RSS

ESMA DERSLERİ – 17 – EL HÂLIK (B)

01 Ara

el-halik-1

……….Euzübillahimineşşeytanirracim,

……….Bismillahirrahmanirrahim

……….Ve kul Rabbi edhılniy müdhale sıdkın ve ahricniy muhrace sıdkın vec’al liy min ledünke sultanen nasıyra. İsra/80)

……….De ki; “Rabbim, girdiğim yere sıdk halinde girdir ve çıktığım yerden sıdk ile çıkart. Ledünnünden zafere erdirici bir kudret oluştur bende.

……….“Yâ mukallibel kulûb sebbit kalbiy alâ diynike.”

……….Ey kalpleri dilediği tarafa döndüren, kalbimi dinin üzere sâbitle!

 ……….“Rabbiy zidniy ilmen ve fehmen ve iymanen ve yakıynen sadıka.”

……….Rabbim ilmimi, anlayışımı, imanımı ve sıdk üzere yakînimi çoğalt.

……….XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

……….EL- HÂLIK

……….A – Hâlık isminin lügat anlamı: Hâlık, “halaka” kökünden türetilmiş bir isimdir. Allah’ın sıfatı olarak Kur’an’da 8 kez zikredilmektedir. 4 kez de “Hâlıkun” şeklinde çoğul olarak zikredilir. “Halk” kelimesi ise 160 defadan fazla geçmektedir.

……….1 – Hâlık; yaratan ve var edendir.

……….2 – Hâlık; bir şeyi ölçüp biçip ayarlamak, bir işi düzgün bir şekilde planlayıp, takdir etmektir.

……….3 – Hâlık; aslı, örneği ve modeli olmadan nesneyi var etmek, bir şeyden başka bir şey icat etmektir.

……….B – Hâlık isminin Kur’an içerisinde incelenmesi:

……….“…Allah’tan başka bir yaratıcı var mı?.” (Fatır/3)

……….“…O her şeyin yaratıcısıdır..” (En‟am/102)

……….“…Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz?” (Vakıa/59)

……….“…Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şanı ne yüce, ne mübarektir.” (Mü‟minun/14)

……….“…Muhakkak ki senin Rabbin hakkıyla yaratan, pekiyi bilendir.” (Hicr/86)

……….Yukarıdaki ayette “Hâlık” ismi, mubalağalı olarak “Hallak” şeklinde kullanılmıştır. Ayrıca “A’lîm” ismiyle beraber zikredilmiştir. Yani Allah yaratırken rasgele yaratmamıştır. Yarattığı her şeyi belli bir amaç için, bir düzen ve intizam içinde yaratmıştır.

……….“..Her şeyi yaratıp ona bir nizam veren ve mukadderatını takdir eden Allah, yüceler yücesidir.” (Furkan/2)

……….C – Hâlık isminin bize yüklediği görev ve sorumluluklar:

……….1 – Hayat programımızı belirlemeye en layık olan, bizi yaratandır. O yarattığının ihtiyaçlarını en iyi bilen değil mi?

……….“…Yaratan, yarattığını en iyi bilmez mi?” (Mülk/14)

……….Bizi yaratan Allah, kullarını en iyi bilendir. Ayetlerini indirirken hükümlerini bildirirken sadece 14 asır öncesini değil, bizim zamanımızı da hesaba katmış, bizim durumumuzu da göz önünde bulundurmuştur. Bizler; “Allah’ım! Beni ve bütün evreni yaratan sensin. Ancak bugün şartlar, durumlar senin emirlerine uymuyor. Onun için kusura bakma ben seni değil, yaratmaya gücü yetmeyen günümüzün ilahlarını dinleyeceğim. Onların emirlerine boyun eğeceğim” diyorsak veya bunu ortaya koyan bir hayat yaşıyorsak Allah’ın el-Hâlık ismine iman etmemiş oluruz.

……….“Dikkat edin! Yaratmak da, emretmek de O‟na aittir.” (Araf/54)

……….Bizler bugün, çağdaş firavunlara, sahte ilahlara, hayatımıza karışan, programımızı belirleyen kimselere sormalıyız, “Bizi yaratan siz misiniz yoksa Allah mı?” Hepsinin verecekleri cevap “Hayır” olacak. Çünkü Firavunlar ve sahte ilahlar kendilerini hiçbir zaman “Yaratıcı” olarak nitelemezler.

……….Bu konuda Allah ile boy ölçüşemeyeceklerini çok iyi bilirler. Onlar sadece “Rabb” olma iddiasındadırlar. Bizi Allah’ın terbiyesinden çıkarıp kendi terbiyelerine sokma kavgasındadırlar. Bizim de onlara vereceğimiz tek bir cevap var: “Yaratan siz değilseniz emretmek neyinize? Biz sadece bizi yaratana kulluk ederiz. Biz ancak yaratanın emirlerine boyun eğeriz.”

……….“İşte bu Allah’ın yaratmasıdır. Şimdi gösterin bana, O’nun dışındakiler ne yaratmış!” (Lokman /1)

……….Göstersinler neler yaratmışlar, eğer değere şayansa onlara ibadet edelim. Onların sözünü dinleyelim.

……….“Hayır, hiçbir şey gösteremezler. Zalimler apaçık bir sapıklık içindedirler.” (Lokman/11)

……….Onların ortaya çıkardıkları şey; anarşidir, terördür, savaştır, zulümdür. Onlar eğitim sistemlerinden ahlaksız, şahsiyetsiz, kalitesiz bireyler üretir ve dünyayı cehenneme çevirirler. Becerebildikleri tek şey de budur.

……….2 – İnsanlara türlü türlü örneklerle Allah’ın yaratıcı olduğunu kabul ettirmek yerine, yaratanın hayata hükmetmesi gerektiğini anlatalım.

……….“Andolsun ki onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan “Allah” derler.” (Lokman 25)

……….Mekkeli müşrikler Allah’ın yaratma sıfatını kabul ediyor, yaratma sıfatına iman ediyorlardı. Yeryüzünde yaşayan milyarlarca insan, Allah’ın yaratıcı olduğunu kabul eder. Bunda herhangi bir problem, bir itiraz söz konusu değildir. Ancak onlar, Allah’ın yaratma özelliğinden sonra gelen sıfatlarına iman etmezler. O sıfatlarla problemleri vardır bu insanların, o sıfatlara itirazları vardır.

……….Bugün pek çok Müslüman, Allah’ın varlığını ve yaratıcılığını ispatlama gayretindedir. Çiçeklerden arılara, karpuz çekirdeklerinden balıklara varıncaya kadar, araştırmalar yaparak, mucizevi şeyleri insanlara sunarak Allah’ı tanıtma çabasındadır. Oysa hiçbir kimse; “Arıları falanca, çiçekleri de filanca yarattı” dememiştir, demeyecektir. Bizler Allah’ın isimlerini bir bütün olarak incelemeliyiz. Kur’an’ı bir bütün olarak okumalıyız. Allah’ın yaratıcı olduğunu anlatırken, hüküm koyucu olduğunu da anlatmalıyız. Allah’ın sadece bazı isimlerini anlatanlar, bir ömürlerini buna adasalar da, Esma-i Hüsna‟yı tam olarak kavrayamazlar.

……….3 – Rabbimizin yarattığı şeylerden ibret almalıyız. Yarattığı her güzelliği gördükçe O’na olan yakınlığımız, ibadetimiz ve zikrimiz artmalı.

……….“Onlar ayakta, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı zikreder, O’nu hep gündemde tutarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler ve derler ki: “Rabbimiz! sen bunları boşuna yaratmadın! Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru.” (Ali İmran/191)

……….Böylece bizler, Rabbimizin yarattığı her nesnede O’nun gücünü, yüceliğini bir kez daha fark edecek, emretmeye en çok hak sahibi olduğunu yeniden idrak edeceğiz. Bundan sonra imanımız, ibadetimiz, kulluğumuz, samimiyetimiz, yakınlığımız, tesbihimiz ve zikrimiz artacak.. Hayatımızın her alanı O’na itaat ve teslimiyetle geçecek.

……….“İşte Rabbiniz Allah O’dur. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O her şeyin yaratıcısıdır. Öyleyse O’na kulluk edin…” (Enam/102)

……….(Dr. Ramazan Sönmez/ el-ESMÂÜ’L-HÜSNÂ)

……….XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

……….EL HÂLIK İSMİNİN YORUMU

……….Allah, Tevhid bilincini idrak etmemiz amacı ile hiç bir nefsani farklılığın söz konusu edilemeyeceği gönül âlemini yaratarak hepimizin bir ortak paydanın parçası olduğumuzu ilan etmektedir.

……….El-Hâlık ismi şerifi ifade edilmesi zor isimlerden birisi olmakla birlikte en basit açıklaması hiç bir ayrıma tabi olmaksızın bütün gönüllerin hepsi aynıdır manasını taşımaktadır. Bu sebeple gönül âlemi çerçevesindeki tüm varlıklar tevhid doğrultusunda bu âleme ve onun yaratıcısına saygı gösterirler başka bir değişle tüm saygılar gönül âlemine ve onun halk edeninedir.

……….Burada saygı meselesini söz konusu etmemizin sebebi gönül âlemine ayrımları ile farklılıklar katarak bir üstünlük sorgulaması oluşturmaya çalışan nefsin tutumu yani bu aleme olan saygısızlığıdır. El Hâlık İsminin ana çerçevesi gönle saygı ile ilgili olarak çizilmeye çalışılacaktır.

……….Nefsin gönül alemine yansıtmaya çalıştığı bu saygısızlığın hikayesi, ürettiği ön yargılarla sürekli  farklılıkları ötekilikleri işaret ederek bu alemde bir üstünlük sorgulaması oluşturup akabinde ön yargıların sebep olduğu dışlama yada dışlanmışlık hislerini bünyeye hakim kılma gayreti ile başlar.

……….Peki ön yargının nefs tarafından oluşturulması nasıl gerçekleşmektedir, bu yargılama usulü bir kişiyi veya topluluğu yine nefsani bir duygunun esiri yada yine nefsani bir zaaf içerisinde olduklarını ilan ederek onu veya onları kendinden kabul etmemek dışlamak, ayrı bir dünyanın figüranları olduğuna karar verdirmek şeklindedir.

……….El Halık İsminde tüm bu kendin yaz kendin oyna illüzyonlu nefsani duyguların sonuç itibarı ile, muhatap olanlar açısından bünyelerde bırakacağı izin kırgınlık duygusu olacağını gözden kaçırmamalıyız. Gönül âleminde kendini üstün görerek bir kişiyi ya da topluluğu ön yargılar sonucu dışlamaya çalışmanın sonucu kırgınlıktır, eğer kendisi de aynı muameleye tabi olduğunu vehmederse vereceği tepki yine aynı olacaktır.

……….İnsanlar içinde bulundukları toplum içerisinde belli bir ekonomik sınıfın, belli bir kültürel çevrenin, belli görüşlerin mensubu olabilirler ya da bu özelliklerinde değişimler yaşayabilirler. İnsan nefsi ise kıyascı tutumları ile çevresindeki bu toplumsal yapıyı ve değişimleri çok yakından takip eder. Kendisini ön yargılardan oluşan bir kıyas anlayışı ile bu toplum içerisinde bir yere oturtmaya çalışır. Kullandığı ön yargılarla kendisini belli noktalarda dışlanmış kabul ederken, aynı şekilde bir kişi ya da gurubu da dışlamaya çalışır.

……….Şöyle bir örnekle başlayabiliriz, yabancı felsefe üstatlarının yazılarını günlük makaleler halinde yayınlayan bir web sitesini bizim de takip ettiğimizi düşünelim. Ancak biz İslami hassasiyetleri yüksek ve genellikle İslam âlimlerinin görüşleri ile yoğurulmuş bir bilgi birikimine sahip olmuş olalım. Zaman içerisinde okunan eserlerinde etkisi ile ilgili web sitesinin  yayıncıları hakkında nefs ilk yargılamalarını yapmaya başlar ve batıya karşı bir hayranlık vehminin etkisi altında oldukları konusundaki ön yargı ile birlikte bünyeyi web sitesi yayıncılarını sahip oldukları tüm duygu ve düşünceleri, ideolojileri, hayata her manada bakış açılarını buna din konusundaki düşünceleri de dâhil, yorumlayarak onları dışlamaya doğru bir yolculuğa başlar böylece onları gönül âleminde küçük görmeye meylettirmeye çalışır. Burada onlarda olduğunu inandırmaya çalıştığı hayranlık duygusuna ön yargının başlangıcı olarak çok dikkat etmeliyiz.

……….Şimdi bu nefsani ayrımları biraz anlamaya çalışalım. Nefsin en geniş olarak sirayet ettiği farklılıklar ve devamında ön yargılar yolculuğuna  zemin oluşturan konulardan bazıları şunlardır, insanların görüşlerini temsil eden şekil ve davranışları, yaş olarak büyüklük küçüklük, kadın erkek gibi genel pek çok konu.

……….Yanımıza belli bir görüşün temsili olan sakalı ile birisinin geldiğini düşünelim. Sadece bu sakal nedeni ile gelen kişinin duyguları, düşünceleri ait olduğu toplumsal kesimler, siyasi görüşleri, din konusundaki hassasiyeti, ekonomiye bakış açısı, ailesi konusundaki yaklaşımları onun hak konusunda zaaflar içerisinde olduğunu zihnimize ön yargı algıları olarak nefs tarafından yansıtılmaya başlıyorsa bu nefsani dışlama yolculuğunun başlangıcıdır. Hakkında hiç bir şey bilmediğimiz bir insanı sadece görüntüsündeki yada o an için dikkatimizi çeken örneğin çalıştığı gazete gibi hayat görüşü üzerine bir ipucu verebilecek herhangi detay nedeni ile sonunu hiç bilmediğimiz bir hikayenin kahramanı yapmak ancak nefsani bir illüzyondur ve gönül aleminde bu şekilde bir hüküm belirtme ve bana benzemediği için dışlama olamaz. İnsanlar ancak görüşleri konusunda birbirlerini tanıyarak anlaşabilirler ve nefsin tanımlamaları hiç bir zaman gerçekle örtüşmez. Bu sebeple tanımadığımız insanları ön yargılarla farklılaştıramaz, dışlayamayız. Bizim yapacağımız özünde gönül âleminde bir üstünlük vehmi taşıyan bu nefsani tanımlamalar karşısında El Hâlık ismini anarak her türlü ön yargı kapısını kapatmaktır. Bu durum günlük hayatta pek çok kez karşılaştığımız insanların çeşitli açılardan farklılıklarına şahit olduğumuz bir sahadır ve gönül âlemine saygı bilincimiz nefsani farklılaştırmalar karşısında gönül alemi birliğini yine ona her defasında bu ismi anarak hatırlatmalıdır.

……….Yine toplumsal manada kundaktaki bebekten en yaşlısına kadar tüm bireyler gönül âleminin bir unsurudur ve nefsin onları gençler ve yaşlılar olarak birbirlerinden küçüklük ve büyüklük duyguları ile ayrıma taşıması batıl bir vehimdir.  Genç bir insana yaklaşımımızda onunla büyüklük duygusu ile iletişime sevk edilmemiz nefsani bir eğilimdir, çünkü bu ilişki tarzı birikim ve tecrübeleri ile bir gurubu diğerinden ayırmaya sebep olur yine bir gencinde büyüğüne aynı sebeplerle farklılaştırıcı yaklaşımı da doğru değildir. Bundan kimse kimseye saygı göstermesin anlamı çıkmamalı sadece nefsani dışlamalara tevessül edilmemelidir. El Hâlık ismi genç ve yaşlıların birbirlerine yaklaşımında hissedilen büyüklük ve küçüklük nefsani eğilimleri çerçevesinde mutlaka anılmalıdır .

……….Erkekler ve kadınlarda nefsani yönleri ile birbirlerine karşı çok sık ön yargı üretirler. Alışverişte gördüğümüz bir kadın için hayatları bu merkezlerde geçiyor gibi bir tanımlama nefsin dışlamaya götüren ön yargısıdır. Yine aynı şekilde bir kadının bir erkeği kahvede görmesi de aynıdır. Bu ön yargılar sayılamayacak kadar çoktur ve biz gönül âleminde bir üstünlük kurgusu içine kapılmadan bu ismi şerifin betimlediği tüm gönüllerin hepsi aynıdır şuurunu devamlı zinde tutmalıyız.

……….Ben nefsani algılar karşısında gönül âlemine hayatım boyunca tüm iyi niyetimle katıldım ve hep hizmet verdim diyerek kendisine bu alemde üstünlük izafe etmek yada ben bu alemin sürekli eksikliklerle dolu bir üyesiyim düşüncesi ile kendisine düşük bir değer biçmek hep nefsani illüzyonlar, nefsin oluşturmaya çalıştığı üstünlük hiyerarşisi ve ayrımların baş senaryolarıdır. Çok basit bir örnekle açıklarsak örneğin bir arkadaşımızın ” işte bizim farkımız burada ” gibi bir beyanı olsa nefis hemen burada devreye girerek bu beyanın içinde bir üstünlük meselesi var ama ne? diye bünyeyi düşünmeye sevk eder. Yapmak istediği gönül konusunda bir farklılık olduğu düşüncesini kabul ettirmektir. İşte tam burada El Hâlık anılmalıdır . (Cafer Tayyar Ceyhan)

……….Xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

……….El-HÂLIK

……….El-Halık, her şeyi en mükemmel şekilde tasarlayıp hayat veren ve bu mükemmel tasarımın benzerlerini tekrar tekrar yaratmakta hiçbir güçlük çekmeyendir.

……….Yüce Allah’ın bu esmasını nüzul sırasına göre ilk sure olan “ALAK” suresinin ilk ayetinde görüyoruz ve karşımıza Rab den sonra çıkan ilk esma “Hâlık” oluyor, “

……….“Yaratan Rabbin adıyla oku”. (96/1)

……….Belli ki Rab olabilmenin olmazsa olmazıdır halk etmek (yaratmak). O zaman “Yaratan Rab” için , “Bir şeyi mükemmel olarak tasarlayarak hayat veren onun tek sahibidir ve onun en mükemmel şekilde nasıl yaşayacağına da O karar verir.” demek yanlış olmaz sanırım.

……….Halk, yoktan var etme değildir. Bir şeylerden bir şeyleri var etmektir.

……….“Yaratan Rabbin adıyla oku.” (96/1)

……….“O, insanı bir alak’tan yarattı.” (96/2)

……….Örneksiz var etme “beda” dır.

……….“Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin yaratandır. “ (6/101)

……….(Bedîus semâvâti vel ard). O’nun nasıl bir çocuğu olabilir? O’nun bir eşi yoktur. O, her şeyi yaratmıştır. O, her şeyi bilendir.

……….“Göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Bir işin olmasını istese ona yalnız; “ol” der, o da oluverir.” (2/117)

……….“Bidat” kavramı da “beda” dan gelir ve dinde olmayan bir şeyi dinin içinden gibi göstermek yada uygulamak anlamında kullanılır.

……….Sonra onların izleri üzerinde elçilerimizi birbiri ardınca gönderdik. Meryem oğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik; ona İncil’i verdik ve onu izleyenlerin kalplerinde bir şefkat ve merhamet kıldık. (Bir bid’at olarak) Türettikleri (nibtedeûhâ) ruhbanlığı ise, Biz onlara yazmadık (emretmedik). Ancak Allah’ın rızasını aramak için (türettiler) ama buna da gerektiği gibi uymadılar. Bununla birlikte onlardan iman edenlere ecirlerini verdik, onlardan birçoğu da fasık olanlardır.” (57/27)

……….“Ahlak (huluk)” kelimesi de halk kelimesinden türer. Huluk, kişiliğin Allah’ın yarattığı fıtrat üzere inşasıdır. Huluk, kişinin sahip olduğu yada öğrendiği değerlerin kişideki yansımasında kendisini gösterir. Eğer fıtrat temeli üzerine kurulan ahlak Kur’an-la harmanlaşırsa bu “hulukul azim” olarak karşımıza çıkıyor.

……….“Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak (hulugın azîm) üzerindesin.” (68/4)

……….“Rabbim sözlerimizdeki hatalarımızdan ötürü bizleri affet”

……….Hazırlayan : Özgür KARAKUŞ

……….XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

……….HAKKIN VARLIĞI VE ALEMLERİN YARATILIŞI

……….Hakkın varlığı öncelik, beraberlik ve zamansal sonralıkla âlemin varlığı ile sınırlanmaz. Çünkü Allah hakkında zaman ve mekânsal önceliği (ni düşünmek), hakikatlerin kendisini onunla sınırlama anlamıyla söyleyenin yüzüne fırlatacağı bir düşüncedir. Ne var ki bunu anlatımı sağlamak için söyleyen farklıdır. Nitekim Hz. Peygamber bu maksatla onu dile getirmiş Kur’an da onu dillendirmiştir. Çünkü herkes bu hakikatleri öğrenmeye güç yetiremez.

……….Artık geride şunu söylemek kalmıştır. Hak, kendisi için kendisi nedeniyle mevcuttur. O’nun varlığı mutlaktır, başkasıyla sınırlanamaz. Herhangi bir şeyin nedenlisi ya da nedeni değildir. Bilakis Hak nedenlileri ve nedenleri yaratan ezelî el-Melikü’l-Kuddûs tür. (Mukaddes hükümdar) Âlem ise kendisi sayesinde veya kendisi için değil Allah sayesinde mevcuttur.  O’nun varlığı Hakkın zatında ki varlığıyla sınırlanmıştır. Binaenaleyh âlem ancak Hakkın varlığı sayesinde var olabilir.

……….Akkın ve âlemin ilkesinin varlığından zaman reddedildiğine göre kuşkusuz âlem zamansızlıkta var olmuştur.

……….Dolayısıyla işin gerçeği açısından şunu söylememiz doğru değildir. Allah âlemden öncedir. Çünkü öncenin bir zaman kipi olduğu, halbuki zamanın var olmadığı sabittir.

……….Şunu da söyleyemeyiz; Âlem Hakkın varlığından sonra var olmuştur çünkü sonralık ta yoktur.

……….Âlem Hakkın varlığı ile beraber var olmuştur da diyemeyiz Çünkü Hak âlemi yaratandır. O âlemin faili ve yaratıcısıdır. Âlem ise yoktu.

……….Fakat şöyle söyleyebiliriz; Hak zatı ile (ve zatı nedeniyle) vardır, âlem ise ancak Hak dolayısıyla vardır.

……….Bir vehim sahibi şöyle sorabilir; Hakkın varlığı karşısında âlem ne zaman var olmuştur? Bu soruya şöyle cevap verebiliriz. “Ne zaman” zaman sorusudur, zaman ise nispetler âlemindendir ve Allah tarafından yaratılmıştır. Çünkü nispetler âlemin yaratılışı, var etme, yaratması (icat) değil belirleme yaratmasıdır. Dolayısıyla şöyle bir soru geçersizdir; Nasıl soru sorduğuna bak İfade kalıplarının bu manaları içinde araştırmanı ve öğrenmeni engellemesinden sakın.

……….Şu halde geriye sadece yokluktan (var) olmayan sırf halis varlık ile mevcudun kendi yokluğundan olan varlık kalmıştır. Birincisi Hakkın varlığı, ikincisi ise âlemin varlığıdır. (Gerçek) bilginin imkânsız gördüğü ve kendisinden hiçbir şeyin geride kalmadığı takdir edilmiş vehmin dışında iki varlık arasında ne bir aralık ne de uzama vardır Fakat mutlak varlık ve sınırlı varlık Fail varlık ve edilgen varlık vardır. İşte hakikatler bu bilgiyi vermiştir vesselâm…

……….Hakkın kendini bilmesi âlemi bilmesinin aynısıdır. Çünkü âlem yoklukla nitelenmiş olsa bile sürekli Hak tarafından müşahede edilir. Âlem kendisini göremez çünkü mevcut değildir. Bu konu keşifleri olmayan teorik akılcıların boğulduğu bir deryadır. Hak sürekli vardır, dolayısıyla O’nun ilmiezelî olarak mevcuttur. Hakkın kendisini bilmesi, âlemi bilmesidir şu halde Hakkın âlemi bilmesi ezelî olarak mevcuttur. Hak âlemi yokluk halinde bilmiş ve bilgisinde ki surete göre onu var etmiştir.

……….Âlemde ihtira (tasarlayarak yaratma) geçerli değildir. Allah için ihtira belirli bir şekilde kullanılabilir fakat kelimenin gerçek anlamı yönünden kullanılamaz. Çünkü böyle bir şey ilâhi mertebede eksikliğe yol açardı. O halde orijinal üretim ancak kul hakkında geçerli olabilir. Şöyle ki;Bir şeyi orijinal olarak üreten gerçekte varlıkta ortaya çıkarmak istediği şeyin örneğini (başka bir yerden öğrenmeden) önce kendi zihninde tasarlamadan onu yapamaz. Onu zihninde tasarladıktan sonra ise ameli, gücü o şeyi örneği bilinen bir şekilde duyusal varlığa çıkartır. Tasarlayarak yaratan bir şeyi önce kendi zihninde, ardından dışta zihninde tasarladığı şekilde var etmiş olmalıdır. Aksi halde gerçek anlamda orijinal yaratıcı sayılmaz….

……….Yaratılışın başlangıcı hebâ’dır, Onda var olan ilk şey ise Rahman’a nispet edilmiş Hakikat-i Muhammediye’dir. Mekânda yerleşme olmadığı için onu sınırlayacak bir şey yoktu.

……….(Âlem) nereden var oldu?

……….Varlık ve yokluk ile nitelenemeyecek bilinen hakikatten var oldu.

……….Nerede var oldu?

……….Hebâ’da var oldu.

……….Hangi surette var oldu?

……….İlâhi hakikatleri izhar etmek için.

……….Gayesi nedir? Karışımdan kurtulmak. Böylelikle her âlem kendisini inşa edenden payını karışım olmaksızın bilir. O halde âlem’in gayesi Hakkın hakikatlerini izhar, büyük âlemin feleklerini bilmektir. Büyük Alem sûfîlere göre insanın dışındaki şeylerdir. Küçük âlem ise âlem’in ruhu, nedeni ve sebebi olan insandır. Âlemin felekleri onu n makamları hareketleri ve tabakalarının ayrıntısıdır.

……….İNSAN KÜÇÜK ÂLEMDİR.

……….İnsan cisim bakımından küçük bir âlem olduğu gibi yaratılmış olması yönünden de zelildir. Böylece onun teelluhu (ilahlaşmak ilahi huylarla ahlaklanmak) mümkün olabilmiştir. Çünkü insan âlemde Allah’ın halifesidir. Âlem ise insana amade kılınmış bir ilahlıdır. Nitekim insan da yüce Allah’ın ilahlısıdır.

……….Bilmelisin ki insanın en etkin yaratılışı dünyadadır. Ahirette ise her iki gruptan insanlar yarım olarak bulunur. Bu yarımlık bilgide değil haldedir.  Çünkü her fırka (mü’min ya da kâfir) kendi halinin zıddını bilir. Binaenaleyh insan aynı anda hem mü’min hem de kâfirdir. Mutluluk-bedbahtlık, nimet-azab, nimetlenen-azap gören hep birliktedir. Bu nedenle dünya bilgisi daha tam, ahiret tecellisi ise daha üstündür.

……….Allah var idi ve O’nunla beraber başka bir şey yoktu” Bu rivayete O şimdi de olduğu gibidir ifadesi eklenmiştir. Hakka âlemi yaratmaktan dolayı saha önce sabit olmayan bir nitelik dönmemiştir. Bilakis Allah Âlemi yaratmadan önce kendisi nedeniyle sıfatlarla nitelenmiş yaratıklarının kendileriyle O’na dua ettikleri isimleriyle isimlenmişti.

……….Allah âlemi var etmek ve kendisine dair bilgisiyle onu bildiği tarzda (Yaratılışını) başlatmak isteyince tenzih tecellilerinin bir tarzıyla bu yüce iradeden tümel hakikate yönelik bir tecelli gerçekleşmiştir. Başka bir ifadeyle ondan hebâ diye isimlendirilen bir hakikat meydana gelmiştir. Hebâ, içinde istenilen şekil ve suretlerin meydana getirilmesi için binanın harcı ve toprağı gibidir. Ve o âlemde yaratılmış ilkvarlıktır.

……….Sonra Allah Nûruyla bu Hebâ’ya tecelli etmiştir. Söz konusu Hebâ’yı akılcılar bütün heyula diye isimlendirmiştir. Bütün Alem onda bilkuvve ve uygunluk olarak bulunur. Her şey bu Hebâ’dan kendi güç ve istidadında bir şey kabul etmiştir. Bu durum evin duvarlarının kandilin ışığını kabul etmesine benzer. Işığa yakın olduğu ölçüde aydınlanma artar. Allah şöyle buyurur;

……….O’nun Nûrunun misali içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir.” (Nûr/35)

……….Böylelikle Allah nurunu lambaya benzetmiştir.

……….Bu Hebâ, içinde akıl diye isimlendirilmiş olan Muhammed’i Hakikat’inden başka Allah’a daha yakın bir şey bulunmamıştır….

……….Bütün âlemin ayrışmaksızın kendisine göre var olduğu örneğe gelince. Söz konusu örnek Hakkın varlığı ile bilfiil varlık kazanan bilgidir. Çünkü Allah kendisini bildiği bilgiyle bizi bilmiş ve bilgisine göre de yaratmıştır. Bizler de O’nun ilminde belirlenmiş bu şekle göre var olduk. Böyle olmasaydı, bu şekil –Hak kendisini bilmediği için- kasıtla değil tesadüfen meydana gelmiş olurdu. Varlıkta hiçbir suretin tesadüfen ortaya çıkması mümkün değildir. Bu belirli şekil Allah tarafından bilinmiş ve irade edilmiş olmasaydı bizi ona göre var etmez ve bu şekilde başkasından farklılaşmış olmazdı. Çünkü Allah var idi ve O’nunla beraber başka bir şey yoktu hükmü sabittir.

……….Şu var ki söz konusu olan kendiliğinde zuhur ettiği suret olmalıdır. Böylelikle Allah kendisini bilmesi, bir yokluktan olmaksızın ezeli olarak bizi bilmesidir. Binaenaleyh O’nun bizi bilmesi de böyledir. Dolayısıyla Hakkın bizi bilmesinden ibaret olan örneğimiz, Hakkın kadîmliği nedeniyle Kadîmdir. Çünkü Hakkın bizi bilmesi Hakkın bir niteliğidir ve sonradan yaratılanlar O’nun zatıyla var olamaz, Allah böyle bir şeyden münezzehtir.

……….ÂLEMİN VARLIK GAYESİ

……….Âlem niçin var olmuştur ve gayesi nedir sorumuza gelince; Buna yanıt olarak Allah şöyle buyurur;

……….“Ben insanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat/56)

……….Böylelikle Allah bizi yaratma sebebini açıklamıştır. Bu sebep aynı zamanda bütün Alem’in var olmasının nedenidir. Burada Allah bizi ve cinleri özel olarak zikretmiştir ki cin, gizli olan melek ve benzeri her şey anlamına gelir.

……….Allah gökler ve yerler hakkında şöyle buyurur;

……….İsteyerek veya zorla geliniz. Onlar isteyerek geldik demişlerdir.” (Fussilet/11)

……….Bir başka ayette ise;

……….Onlar emaneti taşımaktan çekindiler.” (Ahzab/72)

……….Burada söz konusu olan emanetin sunulmasıdır. Bu bir sunum değil de emir olsaydı hepsi itaat eder ve onu taşırdı. Çünkü söz konusu varlıklardan günahın meydana gelmesi düşünülemez ve onlar itaat etmek üzere yaratılmıştır. Ateşten yaratılmış cinler ve insan ise bu özellikle var olmuştur.

……….BÜTÜN ÂLEM CANLI DÜŞÜNENDİR.

……….Aynı şekilde insanların bazıları –ki onlar duyular, zorunlu ve bedihi kanıtlarla sınırlanmış delilleri esas alanlar ve akılcılardır.-  şöyle derler. “Sorumlu kişinin kendisine yönelik hitabı anlayacak derecede akıllı olması gerekir.” Doğru söylemişler, bize göre de durum böyledir. Âlem bütünüyle akıllı, canlı ve düşünendir. Bu durum insanların içinde yaşadığı âdetin aşılması yoluyla keşif yönünden sabittir. Bizim için bu bilginin bu yolla meydana geldiğini kastediyorum. Şu var ki onlar (sözü edilen akılcılar) şunu ifade eder. Âlem cansızdır (cemâd-cansız) düşünemez, onlar gördükleriyle sınırlı kalmıştır. Bize göre gerçek bundan farklıdır.

……….Bir taşın veya koyun bacağının veya hurma kütüğünün veya bir hayvanın Hz. Peygamberle konuştuğu hakkında bir rivayet geldiğinde ise söz konusu kimseler şunu ifade eder. “Allah o şeyde o esnada bilgi ve canlılık özelliği yaratmıştır”.

……….Bize göre iş böyle değildir. Bilakis canlılık sırrı bütün âleme yayılmış olduğu gibi söz gelimi “müezzinin sesini duyan kuru ve yaş her şey onun lehinde tanıklık yapacaktır” (Hadis) Görüldüğü gibi ancak bilen tanıklık yapabilir. Her şeyin canlı olması bize göre haberin zahirinin gereğine göre inceleme ya da başka bir şekilde çıkartılmış yargı değildir Bunu öğrenmek isteyen kimse Allah adamlarının yolunu tutsun halvete ve zikre sarılsın. Bu durumda Allah kendisini bütün bunlara muttali edecek insanların bu gerçekleri algılamakta körlük içinde olduklarını anlayacaktır.

……….ÂLEMİN VAR OLMASI İSİMLERİNİN (ESMALARININ) OTORİTESİNİN ZUHURUDUR.

……….Allah, isimlerinin otoritesi ortaya çıksın diye âlemi yarattı. Çünkü güç yetirilen olmaksızın kudret, ihsan edilen olmaksızın cömertlik, rızıklanan olmaksızın rızk vericilik, yardım isteyen olmaksızın merhamet edici olmak etkileri olmayan işlevsiz hakikatlerdir. Allah âlemi dünyada karışık yaratmıştır İki avucunun hamurda karıştırmış, sonra bireyleri ondan ayrıştırmış, avucunun birisinde olanlar diğerine dâhil olmuştur. Her bir avuçta olanlar kardeşine katılmıştır. Böylece haller bilinmez olmuştur. Bu bağlamda bilginler çirkini temizden, temizi çirkinden ayıklamada derecelenmiştir. İşin sonu bu karışımdan kurtulmak ve her kısım kendi âleminde kalıncaya kadar iki avucun ayırt edilmesidir. Allah şöyle buyurur;

……….“Bu Allah’ın murdarı temizden ayırması ve murdarı birbiri üzerine toplayıp biriktirerek cehenneme atması içindir.” (Enfal/37)

……….Kendisinde bu karışımdan bir şey kalıp ona sahip olarak ölen kişi, kıyamet günü güven içinde ki kimselerden birisi olarak diriltilmez. Fakat insanların bir kısmı sözü edilen karışımdan hesapta, bir kısmı cehennemde kurtulur. Kurtulduğunda ise oradan çıkarılır. Söz konusu kimseler şefaat ehli olanlardır. Bu dünya da iki kabzadan birisinde ayrışanlar ise ahiret hayatında kendi hakikatiyle kabrinden nimete veya ateş azabına ulaşır. Çünkü o karışımdan arınmıştır.

……….İşte bu âlemin varlık gayesidir. Bu iki avuç Hakkın kendinde sahip olduğu bir niteliğe dönen iki hakikattir. Bu nedenle şöyle dedik; Cehennem ehli onu azab edici, cennet ehli ise nimet verici olarak görür. Bu çok değerli bir sırdır. Umulur ki sen de müşahede esnasında ahirette onu öğrenirsin. Muhakkikler ise söz konusu sırra dünyada ulaşmıştır.

……….ULVİ VE SÜFLİ ÂLEMLER, BUNLARIN İNSANDA Kİ BENZERLERİ

……….“Büyük ve küçük âlemin – ki insandır-  feleklerinin bilinmesi” ifademizle tümelleri, cinsleri ve başkalarında tesir sahibi olan emirleriyle âlemleri kastettik. Bunları birbirlerinin karşısına yerleştirdik, birisi diğerinin suretidir.

……….Şöyle deri; Âlemler dörttür. En yüce âlem O, bekâ alemidir. Sonra dönüşme âlemi – ki o yok oluş âlemidir- sonra imar etme âlemi – ki o bekâ ve yok oluş âlemidir. Sonra nispetler âlemi. Bu alemler iki yerde de sabittir. İnsanın dışında ki her şey olan büyük alemde ve insandan ibaret olan küçük alemde sabittir.

……….En yüce âlem tümel-Hakikati Muhammediye’dir. Onun feleği hayattır. İnsanda ki benzeri insanın ruhu ve mukaddes ruhtur.

……….Bu âlemden birisi de ihata edici arş’tır. İnsanda onun benzeri ise kalptir, diğeri meleklerdir. İnsandan benzeri kendisinde ki ruhlar ve güçlerdir. Bunlardan birisi de Zühal ve feleğidir. İnsandan benzeri ise bilgi gücü ve nefs’tir. Yüce âlemden olanlardan birisi de Müşteri ve feleğidir. Bu ikisinin insanda ki benzeri hatırlama gücü ve dimağın sonudur. Yüce alemden olan bir şey Merih ve feleğidir. İnsandaki benzeri ise akletme gücü ve başın üst kısmıdır. O alemdekilerden birisi de Güneş ve feleğidir. İnsandaki benzeri müfekkire gücü ve dimağın ortasıdır.

……….Sonra Zühre ve onun feleği gelir. İnsandaki benzeri ise vehim gücü ve dimağın ortasıdır. Ardından Utarid ve feleği gelir. İnsanda ki benzeri ise hayal gücü ve dimağın önüdür. Sonra ay ve feleği gelir. İnsanda ki benzeri ise duyu kuvveti ve duyumsadığımız organlardır. İşte bunlar en yüce alemin tabakaları ve insandaki benzerleridir….

……….… CANSIZ VARLIKLARIN YARATILMASI

……….Cansız varlıklar, bitkiler ve hayvanlar gibi türeyenlerin yaratılışını, Allah’ın hikmetine göre düzenledi. Bütün bu sürede Allah yarattığı ilk varlıktan sonuncuya kadar – ki o canlıdır-  hiçbir şeyin yaratılışında iki elini bir araya getirmedi. Allah’ın yaratılışta iki elini birleştirdiği yegâne varlık insandır ki o da topraktan yaratılmış ve bedensel yaratılıştır. İnsanın dışında ki her şeyi ya ilahi emir vasıtasıyla ya da tek eliyle yaratmıştır. Allah şöyle buyurur;

……….“Biz bir şeyi var etmek istediğimizde ona sözümüz “ol” olur ve o da hemen oluverir.” Yasin/82)

……….İşte bu ilâhi emirden yaratmadır….

Allah yakın feleği yarattığında – ki o daha önce zikredilen birincidir- onu burçlar diye isimlendirdiği on iki kısma bölmüştür.

……….“Burçlar sahibi semaya yemin olsun ki.” (Buruc/1)

……….Her kısmı burç yapmış bu kısımları da doğada dörde indirgemiştir. Ardından bu dörtten her birini onlardan üç yerde tekrarlamış ve o kısımları tıpkı yolcu ve gezginlerin seyrü seferlerinde konakladığı ve gezindiği menzil ve konaklama yerleri yapmıştır. Bunun nedeni gezegenlerin kendilerinde dolaşması ve yüzmesi vesilesiyle Allah’ın o feleğin ortasında ihdas edeceği gezegenlerin söz konusu menzillere yerleşmesidir. Bu gezegenler dolaşırken bu burçları kat eder. Başka bir nedeni ise gezegenlerin burçları kat etmesi ve dolanımı vesilesiyle Allah’ın doğal ve unsurlardan oluşmuş âlemden ihdas etmek istediği şeyleri meydana getirmesidir. Allah onları burçlar feleğinin hareketlerinin izi üzerinde belirtiler yapmıştır. Bunu bilmelisin.

……….DOĞALAR VE DÖRT UNSUR.

……….Bu dört unsurdan birisinin doğası sıcaklık ve kuruluktur. İkincinin doğası ise soğukluk ve kuruluk, üçüncüsünün doğası sıcaklık ve yaşlık, dördüncünün doğası ise soğukluk ve yaşlıktır. Allah bu kısımlardan (burçlardan) beşinci ve dokuzuncuyu birinci gibi yapmıştır. Altıncı ve onuncuyu ikinci gibi yapmıştır. Yedinci ve on birinciyi üçüncü gibi, sekizinci ve on ikinciyi ise dördüncünün benzeri yapmıştır. Burada ki benzerlik doğadaki benzerliktir….

……….ATLAS FELEĞİ

……….…Allah bu ilk feleği yarattığında felek, bitişini sadece Allah’ın bildiği bir dönüşle dönmüştür. Çünkü onun üzerinde kendisini kat edeceği belirli bir cisim yoktur –ki o şeffaf cisimlerin ilkidir-  hareketlerin sayısı artsın ve ayrışsın. Ya da Allah onun içinde bir şey yaratmış değildir ki hareketler ayrışsın ve içinde bulunan şeyin nezdinde bitsin. Şayet Allah onda bir şey yaratmış olsaydı yine de kesinlikle (hareketleri) ayrışmadı Çünkü o atlastır ve içinde parçaları birbirine benzer bir gezegen bulunmaz. Dolayısıyla ondan bir hareketin süresi bile bilinemez ve belirlenemez. Şayet onda diğer parçalarına zıt bir şey bulunsaydı hiç kuşkusuz o parçayla hareketleri sayılabilirdi. Fakat Allah’ın ilmi onu, bitimini ve yinelenişini belirlemiştir. Böylelikle bu tek hareketten gün meydana gelmiştir. Bu günde ne gündüz ne de gece vardır.

……….Sonra bu feleğin hareketleri sürmüştür. Allah otuz beş melek yaratmış bu melekleri zikretmiş olduğumuz on altı meleğe eklemiş hepsinin sayısı elli bir olmuştur. Cebrail, Mik3ail, İsrafil ve Azrail bu meleklerdendir.

……….Sonra Allah dokuz yüz yetmiş dört melek daha yaratmış onları da zikredilen meleklere eklemiştir. Ardından onlar vasıtasıyla yaratıklarında uygulayacağı şeyleri kendilerine vahy etmiş ve bildirmiş bunun üzerine melekler şöyle demiştir.

……….Bizler Rabbinin emriyle ineriz. Ellerimizde, ardımızda ve bunlar arasında bulunan her şey O’nundur. Senin rabbin unutulan değildir.” (Meryem/64)

……….Allah ise onlar hakkında;

……….Allah’a kendilerine emrettiği işte isyan etmezler.” (Tahrim/6)

……….Meleklerden bu kısım özellikle yönetici olanlardır.

……….Allah başka bir grup melek yaratmıştır. Onlar, Allah’a ibadet edilsin diye gökleri ve yeri imar eden meleklerdir. Binaenaleyh gökte ve yerde içinde bir meleğin bulunmadığı hiçbir yer yoktur. Hak nefes alıp verdikleri sürece âlemin (âlemdeki varlıkların)nefeslerinden melekler yaratmayı sürdürür.

……….DÜNYA HAYATININ YARATILMASI

……….Bu feleğin hareketleri sona erince –ki onun süresi “saydıklarımızdan” elli dört bin senedir. Allah dünya diyarını yaratmış kendisine varacağı ve suretinin ortadan kalkacağı bir müddeti dünya için belirlemiştir. Bu süre bittiğinde artık dünyanın bizim için diyar olması imkânsızdır.

……….Ve yeryüzü ve gökler o gün başka bir yeryüzü ve gökle değiştirilir” (İbrahim/48)

……….İfadesinde belirtilen zamana kadar belirli bir sureti kabul etmez. Söz konusu olan gözlediğimiz surettir….

……….YERYÜZÜNÜN YARATILMASI

……….Allah yeryüzünü yaratmış ve orada türeyenler için besinler belirlemiştir. Böylelikle yeryüzünü türeyen şeylerin besinlerinin koruyucusu yapmıştır. Alemin meydana geliş bağlamında suyun, ateşin, havanın, ve onda bulunan buharların, bulutların, şimşeklerin, gök gürültülerinin ve yüce eserlerin var olması, yeryüzü besinlerinin belirlenmesinin kapsamına girer Bu durum; Yüce ve her şeyi bilenin belirlemesidir.

……….Allah cinleri ateşten, kuşları, kara deniz hayvanlarını ve haşereleri ise yeryüzünün kokuşmasından yarattı Bunun sebebi havanın birim için kokuşmasının buharlarından temizlenmesini sağlamaktır. Söz konusu kokuşmanın buharları Allah’ın insan ve canlıların hayat ve afiyetini emanet ettiği bu havaya karışsaydı hiç kuşkusuz hastalıklı, eksik ve malûl olurdu. Bu nedenle Allah kokuşmalardan oluşan şeyleri yaratmakla bir lütuf olarak havayı insan ve canlılar için arındırmış, hastalık ve illetler azalmıştır.

……….İNSANIN YARATILIŞI

……….Yeryüzü yetkinleşip hazır hale geldiğinde bütün bu yaratılardan hiç birisi Allah’ın bu memleketi varlığı için yarattığı halifenin hangi cinsten olacağını bilemedi…  ..Bu halifenin yaratılışı hakkında Allah’ın ilminde belirli bir vakit geldiğinde Allah bir meleğine yer yüzü toprağının her cinsinden bir tutam getirmesini emretmiştir. Emir üzerine melek insanlarca bilinen uzun bir rivayette ki gibi Allah’a bir tutam getirmiş, Allah o tutamı almış iki eliyle yoğurmuştur. İşte “iki elimle yoğurduğum” (Sad/75) ifadesi budur.

……….Allah zikretmiş olduğumuz meleklerin her birisine Âdem’e ait bir emanet yerleştirmiş ve şöyle demiştir.

……….Ben topraktan bir insan yaratacağım” (Sad/71)

……….Sizin sahip olduğunuz bu emanetler onundur

……….Onu yarattığımda

……….Her biriniz sizi kendisine emin yaptığım emaneti ona verin.

……….Sonra onu düzenleyip ruhumdan üflediğimde secdeye kapanınız”(Hicr/29)

……….Allah iki eliyle Âdem’in toprağını yoğurup kokusu değiştiğinde –ki bu ayette kokuşmuş çamur diye ifade edilen şeydir ve o yaratılışında bulunan hava unsurudur- onun sırtını zürriyetinden bedbaht ve mutluların mahalli yapmış, avucunda bulunan her şeyi ona yerleştirmiştir. Çünkü Allah sağ elinde mutluların sol elinde ise bedbahtların bulunduğunu bize bildirmiştir. Bununla beraber (Hz. Peygamberin buyurduğu gibi) “Rabbimin her iki eli de sağ, mübarek eldir” Şöyle buyurur; “Bunlar cennete, cennet ehlinin amellerini işlerler; şunlar cehenneme onlar da cehennem ehlinin amellerini işlerler.

……….Allah hepsini (mutlu ve bedbahtları) Âdem’in toprağına yerleştirmiş, onda yan yanalık ilişkisiyle zıtları toplamış, onu doğrusal hareket üzere yaratmıştır. Bu yaratma ise başak burcunun dönemindeydi. Allah onu altı yön sahibi yapmıştır. Üst başının yukarısıdır, alt üstün karşıtıdır ve iki ayağın altıdır. Sağ güçlü tarafı takip eden yöndür, sol sağın zıddıdır ve zayıf yönüdür. Ön yüzüne bakan yöndür ve zıddı arkadır. Allah onu biçimlendirmiş, düzenlemiş, tesviye etmiştir.

……….Sonra ona ruhundan üfledi” Burada ruh hakka tamlama yapılmıştır. Böylelikle insana yapılan bu üfleme esnasında üflemenin parçalarına yayılmasıyla dört karışımın unsurları meydana gelmiştir. Bunlar sarı safra, kara, kan ve balgamdır.

……….Safra Allah Teâlânın “kurumuş balçıktan inşa etti” (Rahman/14) ayetinde belirttiği ateşe mensup unsurdan idi. Kara; topraktandı ki bu da “onu topraktan yarattı” (Hicr/28) ayetinde dile getirilen şeydir. Kan; havadan meydana gelmiştir ki bu da ayette mesnûn diye ifade edilmiştir. Balgam ise toprağın yoğurulup çamur haline geldiği sudan meydana gelmiştir. Sonra Hak onda canlının gıdaları elde etmesi sağlayan çekme gücünü, ardından tutma gücünü meydana getirmiştir. Bu güç sayesinde canlı beslendiği şeyi tutabilir. Ardından hazmetme gücü yaratılmıştır ki bu sayede gıda hazmedilir. Sonra itme gücü gelir. Bunun sayesinde yan ürünleri çıkarır, onları buhar, koku, dışkı vb. olarak kendisinden uzaklaştırır.

……….Buharların yayılıp kanın karaciğerden damarlara bölünmesi (dağılma) ve canlının her bir parçasının saflaştırdığı kısma gelince bunlar itme gücü sayesinde değil çekme gücü sayesinde gerçekleşir. Bu bağlamda itme gücünün payı daha önce belirttiğimiz gibi canlının sadece çıkarttığı yan ürünlerdedir.

……….Sonra Allah insanda beslenme gücünü, uyku, duyum, hayal, vehim, hafıza ve hatırlama güçlerini ihdas etmiştir. Bütün bunlar, salt insan olmak yönüyle değil canlı olmak yönüyle in­sanda bulunur. Şu var ki bu dört kuvvet, başka bir anlatımla hayal, vehim, hafıza ve hatırlama güçleri insanda hayvandakinden daha güçlü bulunur.

……….Sonra Allah Âdem’e ki o insandır, musavvire, müfekkire ve akletme güçlerini tahsis etmiştir. İnsan bu güçler sayesinde hayvandan ayrışır. Allah, bedendeki bütün bu güçleri her türlü duyulur ve manevî menfaatine ulaşsın diye düşünen nefsin araçları yapmıştır.

……….Sonra onu başka bir yaratılış olarak meydana getiririz.’

……….Burada sözü edilen insan­lık özelliğidir. Allah, kazanımında bilinen bir sınırda, onu bu güçler sa­yesinde diri, bilen, güç yetiren, isteyen, konuşan, duyan ve gören olarak yaratmıştır.

……….Yaratanların en güzeli Allah mübarektir.’

……….Allah, kendisini isimlendirmiş olduğu her bir isimde, insanın ahlaklanabileceği bir pay belirlemiştir. İnsan kendisine yaraşır bir tarzla onunla âlemde gözükür. Bu nedenle bazı kimseler, ‘Allah Adem’i sure­tine göre yaratmıştır’ hadisini bu anlamda yorumlamıştır. Allah, Adem’i yeryüzünde halifesi olarak yerleştirmiştir. Çünkü yeryüzü, yüce âlemin aksine, başkalaşma ve halden hale dönüşme âlemidir. Böylelikle, sakinlerinde de yeryüzü âleminde meydana gelen değişmeler gibi hükümler gerçekleşmiştir. Bu nedenle bütün İlâhî isimlerin hükmü ortaya çıkar.

……….İşte bu nedenle Âdem, gökte yâ da cennette değil yeryüzünde halife olmuştur. Ardından isimlerin öğretilmesi, meleklerin secde etmesi, İbli­sin karşı çıkması gibi kimi olaylar, Allah’ın emrinden meydana gelmiş­tir. Bütün bunlar, Allah izin verirse ilgili bölümde belirtilecektir.

……….BEŞERİ CİSİMLER VE TÜRLERİ

……….Bu bölüm beşeri cisimlerin başlangıcına özgüdür ki söz konusu cisimler dört türdür. Âdem’in cismi, Havva’nın cismi, İsa’nın cismi ve âdemoğullarının cismi. Bu dört cisimden her birisinin yaratılışı cisimsel ve ruhsal surette aynı olsa bile nedenlilikte diğerinin yaratılışından ayrıdır. Bunu belirttik ve buna dikkat çektik ki, zayıf, akıllı ilahi kudretin ya da hakikatlerin insanın yaratılışının özü gereği yaratılışı sağlayan tek sebepten olduğunu zannetmesin.

……….Allah insan yaratılışının Âdem’de Havva’nın cisminin yaratılışından farklı bir yolla gerçekleştiğini, Havva’nın bedenini ise Âdem’in bedeninin yaratılışından farklı bir yolla izhar etmekte bu kuşkuyu ortadan kaldırmıştır. Âdemoğullarının bedenlerini ise İsa’nın bedenininkinden farklı bir yolla izhar etmiştir. Bunlardan her birisine tanım ve hakikati itibarıyla insan adı verilir. Bunun nedeni  “Allah’ın her şeyi bilen” ve O’nun her şeye güç yetiren” olduğunun bilinmesidir.

……….Allah bu dört yaratmayı el Hucurat suresinde ki bir ayette birleştirmiş ve şöyle demiştir.; “Ey insanlar biz sizi yarattık” (Hucurat/13) Burada Âdem’i kastetmektedir. “Bir erkekten” burada ise Havva’yı kastetmektedir. “Bir dişiden” burada ise İsa (as.)ı kastetmektedir. Her ikisinden yaratılanlar ise “erkek ve dişiden” diye ifade edilir. Burada cinsel birleşme ve üreme yoluyle meydana gelen Âdemoğullarını kasteder. Bu ayet Hz. Muhammed’e verilmiş cevamiü’l-kelim (Bütün hakikatleri toplama) ve hitabı ayırt etme özelliğinden kaynaklanır.

……….ÂDEM VE HAVVA’NIN BEDENLERİNİN YARATILMASI

……….Âdem’in bedeni belirttiğimiz üzere ortaya çıktığında kendisinde cinsel arzu yoktu. Hâlbuki Allah ilminde bu dünya hayatında üreme, çoğalma ve cinsel ilişkinin olacağı takdir edilmişti. Bu dünyada cinsel ilişki türün varlığını sürdürmesi içindir. Bu nedenle Allah Âdem’in Sol kaburgasından Havva’yı çıkarmıştır.

……….(Ek bilgi; Burada kastedilen ilk insan bedeninin prototipinin yapıldığı sonra da onun insan tohumunu üreteceği noktadan Havva’nın bedeni yaratıldı şeklinde anlıyorum. Çünkü  (O su) sırt ile göğüs kafesi arasından çıkar. (Tarık/7) ayeti gereği ifade edilmiş olduğunu düşünüyorum. Tabii ki doğrusunu Allah bilir.)

……….Allah Teâlânın

……….Erkeklerin kadınlar üzerinde bir derecesi vardır” (Bakara/228)

……….Buyurduğu gibi kadın bu nedenle erkekten bir derece eksiktir. O halde kadınlar, hiçbir zaman erkeklere katılamaz. Havva, kaburgadaki eğiklik (ve de düşkünlük) nedeniyle kaburgadan meydana gelmiştir. Bu sayede çocuğuna ve kocasına muhabbet besler. Bu meyanda erkeğin kadına düşkünlüğü, gerçekte kendisine düşkünlüğüdür. Çünkü kadın erkeğin bir parçasıdır. Kadının erkeğe düşkünlüğü ise kaburgadan yaratılmış olmasından kaynaklanır. Erkekte kaburga, sevgi ve düşkünlük demektir.

……….Allah Teâlâ Havva’nın kendisinden çıktığı Âdem’deki yeri, Havva’ya arzu ile doldurmuştur. Çünkü varlıkta boşluk kalamaz. Allah Teâlâ o boşluğu arzu ile doldurulduğunda, Âdem kendisine özlem duyar gibi Havva’ya özlem duymuştur. Çünkü Havva kendisinden bir parçaydı. Havva da, kendisinden geldiği vatanı olduğu için, Âdem’e sevgi duydu. Şu halde Havva’nın sevgisi vatan sevgisi, Âdem’in sevgisi kendisini sevmesidir. Bu nedenle erkek, kendisinin aynı olduğu için, kadına sevgisini gösterebilirken, kadına ise erkekleri sevmede hayâ diye ifade edilen güç verilmiştir. Böylelikle gizleme gücü artmıştır. Çünkü Âdem’in kadınla birleştiği tarzda vatan ile birleşilemez.

……….Allah Teâlâ ö kaburgada Âdemin bedeninde biçimlendirdiği ve yarattığı her şeyi şekillendirmiştir. Allah Teâlâ’nın kendi suretinde Âdem’in bedenini yaratması, çömlekçinin toprak ve taşta meydana getirdiği şeye benzer. Havva’nın bedeninin yaratılışı ise marangozun ahşapta yonttuğu şekillere benzer. Allah Teâlâ onu kaburgada biçimlendirip ve ona suretini yerleştirdiğinde ve onu düzenleyip dengeye kavuşturduğunda, ona ruhundan üflemiştir. Böylelikle Havva diri, düşünen ve türemeden ibaret olan doğumun meydana gelmesi için ekin ve ziraat mahalli olarak var olmuştur. Âdem onda, o da, Âdem’de dinginlik buldu. Böylece Havva, Âdem için bir elbise olduğu gibi Âdem de onun için bir elbise olmuştur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Kadınlar sizin için siz de onlar için bir elbisesiniz.’ (Bakara/187) Âdem’in Havva’ya duyduğu arzu, bütün parçalarına yayılmış ve onu istemiştir.

……….ÜÇÜNCÜ CİSMİN OLUŞTURULMASI

……….Âdem Havva’yı kucaklayıp erlik suyunu rahmine bıraktığında, sudan olan bu meniyle Allah Teâlâ’nın kadınlara yazmış olduğu hayız kanı birleşmiş, o cisimde Âdem’in ve Havva’nın cisminin oluştuğu tarzdan başka, üçüncü bir beden meydana gelmiştir. İşte bu, üçüncü cisimdir. Allah Teâlâ onun rahimde  halden Hakk oluşumunu deruhte eder. Bu meyanda önce sudan sperme, ardından alaka’ya, sonra mudga’ya sonra kemiğe dönüşmüş, sonra Allah Teâlâ kemiklere et giydirmiştir. İnsanın hayvanı yaratılışı tamamlandığında, Allah Teâlâ onu başka bir şekilde inşa etmiştir. Bu insanda ona İnsanî ruh üflemiştir: Binaenaleyh, ‘Yaratanların en güzeli münezzehtir.’ (Mü’minun/14)

……….Söz uzamasaydı, insanın rahimde halden Hakk geçerek oluşmasını ve doğuncaya kadar rahimlerde suretleri inşa etmekle sorumlu meleklerden bu işi kimin üstlendiğini açıklardık. Fakat maksadımız, tanım, hakikat, duyusal ve manevî surette bir olsalar bile, insan cisimlerinin birleşimindeki nedenselliğin farklılığını bildirmekten ibarettir. Böylece yaratmanın sebebinin kendisine bağlı olduğu zannedilmez. Allah Teâlâ böyle bir şeyden münezzehtir! Bilakis bu durum, fiilinde özgür bir failin eseridir. Ö dilediğini dilediği şekilde zorlama veya eksiklik olmaksızın yapar. ‘O’ndan başka ilâh yoktur. O Azîz ve Hâkimdir.’  (A. İmran/18)

……….Doğa bilimciler ‘kadının suyundan bir şey oluşmaz, rahimde meydana gelen cenin, sadece erkeğin suyundandır’ diye iddia edince, İsa’nın bedeninin oluşmasını başka bir oluşum saydık. Bununla birlikte, onun rahimde idare edilmesi, Âdemoğullarının bedenlerinin idaresine benzer. İsa’nın bedeni kadının suyundan ya da su olmaksızın üflemeden meydana gelmiş olsa bile, her iki halde de o, yaratılışında diğer cisimlerden farklı dördüncü bir cisimdir. Bu nedenle Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Kuşkusuz İsâ’nın benzeri’  (A. İmran/59) yani İsa’nın yaratılışının ‘Allah Teâlâ nezdindeki benzeri Âdem’dir. Onu topraktan yaratmıştır.’ (A. İmran/59) Burada onu zamiri, Âdem’e döner. İsa’nın babasız yaratılması nedeniyle kuşkular ortaya çıkmıştır. Başka bir ifadeyle İsa’nın yaratılışının özelliği, Âdem’in yaratılış özelliğine benzer. Şu var ki, Âdem topraktan yaratılmış, sonra ona ‘ol’ denilmiştir.

……….Rivayete göre Hz. İsa, anne karnında bebeklerin mutat süreleri kadar beklememiştir. Çünkü Allah Teâlâ kendisini bir mucize yapıp doğa bilimcilere göndermek istediğinde Hz İsa’ya oluşum süratle ulaşmıştır. Hz. İsa’nın bir ayet olarak gönderilmek istendiği doğa bilimciler, Allah Teâlâ’nın kendisine yerleştirmiş sırlar ve şaşılacak oluşumlara göre değil, âdete göre doğa hakkında hüküm vermişti. Kuşkusuz bu sahanın kimi uzmanları, doğaya karşı insafla hareket etmiş ve şöyle demişlerdir: Doğadan sadece özel olarak bize verdiği şeyleri bilebiliriz. Onda bizim bilmediklerimiz de vardır. (İbn Arabi Fütühat-ı Mekkiye/cilt 1/351-362)

……….XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

……….DÜNYANIN EVRİMİ – CANLI YAŞAM NASIL OLUŞTU

……….Başlangıçta Dünya

İnsan denilen varlığı tanımaya yönelik derin bir merakı olan bir kişi, onun yeryüzünde ortaya çıkış sürecini, hatta   yeryüzünde görünmeden önce, çıkmaya hazırlandığı  sahnenin koşullarını, gerçeğini  öğrenmelidir. Bu sebeple  yerkürenin var oluş macerasını gözden geçiren bir çalışma hazırlayarak ilgililerin takdirine sunmak istedim.. Şimdi  ilk yapmamız gereken  şey, biraz geriye(!), aşağı yukarı 4.5 milyar yıl öncesine, “Prekambriyen devre” giderek yaşamlarımızı borçlu olduğumuz gezegende neler olup bittiğine bir bakmak olacak.

……….Daha sonra canlı yaşamın var oluş bulmacasına açıklık getirmeye çalışan bilimsel önermeleri inceleyecek, Kambriyen döneme geldiğimizde neredeyse bir anda ortaya çıkan renkli ve çeşitli canlı türlerinden kısaca bahsedip oradan çalışmamızın esasını teşkil eden insan denilen varlığa, onun türeyişine, yeryüzüne yayılışına ve nihayet modern insanın sahneye çıkış sürecine elimizdeki bilimsel bulgular temelinde değineceğiz. Jeolojik, antropolojik ve evrim bilimsel nitelikte bir içeriğe sahip olan bu ilk bölümün amacı, insanın dünyayı algılama ve anlamlandırma sürecinde tesiri altında bulunduğu doğal, fiziksel ve tarihsel koşulları hatırlatmaktır. İnsan düşüncesinin filizlendiği vasatı bilmek onun içeriğine yaptığımız bakışa mutlaka bir derinlik kazandıracaktır.

……….1 . Prekambriyen devir:

……….Önce Prekambriyen devrin ana hatlarını çizelim.. Dünyanın jeolojik tarihini gösteren zaman ölçeği son 200 yıl içinde yavaş yavaş geliştirildi.4.5 milyar yıllık yeryüzü tarihinin 570 milyon yıl öncesine kadar olan büyük bölümü “Prekambriyen devir” olarak bilinir. Yaşamın adeta patladığı bu günkü hayvan ve bitki şubelerinin neredeyse hepsinin 25 milyon yıl içinde oluştuğu Kambriyen dönemi önceleyen 4 milyar yıla yakın bu uzun devir üç zaman bölümüne ayrılır:

……….Pre-Arkeyan (veya Hadeyan) zaman(4.5milyar yıl-3.8 milyar yıl arası), Dünyanın oluşumu ile başlar.

……….2 . Arkeyan zaman (3.8 milyar yıl-2.5 milyar yıl arası)

……….Bulunan en eski kayanın yaşı olan 3.8 milyar yıl bu zamanın başlangıcıdır.

……….3.5 milyar yıl önce bu zamanda ilk prokaryotik hücrelere ait fosiller bulunmuştur.

……….3 . Protozoik zaman(2.5 milyar yıl-570 milyon yıl)

……….1.5 milyar yıl önce Ökaryotik hücrelerin ve 900-600 milyon yıl önce alglerin oluşumunu işaretler.

……….Dünyanın doğuşu:

……….Şimdi 4.5 milyar yıl öncesine dönelim. Dünya gezegeni toz bulutlarının yoğunlaşmasıyla henüz oluşmuş. Açısal momentumunu korumak üzere kendi ekseni etrafında dönmeye başlamış ki bu sayede o günden beri dönüp duruyoruz. Mars büyüklüğünde bir gök cisminin dünyaya hızla çarparak kopardığı parçalardan oluştuğu sanılan Ay, çekim gücü ile dünyanın dönüş hızını azaltıcı yönde bir fren etkisi uygulamaya başlayalı az bir zaman geçmiş. Dolayısıyla dünya kendi çevresinde bugünkünden daha hızlı dönüyor. Bir günün süresi sadece 15 saat civarında. Üstelik ay dünyaya daha yakın ve yerküreden baktığımızda alıştığımızdan çok daha büyük görünümde.

……….Yer kabuğu ile çekirdek arasında yer alan manto tabakası bu günkünden daha sıcak ve yerküre tabakaları arasında gerçekleşen yoğun konveksiyon hareketleri nedeniyle sıkı bir volkanik aktivite devam ediyor. Volkanik faaliyetler sonucu çıkan gazlar ve su buharı ilk atmosferi ve okyanusları oluşturuyor.

……….Aşağı yukarı dünya ile aynı tarihlerde oluşan güneşimiz henüz genç bir yıldız ve dünyayı bu günkünden az ısıtıyor Buna rağmen yeryüzünde sıcaklık atmosferdeki yoğun sera etkisi ve volkanik faaliyetler dolayısıyla 50-100 Cº arasında seyrediyor. Su sürekli buhar halinde ve yoğunlaşıp yeryüzüne düştüğü takdirde kısa sürede yine buharlaşıyor.

……….Atmosfer çok yoğun ve yeryüzü gaz bulutlarının imkân verdiği ölçüde, oldukça az miktarda ışık alabiliyor. Gökyüzünde sık sık çakan şimşekler ortalığı bir anda aydınlatıveriyor. İlkel okyanuslar ve üzerinde az miktarda kara parçası yer kabuğunun dış katmanını örtüyor. Dünyanın merkezinde muhtemelen cereyan eden radyoaktif faaliyetler dolayısıyla oluşan yüksek ısı yerkabuğuna volkanik faaliyetler sonucu ulaşıyor. Okyanusların üzerinde belirmiş volkan ağızları püskürttükleri kızgın lavlarla suları ısıtıyor. Atmosferde volkanik aktiviteye bağlı olarak bol miktarda karbondioksit, azot, metan gazı, amonyak ve su buharı mevcut. Serbest halde oksijen ise hiç bulunmuyor.

……….Oksijenin dünyanın kuruluşundan itibaren 2.8 milyar yıl boyunca serbest halde atmosferde bulunmadığı demir madeni içeren tortullarda ve fosil örneklerinde demirin ve organik maddelerin oksidasyon izine rastlanmamasından anlaşılıyor.

……….Günümüzden 1.7 milyar yıl öncesinden başlayarak demire artık serbest oksijenli ortamda pas, yani demir oksit halinde rastlanması (binded iron formation:bif) atmosferin oksijen içeriğindeki artışı gösteriyor. Pas şeklindeki demir Avustralya ve Güney Afrika’da görülenlere benzer okyanus tabanlarında silisyumla karışık büyük tortullar oluşturmuştur.

……….Dünya’nın yaşının 4.5 milyar yıl civarında olduğu düşünülüyor. Ancak tahmin edilen bu yaş kaya örneklerine dayanmıyor. Zira dünyanın oluştuğu ilk 500 milyon yıla ait kaya örneğine henüz rastlanamadı. Bu tarih aydan getirilen bazı taşların yaşına ve hesaplara dayanmakta. Bu güne kadar bulunabilen en eski kayaç kuzeybatı Kanada’da “Yellowknife” bölgesine aittir. Bu deforme olmuş bir çeşit granit kayaç uranyum-238 izotopunun kurşun-206,uranyum-235 izotopunun kurşun-207 izotopuna bozunma hızına bağlı radyoaktif tarihlendirme metoduna göre yaklaşık 4 milyar yaşındadır.

……….Peki canlı yaşam nasıl ortaya çıktı?

……….Böyle bir ortamda canlı yaşamın ortaya çıkışı kolay olmadığı tahmin edilebilir. Önce atmosferde ve iklimde bazı değişiklikler olması gerekti. Bilindiği gibi atmosferde bulunan karbondioksit sera etkisi denilen mekanizmayla ısıyı önemli ölçüde absorbe ederek uzaya kaçmasına engel olur ve yeryüzü sıcaklığını artırır. Karbondioksitin kayaçlarla reaksiyona girerek karbonat minerallerini oluşturması, bir kısmınınsa ilkel okyanus içinde çözünerek sıvı hale geçmesi sera etkisini hafifleterek yerkürenin soğumasını sağladı. Dünya ısısının düşmesini takiben su buharı yoğunlaşarak, yağışlarla okyanus hacmini artırdı.

……….Yaşamın ortaya çıkmasında çok önemli bir diğer etkende yerkürenin doğuşuyla beraber atmosfer tabakasının ince olduğu ilk 500 milyon yıl içinde başladığı sanılan asteroit ve kuyrukluyıldız bombardımanının kesilmesidir. Bu bombardıman o denli şiddetli ve düşen meteoritler o denli büyüktü ki, çarpışmalar olağanüstü enerjilerin ortaya çıkışına ve okyanus sularının sürekli buharlaşmasına neden oluyordu. Ayda da benzer çarpışmaların etkisiyle ortaya çıkan kraterler halen varlığını muhafaza etmektedir.

……….Güçlü bir atmosferin gelişimi yukarıda bahsedildiği gibi yanardağ faaliyetleri sonucunda oldu. Yerküre oluştuğu sırada kütlesinin hafif gazları fazlasıyla tutacak kadar büyük olmaması nedeniyle hafif gazlardan ağır madenlerle bileşik yapanları yapmış, çoğu ise uzaya kaçmıştı. Volkanik faaliyetler yerkabuğunun terlemeye benzer bir eylemle atmosfer oluşumu için gerekli hafif elementleri yeniden kazanmasını sağlamıştır. Atmosfer belli bir olgunluğa eriştiğinde meteorit bombardımanının durduğu anlaşılıyor.

……….Yaşamın ortaya çıkışını gösteren ilk fosil kayıtlarının tarihi bu bombardımanın kesilmesinden çok kısa bir süre sonraki zaman dilimine, 3.8 milyar yıl öncesine aittir.

……….3.8milyar yıl önce tek hücreli canlılar şeklinde ilk yaşam belirtileri ortaya çıktı. Çekirdekli ve fotosentez yapan ilk Ökaryotik hücrelere ait fosil kalıntılarının en eskisi ise ancak 1.5 milyar yıl yaşındadır. Bu durum tek hücreli canlılardan çok hücreli canlılara geçişin ancak 2 milyar yıl içinde mümkün olduğunu gösteriyor.

……….Bir özet yapacak olursak:

……….Dünya 4.5 milyar yıl yaşında, aşağı yukarı güneşle aynı yaşta sayılır. Dünyadaki en eski kaya örnekleri 4 milyar yaşında görünüyor. Ancak aydan getirilen kaya örneklerinin incelenmesi bu sonuca varmamıza yol açtı.

……….Başlarda atmosfer çok ince idi, zira dünyanın hafif gazları tutacak “kütlesi- kütle çekimi” yok. Oysa atmosfer oluşumu canlı yaşam için çok ……….önemli. İki sebepten:

  1. Dünyaya zarar verecek asteroit yağmuru ve ultraviyole ışınlarının süzülmesi.
  2. Dünya sıcaklığının belirli seviyede korunması.

……….Atmosferin oluşumu volkanik aktivite sayesinde gerçekleşti. Bilim adamları başka gezegenlerde hayat izini araştırırken ilk baktıkları şey volkanik açıdan gezegenin faal olup olmadığıdır. Volkanik aktivite hafif gazların olduğu kadar ağır metallerinde dünya yüzeyine çıkmasına neden oldu.

……….Uzun süre(2.8 milyar yıl atmosferde oksijen bulunmuyordu. Bunu pas oluşumundan (bıf veya binded ıron formation) anlıyoruz.

……….Okyanusların oluşumu hayat için kritik bir dönemeçtir. Okyanusların oluşumu dünyanın oluşum süreci esnasında kısmen soğuması sonucu volkanik aktivite ile kazanılan su buharının su haline geçmesi ile mümkün oldu. İlk okyanusların yine volkanik aktivite sonucu üretilen karbondioksiti erimiş halde tutması ve kayaçların karbondioksit ile rekasiyona girerek karbonat minerallerini oluşturması sonucu sera etkisi azaldı. Dünya canlı yaşamın başlayabileceği ölçüde soğudu.

……….İlk prokaryotik organizmalar 3.8 milyar yıl önce ortaya çıktı. Çekirdekli hücre (Ökaryot) oluşması ise en az 2 milyar yıl sonra (1.5 milyar yıl önce) mümkün oldu.

……….Yaşam nasıl başladı?

……….Son 2500 sene boyunca yanıtlanması zor bu sorunun muhatabı dini kurumlar oldu.150 yıl öncesine dek sokaktaki insan kadar çoğu bilim insanı için de “belli bir plan çerçevesinde Tanrı’nın önce kainatı, güneş ve gezegenlerle birlikte dünyayı yarattıktan sonra sırasıyla bitkileri, muhtelif hayvan türlerinden birer çifti en sonunda da insanı yaratarak yeryüzüne yerleştirdiği” şeklinde özetlenebilecek dini açıklama bu soruya kâfi cevap teşkil ediyordu. Hatta 17.yy. da yaşayan İrlandalı Başpiskopos James Ussher, kutsal kitapta dünyanın yaratımı ile ilgili mesellere dayanarak hesaplar yapıyor ve dünyanın yaratım tarihini MÖ. 4004 yılı olarak tespit ediyordu.

……….Canlı hayatın yapıtaşları nasıl oluştu?:

……….1920’lerde birbirlerinden habersiz iki bilim adamı, Rus kimyacı Oparin ve İngiliz genetikçi Haldane, şimşek ve yıldırım gibi doğal enerji kaynaklarının etkisiyle dünyanın ilk atmosferik bileşiminde basit moleküllerden canlı yaşamın yapıtaşlarını oluşturan organik bileşiklerin tesadüfen sentezlenmiş olabileceğini ileri sürdü. Oluşan bu organik bileşikler ilkel okyanus üzerine yağacak ve bir çeşit “organik çorba” oluşacaktı. Doğal seleksiyon bu noktada devreye girecek ve heterotrofik olduklarını sandıkları bu organik bileşiklerden hangilerinin varlıklarının devam edeceğini belirleyecekti. Organik çorba tükenme noktasına ulaştığında ise mutasyonlar yoluyla ototrofik ilk canlı formlar oluşmuş olabilirdi.

……….1950’lerde İllinois eyaleti Chicago Üniversitesinde kimya öğrencisi Stanley Miller , Nobel ödüllü fizikçi Harold Urey gözetiminde Oparin ve Haldane’in savlarını test etmek üzere bir laboratuvar düzeneği kurdu. İlk atmosferin yapısını oluşturduğu düşünülen metan (CH4),amonyak (NH3),hidrojen (H2) gazları ile su buharını cam bir balona koyup, düzenekten çakan şimşekleri temsilen 150.000 voltluk elektrik akımı geçirdiler. Sonuç çarpıcıydı. Birkaç gün içinde balondaki sıvının rengi kahverengine döndüğü ve sıvı incelendiğinde yaşamın temel taşları olan aminoasitlerin oluştuğu görüldü. Daha sonraki çalışmalarda yirmi aminoasidin tamamı ve fosfat, şeker grupları gibi DNA’nın yapısını oluşturan nükleotidlerin de üretilebildiği görüldü. Bu çalışmalar sonucunda canlı bir organizma üretilemedi ancak ilk atmosferdeki basit moleküllerden kompleks organik moleküllerin türeyebileceği anlaşılmış oldu…….(devam ediyor) (Dünyanın evrimi-Canlı yaşam nasıl oluştu? – Dr Can Güngen)

……….Ve ahiru davahüm enil hamdülillahi rabbil alemiyn

……….Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

(Devam ediyor)

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 01 Aralık 2016 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: