izzet sahibidir, fiilleri itibarıyla da hikmet sahibidir. O, Vahidu’l-Ahad dır. O’nun bir şeriki, ve ortağı da yoktur. O’nun bir babası ve anası olmadığı gibi çocuğu da yoktur. O Evvel dir, O’, Âhir dir ve O her şeye kâdirdir.

Bu nedenle el Azîz olan Yüce Allah aynı zamanda er-Rahîm’dir. Çünkü başlangıçta sonuçta yani bidayet ve nihayette O’nun elindedir. Bu bidayet ve nihayet arasında olanlar da ikisinin içinde bulunanlar da O’nun hikmeti gereğidir. Çünkü O izzeti sayesinde Hz. Nûh’u, Hz. Yûnus’u, Hz. Musa’yı ve onunla beraber olan mü’minleri kurtardığı gibi yine dilediklerini de kurtarır.

Yine O izzeti sayesinde istediklerini de zelil kılar. Nitekim Hz. Musa’ya karşı başkaldıran kâfirleri zelil kılmıştır. Yüce Rabbimizin şu ayeti de bu gerçeği ifade etmektedir.

“Bunun üzerine Musa’ya; “Asan ile denize vur” diye vahyettik. Vurunca bir infilak etti, her bölük koca bir dağ oluverdi, ötekileri de buraya yanaştırmıştık. Musa’yı ve beraberindekileri tamamen kurtardık sonra da ötekileri boğduk. Şüphesi bunda gerçekten bir ibret vardır. Fakat çokları inanmadı Ve şüphesiz ki Rabbin çok güçlü ve çok merhametlidir. (Şuârâ/68)

“el Azîz” isminin içeriğinde kemal sıfatları bulunmaktadır. Çünkü O, vahdaniyet itibarıyla Azîz dir. O, mülkü ve kudsiyeti itibarıyla Azîz dir. O, Selâm ı ve imanı itibarıyla Azîz dir. Keza heymeneti yani egemenlik be hükümranlığı ve tuzak kuranların tuzaklarını başlarına geçirmesiyle Azîz dir. O, Müşriklerden intikam almakla Azîz dir. Çünkü Azîz olan Allah her türlü izzetin kaynağıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır.

Kim izzet istiyorsa, bilsin ki izzet Allah’a hastır.” (Fatır/10)

Kim Allah’a sığınırsa o kimse talebinde ve isteklerinde zarara uğramaz., hayal kırıklığı yaşamaz.

Azîz olan Yüce Allah’tır O’nun bir sıfatı da İzzet sıfatıdır Allah bu sıfatı ile kendisinden yardım isteyen ve kendisine sığınanlara yardım eder onları zafere kavuşturur. Allah kime izzet ile yardım elini uzatırsa ona zafer elini de uzatmış olur. Kim Allah’tan başkasından izzet dilerse o zelil olur. Çünkü “izzet tamamen Allah’a hastır.” Mademki izzet tamamen Yüce Allah’a hastır, o takdirde Allah’tan başkası için izzet söz konusu değildir.

Buna göre izzet ancak Kavî ve Azîz olandan elde edilir, O’nun yardımıyla kazanılır. Çünkü hak olan söz bunda vücut bulur. Hakka göre amel etmek onunla sağlanır. Kaldı ki izzette hikmet vardır hayırlı ve iyi olan işleri yapmak için güç bununla kazanılır. Bu sayede yapılan her hayır işi sebebiyle Allah’a hamd edilir. Kul bu sayede Azîz ve Ğafûr olan Allah’tan mağfiret kazanır. Kim insanlar arasında aziz olarak yaşarsa onlar arasında saygı gören biri olarak yaşar.

İbn. Esir diyor ki; “Esasen izzet kuvvet demektir, şiddet demektir, galebe çalmak demektir.” Nitekim Sıddıkî de diyor ki; Aziz demek hiçbir zaman yenilmeyen, galip demektir.

El-Azîz; Makamı yüce olan, her şeyi gören, her durumu, her sözü ve her fiili bilendir. O’ndan gizli kalan bir batın da bir zahir dr yoktur. Varsa mutlak O’nun izni iledir. Çünkü O Alîy dir, Hakîm dir, her şeyi bilendir ve her şeyi bir hikmete göre idare edendir. Hiçbir şeye asla muhtaç değildir fakat her şey O’na muhtaçtır. Yüce Allah şöyle buyuruyor;

“Oysa İzzet, kuvvet, haysiyet ve şeref sadece Allah’ın, Resulünün ve mü’minlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler. (Münafikun/8)

Burada; “Fakat münafıklar bunu bilmezler” buyururken bununla şöyle demek istiyor. “Eğer münafıklar izzetin, şeref ve saygınlığın, gücün Allah’ın, Resulünün ve mü’minlerin olduğunu bilmiş olsalardı kesinlikle iman ederlerdi.” Yani onlar izzetin gerçeğinin imanda olduğunu, iman etmekle sağlanabileceğini bilmiyorlardı. Çünkü iman edenler tam bir marifet ve kesin iman ile inanmışlardı. Müslümanlar izzetin imanda olduğunu biliyorlardı, bu nedenle de iman etmiş oldular ve bu sayede de izzete nail oldular. Nihayetinde hepsi de aziz kimseler oluverdiler. Çünkü İzzet Hak olan Azîz’in elindedir. Kim başkasından izzet beklerse o kimse zelil olur. Nitekim üstünlüğünü ortaya koymak için firavunun çağırdığı ve kiraladığı büyücülerin durumları kimseye gizli kalmış değildir. Onların hal ve hareketleri Allah’ın kitabında mahfuz bulunmaktadır. Bakın ayette bu hususta ne buyurulur;

Ve “firavunun yüceliği hakkı için şüphesiz biz üstün geleceğiz” dediler. (Şuara/44)

Çünkü büyücüler üzerine yemin edilme hakkı olmayan birinin üzerine ve adına yemin ettiler. Firavunun yüceliği ve izzeti adına dediler. Böylece hüsrana uğradılar ve kaybedenler oldular. Çünkü bir de baktılar ki Hz. Musa’nın asası, Musa’nın Harun’un ve alemlerin rabbinin izzeti ver yüceliği adına onların ortaya koydukları maharetlerini yutuvermiştir. Oysa, eğer izzet ve saygınlık sihirbazların adına yemin ettiklerinin olsaydı o takdirde kesin olarak galebe çalacak ve üstün gelecek olanlar onlar olurlardı. Çünkü bizzat sihirbazların kendileri, kendilerinin büyücü olduklarını biliyorlardı. Bu itibarla inandıkları şeyin gerçekte iman ve inançla ilgisi olmayan bir şey olduğunu, iman etmeye değer olmadığını da biliyorlardı. Zaten rabbimizin şu ayeti de bu gerçeği ifade etmektedir.

Attıklarında Musa dedi ki; Bu sizin yaptığınız bir sihirdir Muhakkak ki Allah onu iptal edecektir. Şüphesiz ki Allah fesatçıların işini düzeltmez.” Allah kendi sözleriyle gerçeği ispat eder suçlular hoşlanmasa bile. (Yûnus/81-82)

Çünkü Hz. Musa’yı kuvveti ve gücü ile üstün kılan zat, izzet ve üstünlük elinde olandır. Zaten böyle olduğu içindir ki bozguncuların yaptıklarını, eylemlerini de boşa çıkarmışl, iptal etmiştir. Böylece hak üstün gelmiş ve batıl da yok olmuştur.

Alemlerin rabbi olan Allah’a hamd olsun Çünkü O, sihirbazların Fravunun gücü ve üstünlüğü ile üstünlük kazanmalarını geçersiz kılmış hezimete uğratmış, Allah’ın izzetini ve gücünü karşılarına çıkarmıştır. Bunun üzerine büyücüler alemlerin rabbine iman etmişlerdi. Zaten firavun yenilgiye uğrayınca şaşırmış ve şaşkınlığı içinde Kur’an-ı Hakimde ifade edildiği gibi şöyle demiştir.

Firavun dedi ki; “Ben size izin vermeden O’na iman mı ettiniz, anlaşıldı ki o size sihri öğreten büyüğünüzmüş! O halde kesinlikle yakında anlayacaksınız. Çaresiz ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim hepinizi muhakkak çarmıha gerdireceğim.” (Şuara/49)

Büyücüler de Allah’a iman ettikleri için şöyle cevap verdiler;

“Zararı yok, mutlaka biz rabbimize döneceğiz, şüphesiz biz mü’minlerin ilki olduğumuzdan dolayı Rabbimizin bize mağfiret buyuracağını ümit ederiz.” (Şuara/50-51)

İzzet hakkın kesin olarak zafer kazanması ve batılın da yok olması demektir. Kim Yüce Allah’a iman ediyorsa Allah onun kendi dininde zafere ermesi için ona yardım eder. Kim Allah’ın dinine yardım ederse Allah’ta ona yardım eder. Allah, kimi dininde aziz kılmışsa Allah o kimseyi yeryüzünde halife kılarak onun izzet bulmasını da sağlar ve cennette de O’nun halifesi olur.

Elbette Allah kendi dinine yardım edene yardım edecektir. Şüphesiz ki Allah çok güçlü çok izzetlidir. (Hac/40)

İzzet sahibi olan Rab sadece izzetle nitelenir. Onun için izzetten başka vasıf söz konusu değildir. Çünkü izzet dışında bir başka vasıfla O’nu niteleyen kimse izzet sahibi olan rabbini, Aziz olan Allah’ı hiçbir şeyle nitelemiş olur ki bunun Yüce Allah ile hiçbir alakası olmaz. Çünkü izzet sahibi olan Allah şöyle buyurmaktadır;

O öyle Allah’tır ki O’ndan başka ilah yoktur. El Melik’tir. (mülkün sahibidir.) el Kuddüs’tür (Son derece mukaddestir.) Es Selâm’dır (selamete erdirendir.). El Mü’min’dir (güveni sağlayandır). El Müheymin’dir (görüp gözetendir.) El Azîz’dir (Üstündür). El Cebbar’dır (zorludur). El Mütekebbir’dir (büyüklükte eşi olmayandır). Allah müşriklerin ortak koştuklarından münezzehtir. O yaratan, var eden, Varlıklara şekil veren Allah’tır. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar O’nu tesbih ederler O öyle üstündür, öyle hikmet sahibidir. (Haşr/22-23-24)

Güç ve kuvvet sahibi Rabbin, onların isnat ettikleri vasıflardan münezzehtir. Selâm tüm peygamberlere ve Hamd âlemlerin rabbi Allah’a. (Saffat/180-182)

İzzet sıfatı Yüce Allah’ın mutlak olan bir sıfatıdır. Bu nedenle bu sıfatla sadece ve sadece yüce Allah vasfedilir. Tüm peygamberler –Allah’ın sâlât ve selâmı üzerlerine olsun- bu gerçeği bilirler, bu ilahi özelliği bilirler. Çünkü Allah onlara ve onlardan sonra gelen mü’minlere bu özelliği bahşetmiştir. Çünkü o mü’minler peygamberlerin iman çağrısına icabet etmişlerdir ve tevhit inancına, Allah’ın birliğine iman etmişlerdir. Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd ederim. Çünkü Yüce Allah kendisine hamd ve şükredenlere, kendisine halife olmayı tahsis etmiş ve izzeti onlara vermiştir.

El Azîz Mutlak manada Aziz demektir. Mutlak manada aziz olanın dışındakilerin tamamı zelildirler. Bu esasen akıl açısından da adaletli bir durumdur. Bu konuda herhangi bir aklın tartışması yoktur. Hatta metot itibarıyla basit te olsa veya fikri düzey yönünden olsa da hiçbir akıl bu konuda tartışmaya yer bırakmadan bunu kabul eder Çünkü muhtaç olduğu her şey zelildir. Mutlak manada zengin olan ise –ki O Allah’tan başkası değildir- Azîz dir. Çünkü mutlak manada hiçbir şeye muhtaç olmayan elbette azizdir. Eğer bir kimse bir başkasına ihtiyaç duymayacaksa o takdirde mutlak manada zengin (Ğani) olana, kimseye ihtiyaç duymayacak biri var mıdır?

Her şeyden münezzeh olan yaratan Allah, mutlak manada Ğanî olandır. O’nun katında, O’ndan başkasına muhtaç olmak diye bir şey yoktur. İşte o zatta Allah’tır. Mutlak olan kemâl sıfatları itibarıyla, O’nun hiçbir yaratılana muhtaç olması asla söz konusu değildir.

El Azîz; galip olan demektir. Çünkü el Azîz kelimesinde galebe çalmak, üstün gelmek ve imtina manası yatmaktadır.

Daha önce kuvvetin ve gücün galebesi, üstün gelmesi ve bunun hüccetliği konusu üzerinde durmuştuk Burada bizim buna izafe etmek istediğimiz ise mutlak galebenin başlangıcı ve mebdei meselesidir. Çünkü her şeyden münezzeh olan Azîz Rabbimiz mutlak manada galip olandır. Nitekim ayette şöyle buyurulmuştur;

Allah yaptığı işte üstüm bir güce sahiptir. Fakat insanların çoğu bilmezler. (Yûsuf/21)

Burada üstün gelmek ya da galebe çalmak kudret ve güç manasınadır ki, bir şey dilediğinde onu dilediği zaman yapabilen, onu dilediği zaman yapabilen ve istediğini yapmakta hiçbir zaman engellenmeyen ve engellenemeyen demektir. Keza istediğini yerine getire de kendisiyle asla tartışılmayandır. Bilakis O, bir şey dilediğinde O’nun o şey hakkında ki emri sadece ona “ol” demesidir. Bu ol deme emriyle o şey de hemen oluverir. Çünkü Allah ortak koşulmaktan münezzehtir, berîdir. Yani Yüce Allah’ın olmasını dilemediği şeyin gücünü ortadan kaldırmaya ve ellerinden kudretlerini ve güçlerini aldıklarına izafetle dilediğini dilediği gibi yapandır. Bu da mutlak manada olan kudretini pekiştirmek ve onu göstermek içindir. Çünkü elinden gücü alınanlar, bir şey yapmak isteseler de herhangi bir şey yapma gücünü yitirenlerdir. Acaba görmeyen birine bir şeyi görmek istese bile onu göstermek hiç mümkün olabilir mi?

Bunun içindir ki Azîz olan Allah’ın askerleri O kimlerden nelerin alınmasını istiyorsa onları o kişiden soyup alırlar. Fakat Allah’ın askerleri o şeyleri yok ederken bizim onları yeniden yerine getirebilme gücümüz yoktur, olamaz da. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır.

Ey insanlar, bir misal verildi, şimdi ona iyi kulak verin. Haberiniz olsun ki sizin Allah’tan başka taptıklarınız bir sinek yaratamazlar. Hepsi onun için bir araya gelseler bile, şayet sinek onlardan bir şey kaparsa onu ondan kurtaramazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de. Allah’ın yüceliğini gereği gibi takdir edemediler. Gerçekten Allah çok güçlü, çok üstündür. (Hac/73-74)

İnsan açısından sinekten daha basit bir canlı var mı? Oysa buna rağmen sinek ondan bir şeyler kapıp aldığında acaba yeniden onu sinekten alabilecek gücü var mıdır? Bu itibarla mutlak manada izzet sahibi olmamasından ötürü, o kimse sinek karşısında zelil durumdadır, bir şey yapamamaktadır.

El Azîz Allah emri gereği galiptir, üstündür. O galebeyi ve üstünlüğü kendisine ve elçilerine yazmıştır. Nitekim Aziz ve Celil olan Allah şöyle buyurur.

Allah; And olsun ki ben galibim, yenerim. “Ben ve peygamberlerim” diye yazmıştır. Şüphe yok ki Allah güçlüdür daima üstün gelendir. (Mücadile/21)

Azîz olan Allah’ın galip gelmesi, keza peygamberlerinin de galebe çalmaları mutlaktır. Çünkü galebe çalma durumu sınırlandırılmamıştır. Galebe çalmak, üstün gelmek ve yenmek ise ancak güç sayesinde olur. Ki Yüce Allah’ta bizi, onu yerine getirmeye ve uygulamaya koymaya teşvik ediyor. Nitekim esenliğe kavuşmamız için de bunun sebeplerini ve yollarını da bize açıklıyor. Müşrikler hoşlanmasalar da bizden o sebeplerin gerçekleştirilmesini istiyor. Bu nedenle Rabbimiz şöyle buyuruyor;

Sizler de onlara karşı gücünüzün yettiği her çeşit kuvvetten, savaş için beslenen atlardan hazırlayın. Onunla hem Allah’ın düşmanı hem de sizin düşmanınızı, hem de sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanlarınızı korkutursunuz. Allah yolunda her ne kadar harcarsanız mükâfatı size tamamen ödenir ve hiç zarara uğramazsınız. Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah’a dayan Çünkü işiten bilen ancak O’dur. (Enfal/60-61)

Bu da ancak bir vasıta ile olur, çünkü delil mutlaktır. Bu nedenle hiçbir peygamberin delili yoktur ki galebe çalmamış, üstün gelmemiş olsun. Çünkü Azîz olan Allah peygamberlerinin aziz ve düşmanlarının da zelil olmasını istemiştir. Bu nedenle her şeyden önce idrak hüccetine sahip olunmalıdır. Çünkü idrak hücceti peygamberlerin akıllarında kesin olarak şekillenmiştir. Ki onları da zaten Yüce Allah seçmiştir. Nitekim şu ayeti kerime de bu gerçeği tekit ve teyit etmektedir. O ayette her şeyden münezzeh olan Azîz Allah şöyle buyuruyor;

Bu kavmine karşı İbrahim’e vermiş olduğumuz hüccetimizdir. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir, her şeyi bilendir. (En’am/83)

El Azîz; eşi, benzeri ve dengi olmayan demektir. Çünkü O Vahid’dir, Ahad’dır, Ferd’tir, Samed’dir. Nitekim Arapça da; “Azze, Yaizzu, İzzen, izzeten ve Azazeten” denir ki bu nerede ise bulunamayacak derecede az olan, çok ender rastlanan manasına gelir ki o şey için; “O, Azîzdir” dendiği zaman bu aradığını çok zor bulursun manasınadır. (Prof. A. Hüseyin Akil/el Esmaü’l Hüsna-Syf/127-141)

*************************************************************

EL AZÎZ

İzzet veya İzz’den türemiştir. Güçlü ve üstün olmak, galip gelmek, güç, şiddet ve üstünlük, eşi ve benzeri bulunmayacak derecede değerli olarak anlamlarındadır. Azîz hiç bir zaman mağlup edilemeyen, eşi ve benzeri bulunmayan demektir.

Gazalî’ye göre Azîz, benzeri az bulunur, kendisine çok ihtiyaç duyulur, kendisine ulaşılması güç olur özelliklerine sahip olması lâzımdır. Bu üç manayı kendinde toplamayana Azîz demek mümkün olmaz. Benzeri az bulunan nice şeyler vardır ki kadri büyük olduğu halde faydası azdır. Kadri büyük, faydası çok, benzeri de bulunmayan nice şeyler vardır ki ulaşılması güç olduğundan Azîz ismini alamazlar.

Güneş ve dünya gibi ki faydası çok, kendilerine ihtiyaç şiddetli, ama ulaşmak zor değildir, her an seyredilebilir. Bu üç özelliğin kemâli de söz konusudur. Benzerinin az bulunuşunun kemâli tek oluşudur. Bu da Allah olabilir. Kendisine ihtiyacın şiddetli olmasında kemâl, her hususta var oluşta, varlığın devam ve kemâlinde onsuz olmamasıdır ki bu da Allah’tır. O ulaşılamazdır, kendisi kendisini bilebilir. Biz onu onun bize anlattığı şekliyle bilebiliriz. O halde hakikatte Azîz Allah’tır başkası değil.

İzzet, bir kimsenin başkaları karşısında bedensel, psikolojik, ekonomik, statü gibi yönlerden güçlü, baskı altın alınamaz konumda bulunması, saygın olmasıdır. Alçaklık, âcizlik anlamındaki zilletin karşıtıdır.

İzzet şekil olarak kibre benzerse de mahiyet olarak ayrıdır. İzzet, insanın nefsinin hakikatini, kendi hakikatini tanıması, onu âcil kısmetler için hakarete düşürmeyip kerim ve kıymetli tutmasıdır. Kibirse kendini bilmemesi, kendisini bulunduğu konum üstünde tutmasıdır.

İzzet, insanın başkalarınca mağlup edilmesine mani olan hal demektir. Bu “başkaları”, ihtiyaçları, ihtirasları, nefsi, hevası, alışkanlıkları, düşkünlükleri, hoşlandıkları, şeytan, nefis, diğer insanlar olabilir. Bunlara karşı yenilmemesidir.

İnsanın kendisini zilletten koruması hürriyet olarak da isimlendirilir. İnsanın kendisini zilletten koruması, kimsensin elindekine göz dikmeyiş (tok gözlülük) minnetsiz bir hayat yaşamak, yalnızca Allah’a itimat ve izzeti böylece beklemesi ile mümkün olur. Allah’tan başka hiç kimseden bir şey beklememek ve istememek ve vermek izzet sahibi olmada çok önemlidir.

Allah’ın izzeti sadece kendisini zilletten koruyan bir izzet değil kendisine itimat edip dayananı da zillete düşürmeyen, yenilmeyen, yanılmayan, kendisiyle uğraşılamayan, hükmüne karşı gelinme ihtiyacı bulunmayan bir izzettir. İtimat edip vikâyesine sığınanları izzetiyle muazzez ve mükerrem kılar.

İradesi bütün esbâb ve âmillere hâkim, münazaa ve muhalefet edilmesi gayrı mümkündür. Onun için dalâlete düşürdüğünü yola getirecek, hidayete erdirdiğini de şaşırtabilecek hiçbir kudret ve irade bulunamaz.

Kudretine direnme, karşı koyma ihtimali yok. Vaadini yerine getirir, kazasını infaz eder, kahreder de asla galip gelinemez. Hiçbir kayıt ve şartın tesiri altında bulunmayan, koyduğu kanunların bile tesirinde kalmayan, istediği harikaları yapan demektir.

Âlemde her izzet kırılabilir, karşı konulabilir ancak onun izzetine karşı konulamaz, karşı koymak isteyenler sonun mağlup olurlar.

İzzet bazı yerlerde kuvvet ve galebe manasında tefsir edilmiştir. Pejmürde halde bulunan bir kadın şöyle demiştir. Sen İslâm üzere değil misin? İşte o, o izzettir ki beraberinde zillet ve o servettir ki beraberinde fakr yoktur.

Hz. Hasan’a insanlar sende biraz kibir var zannediyorlar demişler de cevaben o kibir değil izzettir demiş ve şu ayeti okumuştur:

“İzzet Allah’a Resûlüne ve mü’minlere aittir.” (Münafikûn 8)

Münafıkların izzeti yoktur, olsaydı acil kısmetler için yalancılığa, nifaka tenezzül etmezlerdi, ahlâksızlık ve alçaklık yapmazlardı. Onlar  kibri izzet, izzeti kibir zannederler.

Allah mü’minleri izzete erdirmek için iki haslet beyan ediyor:

1– Zikrullahtan asla gafil olmamak,

2–İnfak.

İlki rûhu güçlendirmek, ikincisi de fiilî olarak semeresini temin içindir. Asıl izzet yemekte değil yedirmekte, almakta değil vermektedir. Kur’ân’da azîz vasfı:

1–Allah’ın mutlak kudret ve üstünlüğünü, eşsizliğini belirten bir muhtevada kullanılmıştır.

“O sabahı aydınlatandır, geceyi dinlenme zamanı, güneş ve ayı birer hesap ölçüsü kılmıştır. İşte bu, Azîz olan pekiyi bilen Allah’ın ta kendisidir.” (En’am/96)

2 – Galebe manasının ağırlık kazandığı muhteva,

“Allah’ın âyetlerini, inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah suçlunu hakkından gelen mutlak güç sahibidir.” (Al-i İmran/4)

3 – Nâdir olmak, eşi benzeri bulunmamak anlamı,

“Size kendinizden öyle bir resûl gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, müminlere karşı şefkatlidir, merhametlidir.” (Tevbe/128)

“O eşsiz bir kitaptır.”   (Fussilet /41)

Eşi, dengi bulunmayan anlamıyla tenzihî, güçlü, daimâ gelip anlamıyla da zatî sıfatlardan olur.

Bu ismin Allah için ifade ettiği anlamlar:

1 – Varlığı var ederek yokluğa gücünü göstermiştir,

2 – Varlık üzerinde hükmünü yürütür, yürütmesine kimse, hiçbir şey engel olamaz,

3 – Yaptıklarından dolayı hesaba çekilemez, sorumlu tutulamaz,

4 – Koyduğu düzenin de mahkûmu olmaz, düzenini de kimse bozamaz,

5 – Eşi, dengi, benzeri yoktur,

6 – İradesine karşı durulamaz, irade etiği bir şeyin olması için “ol” demesi yeterlidir. Hiçbir şey ona zor gelmez,

7 – Azalarda bir haksızlık, bağışlamasında izzetsizlik, isabetsizlik, tasavvur edilemez,

8 – Kendisine inananları, itimat ve tevekkül edenleri izlete düşürmez, mağlup ve mahcup etmez,

9 – Vikâyesini kabul edenleri mükerrem ve muazzez kılar,

10 – Hidayete erdirdiklerini şaşırtarak, şaşırttıklarını hidayete erdirecek, rızkını daralttıklarına rızkı açacak, açtıklarına da kapattıracak hiç kimse yoktur,

Peygamberimiz (s.a.v) için ifade ettiği anlamlar;

1 – Allah kendisine her türlü imkân ve gücü verdiği halde bu imkân gücünü kullanmamıştır,

a – Tâif dönüşünde Mikâil (a.s) emrine âmadedir,

b – Melik peygamber olabilecekken o kul peygamber olmayı seçmiştir,

c – Dağların yanı başında altın olup da gezmesi teklifini kabul etmemiştir.

2 – İhtiraslarına, öfkesine, ihtiyaçlarına… karşı galipti. Yaptıklarını bunları tatmin için değil Allah’a karşı kulluğunu gerçekleştirmek için yapardı.

3 – Eşi, benzeri bulunmaz bir insandı, 

4 – Herkesin kendisine olan ihtiyacı en şiddetli ihtiyaçtır.

Bizim için ifade ettiği anlamlar;

1 – İzzete erdirenin de, zillete düşürenin de Allah olduğuna inanmak,

2 – İzzete, Allah’ iman, zikrullah ve infak ile ulaşılacağını bilmek,

3 – Beşerî arzularımıza karşı hâkim olmak,

4 – Allah’a itimat ve tevekkül ederek, onun dışındaki varlıklara dalkavukluk ve müdahere de bulunmamak,

5 – İnsanlar için ihtiyaç duyulan, müracaat edilen bir insan olmak,

6 – Allah’ın vikayesine (Korumasına) girerek aziz olabileceğine inanmak,

7 – Azîz olmak için Allah’tan başkalarına müracaat etmemek,

8 – İslâm’ı izzet kabul etmek, başka izzete izzet olarak bile bakmamak,

9 – Gücümüzü olur olmaz yerlerde kullanarak, kullanmaya kalkarak zillete düşmemek. (Birlik vakfı kayıtlarından)

*************************************************************

EL AZÎZ İSMİNİN YORUMU

İnsanoğlunun yaşam içerisindeki faaliyetleri sonucu elde edilen semereler, ürünler üzerinden nefsin kendisine pay çıkarma gayreti, bu sonuçların meydana gelmesindeki belirleyici etken olan El Aziz Allah‘ın hazırlamış olduğu sonsuz sebepleri kavrayamamanın bir tezahürüdür.

Nefsin, hayatı elde etmek ve değiştirmek amacı ile girişilen çabaların sonuçlarını kendisine mal etme eğilimi onun maddi ve manevi olarak gerçekleştirilen tüm yaşamsal karşılıkları ben yaptım, ben meydana getirdim, ben gerçekleştirdim şeklinde ortaya çıkar. Bahsetmeye çalıştığımız bu sonsuz sebeplerden kasıt, insanın içine var olduğu tüm sosyal koşulların yine onun üzerindeki etkisi ve davranışlarının yaratıcı karşısındaki itibarıdır ki bunların tümü nihayetsiz bir ilimle işlenen takdirin sonucudur.

Bu kısa girişten sonra El Aziz çerçevesindeki nefsani eğilimin en belirgin yansımasını şöyle söylemek mümkün olabilir; Hayatı elde etmek için girişilen maddi manevi çabaların sonucu elde edilen başarı sebebi ile nefsin bünyeyi kendisi ile övünme duygusuna sürükleme gayretidir.

Bir önceki paragrafta ifade edilen nefsani ben yaptım yargısı ile birlikte içimizde beliren kendimizle övünme eğiliminin karşılığı ise bizim günlük dilde kullandığımız kibir duygusudur ki bu yine nefsin en önemli gafletlerinden olan fail olma yanılgısıdır. Yaşamı yada dünyayı elde etme isteği, nefsani eğilimlerden arındırıldığı takdirde insanoğlunun tabii ki en önemli faaliyetlerinden biridir ve bu sayede tüm gelişim sorumluluğunu yerine getirebilecek, doğa ve evrenle olan ilişkisini varlık alemini anlama konusunda biçimlendirecektir.

Ancak nefis insanoğlunu bu konuda asla rahat bırakmaz ve kibrinin tatmini için ya da El Aziz olan Allah’ın bu konudaki Kibriyasına sahip çıkarak fail benim demek için yine onun tüm tasarruflarını sınır tanımaksızın benlik meselesi yapmaya çalışacaktır. Eğer nefis bünyeyi kendi kibrine dair eğilimlerinin bir şekilde ortağı yapmakta sonuç elde ederse, yani başarılarla övünen bir insan yaratabilirse, bu safhanın bir ilerisi daha vardır. Bu nokta insanoğlunun en büyük düşmanı olan zalim nefsin zulüm eğilimidir.

İşte kendisinin kibrini tatmin etmek için dünyayı elde etmek amacı ile girişilmiş faaliyetler sonucu oluşan başarı ile övünerek zaten büyük bir yanlışlık içerisinde olan nefis bu noktada da durmayarak diğer insanların tüm haklarını göz ardı edip yine dünyevi maddi manevi değerleri elde ederken onlara zulmetme konusunda en küçük bir tereddüt göstermez.

Bizler tabii ki maddi manevi dünyevi faaliyetlerimiz sonucu güçlü aileler kurmayı ve bu aileye ait her bir bireyin başarılarından mutlu olmayı, bilimsel çalışmalarımızın semerelerini, olumlu sonuçlarını görmeyi arzularız, ancak muhakkak ki yapmayacağımız bu sonuçları nefsimize mal ederek yada onun fail benim, ben yaptım şeklindeki övünme eğiliminin etkisi altında kalmamaktır.

Buraya kadar anlatılmaya çalışılan bölüm nefsin kendisine ait olmayan bir üstünlük makamında yer tutmaya çalışması olarak belirmektedir. Başarı ile övünmek yada kendisini fail ilan etmek gibi yine hayatı elde etmek için girişilen çabalar sonucu meydana çıkan başarısızlıklar da insan bünyesinde iki ayrı duygusal sonuca neden olur. Bunlar isyan ve başarısızlık duygularıdır.

Aşağılanmayı kabul bölgesi olarak nefsani eğilimleri anlatmaya çalıştığımız bu ikinci bölgede nefis ki bunu yüce yaratıcının affına sığınarak söylüyorum, Allah‘a en hafif deyimi ile sitemlerde bulunarak bünyeyi isyan duygusuna sürükler. İstediği sonuçları elde edemeyen nefsin yarattığı tüm isyan benzeri duyguların tümünün nedeni dünyayı istediği biçimde elde edememektir ve bu duyguyu çok iyi takip etmeliyiz.

Başarısızlık duygusu ise nefsin bünyeye, çevre tarafından beğenilmeyen onaylanmayan bir çalışma ortaya koyduğumuz vehminin sonucu ”ben hiç bir şeyi beceremeyen bir varlığım” şeklindeki beceriksizlik duygusal eğilimidir.

Gerek üstünlük gerek aşağılanma çerçevesindeki bu algılar yalnızca nefsin El Aziz ismi çerçevesinde fail olma yanılgısının batıl birer vehmidir. İnsanoğlunun yaşamı boyunca girişeceği tüm faaliyetlerin sonucu, Allah‘ın bu isminin yansıması olan tüm sebeplerin yaratıcısı olma, diğer bir ifade ile olacakların faili olması hasebi ile yine onun hükmü altındadır ve bu konudaki izzet ve onur yalnızca ona aittir.

Bizim sorumluluğumuz ise nefsimize kibrinin beklentisi olan fail olmayla övünmeyi kendisine ait batıl bir vehim olduğunu bu isim aracılığı ile hatırlatmak, onun tekâmülüne katkıda bulunmaktır. MUHAKKAK Kİ DOĞRUSUNU ALLAH BİLİR . (Algılar ve teklik)

***************************************

        İZZETİN GERÇEKLEŞMESİ İÇİN;

1 – İzzetin kaynağını bilmek, o kaynakla bağı güçlü tutmak şarttır. İmanımızın ve bilgimizin temelini oluşturan gerek Kur’an ve gerek sünnetin en üst seviyede korunması, o iki esasa göre hayat tanzimi için çalışılması izzetin aslının muhafazası anlamına gelmektedir. Gerek Kur’an’ın ve gerek sünnetin tek merci haline getirilmesi ile saygın, mukaddes eserler olarak görülmesi arasında gelip giden anlayış izzeti idrak edemez. Kur’an’a ve sünnete iman etmek, o ikisine teslim olmaktır. Teslimiyette sıkıntı bulundukça imanın içi doldurulamamış dolayısıyla da izzetten uzak kalınmıştır.

2 – Mü’min için sabır, imanın en önemli gereklerindendir. Allah Teâlâ’nın planının, kulun kolundaki saate, masasındaki takvime göre işlemesini beklemek elbette mümkün değildir. Kul, imtihan edilen, sabrı ne kadar tahakkuk ettireceği gözlenen biri iken, kendisini planı yürüten durumunda görmesi yanlıştır. Sabır, bu anlayışa sahip olmanın adıdır. Allah’ın emir ve yasaklarını dikkate alarak yaşamada sabır bir tür enerjidir. Nebilerin ve salihlerin çizdiği çizgi budur. Allah’tan en üstün mükâfatı görecek olanlar sabır imtihanını geçebilenler olacaktır.

3 – Tok gözlülük, ihtiyaç fazlasına tenezzülsüzlük izzetin kaynaklarındandır. Haramlardan kaçınmak, insanların elindekine tenezzül etmemek izzeti korur. Harama bulaşan ve insanların malında, forsunda gözü olan eriyen bir izzetin sahibi olarak aziz bir duruş sahibi olamaz.

Bu anlamı, İslam’ın insanları çalışmaya ve alın teri ile yaşamaya teşvikinde izlemek mümkündür. ‘Allah’ın lütfundan aramak’ olarak özetlenen bu dik duruş, namaz ibadetinin zikredildiği ayete konu olmuştur. (Cuma suresinin 10.ayeti incelenebilir.) Dilenip yüzsuyu dökmenin kerih görülmesi de bunun içindir. Abdurrahman bin Avf radıyallahu anhın: ‘Bana Medine çarşısını gösterin.’ diye ortaya koyduğu mü’min duruş, oldukça önemli bir şahsiyeti simgelemektedir.

4 – Alçak gönüllülük izzete ve dik duruşa mani değildir. Mü’min, hem onurlu hem mütevazı olabilir; olması gereken de budur. Mü’min kardeşlerine karşı alçak gönüllü, zayıflarla beraber, bağışlayan, merhametli, gözü yaşlı, sıkıntılara tahammül eden, insanlarla iç içe yaşamanın eziyetlerine katlanabilen, kibirlenmeyen, hor görmeyen mü’min onurlu olmanın gereklerini yapmaktadır. Alçak gönüllülük zillet değildir. Kibir de onur değildir. Mü’min, şahsı için intikam düşünmez ama dini ve kardeşleri için hırslıdır. Allah Teâlâ’nın sözü gayet açık ve nettir:

Zulme uğradıklarında boyun eğmeyip haklarını alırlar. (Şûra/39)

5- Mü’min, mü’min kardeşleriyle beraber yaşamalıdır. Mü’minlerin içinde olmak, ek sıkıntılar getirmiş olsa bile onurdur. Mü’minlerin arasında bulunup, refah düzeyi düşük yaşamak, kâfirlerin arasında müreffeh yaşamaya tercih edilmelidir. Zira mü’minler, bir arada iken imanın onurunu hissedebilirler. Mü’minlerin birbirlerine emribilmaruf ve nehyianilmünker yapmaları veya bundan yoksun olmaları önemli sonuçlar doğurur.

Mü’minlerin kardeş olduğunu beyan eden Kur’an’ın talebi budur. Mü’minlerin velilerinin Allah, Resulü ve müminler olması ancak bu ruhla tezahür edebilir. Ticarette mü’mini kollamak, sosyal ilişkilerde mü’min eksenli davranmak, iman gereği olarak bilinmelidir. Biz bunu, Allah’ın ipine sarılmanın, cemaatten kopmamanın zorunluluğu olarak da görebiliriz. (Nurettin yıldız)

************************************************************

        İnsanın fıtratı ile birlikte yaratılan onurun korunması ve ahlaki bir erdem, izzet hâline gelebilmesi için gerekli olan hususlar özetle şunlardır:

1 – Onur ve şeref, ancak olgun bir kişilikte tezahür eder. Onurlu bir kişinin özgüveni yüksektir, güzel ahlak ve fazilet davranış biçimidir.

2 – İlkeli ve dürüst yaşam, onurun temel şartıdır. Onurlu kişi, sözün doğrusunu ve güzelini söyler, işin faydalı olanını yapar ve tutarlı davranışlar sergiler.

3 – Güçlü bir iman ve irade, onur sahibini hayırlı işlere kanalize eden bir etken işlevi görür.

4 – Mala ve kişisel menfaate karşı müstağni yaklaşım, onurlunun ilkesel tercihidir. Onurlu kişi, kimseye el açmadan yaşar, kimseye muhtaç olmayacak bir iş yapar, kısaca kendi yağı ile kavrulur.

5 – Sorumluluk duygusu ve sosyal duyarlılık, onurlunun asli görevlerindendir. Onurlu kişi, verdiği sözde durur ve sorumluluklarını yerine getirir.

6 – Bilgi, bilinç ve hikmet, onurlunun ana sermayesidir. Onurlu kişi, şahıs, olay ve düşünceleri, bilgi ve hikmetle değerlendirir.

7 – Hak ve hukuka riayet, onurlunun temel prensibidir. Onurlu kişi, hakkına razı olur, hak ettiğiyle yetinir, kendisine ve başkasına haksızlık yapılmasına da asla razı olmaz. Onurlu kişi, “Haksızlık karşısında susan, hakkı ile birlikte şerefini de kaybeder.” sözünü kendisine düstur edinir.

8 – Vakar, onurlunun en müşahhas hâlidir. Onurlu kişi, vakar ile tekebbürü (büyüklenme) tevazu ile tezellülü (aşağılık kompleksi) birbirine karıştırmaz.

Bu hususiyetler, aynı zamanda olgun (kâmil) müminin de temel vasıflarındandır. Netice itibarıyla mümin, İslam’ın ve güzel ahlakın kazandırdığı onur ve vakarı bihakkın temsil eden kişidir.

        Kişinin onur, izzet ve şerefini zedeleyen, hatta tahrip eden bazı ahlaki zafiyetler ise şunlardır:

1 – Boş ve yararsız işlerle meşguliyet. Boş işlerle meşgul olmak saygınlığı azaltır.

2 – Abartı, yalan, gıybet, dedikodu vb. değersiz sözler. Kontrolsüz dil ve üslup kişiliği tahfif eder.

3 – Emanete ihanet etmek, verdiği sözde durmamak, insanları aldatmak, dolandırmak ve hile yapmak. Bu tür davranışlar onuru büsbütün tahrip eder.

4 – Ufak hesaplar peşinde olmak, basit çıkarlar uğruna temel ilkelerden ödün vermek. Basitlik ve ilkellik onursuzun âdeta mesleği olmuştur.

5 – Beşerî münasebetlerde gurur ve kibirle hareket etmek, riyakârlık yapmak. Bu tür davranışlar, hiçbir zaman onurla bir arada bulunmaz.

6 – Yetki ve sorumluluğu kötüye kullanmak, iyi niyeti suistimal etmek. Bu durum kötü niyetin dışa vurumudur.

7 – Beşerî münasebetlerde pragmatist ve oportünist yaklaşım. Çıkarı her şeyin üstünde tutmak da onursuzun belli başlı davranışlarındandır.

8 – Zararlı alışkanlıkları bağımlılık düzeyinde devam ettirmek. Bağımlılık, tutkuların esiri olmaktır.

Dikkat edilirse onuru zedeleyen hususların çoğu münafıklığın alametleridir. Münafıkların kendilerine ait özgün kişilikleri yoktur. Münafıklar, her dönemin ve her ortamın adamıdırlar. Duruma göre vaziyet alırlar. Bu sebeple münafıklar (ikiyüzlüler), dünyanın en onursuz ve bayağı şahsiyetleridirler. (Mukadder Arif Yüksel/Çorum-Müftü)

*****************************************************

        İZZET, İTİKADİ VE AMELİ DÜZLEMDE NASIL TEZAHÜR EDER;

        İzzet, ameli ve itikadi boyutta nasıl teşekkül eder sorusundan hareketle bir şeyin teşekkül etmesinden önce tezahür etmesi aşamasının atlanmaması gerekir. Tezahürün tartışılması için öncelikle konuyu üç bölüme ayrılabilir.

1) İzzet nasıl elde edilir?

2) İzzet nasıl muhafaza edilir?

3) İzzet nasıl yitirilir?

İzzet, insanın farklı etkenlere yenik düşmesine engel olan şeydir. İzzetin karşılığı zillettir. Firavun ve avenesi kendilerinin izzet üzerine olduğunu söylüyordu. Onlar izzeti güç ve kudrette görüyorlardı.

Tarih boyunca bütün peygamberlerin kıssalarında olduğu gibi ResulAllah döneminde de harekete ve ahlaka yansıyan daha sonraki kuşaklar için adeta inşa edici bir durum olarak izzetten bahsedilirken hep temel esas alınması gereken noktanın hududullahın gözetilmesi olduğunu görüyoruz. Hududullahın gözetilmesi bağlamında izzeti aramamız emredilir.

Kur’an’da izzete kavuşmanın bir takım imkânlarından haberdar ediliyoruz. Bunlardan biri de İzzetin Allah’ın yanında yer alarak elde edilebileceğidir. Allah’ın isimlerinden birisi de el-Azîz’dir. Yani bütün güç ve kudret hiçbir şeye ihtiyaç duymayan Allah’ındır. Allah’ın el-Azîz isminden hareketle Allah’ın emir ve yasaklarına itibar eden her mümin izzetli olandır. Her kim ki izzeti bu anlamda Allah’ın, Peygamber’in ve müminlerin yanında ararsa izzete vasıl olur.

İzzetli olmak küfürden ve kâfirden teberri (“hastalıktan kurtulup şifa bulmak; sevilmeyen biriyle ilgiyi kesip ondan uzaklaşmak”) etmekle mümkündür. Bir insan saflarını belirlememişse, safını Allah ve dostlarından yana koymamışsa her şeyden önce burada bir gri alan söz konusudur. Bu yüzden izzetli olmanın ancak küfürden ve kâfirden beri olmakla mümkün olduğunu görüyoruz.

İzzetli duruş net ve kararlı olmakla mümkündür. Sahabenin hayatına baktığımızda bu durumla çokça karşılaşırız. Cafer bin Ebu Talib’in Habeşistan hicretinde Necaşi’ye dönük konuşması bu duruma verilebilecek özgün bir örnektir.

İzzetli olmanın ve izzeti elde ettikten sonra izzet üzere kalmanın parametrelerinden birisi de dinde pazarlık etmemektir. Tarih boyunca baktığımızda hep müstekbirler Allah’ın peygamberleriyle ve ardından gelen Allah’ın davet erleriyle dinde pazarlığa çalışmışlardır.

İzzetli kalmış olmanın en önemli rollerinden birisi temsilin tebliğden önce gelmesi gerekliliğidir. Temsili olmayan insanların tebliği muhatapları nezdinde itibar görmez.

İzzetli davranmamıza engel olan faktörler nelerdir?

Bunları dört başlık altında toplayabiliriz:

1) Usulüddin konusundaki eksik ve yanlış anlayışlarımızdır.

Doğru, sahih ve tutarlı usulüddin anlayışına sahip olmamamız en temelde izzetli bir şekilde hayata müdahil olmamızı engelleyen en temel faktörlerden birisidir.

2) Nitelikli insan eksikliği problemi yaşamamız izzetli davranmamıza engel olan önemli faktörlerden birisidir.

Cemaatlerimize, derneklerimize, vakıflarımıza vaziyet eden çok az nitelikli insan sayımız var. Bunun azlığı da yaşadığımız sorunları aşmakta, çözüm getirmekte bizi zor duruma düşürüyor. Aynı şekilde ülkeyi, ülkede olup bitenleri, dünyayı, dünyada olup bitenleri doğru şekilde analiz eden, buradaki güç unsurlarını ideolojik çevreleri analiz eden insan sayısı az olduğu için kuşatıcı olamıyoruz. Gelişmelere vaziyet edemiyoruz.

3) İhtirasların, korkuların, arzuların oluşturduğu zaaflar da izzetli duruşumuzun önündeki engellerdendir.

Son 12 yıllık ciddi anlamdaki kazanımlarımız bizi acaba tekrardan geriye dönüş söz konusu olabilir mi, geriye dönüş söz konusu olursa nasıl davranacağız, var olduğumuz noktadan daha kötü bir noktaya gidebilir miyiz gibi endişelerle bazen daha farklı tavırlar içine sokabiliyor.

4) Bizi zaafa düşüren bir diğer husus işlenmesine beis görmediğimiz küçük günahlardır.

Bu küçük günahlarımızdan sürekli tövbe etmek durumundayız. Teyakkuz halinde olmalıyız.

Bunlarla beraber şunlar da eklenebilir: Abartılı şeyler söylemek, gıybette bulunmak, yalan söylemek, boş ve yararsız işlerle uğraşmak, verdiği sözde durmamak, riyakârlık, kibir gibi durumlardan uzak kalmak için kendimizi sürekli kontrol etmek zorundayız.

Çevremizi saran cahiliye örgütlü bir şekilde hareket ediyor dolayısıyla çevreniz bu şekilde örgütlüyken fert kalarak, bireysel çabalarla bu kuşatmayı kırmak kolay olmaz. Biz bu hegemonyayı kırmak istiyorsak Islah ekolünü Türkiye’de güçlü bir akım haline getirmek için çaba sarf etmeliyiz. Ümmeti tek başına biz temsil ediyoruz yanlışına düşmemek lazım. Bizim dışımızdaki cemaatler ve kurumların güçlü yanlarını ön plana çıkarmamız lazım. Onlarla dayanışma içinde olmak zorundayız.

Ödev ve sorumluluk bilincini geliştirmemiz gerekiyor. Salih ameli ancak ödev ve sorumluluk bilincine sahip insanlar ortaya koyabilir. Ahlaki vasıflarımızı geliştirmemiz lazım. Müslümanların eksiklerini ve kusurlarını ortaya çıkarmak yerine örtmeye yönelik bir bakış açısı geliştirmemiz gerekiyor. Müslümanların meselelerini tartışırken işgalcileri sömürgecileri meşrulaştıracak söylemlerden uzak durmak gerekiyor. Müslümanların safını zayıflatacak, acziyete düşürecek ifadelerden kaçınmalıyız.” (Ramazan Yazçiçek/Özgürder-Panel 2015)

****************************************************

DUA

Ya Azîz, ya Allah, sonsuz güç, kuvvet ve kudret sahibi, göklerin, yerlerin ve ikisi arasındakilerin sahibi sensin, mutlak hüküm ve hikmet sahibi de sensin. Onur, izzet ve şeref sadece sana aittir. Ya Azîz, ya Allah biliyorum ki kalpler de senin elindedir, Mü’min ismin hürmetine imanı kalbime iyice kazı rabbim. Senin affına muhtacım, sen affedicisin ve affetmeyi seversin, beni affeyle.

Ya Azîz, ya Allah, biz insanlara aklı ve iradeyi veren sensin aziz eden de sensin, zelil eden de sensin. Senin Aziz Adına teslim olmamı nasip et! İhtiyacım olsa bile sebeplere; Sebepleri yaratanın Sen olduğun hakikatini, unutturma, Senden başkasına muhtaç etme beni Rabb’im!

Ya Azîz, Ya Allah Azîz olanın sen olduğunu, Vekîl olanın sen olduğunu, kâfi gelenin sen olduğunu kalbime yerleştir.

Ya Azîz, ya Allah beni de aziz kıldığın dostlarından eyle, o aziz kullarını nasıl alıyorsan yanına beni de öyle al. Settar ismin hürmetine günahlarımı ört, Ğaffar ismin hürmetine mağfiret eyle. Hem dünya da hem kitabullahta müjdelediğin ahiret yurdunda beni de aziz kıl. Âmin! Âmin! Âmin! V’el hamdülillahi Rabbi’l Âlemin!

Ve ahıru da’vahüm enil Hamdu Lillâhi Rabbil alemiyn; (Yûnus/10)

Dualarının sonu da “Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun.” diye şükretmek olacaktır.  

 

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 09 Haziran 2016 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: