RSS

ESMA DERSLERİ – 11 – EL KUDDÛS (B)

30 Haz

EL KUDDÛS )A(

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

EL KUDDÛS

Kur’an da KDS maddesi az zikrolunmuş sayılabilir. (toplam olarak 10 defa). Meleklerin Allah’ı tazim etmeleri için bir ayette takdis fiili kullanılır.  (Bakara/30) Bu fiilden ism’i-mef’ûl şekli mukaddes, Hz. Musa (A.S.) ilâhi vahyin vaki olduğu vadinin (20/12-79/16) veya Hz. Musa’nın İsrailoğullarını girmeye teşvik ettiği beldenin sıfatıdır. (5/21)

İsim şeklinin tek örneği olan Kudûs ise 4 ayette ve her zaman rûhu’l-kudus terkibinde yer alır. Ruhu’l-Kudus, vahiy meleği, Hz. Cibril’in vasfı olarak açıklanır. “Zira o insanları arıtan şeyleri getiren ruhtur.” (Muf., s/396) Allah bu melekle Hz. İsa’yı te’yid ettiği gibi (Bakara/87-253, Maide/110) Kur’an vahyini de gönderir (Nahl/102)

Bu madde Kur’an da az varid olmakla beraber Ulûhiyyetin en önemli vasıflarından birini gösterir. Buna yakın anlam belirten kökler tabiatıyla vardır; ‘azamet, izzet, Kibriya gibi. Takdis ve tenzih bir ayette bitişik olarak getirilirler. Takdiste tazim, teşbihte ise tenzih anlamı vardır ki bunlar birbirlerini bütünlerler.

Takdis’te Allah’ın mevsuf olduğu temizlik, izzet, büyüklük gibi sıfatların O’na verilmesi ve ilan edilmesi. Tesbihte ise Allah’ın her türlü şirk ve sapıklığa mensup olanların O’na isnat ettikleri yaraşmayan şeylerden tenzih edilmesi anlamı galiptir.

El Halimî şöyle diyor; Kuddûs ün manası faziletleri ve güzel sıfatları sebebiyle övülen demektir. Şu halde teşbihte takdis, takdiste tesbih kendiliğinden ve zımnen vardır. Çünkü mezmum şeyleri nefy etmek, övülen sıfatları ispat etmek demektir. “Ortağı ve benzeri yoktur” sözümüz O’nun tek olduğunu kabul etmektir. “O’nu hiç bir şey aciz bırakamaz” sözümüz O’nun Kâdir ve Kavî olduğunu ispat etmektir. “Kimseye zulmetmez” sözümüz hükümde Adil olduğunu ispat etmek demektir. Buna karşılık övülecek hususları kendisine nispet etmek O’nun hakkında kusuru nefyetmek anlamına gelir. Ancak şu var ki “O şöyledir” demenin zahiri takdis, “O şöyle değildir” demenin zahiri teşbihtir.

El Kuddûs vasfı yalnız iki ayette gelir ve Cenab-ı hakkı niteler ilk olarak Haşr suresindedir. Her iki ayette de el Melik isminin yanında zikredilir ve eliflâmlıdır. “O öyle bir Allah’tır ki kendisinden başka ilah yoktur. Melik, Kuddûs, Selâm, Mü’min, Müheymin, ‘Azîz, Cebbâr, Mütekebbirdir. Allah koştukları ortaklardan münezzehtir. (Prof Dr. Suad Yıldırım/Kur’an da ulûhiyyet-267)

******************************************************

El KUDDÛS

Haşr/22. Ayetinde “Selâm”, “Mü’min”, “Müheymin”, “Azîz”, “Cebbar”,  ve “Mütekebbir” isimleriyle birlikte, Cuma/2 ayetinde ise “Melik”, “Azîz” ve “Hakîm” isimleriyle birlikte geçmektedir.

Allah’ın sıfatı olarak “el Kuddûs” her türlü çirkinlik (Nesefi), noksanlık ve ayıplardan uzak, tertemiz, bütün kemal sıfatları kendisinde toplayan, güzellik, iyilik ve faziletlerle övülen demektir (Kurtubi-Hazîz), Takdis, teşbihin sinonimidir. (Hazîn)

Tesbih” ve “Takdis” eşi, çocuğu, anası, babası ve ortağı olmak (Fidûzâbâdi) noksanlığı, acizliği, kötülüğü, ayıbı, eksiği ve kusuru bulunmak gibi O’na layık olmayan sıfatlardan Allah’ı tenzih etmektir. (Hazîn) Meleklerin teşbihi;

Subbuhun, kuddûsün Rabbül-melâiketi ve’r-ruh. (Allah’ın sen) bütün noksanlıklardan uzaksın, tertemizsin, Cebrail ve meleklerin rabbisin (Müslüm) şeklindedir.

Hz. Aişe validemizin bildirdiğine göre Peygamberin namazın rûku ve secdesinde Subbuhun, kuddûsün Rabbül-melâiketi ve’r-ruh. Diyerek tesbihatta bulunmuştur.

Cibril’in sıfatı olan “Ruhu’l-Kuds”; (Bakara/87-253, Maide/110, Nahl/102) terkibinde ki “kuds” kelimesi temiz (Nesefi) “Mukaddes vadi” (Tâhâ/12) ve “Mukaddes arz” (Maide/21) tabirlerinde ki “Mukaddes” kelimesi ise temiz ve bereketli anlamındadır. (Nesefi-Hazîn) Kuds kökü temizliğe (tuhr) delâlet eder. (Doç Dr. İsmail karagöz-Esma-i Hüsna)

*********************************************************

KUDDÛS

Taalluk

Bir mü’min hem zihinsel anlamda safiyete ermede, hem eylem haline dönüşen bazı olumsuz fiillerini düzeltmede hem de kendi nefsini kötülüklerden arındırmakta bu isme ihtiyaç duyar.

Tahakkuk

Kuddûs, caiz olmadığı kesinleşmiş olan konulardan zatı arındırmak anlamındadır.

Tahalluk

Allah’ın, uzuvlarını günah işlemekten sakındığı, değerli gönlünü herhangi bir varlığa yönelmekten koruduğu kimse bu isimle ahlaklanmış şerefli bir kuldur. Bu kişi “Beni yer ve gök sığdıramadı, mü’min kulumun kalbi sığdırdı” hadisinde ifade edilmiş geniş kalbin sahibidir. Çünkü el Kuddûs ancak takdis edilmiş bir evde bulunabilir, o mukaddes evde takva sahibi ve nezih mü’minin kalbidir.  (İbn. Arabi/Allah’ın isimlerinin sırları-47)

*******************************************************

EL KUDDÛS

El Kuddûs kendisiyle nitelendiği her şeyden temiz ve nezih olan demektir. O ebrarın nefislerini günah kirlerinden temizlemiştir, kötüleri ise alınlarından ve ayaklarından yakalamıştır. Her ikisi de meseleyi gereği gibidüşünen ve anlayan kimse için Hakkın kutsiyet ve nezihliğinin neticeleridir.

Bilinmelidir ki, taharet ve nezihlik iki mertebe arasında gidip gelir. Bunlar mutlaklık ve takyit mertebeleridir. Bunlar her varlıkta/ayn hüküm sahibidir ve onların mazharlarında zuhur ederler. Müşahede ehli keşifte ki derecelerine göre bunların eserlerini görürler. Çünkü ehlullahtan bazıları hakkı hüviyetini mümkünlerin mazharlarında görürler. Böylelikle onlar Hakkın varlığı ve mümkünlerin ayanında zuhuruyla mümkünlüğe ait mukaddesliği müşahede ederler. Ayrıca mümkünlerin Hak sayesinde kendilerine mahsus ve onlara nispet edilen imkân ihtimallerinden hadislik başkalaşmalarından, sınırlılık karanlıklarından münezzehliğini görürler.

Onlar işi/emir kendisini kabul eden pek çok a’yanda her bir ayn üzerine onların ahadiyetlerinde tecelli edişiyle “bir” olarak görürler. Onların vücudi “ayn” ları başkalaşmaz sadece bir kısmı başka bir kısım için zuhur eder. Buna karşın diğerlerinden gizlenirler. A’yânın birbirleri için zuhur etmesi veya birbirlerinden gizlenmeleri kendi kabiliyet ve özelliklerine göre değişir.

Ehl-i keşiften bazıları ise Hakkı mazharın aynı olarak görürler. Onlar mümkünlerin a’yanının hükümlerini de Hakkın varlık aynasında zuhur etmiş görürler. Böylelikle bu müşahede de mümkünlerin hükümlerinin Hakkın zatına döner. Bunun neticesinde Hak bu hükümlerin değişmesiyle zatında herhangi bir değişiklik olmaktan münezzeh ve mukaddes olarak müşahede edilir.

Buna örnek olarak farklı renklerde ki camlara aksettiğinde güneş ışığının herhangi bir renk almamasını verebiliriz. Halbuki his onu renklenmiş görür.

Aynı şekilde meleğin bazen insan suretinde ve bazen de ufukları kaplayan bir tarzda görünmesi de böyledir. Bunun nedeni idrak edenin haline göre meleğin suretinin değişmesi veya onun suretlerde çeşitlenmesidir. Halbuki melek meleklik halinde başkalaşmaktan münezzehtir. (Sadreddin Konevi/Esmaü’l-Hüsna şerhi-44-45)

*********************************************

EL KUDDÛS

Bu kerim adın zikri halvete girenlerde, benzetme ve şüphe uyandıran tecessüm ehli gibilerde ve akidesi bunlara uyanlara faydalı olacağından şeyhleri tarafından bu adı zikretmeleri emrolunur. Bu gibiler bu adı andıkları takdirde faydasını görmüş olurlar. Zira bu adla birlikte bunun gibi Karîb, Rakîb, ve Vedûd gibi Allah’ın güzel adlarını anmak, hasta kalplere bir ilaç olur. Çünkü ilaç ancak hastalıkta kullanılır, her hastalığın bir ilacı bulunmaktadır. Burada da böyledir. Meselâ Mu’tî adı kalp için bir ilaçtır, fakat Mâni adının zikri istenilmez. Buna göre kendine ölçülü ilacı arayıp bulmalısın. Allah en doğrusunu bilir. (Afifüddiyn Süleyman et-Tilmsani/Esmaü’l-Hüsna-181)

*************************************************************

EL KUDDÛS (1)

En saf ve her türlü kusur, noksan, zaaf, gaflet ve hatadan münezzeh olandır O.

El Kuddûs, muhalefetun li’i-havadis sıfatının muadilidir. O yaratılmışlara hiçbir benzerliği olmayan yaratıcıdır. Bu Allah’ın hiçbir şeye benzemediğini ifade eden beş sıfattan biridir.

El Kuddûs Allah’a ait benzersiz bir sıfattır ki onunla Zatı, sıfatları, isimleri, kelâmı, fiilleri ve adaleti her türlü kusur ve noksandan münezzehtir. Sıfatları ve fiillerinin herhangi bir tanesinde en mükemmel mahlûkatına dahi benzemez. Çünkü en mükemmel olan bir mahlûk dahi zatında sıfatında fiillerinde hükümlerinde veya kelamında bir eksiklik taşır. Ayrıca bütün bunlar fanidir. Hâlbuki Allah Teâlâ mutlak kemal sahibi, en saf olan, baki olan, zaman ve mekândan münezzeh olandır. Varlık yaratılmadan evvel ne zaman ne de mekân vardı ama Allah vardı.

Bu ilâhi saflığı idrak edip hisseden mü’minler Allah’ı kemali için övmek (takdis) isteyecek ve O’na herhangi bir eksiklik, noksanlık ve fena bulacak olmasından naşi Kemalden uzak bir hali Allah’a atfetmemeyi bileceklerdir. (Tesbih)

El Kuddûs tecellisini kendimizde bulmak için idrak ve ilmimizi beş duyudan gelen gözlem ve izlenimlerle sınırlı tutmaktan sakınmamız gerekir. Zira böylesi gözlem ve izlenimler bizi âlem-i hayvaniden yukarı taşıyamaz. Ayrıca insanlara layık olan ilim hayal ürünü olmamalı kişi imanını şüphelerden izale etmek için gayret göstermelidir.

İman bir bütündür bir zerre şüphenin varlığı onu lekeler. Kişi dua, ibadet ve taatlarını samimiyet ve ihlas ile temizlemelidir. Duada ihlas Allah’a Allah’ın hatırı için dua etmek ve başka bir amaç için veya başka faydalar aramak için dua etmemektir. Yoksa bizzat duanın kendisi Allah’a ortak koşmak olup affedilmeyen günah olan şirke dönüşür. Kişi kötü huylarını terk ederek kalbini temizlemeye sa’y ü gayret etmelidir. Kötü huylar çöpler ve dikenler gibidirler ve bizim kalplerimizin her biri Beytullahtır.

Abdülkuddüs o kuldur ki kalbi temiz ve pak olmuştur Artık onda Haktan gayrı nesne kalmamıştır. Allah ile dolan kalp gayrı her şeyden emin olur. “En temiz, en pak” manasında ki ya Kuddûs’ün tecellisi, şu hadis-i Kutside Hakk teâlânın tarif buyurduğu hale gelen kalpte zahir olur. “Yerlere ve göklere sığmam ama mü’min kulumun kalbine sığarım.”

Hulûs-i kalp ile bir kimse her gün 100 kere yâ Kuddûs çekerse kalbi bize sıkıntı endişe ve acı veren her türlü düşünce ve kaygılardan temizlenir. (T. Bekir Bayraktaroğlu/Esmaü’l Hüsna-s.52)

*******************************************************

EL KUDDÛS

El Kuddûs; pak tertemiz, tüm ayıplardan arınmış olan demektir.

Takdis ise Azîz ve Celil olan Allah’ı tenzih etmek eksikliklerden berî kılmaktır. Çünkü her şeyden münezzeh olan Mütakaddistir. (Kutsal olan, çok temiz olan ve takaddüs edendir kutsanıp yücelendir.) Kuddûs’tür (Pek kutsal ve kutlu olan, Azîz ve mübarek olan hiçbir eksik ve hatalı yanı bulunmayan) ve Mukaddestir. (Kutsanmış, mübarek ve kutsal olandır)

Kuddûs kelimesi “Kuds” kelimesinden alınmış olan Fa’ul ölçüsünde (kalıbında) bir kelimedir. Bu da temizlik ve temizlenmiş olan demektir.

Burada manasına bu yüce ismin içerdiği nurları açıklamaya geçmeden önce bu kelime üzerinde durmamız gerekecektir. Biraz olsun bu tarifin üzerinde durup manasını açıklamalıyız.

Evet, bu kelime temizlenmiş, arınmış olan, cemal, kemal ve celal vasıflarının zat, isim ve sıfat olarak kendisinin olan demektir. Çünkü en güzel isimler O’nundur Bu itibarla O’nun bu en güzel isimlerini, onların karşıtı olan kelimelerle kıyaslamamız söz konusu bile değildir. Örneğin Yüce Allah’ı yaratılmışlara özgü olan ayıp, kusur ve eksiklikle kıyaslamak gibi bir yanlışa girilmemeliyiz. Zira bu hiçbir zaman doğru değildir. Hatta iyi niyetle de olsa Kuddûs olan yüce rabbimizi, ayıp ve kusurlarla donanmış olan yaratılmışlarla nasıl kıyaslayabiliriz ki. Bu olacak şey değildir. Hatta böylesi bir kıyaslama geçen tarif örneğinde olduğu gibi de olsa caiz değildir. Çünkü Allah zatı, sıfatları, isimleri ve fiilleri itibarıyla kâmil manada Kuddûs’tür.

Kaldı ki taharet denilen temizlik de bu kelimeden manasını almıştır. Yoksa Kuddûs taharet kelimesinden manasını almış değildir. Keza takdis te ondan alınmadır. Yoksa o takdisten alınma değildir. Kuddûs kelimesi kuds kelimesinden alınmadır diyebilir miyiz? Bize, “Nihayetinde o kelime de dilde türevleriyle beraber kullanılan bir kelimedir.” Diyenlere bizim cevabımız şu olur.

“Doğrusu O her şeyi yaratan Allah’tır. Böyle olması itibarıyla O’nun isimleri kelimelerin mastarlarından, köklerinden türemiş değildir. Çünkü onları da yaratan Allah’tır. Ki O, tuhru, yani temizliği de yaratmıştır. Çünkü Allah tahirdir. Tuhr yani temizlik ise O’nun tarafından yaratılmıştır. O’nun için bir vasıftır. Zaten el Adl ismi konusunda söylediklerimiz de bunu teyid etmektedir. Allah kendi zatını el Adl diye isimlendirmiştir. Mesele böyle iken nasıl olur da el Adl kelimesi müştaktır, türemiştir diyebiliriz? Bu olacak şey değildir eğer durum böyle ise o takdirde o kelime hangi şeyden türemiştir?

Çünkü Kuddûs yüce Allah’ın Esma-i Hüsnasından bir isimdir. Kaddeset temizlik manasınadır. Takdis de tathir yani temizlenme demektir. Nitekim rabbimiz şöyle buyuruyor.

Ve iz kale Rabbüke lilmelâiketi inniy ca’ilün fiyl’Ardı hâliyfeh* kalû etec’alü fiyhâ men yüfsidü fiyhâ ve yesfiküddimâe, ve nahnu nüsebbihu BihamdiKE ve nükaddisüleKE, kale inniy a’lemü mâ lâ ta’lemûn; (Bakara/30)

Düşün ki rabbin meleklere “Muhakkak ben, yeryüzünde bir halife tayin edeceğim” dediği vakit melekler de “Biz seni tesbih ve takdis edip dururken orada fesat çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi yaratacaksın” dediler. Allah’ta “Şüphesiz ben sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim.” Buyurdu.

Takaddüs lügatte tatahhur manasınadır, tatahhur ise temizliği gerektiren ve temizlikle alakalı olan hususlarda şaibelerden kurtulmak uzak olmak demektir. Bu nedenle temiz ve pak olması için yaratılan kimsenin görevi, temizliğini koruması ve buna özen göstermesidir. Böyle olmalıdır ki yaratanı tarafından, onun için murad olan şeyle çelişkili bir durum meydana getirilmemiş olsun.

Esasen meleklerin yüce Allah’ı takdis etmeleri, Ruhi irtibat ve bağlılık açısından bu gücün ispatının delilidir. Böylece O’nun her şeyden Berî olduğunu göstermektedir. İşte bu açıdan takdis taabbuddur. Kulluktur ve ibadettir. Allah’ın razı olabileceği O’nu memnun kılacak manada bir kulluktur ve sadece bir ve tek olan Allah’a ibadet olunmasıdır.

Lisanu’l-Arab’da şöyle denmektedir. Kuddûs kelimesi, fuul (şeddeli ve ayn ile) kalıbında bir kelime olup, aşırılık ve mübalağa manasını ifade eden ölçü kalıplarındandır. Bununla taharet yani temizlik ve temizlenmiş olmak manası kast olunur.

İbn. Faris’in “Mu’cemu Makayisi’l Lûğa” adlı eserinde deniliyor ki “el Kuds bereket demektir. “el arzul mukaddese” ise mübarek toprak demektir. Bu itibarla “el Beytul Mukaddes” ve “el arzul Mukaddese” denildiğinde bunlarla denmek istenen şey mübarek yerler ve topraklardır ki Yüce Allah onları bu vasıfla niteleyerek tahsis etmiştir.

El Kuddûs; Daim olan, devamlılığı ile birlikte başka bir devamlılık olmayan demektir. Bu itibarla el Kuddûs madde değildir, Ruh’ta değildir. Çünkü madde ve ruhun bekası konusunda bir daimlik yani devamlılık söz konusu değildir. Arz (dünya) maddi olan bir oluşumdur insan da o maddedendir. Bu nedenle halife maddi olan topraktan yaratılmıştır. Bu bakımdan madde ancak madde ile gelir. Maddeyi getirir. Maddenin ruhu getirmesi mümkün değildir. Çünkü Ruh meselesi, Rabbin bilgisindedir. Zira Allah şöyle buyurmaktadır;

“Bir de sana ruhtan soruyorlar. De ki; Ruh Rabbimin emrindendir. Size ise pek az bilgi verilmiştir. (İsra/85)

O halde şunu teslim etmemiz gerekir. Halife ve Ruh bunun her ikisi de Yüce Allah’ın yarattıklarıdırlar. İkisi arasında ki farka gelince öncelikle halifenin nasıl yaratıldığını biz biliyoruz. Oysa ruhun nasıl yaratıldığını bilemiyoruz. İşte bunun içindir ki biz şu hususu kesin bir dille söylüyor ve diyoruz ki “Kussûs madde olmadığı gibi ruh ta değildir. Çünkü bize bu konuda çok az bilgi verilmiştir. Bu bakımdan biz ruhun mahiyetini, durumunu bilemiyoruz ve bilemeyeceğiz de Ki Ruh ta yaratılmış olan varlıklardan bir yaratılandır. Böyle olduğu halde bizimde onun da yaratılışlarımızın arkasında Allah olduğuna göre neden bir kısmı o yüce güce inanmıyor. Neden dolayı O’nun yaratmış olduğu varlıklar toptan olsun, tek tek olsun O’nu takdis etmiyorlar.

Eğer insana Allah’ın ruhundan bir ruh üflenmemiş olsaydı halife olamazdı. Burada Allah’ın O’nu seçmesinde bir sır, bir gizem vardır. Burada sorulacak olan soru şudur. Acaba tüm yaratılmış ve kendilerine ruh üflenmiş olanları düzenleyip tanzim eden O mudur? O mu bunlara ruhundan üflemiştir.

Bunu teyiden deriz ki yaratanını takdir edemeyen bir varlık, takdir edilemez. Allah’ın takdir etmediği insanın halife olması mümkün değildir. Çünkü insanın halife olabilmesinin temelinde yaratılanı takdir edecek olan bir yaratıcı vardır. Buna göre takdir etme kuralı aynı zamanda halife seçme kuralıdır. Bir takdire göre yarattıklarını eğer takdir buyurmazsa söz konusu kural ortadan kalkar. Çünkü o kurala göre yaratılan o kimsenin halife seçilmesi istenmişti.

Çünkü Mukaddes olan münezzehtir demektir. Şimdi yaratanına itaat etmeyen bir kimseyi münezzehlikle nitelememiz bize düşer mi? Bizim böyle bir hakkımız var mı? Yani hakkı uygulamayan ve hakkı ortaya koymayan ve buna göre amel etmeyen, hakikatleri kirleten, onları ters yüz eden kimseleri tenzih etmemiz mümkün olabilir mi?

Bu açıklamalara göre diyoruz ki el Kuddûs Allah’ın mutlak ismidir. Sıfatın mutlak olarak gelmesi ile ondan bu saygın olan isim doğmuştur. Aynı zamanda yüce Allah’ın tüm sıfatlarını da ihtiva etmektedir. Kaddeset yani kutsiyetlilik ancak yüce olan bir varlıkla tam olarak yerini bulur. Yüce olan zatın ise hiçbir sıfatını yitirmesi mümkün değildir. Bu böyle olduğu gibi aynı zamanda rezil olan niteliklerden hiçbirini de yapması mümkün olmaz. Çünkü Allah’ın bu sıfatı da O’nun kemâl sıfatıdır. Kemal sadece Allah’a has bir özelliktir. Bu bakımdan Kuddûs ismi takdis edilmeyi başkasına değil sadece Allah için gerekli kılar. Çünkü kemal sıfatına sahip olmayan eksiktir, eksik olanın ise takdis edilmesi mümkün değildir.

Kuddûs, Meliki müteal olan Allah’tır. Bu bakımdan yarattıklarıyla Allah’ın sıfatları yönünden denklik söz konusu değildir. Halkın bir kısmı Allah’ın emrettiklerini yerine getirmek için gayret gösterirler Kaldı ki Yüce Allah’ın tüm emirleri O’nu esmasından türer Onlara iktida etmek, uymak, bu takdirde halifeleri yaratanlarını takdis etmeye, onu tenzihe yönlendirir. Ancak sıfatlar yönünden mahlûkun yaratanıyla benzerlik meselesine gelince, bunun akıl yönünden ifade edilecek bir yönü yoktur. Bu bakımdan Kuddus ismi madde ve ruhtan soyutlanmış olmak suretiyle mutlak olarak gelmiştir.

Yani Kuddus haliktir, yaratandır. Oysa madde ile ruh mahlûkturlar yani yaratılmış olan iki varlıktırlar. İşte bu bakımdan yüce Allah’ın bir çok sıfatları vardır. Ancak böyle olmakla birlikte yüce Allah maddenin ve ruhun vasıflarına benzer olan özelliklerle vasıflanmaz. Çünkü;

“O’nun benzeri bir şey yoktur, O her şeyi işitendir ve her şeyi görendir.” (Şûra/11) buyurmuştur.

Sübhanallah Bu ayeti kerimede İ’caz meselesini ne kadar güzel bir şekilde çok ömzet halinde bildirmiştir. Evet, Allah’ın benzeri hiçbir şey yoktur ifadesi mutlak olarak gelmiştir. Bunun hemen arkasından da O her şeyi işiten ve her şeyi görendir kavli yer almıştır.

Bu ifadelerde yaratılmış olan kâinatta ondan bir takım duyular vardır ki bu, dinlemek için susmayı görmek için de bakmayı gerektirir. Böylece bazı kimseleri işitme ve görme duyularının maddeden var oluşunu yaratandan olduğunu düşünmeye hazırlar. Ancak çok küçük bir yaratılma düzeyinde olan, akıl yönünden çok daha az bir kapasiteye sahip olan kimse acaba Kuddus olan yaratanını bir mü’min olarak gerçek manada tefekkür edip düşünebilir mi? İşte bu nedenledir ki O, Kuddûs’tür.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır; Gökler de ve yerde ne varsa hepsi, mülkün sahibi, öyle lekesiz, mukaddes, hem güçlü, hem hikmet sahibi olan Allah’ı tesbih eder. (Cuma/1)

Bu ayet şu gerçekleri ortaya koymaktadır; Her şey Yüce Allah’ı tesbih eder. Tesbih ise anmak suretiyle hakkı tenzih etmektir. Takdis ise akide yani inanç ve amel olarak hakka bağlanmak demektir. Bu itibarla takdis ancak her zaman münezzeh olan zat içindir. Münezzeh olan zat ise Allah’tır, Melik’tir, Kuddûs’tür.

Takdis fıtri manada olan yaratılışa dayalı bir imandır. Yaratan ile yaratılan arasında doğal olan bir ilişkidir Takdis konusunda uyanık ve dikkatli bulunmak, gerçeği öğrendikten sonra yakîn (Kesin) bilgi üzerinde sebat etmektir. Bu tam biğr tebeyyün olup burada zanna yer yoktur. Çünkü Yüce Allah şöyle buyuruyor;

“O öyle bir Allah’tır ki O’ndan başka ilah yoktur. El Melik’tir (Mülkün sahibi), El Kuddûs’tür (Son derece mukaddes), Es Selâm’dır (selamete erdiren), El Mü’min’dir (güveni sağlayan), El Müheymin’dir (görüp gözeten), El Azîz’dir (Üstün), el Cebbar’dır (Zorlu), El Mütekabbir’dir (büyüklükte eşi olmayan). Allah, müşriklerin ortak koştuklarından münezzehtir. (Haşr/23)

Bu güzel sıfatlar muntazam bir şekilde bu ayette zikredilmiştir. Hepsi de birbiri peşine, birbirlerine eklenerek arka arkaya gelmişlerdir. Her bir sıfat kendisinden önce gelen sıfatı te’kit ve teyit etmektedir. Bundan da kesin olarak anlaşılan o ki, şüphesiz Allah Vahid’dir, O’nun bir şeriki ve ortağı yoktur. Bunun içindir ki El Melik sıfatı, Yüce Allah’ın bir sıfatı olduğunu te’kit anlamından gelmiştir. Nitekim el Kuddûs sıfatı da, el Melik, el Müteal olan yüce rabbimizin bu sıfatını te’kit için gelmiştir. Bunu Es Selam sıfatı izlemiştir ki bu da aynı şekilde Kuddûs sıfatını teyid etmektedir.

Daha sonra el Mü’min sıfatını görüyoruz, bu da Selâm sıfatını teyid ediyor. Sonra el Mü’min sıfatını te’kid için el Müheymin sıfatı geliyor. Ayette geçen el Cebbar sıfatı ise bu da önceki sıfatın sahibidir. O sıfat ta El Müheymin sıfatını tekid eden el Aziz sıfatıdır.

Bu ayeti kerime sonunda ise el Mütekebbir sıfatı gelmiştir ki bu sıfat ta el Cebbar sıfatını göstermektedir. Böylece peş peşe ve ard arda gelen tüm sıfatlar âlemlerin rabbi olan Yüce Allah’ın sıfatları olarak bir düzen içerisinde sunulmuşlardır. Bu bakımdan geçen sıfatları araştıran ve inceleyen herkesin bir mü’min olarak şöyle demesi gerekir. “Allah müşriklerin ortak koştuklarından münezzehtir, berîdir.

Bu açıklamalar çerçevesinde özetle deriz ki; El Kuddûs temiz, pak ve arınmış eksikliklerden berî olan demektir. O halikul kuds vet takdis’tir. Kendi adına takdis olunandır bu bakımdan eksikliklerden uzaktır.

Nitekim “Yukaddisu lehu” denir, böylece O’nun kutsal olduğu ikrar olunur. Fakat “Yukuddisuhu” denemez. Çünkü Allah zatı itibarıyla zaten Kuddûs’tür. Çünkü; “Sübbuhun, Kuddusun, Rabbul-Melâiketi ver ruhi Lehul-Kemalu, vel-Celalu, vel Cemalu.”

O’nu takdis ve tenzih ederek tesbih ederim O meleklerin de ruhların da rabbidir. Kemâl, Celâl ve Cemal sıfatları da O’na hastır.

Nefs için takdis; görünen ve görünmeyen yani zahiri ve batıni olan masiyetlerden, günahlardan temizlenip arınmaktır. Allah için tesbih etmektir. Yüce Allah maddi ve manevi her türlü noksanlıklardan uzaktır beridir. Çünkü O Kuddûs’tür. (Prof. A. Hüseyin Akil – El Esma-i Hüsna/85-91)

********************************************

EL KUDDÛS

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. O, Melik’tir, Kudüs’tür, Selâm’dır…” (Haşr/23)

Kuddûs, her türlü kötülük ve eksiklikten uzak, temiz, kutsal, yüce ve saygın olan demektir.

el-Halîmî der ki: “Kuddûs, bütün üstün ve güzel sıfatlarla övülen, met­hedilen demektir. Dolaysıyla Allah’ı takdîs etmek, O’nu tesbih etme;  Allah’ı tesbih etmek, O’nu takdîs etme anlamını kapsar. Bir bakıma ikisi iç içedir. Allah’tan kötü sıfatları nefyetmek, O’nun güzel sıfatlara sahip olduğunu kabul etmek demektir. Örneğin, “O’nun ortağı ve benzeri yoktur” dediğimizde bu, Allah’ın bir ve tek olduğunu kabul ettiğimizi ispat eder. Aynı şekilde “Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz” dediğimizde bu, O’nun güçlü ve her şeye gücü yeten Kâdir olduğunu kabul ettiğimiz anlamına gelir. Yine “O, hiç kimseye zulmetmez” dediğimizde bu, O’nun bütün hükümlerinde ve fiillerinde âdil olduğunu kabul ettiğimizi gösterir.

Diğer yandan Allah’ın güzel sıfatlara sahip olduğunu kabul etmek, kötü sıfatların O’nda bulunmadığı anlamına gelir. Örneğin, “Allah, Âlim’dir, bilendir” dediğimizde bu, O’nun bilgisiz ve cahil olmadığını ispat eder. Yine “O, Kâdir’dir” dediğimizde bu, acizlik sıfatının O’nda bulunmadığını gösterir. Özetle “O, şöyledir” dediğimizde bu sözün zâhiri, takdîs; “O, şöyle değildir” dediğimizde bu sözün zâhiri de tesbihtir. Yani Allah’ı takdîs etmekte zımnen tesbih anlamı, Allah’ı tesbih etmekte de zımnen takdîs anlamı bulunmaktadır.

Yüce Allah bu ikisini İhlâs Suresinde bir araya getirmiştir. İhlâs Süresinin ilk iki âyeti olan “Kul huvallâhu Ehad. Allâhu’s-Samed” (De ki: O Allah birdir. Allah Samed’dir -her şey varlığını ve devamını O’na borçludur. O hiç bir şeye muhtaç değildir-) âyetleri takdîsi; “Lem yelid ve lem yûled ve lem yekun lehû kufuven Ehad” (Kendisi doğur­mamıştır ve doğrulmamıştır. Hiçbir şey O’nun dengi değildir) âyetleri ise tesbîhi ifâde eder. Bunların her ikisi de yani hem takdîs hem de tesbîh; Yüce Allah’ın vahdaniyetini ve tek varlık olduğunu, O’nun benzeri ve ortağının bulunmadığını ispat etmektedir.” (Beyhaki)

Kurtubî de der ki: “Kuddûs, her türlü eksiklik ve noksanlıktan uzak olan, her türlü kusurdan temiz olan demektir.”

Kuddûs Hakkında İbn Kayyim’in Açıklamaları

Kuddûs, her türlü eksiklik, kötülük ve ayıptan beri olan demektir. Mü­fessirler şöyle söylemişlerdir: “O, kendisine yakışmayan her türlü ayıptan uzak ve temiz olandır.” Dilbilimciler de bu tanımı kabul etmektedirler. Kuddûs sözcüğünün aslı, arılık ve temizlikten gelmektedir. Beytülmakdis (Kutsal ev) ismi de buradan gelmektedir.

Burada günah ve kirlerden temizle­nildiği için bu isim verilmiştir. Sırf namaz kılmak için buraya gelen kimse, annesinden doğduğu günkü gibi hatasız ve günahsız olarak geri döner. Dünyevî sıkıntılardan ve belâlardan uzak olduğu için cennete “Haziretu’l-kuds” (Kutsal alan) denilmiştir. Hz. Cebrail’e de “Ruhulkudüs” (Kutsal ruh) denmiş­tir. Çünkü o, her türlü kusurdan arınmış ve temizlenmiştir.

Kuddûs sözcüğünü, aşağıdaki ayette geçtiği gibi melekler de kullan­mıştır. Allah şöyle buyurmaktadır:

“Melekler: ”Biz seni övüp-yüceltir ve (sü­rekli) takdis edip dururken, orada fesat çıkaracak ve orada kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?” dediler.” (Bakara/30)

Yani bizler Seni, Sana yakışmayan her türlü eksiklikten uzak tutmakta ve Seni tenzih etmekteyiz.

İbn Cerir bu ayeti şöyle açıklar: “İnkâr edenlerin Sana izafe ettikleri her türlü iddiadan ve pislikten Seni tenzih ediyor, bütün güzel ve temiz sıfatların Sende bulunduğunu kabul ediyoruz. Seni saygıyla zikrediyor ve Seni yücelti­yoruz.”

Ebû Salih ve Mücahid ise şöyle açıklar: “Seni tekbir ediyor ve seni yü­celtiyoruz.”

Kimisi de şöyle açıklamıştır: “Seni her türlü kötülükten ve kusurdan ten­zih ediyor, Sana hiçbir eksiklik yakıştırmıyoruz.”

Bu ayette melekler, Allah’ı tenzih etmekte, yüceltmekte ve takdîs etmek­tedirler. Ayette tesbih ile takdîs yan yana zikredilmektedir. “Seni hamd ile tesbîh ediyor ve seni takdîs ediyoruz.” (Bakara/30)

Tesbîh, Allah’ı her türlü kötülükten ve kusurdan tenzih etmektir. Meymun b. Mahran der ki: “Subhanallah” sözü, Allah’ı yüceltmek ve O’nu her türlü kusurdan tenzih etmek demektir.” İbn Abbas’ta bu sözün “Allah’ı her türlü noksanlıktan tenzih etmek, uzak tutmak” anlamına geldiği söyler. Zaten sözcüğün aslı da “uzaklık” anlamına gelmek­tedir.

BU İSMİ BİLMENİN FAYDALARI

1 – bu ismi bilen her Müslüman daima Allah’ı yüceltmeli ve onu her türlü noksanlıktan tenzih etmelidir. Sonra da bütün haramlardan, mekruhlardan, şüpheli şeylerden ve yararsız mubahlardan kendisini arındırıp temizlemeli ve Mevla’sına ibadet etmekle meşgul olmalıdır.

2 – Ruhunu ve bedenini, maddi zevklerden arındırmalı bu tür şeylere önem vermemelidir. Kendisi için yararlı olan ilimleri öğrenmeye ve güzel ahlaki davranışlar kazanmaya çalışmalıdır. Beden ve ruhu arındırmanın yolu Allah’ı tanımak ve yararlı ilimler öğrenip onunla amel etmektir.

el-KUDDÛS

“el-Kuddûs”, tefsircilerinde dediği gibi, tüm şerlerden, noksanlıklardan ve ayıplardan münezzeh (=uzak) olandır.
Dil bilimciler, bu kelime ilgili olarak şöyle derler: Allah, bütün ayıplardan temiz ve O’na layık olmayan tüm vasıflardan münezzehtir.

Bu kelimenin aslı, “taharet”ten ve “nezahet”ten gelmektedir. “Beytu’l-Mukaddes” bu kelimeden alınmıştır. Çünkü orası, tüm günahlardan arınılan yerdir. Oraya yönelen kimse orada duadan başka hiçbir şeyi murad etmez ve anasının onu doğurduğu ilk gün gibi günahlarından arınmış bir şekilde döner. Yine cennette, dünyanın afetlerinden arınmış temiz bir yer olduğundan dolayı “Hazîratu’l-Kuds” diye isimlendirilmiştir. Cebrâil (a.s.)’de “Rûhu’l-Kuds” diye isimlendirilmiştir. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.v) tüm ayıplardan uzaktır. Meleklerin şu sözü de aynı şekildedir:

“Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler” (Bakara/30.)

Bu âyetin manası “Senin için nefsimizi temizleriz” demektir ve buradaki lam harfi, fiili geçişli kılmak içindir denmişse de bu doğru bir görüş değildir. Doğru olan ise mananın; “Sana layık olmayan şeylerden Seni takdis ve tenzih ederiz” demektir. Bu ise tefsir ehlinin cumhurunun (=çoğunluğunun) görüşüdür.

Âyetin metninde geçen “lam” harfi, yüce Allah’ın şu âyeti kerime buyurduğu “lam” harfiyle aynı anlamdadır: {رَدِفَ لَكُم}
“Size yaklaştı” (Neml/72.)

Çünkü mana, yüce Allah’ı tenzih etmektir. Yoksa bu olaydan dolayı onların nefislerini tenzih etmek değildir.

İşte bundan dolayı bu lafız, âyeti kerimede meleklerin şu sözüyle birlikte geldi:

{وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ} “Bizler hamdinle seni tesbih ederiz” (Bakara/30)

Muhakkak ki tesbih Yüce Allah’ı tüm kötülüklerden tenzih etmektir.

Meymûn b. Mihrân der ki: “ ‘Subhânallah’, kendisiyle yüce Allah’ın tazim edildiği ve kötülüklerden uzak tutulduğu bir kelimedir.”

İbn Abbâs der ki: “ ‘Subhânallah’ kelimesi, yüce Allah’ı bütün kötülüklerden tenzih etmektir.”

Bu kelimenin aslı “Mubâade” (=Uzaklaştırmak) kelimesinden alınmıştır. Araplar bir yerden uzaklaştıkları zaman    {سَبَّحت فيِ اْلاَرْضِ}”Sebbahtu fi’l-ardi” derler. Şu âyeti kerimede aynı manadadır:

“Her biri bir yörüngede yüzmektedirler” (Enbiyâ/33.)

Her kim yüce  Allah’ı över ve O’nu kötülüklerden tenzih ederse  muhakkak ki yüce  Allah’ı tesbih etmiştir.

Şöyle denir: “Sebbahallah” (Allah’ı tesbih etti). “Sebbaha lehu” (O’nu tesbih etti.) “Kaddese lehu” (O’nu takdis etti) ve “Kaddesehu” (O’nu takdis etti.) (İbn Kesir- Kurtubi-Es Sadi-İbn Kayyım el Cevziyye)

*************************************************************

KUDDÛS

Kuddûs: Temiz, hiç bir lekesi olmayan, bütün eksiklik ve kusurlardan münezzeh olan, herhangi bir eksikliği kabul etmeyen, fazilet ve güzel sıfatlardan dolayı öğülen.

Istılahta ise; Kuddûs denilince, yüce Allah’ın isimlerinden birisi akla gelir ki, bu isme göre O, zatına yakışmayan her şeyden münezzeh, bütün vasıflarda en mükemmel, tahdîd ve tasvire sığmayan, övülmeye lâyık kemâl, fazilet ve güzellik sıfatları kendisinde olandır.

Kur’ân-ı Kerîm’de Kuddûs kelimesi, yüce Allah’ın ismi olarak iki yerde el-Melik ismiyle birlikte geçmektedir (bk. el-Haşr, 59/23; el-Cum’a, 62/1). Ayrıca bir yerde de, Allahu Teâlâ’nın meleklere insan neslini yaratacağını bildirdiğinde, onların verdiği cevapta “nukaddisu” kalıbıyla zikredilmektedir (el-Bakara/30). Burada da aynı luğât ve ıstılâh anlamlar söz konusudur.

Yüce Allah’ın bu ismi, O’nun, teşbîh ve tecsîmden, bir başka şeye benzemekten, beşerî sıfatlardan münezzeh olduğunu ifâde etmektedir. Nitekim Beyhakî, bu Kuddûs ismini, kendi yaptığı ayırıma göre, Allah’tan teşbîhi nefyeden isimler arasında saymaktadır (Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfât, Beyrut ty., s.38).

Yukarıda sözü geçen Bakara sûresi 30. âyette “nüsebbihu” ve “nukaddisu” kalıplarıyla “tesbîh” ve “takdîs” bir arada kullanılmıştır. Bu iki kelime, aralarında bazı farklılıklar olmasına rağmen iç içedir ve birbirini bütünleyicidir. Açık bir tesbihde takdîs, açık bir takdiste de tesbîh vardır. Zira tesbihde de, Allah’ı her türlü noksan Sıfatlardan uzak tutmak anlamı görülmektedir. Aradaki fark; takdisde isbâtın tesbîhde ise nefyetmek sûretiyle isbâtın ağırlıkta olmasıdır.

Bunu şöyle îzah etmek mümkündür: Kötülenen ve âcizlik ifâde eden sıfatların nefyedilmesi, ortadan kaldırılması, aynı zamanda övülen ve kemâl sıfatlarının ispat edilmesi demektir. Nitekim “Ortağı ve benzeri yok” demek, O’nun tek ve yegâne varlık olduğunu ispat etmek olur.

Yine aynı şekilde “O hiç bir şeyde âciz kalmaz” demek, O’nun güçlü ve kuvvetli olduğunu; “O kimseye zulmetmez “ demek de O’nun hükmünde âdil olduğunu ortaya koyar. Zirâ, âciz kalmak ve güçlü, kuvvetli olmak, zulmetmek ve adaletli olmak birbirinin zıddıdır. Dolayısıyla birisinin isbâtı, diğerinin nefyini, ortadan kaldırılmasını gerektirmiş olur.

İşte tesbîh ile tasdîs arasındaki fark burada ortaya çıkar. “O şöyledir” dediğimizde yani bir şeyin varlığını isbât ettiğimizde “takdîs”; “O şöyle değildir” dediğimizde, bir şeyin öyle olmadığını isbât ettiğimizde de tesbîh söz konusu olmuş olur. Fakat netice itibariyle daha önce de sözü geçtiği gibi, esas itibariyle aralarında pek büyük bir fark yoktur.

Tesbîhde takdîs, takdîsde de tesbîh söz konusudur. Her ikisi iç içedir. Nitekim Yüce Allah bu ikisini İhlâs Suresinde bir araya getirmiştir. İhlâs Suresinin ilk iki âyeti olan

Kul huvallâhu ehad. Allâhu’s Samed

(De ki: O Allah birdir. Allah Sameddir, yani her şey varlığını ve devamını O’na borçludur. O hiç bir şeye muhtaç değildir) âyetleri takdîsi, geriye kalan

“Lem yelid ve lem yûled ve lem yekun lehû kufuven ehad”

(Kendisi doğurmamıştır ve bir başkası tarafından da doğurulmamıştır. Hiç bir şey O’nun dengi olmamıştır) âyetleri ise tesbîhi ifâde eder. Bunların her ikisi de yani hem takdîs ve hem de tesbîh; Yüce Allah’ın vahdaniyetini ve yegâne tek varlık olduğunu, O’nun benzeri ve ortağının bulunmadığını isbâta yöneliktir (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 1/301, 7/4954) (Abdurrahim Güzel)

********************************************************

Burada “Radife lekum”, “Sizin hakkınız için” ve “Size ulaştı” manasındadır. Öncesiyle beraber âyetin tamamı şöyledir:

“Onlar: Eğer doğru sözlü iseniz (söyleyin bakalım) bu tehdit ne zaman gerçekleşecek? Derler. De ki: Çabucak gelmesini istediğiniz şeyin (azabın) bir kısmı herhalde yakında başınıza gelecektir” (Neml/71-72.)

Tesbih, Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih etme, ululama, Allah’a seri bir şekilde ibadet ve “sübhânellah” deme. “Sebbehe” fiilinin mastarıdır. İsim olarak tesbih, Allah’ın sıfatlarını tesbih ederken, sayı saymak için kullanılan ve otuz üç veya katları kadar tanenin ipe dizilmesiyle meydana gelen halka demektir.

Tesbih’in çoğulu tesâbihtir. Tesbih, subbûh ve subhan gibi kelimelerle aynı kökten gelmektedir. Bu kelimelerin kökü, “sebeha”dır. O da, havada veya suda hızlı hareket etmek, geçip gitmek demektir (el-İsfahanî, el-Müfredât, İstanbul 1986, 324, sebeha mad.).

Tesbih kelimesi Türkçe de tespih şeklinde de kullanılır. Namazdan sonra 33 defa sübhanellah, 33 defa elhamdülillah ve 33 defa Allahuekber dualarını okumaya da tesbih denir. Bunların ilki subhanellah olduğu için, hepsine birden bu isim verilmiştir.

Tesbih kelimesinin kökünden gelen ve Yüce Allah’ı tesbih eden, ululayan kelimeler Kur’an’da yüze yakın yerde geçmektedir. Ayetteki “Her şey Allah’ı tesbih etmiştir” ifâdesi, çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Canlı varlıkların Allah’ı tesbih etmeleri, O’nun her çeşit noksanlıklardan ve yüce şanına yakışmayan şeylerden berî olduğunu dil ile ifade etmeleridir.

Bütün âlimler, canlı varlıkların Allah’ı bu şekilde tesbih ettiklerini söylemişlerdir. Fakat canlı olmayan varlıkların Allah’ı tesbih etmeleri hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı âlimlere göre, canlı olmayan varlıkların Allah’ı tesbih etmeleri, O’nun yaratıcılığına, gücünün her şeye yettiğine delil olarak gösterilmeleridir. Bu şeylerin varlığı, Allah’ın yüceliğini göstermektedir. Onların bu hali, tesbihleridir.

Bazı alimler de, cansız varlıkların canlı varlıklar gibi Allah’ı zikrettiklerini söylemişler ve bu hususta delil olarak da şu âyeti göstermişlerdir:

“Yedi gök, arz ve bunların içinde bulunanlar, O’nu tesbih ederler. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur, ama siz onların tesbihlerini anlamazsınız. O, Halîm’dir, çok bağışlayandır” (el-İsrâ/44)

Bu görüşü savunan âlimlere göre, cansız sanılan her şeyde, insanların fark edemedikleri bir canlılık vardır. Bütün eşya, atomlardan meydana gelmiştir. Atomun çekirdeği etrafındaki elektronlar, akla şaşkınlık verecek bir hızla dönmektedir.

Diğer bazı âlimlere göre, ise, kâinattaki her şey, canlı ve cansız bütün varlıklar, Allah’ın emrindedirler. Yüce Allah, dilediği gibi bu varlıklarda tasarrufta bulunur. Her şey onun emrinin karşısında teslimiyet içerisindedir. Onların tesbihleri, bu teslimiyetleridir (Muhammed Ali es-Sabûnı, Safvetü’t-Tefâsîr, İstanbul 1987, III/319 vd.).

Bir de, yüce Allah, “her şey Allah ‘ı tesbih etmiştir” derken, mazi fiil kullanılmıştır. Yani geçmiş zaman ifadesi ile anlatılmıştır. Başka birkaç ayette aynı mana dile getirilmiş; ancak muzari fiil kullanılmıştır. Bu durumda mana: “Her şey Allah’ı tesbih eder” (el-Haşr 59/24; el-Cuma 62/1; et-Teğâbun 64/1) şeklinde olur.

Kur’an’da, bu gibi durumlarda fiil mazi olarak kullanılsa da, muzari manasında kabul edilir ve aynı mana ile yorumlanır. Buna göre, Her şey Allah’ı tesbih etmiştir” ve “Her şey Allah’ı tesbih eder” ayetinin manası aynıdır (ez-Zemahşerî, el-Keşşâf). (İhya.org.)

Ve ahıru da’vahüm enil Hamdu Lillâhi Rabbil alemiyn; (Yunus/10)

Dualarının sonu da “Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun.” diye şükretmek olacaktır.

 

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 30 Haziran 2016 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: