RSS

ESMA DERSLERİ – 17 – EL HÂLIK (D)

15 Ara

el-halik-1

………Euzübillahimineşşeytanirracim,

………Bismillahirrahmanirrahim

………Ve kul Rabbi edhılniy müdhale sıdkın ve ahricniy muhrace sıdkın vec’al liy min ledünke sultanen nasıyra. İsra/80)

………De ki; “Rabbim, girdiğim yere sıdk halinde girdir ve çıktığım yerden sıdk ile çıkart. Ledünnünden zafere erdirici bir kudret oluştur bende.

………“Yâ mukallibel kulûb sebbit kalbiy alâ diynike.”

………Ey kalpleri dilediği tarafa döndüren, kalbimi dinin üzere sâbitle!

 ………“Rabbiy zidniy ilmen ve fehmen ve iymanen ve yakıynen sadıka.”

………Rabbim ilmimi, anlayışımı, imanımı ve sıdk üzere yakînimi çoğalt.

………KÂİNAT KAVRAMI

………Öncelikle ve kesinlikle şunu belirtelim ki, kim “ALLAH” isminin mânâsını anlamamışsa, mevcûdâtın yapısını öz değeriyle bilmesine asla imkân yoktur!

………Esasen, evrenin ve insanın yapısını dahi, ancak, “ALLAH”ın ne olduğunu anlayabildikten sonra kavramak şansına sahibiz. Aksi halde, lokalize değerlendirmelerle yetinmek zorunda kalacak ve konunun özünden mahrum olacağız!

………KÂİNAT İLÂHİ İSİMLERİN MÂNÂLARIDIR!

………Kâinat tümüyle ilâhi isimlerin mânâlarının varlığından başka bir şey değildir!. Ve bu mânâlar kendi varlığında seyredilmektedir, Kendinin dışında değil!.

………Bu sebepledir ki, “kâinat” ismi altında var olan varlık, Hakk’ın varlığıdır ve ‘’Hakk’ın ilâhi isimleri’’ diye kastedilen mânâlar, kâinatta aşikâre çıkmaktadır.

………Temelde, 5 duyuya göre madde var kabul edilir ise de; aslında madde 5 duyuya yani kesitsel algılama araçlarının kapasitesine göre vardır. Dar bir değerlendirme skalasına göre, madde vardır!

………Eğer geniş açıdan bakarsak, geniş bir skala ile bakarsak, geniş bir değerlendirme mekanizmasıyla bakarsak, “madde” diye bir şey yoktur.

………Sen, bugün, gözünün kesitsel kapasitesi dolayısıyla evleri, binaları, dağları v.s. görüyorsun. Eğer bundan çok daha hassas bir göze sahip olsaydın, o zaman uzaydaki yıldızları seyrettiğin, aralarındaki boşlukları gördüğün gibi; bu defa atomları görecektin, içindeki boşluklarını görecektin ve senin hissiyatını da o gördüklerin etkileyecekti! Ve o gördüklerine göre hüküm verip, değerlendirme yapmak durumuna gidecektin!

………Öyleyse, âlemlerde mevcut olan şeyler, hakikati ve aslı itibariyle sadece ve sadece mânialardır! Çeşitli ilâhî isimlerin mânialarıdır!

………DÜNYA ÜZERİNDE VE EVRENDE VAROLAN HERŞEY MELEKLERDEN MEYDANA GELMİŞTİR.

………Biz, her hangi bir madde, dediğimiz zaman, bu madde, beş duyu verilerine göre, maddedir!. Yani, “görece madde”dir!.

………Bugün modern bilim tespit etmiştir ki, gerçekte madde diye bir şey yoktur!. Beş duyu dolayısıyla, biz maddenin varolduğuna hüküm veriyoruz.. Oysa gerçekte, evrende var olan her şey, çeşitli dalga boylarındaki mânâlardan ibarettir.

………Her ne kadar 1900`lerin başına kadar koyu bir maddecilik, “madde vardır, ötesi yoktur” görüşü hâkim olsa da; dünya üzerinde, 1910`lardan, 1920`lerden, bilim dünyasında başlayarak günümüze gelen bilim seviyesi artık, madde diye bir şeyin var olmadığını, sadece bizim beş duyumuzun maddeyi bize var gösterdiğini, esasında madde denilen her şeyin atomlardan ve atomların da ışık kuantlarından, çeşitli dalga boylarından var olduğunu gösterdi.

………İşte, “var olan; Dünya üzerinde ve Evrende var olan her şeyin meleklerden meydana gelmesi” demek, bu dalgasal yapı ve atomaltı boyutun, ışınlarından ve kuantsal enerjiden meydana gelmesi demektir.

………“ALLAH İSİMLERİ”NİN MÂNÂLARININ KUVVEDEN FİİLE ÇIKIŞIYLA ÂLEMLERİN YARATILMASI BAŞLAMIŞTIR!

………Peki bu âlemlerdeki seyir nedir?

………Seyir” dediğimiz veyahut da Allah’ın nazarı dediğimiz, Allah’ın bakışı dediğimiz olay nedir?

………Bunu kendinizden anlayabilirsiniz. Sizdeki bakış nedir?… Baktığın zaman karşında bir cisim görüyorsun, bir nesne görüyorsun, bir varlık görüyorsun… Peki, Allah’ın bakışında böyle ayrı ayrı birimsel varlıklar var mı?

………Aynı suali senin açından soralım… Senin yönünden, ayrı ayrı görülen birtakım varlıklar var mı acaba… Göz, beynine birtakım veriler ulaştırıyor; beyne belli bir bioelektrik mesaj ulaşıyor ve beyin tahayyül yoluyla bu nesneyi değerlendiriyor.. Bu mânâyı algılıyor. Algıladığı mânâyı, algılamasına yardımcı olması yönünden de hayal gücüyle belli bir görüntü tahayyül ediyor..

………Gerçekte beyin için görüntü söz konusu mu?..

………Beyin için, algılama, idrak söz konusu! Görüntü, algılamaya yardımcı bir faktör..

………Gerçekte sen görmüyor musun?. Senin bakışından kasıt, basirettir, yani o şeyi idraktir!. O şeyin ne olduğunu anlayabilmektir!. Ne olduğunu, nasıl bir şey olduğunu anlayabilmektir!. Bakmaktan gaye, basiretin mânası itibariyle bir şeyin ne olduğunu anlamaktır. Yani o şeyin varlığının ne olduğunu, nasıl olduğunu, niçin meydana geldiğini bilebilmektir.

………Peki, bu âlemlerin varlığı, gerçek fiili bir varlık mıdır, yoksa var kabul ediş yollu bir varlık mıdır?

………Âlemlerin, her bir âlem içinde meydana gelen varlığın varlığı, bir ilâhi mânâya dayanır, dedik. Bu mânâlarsa kendinde bulduğu mânâlardır! Allah’ın kendinde seyreylediği mânâlardır! O varlığın kendinde bulduğu mânâlar, var kabul etme yollu mânâlar değildir!

………Fakat bu mânaların fiil dediğimiz bir biçimde âşikâre çıkışı, “yaratılma” dediğimiz bir biçimde, çeşitli mânaların bir arada oluşuyla meydana gelen, bir fiili varoluştur ki, bu fiili varoluş ”vehmî” bir kabul ediştir. Fakat bu vehmi var kabul edişte, o terkibin mânası olan varlığa aittir! Dolayısıyla vehim, “kul” ismi anlamında yerini alır..

………İlâhi mânada ise, Allah’ın, Zâtına, sıfatına ve kendi mânalarına nazarı söz konusudur ki, bu nazar, bahsettiğimiz sıfatların ve bu sıfatının vasfının neticesidir!

………Allah için “vehim” tâbirini kullanmak yersiz olur… Allah’ın kendi mânâlarının seyrini anlatma sadedinde geçmişte bu tâbir kullanılmışsa da; bu, konuya yaklaşım sağlayabilmek, adapte olunmasını temin etmek bakımından kullanılmıştır. Yoksa gerçek mânâda, ilahi mânâda, Allah’ın “vehim” yollu kabulü diye bir şey söz konusu olmaz.

………Allah âlemleri, “var kabul etmesiyle” değil, yaratmasıyla oluşturmuştur!

………Çünkü âlemler, isimlerin mânâlarını kendinde bulması hasebiyle, o mânâlardan oluşmuştur! Mânâların âşikâre çıkmasıdır!

………O mânâların kuvveden fiile çıkması, “yaratılma” denen olaydır; “yaratılmanın başlangıcı”dır.

………KÂİNAT, ALLAH’IN “İLİM SIFATI”NIN MÂNÂSIYLA OLUŞMUŞ; DİĞER ESMÂLAR (MÂNÂLAR) DA BUNU PEKİŞTİRMİŞTİR!

………“Allah”ın vasıfları” diye anlatılan Allah’ın İlim sıfatı, Allah’ın kudret sıfatı bizim bugün söylediğimiz “Kozmik Bilinç” adını taktığımız, “Evrensel Bilinç” adını taktığımız şeyden başka bir şey değil… Tâbir değişikliği var.

………Allah’ın ilim sıfatının zuhurudur bu Kâinat!. O ilim sıfatının mânâsıyla oluşmuştur, diğer esmâlar bunu pekiştirmiştir. diye mecâzî anlattığımız olay esasında bugün bilimsel olarak târif ettiğimiz şeyden gayrı bir şey değildir.

………Yani Din ve bilim iki ayrı şeyi anlatmıyor ve incelemiyor!.

………Mevcud tek bir şey var…

………Bu şey geçmişte o günün şartları içinde DİN kavramı kapsamı içinde anlatılmış mecâzî ifadelerle, biz onun anlatığı aynı şeyi bugün gelişen bilim ve teknoloji ile çözüp deşifre edip anlamağa çalışıyoruz; başka isimler veriyoruz… Halbuki ayrı ayrı isimlerle anlatılan, hep aynı Tek yapı!.

………EVREN, TEKİL BİR ENERJİ YUMAĞIDIR

………Evren aslı itibariyle tekil bir enerji yumağıdır!.

………Algılayabildiğimiz sebep-sonuç ilişkisi kadarı ile de bu enerji yumağının özünde “bilinç” diye isimlendirdiğimiz sistematik bir oluşturma(var etme) mekanizmasının var olduğu mutlak gerçektir.

………Buna kimi “doğa kanunu” adını takar kimi de “yaratılış yasaları” veya “Sünnetullah” der…

………Sonuçta hepimiz bu yasalara tâbi ve bu yasaların sonucu olarak var olmuş varlıklarız!

………KÂİNAT, ENERJİNİN YOĞUNLAŞMASIYLA MEYDANA GELMİŞTİR!

………Enerji, bizim 5 duyuyla algılayamayacağımız, ancak şuurumuzla bilincimizle tesbit edebildiğimiz bir cevherdir, “Öz”dür!

………Kâinat” adı altında hangi isimle anarsak analım, tüm varlık enerjinin yoğunlaşmasıyla meydana gelmiştir. Dolayısıyla “o nesnenin neresindedir enerji?” diye bir sual olmaz! Çünkü o nesne, o enerjinin yoğunlaşmış hâlidir.

………EVREN VE İÇİNDE VAROLAN HERŞEY “YOK”TAN VAROLMUŞTUR!

………ALLAH“, ilmindeki sonsuz mânâlar dolayısıyla; bu mânâlara işaret eden Esmâül Hüsnâ denilen isimlerinin anlamlarını-kavramlarını dilediği şekilde terkiplendirerek; sonsuz sınırsız sayıda varlıklar meydana getirmiştir.

………O“nun sonsuz sınırsız sayıda meydana getirdiği bu varlıklar; “O“nun, ilmiyle ve ilminde yarattığı varlıklardır!.

………Dolayısıyla bu yönü itibarıyla, evren ve içinde varolan her birim; mikro planda veya makro planda, mikrokosmozda veya makrokozmozda mevcut olan her birim, “yaratılmıştır!.

………Mikro veya makro planda var olan her birim, “O“nun ilmiyle, “O“nun ilminden, “O“nun varlığıyla meydana gelmiş olması sebebiyle de; o varlıklarda, “O” varlığının dışında birşey asla mevcut değildir!.

………İşte bu son derece önemli iki noktayı hiçbir zaman dikkatimizden kaçırmayacağız.

………Nasıl iki göz bir görürse, işte bu “iki” görüş de “bir“liği meydana getirir. Birisinden gâfil kalırsak farkında olmadan ötekinden de uzak düşeriz.

………Biraz evvel açıkladığımız üzere, kendi yarattıklarından, kendi varettiklerinden hiçbirine benzememe özelliği “ALLAH’ın Ahadiyeti“nin tabii bir sonucudur. Çünkü “O”nun dışında bir varlık asla mevcut olmamıştır!.

………Hattâ bunu ifade sadedinde şu cümle söylenmiştir.

………A`yanı sabite vücûdun kokusunu almamıştır!.”

………Âyanı sabite, bütün bu varolan varlıkların aslı orijini olan ana mânâlardır!.

………İşte bu sebepledir ki, bütün bu evren ve içinde varolan herşey, “yok“tan varolmuştur!. “Yok“tan da ancak “yok” varolur!.

………Yani, bu ifade ile anlatılmak istenen şey, herşeyin Zât-ı ilâhinin ilminde varolmasıdır!

………Bu, yokken varolmuş herşey, sadece ve sadece “ALLAH’ın ilmi” ile ve “Kendisinden” vücud bulmuştur!.

………BİGBANG, ESMÂ DÖNÜŞÜMLERİ NEDENİYLE MEYDANA GELEN OLAYLARDAN BİRİDİR!

………Bigbangle yaratılmış bir evren sözkonusu değildir. Bu evren zamansız olarak yaratılmış ve zamansız devam edecektir.

………Evrenin yaratılmış olduğu Hükmidir. Yaratılışı Zât-ı İlâhiye göredir.

………Esmâsını seyretmeyi dilediği zaman meydana getirmiştir. Evrende esmâ zuhuru dönüşümleri nedeniyle meydana gelen olaylardan biri de Bigbang’dir.

………EVRENİN ALGILADIĞIMIZ BOYUTU GENİŞLİYOR!

………(Soru: Evren devamlı genişliyorsa, Evrenin sonunda yani sınırından sonra ne var?..)

………Evrenin algıladığımız boyutu genişliyor… Ancak kendi öz yapısıyla gerçek evren sonsuz ve sınırsızdır… Ötesi diye bir şey yok!…

………Olay boyutsallık içinde anlaşılmalı… Bigbang algıladığımız boyutla ilgilidir.

………EVREN NİÇİN GENİŞLİYOR?

………Kâinatta geçerli ana kural; “doğar, büyür, ürer, ölür” yani” dönüşür”dür!.

………Bu, her şey için böyledir!. Bunun her şey için böyle olması, varlıkların yokken var olduğunun, belli bir süre genişleyeceğinin-büyüyeceğinin–üreteceğinin ve sonunda da tekrar yok olacağının açık isbatıdır!.

………EVREN, TEK BİR CANLI GİBİDİR SANKİ TÜM BOYUTSALLIKLARIYLA; YA DA EVREN İÇRE EVRENLERİYLE!

………Zerre itibariyle, zerre ve külden söz edilirken; İlm-i ilâhide, hepsi tek bir nefs olarak yer alır. Buna;

………“O (Allah) ki, sizi nefs-i vahide’den/tek bir nefs’den yarattı” (7:189),

………Onların hepsi kıyamet günü O’na ferd olarak gelir” (Meryem:95) ayetleri işaret eder.

………Yani, ilm-i ilâhide “zerreler” yoktur “tek bir yapı” sözkonusudur. Bunun idrak edilmesi herkes için kolay olmayabilir.

………Evren tek bir canlı gibidir sanki tüm boyutsallıklarıyla; ya da evren içre evrenleriyle!!! “Ruh-u Â’zâm” da demişlerdir buna…

………EVRENİ MEYDANA GETİREN BİLİNÇ

………Evreni meydana getiren bilince “İLİM” denir.

………Senin ruhunda belli idrâkları ortaya koyan ALLAH’IN İLMİdir.

………ORİJİNİ İTİBARİYLE KÂİNAT “İLİM”DEN İBARETTİR!

………Evren, gerçeği itibariyle holografik tümel yapıdır. Ancak bu tümel yapı, sonsuz sayıda, bakılınca parçacık özelliği gösteren değişik frekanslı dalgalardan oluşmuştur!

………Her dalgaboyu paketi ancak kendi türünden olan dalgalar tarafından algılanabilmektedir! Böylece de çokluk kavramı ortaya çıkmaktadır.

………Evrendeki holografik bilinç ise, “Allah’ın ilim sıfatı”ndandır; ve holografik esasa göre her zerrede, parçacıkta, dalgada tümüyle mevcuttur!

………Orijini itibariyle kâinat, ilimden ibarettir!

………Gerçekte, görülen hiç bir şey, görüldüğü üzere mevcut olmayıp; evrensel ilim sûretleri ve bu ilim sûretlerini deşifre eden ilmî algılayıcılar mevcuttur!

………EVRENDEKİ HOLOGRAFİK BİLİNÇ, “ALLAH’IN İLİM SIFATI”NDANDIR VE HER ZERREDE-PARÇACIKTA-DALGADA TÜMÜYLE MEVCUTTUR!

………Bohm’a göre bilinç, bölünmezlik ve akışkanlığın en güzel göstergesidir, bu nedenle holografik modele çok uygundur.

………İki veya daha çok kişiler arasındaki açıklanamıyan bağları en iyi holografik model açıklamaktadır.”

………Yani… Evren, gerçeği itibariyle holografik tümel yapıdır. Ancak bu tümel yapı, sonsuz sayıda, bakılınca parçacık özelliği gösteren değişik frekanslı dalgalardan oluşmuştur!… Her dalgaboyu paketi ancak kendi türünden olan dalgalar tarafından algılanabilmektedir!… Böylece de çokluk kavramı ortaya çıkmaktadır.

………Evrendeki holografik bilinç ise, “Allah’ın ilim sıfatı”ndandır; ve holografik esasa göre her zerrede, parçacıkta, dalgada tümüyle mevcuttur!.

………EVREN İÇRE EVRENLER HOLOGRAFİK GERÇEKLİK DOĞRULTUSUNDA HER ZERREDE MEVCUTTUR!

………ALLAH” ismi ile bize bildirilen, eskilerin “evren içre evrenler”, yenilerin “paralel evrenler” dediği tüm yapıları, zamansızlık “AN” boyutunda ilmiyle, ilminden ve ilminde yaratmıştır!

………Tüm evrenler holografik gerçeklik doğrultusunda her bir zerrede mevcuttur!  Rasûlullah aleyhisselâm 1400 küsur yıl önce bu gerçeğe “Zerre küllün aynasıdır! diyerek işaret etmiştir.

………KÂİNAT, ALLAH’IN “İLİM SIFATI”NIN ZUHURUDUR

………Evrenin gerçek boyutlarına, bir açıklamasında “yedi kat semânın her biri bir diğeri içinde çöldeki yüzük gibi kalır” diyerek işaret eden Allah Rasûlü’nün bildirdiği Din’den bîhaber; 1400 küsur yıl öncenin bedevisi bakışıyla, geçen süreç şartlarının getirdiği sınırlı anlayış yorumları ve dahi “ALLAH ismiyle işaret edilen Yüce Zât”ın başlı başına Tek Vücûd -beden anlamında değil– olduğunu; O`nun varlığının dışında ikinci bir varlığın söz konusu olmadığını; O`nun, “Sınırsız-Sonsuz TEK” olduğunu idrâk edebilirsek..

………Ayrıca, O`nun her hangi bir varlıktan meydana gelmemesi; yine sınırsız-sonsuz olması nedeniyle de O`ndan meydana gelmiş olan ikinci bir varlığın da var olmadığını anlayabilirsek; işte bu anlayışlar neticesinde görürüz ki;

………Sınırsız Tek, “İlmi“nde, tüm varlıkları, âlemleri düşünmüş, değerlendirmiş, oluşturmuş ve bunları yok etmiştir.

………Bir diğer ifade ile Sınırsız-Sonsuz TEK;

………“İlminde, âlemleri yok`tan ilmi ve kudretiyle var etmiş ve onlar ismi altında kendi esmâsının tecellilerini ilim boyutunda seyretmiştir”!

………Sınırsız-sonsuz Tek`in ilminde var olan bu mânâ sûretleri, yine kendi varlığı yani isimlerinin özellikleriyle meydana gelmiş; kendi varlığı ile meydana gelen bu sûretler, O`nun “kaza“sının, “hükmü“nün gereğini ortaya koymuşlar; ortaya konan bu mânâları seyreden yine Kendisi olmuştur.

………Tüm varlık, ilim`de mevcut olan bir varlık!

………Kâinat, ilim`de var olan bir kâinat!

………Dolayısıyla, Allah varlığı dışında ya da içinde ikinci bir varlık, vücud, evren, mevcut değil!

………Buna dair çok basit bir misâl vermek gerekirse şunu söyleyebiliriz:

………Siz, oturduğunuz yerde, düşüncenizde bir dünya hayâl ediyorsunuz… Düşüncenizde var ettiğiniz, hayâl ettiğiniz bu dünya üzerinde de çeşitli özelliklere sahip insanlar oluşturuyorsunuz… Bu, oluşturduğunuz insanlar ve varlıklar sizin ilminizde, hayâlinizde mevcuttur ve yoktan var olmuştur. Eğer “var” kabul edilirlerse, onlar yalnızca sizin varlığınızla mevcuttur; ve neticede de “yok”turlar!

………İşte, tüm “evren”ler ve onların içindeki tüm boyutlar, katmanlar ve tüm varlıklar, böylesine, İlm-i ilâhi`de var edilmiş, O`nun varlığı ile kâim olan, gerçekte “yok”tan varolup “el an yok olan” varlıklardır!

………Bu hususu eğer anlayıp, idrâk edip, hissedebilirsek görürüz ki;

………Yüce Zât, hangi mânâlara uygun sûretlerin olmasını “MÜRÎD” isminin işaret ettiği şekilde “irade” etmişse, o şekilde onları “oldurmuş“tur! O, onları “yok”tan “var” etmiş; onların üzerinde irade ettiği şekilde tasarruf etmiş; ve onlara ne görev vermişse, hepsi de “isteyerek” O`na icâbet etmiştir!

………SONSUZ ENERJİ DENİZİ, KUANTLARDAN KİŞİNİN BEYNİNE KADAR HERŞEYİN ASLIDIR VE BUNUN GERİSİNDE DE VAROLUŞUN SONSUZ BASAMAKLARI MEVCUTTUR!

………Bugünkü fizik anlayışımıza göre, evrenin her bölgesi, değişik dalga boylarının meydana getirdiği, farklı boyutlarda oluşmuştur. Her dalganın da bir enerjisi vardır.

………Fizikçiler, bir dalganın sahip olacağı minumum enerjiyi hesapladıklarında, “uzaydaki, bir cm3`lük boşluk, evrendeki bilinen tüm maddenin enerjisinden daha çok enerjiye sahiptir” sonucuna varmışlardır.

………Bazı fizikçilerin, bu hesapta bir yanlışlık olması gerektiği savına karşın; Bohm, bunun, gizli iradenin çok büyük ve saklı doğası hakkında küçük bir fikir verdiğini söyler. Bu fizikçileri de, okyanusta, yüzdüğü denizin farkında olmadan, içindeki maddelerle ilgilenen balıklara benzetir.

………Bohm, bu sonsuz enerji denizindeki, uzay-madde ilişkisini şu benzetme ile anlatır:

………Mutlak sıfır derecesinde soğutulmuş bir kristal, elektronlarının hiç dağılmadan içinden geçmesine izin verir. Isı biraz arttırılırsa, kristaldeki çeşitli çatlaklar, elektron dağılımına neden olur.

………Burada eğer elektron gözüyle bakarsak, bu çatlaklar, sonsuzluk denizinde yüzen maddeler olarak görünür. Oysa her ikisi de aynı yapının “DERİNDEKİ KRİSTALİN” farklı görüntüleridir.

………Bohm, aynı şeyin bizim, mevcut boyutumuzda da geçerli olduğunu söyler… Yani, uzay boş değil, doludur!. Ve biz dâhil, tüm mevcûdatın mekânıdır!

………Görünen muazzam, maddesel yapısına rağmen evren, kendi kendine mevcut değildir!. Ancak, çok uzak ve güçlü bir vasînin üvey evlâdıdır! Daha da kötüsü, bu vasînin önemli bir uğraşı da değil, geçici bir gölgesidir.

………Sonsuz enerji denizi, gizli iradenin tek yönü değildir. Çünkü gizli irade, atomaltı parçalardan, maddenin her şekline, enerjiye, hayata ve bilince, kuantlardan kişinin beynine kadar herşeyin aslıdır.

………Bohm’a göre bu, herşeyin sonu da değildir, belki de gerisinde hayâl bile edemeyeceğimiz başka düzenleyici katlar vardır. Yani varoluşun sonsuz basamakları.

………Fizikçiler, uzayın, ışık ve birbirini kesen-içiçe geçen bir sürü elektromanyetik dalgalarla dolu olduğunu kabul etmektedirler. Daha önce de gördüğümüz gibi parçacıklar, aynı zamanda dalgalardır.

………Bu da gördüğümüz her fiziki objenin ve herşeyin gerçekte girişim örnekleri olduğunu ispatlamaktadır. Bir gerçek ki, bu ifadeler tartışmasız holografik yapıyı anlatmaktadır.

………Bir başka tespit de 1982 de fizikçi Alain Aspect tarafından yapılan deney sonucu elde edildi. Kalsiyum atomları lazerle ısıtılarak ikiz fotonlar elde edildi ve bu fotonların 6.5 metrelik bir boru içinde zıt yöne doğru hareket etmeleri ve özel filitrelerden geçerek iki polarizasyon analizörüne yönlendirilmesi sağlandı. Her filitrenin, bir analizörden diğerine yön değiştirtmesi, saniyenin on milyonda biri kadar süre aldı. Işığın, iki foton dizisini ayıran 13 m’lik boruyu geçmesi ise, saniyenin 30 milyonda biri kadar süre aldı. Buradan da fotonların, bilinen herhangi bir fiziksel yöntemle haberleşemeyeceği anlaşıldı.

………Aspect, kuantum teorisinin de önerdiği gibi, her fotonun ikiziyle aynı polarizasyon açısını bildiğini buldu. Buradan çıkan iki sonuçtan biri Einstein’ın aksine, ışık hızından daha hızlı bir sürat olabileceği idi ki bunu kabul etmek zordu. İkincisi ise, yersiz olarak iki fotonun iletişimde bulunduğu idi.

………İngliz fizikçi Paul Davis’e göre parçacıklar devamlı olarak birbirlerine geçme ve ayrılma durumlarında olduklarına göre, kuantum teorisinin yersizlik görüşü, doğanın genel özelliği idi. Bu bilgiler de Bohm’a büyük destek sağladı.

………Bu günkü fizik anlayışımıza göre, evrenin her bölgesi, değişik dalga boylarının meydana getirdiği, farklı boyutlarda oluşmuştur. Her dalganın da bir enerjisi vardır.

………KÂİNAT, “İNSAN”IN SAYISIZ VASIF VE ÖZELLİKLERİNİN ORTAYA ÇIKMASI İÇİN MEYDANA GETİRİLMİŞ YAPIDIR!

………“İNSANI meydana getirdim beni hâmil olması için… Ve kâinatı da, İNSANI hâmil olması için meydana getirdim!”

………“Beni hâmil olması” beyânından murad, maddi ya da fiziki taşıma değildir elbette ki. “Varlığında barındıran” anlamında.

………Ancak unutmayalım ki, bir insan var, bir de ondan ayrı bir mekânda veya boyutta mevcut Tanrı var da; birincisi ikincisini bünyesinde barındırıyor, değil!

………Bir fiilin, o fiilli oluşturan mânâyı hâmil olması gibi bir taşımadır burada kastedilen mânâ. Yani, mânâ fiilin içinde nasıl mevcut ise, İNSAN’ın da rabbini hâmil olması öylecedir.

………Yoksa, olayı mekân ve madde boyutları içinde anlamak son derece ilkel ve yetersiz bir düşünce şekildir. İnsanın, ilâhî isimlerin zuhûr mahalli olması, yukarıdaki şekilde ifade edilmiştir, mecâzî bir anlatım ile.

………Veya şöyle de bunu ifade edebiliriz;

………İnsanı meydana getirdim beni taşıyan olması için. Yani, benim vasıflarımla meydana getirdim insanı ki, benim isimlerimin mânâlarını taşıyıp onları zâhire çıkartması için. Ve tüm boyutlarıyla evreni de insanı taşıması için meydana getirdi!

………Günümüzde Kozmik Bilinç diye tanımlanan İNSAN-I KÂMİL’in tüm özelliklerinin, her an değişik bir şekilde ortaya çıkışıyla, varlığını devam ettiren kâinat dahi, bu özelliğiyle İNSANI taşıyan olarak mevcuttur!

………İnsan-ı Kâmil‘in sahip olduğu özelliklerin ve mânâların kuvveden fiile dönüş mahalli olan kâinat, bu yönüyle elbette ki, insanı taşımak üzere meydana getirilmiş olarak târif edilmiştir.

………Bunu daha değişik bir ifade ile şöyle de dile getirebiliriz.

………İNSAN’ın sayısız vasıf ve özelliklerinin ortaya çıkması için meydana getirilmiş yapıdır kâinat. Sanki bedenin kendisi kâinattır, özü ruhu da İNSAN-I KÂMİL ya da bugünün deyimiyle Kozmik Bilinç!

………ORİJİNİ İTİBARİYLE KÂİNAT “İLİM”DEN İBARETTİR!

………Evren, gerçeği itibariyle holografik tümel yapıdır. Ancak bu tümel yapı, sonsuz sayıda, bakılınca parçacık özelliği gösteren değişik frekanslı dalgalardan oluşmuştur!

………Her dalgaboyu paketi ancak kendi türünden olan dalgalar tarafından algılanabilmektedir! Böylece de çokluk kavramı ortaya çıkmaktadır.

………Evrendeki holografik bilinç ise, “Allah’ın ilim sıfatı”ndandır ve holografik esasa göre her zerrede, parçacıkta, dalgada tümüyle mevcuttur!

………Orijini itibariyle kâinat, ilimden ibarettir!

………Gerçekte, görülen hiç bir şey, görüldüğü üzere mevcut olmayıp; evrensel ilim sûretleri ve bu ilim sûretlerini deşifre eden ilmî algılayıcılar mevcuttur!

………EVRENDEKİ HOLOGRAFİK BİLİNÇ, “ALLAH’IN İLİM SIFATI”NDANDIR VE HER ZERREDE-PARÇACIKTA-DALGADA TÜMÜYLE MEVCUTTUR!

………Bohm’a göre bilinç, bölünmezlik ve akışkanlığın en güzel göstergesidir, bu nedenle holografik modele çok uygundur.

………İki veya daha çok kişiler arasındaki açıklanamıyan bağları en iyi holografik model açıklamaktadır.

………Yani…

………Evren, gerçeği itibariyle holografik tümel yapıdır. Ancak bu tümel yapı, sonsuz sayıda, bakılınca parçacık özelliği gösteren değişik frekanslı dalgalardan oluşmuştur! Her dalgaboyu paketi ancak kendi türünden olan dalgalar tarafından algılanabilmektedir! Böylece de çokluk kavramı ortaya çıkmaktadır.

………Evrendeki holografik bilinç ise, “Allah’ın ilim sıfatı”ndandır ve holografik esasa göre her zerrede, parçacıkta, dalgada tümüyle mevcuttur!

………EVREN, TEKİL BİR ENERJİ YUMAĞIDIR.

………Evren aslı itibariyle tekil bir enerji yumağıdır!

………Algılayabildiğimiz sebep-sonuç ilişkisi kadarı ile de bu enerji yumağının özünde “bilinç” diye isimlendirdiğimiz sistematik bir oluşturma(var etme) mekanizmasının var olduğu mutlak gerçektir.

………Buna kimi “doğa kanunu” adını takar kimi de “yaratılış yasaları” veya “Sünnetullah” der.

………Sonuçta hepimiz bu yasalara tâbi ve bu yasaların sonucu olarak varolmuş varlıklarız!

………KÂİNAT, ENERJİNİN YOĞUNLAŞMASIYLA MEYDANA GELMİŞTİR!

………Enerji, bizim 5 duyuyla algılayamayacağımız, ancak şuurumuzla bilincimizle tesbit edebildiğimiz bir cevherdir, “Öz”dür!

………Kâinat” adı altında hangi isimle anarsak analım, tüm varlık enerjinin yoğunlaşmasıyla meydana gelmiştir. Dolayısıyla “o nesnenin neresindedir enerji?” diye bir sual olmaz! Çünkü o nesne, o enerjinin yoğunlaşmış hâlidir.

………ALLAH’IN YARATTIKLARININ TAMAMI, MELEKLER VE MELEKLERİN VARLIĞINDAN OLUŞMUŞ VARLIKLARDIR!

………Meleklere iman niçin önemlidir ve imanın şartları arasına girmiştir?

………Allah’a imanı anladık. Rasûle imanı anladık. Zarùri! Kur’ân şart, hükümleri ulaştırıyor!

………Peki, hayatımızda hiç melek görüyor muyuz?

………Hayır!

………Görmek mümkün mü? Bizimle konuşuyor mu, bir ilintisi var mı?

………Hayır!

………Peki, meleği bilsek n’olur, bilmesek n’olur? Kabul etsek ne kazanırız, kabul etmesek ne kaybederiz? Yani, meleği bilmek niçin önemli ve o derece önemli ki, imanın şartları arasına girmiş! Âmentü’ye yerleşmiş! Âmentü’nün esaslarından olarak bildirilmiş!

………Âmentü billâhi ve melâiketihi” diyorsunuz.

………Dikkat edin.”Ve kütübihi ve resùlihi”, daha sonra geliyor. Allah’tan sonra iman sırasında “meleklere iman” çok önemli.

………Niye?

………Allah’ın hükümlerinin bize ulaşmasında en başta gelen aracı kat, “melekler”!

………Sistemin işleyişinde ana mekanizma ,”melekler”!

………Allah’ın esmâsının açığa çıkmasında ilk merhale,”melekler”!

………Allah’ın esmâsını bizim anlamamıza vesile olan aracı kat, “melekler”!

………Üzerinde “DİN” dendiği zaman en az düşündüğümüz-en az ilgi duyduğumuz konu, yine ,”melekler”!

………Hâlbuki Allah’ın yarattıklarının tamamı, (azı-birazı-biraz çoğu- biraz çoğu nun daha çoğu demiyorum!) Allah’ın yarattıklarının tamamı, melekler ve meleklerin varlığından oluşmuş varlıklardır!

………Gözünüzün gördüğü-kulağınızın işittiği-5 duyu dediğimiz duyularınızın algıladığı ve 5 duyu ötesinde, belki 5 bin duyunun varolduğu beyninizin tüm  algıladığı  her şey, esasında meleklerdir.

………Atomüstü boyutun tüm birimlerinin gerçekte “melek” diye anlatılmak istenen “boyut varlıkları” olduğunu farkedeceksiniz.

………İnsanın veya daha geniş kapsamlı anlatımıyla varlıkta var olan herşeyin kökeni Dinde “Meleki yapı” olarak isimlendirilmiştir.

………EVRENDE SAYISIZ BOYUTLAR VE O BOYUTLARA AİT SAYISIZ DEĞERLER VE O DEĞERLERLE KENDİNE ÖZGÜ CANLILIK SAHİBİ SAYISIZ TÜRLER MEVCUTTUR!

………Evrenin, sonsuz dalgaboyundan meydana gelen, bilemediğimiz sayıdaki boyutta olan gerçek yapısına karşın; insanın, sadece kesitsel algılama araçlarıyla(beşduyu) değerlendirme yapmak zorunda olması nedeniyle; gerçekte, asla “Evren“den sözedilemiyeceği; ancak “İnsanın evreni”nden bahsedilebileceği, kesinlik kazanmıştır!

………İşte acı ama kesin olan bu gerçek karşısında, insan için geriye ne kalıyor?

………Beşduyu sınırlarıyla kayıtlı insan beyinlerinin, bilimsel veriler ve bulgular eşliğinde, yeni düşünce sistemleri ile çevresini ve içinde yaşadığı boyutun gerçeklerini doğruya en yakın biçimde tesbit edebilmek

………İşte sorunumuz burada başlıyor.

………Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, beşduyunun kendisine ulaştırdıklarıyla değerlendirme yapmak mecburiyetiyle yüzyüze olan beyin, günümüzde şu gerçeği tesbit etmektedir.

………Algılanan boyutların ötesinde, sayısız boyutlar ve o boyutlara ait sayısız değerler ve o değerlerle, kendine özgü canlılık sahibi sayısız türler mevcuttur! Öyle ise biz, bilimsel verilerin doğrultusunda düşünürsek, göreceğiz ki, bizim madde boyutumuzun dışında; kendi madde boyutlarında, fakat bize GÖRE ışınsal yapılı canlılar ortamı hadsiz hesapsızdır.

………KÂİNATIN BOYUTSAL OLARAK SONU YOKTUR! KÂİNATIN SONLULUĞU, HÜKMÎ BİR SONLULUKTUR!

………İlâhi isimlerin mânâlarına ne bir son bir vardır, ne de kâinata bir son vardır!

………Kâinatın sonluluğu, hükmi bir sonluluktur!. Ancak, fiiliyatı itibariyle de sonsuzdur!

………Sonsuz olması ilâhi isimlerin mânâlarına dayanması itibariyledir ki bu mânâlar da sonsuzdur!

………Bu kâinat içinde meydana gelen her bir fiil, bir mânânın fiile dönüşmesinden başka bir şey değildir.

………EVREN, ALLAH’IN DİLEDİĞİ TÜM MÂNÂLARI ÂŞİKÂRE ÇIKARTABİLECEK İSTİDAT VE KÂBİLİYETTEDİR!

………Allah” isminin bütün mânâlarının “İnsan“da zuhûrundan birinci mânâ, Evrende ilâhî isimlerin zuhûrudur.

………Evren, varoluş kâbiliyet ve istidat itibariyle Allah’ın dilediği, takdir ettiği bütün mânâları âşikâra çıkartabilecek durumdadır. Daha önce yaşamışlar bu durumu; Allah, ilmine ayna olmak üzere “İnsan-ı Kâmil“i yaratmıştır; diye târif etmişlerdir.

………Dolayısıyla, İnsan-ı Kâmil, “Allah“ın tüm isimlerinin bizâtihi zuhur mahallidir ki, bu yüzden de, onun dışında hiç bir zuhur mahalli mevcut olamaz.

………Bu itibarla, evrende algıladığımız her oluş ve onun taşıdığı anlam bir ilâhî ismin ya da isimler bileşiminin ortaya çıkışından başka bir şey değildir.

………EVREN, HER AN YENİ OLMAK ÜZERE SAYISIZ ÖZELLİKLERİNİ ORTAYA KOYAR!

………Evet, evren adını verdiğimiz, gerçekte Tek tümel yapı, kendi programı içinde her an yeni olmak üzere sayısız özelliklerini ortaya koymaktadır. İşte, evrenin bu ışınsal ana yapısı; bizim kendimizi madde zan edişimize ve madde dünyamıza nisbetle, “HAYÂL” olarak nitelendirilmiştir.

………Nitekim madde âleminin, gerçekte, bir “sanış” olduğunu ve gerçek yapının, “ışınsal yapıdan başka bir şey olmadığını” açıklayan Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhivesellem) madde yapının ve yaşantının bir “RÜYA” hükmünde olduğunu vurgulayarak şöyle demiştir:

………“İnsanlar uykudadır; ölünce uyanırlar!”

………EVREN, ALLAH’IN DİLEDİĞİ TÜM MÂNÂLARI ÂŞİKÂRE ÇIKARTABİLECEK İSTİDAT VE KÂBİLİYETTEDİR!

………Allah” isminin bütün mânâlarının “İnsan“da zuhûrundan birinci mânâ, Evrende ilâhî isimlerin zuhûrudur.

………Evren, varoluş kâbiliyet ve istidat itibariyle Allah’ın dilediği, takdir ettiği bütün mânâları âşikâra çıkartabilecek durumdadır. Daha önce yaşamışlar bu durumu; Allah, ilmine ayna olmak üzere “İnsan-ı Kâmil“i yaratmıştır; diye târif etmişlerdir.

………Dolayısıyla, İnsan-ı Kâmil, “Allah“ın tüm isimlerinin bizâtihi zuhur mahallidir ki, bu yüzden de, onun dışında hiç bir zuhur mahalli mevcut olamaz.

………Bu itibarla, evrende algıladığımız her oluş ve onun taşıdığı anlam bir ilâhî ismin ya da isimler bileşiminin ortaya çıkışından başka bir şey değildir.

………KÂİNAT İÇİNDE VAROLAN HER BİR VARLIK İLÂHİ İSİMLERİN MÂNÂLARININ FİİLE DÖNÜŞMESİDİR!

………Bu kâinat içinde meydana gelen her bir fiil, bir mânânın fiile dönüşmesinden başka bir şey değildir… Öyle ise bu âlem içinde, bu kâinat içinde varolan her bir varlık ilâhi isimlerin mânâlarının fiile dönüşmesiyse; Allah’ın varlığının Zât’ı ve sıfatı itibariyle fiilde aşikâr olabileceği en şerefli mahal olmuştur!

………KÂİNATTA VAROLAN HERŞEY, O “RUH” ADLI MELEĞİN GÜCÜNDEN, “O”NUN İLMİYLE MEYDANA GELMİŞTİR!

………ALLAH evvelâ aklımı yarattı. ALLAH evvelâ nûrumu yarattı!.”

………Diye Hz. Rasûlullah’ın açıklamasında yer alan “akıl” ve “nur“, işte bu “Ruh” adlı Melek, yani, “RUHU ÂZAM“dır.

………Yani, bölünmesi parçalanması söz konusu olmayan, mânâda beliren ilk tekillik, birimlik kavramıyla mevcut olandır.

………Soyutun somuta dönüşmesi sınırında oluşan varlıktır. Elbette burada, beş duyuya göre somutluktan sözetmiyoruz!

………Yani, “ilmi ilâhi“de ilk mânâ sûretinin belirmesidir. Arş ve bunun altındaki oluşan ilk melektir.

………Bu Melek`ten katman katman, boyut boyut diğer melekler meydana gelmiş; ayrıca her bir boyutun da kendine has melekleri oluşmuştur.

………Melekler, nur yapılıdır. Bunu bugünkü dille ifade etmek gerekirse, enerji kökenlidir diyebiliriz.

………Herşey enerjiden meydana gelmiştir” dendiği zaman, burada bahsedilen enerjidir.

………Yalnız bir yanlış anlamayı ortadan kaldıralım.

………Enerji”, “ALLAH“‘ın “kudret” vasfının kuvveden fiile çıkması hâlindeki adıdır. Yani “NUR“‘dur. “Nur” diye bahsedilen şey, bir tür “salt enerji“dir.

………Bu bilinçli enerji (kudret), “Kozmik Bilinç”, evrende var olan herşeyi kendisinden meydana getirmiştir.

………Bir diğer ifade ile bu kâinatta var olan herşey, O “RUH” adlı Meleğin gücünden, “O“nun ilmiyle meydana gelmiştir!

………Eğer varlıktaki nesnelerin, yani kesitsel algılama araçları ile algılayabildiğimiz veya algılayamadığımız; tesbit edemediğimiz ama akıl yollu varlığını kabul ettiğimiz bütün varlıklar, gerçekte hep meleklerin varlığından ibarettir.

………Çünkü evrende var olan her şey “enerji“den meydana gelmiştir. Yani, “nur“dan meydana gelmiştir. Meleklerin varlığı da “nur“dur; dolayısıyle, meleklerden meydana gelmemiş hiç bir şey yoktur!

………İnsan” denilen varlığın aslı, orijini de melektir!

………Maddenin aslı da melektir!

………Çünkü melekler, her şeyin varlığını oluşturan “ALLAH” isimlerinin anlamlarının, soyut boyuttan somutluk ortamına geçişinde yer alan ilk bilinçli, kaynak varlıklardır!

………Bu yüzden, melek, kişinin kendi özünü, hakikatını, aslını, orijinini tanımada çok önemli bir boyut ve önemli bir katmandır!

………İşte “Melekût Âlemi” diye anlatılan, sayısız mânâlar ihtiva eden mikrodalga kökenli kozmik âlem de; “Ceberût Âlemi” diye anlatılan da, o sayısız mânâları hâvi TEK bir KOZMİK BİLİNÇ’TİR!.

………KÂİNAT TEK BİR ZAMAN BOYUTUNDAN İBARETTİR!

………Bir hadis-i kudsi ’de Allahû Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu naklediyor Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem:

………“-İnsanoğlu bana eziyet eder! Ey kahpe dehr (zaman), der. Kimse, Ey kahpe DEHR, demesin. Şüphesiz ki BEN DEHR’im!. Geceyi gündüze çevirenim”.

………DEHR, “an” kelimesinin karşılığıdır. Ancak burada, “an”ı şartlanma yollu kabullendiğimiz izâfi, yâni nesneye göre “zaman” olarak anlamamak gerekir.

………Bize göre, dünyanın kendi çevresindeki bir dönüşü bir günü, 365 dönüşü bir seneyi, 365×100 dönüşü de yüzyılı, “asr”ı oluşturur. Bunlar insanın hükümlerine göre kabullenilmiş, “göresel-izâfî zaman”dır.

………Gerçekte ise ZAMAN “tek”tir. Ezel-ebed tümüyle Allah katında tek bir “an”, “DEHR” kelimesiyle ifade bulmuştur.

………Göresel zaman, yâni, izâfî zaman, bizim “vehim” yollu var kabûllendiğimiz bir ölçüdür. Bu süreç ise, içinde yaşadığımız ortama, hıza, bir diğer ifade ile boyuta göre değişir.

………Madde boyutundan yola çıkıp, salt şuur boyutuna doğru ilerledikçe izâfî zaman birimi de sürekli olarak değişir ve kapsamı genişler.

………Esasen DEHR kelimesiyle anlatılmak istenen boyut, tüm varlığın kendisinden oluştuğu bir tür evrensel enerjidir, (kudret sıfatıdır) eğer tâbiri câiz ise.

………Normal günlük zaman birimiyle şartlanmış ve kayıtlanmış beyinlerin bu zaman birimini anlaması elbette ki imkânsızdır!

………İşte bu gerçek dolayısıyladır ki, Kur’ân-ı Kerîm’de ileriye dönük olarak gerçekleşeceği bildirilen pek çok olay olmuş-bitmiş şeyler olarak “geçmiş” zaman ifadesiyle anlatılmıştır.

………Zirâ, Ezel-Ebed esasen tek bir varlık olması itibariyle, ilâhî bakış boyutunda; ya da eski ifade tarzı ile “İlm-i ilâhî” de, tek bir bakıştır!

………Ehli hakikatın tasavvufta bildirmiş olduğu şu sır da buradan kaynaklanmaktadır:

………Esasen tecellî tek bir tecellîdir! “Tecellî-i Vâhid”dir! İkinci bir tecellî olmamıştır! Görülen, yaşanan, hissedilen, idrâk edilen, tahayyül ve tefekkür edilen her şey bu Tecellî-i Vâhid’in tafsilinden ibarettir!

………İşte bu anlatılan husus tasavvufta “Ân-ı dâim” tâbiri ile dile getirilmeye çalışılmıştır.

………Aslında işin orijinine ulaşabilen “Zâtiyyûn” için bu “an-ı dâim” dahi bir “ân-ı muhayyel” diye izaha çalışabileceğimiz, “İlm-i Allah”tan başka bir şey değildir.

………Ve varlığın tümü, Allah katında bir ilmî hükümden başka bir şey değildir!. Yâni, o boyut itibariyle âlemin bir varlığı söz konusu değildir!.

………Bu sebepledir ki, bu hakîkata işaret etmek isteyen ehlullah, “Âlemler tümüyle hayâlden başka bir şey değildir!.” demişlerdir.

………Bunu kavrayabilmek, tamamıyla bir “zevk” işidir. Yâni sezgi yoluyla, bu gerçeği algılayıp, bunu yaşayabilme işidir. Bu dahi ancak “İLM-İ LEDÜN” denilen ilâhî bir ilim türünün kişide izhârı ile mümkündür.

………Demek ki…

………Gerçekliği itibariyle, Kâinat tek bir zaman boyutundan ibarettir… Algılayabilene!

………Bu zaman boyutu içinde, hükmü ilâhî ile sayısız boyut yoğunlaşmaları gerçekleşmiş algılayıcısına göre ve bundan da sayısız isimlerle anılan varlıklar meydana gelmiştir.

………Bu noktada, çok büyük bir yanılgıyı da bu kitapta yazmış olmak için, ifadeye çalışalım.

………Âlemde mevcût varlıkları tümünün, ilmî ilâhî de mevcût bulunması hükmünün, yanlış anlaşılması dolayısıyla, şu yanlış kanâate varılmıştır: İlim mâlûma tâbidir!.

………Yâni, bilinen tüm varlıklar, ezelde, ilmi ilâhide mevcut olduğu için, Allah onların neler yapabilme kabiliyet ve kapasitesinde olduğunu biliyordu; ve bu yüzden de onların kaderlerini, bu istidat ve kabiliyetlerine göre yazdı!.

………Bu aslında, “Allah yaratıklarına zulmetmiyor, onların ilmi ezelîde görülen durumlarına göre verilen bir hükümdür. Dolayısıyla da Allah kimseyi zorla cehenneme atıp zulmetmiyor”, diyebilmek için icat edilmiştir.

………Bir hadîs-i şerîfte Rasûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

………-Allah var idi. Ve onunla beraber hiçbir şey yok idi!

………Bu açıklaması Hazreti Ali’ye ulaştığı zaman, o da bu ifâdeye şu şekilde bir açıklık getirmiştir:

………“An”, o “ân”dır!. (El ân kemâ kân!)

………Evet, “ân” Rasûlullah aleyhisselâtu vessellâmın bahsetmiş olduğu o “ân”dır!. Yâni, tüm varlık O tek “ân” içinde yerleşiktir!. Tecellî, tek bir tecellîden ibarettir!.

………Ve… İlm-i ilâhî’de mevcût olan, sayısız isimlerle isimlendirilmiş bütün varlıklar ilim yolu ile, “kendini seyretme” gâyesine mâtuf olarak “yoktan varedilmiş” yâni, “yaradılmış” varlıklardır!.

………Hayy” vasfıyla kastedilen mânâda hayat sıfatı sahibi varlık, “ilim” sıfatıyla kendinde seyretmek istediği mânâları o mânâlara uygun sûretler ile müşahedeyi “MÜRÎD” ismince irade etmiş; “Kudret” sıfatıyla onlara birimsel görüntüler ve izhar etmek istediği mânâlara uygun “akıl” hibe etmiş; kendi ilminden varetmesi dolayısı ile onlara ve onlardan her an bir bakış açısı oluşturmuş böylece “SEMΔ ve “BASÎR” isimlerinin mânâları ortaya çıkmış; birimsellikleri daha önce “kelâm” vasfından “kelime”ler şeklinde oluşmuş; ve nihâyet “tekvin” vasfıyla da ef’âl âleminde yaşam oluşmuştur.

………Buna rağmen. “Allah” ismiyle işaret edilen indinde…

………“An” tek bir ândır , DEHR’dir!. Her şey, bu boyut itibariyle olup bitmiştir!. Gerisi ise, suya atılan bir taşın etrafında oluşan küre halkalar gibi sayısız boyutlardaki oluşlardan başka bir şey değildir.

………Bir boyutta yaşanmakta olan, bir önceki boyutta yaşanmış olaydan başka bir şey değildir!.

………Beynin üst düzeylerdeki çalışma kapasitesine ulaşması sonucu yapabildiği “Şuur sıçramaları” ise, o birimin bir üst boyuttaki yaşama ve gerçeklere erişebilmesi anlamını doğurur.

………Hakikat ehli olan “tahkik ehli” zevât, bu “şuur sıçramaları” ile bir üst boyutlara intikal ederek; içinde bulunduğu boyutta oluşagelen şeylerin, nasıl, neden ve hangi gayeye dönük olarak gerçekleştiğini lütfû ilâhi yollu seyredebilir.

………“MEKÂN”, HARİÇTE MEVCUT OLAN BİRŞEY DEĞİLDİR!

………Einstein ilk olarak uzay ve zamanla ilgili düşüncelerimizin yanlışlığını ortaya koydu…

………Mekânın, maddi şeylerin olanaklar içindeki tertibine verilen bir addan başka bir şey olmadığını anlatırken; zamanın da, dışarıda değil bizim kendi zihnimizde yaşayan bir şey olduğunu; olayların birbiri ardınca dizilişinden başka bir şey olmadığını söylüyordu…

………Einstein bunları daha açık bir şekilde de şöyle izaha çalışıyordu:

………“Mekân dediğimiz şey, hariçte mevcut olan bir şey değildir… Bizim, mekânda idrak ettiğimiz şeyler, aslında mevcudatın öz yapısından dış yapısına, yahut da, dış yapısından öz yapısına doğru bir dizilme içinde bir bütündür; ve zaman dahi bu diziliş içinde yer alan, birini ötekine göre kıyaslama metodundan başka birşey değildir…”

………İşte bilimin bu şekilde yepyeni bir gelişme hızına kavuştuğu sırada, 1915’de evrenin de – daha doğrusu evrende madde olarak tespit edilmiş bulunan şeylerin – tek bir asıldan meydana gelmiş olduğu, Langevin tarafından ispat edilmişti…

………Ki bu da, gene Einstein’in nazariyesi sayesinde ortaya çıkıyordu…

………EVRENDE MEKÂNI OLAN BİR TANRI YOKTUR!

………BOHM’un, KUANTUM açıklamasında yeni boyut dediği ve “KUANTUM POTANSİYELİ” diye adlandırdığı bu görüşe göre;

………Atomaltı parçacıklarda sâbit bir yer söz konusu olmadığından, uzayda heryer eşittir.. Bu özelliğe mekânsızlık diyoruz. Bütün atomaltı parçacıklar birbiri ile ilişkili ve iletişimlidir.

………Holografik özelliğinden dolayı da küçük bir parçanın tümdeki bilgiyi taşıması, bilginin de mekân kavramı sözkonusu olmaksızın tümde eşit olarak dağıldığını göstermektedir.

………Bütün bunların sonucunda ortaya çıkan gerçek, evrende mekânı olan herhangi bir yerdeki bir TANRININ varlığından söz edilemeyeceğidir.

………BİZ İNSANLIK, EVRENDEKİ SAYISIZ BOYUTLARDAKİ SAYISIZ KATMANLARDAN YALNIZCA BİRİNİ OLUŞTURUYORUZ

………Tümel yapıda, çok çeşitli titreşimlerin oluşturduğu çok farklı bilinçli birimler ve katmanlar mevcuttur. Biz insanlık, mevcut olan sayısız boyutlardaki sayısız katmanlardan yalnızca birini oluşturuyoruz.

………EVREN, HER AN YENİ OLMAK ÜZERE SAYISIZ ÖZELLİKLERİNİ ORTAYA KOYAR!

………Evet, evren adını verdiğimiz, gerçekte Tek tümel yapı, kendi programı içinde her an yeni olmak üzere sayısız özelliklerini ortaya koymaktadır. İşte, evrenin bu ışınsal ana yapısı; bizim kendimizi madde zan edişimize ve madde dünyamıza nisbetle, “HAYÂL” olarak nitelendirilmiştir.

………Nitekim madde âleminin, gerçekte, bir “sanış” olduğunu ve gerçek yapının, “ışınsal yapıdan başka bir şey olmadığını” açıklayan Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhivesellem) madde yapının ve yaşantının bir “RÜYA” hükmünde olduğunu vurgulayarak şöyle demiştir:

………“İnsanlar uykudadır; ölünce uyanırlar!”

………SAYISIZ EVRENLERİN İÇİNDE YER ALDIĞI AÇININ YARATILDIĞI TEK AN… DEHR!

………Realite!…

………Dünya…

………“Dünya” adını taktığımız uydunun tâbi olduğu, kendinden 1.333.000 defa daha büyük olan Güneş!…

………Güneş türünden, 400 milyar yıldızdan oluşan bir galaksi…

………Bu galaksi gibi milyarlarla galaksiyi barındıran, varlığını algıladığımız evren!

………Algılama boyutumuza GÖRE, bize hitap eden bu evren gibi, sayısız algılama boyutlarına hitap eden, evren içre nîce evrenler!

……...Nihâyet, bu sayısız boyut algılayıcılarının algıladığı sayısız evrenlerin içinde yer aldığı açının yaratıldığı TEK NOKTA, TEK AN… DEHR!

………İndinde, sayısız “an”lar ve “nokta”lar; ve o “nokta”lardan meydana gelen açılar içinde sayısız evren içre evrenler yaratan varlığa işaret amacıyla kullanılan “ALLAHismi!

………EVREN BOYUTUNDA “GÜN”

………Ölümü tadışla birlikte bildiğimiz tüm zaman ölçüleri altüst olur!. Fizik bedenin yitirilişi ve dünyanın gece-gündüz şartlarının dışına çıkışı ile birlikte, kişinin zaman mefhumu tümüyle kalkar!

………Esasen, evrensel zaman boyutlarını şu anda bizim hafsalamızın almasına imkân yoktur. Bir güneş senesi, şu andaki anlayışımıza göre 255 milyon senedir. Acaba bu rakamın ne demek olduğunu farkında mıyız?.. Dünyanın varoluşundan bu yana milyarlarla seneler geçmiştir. İlk insanın yeryüzünde görülmesinden bu yana geçen senelerin sayısı yüz milyonlarla ölçülmektedir.

………Okuduğumuz zaman, sanki birkaç saatin içinde olup bitiverecekmiş gibi gelen mahşer yeri – sırat kaçışı devresi bugünkü zaman ölçülerimizle belki de yüz binlerle yıl sürecektir. Bunun bilincinde miyiz?..

………Yahûdîlerin, Tevrat’tan naklen uydurduğu 7000 sene meselesi esasen son derece kısıtlı kafaların uydurup, bizlerin de üzerinde hiç düşünmeden kabul ettiğimiz rakamlardır ki, bunların hiç bir gerçekle alâkası yoktur!.

………Ölüm ötesi yaşam zamanını “bir gün eşittir 50 bin sene” boyutları ile anlamaya çalışmak asgarî şarttır.

………Kezâ çeşitli hadîs-i şerîflerde belirtilen ölüm ötesi ile ilgili zaman birimlerini dahi gene asgarî bu şartlar içinde değerlendirmek gerekir.

………Yeryüzü ve semâların oluşumu ile alâkalı olarak bahsedilen “Altı gün” “Yedinci gün” gibi tâbirlerdeki her bir “Gün” kavramını dahi, Evren boyutlarından “GÜN”ler olarak değerlendirip, “Allah indindeki GÜNLER” olarak anlayıp, bunların bizim şu andaki zaman anlayışımıza göre milyarlarla seneyi içine alacağına özel bir dikkat göstermek mecburiyetindeyiz.

………TÜM ÂLEMLER BİRER BİLİNÇLİ YAŞAM KESİTLERİDİR!

………Her boyutsal katmanı kuşatan, kapsayan ve kendinden meydana getiren salt soyut bilinç boyutundan. mikrokozmoza kadar varolan tüm “âlemler-katmanlar” birer “bilinçli yaşam kesitleri”dir ki; bunların her biri, kendi kesit varlıkları ile, kendilerini kapsayan bir üst boyut varlıkları tarafından algılanırlar!

………YAŞAM EVRENİN BÜTÜNLÜĞÜ İÇİNDE SARMALANMIŞTIR

………Kuantum fizikçilerinin, maddenin derinliklerini inceledikçe buldukları, iletişim örneklerine ilâve olarak, Bohm`un holografik evreni, birçok bulmacayı çözmektedir. Bunlardan biride, atomaltı parçacıklarında görülen “BİLİNÇ” etkisidir.

………Bohm, daha öncede belirttiğimiz gibi, parçacıkların, incelemedikce mevcut olmadıkları, tezine karşıdır. Fakat prensipte, fizik ve bilinç bir arada incelenebilir.

……...Fizikçilerin çoğu gerçeği parçalamaya uğraşarak, yani bilinci ve atomaltı parçacıkları ayrı ayrı inceleyerek yanlış yapmaktadırlar.

……...Bilinç, her maddede derece derece, gizli ve açık olarak mevcuttur. Bu plâzmanın, neden canlı özellikleri gösterdiğinin de açıklamasıdır.

………Düşünülen şeyi eyleme geçirmek, aklın en önemli özelliklerindendir. Böyle birşeyi elektronda da görmekteyiz.

………Bu nedenle evrende, canlı-cansız ayırımı anlamsızdır. Hareketli ve hareketsiz maddeler ayrılamayacak kadar iç içedir ve yaşam da evrenin bütünlüğü içinde sarmalanmıştır.

………KÂİNATIN RUHU, HAYATİYETİN MENŞEİ VE CEVHERİDİR!

………ALLAH`ın ZÂT`ına göre sonradan yaratılmış olabileceğinden sözedilen enerjinin geçtiğimiz asırlardaki adı “RUH“tur!

………Ve bu “RUH”, ALLAH`ın “KUDRET” sıfatının zuhuru oluşunun yanısıra; “Akl-ı Evvel” ismiyle işaret edilen “evrensel şuur”; ya da bir başka tanımlama ile “Kozmik Bilinç“tir!

………Ruh”, esas itibariyle, kâinatta var olan mutlak enerji ve “ŞUUR“un, o günkü adıdır. Kâinatta var olan mutlak enerjinin eski dildeki adıdır. Dolayısıyla kâinatta var olmuş olan her şey, bu “Ruh”la ve “Ruh”tan meydana gelmiştir!

………Mutlak mânâda “RUH” kelimesiyle kastedilen kavram, “Kâinatın Ruhu’dur”.

………Hayatiyetin menşei ve cevheri olması itibariyle, “Ruh”, “Ruh-u A’zâm” derler.

………KÂİNAT İLK VAROLDUĞU ANDAN İTİBAREN “RUH”A SAHİP OLUP, YOK OLUŞUNA (KIYÂMETE) KADAR DA SAHİP OLACAKTIR!

………Evrenin her zerresi “RUH”la ve “RUH”tan meydana gelmiştir.

………RUH” olmadık hiç bir zerre mevcut değildir… Zira, zerre, “kuant” onunla mevcuttur!.

………Her ışıklı zerrecik, hareketini sağlayan enerjiyi “RUH”tan almaktadır.

………Dolayısıyla evren, ilk var olduğu andan itibaren “RUH”a sahip ve “RUH”la kâim olmuştur; kâinatın yok oluşuna kadar, yani kıyamete kadar da sahip olacaktır.

………Dini tâbirle; “RUH” ile kâinat yaratılmıştır. “RUH” ile kâim ve var olan varlıkta gerçeği itibariyle asla yok olma düşünülemez. ŞUUR kaynağıdır.

………FARKLI YARATIK TÜRLERİNİN ALGILAMA SİSTEMLERİNE GÖRE FARKLI EVRENLER SÖZ KONUDUR!

………Dünün gelişmemiş beyinlerine, dar kafalılarına, şeklin ötesini düşünemeyen mukallitlerine, bugün ne gözle bakıyorsunuz?

………Meselâ, “dünya tepsi gibi düzdür, kenarına gidersen boşluğa düşersin”, diyenlere; “Kurân’da yazıyor, “Allahın eli vardır” diyerek gökte büyük bir pençe el arayanlara… Kurân’ın temelinin benzetme ve işaretler üzerine kurulduğunu fark edemeyen gelişmemiş beyinlere.

……...Acaba, yarın da, nasıl bakılacak bugünün dar kafalılarına, gelişmemiş beyinlerine!

………Evrenin boyutsallığını ve algılama araçlarına göre farklı katmanlar ihtiva ettiğini fark edemeyenlere!

………Farklı yaratık türlerinin algılama sistemlerine göre farklı evrenlerin söz konusu olduğunu; evrenin başı sonu olmadığını; yalnızca sürekli dönüşümlerin süregittiğini her an yeni bir şanda olarak; gerçekte “baş” – “son” kavramlarının göresel olduğunu anlamayanlara!

………EVRENDE YAŞAM SAYISIZ KATMANLARDAKİ DÖNÜŞÜMLER VE BOYUT DEĞİŞTİRMELER ŞEKLİNDE SÜREKLİ DEVAM EDER!

………Evrende yaşam, sayısız boyutlarda, çeşitli katmanlardan bir diğerine dönüşmeler ve boyut değiştirmeler şeklinde sürekli devam eder. “İnsan” adıyla işaret edilen bilinçli varlık da, çeşitli dönüşümlerle farklı boyutlarda yaşamına sonsuz bir biçimde devam eder.

………MAKROKOZMOSTAN MİKROKOZMOSA KADAR HERŞEY, BİRBİRİNİ MEYDANA GETİREN TERKİPSEL KATMANLARDIR!

………Evren, tümüyle ışınsal yapı orijinlidir de; biz, “madde” âleminde mi yaşıyoruz?

………Bu konuda en önemli soru ile karşı karşıyayız şu anda! Ve cevabının anlaşılması da oldukça güçtür.

………Soruyu biraz daha açalım.

………Evrende, “madde” âlemimiz ve “madde olmayan” âlemler mi var? Canlılar, sadece “madde” âleminde mi var?

………Bilimsel veriler gösteriyor ki, makrokozmos denilen kozmolojik sistemlerden, mikrokozmos denilen müonlara-kuantlara kadar -yardımcı araçlarla da olsa- göz veri sınırları içerisinde kalan herşey, birbirini meydana getiren terkipsel katmanlardır.

………Oysa bu katmanların her biri, kendi katman algılayıcısına GÖRE maddedir!. Yani, madde ve maddeötesi kavramı tamamiyle algılayıcısının kapasitesine GÖRE değişen, “GÖRESEL KAVRAM“dır!

………Bizim algılama araçlarımızın iki puan üstündeki algılama araçlarına sahip birimler için, bizim dünyamız ve yapımız, maddeötesi iken; bizim iki puan altımızdaki algılama araçlarına sahip bir başka türe göre, yaşadığımız ortam, mevcut bile değildir!

………ALGILAYAN VARLIKLARA GÖRE SONSUZ, ALLAH’IN VARLIĞINA GÖRE HÜKMEN SONLU OLAN BİR EVRENDE YAŞIYORUZ!

………Üzerinde yaşadığımız şu Dünya ve Dünyanın üstünde bir tek insanın yerini düşünün.

………Dünyanın büyüklüğünü böylece gözünüzün önüne getirin.

………Sonra bu dünyanın 1.303.000 katı büyüklüğünde bir başka yıldız. Adını “Güneş” koymuşlar, “Güneş” diye biliyoruz! Bir yıldız!

………Onun yanında Dünya, 1.303..000 de bir!

………Ve o yıldız gibi, Güneş adını verdiğimiz o yıldız gibi bugünkü bilim kadarıyla 400. milyar yıldız!

………400 milyar yıldız!.

………400 milyarı sayı olarak yazarız. Ama 400 milyar ne demektir bunu gözümüzün önüne getirmemiz, hafsalamızın bu rakkamı alması mümkün değil; muhal!

………400 milyar yıldız ihtiva eden bu galaksi gibi otuz galaksi yakın akraba.

………Birbirleriyle binlerle ışık yılı mesafede ahbaplık ediyorlar, iletişim kuruyorlar.

………Ve bunlar gibi 1 milyardan fazla galaksi, Evrende!

………Bitmedi!

………Bu kadar değil!

………Bizim algıladığımız ve varlığını kabul ettiğimiz düşündüğümüz Evren, bu milyarlarla galaksi değil!.

………Hatırlayın.

………Göz sadece 4000-7000 angström arasındaki dalgaları algılıyor.

………Santimetrenin milyarda birinden başlayan dalgalardan tutun, kilometrelerce uzunluğa kadar dalgalar var; cm.nin milyarlarda birinden başlayıp kilometrelerce uzunluğuna uzanan bir dalgalar spekturunda onbinde 4 ila onbinde 7 arasındaki dalgaları algılıyoruz ve bu onbinde 4 ile onbinde 7 arasındaki algıladığımız bu dalgalara göre milyarla galaksinin varlığını tesbit etmişiz.

………Peki, acaba biz santimetrenin onbinde 4 ile 7 si arasındaki bu dalgaları görüyor değil de, 4000-7.000 angström arasındaki dalgaları değil de, 1000 ilâ 10.000 angström arasındaki dalgaları görür bir algılayıcı sisteme sahip olsaydık acaba o zaman “1 milyardan fazla galaksi var” sözümüz kaç yüz milyara çıkacaktı?

………Ya da daha geniş bir dalga spekturumunu algılayan bir gözbebeğimiz olsaydı, o zaman nasıl bir evrenden sözedecektik?

………Herşey değişecekti!

………Bugün konuştuğumuz herşey gidecekti, başka şeyler gelecekti o zaman ortaya.

………Bütün bu sayısız sonsuz rakkamların bize farkettirdiği bir şey var;

………Hükmen Allah’ın varlığına göre “sonlu” kabul ettiğimiz, gerçekte bize ve diğer bu varlığı algılayan tüm varlıklara göre “sonsuz” hükmünde olan bir evrende varız.

………Bu bize ve tüm algılayan varlıklara göre, yani meleklere ve cinlere göre sonsuz hükmünde olan, Allah’a göre “sonlu” hükmünde olan bu Kâinatı vareden gücü kim tasavvur- tahayyül edip düşünebilir!

………EVREN İÇRE EVRENLERİN VE EVREN DIŞI EVRENLERİN NE BAŞI VARDIR NE DE SONU SÜREKLİ BİR DÖNÜŞÜM SÖZKONUSUDUR

………Bu konuda yola “Allah” isminin işaret ettiği mânâdan yola çıkıyorum.

………Eğer biz, “Allah” isminin işaret ettiği mânâyı anlamamışsak; bu takdirde tanrının yarattığı, bigbang ile bu evrenin oluşmasını kabul edebiliriz.

………Eğer “ALLAH” isminin işaret ettiği mânâyı kavrayabilecek bir akıl verilmiş ise bize, bu takdirde düşünebiliriz ki.

………Her an başsız ve sonsuz olarak, bu Zâtın sıfatları ve esmâsı sınırsız bir şekilde tecelli etmektedir!

………Onun tecelliyatının, bir başı ve sonu olamayacağına göre, evrenin ve evren içre evrenlerin ve evren dışı evrenlerin ne başı vardır ve ne de sonu vardır. Sürekli dönüşüm sözkonusudur!

………Ayrıca… Evren kavramını, biz şu andaki bedensel boyutumuzun algılamasına göre kabul etmiş durumdayız. Bedensel alıcılarımıza göre kabul ettiğimiz evren kavramı, ölümle birlikte çok değişecektir! Cennete girenler için ise, bugün yaşayanların düşüncelerinin yanından bile geçmediği bir hal alacaktır!

………Üstelik. Bundan biriki ay evvel New York ve New Jersey’deki TLC kanalında, Stephan Hawking’in bir görüntülü açıklaması yayınlandı. Orada Stephan Hawking şu açıklamayı yapıyordu.

………Evren tek bir bingbang’le oluşmamıştır, evren başsız ve sonsuzdur… Bigbang, evren içindeki sayısız bigbanglerden biridir“… Bigbang algıladığımız boyutla ilgilidir.

………Evren acaba hangi evren; ve neye göre?… Bu konular henüz kesinlik kazanmadı. Eğer bu böyle ise, bu da böyle ise; diye düşünülegiderek yapılan bir tahmin bu günkü teoriler.

………“EVRENİN BAŞI SONU YOKTUR” DERKEN, BU MEVCUD BİLİNEN EVRENİ KASTETMEDİK!

………Soru: Evrenin boşlukta asılı bezelye tanesi büyüklüğünde bir nesne iken, bu noktadan sonsuza dek büyümesi olarak anlatılan olayda evrenin bezelye tanesi büyüklüğündeyken neyin içinde yer aldığı gibi bir çelişkiyi ortaya çıkarmıyor mu?)

………O anlatımla, bigbangle başlayan evrenin de, bir başka evren içinde yer aldığı anlamı çıkıyor otomatikman. Bu da sonsuz evrenin varlığını ortaya koyar.

………Biz, evrenin başı ve sonu yoktur derken, bu mevcut bilinen evreni kastetmedik!

………Yazdıklarımı dikkatli okuyanlar; “k” anlatımındaki evren anlayışımızı; “Allah ve NOKTA” (Allah kitabı 13. baskı 66. sayfa) yazımızı okumuş olanlar; “TEKİN SEYRİ” kitabını kendilerini vererek okuyanlar, bunları yıllar önce açıkladığımızı farkedeceklerdir.

  1. Hawking bundan önceki kitabında evrenin dışında bir tanrı olabileceğinden söz ederken -okuyanlar bilir- biz öyle olmadığını anlatmıştık, dinleyenler bilir.

………Özellikle <“ALLAH İsmiyle İşaret Edilen>, mesajını insanların beynine sokmaya çalışırken, tanrı kavramına yer olmadığını belirtmiştik.

………Hawking şimdi son kitabında, evrenin dışında bir tanrı olmadığı noktasına ulaşıp; …. in de değindiği gibi, evrenin kendi kendisini yaratmasından, sözediyor. Bununla şuna gelecek.

………“O HER AN YENİ BİR ŞANDADIR!”

………Allah” ismiyle işaret edileni bilmediği ve anlamadığı için; dışarıda da bir tanrı olamayacağını farkettiği için; “evren kendi kendini yarattı” sonucuna varıyor kendine göre haklı olarak; çünkü varlığın özündeki YARATICILIĞI göremiyor!

………SONSUZ ENERJİ DENİZİ, KUANTLARDAN KİŞİNİN BEYNİNE KADAR HERŞEYİN ASLIDIR VE BUNUN GERİSİNDE DE VAROLUŞUN SONSUZ BASAMAKLARI MEVCUTTUR!

………Bugünkü fizik anlayışımıza göre, evrenin her bölgesi, değişik dalga boylarının meydana getirdiği, farklı boyutlarda oluşmuştur. Her dalganın da bir enerjisi vardır.

………Fizikçiler, bir dalganın sahip olacağı minumum enerjiyi hesapladıklarında, “uzaydaki, bir cm3`lük boşluk, evrendeki bilinen tüm maddenin enerjisinden daha çok enerjiye sahiptir” sonucuna varmışlardır.

………Bazı fizikçilerin, bu hesapta bir yanlışlık olması gerektiği savına karşın; Bohm, bunun, gizli iradenin çok büyük ve saklı doğası hakkında küçük bir fikir verdiğini söyler. Bu fizikçileri de, okyanusta, yüzdüğü denizin farkında olmadan, içindeki maddelerle ilgilenen balıklara benzetir.

………Bohm, bu sonsuz enerji denizindeki, uzay-madde ilişkisini şu benzetme ile anlatır:

………Mutlak sıfır derecesinde soğutulmuş bir kristal, elektronlarının hiç dağılmadan içinden geçmesine izin verir. Isı biraz arttırılırsa, kristaldeki çeşitli çatlaklar, elektron dağılımına neden olur.

………Burada eğer elektron gözüyle bakarsak, bu çatlaklar, sonsuzluk denizinde yüzen maddeler olarak görünür. Oysa her ikisi de aynı yapının “DERİNDEKİ KRİSTALİN” farklı görüntüleridir.

………Bohm, aynı şeyin bizim, mevcut boyutumuzda da geçerli olduğunu söyler… Yani, uzay boş değil, doludur!. Ve biz dâhil, tüm mevcûdatın mekânıdır!

………Görünen muazzam, maddesel yapısına rağmen evren, kendi kendine mevcut değildir!. Ancak, çok uzak ve güçlü bir vasînin üvey evlâdıdır! Daha da kötüsü, bu vasînin önemli bir uğraşı da değil, geçici bir gölgesidir.

………Sonsuz enerji denizi, gizli iradenin tek yönü değildir. Çünkü gizli irade, atomaltı parçalardan, maddenin her şekline, enerjiye, hayata ve bilince, kuantlardan kişinin beynine kadar herşeyin aslıdır.

………Bohm’a göre bu, herşeyin sonu da değildir, belki de gerisinde hayâl bile edemeyeceğimiz başka düzenleyici katlar vardır. Yani varoluşun sonsuz basamakları.

………Fizikçiler, uzayın, ışık ve birbirini kesen-içiçe geçen bir sürü elektromanyetik dalgalarla dolu olduğunu kabul etmektedirler. Daha önce de gördüğümüz gibi parçacıklar, aynı zamanda dalgalardır.

………Bu da gördüğümüz her fiziki objenin ve herşeyin gerçekte girişim örnekleri olduğunu ispatlamaktadır. Bir gerçek ki, bu ifadeler tartışmasız holografik yapıyı anlatmaktadır.

………Bir başka tespit de 1982 de fizikçi Alain Aspect tarafından yapılan deney sonucu elde edildi. Kalsiyum atomları lazerle ısıtılarak ikiz fotonlar elde edildi ve bu fotonların 6.5 metrelik bir boru içinde zıt yöne doğru hareket etmeleri ve özel filitrelerden geçerek iki polarizasyon analizörüne yönlendirilmesi sağlandı. Her filitrenin, bir analizörden diğerine yön değiştirtmesi, saniyenin on milyonda biri kadar süre aldı. Işığın, iki foton dizisini ayıran 13 m’lik boruyu geçmesi ise, saniyenin 30 milyonda biri kadar süre aldı. Buradan da fotonların, bilinen herhangi bir fiziksel yöntemle haberleşemeyeceği anlaşıldı.

………Aspect, kuantum teorisinin de önerdiği gibi, her fotonun ikiziyle aynı polarizasyon açısını bildiğini buldu. Buradan çıkan iki sonuçtan biri Einstein’ın aksine, ışık hızından daha hızlı bir sürat olabileceği idi ki bunu kabul etmek zordu. İkincisi ise, yersiz olarak iki fotonun iletişimde bulunduğu idi.

………İngliz fizikçi Paul Davis’e göre parçacıklar devamlı olarak birbirlerine geçme ve ayrılma durumlarında olduklarına göre, kuantum teorisinin yersizlik görüşü, doğanın genel özelliği idi. Bu bilgiler de Bohm’a büyük destek sağladı.

………Bu günkü fizik anlayışımıza göre, evrenin her bölgesi, değişik dalga boylarının meydana getirdiği, farklı boyutlarda oluşmuştur. Her dalganın da bir enerjisi vardır. (Devam eden bilgi derlemeleri)

………KOZMİK IŞINLAR, UZAYIN BOYUTSAL KATMANLARINA AİT VARLIKLARIN YAYDIKLARI DALGALARDIR!

………Esasen bizim kullanmakta olduğumuz “KOZMİK” kelimesi dahi günümüzdeki kullanım şekliyle, “BOYUTSALLIĞI” ifade içindir… Yoksa kastımız, bu kelimenin orijinalinden gelen “Evrene ait” anlamında olarak “mekân” ifade eder bir anlam değildir.

………Kozmik ışınlar” dediğimizde de işaret etmek istediğimiz mânâ, “uzaydan gelen ışınlar” olmayıp, “uzayın boyutsal katmanlarına ait varlıkların yaydıkları dalgalar”,  yani “alt boyut katmanlarına ait ışınlar” anlamındadır.

………Gerçekte, zamanın ve mekânın olmadığı bir âlemin içinde yaşamaktayız da, bunun bilincinde değiliz! Ve belki de şartlanmalarımız o kadar ağır basmakta ki; idrakımızın önünde olan bu gerçeği gene yapımız ve şartlanmalarımız sebebiyle inkâra kalkışmaktayız.

………DALGA BOYLARI KENDİNE HAS BİLİNÇLİ BİRİMLERDİR

………Kozmik bilinç, yâni tümel akıl, hayâlinde bir şeyi var ettiği anda, hayâl âleminde o şey enerji olarak açığa çıkar. Bu enerji, dalga boyları dediğimiz kendine has bilinçli birimler ışınsal yapı hâlinde, çeşitli yoğunlaşma merhalelerinden geçerek nihâyet atomlaşır. O dahi, kitleleşerek, çeşitli gayesine uygun maddeleri meydana getirir ve nihayet ölümü yâni dönüşümü hasıl olur.

………Ölümü hâsıl olduğu anda; gerçekte, o tekrar ışınsal yapıya dönüşmüştür, ama bunu siz tespit edemezsiniz. Ve bu yoldan sonunda tekrar enerji hâline gelir ve böylece aslına dönmüş olur. Ve bir sonraki imajın temel elemanı olarak yeni bir oluşum hâline gelmeği bekler.

………– Valla hiç anlayamadım ben bu işi.

………Diye Gönül söze karıştı.

………Kafası bir acayip olmuştu. Hattâ durmuş gibiydi.

………Elf devam etti:

………– Anlayamamanız son derece doğaldır! Bütün bunları anlayabilmeniz için, Gönül’lüğünüzden tamamıyla sıyrılıp; öz yapınızda, evreni kapsayabilecek bilinç düzeyine ulaşmanız gerekir ki, ondan sonra bütün bu sırları müşahede edebilesiniz.

………YILDIZLARDAKİ MÂNÂLAR, KOZMİK IŞIN DALGALARI İLE DÜNYAYA ULAŞIR. (MELEKLER GÖKTEKİ EMİRLERİ YERYÜZÜNE TAŞIR…)

………Allah’ın varlığını kabul ettiğin gibi; bu varlıkta mevcut olan bir kuvvet ve kuvvetinde ortaya çıkışı söz konusu.

………Senden herhangi bir nesne, kuvveden fiile çıkmak sùretiyle gerçekleşiyor. Kuvvede kaldığı sürece, zaten tüm varlıkta ve özde mevcut!

………Onun, müşahede edilmesi, tesbit edilmesi, seyredilmesi denen olay ortaya çıkmasıyla mümkün. İlâhi kuvvetler de mânâların fiil düzeyinde seyredilmesine vesile oluyor! Yani, esmâ âleminin, ef’al âlemi şeklindeki müşahedesi, bu ilâhi kuvvetler dediğimiz şekilde meleki güçlerle gerçekleşiyor.

………Farzımuhâl herhangi bir yıldızdaki mânâ, radyasyon adını verdiğimiz kozmik ışın dalgaları ile Dünya üzerine ulaşıyor. Buna eski tâbirle 3.kat gökteki veya 7.kat gökteki emirlerini yere taşıyor deniyor.

………400 MİLYAR GÜNEŞİN YER ALDIĞI SAMANYOLU GALAKSİSİ, ARŞ’IN İÇİNDE ÇÖLE ATILMIŞ BİR YÜZÜK HALKASI GİBİDİR!

………Güneş sistemi, içinde bulunduğumuz Galaksi`de bir hiç mesabesindedir!

………Son tespitlere, verilere göre; Samanyolu adını verdiğimiz Galaksi`de 400 milyar güneş var… “İNSAN ve SIRLARI” isimli kitabı yazdığım zamanki -1984- verilere göre, Samanyolu`nda 100 milyar yıldızın tespiti yapılmıştı. Şu anda (sene 1994), aldığımız verilere göre Samanyolu`nda 400 milyar güneşin var olduğu tespit edilmiş.

………Bir açıklamasında Rasûlu Ekrem şöyle diyor:

………Dünyanız ve yedi kat semâ, Kürsi`nin içinde çöle atılmış bir yüzük halkası kadardır. Kürsi de Arş`ın içinde gene çöle atılmış bir yüzük halkası gibidir.” diyor.

………Burada bahsedilen, “Kürsî” kelimesi ile ifade edilen saha, yapı, bizim Galaksi dediğimiz ve Samanyolu ismiyle tanımladığımız yapıdır; bizim tespitlerimize göre. Yani, 400 milyar güneşten, yani yıldızdan oluşan bir sistem.

………Eğer gerçekten, şöyle bir hafsalamızı genişletip de biraz düşünürsek, o 400 milyar güneşin içinde bizim güneş, çöldeki bir yüzük halkasından başka bir şey değildir.

………Ayrıca bu 400 milyar güneş benzerinin meydana getirdiği Galaksi gibi; şu andaki tespitlere göre milyarlarla Galaksi var!. 400 milyar güneşten oluşan Samanyolu Galaksisi gibi milyarlarla galaksi var evrende!

………İş bu kadarla da bitmiyor!

………Bu yıldızların, galaksilerin her birinde bizim algılayamadığımız dalgasal boyutlarında ve onun da altındaki kuantsal boyutta sonsuz sayıda âlem ve canlı-bilinçli varlık türü mevcut!

………Ve eğer anlayabilirsek, o milyarlarla galaksinin içinde bizim Samanyolu dediğimiz 400 milyarlık galaksi, çöldeki bir yüzük halkası gibidir.

………Nitekim bu konuda Hz. Rasûlullah Aleyhisselâm şöyle buyuruyor:

………– Fesubhanallah! Semâ gıcırdıyor! Secde edilmedik bir karış yer yok semâda!

………Elbette bu “semâ” tanımlamasıyla “göze” hitâbeden yapıyı değil; “berzah” denilen, “âhiret” denilen evrendeki dalgasal boyutu anlayacağız.

………İşte bu milyarlarla galaksiyi ilminde barındıran, kapsamına alan yapının bilinç yani dinî tâbirle “İlim Boyutu”, tasavvufî deyimiyle “Esmâ Âlemi” o günde “Arş” kelimesi ile izah ediliyor!

………YILDIZLARIN, TAKIMYILDIZLARIN DAHİ BİRER RUHLARI VARDIR!

………İnsan bedeninin nasıl bir “RUH“u var ise, yıldızların ve takımyıldızların dahi birer ruhu vardır ki, gene bunlardan da dinde “melek” kelimesiyle bahsedilmiştir.

 ………Ayrıca, her bir gezegen veya yıldızın -ki buna Güneş de dâhil- kendine özgü canlıları vardır ki, bunlar da gene “melekler” sınıfı içinde yeralmışlardır.

………SEYYARELERDEN HERBİRİ, KENDİ SEMÂSI DAHİLİNDE BİR ARZ(YERYÜZÜ) GİBİDİRLER VE ONLARDA DA ALLAH’IN  BİR TAKIM MAHLÛKATI VARDIR!

………Şimdi de

………“EMRİ SEMÂDAN ARZA NÂZİL OLARAK TEDBÎR EDER”  (Secde/5) ayetideki, “TEDBÎR”in mânâsına gelelim.

………Bakın Hamdi Yazır merhum “TEDBÎR”i nasıl açıklıyor:

………TEDBÎR, bir işin arkasını görerek ona göre gereğini tâyin etmektir. Allah Teâlâ’nın tedbiri ise, HİKMETİNE göre İRADE buyurmasıdır.

………Şu halde burada “EMÎR”, umurun tekili olarak “şein” mânâsınadır.

………Yani, DÜNYANIN İŞİNİ MELÂİKE GİBİ SEMÂVÎ ESBAB VE KUVAİLE YUKARIDAN AŞAĞIYA İNDİRMEK SURETİYLE TEDBİR ve İDARE EDER..” (Cilt.6; s:3859)

………Sanırım artık iş iyice şekillenmeye başladı.

………Bakın, “BÜTÜN YILDIZLAR EMRİYLE FAALİYETTELER”.

………Peki, ne iş yapıyorlar, görevleri ne?

………Boş yere, kuru kuruya gökte dönsünler, sadece süs olsunlar diye mi yaradilmış bu yıldızlar?

………ALLAH YEDİ GÖĞÜ VE ARZDAN (YERYÜZÜ) DA BİR MİSLİNİ YARATMIŞ; EMİR (hüküm), ARALARINDAN NÂZİL OLMAKTADIR” (Tâlâk/12)

………Âyetinin yorumunda bakın Hamdi YAZIR merhum ne diyor, “HAK DİNİ KUR’AN DİLİ” isimli en kapsamlı ve değerli tefsirinde:

………“Bizim anlayabileceğimize göre, bunun zâhirde seyyarelerden her biri kendi seması dahilinde bir arz(yeryüzü) gibidirler; ve ONLARDA DA ALLAH’IN BİR TAKIM MAHLÛKATI VARDIR; demek oluyor!.” (c:7;s:5078)

………“Esahhı akval olan bu ihtimale göre, Arzımızın seyyarelerle, seyyarelerin arzımızla bir mücaneseti, ve semâlarla da bir mümaseleti bulunduğu neticesi alınır.

………Bundan da, arzımızın dahi bir seyyare ve seyyarelerin azçok arzımız gibi kendi âlemlerinde birer merkezi sıklet ve bazı mahlûkata mesken ve bazı eserlere menzil olan maddi ve laekalmeadin ve nebatı havi birer cirm oldukları sezilebilir…” (c:7;5081)

………MİLYARLARLA GALAKSİ VAR EVRENDE.

………Ayrıca bu 400 milyar güneş benzerinin meydana getirdiği Galaksi gibi; şu andaki tespitlere göre milyarlarla Galaksi var!. 400 milyar güneşten oluşan Samanyolu Galaksisi gibi… Milyarlarla galaksi var evrende!

………GALAKSİLERİN HER BİRİNDE SONSUZ SAYIDA ÂLEM VE CANLI-BİLİNÇLİ VARLIK TÜRÜ MEVCUT!

………Bu yıldızların, galaksilerin her birinde bizim algılayamadığımız dalgasal boyutlarında ve onun da altındaki kuantsal boyutta sonsuz sayıda âlem ve canlı-bilinçli varlık türü mevcut!

………GALAKTİK BİRİMLER DE DOĞUYOR, BÜYÜYOR VE YAŞAM BOYUTLARINI DEĞİŞTİRİYORLAR!

………Biliyoruz ki, çok kısa bir süre sonra, şu madde kabul ettiğimiz ortamından geçip gideceğiz. Ve oranın zaman boyutu az önce de açıklamaya çalıştığım gibi milyonlarla, yüz milyonlarla seneleri içine alıyor.

………Ve de maalesef o boyutun varlıklarından üç beş kelimeyle söz ediliyor!

………Melek” ismiyle geçiştirilen çok büyük varlıklar mevcut o boyutta! Mikro boyutta var olan melekler gibi, çok büyük kuvvetlere sahip makro boyutta yaşayan canlılar da var! Ama hep tek bir “melek” kelimesi ile bahsedilip geçilmiş! Oysa bunlar, hep yüksek bilinç düzeyindeki varlıklar.

………Eğer biz bugün, bunları fark edemezsek, yarın hiç anlamayacağız! Görüp geçeceğiz; ama ne olduğunu hiç bilemeyeceğiz!

………Bu bedende nasıl, hiç görevi olmayan bir varlık, bir birim yoksa; her organın, her hücrenin, her birimin nasıl belli bir vazifesi varsa; bu bedenin içindeki mikro dalga bedenin görevi vazifesi, şuuru olduğu gibi; görev şuuru ve bilincinin getirdiği görevi olduğu gibi, makro planda da böylesine şuurlu, bilinçli varlıklar ve onların îfa ettiği görevler mevcuttur.

………Ne diyoruz?

………Güneş, Samanyolu`nda bir turunu, 255 milyon senede tamamlıyor. Güneş var oldu olalı, bu güne kadar, ancak sekiz tur atmış merkez çevresinde, yani 8 yaşında. Biz o Galaktik bedenin, merkezinden 32 bin ışık yılı mesafedeyiz!

………32 bin ışık yılı ne demek? Saniyede 300 bin km. 300 bini 60 ile çarp dakikasını, 60 ile çarp saatini, 24 ile çarp gününü bul! 365 ile çarp, neticede çıkan ışık yılı. 32 bin ışık yılı mesafedeyiz, merkezden!

………Düşünün ki o galaktik bedenin kalbi, galaksinin merkezi ise, biz tepesindeki bir hücrenin içindeki bir elektronuz belki de!

………Bu Galaktik varlığın boyutlarını hafsalanızda canlandırabiliyor musunuz?

………Hiç Sanmıyorum!

………Ve böyle milyarlarla galaktik dünya. Son bir sene, bir buçuk sene içinde yapılan araştırmalara göre yeni bir galaksinin doğuşu tesbit edildi.

………Yani, doğan, büyüyen sonra da dönüşen galaktik birimler mevcut. Nasıl insan doğuyor, büyüyor, ölüyor; hücre doğuyor, büyüyor, ölüyorsa, aynen galaktik birimler de doğuyor, büyüyor, ölüyor.

………Ama bilinç boyutu itibariyle “yok” olmuyorlar! Bilinçler, yaşam boyutlarını değiştiriyor sadece!

………GÖKADAMIZ “SAMANYOLU” VE DİĞER GÖKADALAR.

………Son derece sınırlı (kesitsel) algılama araçlarına (beş duyu) mahkûm insan yapısı için, çözümü en güç sırlardan olan evrenin sırrı konusunda bugüne kadar bilinebilenleri satır başlarıyla sıralamadan önce mesafelerden kısaca söz edelim.

………Belli bir zaman içinde, ne kadar yol alabilme kabiliyetimizi biliyorsak ne kadar uzaklıkta bulunan bir hedefe hangi zaman zarfında varabileceğimizi hesaplayabiliriz.

………Meselâ saatte 100 kilometre ortalama hızla yol alan bir araca binersek, Ankara’ya tahmini olarak 4,5 saat içinde varırız, deriz. Bu bize Ankara’nın aracımıza göre uzaklığını kavratır. Yahut İstanbul’a 1000 kilometre uzaklıktaki bir şehri misâl alıp dünyanın çevresi ekvatorda bunun 40 katıdır diyebilir ve bunu da göz önüne getirebiliriz. Hattâ Ay’ı görüp, aramızda dünyanın çevresinin 10 katı kadar mesafe var da diyebiliriz. Ancak bir Güneşi gösterip de aramızda 1.5 milyon kilometre mesafe var, desem bu 1.5 milyon kilometrelik mesafeyi göz önüne getirebilmemiz imkânsız olur. İnsanın yapısına nispetle kavranamayacak ölçüde büyük olan 1.5 milyon kilometrelik mesafeden ise evrensel ölçüler içinde söz etmek etle tırnak arasındaki mesafeden söz etmek gibi kalacaktır.

………Evet, evrensel ölçülere yaklaşalım. “Samanyolu” derdik eskilerde, şimdi ise “gökada” veya “galaksi” tâbiri kullanılıyor.

………Bir Gökadada, güneş ve sistemi gibi yaklaşık 400 milyar yıldız tespit edilebilmiş!. Bu 400 milyar yıldızlık gökadamız ise diğerleri arasında ortaboy bir gökada sayılıyor. Bunun çok daha büyükleri de mevcût. Bizim Güneş sistemi ise bu gökadanın merkezinden yaklaşık 32.000 ışıkyılı uzaklıkta.

………Gökadamız, Andromeda ve Güney üçgeni sarmalları ile daha 30 kadar gökadayı beraberinde alarak yerel gökadalar takımını meydana getirir.

………Başak kümesi ise, yerel kümeden sonra en önemli yıldız kümesidir. Başak merkez kesiminde 3.000’in üzerinde gökada kümelenmiştir. Bu gökadaların her birinde milyarlarca yıldız bulunduğu, bu yıldızların büyük ihtimalle uydu ve gezegenlerden oluşan büyük sistemlerin merkezi olduğu da düşünülürse, neticede aklın kolay kolay kavrayamayacağı ölçülerde bir büyüklükle karşılaşılmış olur.

………Gökkürenin ay kadar görünen bir parçasında ortalama 400 gökada bulunduğu hesaplanmış ve bugüne kadar 1 milyar civarında gökadanın fotoğrafı çekilebilmiştir.

………Şimdi bir toparlama yapalım. Hacmı dünyanın 1 milyon 303 bin katı olan Güneş adını verdiğimiz yıldız. Oysa bu yıldız gibi ve çoğu da bundan kat bekat büyük, 400 milyar yıldızdan oluşan gökadamız veya eski deyişle samanyolumuz. Ve nihayet şu ana kadar tespit edilebilmiş gökadamız gibi 1 milyar gökada.

………. (Ahmed Hulusi’den Derlemeler)

………Ve ahiru davahüm enil hamdülillahi rabbil alemiyn

………Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

 

 

 

 

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 15 Aralık 2016 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: