RSS

ESMA DERSLERİ – 16 EL MÜTEKEBBİR (B)

10 Kas

..el-mutekebbir-2

…….Euzübillahimineşşeytanirracim,

………Bismillahirrahmanirrahim

………Ve kul Rabbi edhılniy müdhale sıdkın ve ahricniy muhrace sıdkın vec’al liy min ledünke sultanen nasıyra. İsra/80)

………De ki; “Rabbim, girdiğim yere sıdk halinde girdir ve çıktığım yerden sıdk ile çıkart. Ledünnünden zafere erdirici bir kudret oluştur bende.

………“Yâ mukallibel kulûb sebbit kalbiy alâ diynike.”

………Ey kalpleri dilediği tarafa döndüren, kalbimi dinin üzere sâbitle!

………“Rabbiy zidniy ilmen ve fehmen ve iymanen ve yakıynen sadıka.”

………Rabbim ilmimi, anlayışımı, imanımı ve sıdk üzere yakînimi çoğalt.

………XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

………EL MÜTEKEBBİR Mutlak BEN’lik O’na aittir! “Ben”diyen yalnızca kendisidir! Kim ben sözüyle kendisine varlık verirse; var oluşunun hakikatine ait “Ben”liği örtüp, göreceli benliğini ileri çıkarırsa, bunun sonucunu, yanmak suretiyle yaşar! Kibriyâ, O’nun vasfıdır. (A. Hulusi)

………xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

………EL MÜTEKEBBİR

………Kur’an haksız yere büyüklük taslayanlara hem ‘müstekbir’, hem de ‘mütekebbir’ diyor.  Dört ayette ‘mütekebbir’lerin durumunu anlattıktan sonra; “onların varacakları yer ne kötüdür” diyor. (Bakınız: Nahl 16/29. Zümer 39/60, 72. Mü’min 40/76)

………Ayetlerde geçen ‘mütekebbir’ büyüklük taslayıp küstahlaşan, temelsiz büyüklük duygusuna kapılan, kibirlenen ve bunu kişilik haline getiren anlamlarına gelir.

………Mütekebbir kelimesinin aslı ‘ke-bu-ra’ fiilidir.  Konuyu daha iyi anlayabilmek için Kur’an’da geçen kibir ve türevlerini kısaca gözden geçirelim.

………Kibir ve türevleri

………‘Ke-bu-ra’, bir şey büyük oldu, çok oldu demektir. Bu fiil bir şeyin diğerinden büyük olduğunu ifade ettiği gibi; daha çok, daha yaşlı, daha ağır olduğunu da anlatır. Bu fiilin masdarı olan ‘kibir’; büyüklenmek, ululuk ve büyüklük taslamak, küstahça böbürlenmek, kendini ulaşılmaz görmek demektir.[1]

………Ahlâkî bir zaaf olarak kibir; kendini başkalarından üstün görüp onları aşağılamak, onlara tepeden bakmaktır. İnanç açısından kibir, İslam’ı kabul etmeyenlerin kendilerini büyük ve üstün görerek, Allah’a kulluğu küçümsemeleridir. En büyük kibir, hakkı kabul etmekten yüz çevirmek, Allah’a ibadeti kendine yakıştırmamaktır. Buna istikbâr veya tekebbür denir.

………Bu anlamda kibir, şeytanî bir anlayış ve sıfattır. Çünkü Rabbine karşı ilk defa kibirlenen İblis oldu. (Bakara/34. Sâd/74 v.d.)

………Küfür ve inkârın en önemli sebebi kibirdir. İçerisinde kibir olan kimse, kendini çok büyük gördüğünden, ne bir peygambere, ne de onun anlattığı gerçeklere kulak asmaz. O peygamberi ve getirdiği gerçekleri kendinden aşağı görür. Allah’ın önünde değil kendi hevâsının önünde eğilir. Kur’an’da kibir ve küfür ve şirk manasında da kullanılıyor.[2] Şu âyette olduğu gibi.

………“Rabbiniz buyurdu: Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Bana ibadet etmeye kibirlenenler, aşağılık olarak cehenneme gireceklerdir.” (Mü’min/60)

………Bu şekilde kibirlenmenin bir benzeri istiğna duygusudur. Yani kendini yeterli görme, Allah’a ihtiyacı olmadığını sanmadır. İnsanın azması, ibadetten yüz çevirmesi, haddini aşarak haksızlığa meyletmesi bu istiğna duygusu ve kibir anlayışı  yüzündendir. (Alak/6-7)

………Kibir, tekebbür (mütekebbir), istikbâr (müstekbir), kibriyâ, ekber birbirine yakın anlamlara sahiptir. Hepsi de ‘ke-bü-ra’ kökünden türemiştir. Aynı kökten türeyen bütün kelimelerde büyüklük veya büyüklenme ile ilgili anlamlar vardır.

………‘Kibriyâ’, mutlak izzet ve iktidar demektir ki yalnızca Allah hakkında kullanılır. (Casiye/37)  Aynı kökten gelen ‘ke-bi-ra’; yaşlı oldu, bunun masdarı ‘kiber’; yaş itibariyle büyük (ihtiyarlık), ‘kebâir ve kebîra’; büyük günah, ‘ekâbir’; büyükler grubu, ‘keb-be-ra-tekbîr’; ta’zim etmek, tekbir getirmek-Allahu ekber demek anlamlarına gelir.[3] ‘Ekber-en büyük’ demektir. (Ankebût /45) Müslümanlar Allah’a ait büyüklüğün her çeşidini kastederek, her zaman “AllahuEkber-Allah en büyüktür” derler.

…..….el-Kebir nedir?

………Kebir, büyük demektir. Küçük anlamına gelen ‘sağîr’in zıddıdır.

………el-Kebîr, Kur’an’da altı yerde Allah’a nisbetle ve başka bir isim ile birlikte yer almaktadır. (Ra’d/9. İsrâ/43. Lukman/30. Sebe’ /23. Mü’min/12. Hacc/62)

………el-Kebîr mübalağa ile ism-i faildir. Allah için olan mübalağa kalıpları abartı değil, acziyet ifade eder. Allah’ın büyüklüğünü ifadede insan abartı yapamaz. O’nun büyüklüğünü ifade etme hususunda insan daima acizdir. Kebîr kalıbı, ism-i fail manasıyla “zatında eşsiz ve benzersiz büyük olan” manasına, ism-i mef’ul (tümleç) kalıbıyla “kulları tarafından en büyük bilinen, büyüklüğü ifade edilen” anlamına gelir.

………Bu kalıp büyüklüğünü eylemleriyle de ortaya koymayı ve sahibinin büyüklüğünü övme vurgusunu da taşır. el-Kebîr ismi, insana hem Allah’ın büyüklüğünü ifadeden aciz olduğunu hem de kendisinin de büyüklük duygusuna kapılmamasını telkin ediyor.[4]

………İstikbâr nedir?

………Kur’an’da Allah’a karşı büyüklük taslayanların tavırları ‘istikbâr etme-büyüklük taslama’ sözüyle anlatılıyor.

………İstikbâr kalıbı olumlu ve olumsuz olmak üzere ikiye ayrılır. Olumlu olanı: İnsanın bir alanda büyük olmak istemesi ve bunun için çaba göstermesidir. Zaten istibâr kalıbı bir isteği (talebi) ihtiva eder. Olumsuz olanı: Kendini olduğundan büyük görmek ve göstermektir. Kur’an’da hep bu olumsuz anlamda kullanılıyor.

………İstikbâr; kibirden dolayı küstahlaşmak ve bu küstahlığı davranışlarına yansıtmak demektir.[5] Allah’ın ayetlerine karşı çıkışın temelinde yatan sebep gerçekten ‘istikbâr’ duygusudur. Aynı duygu; Allah önünde ibadet etmekten de hoşlanmaz. Diğer insanları küçümsemek, onlara tepeden bakmak, onlardan tiksinmek, onlara hakaret etmek ve onları çeşitli tuzaklarla kullanmak niyetinin arkasında da istikbâr anlayışı vardır.

………Zulme sebep olan, yeryüzünü ifsat eden ve zayıfları ezen kimseler de yine bu istikbâr duygusuna sahip olanlar ve bu yüzden taşkınlık yapanlardır. (Kasas/39)

………İstikbâr duygusu ve ahlâkı inkârcıların özelliğidir. (A’raf/36,75-76. Kasas/76-77)

………Dünyada iken Allah’a ve O’nun ayetlerine karşı istikbâr edenler için alçaltıcı bir azap vardır. (Ahkaf /20. Mü’min/60) Allah’ın âyetlerine karşı istikbar edenlere göğün kapıları açılmayacak, onlar deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar Cennet’e giremeyecekler. Onlar için Cehennem’de ateşten yataklar hazırlanmıştır. (A’raf/40-41)

………İnsan aslında ne çok güçlüdür, ne çok büyüktür, ne de çok zengindir. Onun yeri bellidir, beşerdir, fanidir, varlığı Sonsuz Güce bağlıdır. İnsan bu durumunu unutur da büyük, güçlü, muktedir, çok zengin (ğani) olduğu düşüncesine kapılırsa, bu duygu istikbâr duygusudur. İstikbâr edenler büyük bir haksızlık içerisindedirler. Bu nedenle Allah (cc) kesinlikle istikbâr edenleri sevmez. (Nahl/23) Kullara düşen Rablerinin huzurunda ‘kul’ olarak haddini ve bulunduğu yeri bilmektir.

………Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: “Şüphesiz Allah (cc) şöyle diyor: ‘Büyüklük (kibriyâ) elbisem, azamet (ululuk) da gömleğim (gibidir). Kim bu iki şeyde benimle yarışırsa onu Cehennem’e atarım’.”[6]

………Kur’an’da istikbârın tipik örneği Firavun’dur. O kendini büyük, güçlü ve yıkılmaz saltanat sahibi görerek ilâhlığa kalkıştı, Musa’nın (as) davetinden yüz çevirdi. Onun çağrısına uyarak Allah’ın önünde secde etmeyi gururuna yediremedi. Allah’ın hükmüne uymaya tenezzül etmedi.

………Müstekbir kimdir?

………Haksız yere istikbâr edenlere (büyüklük taslayanlara), kendilerini muktedir görenlere, bu küstahlığı davranış, karakter haline getirene ‘müstekbir’ denir.

………Bunlar, kendilerinde bir üstünlük olmadığı halde büyüklük duygusuna kapılıp, doğru yoldan çıkan kimselerdir. Zayıf karakterlidirler, ama bu yönlerini insanlara karşı böbürlenerek gidermeye çalışırlar.

………Ellerinde dünya malı, güç ve kuvvet vardır, belki de iktidar makamındadırlar. Onlar, bu tür şeylerle büyüklük duygusuna düşerler. ‘Biz her şeye sahibiz’ anlayışı taşırlar. Sahip oldukları şeylerin kendilerine yettiğini, Allah’a muhtaç olmadıklarını, her şeye güç yetirebileceklerini varsayarlar. Bu duygular yüzünden yeryüzünde haddi aşarlar, başkalarına hükmetmeye ve onları kullanmaya yeltenirler. Kimileri ilâhlığa soyunur, rabblik taslamaya başlar. Bu şüphesiz azgınlığın son noktasıdır.

………Müstekbirler,   kendi ‘hevâ’larına uyarlar. Onlar, kendilerini güçlü ve üstün gördükleri için ilâhî yasaları tanımazlar ve akıllarına estiği gibi hareket ederler. Kur’an bu gibilerine varlıkları ve melekleri örnek gösteriyor:

………Gökte olanlar, yerdeki canlılar ve melekler Allah’a secde ederler. Onlar asla istikbar etmezler (büyüklük taslamazlar)” (Nahl/49)

………Hâlbuki müstekbirler, Allah’ın ayetlerine karşı kibirlenirler ve onları yalanlarlar. (A’raf/36) İçlerinde sakladıkları büyüklenme hastalığı yüzünden Allah’a kulluktan, O’na itaat etmekten yüz çevirirler.

………Müstekbirlerin ilki İblistir.

………“Rabbin ona dedi ki; ‘İki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? İstikbârda mı bulundun (büyüklük mü taslıyorsun) yoksa gerçekten yücelerden mi idin?’ ‘Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.’ dedi.” (Sâd/75-76)

………Peygamberlere ilk karşı çıkanlar halk arasında mal ve makam sahibi, İblisin yolunu izleyen ya da iblisleşen  müstekbirler olmuşlardır. Kur’an onların bu durumunu şöyle anlatıyor:

………“Bir peygamber size canınızın istemediği bir şeyi getirdiği zaman istikbâr etmediniz mi (büyüklemediniz mi). Kimini yalanlıyor, kimini öldürüyordunuz.” (Bekara/87)

………İslâmî davet, insanlar arasında haksız sınıflaşmayı, sömürüyü, soy sop veya mal ve makam üstünlüğünü, zulmü ve baskıyı yasaklıyor. Adaleti ve insanlar arasında eşitliği getiriyor. Üstünlüğün takvada ve diğer insanlara iyilik yapmada olduğunu bildiriyor. Fakat müstekbirlere göre kendileri ya mal, ya makam, ya güç, ya da soy bakımından en üstündürler. (Fussilet/15)

………Müstekbirler, mutlak hâkimiyetin Allah’a ait olduğunu kabul etmezler. Onlar Tevhid Kelimesindeki gerçeği reddederler.

………“Onlara lâ ilâhe illallah (Allah’tan başka tanrı yoktur)’ denildiğinde şüphesiz istikbar ederler (büyüklük taslarlar). (Saffât/35)

…..….Onlar, insanları ezmek için her yolu caiz görürler. Emirleri altına aldıkları insanları zayıf bırakırlar (müstez’af yaparlar) ve onları istedikleri gibi yönlendirirler. (Lokman /6)

………İslâm, bu müstekbir mantığını ve ahlâkını tanımayı ve ona düşmemeyi tavsiye ediyor. Ayrıca, yeryüzünde haksız yere istikbâr edip insanları sömüren, onlara baskı uygulayan ve haklarını ellerinden alan müstekbirlere karşı durmayı da öğütlüyor. Bu karşı koyuş da ancak ‘Allah adının büyüklüğü-Allahü ekber’ ve Tevhid kelimesinde saklı olan şuur ile olabilir.[7]

………Tekebbür-mütekebbir

………‘Ke-bu-ra’ fiilinin ‘tefa’ul’ kalıbı ‘te-keb-be-ra’dır. Bu da bir şey büyük oldu, kibriyâ sahibi oldu demektir. Bazılarına göre bu kulların sahip olduğu noksan sıfatlardan çok yüce olan demektir.[8]

………Tekebbür eden veya kendisinde ululuk bulunduğu kabul edilen kimseye ‘mütekebbir’ denir. Olumsuz anlamıyla mütekebbir; kendini halkın en efdali, en üstünü sayan, kendinden başka hak tanımayan anlamındadır.

………‘Mütekebbir’ Kur’an’da bir ayette Allah hakkında kullanılıyor. Esmâ-i Hüsnâ içerisinde tefa’ul kalıbında gelen tek isimdir.

………O, Allahel-Mütekebbir’dir (çok büyüktür). Allah (puta tapanların) ortak koşmalarından yücedir.” (Haşr/23)

………Mütekebbir, yaratılmışlar hakkında kullanıldığında büyüklendi, büyüklük tasladı demektir. Tefa’ul kalıbı insanın kendisinde bulunmayan bir niteliği varmış göstermesi şeklinde bir özelliği vardır.[9]

………Bu kalıp tekellüf vurgusu da taşır. Yani o eylemi yapmak için külfete katlanan veya içini dolduramadığı isimle isimlenen demektir. Şair olmadığı halde kendine şairlik havası verene ‘müteşâir’, peygamber olmadığı halde kendisine peygamberlik havası verene ‘mütenebbi’ denir. Bu anlamıyla mütekebbir büyük görünmek için kendini zorladı, bunun için tekellüfe girdi demek olur.

………Bu açıdan mütekebbir olumsuzdur. Ancak Allah (cc) için kullanıldığında olumlu mana taşır. Çünkü Allah’ın büyüklüğünü ifadede zorlama söz konusu değildir.  O kendisi kendi büyüklüğünü anlatmak için tekellüfe (zorlamaya) girmez. Bilakis her türlü söz veya tasavvur O’nun büyüklüğünü anlatmakta zorlanır.

………Allah’ın ismi olarak el-Mütekebbir, büyüklük sadece Zatına mahsus olan, büyüklüğü hiç bir şeyle ölçülemeyen, kıyas kabul etmeyen, aklın idrak etmede aciz kaldığı, eşsiz ve benzersiz, mutlak ve sonsuz büyük manalarına gelir.

………Mütekebbir, kendinden başka her şeyi küçük gören, üstünlük ve büyüklüğü sadece kandisinde gören, başkasına tepeden bakan kimsedir. Eğer bu bakış açısı doğru ise, öyle bakan bu tekebbürü hak etmiştir. Bu ise Allah’tan başkası hakkında düşünülemez. Eğer bu bakış gerçek doğru değilse bu durumda büyüklük iddiası (tekebbür) yanlış ve geçersizdir.[10] Zira yaratıklardan hiç biri bu manada büyük değildir.[11]

………el-Mütekebbir, kullarına zulmetme küçüklüğüne tenezzül etmeyen büyük demektir. Bazılarına göre bu, kulların sahip olduğu noksan sıfatlardan çok yüce olan demektir.[12]

………Bazı dil bilginlerine göre ‘mütekebbir’, büyüklenme manasındaki ‘kibir’den değil, Allah’ın büyüklük ve azametini ifade eden ‘kibriyâ’dan türemiştir. Mütekebbirde bulunan ‘te’ harfi, teklik bildirir ve büyüklüğün yalnızca Allah’a mahsus olduğunu anlatır. Allah (cc) büyüklüğünün sonu olmayan el-Kebîr, yüceliğinin sonu olmayan el-Azîm’dir.[13]

………Mütekkebirlerin varacağı yer ne kötüdür…

………Mütekebbirin aslı olan ‘Tekebbera’ fiili iki yerde fiil halinde büyüklük tasladı manasında geliyor. Birinde İblisin Allah’ın emrine karşı kibir gösterisi anlatılıyor:

………“(Allah): “Öyleyse in o bulunduğun yerden. Çünkü o (makamda) büyüklük taslamak senin haddine düşmez.” Hadi, çık git. Çünkü sen aşağılık birisin” dedi.” (A’raf/13)

………Diğerinde haksız yere büyüklük taslayıp haddi aşanların Allah’ın ayetlerinden mahrum bırakılacakları haber veriliyor. (A’raf/146)

………“Haksız yere büyüklük taslayanlar denirken, eğriyle doğrunun belirlenmesinde kendi sübjektif yargılarını geçerli tek ölçü olarak gören ve dolayısıyla kişisel sorun ve kaygılarını vahyedilmiş mutlak ahlakî ölçülerin, mutlak değer yargılarının üstünde tutan, onlara karşı dikbaşlı bir tavır seçen kimselerin anlatılmak istendiği açıktır. ”[14]

………‘Mütekebbir’ üç ayette geliyor. Birisi yukarıda geçtiği gibi Allah’ın güzel isimlerinden biridir.

………İki tanesi Firavun ve adamlarının  haksız yere büyüklenmelerini nitelemek üzere geliyor.

………Firavun: Bırakın beni, dedi. Musa’yı öldüreyim; (Kurtarabilirse) Rabbine yalvarsın! Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden, yahut yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum. 

………Musa da: Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden (mütekebbir’den), benim de Rabbim, sizin de Rabbinize sığındım, dedi.” (Mü’min/27. Ayrıca bak. Mü’min/35)

………‘Mütekebbir’in çoğulu ‘mütekkebirîn (kibirlenenler)’ olarak dört ayette geçiyor. Hepsi de Mekkî sûrelerde ve büyüklük taslayanların akıbetleri ile ilgili geliyor. Onların cehenneme atılacakları ve oranın ne kadar kötü bir yer olduğu vurgulanıyor.

………Bu kavram nüzûl sırasına göre ilk defa Nahl’de yer alıyor;

………“O kimseler ki, kendi kendilerine kötülük etmeyi sürdürürlerken melekler onların canlarını almışlardı. İşte (Hesap Günü) bunlar teslim sancağını çekerek “Biz yaptıklarımızı kötülük olsun diye yapmıyorduk (diyecekler).  “Yoo” (denilecek kendilerine), “Unutuyorsunuz ama Allah yapmış olduğunuz her şeyi bilendir.

………“Haydi, o halde, içerisine yerleşip kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Mütekkebbirlerin (büyüklük taslamayı kişiliğinin bir parçası haline getirenlerin) yeri ne kötüdür.” (Nahl /29) Ya da;

………“… gerçekten de ne kötü olacak (o Gün) kendilerini boş yere büyüklük duygusuna kaptırmış olanların düştüğü durum.”

………Bir eylem ve niteliğin insana isim olması doğaldır ki o insanın söz konusu eylem ve niteliği kişiliğin bir parçası haline getirdiğini ifade eder. Mütekebbir kalıbının metne kattığı yan anlam budur.[15]

………‘Mütekebbirîn’ Zümer’de iki defa yer alıyor.

………“Kıyamet gününde Allah hakkında yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün. Kibirlenenlerin kalacağı yer cehennemde değil midir?” (Zümer /60)

………“O küfredenler, bölük halinde cehenneme sürülür. Nihayet oraya geldikleri zaman kapıları açılır, bekçileri onlara: Size, içinizden Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler gelmedi mi? derler. “Evet geldi” derler ama azap sözü kafirlerin üzerine hak olmuştur.

………Onlara: İçinde ebedi kalacağınız cehennemin kapılarından girin; mütekebbirlerin (kibirlenenlerin) yeri ne kötü! denilir.” (Zümer/71-72)

………Büyüklük taslayanlar kendilerine sunulan ilahî rehberliğe, hak davete ve bunun gerektirdiklerine teslim olmayı reddetmişlerdi. Zaten insan ne zaman kendini yeterli görse fütursuzca azar. (Alak/6-7)

………‘Mütekebbirîn’ son olarak Mü’min sûresinde yer alıyor.

………“O Allah’tan başka (taptıklarınız). Onlar da: “Bizden uzaklaştılar, zaten biz önceleri hiçbir şeye tapmıyorduk”, diyecekler. İşte Allah kafirleri böyle şaşırtır. 

………Bu, sizin yeryüzünde haksız olarak şımarmanızdan ve aşırı derecede sevinip böbürlenmenizden ötürüdür.

………İçinde ebedi kalmak üzere cehennemin kapılarından girin! Kibirlenenlerin dönüp gidecekleri yer ne çirkindir!” (Mü’min/74-76)

………Dünyada iken kendini güçlü ve kendine yeterli sanıp küstahça kibirlenenlerin , Allah’a ibadeti ve O’nun hükümlerine boyun eğmeyi gururuna yediremeyenlerin varacakları yer ne kötü olacaktır, ne berbat olacaktır, ne dehşet olacaktır.  Kötü, yanlış ve suç olan amellerin (eylemlerin) yapanların karşılığı cehennemdir.  Orası cidden ne kadar çirkindir, ne kadar istenmeyen, ne kadar zor bir yerdir.

………Şüphesiz bu mütekebbirlier, müstekbirlerin kendi tercihleridir. Zira peygamberler ve onlarla birlikte gelen vahiy herkesi bu dünyada bu konuda açık bir şekilde uyarmışlardı.

………Sonuç

………Ancak iman edip salih amel işleyenlerin durumu başka. Onları öldükten sonra yerin en güzeli, ödülün en muhteşemi,  kazançların en büyüğü, kurtuluşun en mutlak olanı, sonucun en mutlu edeni beklemektedir.

………“Allah, takva sahiplerini kurtuluşa erdirir. Onlara hiçbir fenalık dokunmaz. Onlar mahzun da olmazlar.” (Zümer/61)

………“İşte ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) akıbet, takva sahiplerinindir.” (Kasas/83. Ayrıca bak. A’raf/128)

..(Hüseyin K. Ece) 15.12.2014 Zaandam-Hollanda.

[1] İbnu Manzur, Lisânu’l-Arab, 13/10-11. El-Isfehânî, R. El-Müfredât, S: 635-636

[2] İbnu Manzur, Lisânu’l-Arab, 13/12

[3] İbnu Manzur, Lisânu’l-Arab, 13/11-12

[4] İslâmoğlu, M. Esmâ-i Hüsnâ, 2/501 Düşün Yay. İstanbul 2012

[5] İslâmoğlu, M. Esmâ-i Hüsnâ, 2/501

[6] Ebu Davûd, Libas/29 (4090). Bir benzeri için bak. Müslim, Birr ve Sıla/136 (2620). İbni Mace, Zühd/16 (4174)

[7] Ece, H. K. İslâmın Temel Kavramları, S: 309 ve 475

[8] İbnu Manzur, Lisânu’l-Arab, 13/11

[9] Topaloğlu, B. TDV İslam Ansiklopedisi, 32/189

[10] Heyet, Esmâu’l-Hüsnâ, ter. S: 288, Karınca Yay. İstanbul 2004

[11] İslâmoğlu, M. Esmâ-i Hüsnâ 3/2180-2181

[12] İbnu Manzur, Lisânu’l-Arab, 13/11

[13] Heyet, Esmâu’l-Hüsnâ, ter. S: 287-288

[14] Esed, M. Kur’an Mesajı 1/300

[15] İslâmoğlu, M. Nüzûl Sırasına Göre Hayat Kitabı Kur’an, s: 511, Düşün Yay. İstanbul 2009

………XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

………EL MÜTEKEBBİR

………Allâh’u Teâlâ mütekebbir’dir. Kendisine ait sıfatları ve fiileri ile kudsiyet ve yücelik O’na mahsustur. Her hususta büyüklüğünü gösteren, ululuk ve azâmet O’nundur. O sevgide, rahmette, şefkatte, ilimde, hükümde, adalette, güvende, görmede, duymada, yaratmada her sıfatta yücedir, noksanlıklardan uzaktır. Adaletsiz sevgi, gereksiz merhamet, ilimsiz hüküm, hikmetsiz takdir, hesapsız mülk, yanılmış güven, durum ve olgulardan uzaktır. O Süphan’dır.  Allâh Süphan olduğuna göre elbette ki büyüklük, O’nun en doğal sıfatıdır. Mü’min de, Yüce Allah’ın mütekebbir olduğuna iman eder ve hayatını Yüce Rabbinin büyüklüğünü unutmayarak yönlendirir.

………Yüce Allâh, şeytanı bir imtihana tabi tutmuştu.

………Bakara sûresi /34 “Meleklere: “Âdem’e secde edin” dendiği zaman da hepsi secde ettiler. Ancak iblis secde etmedi. O bundan kaçındı, büyüklendi ve kâfirlerden oldu.”

………Şeytana da, Âdem’e secde etmesini söyledi. Fakat şeytan kendi vasıflarının noksanlığını ve yaratılmışlığını umursamadan Allah’ın hükmünü dinlemedi ve şöyle dedi;

………A’râf sûresi /12 “(Allâh): “Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan ne oldu?” dedi. O da: “Ben ondan üstünüm. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” dedi.”

………Şeytan büyüklenerek kendince, mazereti ile haklılığını savunarak Yüce Allah’ın hükmünü dinlemedi. Oysa şeytanın kendi vasıfları ve fiilleri sınırlıydı. Ve Yüce Allah’ın bir yarattığıydı. O’nun verdiği izne göre yaşar ve çabalardı. İşte kendi sınırlı vasıflarına rağmen kibirlendi.  Olmayan vasıfları varmış gibi kendini gördü ve nankörlerden oldu. Oysa büyüklenmek onun hakkı değildi. Şeytan yücelik olan sıfatlardan yoksundu.

………Bugün bizler arasında da, şeytan gibi aynı tabloyu sergileyenler var. Yüce Allâh bizleri de imtihana tabi tutuyor. Bu hükümlere (Kur’an’dadır) yaklaşılırken nasıl yaklaşılıyor. Rabbine “baş üstüne, emrin başım-gözüm üstüne” mi deniliyor. Yoksa şeytan gibi yorumlar yaparak mazeretler mi sunuluyor.

………Ne uydurulursa uydurulsun, Allah’a boyun eğilmiyorsa, kafa tutuyor demektir. Noksan iken, nasıl büyük olmayı kendinde görebilir ki. Var böyle insanlar. Asiler, kâfirler, münafıklar, müşriklerin hepsi kibir şerbetinden içmişlerdir. Oysa onlarda şeytan gibi noksan ve yaratılmış. Onlarda her insan gibi yer, içer, tuvalete gider. Biraz baharatlı yese karnı ağrır, soğuk su içse bademciği şişer, duvarın arkasını göremez, kitap okumadan ilim elde edemez, hastalanır, yaşlanır, üşür, yalnızlığa dayanamaz, muhtaçtır, fanidir.

………O halde nasıl oluyor da büyükleniyorlar. Elbette ki derin bir gafletten dolayı. Kendi sınırlılığını kabullense, sınırsız ve ebedi Hâkim’e döner. Yaratılan olduğuna emin olsa yaratanına döner. Muhtaç olduğunu idrak edebilse O’na sığınır.

………Şimdi soruyorum! Yüce Allâh yücelik sıfatlardan uzak mı ki, kendisine asi olunabiliyor. Hükmünü beğenmiyor. Hayır, binlerce kez hâşâ. Yüce Allah’ın en güzel isim ve sıfatları kendinde olduğu için O Mütekebbir’dir. O halde büyüklük O’nun en doğal sıfatıdır. Bunu böyle anlamalı kullar. O kendini büyük tutmuyor. O zaten büyük ve yücedir.

………Ve Yüce Allah’ın kibriyalığına iman ederek kulluğunu göstermeli insanlar. Bu yüzden yaşantımız hep azim Allah’ı yüceltme esasına göre olmalıdır. Allah’ı yüceltmek ile O’na imanımızın, kulluğumuzun ispatını yapmış oluruz. O halde her ibadetin altında yatan düşünce şu olmalıdır.

……“Lâ mütekebburun illâ El-Mütekebbir”

………(Allâh’ım sen büyüksün, senden başka büyük yok)

………Hakka sûresi /52 “Öyleyse yüce Rabb’inin ismini tesbih et.”

………Bu âyette de önemli bir gerçek vardır. Ayete dikkat edilirse, “Yüce Rabbini tesbih et” demiyor, “Yüce Rabb’inin ismini tesbih et” Çünkü insanoğlu Yüce Allah’ın zâtını zaten kavrayamaz. Aynı zamanda bir yaratılmış olarak O’nun yüceliğini anlayamadığı gibi ancak O’nu, isimleriyle tanır. Ayrıca O’nun kulu olarak isimlerini yüceltme, zatına bir şey eklemez. Ancak O’nu yücelttiğinin bir ispatı olur.

………İnsanlar, değişik yaklaşımlarla Allah’a iman ederler. Örneğin; ihtiyaçlarının giderilmesi gibi. Elbette Allâh Samed’tir., Gani’dir, Vehhab’tır, Rezzak’tır. Kullarda aciz ve muhtaçlar. Fakat insanlar ihtiyaçtan öte bir düşünce ile Allah’ı zikretmelidir.

………Örneğin; bir arkadaşınız var, probleminiz olduğunda yanınızda, işlerinizde yardımcı oluyor. Paranız olmadığında veriyor, hastalandığınızda sizinle ilgileniyor.

………Siz arkadaşınıza dönüp şöyle der misiniz? “Senin bana çok faydan oluyor, bana yardım ettiğin için seni çok seviyorum, faydandan dolayı seni çok seviyorum.” Bu ben merkezli, menfaatine bir yaklaşım. Arkadaşınız yardım etmeseydi, size para vermeseydi, işlerinize yardımcı olmasaydı sevmeyecek miydiniz? Oysa şöyle demeliydin “arkadaşım ben seni sen olduğun için kabul ediyor ve seviyorum”

………Şimdi soruyorum. Yüce Allah’ı ihtiyacımızdan dolayı mı seviyoruz? Bizlere nimetlerini artırmazsa, sıkıntılarımızı gidermezse, beklentilerimizi gerçekleştirmezse… Sevmeyecek miyiz? O halde sen fakir oldun mu, hasta oldun mu, yaşlandın mı, sorumlulukların artımı, zorlandın mı asî mi olacaksın?

………Oysa sen şöyle düşünmeliydin. “Allah’ım ben seni, sen olduğun için seviyorum. Kendi zatının yüceliğini tasdik eden kulunum. Ve tüm güzel isimlerinle seni tesbih ederim. Sen Süphan olan, bütün güzel isimleri üzerinde toplayan Rabbimsin. Ben inanıyorum, her sıfatını kabullenerek, gösterdiğin öğretmene tabi olarak, istediğin her hükmü yaparak, en doğru olanı yapmış olurum. Ben senin bazı sıfatlarını yakinen iman edip, bazı sıfatlarını uzak olarak iman etmiyorum. Her sıfatına yakinen iman ediyorum ve anlıyorum ki senden başka mütekebbir olamaz. AllahuEkber!”

………Kâinatta her varlık Allah’ı tesbih eder. Melekler, cinler, bitkiler, hayvanlar, dağlar, taşlar.

………İsrâ sûresi /44 “Yedi gök, arz ve bunların içinde bulunanlar O’nu tesbih ederler. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ama siz onların tesbihlerini anlamazsınız. O Halim’dir, çok bağışlayandır.”

………İnsanlarda bu kâinatın bir parçası olarak Yüce Allah’ı tesbih etmelidir. Dikkati çekmek istediğim nokta tesbih kelimesi. Tesbih etmek demek; yüce Allah’ın her türlü kusurlardan beri olduğunu anmak demektir. Tesbih “Süphan” kelimesinden türemiştir. “Suphanallah” hayatımızda çokça kullandığımız bir zikirdir. O halde, suphanallah Allah’ın yüceliğini anmak ise, bu irade ile hayatımıza yön vermeliyiz.

………En’âm sûresi /162 “De ki; Benim namazım, ibadetlerim, yaşamam ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi olan Allâh içindir.”

………İşte Müslümanlar, her alanda Allah’ın rızasını hedeflediği için her düşünce, her duygu ve davranışlarla aziz ve kerem Allah’ı yüceltmiş olurlar. Allah’ın sözünü her zaman baş tacı ederler. Her ameliyle Allah’ı tesbih ederler. Kafasındaki fikri, dilindeki zikri, kalbindeki şükrü hep Allah’a olan kulluğudur. Böylece dar ve zor günlerinde Allah’ın büyüklüğünü unutmazlar ve gaflete düşmezler. Hastalandığında, fakirliğinde, ölüm döşeğinde bile Allah’ı yüceltmeyi bırakmazlar. Zaten insanın dünyaya gelmesinin gayesi bu değil mi? Yasak meyve ağaçlarına rağmen hâlâ Allah’ı tesbih etmek.

………Hz. Âdem (as) nasıl o ağaç ile imtihan edildi ise bize de yasaklanan alanlarımız var. Şimdi aramızdan bazıları diyebilir. Biz günde bin defa “Suphanallah” diyoruz. Tesbih çekiyoruz. Acaba sadece dilimizin tesbih etmesi yeterli mi? Bizlere yasaklanan ağaçlara (yani faiz, içki, yalan, şirk, riya vs) uzak duruyor muyuz? Yoksa hem “Suphanallah” diyoruz, hem de yasaklanan alanlara yaklaşarak Allah’ın hükümlerini çiğniyor muyuz? Yani hem Allâh Süphan’dır diyeceksin, hem de Allah’ın hükümlerini küçümseyerek, kendini bir şey zannedeceksin. Boyun eğeceğini dilinle söylerken, lisan-ı hâl ile de inkâr edeceksin. Böyle çelişkilerle dolu mümin olunmaz.

………Hem Allah’a inandığını söyler, hem de kamusal alanda Allah’a ait bir hüküm olmasın der. Hem namaz kılar, hem zina eder. Hem hacıdır, hem de faiz yer. Karısını örtülü ister, kendisi ise örtüsüzlere sempatik yaklaşır. Bir yandan günahlarına tevbe eder, diğer yandan asî olmaya devam eder. Gerçekte bu kişi kalbinde yeterince karar verememiştir. Gerçekten Mütekebbir kimdir? Eğer Allah’ı kabul ediyorsan, niye O’na boyun eğmiyorsun?. Yok, Mütekebbir olarak Allah’ı kabul etmiyorsan, neden hâlâ Müslüman olduğunu söylüyorsun. İşte kitabımızın en başındaki meselemize geldik.

………Bu kardeş! Hâlâ neye inandığını da bilmiyor. Yıllarca kimi tesbih etti? Kimdi yücelttiği, kimdi uğruna yaşadığı, niçin tükeniyor, kime boyun eğiyor? Hayatında en önemli olan şey neydi?  Binlerce soru. İnsanın çıkmazlığı, şeytanın çıkmazlığı ile aynı noktaya geldi. Kebîr olmak kimin hakkı.

………Haşr sûresi /24 “O yaratan, var eden, şekil veren Allah’tır. En güzel isimler O’nun dur. Göklerde ve yerde bulunanların hepsi O’nun şanının yüceliğini tesbih ederler. O Aziz ve Hâkim’dir.”

………Eğer Allâh, Ekber’dir diyorsan, o halde büyük sözü dinle. Şeytan gibi, büyük sözü dinlemediğinin yanı sıra, savunma sapmalarına girme. Her ne kadar çevreden ve içinden gelen değişik telkinlerde olsa, akıl ve vahy ile doğruyu bul. Örneğin; kimin merhameti Allah’ın merhameti kadar olabilir. Ya da sana ne kadar hükmetseler de, onların üzerinde de hükmeden Allâh değil midir? Sana bir hediye verseler Allah’ın hediyelerine ulaşabilir mi? Sana ilim öğretseler de, o ilimleri tahsis eden ve sınırsız ilim sahibi olan Allah’tır. Seni doğuran bir insanda olsa, o çocuğu ve annesini var eden Allah’tır. Birisi seni sorgulasa, sorgulayanları da sorgulayacak olan Allah’tır. Görüyorsun ya, Yüce Allâh tüm varlıkların üstünde her ismi ile Kebir’dir.

………Parolamız; Yüce Allah’ın her sıfatının yanında, El-Mütekebbir olduğuna iman ettik. Her halimizle “Allâh’u Ekber” diyenlerdeniz inşallah. Lâ Mütekebbire illâ El-Mütekebbir. (inci mercan)

………XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

……...KİBİR HAKKINDA

………KİBRİN ESASI ve ZARARLARI

………Kibir çok kötü bir huydur. Kalbin ahlakındandır fakat etkisi dışta olur. Kibrin aslı, kendini başkalarından üstün görmek, iyi bilmek ve kalben bundan sevinç duymaktır. Kalpte meydana gelen bu sevinç ve neşe havasına kibir denir. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Kibir havasından Allah’a sığınırım.”

………Bir kimsede kibir havası meydana gelince, başkalarını aşağı görür ve onlara hizmetçi gözüyle bakmaya başlar. Öyle ki, bazen onları hizmetine bile layık görmez.

………Nitekim devlet başkanları herkesi işlerine layık görmezler. Ancak uygun gördüklerini hizmetlerine alırlar. Bu, kendini Yüce Allah’tan bile yüksek görmek derecesinde büyük bir kibirdir. Zira Yüce Allah, herkesi kulluğuna ve kendisine secdeye kabul etmektedir.

………Peygamber (s.a.v.)’e: “Mütekebbir kimdir?” diye sordular. Şöyle buyurdu: “Hakka boyun eğmeyen ve insanlara hakaret gözüyle bakan kimsedir.

………Kibir kul ile Allah arasında büyük bir perdedir. Bütün kötü huylar bundan doğar. İnsanı bütün iyi huylardan uzaklaştırır. Hiçbir kimse kendini unutmadıkça Müslümanlık kokusunu duyamaz. Hatta kendinden geçmeden dünya lezzetini de duyamaz. Büyüklerden biri der ki, cennet kokusunu duymak istersen kendini bütün insanlardan aşağı tut.

………KİBİRİN DERECELERİ

………Kibirin dereceleri vardır. Zira bazıları çok daha çirkin ve kötüdür. Kibirdeki fark, Allah’a, Resulüne veya kullardan birine karşı olmasından ileri gelir.

………Kibrin birinci derecesi, en büyük kibir: Allah’a karşı olan kibirdir. Nemrut’u, Firavun’un, şeytanın ve kulluk adından utanıp ilahlık iddiasında bulunanların kibri gibi.

………Kibrin ikinci derecesi: Resûlallah’a karşı olan kibirdir. Kureyşli kâfirlerin yaptığı gibi. Onlar “Biz kendimiz gibi bir insana baş eğmeyiz. Niçin bize bir melek veya muhteşem bir insan gönderilmedi de, bir öksüz gönderildi?” dediler.

………Üçüncü derecedeki kibir de insanlara karsı duyulan kibirdir. Kendini başkasından üstün görmek, onları horlamak, haklı da olsa başkasının sözünü kabul etmemek gibi.

………Bu derece diğer iki dereceden aşağı olmakla beraber yine de şu iki sebepten dolayı büyük bir günahtır:

………1 – Büyüklük Allah’ın sıfatıdır. Kulların bunu yüklenmesi Yüce Allah ile çekişmek olur. Bu kimse, padişahın tacını giyip tahtına oturan köleye benzer. Bu kimsenin ne çeşit cezayı ve azabı hak ettiğini sen düşün.

………Hak Teâla buyurur ki, “Azamet ve kibriya benim elbiselerimdir. Bunlar için benimle çekişeni helak ederim.”

………O halde Allah’ın kullarına tekebbür etmek hiç kimseye yakışmadığına göre onlara karşı böbürlenmek Allah’u Teâla ile çekişmek olur. Bu padişahın özel hizmetçilerine emir veren kimseye benzer. Hâlbuki bu padişahtan başkasına layık değildir.

………Şeytanın soyu kibir edip, “Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın.” (Sad, 76) dedi.

………Kibir onu öyle bir dereceye getirdi ki Allah’ın fermanına başkaldırıp Âdem’e secde etmedi ve ebedi melun oldu.

………2 – Kibir başkasının haklı sözlerini kabul etmeye mani olur. Hatta din hususunda  söylenen sözler bile reddedilecek durumlar meydana gelir. Bu da münafık ve kâfirlerin sıfatıdır.

………KİBRİN SEBEPLERİ VE İLACI

………İnsanlar, kendilerinde üstün bir özelliğin bulunduğunu anlayıp, başkalarında bulunmadığına inandıkları için büyüklenirler. Bunun yedi sebebi vardır:

………1 – İlimdir, kendini âlim zanneden kimse, başkasını aşağı görür. İnsanlardan riayet saygı ve öncelik bekler. Bunlardan birisi yapılmasa hayret eder ve incinir. Birisine iltifat etmesi veya davetine gitmeyi ona minnet sayar. Yüce Allah yanında kendini başkasından ileri bilir. Başkasının onun sayesinde cehennemden kurtulduklarını zanneder.

………Bunun için, Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “İlmin afeti, kendini büyük görmektir.” Gerçek âlim için durum tam tersidir. İlmi sayesinde gerçekleri görür ve yerini anlayıp büyüklenmeye yeltenmez.

………2 – Zahitlik ve ibadette kibirlenmektir. Abit, zahit ve sofuların kibirden kurtulmaları zordur. Başkalarının kendilerini ziyafet etmelerini sever ibadetleri için insanlara minnet ederler. Başkalarının mahvolduğunu, kendilerinin ise affedildiklerini sanırlar. Kendisini inciten birisine bir bela gelince, bunun kendi yüzlerinden olduğunu sanırlar.

………Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Bütün insanlar helak oldu diyen de helak olur.

………Yine buyuruyor ki: “Bir din kardeşini aşağı görenin günahı, son haddini bulmuştur.

………Genellikle cahil abitler, kendilerini inciten kimselere, Yüce Allah’ın rahmet etmeyeceğini sanırlar. Oysa kâfirler Peygamberimizi (s.a.v.) incittiler fakat Yüce Allah dünyada onlardan intikam almadı. Hatta bazılarına Müslümanlığı nasip etti. Öyle ise intikamlarının alındığını sanıp, kendilerini Peygamberden kıymetli tutma gafletine düşmek ancak cahil abidlerin işidir.

………Başkasından hayırlı olduğuna kesinlikle inananın ameli batıl olur. Kibir, âlim ve abidler için büyük bir tehlikedir. Kibir hususunda üç tabaka var:

………Birinci tabaka: Kalplerinde kibir olmakla beraber, nefisleriyle mücadele edip, alçakgönüllülük gösterirler.

………İkinci tabaka: Kalbinde kibir vardır. Dilini de tutup kibir göstermez. “Ben herkesten aşağıyım.” der. Fakat işlerinde kibir sayılacak şeyler yapar. Mesela yürürken veya otururken kendisine öncelik tanınmasını ister.

………Üçüncü tabaka: Kalben olduğu gibi, dili ile de belli eder. Kendini övüp başkasının noksanlıklarını ve hatalarını sayar. İlmini göstermek için hiçbir fırsatı kaçırmaz. İlginç şeyleri öğrenip ilminin fazlalığını sergilemek ister. Bu anlattıklarımızdan tamamen arınmış çok az kimse vardır.

………Oysa Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Kalbinde zerre kadar kibir taşıyana cennet haramdır.”

………3 – Soy-sopla olan kibir. Soy-soptan dolayı hiç kimse başkasından üstün olamaz; seyyid veya hocazade olduğu için başkasını daha aşağı göremez. Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

………Hiçbir beyaz çocuğunun, zenci çocuğundan üstünlüğü yoktur.

………Cehennemde kömür olmuş kimselerle övünmeyi bırakın. Yoksa pisliği kâh koklayan, kâh da ağzına alıp çiğneyen çocuktan da aşağı olursunuz.

………4 – Güzellikle  olan  kibir. Bu en çok kadınlar arasında olur.

………5 – Zenginlikle olan kibir.

………6 – Kuvvetlinin zayıfa karşı yaptığı kibir. Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki: “Kuvvetli   olmak başkasını yenip yıkmak değil, belki nefsi arzularını yenmektir.”

………7 – Birisinin maiyetinde olanlara(hizmetçi, işçi, mürid vs.) karşı gösterdiği kibir.

………Kendini büyük görmenin sebepleri bunlardır. Ama görünen sebep düşmanlık ve kıskançlıktır. İkiyüzlülük ve kibrin sebebi olabilir.

………KİBİRİN İLACI

………Bil ki, zerre miktarı dahi insanı cennetten uzaklaştıran kibir hastalığının tedavisi farzdır. Allah’ın dilediği müstesna, hiç kimse bir hastalıktan arınmış değildir. Kibirden kurtulmanın biri kısa, diğeri uzun olmak üzere iki çeşit tedavisi vardır.

………KISA VADELİ TEDAVİ;

………İlim ve amel birleşiminden oluşur.

………1 – İlmi İlaç: Büyüklük ancak Yüce Allah’a mahsustur. İnsan ise aciz, hakir ve zelildir. Bunu bilen kimse kibri içinden söküp atar. Kendini tanımayan kimse, Kur’an-ı Kerim’deki şu ayetlere dikkatle baksın: Yüce Allah buyuruyor ki:

………Kahrolsun o inkâr eden kâfir insan. Onlar ne kadar da nankör şey. Allah insanı neden yarattı? Bir damla sudan (meniden) yaratıp merhalelerden geçirerek ona insan şeklini verdi. Sonra (rahimden çıkarmak için) ona yolunu kolaylaştırdı. Sonra da onu öldürür ve kabre koyar. Dilediği zaman onu tekrar diriltir.” (Abese/17-22)

………2 – Ameli ilaç: Her zaman ve her durumda mütevazilerin yolunu tutmaktır. Peygamberimiz (S.A.S.) yerde yemek yer ve yerken bir yere dayanmazdı.

………Namazın hikmetlerinden biri de rükû ve secde ile meydana gelen tevazudur. Zira secdede organların en değerlisi olan yüz, en aşağı şey olan toprağa konulur.

………Demek ki kibre kapılmamak için, kibrin emrettiği her şeyin tam tersini yapmak gerekir. Bu da gerek şekille ilgili hususlarda, gerek dille, gerek göze, gerek durmaya, oturmaya yani bütün hareket ve duruşlara ait olan hususlarda olur.

………Hasan Basri kendisiyle yürümek isteyenlere müsaade etmez, belki kalp bundan bir şeyler kapar derdi. Ebu Derda diyor ki: “Arkandan ne kadar çok adam yürürse, o kadar Allah’tan uzak olursun.”

………KİBİRİN BAZI BELİRTİLERİ ŞUNLARDIR:

………A – Önünden ayağa kalkınmasını veya ayakta durulmasını istemek. Onun için Peygamberimiz (S.A.S.) kendisi için ayağa kalkılmasını istemezdi.

………B – Başkasını ziyaret etmemek, kendi ziyaretine gelinmesini istemek.

………C – Yanında fakirlerin oturmasını istememek. Peygamberimiz (S.A.S.) eline fakire verir ve fakir elini çekmeden o çekmezdi.

………D – Kendi evinde iş yapmamak.  Resûlallah evlerinde meydana gelen her işi kendileri yaparlardı.

………E – Evinin ihtiyaçlarını bizzat evine götürmemek. Peygamberimiz eşyasını evine kendisi götürür ve elinden almak isteyenlere: “Eşyayı sahibinin götürmesi daha iyidir.” buyururdu. Ebu Hüreyre şehrin emiri iken odunu sırtına yükleyip götürürdü.

………F – Süslü elbise giymeden dışarı çıkmamak. Yalnız her zaman için güzel elbise kibrin belirtisi değildir. Zira bazı kimseler her şeyin iyisine ilgi gösterirler. Yalnız iken de iyi elbise giyen, iyi elbiseyi kibir için giymiyor demektir. Bazı kimseler de eski elbiselerle kibirlenirler. Zira bu şekilde kendilerini zahit gösterirler.

………KİBİRİN TAFSİLATLI TEDAVİSİ;

………Kibrin tafsilatlı tedavisi ise onun kaynağını bulmaktır. Eğer nesebi soyu sebebiyle oluyorsa Allah’ın bu husustaki beyanını düşünmelidir. Nitekim buyurur ki “Senin aslın topraktan, neslin menidendir.” O halde senin baban meni, deden topraktır.

………Kibrin ikinci sebebi güzelliktir. Eğer güzellik sebebiyle kibirleniyorsa kendi içindekilere baksın. Ne rezillik ve çirkinlikler vardır. Sonra hayız kanıyla meniden yaratıldığını ve idrar yolundan geçip dünyaya geldiğini düşünmelidir. İnsanoğlu eğer bir gün kendini yıkayıp temizlemezse bütün mezbeleden pis olur.

………Eğer kuvvetiyle kibirleniyorsa düşünsün ki, bir damarına bir hastalık gelse ondan aciz, güçsüz kimse olmaz. Burnuna bir sivrisinek, kulağına bir karınca girse çaresiz kalır ve helak olur.

………Eğer zenginliği, hizmetçilerinin çokluğu ile kibirleniyorsa bunlar onun zatından ayrıdır. Malı çalınsa, görevinden atılsa ne yapabilir. Sonra çok Yahudi vardır ki ondan daha zengindir. Çok cahil ve ahmak kimseler var ki makam ve mevki bakımından daha üstündür.

………Düşünmelidir ki büyüklük Allah’u Teâlâ’nın sıfatlarındandır. Kibirlenen kimse Allah’u Teâlâ ile çekişmeye girişmiş olur. Allah’u Teâlâ kendisiyle çekişene düşman olur. Allah’u Teâlâ herkesi, “Benim yanımda kıymetiniz kendinize kıymet vermediğiniz zaman vardır.” Buyurur. Bu sebepten idi ki peygamberler mütevazı idiler. Zira Hak Teâlâ’nın kibri sevmediğini bilirlerdi.

………Kibre karşı koymanın uzun ve garanti yolu dünyadaki kendi fonksiyonunu düşünmek, acizliğini idrak etmek ve ahireti unutmamaktır. Bilmek gerekir ki, bütün güzellikler, zenginlikler, varlıklar, oğullar hep geçicidir. Dünyada her zaman yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. O halde biraz sonra yok olacak bir şey için kibirlenmek akıl karı değildir. İlim ve ibadetten dolayı yapılan kibrin hem tedavisi daha zor, hem de azabı daha çoktur. Âlime büyük değer verildiği gibi, mes’uliyet ve azabı da daha ağırdır. Bunun için gerçek âlim ve şeyhler daima alçakgönüllü olurlar.

………UCUB (Kendini beğenmişlik) ve ZARARLARI

………Ucub (kendini beğenmişlik) de kötü bir ahlaktır. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki:

………Üç şey insanı felakete götürür: Cimrilik, Nefsine uymak, Ucub (kendini beğenmişlik.)”

………Yine buyuruyor ki:

………Günah işleseniz de, sizin  günahtan  daha beter olan bir işi yapmanızdan korkarım: O da kendini beğenmişliktir.”

………Bişir bin Mansur bir gün gayet fazla namaz kıldı. Bir kimse onun ibadetine bakıp taaccüp etti. Bişr selam verince, “Ey delikanlı, taaccüp etme. Şeytanın ne kadar ibadet ettiğini ve sonunun ne olduğunu bilirsin.” Dedi.

………Bil ki, kendini beğenmişlik insanı birçok felâkete sürükler. Bunların başında kibir gelir. Kendini başkalarından hayırlı zanneder.

………Diğer felaketleri şöyle sıralayabiliriz: Günahları düşünmemek. Hatırladığı günahların da affı için uğraşmamak, şükretmemek, şükre ihtiyacı olmadığını sanmak. İbadete zarar veren şeyleri bilmemek; öğrenmeğe de çalışmamak, kendini kusursuz bulmak ve bir zarara uğramayacağını zannetmek.

………KENDİNİ BEĞENMİŞLİĞİN Ve NAZLANMANIN ASLI

………Yüce Allah’ın ilim ve ibadette başarılı kıldığı ve diğer nimetlerini verdiği kimse, o nimetin elinden çıkmasından korkarsa kendini beğenmiş olmaz. Korkusu bulunmaz bile. O ilim ve ibadetin kendi sıfatı değil de Yüce Allah’ın kendisine bağışlamış olduğu bir nimet sayar ve bunun için sevinirse yine kendini beğenmişlik yapmış sayılmaz. Fakat eğer o ilim ve ibadeti Allah’ın nimeti değil de kendi sıfatı gibi kabul ediyor ve seviyorsa üstelik elden çıkmasından da korkmuyorsa o zaman kendini beğenmişlik olur. Eğer bu kendisine verilenlerden dolayı Yüce Allah üzerinde hakkı olduğunu düşünüp, yaptığı ibadeti Yüce Allah yanında kabul edilmiş bilirse o zaman nazlanmış olur. Buna idlâl denir.

………Bir kimseye bir şey verilir de “Bu verdiğim ne büyüktür, değerlidir” diye düşünülürse, kendini beğenmişlik olur. Bunun yanı sıra da bir de hizmet ve karşılık beklenirse o zaman idlâl olur. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki:

………Bir kimse kıldığı namazla idlâl yaparsa yani nazlanırsa, namazı kılmamış gibi olur.

………Yine buyuruyor ki:

………Kişinin gülüp de taksiratını itiraf etmesi, ağlayıp da, ağlamasını büyük bir iş saymasından hayırlıdır.

………UCUB’UN (kendini beğenmişlik) İLACI;

………Kendini beğenmişlik, yalnız cahillikten ileri gelen bir hastalıktır. İlacı da yalnız bilgidir. Yaptıklarımı ilim ve gücümle meydana getirdim diyen, iş yaptığı gücün, iradenin ve organların nereden geldiğini bilmiyor mu?

………“İlim ve amel benim irademle oluyor” diyen, o irade ve isteği nereden getirmiştir, kim kazandırmıştır?

………Demek ki bütün bunlar Yüce Allah’ın nimetleridir. O halde kendini beğenmişlik, çok cahil olmaktan ileri gelir. Zira Allah istemeden insanın hiçbir şeye gücü yetmez. Öyleyse yapılacak şey, Yüce Allah’ın ihsanına hayret etmektir.

………Eğer derse ki, Allah’u Teâlâ’nın zatının, celalinin ve  sıfatlarının kemalini idrak ettiğim için Allah’ın sevgisi benim kalbime atılmıştır.

………Cevabında denir ki, bu marifeti ve bu idraki sana kim verdi? Bunların hepsi Allah’u Teâlâ’nın fazl-u ihsanından olunca ucub, seni yaratan  bu sıfatları sende meydana getiren ve sana kudret, irade, istek veren Allah’ın ihsanına olmalıdır. Sen ortada hiçbir şey değilsin. Ve sen Allah’u Teâlâ’nın kudret ve iradesine yol ve güzergâhtan başka bir şey değilsin. O halde ucub değil şükretmelisin. (İ. Gazali/Kimya-ı Saadet)

………Ve ahiru davahüm enil hamdülillahi rabbil alemiyn

………Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

 

 

 

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 10 Kasım 2016 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: