RSS

ESMA DERSLERİ -15 – EL CEBBAR (B)

20 Eki

el-cebbar-2

………Euzübillahimineşşeytanirracim,

………Bismillahirrahmanirrahim

………Ve kul Rabbi edhılniy müdhale sıdkın ve ahricniy muhrace sıdkın vec’al liy min ledünke sultanen nasıyra. İsra/80)

………De ki; “Rabbim, girdiğim yere sıdk halinde girdir ve çıktığım yerden sıdk ile çıkart. Ledünnünden zafere erdirici bir kudret oluştur bende. (Amin)

………EL CEBBAR

………El Cebbar Yüce Allah’ın Esna-i Hüsna’sından bir isimdir. Aynı zamanda O’nun güzel sıfatlarından da bir sıfattır. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

………“O, öyle bir Allah’tır ki, O’ndan başka ilâh yoktur. El Melik’tir (Mülkün sahibidir), el Kuddûs’tür (son derece mukaddestir), es Selâm’dır (selâmete erdirendir.), el Mü’min’dir (güveni sağlayandır), El Müheymin’dir (görüp gözetendir), el Azîz’dir (Üstündür), el Cebbâr’dır (Zorludur), el Mütekebbir’dir (Büyüklükte eşi olmayandır). Allah müşriklerin ortak koştuklarından münezzehtir. O yaratan, var eden, varlıklara şekil veren Allah’tır. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar O’nu teşbih ederler. O öyle üstündür öyle hikmet sahibidir. (Haşr/23-24)

………El Cebbar ismi aynı zamanda yüce Allah’ın mutlak sıfatlarından bir sıfattır. Çünkü Allah Ceberutu ile dilediğini yapandır. Bu kullar açısından ise nispi manada bir vasıftır. Nispi sıfatlar iki kısma ayrılırlar. Birincisi iman ile alakalı olan sıfatıdır. Diğeri ise inkâr, cuhud ve küfürle ilgili olan sıfattır.

………İman ile ilgili sıfat; Çünkü mü’min sahibi olduğu bu vasıf sayesinde inanılması gereken şeylerle vasıflanmış olur. Böylece mü’min öncelikle inanılması gereken olarak Allah’a iman eder. Çünkü mü’minler en ulu Cebbar olan Allah’tan güç alarak O’nun ceberutundan medet beklerler. Bu itibarla hiç kimseye zulüm ve haksızlık etmezler. Çünkü onlar yer yüzünde Allah’ın halifeleridirler. Yüce Allah’tan en büyük ödül alacak olanlar da onlardır.

………İnkâr,Cuhud ve küfür sıfatı; Bu da şu şekilde bir zanna sahip olan, bir inatçı paylaşanların nasibidir, vasfıdır. Çünkü bunlar kuvvetin kaynağı olarak sadece kendilerini sanırlar. Kendilerini ceberut olarak kabul ederler. Sanki üzerlerinde kendilerini yaratan bir yaratıcı yokmuş gibi hareket ederler. Yani bunlar adeta kendilerini tesadüfen var olduklarını kabul eden zavallılardır. İşte bunlar gerçekte hüsranda olanlardır. Öyle ki bunlar bir tek sinek bile yaratmak için toplanıp bir araya gelseler bir tek sinekte olsa asla yaratamazlar ve yaratacak ta değillerdir. İşte bunlar zalimlerin ta kendileridirler. Çünkü öncelikle kendi kendilerine zulmedip yazık etmişlerdir. Daha sonra da başkalarına zulmedenlerdir. İşte bunlar işleye ve yapa geldikleri bu amelleri yüzünden Cebbarü’l-Hak olan yüce Allah’tan en büyük ve en şiddetli azaba çarptırılacak olanlardır.

………Hak olmayan Cebbar; Kalplerinde tekebbür ve büyüklenmek, üstünlük taslama gibi guru ve kibir dolu olan, gönüllerinde rahmet yerleşmemiş bulunan kimselerdir, bu itibarla hiçbir öğüt kabul etmezler. Yüce Allah’ın şu kavliyle nehyettiği kimselerdir.

……...Biz onların ne söylediklerini çok iyi biliyoruz, sen de onlara karşı bir Cebbar değilsin. Şimdi benim tehditlerinden korkacaklara bu Kur’an la öğüt ver.” (Kaf/45)

………Bu ayette geçen “el cebr” kelimesi “el kesr” yani kırıp dökmek demek değildir. Esasen bu kelime rapt etmek, bitişmek, kaynaşmak, bağlanmak ve metanet gibi manalara gelir. Ceb ancak Cebbar olan yüce Allah’tan istenir. Çünkü O Yüce Allah kırılıp döküleni kendi kuvveti ile bağlayan, birbirine rapteden demektir. Birbirine rabt eden demektir. Korkularından veya şikaktan -ayrılıktan- tartışma ve anlaşmazlıklardan, ihtilaftan, zıtlıklardan, çatışma ve çarpışmalardan sonra gönüllere huzur vermekle rahata kavuşturan, gönülleri birbirine bağlayan demektir. Nitekim şu ayeti kerime bunu bildirmektedir.

………“İmanlarına iman katsınlar diye inananların kalplerine güveni indiren O’dur. Öyle ya, Allah’ındır bütün o göklerin ve yerin orduları. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” (Fetih/4)

………Çünkü cebr; kesr demek değildir. Cebr; yara üzerine iyileşmesi için sargı sarmaktır. Bu itibarla Cebbar olan zat, aşağıda gelecek olan kurallar çerçevesinde ve onlara uygun olarak birleşip kaynaşma ilişkileri çerçevesinde müstakil (Bağımsız) olan ile kendisinden bağımsız kalınanı birbirine bağlayandır. Şöyle ki;

………Varlıkla Birlikte Ruhun Cebri (zorunluluğu) Kuralı.

………Ruh yaratılış yönünden durumu herhangi yaratılan bir varlık gibi bağımsız olarak yaratılmış olan bir varlıktır. Ancak ruh; diğer varlıklar gibi maddi olarak görülmez. Bu itibarla var olan herhangi bir şeye ruh girmedikçe ona diri ya da yaşıyor denemez. Ancak ruh kendi irade ve arzusuyla cesetlere girmez ve çıkmaz ya da ayrılmaz. Ancak cebr yoluyla gider. Cebr ise sadece Cebbarü’l-Azam olan zatın kuvvetiyle tamamlanır.

………Ruh ve ceset birbirine benzer ve mütemasil (denk) olmayan iki şeydir, bu da Cebbar ve Hakîm olan zatın kuvvetiyledir. Bu birbirinden ayrı olan ve birbirine benzemeyen iki ayrı şey, ancak Cebbar ve Hakîm olan zatın kuvvetiyle bir tek haline gelirler. Böylece her ikisinin de sonsuza dek birbirlerinden ayrılmaları mümkün değildir. Çünkü bu en büyük cebr adını alır ki bunun her ikisini ancak ölüm birbirinden ayırır.

……...Nefsin Cebri (Zorunluluğu) Kuralı

………Bilindiği gibi nefis çeşitlidir ve hırslılık, tatmin olma, kötüleme, kötülüğü emretme, iyiliği emretmeme gibi yönlerden farklılık gösterir ve taaddüt eder. Ancak bunlardan ikisi birbirlerine ülfet ederler. Kimisi de birbirlerini red ve terk ederler. Nihayet icbar suretiyle ister istemez aralarında bir uyum sağlanır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor;

……...Oysa ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi ister istemez O’na teslim olmuş, hep döndürülüp O’na götürülüyorlar. (A. İmran/83)

………İster isteyerek, ister istemeyerek olsun bu her iki durumda da icbar ve zorlama vardır.

………Kabule, ihsana ve uyuma dayalı olan iradi icbar; İsteyerek kabul edilen icbardır ki, ilişkiler ve alaka arzu ve istekle buna terettüp eder. İşte işin bu yönü nefisler arasında ki alakanın uzamasını oluşturur. Değişebilen bir saygı ve üstün takdire dayalı bir kabul ile irtibatlanmış olur.

……...Ancak baskıcı bir kuvvete dayalı olan icbar;

………Bu da gece ile gündüzün kendileri için vaad edilen çerçeve de yürümesini sağlar. Nitekim gücün yetmemesi durumunda da mesele böyledir. Takdim-tehir veya başka tadil konusunda müdahalede bulunmakta da durum yine aynıdır. Bunula demek istenen şey, nefsin tek başına değil, ancak bir başka nefisle birlikte tamamlanmasıdır. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır;

……...“Nefisler eşleştirildiğinde..” (Tekvir/7)

………Nefislerin eşleştirilmesi öncelikle şu şekilde tamamlanırlar. En başta insan bedenine girer, onun içinde yer alır ve o bedenin özelliklerini taşır. İkinci olarak ötekisini kabul etmekte ve onunla ünsiyet oluşturmak ve birbirine ısınmakla olur. Bu nokta da kimisi bazılarını kabul eder, bazılarını da kabul etmez. Nitekim şöyle derler;

………Kimileri meleklerin ağır basmasıyla vasıflanır, kimisi de onların hafif basmasıyla özellik kazanır. Yani bundan dolayı rahatlık ve genişlik meydana gelir. Sevinç ve muhabbet oluşur. İşte durumun böyle olması halinde mesele kabule doğru gidiyor demektir. Ortaklığa doğru bir eğilim var demektir. Başka nefisleri sevme durumu devreye girer. Bu defa sonuç olarak birbirini cezbetme olayı me4ydana gelir. Ve birbiriyle alaka doğar. Nefislerin birbirine karşı alaka duymaları halinde bu takdirde bir nefsin diğeriyle ister istemez ilişkileri meydana gelir ki buna nefsi icbar denir. Eğer böyle bir durum olmamış olsaydı bu durumda her nefis kendi boyutu ve kendi bağımsızlığı içerisinde yuvarlanıp dururdu.

………Akidenin Cebri (Zorunluluğu) Kuralı;

………Bilindiği gibi din akidenin temelidir, kaynağıdır. Ancak din Allah katındandır. Oysaki akide ise değer gerektiren ve ahlaki olan bir bağdır, bir rabıtadır. Ki bu sayede insanların itikatları yani inandıkları şeyler arasında güçlü bağlar oluşur.

………Bu itibarla eğer icbar olmamış olsaydı din ile insanlık arasında bir alaka bişr bağ ve ilişki olamazdı. Çünkü şefkat, merhamet, duygusallık ve maddi olan ne gibi şeyler varsa hepsi insan içindir.

………Oysa din konusunda gelince, o bir kelimedir, bir hüccettir, öğütlerden ibarettir. Bu nedenledir ki gerek bireylerin olsun ve gerekse toplumların, cemaatlerin olsun, insanlığın olsun din, bütün bunları düzene koyar. İman bakımından beşerin Hak olan bir kelime ile irtibatını sağlar. Bu da ancak Cebbar ve Hakîm olan Allah’ın kuvvetiyle tamamlanır. Böyle olmasaydı yani işin kolaylıkla, sevgi ve arzu ile tamamlanması konusunda Allah’ın dilemesi olmasaydı bu nasıl tamamlanabilirdi ki?

………İşin bu yönü, ikrah meselesini katı bir fiil haline getirmez. Aksine bu insanların tabiatı ve yaratılışı ile birlikte devam edip giden bir şeydir. Buna karşılık dini reddetme fiil veya inancının ortaya çıkması halinde karşımıza yaratılanların doğasıyla uygun olarak yürümeyen bir fiili çıkarmış olur.

………Dinin ya da akidenin alanı; Babalık, kardeşlik, akrabalık, vatandaşlık veya ırkdaşlık gibi tüm alanları içine alır ve hatta onları aşar. Aşar ki bir tek inanca sahip olan kimseyi düzeltmiş ve doğrultmuş olsun. Böylece aynı inancın sahipleri, müşterek hisleri ve duyularıyla bunları içselleştirsinler. Çünkü bu takdir edilmeyi gerektirir ve dayanışmayı kabul etmeyi icap ettirir. Dini duygu ve hassasiyet sayesinde karşılıklı fedakârlık sağlanmış olsun ister. Bu aynı din bağlarıyla birbirine bağlı olanları veya aynı inanç çerçevesinde hareket edenleri birbirleriyle dayanışmaya sevk eder.

……...Düşüncelerin Cebri Kuralı;

………İnsanlar doğaları gereği bazen birbirlerini severler, bazen de birbirlerinden rahatsızlık duyarlar, nefret ederler. Bazen en basit şeye öfkelenirler, kızarlar, kimi zaman da gayet geniş olurlar. İşte bu durumlara göre gerek aleyhlerinde olsun ve gerekse lehlerinde olsun bir takım durumlar oluşturur. Örneğin kardeşlik gibi, hak sahipleri gibi durumlarla hep karşı karşıya kalabiliriz.

………Bu gibi durumlarda her kusura karşılık veya işlenen her hataya karşılık olmak üzere insanlar birbirleri aleyhine hüccet ve kanıt ortaya koyarlar. Örneğin hak sahibi olan kimseler bu haklarına dayanarak büyüğün, küçüğün elinden tutmasını, küçüğün de edebini korumasını, herhangi bir hata işlemesi halinde yaşça kendisinden büyük olan kimseden özür dilemesini sağlar. Yani büyük ve küçük herkes kendi konumunu bilir ve herkes buna göre vaziyet alır.

………Bu durum mü’min olan kimsenin günah işlemesi halinde onu rabbinden mağfiret ister hale getirir. Müsamahakâr olmasını, toleranslı davranmasını sağlar. İşte bu öğütler be ıslah edici ibare ve ifadeler sayesinde gönül almasını bilir. Bu sayede aradaki ilmekler kopmaz. Bundan böyle su da mecrasından akıp gider. Nitekim ayette şöyle geçmektedir.

………(Yusuf’un kardeşleri) dediler ki; “ey bizim şefkatli babamız, bizi için günahlarımızın bağışlanmasını dile, bizler gerçekten büyük günah işlemiştik.” (Yusuf/97)

……...O’dur kullarının tevbesini kabul eden kötülükleri affeden ve bütün yaptıklarını bilen.” (Şûra/25)

………Çünkü tevbeleri kabul eden, günahları ve kötülükleri affeden Cebbar olan Allah’tır. Kaldı ki Cebbar olan Allah Azîz kitabında yeryüzünde halifeliğe aday kıldığı insanlar arasında müsamaha ile davranılmasını emir buyurmaktadır.

………Kim Allah’a halife olmak isterse müsamahakâr olması gerekir. Çünkü Halk arasında onların gönüllerini alması buna bağlıdır. Özellikle ilişkili bulunduğu kimselerle buna dikkat etmesi gerekir. Bu bakımdandır ki kişinin hatasını itiraf etmesi bir fazilettir, bir erdemliliktir. Zaten toleranslı olması, müsmahalı davranması da buna bağlıdır. Yoksa aşağılıkla ilgili fiiller demek değildir. Çünkü bu türden aşağılıkla ilgili fiiller mahkeme salonlarında geçer. Orada herhangi bir suçunu ya da işlediği bir fiili, eylemi itiraf eden herkes suçlanır. Bununla beraber müsamaha halinde af gerçekleşir ve mağfiret dilenmesi durumunda da tevbe artar.

………Buna göre bir takım değerlere sahip olan hükümlerin olması gerekir. Çünkü gücünü o değerlerden alır. Söz konusu hükümlerin hücceti de teşri kaynaklarından alınır. Böyle ce herhangi bir cezayı ya teyit eder ya da haksızlığa uğrayan birinin hakkını savunur veya suçlanan birilerini temize çıkarır yahut ta bir kötülüğü affeder.

………Bu bakımdan gönül almak veya kırılan gönülleri tamir etmek, ancak mahir olan bir Cebbar’ın eliyle tamamlanır. Çünkü o mahir Cebbar, nerelerde nelerin alınması gerektiğini ve nelere dikkat edilmesi icap ettiğini de bilir. Halk arasında anlaşmazlıkların ve problemlerin de neler olduğunu bilir. Bu makamda cebr, yani onarmak, bir şeyi tedavi etmek ıslahın ve düzeltmenin, onarmanın kaynağı sayılır. Olması gereken ilişkilere de dönüş kabul edilir. İşte bu Yüce Allah’ı memnun eden, O’nun rızasının kazanılmasını sağlayan bir husustur.

………Çünkü gönüllerin alınması, başkalarıyla olan ilişkiyi yeniden geliştirir, onlarla beraber olunmasını sağlar. Birlikte yaşama ve barış içinde olma ufuklarını açar. Çünkü bütün bunlar sadece müşterek olan ve geleceğe yönelik olan ilişkiler için çok değerlidir.

……...Eşlerin Birbirlerine Karşı Konumları

………Bizim yaratılışımızın temelinde, tek tek olarak yaratılmışlığımız gerçeği yatmaktadır. Varlığımızın temelinde ise yine bu gerçek yatar. Çoğalmamızın temelinde ise bizim çiftler olarak artışımız bulunur. Zaten yüce rabbimizin şu ayeti bize bu gerçeği bildirmektedir;

……...“Andolsun ki bize, ilk defa yarattığımız gibi, işte teker teker geldiniz.” (En’am/94)

………Bu işin yaratılış yönüdür. Bu bakımdan her bireyin ötekisiyle birlikte uyum sağlaması mümkün değildir. Yani taratılışta tek tiplilik yoktur. Buna en açık olan delil, yanılmaz olan tanık, her insandaki parmak izidir. İnsanların parmak izleri asla birbirlerine benzemezler, herkesin parmak izi ötekisinden farklıdır. Bu itibarla tek parmak izi yönünden bile iki insan birbirine benzemez. Zira yaratılanlar arasındaki ayırıcı özellik, her bir birey açısından farklı özelliktedirler. O özellikleri itibarıyla insanlar diğer insanların özelliklerinden farklılık gösterirler. Bu özellik Rahman olan Allah’ın onları yaratması iledir.

………İşte yaratılış yönü itibarı ile bireyler farklılık gösterirler. Bu nedenle söylemleri ve amelleri itibarıyla bu durum kimilerini cennete sokar, kimilerini de cehennem ateşine atar. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır;

……...“Her insanın kuşunu (nasibini) boynunda kendine takmışızdır. Onun önüne kıyamet günü kendisini şöyle karşılayacak açık bir kitap çıkarırız; “Oku kitabını, hesap görücü olarak bugün sana nefsin yeter.” Kim doğru yola giderse sırf kendi iyiliği için gider. Kim de sapıklık ederse ancak kendi aleyhine eder. Hiçbir günahkâr başkasını günahını yüklenmez. Biz bir peygamber göndermedikçe azapta etmeyiz.” (İsra/13-15)

………Evet, insanlar yaratılışta birer birer olarak yaratılmışlardır. Ancak hayatta kalmanın devamlılığının sağlanması da çift olmakla alakalıdır. Zaten yüce Allah’ın şu ayeti de bu gerçeği dile getirmektedir.

……“Hem her şeyden iki çift yarattık ki düşünesiniz.” (Zariyat/49)

………Nitekim bir başka ayette de rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

……...“Hem Allah sizi bir topraktan, sonra bir nutfeden yarattı, sonra da sizi çiftler yaptı.” (/Fatır/11)

………İnsanın yeryüzüne gönderilme sebebi orada halife seçilmesidir. Halife seçilmek ise, ancak zorunlu beraberliklerledir. Çünkü yaratılanlar ister istemez dünyada beraber yaşayacaklardır. İşte bu bakımdan yüce Allah bu kâinatı çiftler olarak yaratmıştır. Yani yüce Allah bu kâinatta yarattığı her çeşit varlığı erkekli dişili olmak üzere çiftler olarak yaratmıştır. Bu nedenle türlerin tamamı ister istemez katlanarak artmış oldular. Netice olarak ta görevlendikleri konularda ister istemez kabul ettiler.

………Gerçi dişiler zatları ve varlıkları itibarıyla bağımsızdırlar, nitekim erkekler de böyledir. Ancak erkeklerin de dişilerin de bir araya gelmeleri birleşmeleri zorunludur. Bu beraberlikleri ister içgüdüye dayalı olsun ister bir şeraite ve kurala uygun olsun, bir metoda göre olsun fark etmez. Bu bakımdandır ki eşleşmeleri, çiftler halinde olmaları devamlılığın sağlanması açısından ilişkileri zorunludur. Yani birleşmeleri, bağlarını devam ettirmeleri zorunludur, cebridir.

………Burada cebrin manasından kasıt şudur; Aslında birbirlerinden ayrı veya biri ötekisinden bağımsız olan iki kimse arasında ki bağı güçlendirecek olan güzel bir ilişki birliğinin sağlanmasıdır. Çünkü ihtiyaç ikisi arasında ki birleşmenin ve beraberliğin sevgiye dayalı olmasını ister. Sünnetullaha, kanunlara uygun davranmak, yaratanı memnun edecek kuralların ortaya çıkmasını doğurur. Yaratılmış olanın da vebal veya günahsız olmasını sağlar.

……...Annelik Ve Babalık Zorunluluğu Kuralı.

………Babalık duygusu şefkate ve sevgiye dayalı olan bir duygudur. Çocuklar bu duyguyu babalarından kazanırlar. Nitekim annelikte aynen öyledir ve çocukları aynı duyguyu annelerinden de alırlar. Yani bu şu demektir; Eşler arasında var olan zorunlu birleşme ile bu sağlanır. Çünkü Cenin denilen şey iki eşin ortaklaşması, birleşmesi sonucunda zorunlu olarak meydana gelen üçüncü bir oluşumdur. Eğer eşler arasında bu türden zorunlu bir birleşme olmasaydı, üçüncüsü olan bir çocuk dünyaya gelmeyecekti. Bu da bişr tek adetten iki hususiyeti bir araya getirmekle sağlanır. Böylece bunlardan meydana gelen çocuk annesinden ve dedelerinden bir takım özellikleri miras yoluyla kazanmış olur. Çünkü çocuğun dedeleri de zaten annenin kanındandırlar.

………Bu durum irsîlik yolu ile oluşan Mendel kanununa uygun düşer. Bu aynı zamanda zatı itibarıyla da kişinin babasından ve dedelerinden ya da atalarından veraset yoluyla kazandığı özellikleri de elde etmesini sağlar. Çünkü onlar da aynı kandan gelmektedirler. Böylece dünyaya yeni gelen bebek, anne ile babanın müşterek bir yavrusu olarak doğmuş olur. Yoksa bu anne ile babadan sadece birinin, bir tek nüshaymış gibi hiçbir zaman olmaz. Aksine bu, cebri, zorunlu izafetle bir üçüncü kimse olur. İşte bu veraset ve terbiye yoluyla dünyaya gelen kimse babasından babalık ve annesinden de annelik şefkat ve sevgisini kazanır. Böylece her ikisinin de mutluluk, sevinç ve elemlerini paylaşır, kendine has özellik elde eder. O ikisinden herhangi birinden ayrı düşmesi halinde üzülür ama bu arada her ikisini güzel bir şekilde koruma özelliğini de muhafaza eder. Onlara karşı gelmeksizin, isyana kaçmaksızın itaat eder. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır;

…..….“Rabbin kesin olarak şunları emretti; “O’ndan başkasına ibadet etmeyin, ana-Babaya iyilik edin. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılık çağına ulaşırlarsa sakın onlara “öf” bile deme ve onları azarlama. İkisine de tatlı söz söyle. İkisine de merhametten döşenerek kanat indir ve de ki; Rabbim, ikisine de merhamet buyur, beni küçükken terbiye edip yetiştirdikleri gibi.” (İsra/23-24)

………İşte bu tarzda ki bir cebrilik yoluyla çocukları ile babaları, ata ve dedeleri, torunları arasında bir bağ oluşur. Bütün bunlardan her biri şefkat, sevgi, özlem ile bir önceki kuşaktan ötekilerine aktarılır.

………Babalık ve annelik gerçeği güçlü bir şefkat ve sevgiyi içerir ki, bunlar nesilden nesile geçen duygulardır, babalar ve oğullar arasında ki sevgi bağını oluşturur. Aralarında ki bu bağı ahlaksal bir değer haline sokar. İnsanın kendisinde var olan bir vicdana dönüştürür.

………Bütün bu gerçeklerle birlikte annelik olsun, babalık olsun her ikisi de birdir. Ancak ahlaksal olan sistem ve gidişat bireyden bireye, toplumdan topluma farklılık gösterir durumdadır.

………Örneğin İslâmi olan toplumlarda yardım ve inayet yolları ve tarzları birbirlerini gözetme durumları yoktur. Nitekim be durum Müslüman olmayan toplumlar da ise yine birbirlerinden oldukça farklılıklar gösterir durumdadır.

………İslâmi toplumlarda din bir tek tir. Fakat iman ve inanç ise öyle değildir. Kim iman ederse, sapıtmaz, katı ve sert yürekli olmaz, doğru yoldan şaşmaz. Kim de gerçek manada iman etmemişse o, yakın bir gelecekte birçok yanlışlara düşecektir. O kimse çok çetin bir hesapla karşı karşıya kalır.

………Müslüman olmayan kesimlere gelince, onları çok zor ve ağır bir hesap beklemektedir Onların önceden işledikleri amellere karşılık varacakları yerleri cehennem olacaktır ki bu da onların o fiiline karşılık bir cezadır.

………Amcalık Ve Akrabalık Cebri (Zorunlu) Kuralı

………Bu kurala göre deniliyor ki Madem ki temel birdir, dallar ve teferruat da o temelden, asıldan meydana gelir. Yaratılışta asıl olan şey çoğalmadır. Çünkü beşer nevi bu bağlamda üç cebri boyutta meydana gelir. Şöyle ki;

……...Birinci cebri boyut; Bir şeyin bir başka şeyden yaratılmasıdır. İşte bu kurala uygun olarak, Yüce Allah toprağı yarattı, ondan da Adem ile Havva’yı yarattı. Her ikisi de babasız ve annesiz olarak yaratılmışlardır. Çünkü Allah; “Ol dedi, onlarda oluverdiler.”

………İkinci cebri boyut; Bir şeyin başka bir şey içinde yaratılmasıdır bu da ruhsal manadaki yaratılıştır. Örneğin İmran kızı Meryem’in rahminde mahiyetini bilmediğimiz bir ruhtan üflenmesiyle Hz. İsa AS. In yaratılması buna örnektir. Ancak burada bizim bildiğimiz şey “ol” emri kesin olarak en büyük Cebbar’dan Cebbar-ı Azamdan sudur etmiştir. Bu da Hz. İsa’nın doğumu olayını gerçekleştirmiştir. Yüce Allah şöyle buyuruyor;

……...“Ve Meryem’i an ki o bakireliğini korudu da biz ona ruhumuzdan üfledik ve kendisini de oğlunu da bütün dünyaya bir mucize kıldık.” (Enbiya/91)

………Irzını korumuş olan İmran kızı Meryem’i de Allah örnek gösterdi. Biz ona ruhumuzdan üfledik ve rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etti. O gönülden itaat edenlerdendi.” (Tahrim/12)

………Hz. Adem AS. In annesiz ve babasız olarak topraktan yaratılmış olması gibi, Hz. İsa AS. In yaratılışı da tıpkı onun gibidir. Çünkü Hz. İsa AS. Da babasız olarak annesinin rahminde yaratılmıştır.

………Üçüncü Cebri Boyut; Bu da ilişkiye ve alakaya dayalı olan birleşme, bir araya gelme zorunluluğudur. Burada da böyle bir cebrilik vardır. Hz. Adem’in Hz. Havva ile ilişkileri ve buluşmaları böyle olmuştur. Zira her ikisi de bunun için gönderilmişlerdir. Böylece tarafların her birinin ötekisini çeken, cezbeden duygusal bir cazibeleri vardır. Çünkü her ikisi de birbirlerine muhtaçtırlar. Bu manada hisleri, duyuları, sevk ve özlemleri, ünsiyetleri vardır.

………Hz. Adem ile Hz. Havva arasında ki buluşma ve birleşme fıtridir, yaratılış gereğidir. İkisi arasındaki ünsiyet ve yakınlık çoktur. Çokluğun başlangıcı topraktan yaratılmış olmak değildir. Bilakis bunun başlangıcı Kabil ile Habil’in ve her ikisinin kız kardeşlerinin dünyaya gelmesine sebep olan nutfe (Sperm) dir.

………Aralarında ki anlaşmazlığa, dövüş ve kavgaya, bu kavga da Habil’in öldürülmesine rağmen artış olayı Kabil’in çocukları yoluyla devam etti. Ki bunun sayısı bugün sayısı yedi milyarı geçmektedir. Eğer Habil’de onun zamanında yaşıyor olsaydı Kabil’in evlendiği gibi Habil de evlenmiş olsaydı o takdirde nüfus sayısı bugünkü nüfusun iki katı olacaktı. Habil’in yaşamaması böyle bir sonucun doğması konusunda bizim bilmediğimiz ve fakat yüce Allah’ın murat ettiği bir hikmet mutlaka vardır.

………Böyle bir çoğalma ile kardeşler arasında ayrılık bir kural halini almaz. Aksine sadece bir istisna halini alabilirdi. Çünkü deniliyor ki; “Çocuklar sevgi ve muhabbeti babalarından miras olarak alırlar Babalar anlaşmazlığa düşünce veya ayrı olunca çocuklar arasındaki ilişki de zayıflar.”

………Buna rağmen amcalık şefkat ve muhabbeti akrabalar arasında sürüp gider. Bu sayede aralarındaki bağ kuvvet kazanır. Amca çocukları huzur ve güveni dedelerinden elde ederler. Bu sayede usul ve füru arasında ki daire de genişlemiş olur. Çünkü dayılar, amcalar, hala ve teyzeler ve bunların füruatıda girmiş olmaktadır. Bu sayı ne oranda artarsa artsın sonuç itibarıyla hepsi de bir soydan gelmiş olmaktadırlar. Bu nedenle de birbirlerine karşı olan sevgi ve merhametleri de buna göre takdir olunur. Bu ölçülere göre muteber olur ve saygı görür.

………Kaldı ki amcalık bir kuraldır. Ancak Çin gibi ülkelerde bu kural geçerli değildir. Çünkü bu ülkelerde ailede çocuk yapılması olayı yasalara göre sadece bir erkek ve bir kız çocuğuyla sınırlıdır. Bu durum oralarda doğum kontrolüne tabidir. Bunun da bir çok nedeni bulunmaktadır. Gelir düzeyinin bu konuda çok önemli etkisi vardır. Yaşam açısından bu gibi ülkelerde çok çocuk yapmak ekonomik sebeplerle yasaklanmıştır.

………İşte böylesi bir sınırlandırma şefkat ve merhamet sözlüklerinden kardeşlik, amcalık ve akrabalık gibi duyuları, hisleri tamamen kaldırmış, silmiştir. Oysaki ayette şöyle buyrulmuştur;

……...“Allah’tan başkasına tapmayacaksınız, ana-babaya, yakınlığı olanlara, öksüzlere ve biçarelere de iyilik yapacaksınız. İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin.” (Bakara/83)

………Bu kural adeta bireylerle cemaatler arasında cemaatler ile toplum arasında var olan zorunlu ilişki gibidir. Bu böylece sürüp gider. Çünkü karşılıklı şuur, sevgi, saygı ve duygular, babalık, kardeşlik ve amcalık açısından böylece yan yana veya uzaklık olarak ister istemez sürüp gider.

………Birlikte Yaşanılan Çevre İle Olan Cebrilik (Zorunluluk) Kuralı

………Eğer birileri sana susuzluk ile su arasında ki mizaç ilişkisini, açlık ile yeme arasında ki ilişkiyi, cins ile sekinet arasında ki alakayı, korku ile huzur arasında ki münasebeti, zulüm ile adalet arasında ki ilişkiyi sorsa, senin ona vereceğin bir tek cevabın olacaktır. O da; “Bunlar arasında ki alaka ve ilişki icbar ve zorunluluktan başkası değildir. Dolayısıyla bütün bunlar arasında ki alakaları hiç kimse ve güç tam istenilen manada düzenlemeye gücü yetecek ve tamamlayacak olan ise çok büyük bir Cebbar’dan başkası olamaz.

………Kaldı ki susuzluk, açlık ve korku gibi hususlar insanın içinde (Nefsinde) dönüp dolaşan şeylerdir. Ancak böyle olmakla birlikte bunların doyurulması ancak dışarıdan gelip onu doyuracak maddi bir şeyle mümkündür. Bunun içindir ki insanın nefsinin doyması, memnun edilmesi ancak ihtiyaçların karşılanması ile gerçekleşir. Bu noktada geçerli olan kural şudur; “Hoşnutluk ve memnunluk kişinin ihtiyaçlarının karşılanması ile sağlanır. Hacetlerle kişileri mecbur kılan şeyler, onun doyma ihtiyacı ile ortaya çıkar.

………Kırığı Tamir Etme Kuralı

………Mademki Cebbar olan zat kırılan kemiği kaynatmaya gücü yeten, buna kadir olan yegâne zattır. Kemiğin kırılması ne şekilde olursa olsun yegâne birleştirip kaynatacak Cebbar olan O zattır. O halde hekimin yaptığı şey de izafetle şifayı O’ndan alır. Çünkü bunlar da kırık olan kemiğin bir kısmına dokunması ve onu tespit etmesi, kemiğin yerine yerleştirilmesi ve sağlıklı olan ilk konumuna, kırılmadan önceki durumu ne idiyse, yeniden o konuma getirmek için yaptığı şey, asıl olan Cebbara izafetle aynı şeyi yapmaktadır.

………Ancak bu tedaviyi yaparken kimileri hekimin bir sanat dalı olarak öğrendiği bilimsel yöntemlerle ve bir insanlık gereği olarak o kemikleri tekrar eski konumuna getirdiğini sanırlar. Ancak tabibin burada yaptığı şey, söz konusu kırık kemiği tedavi olmaları için yerinde sabitleştirmesidir.

………Burada cebr ameliyesi (işlemi) tabibin kırık kemiği bir operasyonla eski konumuna getirmesi gayretidir. Ki bu da ancak o kemiğin yeniden gelişip iyileşmeye yüz tutması iledir. Bunun yapılabilmesi de elinde bulunan güç ile kemiğin parçalarını birbirine perçinleşecek halde ve ilgili bölgenin sargı ile sarılması ile olur ki böylece o parçalanan kemik parçacıkları yeniden birbirleriyle birleşip kaynaşma fırsatı bulsun. Nihayetinde ilgili kemikler kaynaşıp ilk olduğu durumunda ki halini alır. Aksi halde bu kırık kemikler çürümeye ve neticede ölüme sebebiyet verir.

………İzafet yoluyla Cebbar olanın, yaraya sargı saranın yaptığı şey sadece ulu Cebbar’a tevekkül edip dayanmak suretiyle yapılan bir ameliyeden öteye geçmez. Çünkü asıl tedavi eden zat, Ulu Cebbar’dır. Bu sayede kırık olan kemik sanki hiç kırılmamış gibi eski halini alır ki bu ve benzeri durumlarda işlenen kural şöyledir.

………“İzafet yoluyla cebbar olan birinin, geçici muvakkat iyileştirme çabası, sonuç itibarıyla sürekli Cebbar olan zatın iyileştirmesine götürür.”

………Çünkü tabibin geçici bir çaba sonucu yaptığı iş kırılarak birbirinden ayrılmış ya da parçalanmış olan kemikleri birbirine yeniden yakınlaştırma, ekleme gayretidir ki bu, geçici bir gayretin ve çabanın sonucudur. Oysaki sürekli iyileştirme ve kemiklerin kaynaşmasına gelince o da ancak daimi cebbar olan zatın onu iyileştirmesi, eski konumuna getirmesi ile mümkündür. Böylece kırılan kemik parçaları yeniden birbiriyle kaynaşıp eski halini almış olurlar. Ki bu durum kemikler tam kaynayıncaya kadar sürer. Bir tek olan Cebbar’ın şifa vermesiyle kaynayıp bir tek organ halini alır.

………Kemikler ancak içinde hayat bulunan öz mayası sayesinde birbirine kaynar. Eğer böyle bir maya tabibin iki elinde olsa bile hayat onda bulunmayacaktır. Çünkü hayat canlıdır, kanlıdır. O da sadece sürekli diri olan, hayat sahibi olan zatın kudretindedir. Oysa izafet yoluyla yeni geçici manada hayatı elde edenlerin ellerinde var olan her şey zamanla kayıtlıdır, geçicidir. Onda süreklilik yoktur. Bu nedenle kırık kemikleri iyileştirme uğruna gösterdiği çaba da geçici ve muvakkat olan bir çabadan ibarettir. Oysaki kemiklerin birbirine kaynamaları ancak sürekli bir gücü elinde bulunduranın elindedir. Bu itibarla kemikleri iyileşme sadece daimi Cebbar olan zatın gücü ve kuvveti ile sağlanır.

………Çünkü kemik kırıldıktan sonra bu kırılan ve ayrılan parçanın hayatı da ondan ayrılmış ve hayatla ilişkisi kesilmiş demektir. Bunun yeniden hayat bulması, ebedi ölmez ve hep diri olan zatın elindedir. O halde kemik kırılınca onda var olan hayatta yok olunca, bu durumda yeniden o kemiğe hayat verecek olan kimdir? İşte bunu yeniden inşa edecek olan, hayatı ve ölümü elinde bulunduran Cebbar’dan başkası değildir.

………Bu nedenle burada tabibin rolü sadece kırık kemikleri bir araya getirmesi, birbirine raptetmesi, kaynaması için gereken ameliyeyi yapmasıdır. Evet, hekimin görevi sadece bundan ibarettir. Oysa kaynamayı gerçekleştirmede tabibin hiçbir rolü yoktur. O iş ebedi ve daimi el Cebbar olan zatın elindedir. O dilerse iyileşir dilemezse iyileşmez. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır;

………“Yahut altı üstüne gelmiş ıpıssız bir şehre uğrayıp; Allah bunu, bu ölümünden sonra nereden diriltecek” diyen kimse gibi. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl öldürdü, sonra diriltti ve “Ne kadar kaldın” diye sordu. O;”Bir gün veya bir günden eksik kaldım” dedi. Allah; “Hayır, 100 yıl kaldın öyle iken yiyeceğine ve içeceğine bak henüz bozulmamış. Bir de eşeğine bak. Bunlar seni insanlara karşı gücümüzün bir canlı delili yapmamız içindir. Hele o kemiklere bak, onları nasıl birbirlerinin üzerine kaldırıyor, sonra onlara nasıl et giydiriyoruz? Bu şekilde Hak kendisine apaçık belli olduğunda, “Allah’ın her şeye gücü yettiğini şimdi biliyorum dedi.” (Bakara/259)

………Ayette geçen ve “birbiri üzerine kaldırma” manasına gelen “nünşizuha” ibaresi, “nücdiruha” manasınadır. Bu da kendisine hayat verecek onu nasıl bir tek iskelet haline getiriyoruz, böylece onu uygun bir şekle sokarak sonra da o kemiklerin üzerine et giydiriyoruz demektir.

………Allah için bütün her şey basittir, kolaydır. Zira kemikleri topraktan ilk olarak yaratan O’dur. Oysaki böyle bir şey insanın fikir düzeyi açısından oldukça zor olan bir şeydir. Bir şeyin kırılmasından sonra onu yeniden eski haline getirmek Allah için çok kolaydır. Buna bir şey diyebilir misin? Bu konuda yüce Allah şöyle buyurmaktadır.

……...“İnsan görmüyor mu ki, biz onu nutfeden yarattık da şimdi o çeneli bir çekişken (düşman) kesildi. Yaratılışını unutarak bize bir de mesel (Örnek) fırlattı. “Çürümüşken o kemikleri kim diriltecek?” Dedi. De ki; “Onları ilk defa yaratan diriltir ve O yaratmanın her türlüsünü bilir.” (Yasin(77-79)

………Bir başka surede de yüce Allah şöyle buyurmaktadır.

……...“Yoo, Yemin ederim ki o kıyamet gününe! Yine yoo! Yemin ederim o pişman cana kınayan nefse. İnsan sanıyor mu ki kemiklerini derleyemeyiz? Evet, derleriz, parmak uçlarını bile tesviyeye (eski haline getirmeye) gücümüz yeter. (Kıyamet/1-4)

………Bu surede ki iki ayette Rabbimiz nefiy (Olumsuzluk) “lâ” sı olan iki “lâ” ile pekiştirmeli yemin ediyor. Üçüncü ayette ise hayret ve şaşkınlık ifade eden bir anlatımla konuyu; “İnsan sanıyor mu ki kemiklerini derleyemeyiz?” ibaresiyle aktarıyor. Bunu da hemen cevap izliyor ve; “Evet derleriz, parmak uçlarına bile tesviyeye (eski haline getirmeye) gücümüz yeter.” Buyurarak hiçbir kuşkuya yer kalmaksızın yüce Allah bunları yapmaya mutlak manada kadir olduğunu ve hep kadir olacağını bildiriyor.

………Çünkü ayette geçen “Nüseviyye” fiili, toplarız, tesviye ederiz, kemikleri birbirine ekleriz manalarınadır. Bunlar ne kadar küçük oranlarda olurlarsa olsunlar biz yine eski haline getiririz demektir. Yüce Rabbimiz en küçük, en basit olanlarını toplayıp bir araya getireceğine göre o halde en büyük olanlar hakkında neden gerekeni yapması ki, şöyle bakalım buna bir diyeceğin var mıdır?

………İnsanın en büyük yaratma hakkında çıkıp bir şeyler sorması gerçekten şaşkınlık uyandıracak bir şeydir. Çünkü adam onun hakkında soru soruyor da, onda ki keyfiyet hakkında bir şey ve üzerinde yaratılmış olduğu şeyi de sormuyor. Oysa ki kemikler, onu bir dirilten olmadıkça asla dirilemezler.

………Bunun içindir ki kemikleri dirilten zat, el Cebbaru’l-Azîm olan zattır. Yoksa maharet sahibi olan tabip değildir. Çünkü yüce Allah’ın fazlı, keremi ve ihsanı çok geniştir. Allah kullarına asla muhtaç değildir. Aslında ecir, kemikleri yerine koyma ve onları en sağlıklı bir şekilde birbirine bağlayana aittir. Çünkü onlara hayat verilmesi ve yeniden yetişmesi buna bağlıdır.

………Kim verdiği nimetler sebebiyle Allah’a hamd eder ve şükürde bulunursa, o kimse yeryüzünde Allah’ın halifelerinden olur, cennete mirasçı olanlardan olur. Kim de inkâr ederse, onun için cennetten bir payı yoktur.

………Sayıları Bir Araya Toplama Kuralı;

 ………Bu kural da şöyledir. “Mademki yaratan Allah bir ve tektir, bu durumda yaratılanlar da O’nun isim ve sıfatlarıyla çoğalırlar.”

………Esasen bir tek şeyin yaratılmasında birçok tekler yaratılır. Sonra da bunlar ister istemez eşler olarak bir araya gelirler. Toplu olarak adetler ve sayılar oluştururlar. Nitekim yüce Allah Babamız Adem’i ve annemiz Havva’yı tek tek yarattı. Sonra bu ikisini birleştirip eş kıldı ve bu ikisinden de birçok eşler ve adetler dünyaya geldiler. Eğer bu zorunlu birleşme ve eşleşme olmasaydı biz anlaşamaz, bir birimizi tanıyamaz ve birbirimizle ünsiyet elde edemezdik. Şefkat ve merhamet kucağıyla sevgi bir gönülden ötekine taştı. Ve biz böylece ömrümüzü aylar ve yıllarla sayar olduk. (Prof.Dr. A. Hüseyin Akil-El esma-ül Hüsna/142-158)

………[Ek bilgi; İNSANIN YARATILIŞI

………İnsanın yaratılışı konusunda Hocanın görüşüne katılmıyorum Çünkü Kur’an da;

……… “Onlar öncekilerin kanunundan (onlara uygulanandan) başkasını mı bekliyorlar? Allah’ın kanununda asla bir değişme bulamazsın, Allah’ın kanununda kesinlikle bir sapma da bulamazsın.” (Fatır/43)

……...“…Onun katında her şey ölçü iledir.” (Ra’d/8)

……“Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” (Kamer/49)

……...“Andolsun, Biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık. Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik. Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak’ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; SONRA BAŞKA BİR YARATILIŞLA ONU İNŞA ETTİK. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir.” (Müminun/12-14)

……...Allah nezdinde İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona “Ol!” dedi ve oluverdi. (A. İmran/59)

……...“O dilerse sizi ortadan kaldırır ve yerinize başka mahlûklar yaratır. Bunu yapmak Allah’a zor değildir.” (Fatır//16-17)

………Böyle ayetler varken ilk ve tek olarak sadece Hz. Âdem ve Hz. Havva yaratıldı insanlık ondan üretildi demek Allah’ın kudretine iftiradır. Hem Sünnetullahta değişiklik olmaz diyeceksiniz hem de üremek için ensest ilişkiyi normal göreceksiniz. Hayvanlarda bile böyle bir durum yokken insana bunu yakıştırmak ancak Yahudi zihniyetine göre normaldir.

………Ayrıca günümüzde bilimsel olarak insanlık tarihinin yaklaşık 2 milyon yıl olduğu biliyoruz. Hz. Âdem ve sonrasını ise yaklaşık 10.000 yıl olarak olabileceği aşikâr. Üstelik yazının bulunuşu sürecine baktığımızda bu 10.000 yıl Hz. Âdem’in dönemine denk geliyor.

………İnsanın yaratılışı konusunda benim yorumum şöyle.

……...1 – İlk yaratılan insan Hz. Âdem değil. Çünkü Biyolojik olarak önce yaratıldığı, sonradan başka bir yaratılışla İNŞA edildiği bildiriliyor.

…..….“Andolsun, Biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık. Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik. Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak’ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; SONRA BAŞKA BİR YARATILIŞLA ONU İNŞA ETTİK. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir.” (Müminun/12-14)

……2 – İlk yaratılış pat diye 35 – 40 yaşlarında yaratılmadı, Yukarıdaki ayetlerde yaratılış ve olgunlaşma sürecini anlatılıyor. Allah insan nutfesinin gelişimi için gerekli olan rahim ortamını bir şekilde var ederek dünyanın değişik bölgelerinde doğmasını ve gelişmesini sağladı. Şüphesiz Allah, tohumu ve çekirdeği çatlatandır. (En’am/95) Tıpkı bitkiler, hayvanlar gibi. Nitekim Allah şu ayetle bunu teyit ediyor;

……...Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı ve iki kanadıyla uçmakta olan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi topluluklar (belli bir sistem ve düzene bağlı olarak oluşmuş türler) olmasınlar! Biz “OKU”nası Kitap olan yaratılmışlar âleminde hiçbir şeyi eksik bırakmadık!…(En’am/38)

……...3 – Bu yaratılan varlık diğer memeliler gibi yaşayan, sadece bedenden, etten ve kemikten ibaret olan bu ceset, canlı, zeki fakat insani ruhtan yoksundu. Buraya kadar genel Sünnetullaha uygun olarak yani her canlı gibi kendi özellikleri ve fıtratıyla doğuyor büyüyor ölüyordu.

…..….4 – İlk yaratılıştan sonra Allah’ın ölçüsüne göre belli olan bir süreçten geçtikten, gelişip vahy tebliğine uygun hale geldikten sonra ruh üflenme ve halife seçilme konumuna geldi. Bu geçen süreç içinde insana benzeyen bu canlılar çoğalmış, gruplar topluluklar oluşturmuşlardı.

……...5 – Bu aşamada Kur’an;

……...Rabbin meleklere: “Ben arzda (bedende) bir halife (Esmâ mertebesinin farkındalığıyla yaşayan şuur sahibi) meydana getireceğim” dedi. Onlar da: “Orada fesat çıkarıp kan döken birini mi meydana getireceksin; biz seni hamdinle (bizde açığa çıkardığın varlığını değerlendirme hâliyle) tespih (her an yeni hâle dönüşen isteğine kulluk ederek) ve kudsiyetini (her türlü eksiklikten berî oluşunu) dillendirmiyor muyuz?” dediler. (Buyurdu): “BEN sizin bilmediklerinizin Aliymiyim!..” (Bakara/30)

……“Dehr’de insanın anılmadığı bir süreç yok muydu?” (İnsan/1)

………Şeklinde buyuruyor. Melekler gaybı bilemeyeceğine göre henüz yaratılmamış olan bir varlığın konumu ve karakteri hakkında fikir ileri süremezler. Aynı şekilde şeytan onun topraktan yaratıldığını, kendisinin ondan üstün konumda olduğunu biliyor görüyordu. Bundan anlaşılan insan halife seçilmeden çok önce yaratılmış, vahye uygun hale gelinceye kadar bir süreç geçmiş, bu süreç içinde melekler de şeytan da kendisini iyi tanımışlardı ki ayette açıklanan tepkileri verdiler.

……...6 – İnsansı olarak var olan bu canlı halife olarak başka bir yaratılışla inşa edilme aşamasına geldiğinde kendisine ruh üflendi, bildiğimiz “insan” konumuna geldi. (Ancak ondan sonra HALKETTİ İNSANI) Halife seçildiği için kendisine birçok yetenek ve güç verildi. İrade, akıl, konuşma, yazı gibi yetenek ve ilmin verildiğini görüyoruz.

……...Talim etti Kurân’ı (Esmâ mertebesindeki özellikleri oluşturdu).

……...Halketti İNSAN’ı,

….…..Öğretti ona beyanı (Esmâ özelliklerini insanda açığa çıkardı); (Hz. Âli’nin deyişiyle “‘İnsan’, konuşan Kur’ân” oldu.) (Rahman/2-3-4)

……...7 – İşte bu yeniden inşa edilerek halife seçilen “adam” Hz. Âdem oldu. Eşine çocuklarına, birlikte yaşadığı kavmine peygamber seçildi.

………8 – Allah Şuâra/208 de; “Biz, uyarıcıları gelmemiş hiçbir bölge halkını helâk etmedik.” Buyuruyor. Şayet Hz. Âdem ilk insan ve tüm insanlık onun sulbünden çoğalmış olsaydı, hiç birisine uyarıcı, peygamber göndermesine gerek yoktu. Çünkü zaten ilk yaratılışta göndermiş olacaktı.

………İnsanın yaratılışı hakkında ki benim yorumum böyle. Doğrusunu tabii ki Allah bilir. (Ekabir.)]

………Xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

……...EL CEBBAR

………….Beyin, cebbar bir organ… Beraberindekilerle, her şeyi yapabilme gücünü elinde tutuyor. Yani beyincik, omurilik soğanı, omurilik ve sinir sistemiyle birlikte… O, sanki bir ağaç… Vücut toprağında boy atan, hem soğanlı hem sırık hem de saçak köklü bir bitki gibi… Fabrikanın çatı katında, karantinaya alınmışçasına korumalı, kapkaranlık odasında kalan, fakat ışıklar içinde olan, her yeri, her şeyi gözeten, her yerden haberdar olan, bir şey yapmıyormuş gibi yerinde oturan bir müdür… Astığı astık, kestiği kestik padişah… Öyle bir amir işte! Diğerleri emir kulu…

………Çay bahçesine gelinceye kadar yol boyunda kabirlere baktım. Birçoğunun başlarında asırlık taşlar vardı. Ne batıl inançlar var! Bazı kadınlar, mezarlık duvarına çıkmış, ellerindeki yeşil ipek makaralarındaki boşaltarak, kulaç kulaç iplikleri kabristana doğru atıyorlardı. Onlara ne yapmakta olduklarını sordum:

………“Kısmet açıyoruz.” “Kızım var da evlensin istiyorum.” “Evlenmek istiyorum, bir türlü olmuyor, ondan…” gibi şeyler söylediler.

………Makaradaki ipek mi bağlamış kısmetlerini? Onca iplik boşa gidiyor. İsraf haram değil mi? Bazıları da arka tarafa geçmiş, ellerinde makaslar; kelep kelep toplayıp, düğümlenemeyecek kadar küçük parçalar haline getirinceye kadar kesiyor. Demek ki ipek orada da düğümlenirse, kısmetin tekrar kapanma olasılığı var. İşini sağlama alıyor. Halkımız bu kadar saf! Bu kadar mı düşüncesiz? Kaderin kısmetin, makarayla ipekle, muradın yeşille ne alakası var? Kader…

………Beyin için, cebbar bir organ, dedim ya… ‘Cebbar’, Kudret sahibi, yani Allah… Bize göre, gökyüzünün güneyinde bulunan bir yıldız kümesine verilen ad. Özellikle kadınlar için kullanılan, becerikli ve açıkgöz anlamında bir sözcük. Zorlayıcı ve zorba anlamına da geliyor.

………Allah, Habir’dir. Yarattıklarının ihtiyaçlarından haberdardır. Her yarattığının ihtiyacını karşılar, her yönden sonsuz güç ve kudret sahibidir. Allah, Cebbar’dır. Yarattıklarını, iradesine mecbur eder, dilediğini zorla yaptırma gücü kendisindedir. Hüküm, O’nundur.

………Hüküm O’ndadır ama insan, kendisine bahşedilen cüzi iradeyle, arzu ettiği iyi veya kötü işleri yapar. Allah, cebren ellerini kollarını bağlamaz veya zorla sevk etmez. Emir ve yasaklara uyup uymamakta serbesttir. Allah, akıl ve irade vermiş, sevap ve yasakları bildirmiş, doğru yolu göstermiş, iyiliği emretmiş. Yaşamakta olduğu sürece, Cebbar sıfatıyla kötülüğe veya iyiliğe zorlamamış. Fakat emirlerini dinlemeyenler, karşı gelenler, asiler, günahkârlar, istemeseler de cezalandırılacaklar. Her yaratığı, Allah’ın iradesi ve kudreti altınadır. Kuran-ı Kerim’de, göklerde ve yerde olanların hepsinin, ister istemez Ona teslim olduğu ve Ona döndürülüp götürülecekleri, yazılıdır.

………Cebbar, ‘cebr’ kökünden türemiştir. Allah’ın kudret ve ululuk sahibi olduğu anlamına gelir. ‘Giriştiği işi mutlaka başaran’ demektir. Allah’ın, istediğine istediğini zorla yaptırmaya muktedir olduğunu ifade eder. Cebr’in iki anlamı vardır.

………Cebr, kırığı yerine getirip sarmak, eksiği gidermek, tamamlamak anlamına gelir. Allah, Cebbar ismi gereği, yarattıklarının ihtiyaçlarını giderir, eksiklerini tamamlar.

………Cebr, icbar etmek, zorlamak, zorla yaptırmak anlamını da içerir. Zorlu anlamına da gelir. Fakat Cebriye’nin iddia ettiği gibi insanlara her şeyi cebren yaptıran değildir. Allah, insanı iyilik ve kötülük yapmaya zorlamaz. İyiliği emreder, kötülüğü emretmez. İyilik yapana yardımcı olur. İçindeki korkuyu yok eder. Sabredeni ve kendisine tevekkül edeni mükâfatlandırır. Ona; dayanma, direnme, başarma gücü ve imkânı verir.

………Bir hadise göre, cenine can verildikten sonra görevli bir melek ona ruh üfler ve hayatı boyunca yapacağı her davranışının nasıl olacağı Allah tarafından bilindiği için bu anlama gelen amelinin nasıl olacağını yazar. Kişinin ameli, işlediği hayır, şer, iyilik ve kötülük demektir. Ne zamana kadar yaşayacağı, rızkı, nasıl, nerede öleceği, nereye gömüleceği burada belirlenmiştir. Bütün bunlar Levh-i Mahfuz denilen, Allah katında olan bir kitapta yazılıdır. Cennetlik mi cehennemlik mi olacağı da bu kitapta kayıtlıdır. Her şeyin bilgisi, Allah’ın katında mevcuttur.

………İsra/13. ve 14. Aletleri’nde: Her insanın amelini boynuna doladık. Kıyamet günü onun için, açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkarırız. Kitabını oku! Bugün nefsin sana hesapçı olarak yeter deriz. Buyrulmaktadır.

………Her insanın amelinin boynuna dolanması, kader veya alın yazısı olarak adlandırılır. Başına ne geleceğinin, akıbetinin nasıl olacağının Allah tarafından bilinip kaydettirilmiş olması anlamına gelir. Allah, onun için yazdırmış ve onu zorlamış anlamına gelmez. Aksi halde, kötülük yapmasını ve günah işlemesini de O emretmiş olurdu ki bu defa da suç ortadan kalkar, ceza da zulüm olurdu. Allah, yarattıklarına zulmetmez. Adaletle muamele eder. Hatta fazlından iyiliklerin karşılığında aldığı sevapları katlayarak arttırır, hardal tanesine kadar değerlendirerek ödüllendirir. Kötülüklerin karşılığında yazılan günahların bire bir karşılığı vardır. Orada kimseye zulmedilmez.

………Allah, Cebbar’dır. İsteseydi, hepimize boyun eğdirirdi. Bizi zorla kendisine ibadet ettirirdi. Akıl, ilim ve irade verdi, kendi halimize bıraktı. Aklı olan kazanır, akılsızca hareket eden cezalandırılır. Cebbar isminin anlamını, ahrette daha iyi idrak eder.

………Bir hadis, orada onların başına gelecekleri gayet iyi açıklamakta: “Cebbâr Allah kıyamet günü mülkü olan gökleri ve yerleri eline (kudretine) alır ve buyurur ki: Cebbâr benim, Melik benim. Hani cebbarlar, mütekebbirler (kendilerini büyük görenler) nerede? ”

………Kibirli, zorba ve gaddar anlamına da gelir. Kibir, ibadetleri yok eder, sevapları bitirir. Kibirlenenler, cebbârlardan olurlar. İbrahim/15. Ayetinde: “O peygamberler, düşmanları üzerine Allahtan zafer istediler ve her inatçı cebbâr da hüsrâna uğradı.” buyrulmaktadır.

………Bir rivayete göre, El-Cebbâr ismini okumaya devam eden, zalimin zulmünden korunur, özellikle yolculukta, kazadan beladan korunurmuş.

………Kader, ipek makarasına dolalı değildir. Herkesin boynuna dolalıdır. Allah’ın isteği dışında çıkarılamaz, düzeltilemez. Kimin ne yapacağı, nasıl yaşayacağı bilindiği için belirlenmiş, kaydedilmiştir. Her işin olması için bir zaman tayin edilmiştir. Vakitsiz kuş uçmaz. Kimsenin kısmetini kimse bağlayamaz ve açamaz. Allah’a bu şekilde iman etmek, safsatalara inanmamak, boş işlerle uğraşmamak gerekir.

………Bilgi edinmeye çalışmayan dinimizi öğrenemez. Aklını çalıştırmayan, mantık yürütmeyen kişiler, kulaktan duyma laflarla safsatalara inanır. Keşke dinimizin esasları, batıl inançlar kadar bilinseydi, boş işler kadar ibadetle meşgul olunsaydı da herkes cennetliklerden olabilseydi! (Onur BİLGE BİN BİR GECE ÖYKÜLERİ – 0278)

………*****************************************************
         EL CEBBAR

………Esma-ül Hüsnâ, bazı âlimler tarafından Celâl ve Cemâl isimler olmak üzere ayrı ayrı incelenmiştir. Cemâl ismi Allah’ın lütuf, şefkat, af, ihsan, cömertlik, ikram gibi sıfatlarının, Celâl ismi ise Allah’ın Kahhar, Müntakim, ceza, azamet, haysiyet, gibi isim ve sıfatlarını temsil eder.

………Bizim, bu pencereden bakarken Allah’ın isim ve sıfatlarının iç içe olduğunu unutmamamız gerekiyor. Yani bir Celâl sıfatında bir Cemâl tecellisini de görmek mümkündür. Bir Cemâl sıfatında Celâl tecellisi görmek de. Mesela, Kahhar ismi zalimler için bir Celâl tezahürü iken, haksızlığa uğramış mazlum biri için rahmettir, onun hakkını temin eder.

………Aynı şekilde Cebbar ismi de, ilk etapta “Dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olan” anlamıyla karşımıza çıktığı için bizi ürkütmektedir. Fakat bu zorla yaptırma eylemi insanın iradesi dışında kalan durumlar için geçerlidir. Hatta bu anlamdaki tecellisini daha çok kâinat olaylarında görmekteyiz.

………Örneğin; gökyüzünde yıldızlar kendi iradeleriyle değil Allah’ın cebri ile sıralanırlar. Güneş her gün Allah’ın cebri ile doğar ve batar. Tavuk her gün Allah’ın cebri ile yumurtlar. İnek her gün Allah’ın cebri ile süt verir. Onlar, iradesiz yaratıldıkları için kendi görevlerini kendileri tayin edemezler, bu yüzden Allah’ın cebrine muhtaçtırlar. İnsanda tecelli edişi ise organlarının görevlerini yerine getiriyor olmasıyla birlikte, iradesinin kendi eline bırakılmış olmasıdır.

………Nasıl ki, kalp yeni bir güne başlarken “Ben bugün çalışmak istemiyorum.” ya da “Ben bugün böbreğin görevini yapacağım.” diyemiyor, aynı şekilde insan da “Ben bugün karar vermeden yaşayacağım.” diyemez.

………Burada Cebbar isminin ikinci anlamı devreye giriyor: “Mahlûkatı, iradesine uymaya mecbur eden” Yani Allah’ın cebri, organları bir düzen içerisinde görevlerini yerine getirmeye mecbur kıldığı gibi insanı da iradesini kullanmaya mecbur etmiştir. O halde, Allah’ın insana zorla yaptırdığı ilk ve tek şey onu iradesine mahkûm etmektir. Sonrası insanın kendi seçimlerinden ibarettir.

………Bu cümleyi kurarken, kader bahsini unutmuş değilim. Fakat kader, ilahî ilimden çıkmış bir programdır. İlim ise, zorlayıcı yanı olmayan bir sıfattır. Yani Allah, bizim yaptıklarımızdan haberdardır ama onları bize yaptıran onun cebri değil kendi irademizdir. Çünkü Allah, bu yetkiyi insanın eline bırakarak onu imtihan etmek istemektedir. İnsana helal ve haram olgularını öğretmiş, cennet ve cehennem hayatından haberdar etmiş ve daha sonra gideceği yolu seçme hakkını insana bırakmıştır.

………Demek ki, bir insanı doğru yola iletmek istiyorsak yalnızca onun iradesini geliştirmesine yardım etmemiz gerekir. Bu yolda Allah dahi kulunu zorlamamışken, birilerinin yardım etme yahut İslam’ı öğretme gibi çeşitli bahanelere sığınarak insanları bir şeylere mecbur etmesi doğru değildir. Çünkü Allah dışında kimsenin insanlar üzerinde zorlama yetkisi yoktur.

………Geçmişte ve günümüzde birçok zalim, insanların iradeleriyle hareket etmelerinin önüne geçerek onları bir şeylere mecbur bırakmışlardır. Bu İslam’da apaçık bir zulümdür. Aynı zamanda Allah’ın cebrinden çalmaya kalkmaktır. Elbette Allah dilerse cebrini çalmaya kalkmış bu hadsizleri cezalandırabilir ve ortadaki zulmü kaldırabilir. Fakat bu Allah’ın kanuna ters düşer. Çünkü ortada iradesini kullanarak yaşamaya mahkûm bırakılmış iki insan vardır. Biri zulüm ederek imtihan olur, biri zulüm görerek.

………Aslında özgürlükmüş gibi görünen irade, insanın felaketinden başka bir şey değilmiş, öyle değil mi? Neyse ki “Ahiret var!” diyerek insan bir nebze olsun rahatlıyor. Çünkü ahiretin kanunu, dünyanın kanununa benzemiyor. Burada başımıza dert açan iradeler, yarın ahirette Allah’ın cebri ile hesap veriyor.

………Cebbar isminin Kur’anî çerçevesini incelediğimizde, on yerde kullanıldığını ve bunlardan yalnızca bir tanesinin Allah’a izafe edildiğini görüyoruz. Bu da Haşr Sûresinin 23. ayetinde “O, Azîz’dir, Cebbâr’dır, Mütekebbir’dir.” şeklinde karşımıza çıkıyor. Geri kalan dokuz yerde Allah’a izafe edilmediği için, olumsuz olarak kullanıldığı dikkatimizi çekiyor. Üstelik bu kullanımların çoğu Efendimiz Hz. Muhammed AS. için. Bununla ilgili olarak Kaf/45. ayetinde şöyle buyruluyor: “Mâ ente aleyhim bi cebbârin fe zekkir bil kur’âni.” yani “Sen onların üzerine zorlayıcı değilsin, öyleyse onları Kur’an ile uyar.”

………Aslında bu ayet yukarıda söylediğimiz birçok şeyin delili niteliğinde. Ve biz buradan anlıyoruz ki, peygamberler ile başlayıp bize kadar uzanan tebliğ sorumluluklarının hiçbiri zorlayıcı olarak yerine getirilmez. Bu cümleyi ‘büsbütün salıvermek’ olarak anlamak yanlıştır. Çünkü kastedilen tebliğ şekli; Kur’an-ı Kerim’den öğüt vermek, sabırla anlatmak, güzellikle uyarmak ve geri kalanı karşımızdakinin iradesine bırakmaktır.

………Hepimizin bildiği “Dinde zorlama yoktur.” ayetiyle alakalı, müfessir şu kıssayı rivayet etmişlerdir: Nübüvvet Medine’ye varmadan önce, çocuğu olmayan Araplar toplum içerisindeki aşağılık duygusundan kurtulmak için sürekli dua eder ve çocukları olursa Yahudi mabetlerine bağışlayacağına dair yemin ederlermiş. Bu yeminleri sebebiyle birçok ailenin çocuğu mabetlere teslim edilmiş ve orada bu bilinç ile yetiştirilmeye başlanmış.

………İlk günlerde aileler bu durumdan hayli memnunlarmış. Fakat Efendimiz’ in sesi Medine’ye ulaşınca ve aileler İslam ile tanışınca bu durum ailelerin canını sıkmaya başlamış. Üstüne bir de, Yahudiler Efendimize suikast düzenlemeleri sebebiyle, sürgün edilme kararına çarptırılınca aileler hemen ayağa kalkmışlar. Efendimiz ’in huzuruna gidip “Yavrularımızı bile bile ateşe mi atacağız? Yoksa yeminimizden mi döneceğiz? Bize bir yol göster.” demişler. Efendimiz ne demiş biliyor musunuz? “Buna ancak çocuklar karar verir.” Yani ne siz, ne ben onları zorlayamayız. İşte örnek alınması gereken Peygamber ahlakından birini hayata geçirmek demek, Cebbar isminin bize tecelli etmesi demek.

………O halde, Rabbim tüm güzel isimlerinin hakkı için hepimize merhamet etsin ve günahlarımıza rağmen bize bu ilmi anlamayı/anlatmayı nasip etsin. yazan Gönül Ayyıldız tarih 26 Şubat 2016 Esma’ül Hüsnâ

………***************************************************

……...El-CEBBAR

………Mahlûkatı, iradesine uymaya mecbur eden.”

………“Dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olan.”

………“Yaratıkların noksanlarını düzelten, işlerini ıslah eden.”

………“O, …Azîz’dir, Cebbâr’dır, Mütekebbir’dir.”(Haşr/23)

………Cebir, ‘seçme hakkından mahrum bırakma’ demektir ve iradenin zıddıdır. Bu kâinat ve içindeki mahlukat, yokluktan varlığa kendi iradeleriyle değil, bir cebir ile sevk edilmişlerdir. Güneşin güneş olması gibi Ay’ın ay, dağın dağ, denizin deniz olmaları da icbar yoluyla, yani bir zorlama ile gerçekleşmiştir.

………Şu var ki, Alîm ve Hakîm olan Allah’ın icbarı da ilim ve hikmet iledir. Rahîm ve Kerîm olan Allah’ın cebir ile yaptığı her tasarrufun altında rahmet ve kerem saklıdır.

………Cebir kelimesinin, hem ‘kırıkları onarmak’, hem de ‘zorla iş yaptırmak,’ manasına gelmesi enteresandır. Demek oluyor ki, Allah’ın cebri, ya bir hekimin hastasına uyguladığı bir cebir yahut âdil bir hükümdarın zalimleri zorla hapse sokmasındaki cebri gibidir.

………Semada yıldızlar kendi iradeleriyle değil Allah’ın cebri ile şu mevcut nizamı almışlardır. Kâinatın küçük bir misali olan insanın da, bütün organlarının şekilleri, vazifeleri, bedendeki yerleri, yine cebir ile tayin ve tespit edilmiştir. Ama ilâhî hikmet, bu dünya imtihanında insana bir irade bahşetmiş ve ihtiyarî fiillerde onu serbest bırakmıştır. Fakat emrine isyan edenleri cebri ile Cehennemine sokacağını da önceden haber vermiştir.

………Cennet ve Cehennemin yolları cebir ile tayin edilmiştir. Yani neyin helâl neyin haram olduğunu Allah bizzat tayin ve tespit etmiştir. Ama doğru ve yanlıştan, Cennet ve Cehennemden dilediğini seçmekte insanı serbest bırakmıştır.

………Aklı başında olan her insan, bu kâinatta cebren icra edilen ilâhî fiillerin ne kadar rahmet ve hikmet taşıdığını ibretle seyretmeli ve nefsin arzularına kapılmadan kendini o Cebbâr’a teslim ederek emri dairesinde bir ömür sürmelidir.  (ALAATTİN BAŞAR-EL CEBBAR)

………XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

……...EL CEBBAR

………Allah Cebbar’dır. Hiçbir şeye muhtaç olmadan cebreder, zorla düzeltir. Hakkını vermek için icbar eder yani zorla iş yaptırır. İnsandaki bu sıfat ise zorbalık ve kaba davranıştır. Tabiat yani, tabii oluş, Allah’ın dediğidir. Onun için yanlış yoktur, doğru da yoktur! Faili mutlak olan Allah vardır. Bu hakikati kabul edenin zora ihtiyacı olmaz!

………Allah’ın Cebbar oluşu, kulu iradesini kullanmaya zorlar, çünkü Allah sana irade verdi!

………“Düşünüyorum o halde varım”  Düşünmen, harekete geçmezse neye yarar? Batı, akla ölçü der, İslam bağ der, yular der. (akıl bir yerde kısıtlamadır, engellere takılır, irade ise o engeli aşmayı sağlar) Bu yüzden, yasak ve engel bir şey ifade etmez, manasızdır. Bunlar, aklın ötesindeki iradeyi kuvvetlendirmek, onu harekete geçirmektir içindir!

………Tekâmülün sırrı, Allah’ın Cebbar sırrından gelir. İlerlemek, yaratılmışlığın hakkını vermektir, insan buna mecburdur. İnsanın tekâmülü öğütle olur, zorlamakla olmaz, ikna ile olur!

………Şeytan dedi ki;  “Sen beni saptırdın. Ben de onları saptıracağım!” Onun bu sözü,  cebriyeciliğe yani dalalete düşürmeye dayanır. (Şeytani düşünce kötülüğe, dalalete cebreder) Kim arınma isterse, arınır, kim arınmayı istemez, emek sarf etmezse kirli yaşar. (Bu karar insanın iradesine bırakılmış). Allah canlıya ruh üfledi, idrak ruhtandır. (İnsan iyi ile kötüyü ayırabilecek bir idrak ve iradeye sahiptir). Ama sonuçta, Allah’ın Cebbar ismi icabı, her şey onun mecbur kılması ile (olması gerektiği gibi Hak ile) değişir. (M. Rasim Uslu-El Cebbar)

……...“Rabbi evzı’niy en eşküre nı’metekelletiy en’amte aleyye ve alâ valideyye ve en a’mele salihan terdahu ve edhılniy Bi rahmetiKE fiy ıbadiKEssalihıyn” (Neml/19)

……“Rabbim… Bana ve ana-babama bahşettiğin nimete şükretmeme, razı olacağın sâlih amel yapmama beni muvaffak kıl ve (hakikatimdeki Rahıym isminden gelen) rahmetinle beni sâlih kullarının içine dâhil et.”  (Amin)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 20 Ekim 2016 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: