RSS

ESMA DERSLERİ – 18 – EL HALLÂK (44. Video)

22 Ara

el-hallak-1

……....“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

 ……….BismillahirRahmanirRahıym

……….Elhamdülillâhi Rabbil Âlemîn, Vessalâtü vesselâmü ‘alâ Resulina Muhammedin ve ‘ala ‘alihi, ve eshabihi ve etba’ıhi ecmaiyn.

 ……….Rabbişrah liy sadriy;

 ……….Ve yessirliy emriy;

 ……….Vahlül ukdeten min lisaniy;

 ……….Yefkahu kavliy; (Tâhâ 25-26-27-28)

……….Rabbim göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi, düğümü çöz dilimden ki, anlasınlar beni. Amin, amin.

……….Değerli dostlar bugün esma dersimizin 44. Dersi, bugünlere ulaştıran Allah’a hamd olsun. İnşaAllah rabbim ömür verir nefesimiz yeter son dersi de beraber işleriz. Bu dönemin son dersindeyiz, İnşaAllah bu dersle beraber sezonu kapatıyoruz fakat tatil vermiyoruz, tatil yok tebdil var. Tatil; atıl kalmak demek, Müslüman atıl kalmaz çünkü İman atıl kalmaz, kalmamalı. Eğer kalbiniz tatil yapsaydı onun adına ölüm derlerdi, ben bir tatile çıkayım yoruldum dediği zaman dünyanızı değişiyorsunuz. Eğer aklınız tatil yapsaydı onun adına da delilik derlerdi ve bizi başka bir yere naklederlerdi. Eğer yeryüzü tatil yapsaydı ben yoruldum döne döne başım döndü bana biraz müsaade deseydi buna kıyamet denirdi. Eğer elektronlar tatil yapsaydı çekirdeğin etrafında dönmekten yoruldum biraz da dinleneyim deseydi bunun adına füzyon derlerdi, eşya çöker eşyanın kıyameti gerçekleşirdi. Dolayısıyla kâinatta tatil yapan biri yok. Eğer rabbimiz tatil yapsaydı haşa, kâinatta varlık var olmaktan çıkar yok olurdu. Onun için bugün hiç tatil yapmayan bir Allah olduğunu ifade eden bir isim işleyeceğiz.

……….Hallâk; yaratan değil durmadan yaratan, tekrar tekrar yaratan, bıkıp usanmadan yaratan, yaratmayı kendisine meslek edinen, mükemmel yaratan, daima yaratan, sürekli yaratan, yaratmaktan asla vazgeçmeyen Hallâk. Dolayısıyla tatil yapmayan bir Allah Hallâk.

……….Yaratmada atıl olmayıp aktif olan demek Hallâk. Önce lügavi çerçeveyi çizelim; Her daim, tüm zamanlarda ve tüm mekânlarda yaratan manasına geliyor. Asla bıkıp usanmayan yaratma işinde zirve olan, yaratma işini kendisine meslek edinen, daha mükemmel bir yaratışın asla mümkin olmadığı, eşsiz ve benzersiz yaratan manasına geliyor.

……….Hallâk ismi halk mastarından türetilmiş, bildiğiniz gibi Türkçemizde de halk diyoruz, aslında yaratılmışlar manasına geliyor bir yerde, mahlûk. Kitleye, insan yığınlarına, kalabalıklara halk diyoruz. Halk; bir zata mahiyet, bir mahiyete hüviyyet kazandırmak demektir. Bir şeyi takdir etmek tasarlamak ölçmek biçmek manasına gelir. Halk hem yaratma eylemi, hem yaratılan varlık için kullanılır. Yaratma manasıyla halk iradesine uygun olanı takdir ettiği, takdir ettiğini ise meydana getirdiği manasına gelir ki esasen takdir etmek, ölçmek, biçmek, mükemmel bir tasarım yapmak, halk bu manaya gelir. Dolayısıyla yoktan var etmeyi de ifade eder, vardan var etmeyi de ifade eder. Ama dil olarak daha çok vardan var etmeyi, basitten mürekkep bir şey ortaya çıkarmayı ifade eder. Mesela İbda böyle değil ibda yoktan var etmektir. Bu küçük farkı üstad Necip Fazıl bilseydi değil mi? O zaman ibdayı kullanmazdı.

……….Halk Kur’an da 2 yerde insana nispet edilir, yani Hz. İsa’ya nispet edilir. enniy ahlüku leküm minet tıyni kehey’etit tayr. (A.İmran/49) yani sizin için kuş maketi yapıyorum diyor. Yani ahlüku, ben yaratıyorum, yapıyorum yani yapma ve yaratma aynı manada kullanılmış, insan için kullanılmış. İstisnai kullanım ama yine de kullanılmış, var. Fakat Bedi’ insan için kullanılmaz. Hâlık insan için kullanılabilir ama Bedî’ kullanılmaz. Niye kullanılmaz? Çünkü Bedî’ yoktan yaratmaktır.

……….İnsan sanat yapar, icat eder o onun hâlıkı olur ama El Hâlık’ı olmaz, yoktan yaratmaz. Fakat ibda etmeye gelince sırf Allah yoktan var eder. Vardan var etmek icat manasında halk kullanılır.

……….Takdîr-i külle şey’in, min şey’in ahar diye tarif etmiş sözlükler bir şeyden bir başka şeyi takdir etmek, işte bu kökten geliyor Hallâk ismi. Yani mübalağa ile ismi fail, mübalağa formu Allah için kullanıldığında nedir? Mübalağa değildir çünkü Allah’ın yaratışını bizim herhangi bir kelimeyle ifade etmemiz mümkün değil. Mübalağa Allah için acziyet ifade eder, kul için mübalağadır. Yani rabbimizin yaratışında ne kadar mübalağa edersek edelim ifade etmiş olur muyuz? Kelimeler ifade den aciz kalır. Dolayısıyla Hallâk hep yaratan, daima yaratan, durmadan yaratan manasına gelir.

……….Nazari çerçeve, lügavi çerçeve bu kadar yetsin, nazari çerçeveye bakalım. Yaratma ikiye ayrılır; ilahi yaratma, beşeri yaratma.

……….İlahi yaratma; Bu yaratma kapsamında yoktan var etmek vardır. Yoktan var eden Allah Hallâk’tır. Hâlık ve Hallâk ismi Allah’ın Kur’an da geçen iki ismidir, müstakil olarak gelir dolayısıyla esma-i Hüsna listemizde bu iki isim de yer alır. Hâlık ve Hallâk.

……….Beşeri yaratma ise sanat ve icat manasında yaratmadır, fen de diyebiliriz buna. Mesela sesleri kullanan müzisyen seslerle bir müzik eseri ortaya koyar, icat eder, sanat icat eder. Fakat sanatın sesini yaratamaz, seslerden bir aranje, bir senfoni, bir türkü, bir şarkı, bir eser, bir ilahi ortaya koyabilir. Seslerin yaratıcısıdır asıl onu yaratan. Onun için eğer onun kullandığı malzemeye bakıp ta o malzemeyi yaratanı unutursak Hallâk’ı unutmuş oluruz.

……….Dolayısıyla renkleri kullanan ressam da bir şey icat eder ama renk icat edemez. Asal renklerden bir sürü renk icat edebilir. Ama icat ettiği tüm renkler Allah’ın yarattığı renklerdir. Yani onunla onu karıştıracak, şu kadar karıştırırsa şu, bu kadar karıştırırsa cevizi yeşil, şu kadar karıştırırsa fıstıki yeşil, şu kadar karıştırışa çimen yeşili. Yani bu mu, ne kadar karıştırdığınızla alakalı değil ki asıl onu elde ettiğiniz arka planda ki sarının yaratıcısı kim. Dolayısıyla renklerde esasen Allah’ın yarattığından bir şey yapar, icat eder.

……….Kelimeleri kullanan şair bir şiir yazar, bu bir sanattır. Fakat Allah’ın yaratması anlamında bir yaratma değildir. Allah gibi kimse yaratamaz. O sesleri, o kelimeleri ortaya koyan mantığı, aklı veren Allah. O kelimeleri kullanmamızı temin eden Allah. Dolayısıyla şairin şiirine hayran olup ta o şiirin sermeyesini yaratana hayran olmamak Hallâk’ı bilmemek manasına gelir.

……….Asla ibda anlamında bir yaratma değildir dedik icat ve inşa anlamında. Esasen bütün bunları yapan sanatçı veya bilim adamına sadece malzemeyi veren değil malzemeyi kullanan aklı ve yeteneği veren de Allah. Eğer O vermeseydi siz hiç hayvanların icat ettiği, hayvanların inşa ettiği bir şey duydunuz mu?

……….Diyeceksiniz ki Kuş yuva yapıyor, esasen kuşun içgüdüsel olarak yaptığı yuva bir icat ve inşa değil güdüsel olarak yaptığı yuva eğer bir inşa ve icat olsaydı orada bir sanat görürdük. Dolayısıyla kuşun yaptığı yuvanın kalıcılığı diye bir derdi yoktur. Yani benden sonra ki nesillere bir yuva yapacağım ki torunlarıma kalacak, veya dedemizin yaptığı yuva bak bu, o şöyle bir tarz kullanmış, biz ise tarz değişikliğine gittik şu malzemeden yapıyoruz artık. Böyle bir zihin yürütebilir mi herhangi bir kuş böyle bir derdi yoktur böyle bir zihin yürütmez. Yani ortaya koyduğu bir tarz bir sanat, bir gelecek kaygısı vs. böyle şeyleri yoktur yani tasarlamaz, tasarlayan insandır.

……….Esasında Kuşun yaptığı yuva içgüdüsel olarak tasarlanmıştır zaten, o sadece kendine verilen program çerçevesinde hareket eder. Onun için insan farkı bu, insan sanatkârdır sanatı insan yapar. İnsan dışında yapılan tüm sanatların sahibi Allah’tır. Yani asıl saniî hakiki Allah’tır. Zaten sanatkâr olan insanı yapan, insanı yaratan olur. Yani Allah sadece sanat ortaya koymaz, sanatkâr yaratır. Bu manada yarattığı her şey ilahi sanata bir örnektir.

……….Beşeri yaratmayı görüyoruz. Esasen bakıyoruz bir tablo, bir şiir, bir müzik eseri bizde Bediî duygular uyandırır. Dinliyoruz bizi alıp götürüyor. İzliyoruz, seyrediyoruz bizi alıp götürüyor ve bazen adalet duygumuzu kışkırtıyor, bazen öfkemizi kışkırtıyor, bazen sevgimizi kışkırtıyor yani bizim kimyamız üzerinde etki husule getiriyor. Bir kahramanlık şiiri okunuyor bakıyoruz kan basıncımıza yansıyor. Bir aşk şiiri okuyoruz bakıyoruz yişne kan basıncımıza yansıyor farklı bir duyguya giriyoruz. Bir mersiye okuyoruz ağıt, bakıyoruz gözümüzden yaş gelmiş. Şimdi göz yaşı bezeleri çalıştı mı diyeceğiz yani buna. Böyle mi tarif edeceğiz. Yoksa ağlıyoruz, beni ağlattı mı diyeceğiz. Beni ağlattı demekle gözyaşı bezelerim aktif hale geldi demek ne kadar farklı. Biri motor, öbüründe ise duygu var orada, onda vicdan var, onda his var, onda kalp var, onda gönül var.

……….Dolayısıyla bizde etki meydana getiriyor. Bir sanat eserine bakıyoruz hayran oluyoruz, ne kadar güzel diyoruz ne kadar hoş ve bir Müslüman böyle bir şeyle karşılaştığında maşallah der. Neden MaşaAllah der? Onun arkasında Allah’ı gördüm demektir bu. Güzel bir yavruyu alırsınız seversiniz maşallah dersiniz. Bu, onun arkasında Allah’ı gördüm demektir, Allah’ın sanatını gördüm demektir, Allah’ın yaratışını gördüm demektir, Allah’ın meşi’etini gördüm demektir. Allah ne güzel yaratmış.

……….İşte bu Allah yokmuş gibi konuşmamaktır. Gördüğünüz hiçbir güzelliği Allah’tan koparmamaktır. Yani bu Allah’ın Hallâk olduğunu hatırlamaktır. Ya rabbi yaratan sensin, ya rabbi asıl sanatkâr sensin, ya rabbi mübdi sensin, Bedî’i sensin yani yoktan var eden sensin Bediy’üs Semâvâti vel Ard. (Bakara/117) Dolayısıyla Allah’ı hatırlar bir mü’min.

……….Bunlar bizim kültür kodlarımızdır İnşaAllah, maşallah, Bismillah, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh, Allah, Allah Allah. Yani sayın gitsin bunlar bizim kodlarımızdır, bir mü’min bunlarla konuşur, biiznillâh, fesubhanAllah, eyvallah. Bunlar bizim kodlarımız, her durumun içinde Allah var. Dolayısıyla üzüldüğümde de Allah var sevindiğimde de. Yani sevincimi Allah’tan koparmam ben, Allah’tan kopuk sevinmem, Allah’tan kopup sevinemeyeceğim için sevincim ölçülü olur. Allah’tan kopuk üzülmem onun için hiçbir konuda ki üzüntüm beni Allah’tan koparamaz aksine Allah’a yaklaştırır.

……….Öfkelendim yine Allah, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh. Yani Allah’tan kopsa öfkesinin kulu olacak, Allah’tan kopsa sevincinin kulu olacak, Allah’tan kopsa nefretinin kulu olacak, Allah’tan kopsa acı veren şeyin kulu olacak yörüngesine girecek o, onun öznesi olacak. Bu sefer bakmışsınız Allah’tan koptuğunda zaten gerçekten de kopuyor, hakikatten de kopuyor. Kendisini üzen şey artık hayatının üstünde baskı kurmaya başlıyor ve intihar dediğimiz şey işte onun son noktası. Niye intihar eder insan? Acının nesnesi olur, acının nesnesi olursa, kulu olursa intihar eder, acıya kurban olur yani.

……….Acıyı kurban etmesi mümkin mi? Mümkin, innâ Lillâhi ve innâ ileyhi râci’ûn; (Bakara/156) bitti. İşte o zaman acıyı kendine kul eder, acının sırtına biner, acı uysal terbiye edilmiş bir attır artık, acının sırtına biner ve yücelir, yükselir, adam olur, acısının alnından öper, derdinin alnından öper, çünkü derdi kendisini yüceltmiştir.

……….Dolayısıyla bu bakış çok farklı bir şey, esasen biz bunları yaşıyoruz da adlandıramıyoruz, çok fazla bilmiyoruz. Biziş teselli eden bizi yaşatan yani bizi kalitelendiren şeyin ne olduğunun adını koyamıyoruz. Burada farkına varıyoruz, esasında bize imanımızın ne çok şey kazandırdığını da öğrenmiş oluyoruz burada, bu bilgi ona yarıyor yoksa bu bilgiyle ilk defa kullanmaya başlamıyoruz ama amiyane tabirle Müslüman bir toplumun içinde doğmuş olmaklığımızdan dolayı kazandığımız bu şeylerin esasen çok değerli olduğunu öğreniyoruz, bu çok önemli.

……….Beşeri yaratışa hayran olup ta onun arkasında yatan ilahi kudreti unutmak nankörlüktür. Düşünsenize dümdüz bir yol yolda gidiyorsunuz ve giderken ayağınıza bir tuğla takılıyor, bakıyorsunuz tuğla. Otomatik olarak aklınıza ve dilinize gelen cümle şu; kim koymuş bunu buraya? Bir tuğladır yani kendisi konulmuş olamaz mı? Olamaz. Asfalt yol üzerinde ayağınıza takılan bir tuğla kendisi kendisini koyamaz.

……….Yahu Allah’tan kork bir tuğlaya Kim koymuş bunu buraya diye soruyorsun da şu koca kâinata nasıl tesadüf diyorsun. İnsanın kendi aklıyla dalga geçmesidir bu, kendi zekâsına, insan zekâsına hakarettir bu. Ben ateizmi onun için insan hakları ihlâli olarak görüyorum, inanın insan hakları ihlâli. Yani insana hakaretten yargılanmalı öncelikle, insan zekâsına hakaretten. Bu ayrı bir şey öyle şey olur mu? Şu koca kâinata bunun yaratıcısı yok diyorsanız siz insan zekâsına hakaret ediyorsunuz, bundan büyük bir hakaret olmaz mı?

……….Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen,

……….Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen. (Şeyh Galip)

……….Şöyle zatına kendine bir bak diyor güzelce bir bak, zübdei âlemsinsen, alemin özüsün, alemin küçültülmüşüsün, mikro kozmossun, alem-i suğrasın, sen kâinatın göz bebeğisin.

……….İnsan bu demek zaten, göz bebeğinin ki tane adı vardır hadğatul ayn, insaü’l ayn, gözün insanı, göz bebeğinin ismidir Arapça da. Demek ki insan da kâinatın gözü, göz bebeği. Eğer göz bebeği gözün insanı ise, insan da kâinatın veya dünyanın göz bebeği. Öyle diyelim biraz küçültelim bu kadar kendimizi büyültmeyelim, bu kadar büyültmek biraz megalomani yapıyor, kolektif megalomani. Onun için küçültelim çünkü kâinata göre biz çok küçüğüz. Kâinatta izim gibi neleri yaratmaya kâdir olduğunu rabbimiz Yasin-i Şerifte zaten söylüyor, oraya da geleceğiz.

……….Eğer bir sanatın arkasında Allah görünmezse, sanatkârın sanatına hayran olur da o sanatkârı yaratana hayran olmazsa insan sanatkâr şaman’a sanatı da puta dönüşür. Zaten cahiliye de şairin işlevi buydu. Onun için Kur’an da şuârâ suresinde; Veş şu’arâü yettebi’uhümül ğavun. (Şuârâ/224) Onlara yoldan çıkmışlar ittiba eder uyar, onları onlar izler diyordu.

……….Esasen Kur’an şairlere laf mı ediyordu? Yo, Kur’an şiire lâf mı ediyordu, yo,. Hz. Aişenin dediği gibi bir tanesi şiiri karalama babında efendimizden naklen bir insanın karnının irinle ve kanla dolması şiirle dolmasından hayırlıdır diye hadisi naklediyor da Hz. Aişe dur orada diyor. Allah resulü onu şiir için söylemedi putları öven putçu şiir için söyledi. Yani temyiz ayırmak. İşte bu, yoksa Hz. Ali’nin divan’ı olur muydu, Hz. Ali’nin şiir kitabı var. Yoksa söyle ya hassan ruhul Kudüs seni destekliyor der miydi Allah resulü Hassan bin Sabit’e. ResulAllah’ın şairleri diye bir silsile olabilir miydi?

……….Dolayısıyla burada Kur’an ın şaire ve şiire bir şey söylediği yok, Kur’an kendisi Allah’ın tahtına göz dikmiş olan, arşına göz dikmiş olan haddini bilmez şaire söz söylüyor ve vahyin tahtına göz dikmiş olan şiire söz söylüyor, yani yerini bil diyor. Yoksa Ve ma allemnahüş şi’re ve ma yenbeğıy leh. (Yasin/69) O şiir değil ona şiir gerekmez de derken Kur’an, esasen Kur’an kendisini bir yerde şiirle de kıyaslamış oluyor, şiire bir makam vermiş oluyor. Yani şiire bundan daha güzel değer vermek var mı? Yeryüzünde şiire verilmiş en büyük ödülü kim verdi? Allah resulü verdi. Bânet suad diye başlayan K’ab bin Zübeyr kasidesine başladığında, kasidenin ortasına geldiğinde ResulAllah, ki düşünün kasideyi söyleyen şair için vur emri verilmiş, kâbe’nin örtüsünün altında bulsanız dahi öldürün emri verilmiş, böylesine zararlı biri. Ama böyle birine sırtında ki hırkayı çıkarıp onun sırtına takıyor. Bu şiirin sırtına takılmış bir ödüldür, başına takılmış bir taçtır düşünsenize. İstanbul – Topkapıda ki hırka o hırkadır. Hırka-i şerifte ki Üveys el Karni’ye gönderilen derler bilmiyorum ne kadar doğru. Ama Topkapı’daki K’ab bin Zübeyr’e verilen hırkadır, olduğu rivayet edilir diyelim de yine de kesin konuşmayalım.

……….Sanatkâr şamana dönüştüğünde haddini unutmuştur, Allah’tan rol çalmıştır. Tarihte böyle çok hadise var, bir ikisi aklıma geliyor; Michelangeli ünlü Musa heykelini yapmış bitirmiş ve adam eserinin büyüsüne öyle kapılmış ki her halde kendisini tanrı falan zannetmiştir ki haydi Musa konuşsana diyormuş. Taş yahu, kendi büyüsüne kapılınca öyle oluyor.

……….Parthenon mermerleri ilk defa çıktığında 19. Yy. da, dönemin ünlü aydını Henry Fuseli gayri ihtiyari mermerleri seyrederken; “Yunanlılar tanrıydı, Yunanlılar tanrıydı” diyor haşa.

……….Allah’tan kork yahu, Allah’ın yarattığı mermeri almış getirmiş kesmiş Parthenon yapmış, sen mermerin yaratıcısını öv. Sen mermeri yaratanı unutmuşsun, yaratanın mermerini kesip getireni tanrı ilan ediyorsun, olur mu? Onun için sebebu’l esmayı unutmamak lazım, ilkler ilkini unutmamak lazım, büyük sanatkârı unutmamak lazım. Büyük sanatkârı unutursa büyük sanatı da unutur. O zaman ne olur? Büyük sanatkârı yani Allah’ı unutursa küçük sanatkârı tanrı ilan etmeye kalkar. Büyük sanatkârın büyük sanatını görmez de küçük sanatkârların küçük sanatını yaratma olarak nitelendirmeye kalkar.

……….İşte o zaman yer değişir, o zaman akıl karışır, o zaman şirke bulaşır, o zaman şair şamanlık koltuğuna oturur ve yaptığı da put olur. İşte o zaman asıl sanat olmaktan çıkar, çünkü asıl sanat büyük sanatkârı fark etmektir. Asıl sanat kâinatın sanatkârını fark etmektir, asıl sanat O’na kulluktur, asıl sanat Allah’a hayranlıktır. Sanatkâr olan Allah’a hayran olur çünkü sanatı geliştikçe hayreti de artar sanat hayrettir derim onun için.

……….Ne diyordu efendimiz? Rabbi zidniy hayret. Rabbim hayretimi artır, yani sana bakayım şaşkınlığım artsın, şaşırayım, hayran olayım, hayranlığımı artır. Dolayısıyla budur, asıl sanatta budur Allah’ı fark etmek.

……….Hiçbir eser kendi kendisini yaratamaz, Allah’ın yaratıcılığını inkâr nankörlüğün varabileceği son noktadır. Dolayısıyla Müslüman kimdir kâinatın sanatkârının sanatına hayran olan insandır. Bu hayranlığın yansıması teslimiyettir. Öylesine bir fark ediştir ki bu Allah’ın sanatını fark ettiğinde teslim olmaktan başka çare bulamaz. Ya rabbi der ben sana teslimim sen beni işle. Zaten Allah bir insanı işledi mi, eğer insan o işlemeye itiraz etmez Allah’ın kudret eline teslim olur, rububiyetine rabliğine teslim olurda ya rabbi beni işle dedi mi ruhunu Allah’a işletti mi, aklını Allah a işletti mi, vicdanını ve iradesini Allah’a işletti mi, Allah’ın işlediği eserin konulacağı tek yer vardır, Cennet. Rabbül Âlemi’nin elinden çıkmış sanat eserinin sergileneceği tek galeri cennettir öyle değil mi. Allah bizi cennette sergilesin inşaAllah.

……….Yaratan da yaratılan da haktır, teorik çerçevenin bir bölümünü bu konuya ayıracağım bu çok önemli bir mevzu Hallâk ismi çerçevesinde. Zira ciddi bir problemle yüz yüzeyiz şu anda. Bu probleme ecnebiler nihilizm diyorlar. Hiççilik, aslında amaçsızlık. Nihilizmi tek olarak almamak lazım belki hedoniz mi de onun yanında koymak lazım zevk perestlik, zevkine tapma hali ve bir sürü izm onun yanında. Aslında diğer izmlerin bundan bir farkı yok, Marksiz mi, kapitalizmi vs. bunların yanına koymak lazım.

……….Esasen onların da özünde bunlar yatıyor. Yani belki ta temelinde hümanizm yatıyor. Hümanizm nedir? İnsancıllık değil, insanı her şeyin ölçüsü yapan düşünce. İnsan her şeyin ölçüsüdür diyen ölçü yoktur demektedir. O zaman 7 milyar ölçü olmuş olur. Yani 7 milyar ölçü varsa ölçü yok demektir, insan her şeyin ölçüsü olamaz. İnsan ölçü koyamaz, konulmuş ölçülere riayet eder. Allah ölçü koyar. İnsan insana ölçü koymaya kalktı mı hırsız ölçü koyarsa hırsızlık suç olmaktan çıkar. Namussuz ölçü koyarsa namussuzluk suç olmaktan çıkar. Mütecaviz ölçü koyarsa tecavüz suç olmaktan çıkar. Ne olur? Soyguncu, vurguncu ölçü koyarsa vurgun ölçü olmuş olur öyle değil mi?

……….Kişi kendi zaaflarıyla ölçü koyar. Firavun ölçü koymaya kalkarsa ne olur ene rabbükümül ‘alâ der ben en büyük rabbinizim. Nemrut ölçü koymaya kalkarsa işte öyle olur, yani İbrahim’i ateşe atar. Nemrut’un ölçüsüne göre İbrahim Teröristtir. Firavunun ölçüsüne göre Musa bağidir, asidir haşa. Kim koyacak şimdi ölçüyü, kimim ölçüsü, Sezarın ölçüsü mü, İsa’nın ölçüsü mü?

……….Evet özünde nihilizm bu günün dünyasının en büyük problemidir hiççilik. Bakın şöyle yeni nesillere, bakın üretilen şeylere, ekranlardan sizi vurmaya kalkışan o sanal kurşunlara bakın, onun arkasında ki mantığa bakın hiçbir ölçü yoktur. Bu adam bunu nasıl söylemiş diyorsunuz, bu reklamı bu adam nasıl yapmış diyorsunuz hiçbir ölçü yok. Ölçüsüz insanların eline geçtiği zaman işte buyur dünyanın aldığı hal bu. Onun için hiçten başlayan bir şey bu.

……….Peki, bu mantık nereye yaslanıyor? Bu mantığın arkasında aslında Lucretius’un şu sözü ex nihilo nihil fit. Bu latince ama bunun aslı Yunanca hiçten hiç çıkar, yani hiçbir şey yoktan var edilemez mantığı buradan gelir. Hallâk’ı ve Hâlık’ı reddeden bir bakış açısı. Yunan düşüncesinin ta kökeninde bu yatar yoktan bir şey var olmaz, hiçten hiç çıkar. Dolayısıyla mantık bu. Eski Yunan’dan ta batıya kadar mantık bu.

……….Peki bunun bizde ki yansıması nasıl? Maalesef bunun bizde ki yansıması da varlığı reddetme biçiminde ortaya çıktı. Yani Allah’ı ispat etme, ama mahlûkatın varlığını hakiki olduğunu reddetme. Tabii bunun farklı biçimleri ortaya çıktı. Yani yaratılmış şu alem, şu gördüğümüz eşya, varlık aslında sanaldır, bir rüyadır, mış gibidir vs. vs. Tabii dilin kemiği yok söyle gitsin tabir caizse ve bunun İslâm adına yapıldığını gördük, yapılıyor olduğunu görüyoruz. Allah adına, İslam adına yapıldığını gördük.

……….O zaman şu mu oluyor bu? Esasen Allah Hallâk’tır değil mi, Hâlık’tır, yaratandır, hep ve daima yaratandır. Eğer bütün bu varlık, gördüğümüz şu etrafımızda ki maddi varlık gerçekte yoksa Allah neyi yaratmış oluyor yoku mu, yani blöf mü yapmış oluyor haşa. Bunu mu söylemeye çalışıyorsunuz. Hallâk olan Allah aslında bir şey yaratmadı da biz miş gibi mi görüyoruz. Yani Hallâk isminin tecellisi miş gibi mi oluyor. O zaman bu isimde mi miş gibi, hakiki bir tecellisi yok mu? Haşa ve kellâ. Yani ne demek istiyorsunuz siz.

……….Bir zamanlar bu memlekette kitaplar dağıtıldı, kitaplar yazıldı, hala da piyasa da devam ediyor ve hala da bir yığın insan bu düşüncelerin arkasına gidiyor.

……….Nesefinin kitabının, akaid adını koymuş ya akaidin kitabı bir tektir o da Kur’an dır, akaidin kitabı olmaz, akaidin kaynağı Allah’tır, Alimler akaid belirlemez, Allah belirler akaidi. Onun için akaid kitabı olmaz, onlar kelâm kitabıdır adını doğru koyalım. Nesefi’nin akaid adını verdiği kelâm kitabı şöyle başlar. Hakâiku’l eşya sabitetün vel ‘ilmü biha mütehakkîkun diye. Eşyanın hakikati sabittir. Bizim bu hakikat hakkında ki bilgimiz ise gerçektir. Vel ‘ilmü biha mütehakkîkun, tahakkuk etmiş bir gerçektir. Çünkü eğer eşya sahteyse bizim bilgimiz de sahte olmuş olacak, eşya sanalsa bizim bilgimiz de sanal olmuş olacak. Yani aslında şair öyle diyor ya, ne kadınlar sevdim ki zaten yoktular. (Atilla İlhan) Yani sen yoksun aslında, niye? ben de yokum, o da yok. Peki niye, mış gibi gözüküyorsun aslında rüyadayız, bu bir sanal şey. Tıpkı matriks filmindeyiz falan.

……….Öyle mi, gel sana bir tokat atayım, bu yokun tokatıdır. Kızacak mısın kızmayacak mısın? Yok desene, seni kızdırana da yok desene. Sen evlendin mi? Evlendin. Yokla evlendin o zaman. Peki, Ebu Leheb’te yok o zaman. Ebu Leheb yoksa ebu Leheb’,in eli de yok, eli yoksa Tebbet yedâ ebiy lehebin konusu da yok öyle değil mi. O zaman yoksan günah’ta yok sevapta yok zaten. Yani ameli Salih’te yok. Bunlar yoksa Cennet ve cehenneme de gerek yok. Dolayısıyla iyilik ve kötülük yok. Hayır ve şer yok, hak ve batıl yok, iman ve küfür yok, Musa ve Firavun yok, Nemrut ve İbrahim yok. İbrahim’in baltası da yok, putta yok. Lâ mevcude illâllah. Hadi buyurun. Kur’an bir tevhid öğretir Lâ ilâhe illallah ama bunun karşısında alternatif bir “tevhid” gelir Lâ mevcude İllâlah.

……….Ne diyelim şimdi? İşte onun için Nesefi doğru yerden başlamış Hakâiku’l eşya sabitetün eşyanın hakikatleri sabittir. Vel ‘ilmü biha mütehakkîkun. Onun hakkında ki ilmimiz gerçekleşmiş bir gerçektir. Hilâfen bî sufistaiyye sofistlerin hilafına, safsatacıların hilafına.

……….Sofistler eski Yunan’ın doğa filozofları denirdi bunlara yani sokrat öncesi filozoflara doğa filozofları, sofist denir. Sofistlerin tek mahareti vardır; Hakikat diye bir şey yoktur. Sende haklısın, sen de haklısın, sen de haklısın. ..! Hani Nasrettin hafızın güzel bir şeyi var ya gelmiş iki kişi tartışıyormuş demiş ki Hoca sen haklısın demiş, ötekine sen söyle demiş o da söylemiş sözünü sen de haklısın demiş. Hanımı demiş ki, ya hoca o konuştu ona sen haklısın, diğeri konuştu sen haklısın. Bunlar niza etmiş sana hakemliğe gelmiş, ikisi de nasıl haklı olabilir dediğinde Hanım sen de haklısın demiş.

……….Sofitlerin şeyi bu, post modernizm diye böyle bir şeye söylüyorlar zaten, mutlak doğru yoktur. Niye? Herkes kendine göre haklıdır. Allah aşkına bu ne biçim bir hak? Böyle bir dünyada neyi savunursun? Böyle bir dünyada ne uğruna yaşarsın, böyle bir dünyada neye inanırsın. O zaman hakikatin arkasını kovalamak, hakikatin peşine düşmek, hakikati aramanın ne anlamı kalır, neyi arayacaksın hakikat yoksa. Niye arayacaksın ki, herkesin bulduğu haksa eğer kim neyi arasın.

……….Görüyorsunuz değil mi nereye getiriliyoruz. Nedir varacağımız yer? Nihilizm, hiççilik makamı. Nihilizmin en büyük tehlikesi ahlaksızlığıdır, çünkü ahlakın temelini yok ediyor. Onun için sofistlere göre hakikat diye bir şey yok, ne koysan gider yani. Bizim eşya hakkında ki bilgimizin bir hakikati olmadığını söyler sofistler.

……….Dolayısıyla buradan, Nesefi’nin bu tespitlerinden çıkan nedir?

……….1 – Bazılarının dediği gibi içinde yaşadığımız dünya bir hayal değildir.

……….2 – Eğer eşya sanal olsaydı onun hakkında ki bilgimiz de sanal olurdu. Bu sadece yaratılanın varlığını inkâr etmek değil, yaratanın yaratışını da inkâr etmektir. Eğer bizim içinde yaşadığımız bu dünya ve bu dünyanın içinde kiler sanalsa, mış gibi ise, aslında yoksa Allah da Hâlık olarak bir şey yaratmış değil. Haşa sanki bir blöfle karşı karşıyayız. O zaman peygamberler niye gönderilir, kavimler niye helâk edilir, günah ve sevap niye vardır. İkab ve ödül, azab ve ceza niye vardır, cennet ve Cehennem niye vardır, Allah niye emir ve yasak koymuştur. Niye koyar ki, niye sınırlar çizer, sınırlara ne gerek var ki sanal bir dünyada hepsi oyunsa eğer. Öyle değil mi? Siz bilgisayar oyununda takla atan adama trafik cezası kesiyorlar mı? Ne gerek var ki, kesene keserler aslında gel seni götürelim diye öyle değil mi oyunsa eğer. O zaman rabbimizi ne yerine koymuş oluyoruz haşa. Evet, ben kendime bir oyuncak yaratmadım diyor, ben oynamak için yaratmadım varlığı diyor Kur’an da.

……….3 – Sofistler bizim eşya hakkında ki bilgimizin bir hakikat olmadığını söyler, yoktur derler.

……….4 – Nesefi der ki 5 duyumuzla elde ettiğimiz bilgiler sanal ve vehim değil gerçektir. Yani bu nesefinin böyle bir girişle girmesi kelâm kitabına esasen Kur’an ın bize telkin ettiği tevhidin özüne dair bir açıklamadır ve sofistlerin safsatasını bir reddiyedir. Bu gün sofistlerin safsatası post modernizm adı altında geri döndü. Röletvizim, postmodernizmin arabası oldu yani görececilik, nispiyet. Nedir? Herşey görecedir, niye sana göre, bana göre, ona göre. O zaman sen sana göre doğrusun, o ona göre doğru, ben bana göre doğruyum. Yani? Yanisi yok işte canım hakikat diye bir şey yok, hiçbir şey adına yaşamaya değmez, hiçbirşey uğruna ölmeye değmez, hiçbir şey uğruna kavga vermeye değmez, hiçbir şey uğruna inanmaya değmez. Sonuçta bu tabii, kendileri gibi yapmak istiyorlar dünyayı, değersizleştirmek istiyorlar. İşte bu değersizleştirmedir, indirgemedir. Bunun üç operatörüydü aslında Freud – Marx ve Darwin. Bunlar değersizleştirme operasyonu yaptılar üçü de üç ayrı bilim dalında. Onun için bu bir değersizleştirmedir, indirgemedir esasında.

……….Eğer sanal ise onlarda günahta, sevapta işlenmez, ödül ve ceza olmaz. Hallâk isminin varlığı mahlûkun varlığını gerektirir oysa ki öyle değil mi? Hallâk varsa mahluk vardır. Niye? Hâlık varsa mahlûk olmak zorunda, çünkü yaratan var ama hiçbir şey yaratmamış. Ne demek bu? O zaman tecellisi olmayan bir sıfatın var olup olmadığını kim bilecek, karşılığı yok. Dolayısıyla bunun varacağı ilkel bir materyalizmdir. Zaten panteizm de böyle bir şey değil mi, bakın Aristo her ne kadar sofistlere, safsatacılara karşı hakikati savunmak için mantık diye bir bilimi kurallı hale getirmişse de mantığı oluşturan Aristo’dur demek eski Mısır’a, eski dünyaya hakarettir. Düşünce Yunan’la başladı demek hırsızı mal sahibi ilan etmektir Yunan düşüncenin hırsızıdır. Hem almıştır, çalmıştır hem de kaynak göstermemiştir. Dolayısıyla Yunan düşüncesinin atası eski Mısır’dır. Eski Mısır’ın teb mabedinin alnında yazıyordu kendini bil diye. Eflatun siyah hocalardan söz eder siyah hocalarımız der. Doğrudur da hocaları siyahtır. Tabii hermetik metinleri okumayan bunu bilmez, hermetik metinlere şöyle bir göz gezdiren aa.! İş bambaşka der.

……….Yunan Mısırdan çaldı ve kaynak göstermedi, batı Endülüs’ten çaldı ve kaynak göstermedi, aynı babasının dedesinin işlediği suçu torunları da işliyor. Biz oysaki bilginin sadece aslına sadık değiliz, bilgiyi taşıyanlara da sadığız. Onun için biz hep kaynak gösterdik, biz kaynak gösterdi ki İbn. Rüşt; Ben yazıyorum diye yazmadı. İbn. Rüşt Aristo’nun şarihidir anlatabiliyor muyum? Yani Farabi, hâce-i sani ilan edildi, ikinci hoca. Birinci hoca Aristo. Niye? Çünkü kendisi benim demedi o üstatlarınkini aldı şerh etti, açıkladı.

……….Dolayısıyla biz bilgiye değer verdik ve vefakârlık yaptık, taşıyanlara da değer verdik hiç gizlemedik. Bu manada bakıyorum fakirin yazıp çizdiği piyasaya sebil diye verdiği şeyler, yazarların çizerlerin ağzında, kaleminde kitabında mağribi malı gibi, sebil maşallah. Tamam sebil ettik te bu kadar da etmedik yani Allah’tan kork bir ismini ver hiç olmazsa, atıf yap, alıntı ahlakın olsun. Alıyorsun gözümün içine baka baka, bunun sahibi falan diyor. Kendi malımı bilmez miyim? Ama bakıyorsunuz ne bir tırnak var.

……….Bazıları biraz insaflı bir düşünürün bir âlimin bir yazarın dediği gibi yazmış, yine adını da vermiyor da, bazıları ise hiç insafı yok, alıntı ahlakı yok. Sanki köy merasından ot biçiyor. Onu bile biçtirmiyorlar muhtara danışmadan öyle değil mi. Allah’tan korkar insan emeğe saygı duyar. Yoksa biz hiç birini esirgemedik, esirgeseydik bütün bu dersler internetten ve tüm paylaşım sitelerinden isteyenin önüne serilir miydi? Bunlar sebildir, sebildir ama aldığın yeri lutfette bildir, alıntı ahlakın olsun. Maalesef göremiyorum, sebil gibi sanki azıtma kediler olur ya, onun gibi bizim ortaya koyduğumuz alın emeğimiz yürek terimiz sanki azıtılmış kedi. Bu doğru değil, biz bir şey beklemiyoruz, maddi çıkar beklemiyoruz, sadece ve sadece alıntı ahlakınız olsun, aldığın yeri göster aldığın yere bir atıf yap çok şey mi istiyoruz.

……….Hocam ya vahded-i vücut ne olacak dediğinizi duyar gibi oluyorum. Vahdet-i vücut bir tek yorum değil birden fazla vahdet-i vücut yorumları var. Panteizme getirmiştim işi aslında Aristo’dan yola çıkarak. Biliyorsunuz Aristo panteisttir, yani nedir Aristo’ya göre âlemin kendisi tanrıdır, tanrı alemdir. Panteizm ile vahdet-i vücudu eşitlemek doğru değil, pek farklı şey olduğunu söylemek te, El Afifi bu yy. da ki bir numarasıdır İbn. Arabi uzmanı olarak bir numaradır. Yani işin özüne dönersek diyor vahdet-i vücut panteizm ile birleşir diyor.

……….Afifi’nin uzmanlığına hiç şüphesiz saygım var, fakat yine de vahdet’i vücut yorumlarını panteizm ile eşitlemeye gönlüm pek razı olmuyor. Yani vahdet-i vücudun yorumları var. AbdülKerim el Cili nin vahdet-i vücudu mu? İbn. Arabi’nin vahdet-i vücudu mu. Şimdi hangisini tercih edeceğiz?. El Cîli nin vahdet-i vücuduna bakacaksak, sizin tevhidiniz Lâ ilâhe İllallâh, bizim ki Lâ mevcude illâllah, sizinki şirktir diyor. Haydi buyrun nereden yakarsanız yakın. Kur’an ın tevhidi Lâ ilahe İllâllah şirk miş. Niye? Allah’tan başka bir şeyin varlığını ortaya koyuyormuş. Çünkü Allah’tan başka bir şey yokmuş, Allah’tan başka bir şeyin varlığını ortaya koyan tevhitte olsa özünde şirk miş. Haydi nereden yakarsanız yakın bu mu yani, savruldunuz mu savruluyorsunuz. Yani eğer Allah’tan fazla Allah’çı olmaya kalkarsanız böyle çuvallıyorsunuz. Dolayısıyla Haşa demek lazım tabii, yani insana hiç vermeye gelmiyor ipin ucunu, zaten rabbimiz de ne güzel etmiş insana vermiyor, insana verdiniz mi ipin ucunu kaçırıyor.

……….Kısaca panteizm daha farklı bir şey olarak hüsnü zan edelim vahdet-i vücuttan, ama vahdet-i vücutlar var, vahdet-i vücut felsefeleri var tek bir felsefe yok. Dolayısıyla ben İbn. Arabi’ninkini daha yumuşak, daha makul buluyorum. Özellikle Konevi üzerinden gelenini daha makul buluyorum.

……….Konevi onu daha da yaklaştırıyor hatta İmam Rabbani ıslah ediyor. Vahdet-i vücudu da aşırı buluyor vahdet-i şuhûd diyor. Bu çok güzel bir şey ona kimin itirazı olabilir ki Vahdet-i şuhûd, şahitlerin birliği. Biz bu aleme sahip olmak için değil şahit olmak için geldik. O hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir şey gerçekten de, ama yine de vahdet-i vücutlar olduğunu bilmek lazım. Vahdet-i vücudu nihilizme götürecek şekilde anlayan herkes le yine bu kapsamda değerlendirilmelidir. Yani Allah’ın Hallâk isminin inkârı üzerine temellenen her vahdet-i vücut yorumu merduttur, sakattır, atılır başka bir şey değil.

……….Kur’anî çerçeve; Kur’an da bu kökten iki isim var dedik Hâlık ve Hallâk. Nüzül sürecine göre işliyoruz esma –i hüsnayı. Nüzül sürecinde Allah ismi hariç, Allah ismi teşbihin imamesi, yani İnne lillâhi tisaten ve tisîne ismen Allah’ın 99 ismi vardır diyor değil mi Allah’ın 99 ismi. Dolayısıyla eğer hadisi temel alacaksak hadise göre de 99 un yüzüdür Allah. Dolayısıyla Allah’ın. Çünkü Allah müsemmadır, yani diğerleri sıfattır, Allah mevsuftur. Yani Allah’u kerîmun, Allah’u Alîmun, Allah’u Hallâkun, Allah’u Hâlıkun hepsini sıfat tamlamasına sokabilirsiniz hepsi Allah’a döner hepsi Allah’a racidir. Allah Alimdir, Allah Semî’dir Allah Basîrdir, Allah Hâlık’tır, Allah Rezzak’tır hepsini Allah’a racidir. Onun için 24. İsimdir bu. Bundan evvel neyi görmüştük? Rakîb; gözetleyen. Şimdi ne? Hallâk, daima yaratan.

……….Aslında sistemde önce yaratıp sonra gözetlemesi lazımdı değil mi? Ama Hallâk geliyor Hâlık gelmiyor ki. Bir sonraki durumu yaratmak için önce gözetleyen. Geleceğim zaten hayran olacağız.

……….Hallâk Kur’an da iki yerde geliyor sadece Yasin/81, Hicr/86. Ayetleri. İkisi de Mekkî, gayet anlaşılabilir. Niye? Mekke zor zaman, Mekke muhalefet, Mekke düşman ortamı. Yer demir gök bakır, Mekke’de iman sınanıyor ve imanın sınandığı Mekke’de mü’minler an’ı mutlaklaştırmasınlar diye Hâlık isminden önce Allah’ın Hallâk ismi hatırlatılıyor.

……….An’ı mutlaklaştırmasınlar, ne demek bu? Oraya da geleceğim ama haydi bir nebze göndereyim. Eğer Sümeyye ve Yasir an’ı mutlaklaştırsaydı işte o zaman bitmişlerdi, an’ı mutlaklaştırmadıkları için bitmediler. Hallâk, sürekli yaratan, şu An’ı Allah yarattı, bir sonra ki anı da yaratacak, dolayısıyla bir sonraki abda acaba ne yaratacak.

……….An’ı mutlaklaştırdınız mı an’ın mahkûmu olursunuz, an’ın mahkûmu oldunuz mu kendinizi, kendi, zindanınıza mahkûm edersiniz. Başkasının zindanına gireni çıkarmak mümkin de, kendi zindanına kendisini kapatanı çıkarmak mümkin değil. Onun için Ali Şeriati’nin 4 zindanı vardı ya, öyle bir zindan işte bu. Dolayısıyla bu manada bu iki isim de Mekke de geldi sualinin cevabı budur. Çünkü Mekke de acı var,  Mekke de işkence var, Mekke de hicret var, Mekke de yokluk var, Mekke de boykot var, Mekke de açlık var, Mekke de her tür acı var. Peki, her tür acının olduğu yerde Halllâk ismi ne manaya geliyor? Bir çıkış kapısı, bir açılım yani köşeye sıkışmayın Allah Hallâk’tır, şu anı yaratan bir sonraki anı da yaratacaktır, bitti.

……….Kur’an yaratılış hakikati üzerinde çok durur. Yaratılış hakikatine insanın 3 bakışı var.

……….1 – Mutlak bir yaratıcının varlığını inkâr eden bir bakış. Yeryüzünde böyle inanç sistemleri de var duymuş olmalısınız. Budizm bunlardan biri. Budizm de varlığın bir yaratıcısı yoktur, bir yaratıcıya ihtiyaç yoktur Budizm de. Caynizm de öyle caynizm de bir yaratıcıya ihtiyaç yoktur. Zaten özü itibarıyla uzak doğu dinleridir ve Brahmanizm den şekillenmiştir. Özünde yine tevhid vardır bu inanç sistemlerinin. Ben Brahman isminin İbrahim’den geldiğini iddia ediyorum, ispat edemedim ama iddiam öyle. Yani Brahman, İbrahimî gibi iddiam öyle. Ta özünü yokladığınızda zaten tevhidin bir takım özelliklerine ulaşıyorsunuz.

……….Dünyada ki tüm sapmalar arizîdir, aslî olan tevhiddir çünkü ilk insan iyi insandı, ilk insan muvahhiddi, kötülük sonradandır, bozulma sonradandır, şirk sonradandır, tevhid aslîdir. Yani oradan da yola çıksak aynı yere varırız birincisi böyle. Yaratıcının varlığını kabul etmeyen bir yaratıcıya ihtiyaç olmadığını söyleyen sistemler.

……….2 – Yaratıcıyı kabul edip yaratıcılığını mutlak değil mukayyed bilen sistemler. Eski Yunan böyleydi, yani ilk muharric manasında kullanıyor, kullandığı biraz da muğlak aslında. Bu konuda Aristo’nun metinlerinde çok net değil. Bunu biraz bizim âlimlerimiz biraz kıyak geçmişler Aristo’ya yani Aristo’yu biraz Müslümanlaştırmışlar, biraz muvahhidleştirmişler. Hatta bazıları onun bir peygamber olduğunu bile söylemiş. İnşallah öyledir yani bilmiyoruz ama ben Aristo’nun bu kadar da masum olduğunu falan sanmıyorum, çünkü Aristo İskender’in hocası. İskender ise insanları kendisine tapmayı, secde etmelerini emretmiş bir adam. Babil’i aldıktan sonra özellikle İskender’in ne haltlar karıştırdığını iyi biliyoruz. Büyük demeyelim, büyük Allah’tır, Makedonyalı İskender. Ama gerçekten de İskender’in o mücadelesine saygı duymamak mümkün değil. 33 yaşında ölmüş bir adam 6.5 – 7 yıl sadece Hint seferi bu ne aşk. Yeryüzünde 20 tane İskenderiye şehri kuracaksın, yani bu gerçekten de bravo dedirten bir şey ama sadece Bravo. Yoksa hiçbir emek zayi olmuyor, Mısır İskenderiye’sinden tutun da Bizin İskenderun’a varana kadar İskender’in eseridir. Bu manada Aristo çokta masum değil, fakat bizim ulema onu biraz allamış pullamış.

……….Eski Yunan’da esasen Âlem’in kadîmliği düşüncesi vardır, varlık yaratılmamıştır, kadimdir. Yani bir tür âleme Allah diyecekseniz zaten öyle bir şey diyeceksiniz panteizm böyle bir şeydir, bu da ikincisi.

……….3 – Mutlak yaratıcının varlığına iman. Tüm ilahi vahiyler ve Kur’an bu 3.süne girer. Esasen fizik te bilimde, big bang ile geldiği noktada bu olmuştur zaten. Yani bugün bilimin geldiği nokta bu olsa ne olur olmasa ne olur önemi yok ama böyle bir şeye gelmiş olmasını dillendirmek te bir aşağılık duygusu olmasa gerek. Yani yoktan var edilmiştir âlem. Kün feyekûn Allah ol demiştir o da oluş sürecine girmiştir. O da oldu değil, kün fekân değil, Kur’an da böyle bir ifade yok, kün feyekûn oluş sürecine girmiştir. Yekûn fiili muzaridir, 3 zamanı birden kapsar; geniş zaman, şimdiki zaman, gelecek zaman.

……….Her şeyi Allah yaratmıştır ve haleka külle şey’in fekadderahu takdiyra. (Furkan/2) O her şeyi yarattı ve onu eşsiz bir şekilde takdir etti. Halk fiilini takdir ile karşılayan âlimlerimiz var, Gazali bile böyle yapmış, Halk takdir demektir eş anlamlıdır diyor, ama değildir, eş anlamlı olsaydı aynı ayeti içinde iki fiil gelmezdi ve haleka külle şey’in fekadderahu haleka kaddera. Eğer bir ayette iki kelime geliyorsa bu ikisi aynı mana değildir ayrı şeyleri ifade ederler. Çünkü ihtilâf-ul esma tedülli ‘alâ ihtilâf-ul mana bu bir kuraldır dil kuralı. İsimlerin, kelimelerin farklılığı mananın farklılığına delalet eder.

……….Hallâk olan Allah’ın yarattığı her şeyin başında gökler ve yerler geliyor İnne fiy halkıs Semavati vel Ardı vahtilafil leyli ven nehar. (A.İmran/190) yani, göklerin ve yerin yaratılışı, gece ve gündüzün farklılığı leâyâtin li ülil elbab öz akıl, gönül sahipleri için, aktif akıl sahipleri için, yani aklının içinde akıl olanlar için bir ayetler bütünüdür, kitaptır diyor. Onun için Allah Hâlık, göklerin ve yerin yaratıcısıdır.

……….Yine; Hazâ halkullâhi feeruniy ma zâ halekalleziyne min dûniHİ, belizzâlimune fiy dalalin mubiyn (Lokman/11) işte bu Allah’ın yaratışı, bakın şöyle etrafınıza, bakın kendinize işte bu Allah’ın yaratışı. Yani Allah Hâlıktır, Hallâk’tır diyoruz. Neyi yarattı diyorsunuz, seni yarattı, kâinatı yarattı ve arkasından diyor feeruniy ma zâ halekalleziyne min dûniHİ onların Allah dışında taptıkları neyi yaratmış bana bir göstersenize, yani ben Allah’ım Hallâk’ım sizi yarattım, kâinatı yarattım. Onların Allah dışında taptıkları neyi yaratmışlar bir de onların yarattığını göster. Gösterin ki bana değil de onlara kulluk etmelerinin sebebini anlayalım, yani yaratmayan Allah olmaz diyor. belizzâlimune fiy dalalin mubiyn zulüm neydi? Bir şeyi yerinden etmek. O zalimler derken yaratılmışı yaratan yerine koymak, Allah’tan rol çalıp onu eşyaya vermek. Fiy dalalin mubiyn çok derin bir sapıklık içindedirler.

……….hel min halikın ğayrullah. (Fatır/3) Allah’tan başka bir yaratıcı var mı?; yerzükuküm mines Semai vel Ard gökten ve yerden sizi rızıklandıran O. lâ ilâhe illâ HU* feenna tü’fekûn O’ndan başka tapınmaya layık hiçbir varlık yok, nasıl da savruluyorsunuz. Feenna tü’fekûn, nasıl da savruluyorsunuz. Yani bu kadar açık hakikat ortada iken siz nasıl olurda yaratan dururken yaratılanlara yaratan muamelesi yaparsınız.

……….fetebarekâllahu ahsenül halikıyn. (Mü’minun/14) ilahi yaratışta ki güzelliğin sırrını ifade ediyor bu ayet yani yaratanların en güzeli olan. Biraz önce dersin başında söylediğim ne idi? Yaratmak sadece yoktan var etmeyi değil vardan var etmeyi de, icadı da, inşayı da içerir demiştim. Yaratanların en güzeli olan Allah’ın yaratması ne mübarektir, veya Allah ne mübarektir. Eyvallah.

……….Eveleyselleziy halekasSemâvati vel’Arda BiKâdirin alâ en yahluka mislehüm* belâ ve “HU”vel Hallâkul Aliym; (Yasin/81) İşte Kur’an da geçtiği ikinci yer de burası Yasin suresi Eveleyselleziy halekasSemâvati vel’Arda BiKâdirin alâ en yahluka mislehüm gökleri ve yerin yaratıcısı olan Allah gibi, Allah’ın yarattığı gibi bir benzerini de onlar yaratabilirler mi? BiKâdirin alâ en yahluka mislehüm Allah öylesine Kâdir’dir ki benzerlerini de yaratmaya Kâdir’dir. Kâinatta insan dışında insan gibi veya insandan daha iyi varlıklar olabileceğine dair Kur’an da birkaç ayet var, biride budur işte. Onun için Kâinatta insan biriciktir demek büyük bir laf, dünyada biriciktir. Eşrefi dünyadır insan. Eşref-i Mahlûkattır demek için mahlûkatın tamamını bilmek lazım, bu büyük laf. İnsan Allah için vazgeçilmez değildir, ama Allah insan için vazgeçilmezdir. Zaten gökleri ve yeri yaratan Allah’ın kudreti onlar gibisini yaratmaya yetmez mi diyor.

……….Tabii burada mevcut yarattı manasına gelmiyor ama yaratmadığı anlamını da kimse çıkaramaz. Dolayısıyla insan Allah için vazgeçilmez değildir, ey insan aklını başına al, benim için vazgeçilmez değilsin manası çıkıyor buradan.

……….İnne Rabbeke HUvel Hallakul Aliym. (Hicr/86) senin rabbin kimdir biliyor musun? Burada Rab olarak gelmesi önemli başka bir isim veya İsmi zat gelmemiş, Allah ismi gelmemiş, İnne Rabbeke HUvel Hallakul Aliym. Senin rabbin o sonsuzca yaratan, tekrar tekrar yaratan ve bilendir.

……….Hallâk’ı anladık ta Alîym niye gelmiş? Mekke nüzül ortamı, motivasyona her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulan bir ortam, zira Hallâk olan bir Allah darlık içinde bolluk, acı içinde lezzet sandıcı içinde sabır, usr içinde yüsr indirir. İnne me’al ‘usri yüsrâ. (İnşirah/6) her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Onun içinde Mekke de ina ayetin içinde ki iki kere geçiyor bu isim ikisi de Mekki’dir Hallâk ve Alîm isimleriyle beraber geliyor.

……….Alîm ismi ile birlikte gelmesi neden? Allah sadece Hâlık olsaydı Alîm olmasına gerek yoktu, yani Hâlık yaratandır, yaratır ve bırakır. Ama Hallâk dönüp dönüp yaratan olunca bir önceki yaratması ile bir sonraki yaratması arasında fark var. Bu fark ta Allah’ın yarattıklarının davranışları rol oynuyor. Sana söylüyor; İnsan, bu çok önemli, Hallâk ismi insana bir müjdedir aslında. Kendini değiştir ben de yaratışımı değiştireyim, bir sonrakini de ben yaratacağım, yine ben yaratacağım. Yani yarattığımı mutlaklaştırmıyorum. Yarattık, ben yarattım diye sabitlemiyor. Sen kendini değiştir bana yeni veri ver, yeni veri girsin, yeni bilgi girsin sisteme ben sistemi değiştirip yeniden yaratayım.

……….Siz kendi halinizi değiştirmezseniz Allah toplumunuzu değiştirmez innAllâhe lâ yuğayyiru ma Bi kavmin hatta yuğayyiru ma Bi enfüsihim. (Rad/11) Allah bir toplumun halini o toplumun kendi bireylerinin nefislerini değiştirmedikçe değiştirmez. Buyurun, veri girin sisteme rabbim ikinci halinizi farklı yaratsın. Başka söze hacet var mı? Eyvallah. Ve tam da işin özüne geldik külle yevmin HUve fiy şe’n. (Rahman/29)

……….Hallâk ismi bir mübalağa kalıbıdır ismin tecellisinin sürekliliğini ifade eder. Eğer o Hallâk’ın varlığa tecellisi bir an dursaydı ne olurdu? Hallâk olmasa da Hâlık olsaydı. Ya otomatiğe bağlaması lazımdı. Otomatiğe bağlasaydı eğer Rab ismi tecelli etmezdi. O zaman iradeye gerek yoktu, iradeye hiçbir alan kalmıyordu otomatiğe bağlasaydı. Yani ben kendimi değiştirme iradesi sergileyeceğim ya rabbi, bunun karşılığı ne olacak, sen ne yapacaksın ya rabbi? Ben de seni yeniden yaratacağım. Böyle bir karşılık yoksa eğer, benim irademi geliştirmenin sebebi ne? Ne gerekçesi olacak? İrademi kullanmamın ne sebebi olacak? Benim irademi kullanmakla tercihlerimi değiştirmenin bir karşılığı olmayacaksa Allah katında o zaman neye değiştireyim ki. Bir karşılığının olması Hâlık değil, Hallâk ismine bakıyor. Eğer eşya Allah Hallâk olmasaydı var olurdu ama varlığını sürdüremezdi.

……….Bir tezim var, bilim adamlarına emanet ediyorum bu tezi. Işık biliyorsunuz iki şekilde tezahür gösterir fotonlar, dalgacık veya parçacık fark etmez. Hatta önceleri parçacık zannediyorlardı, sonra dalga dediler, şimdi dalga geçtikleri anlaşıldı, bir ışık aynı anda hem parçacık, hem dalgacık özelliği gösteriyor, bir yere kadar parçacık, ondan sonra dalgacık. Ne olursa olsun her halükârda parçacık ta dalgacık ta olsa ışık dediğiniz şey sürekli ve kesintisiz değil ardı ardına oluşlardan oluşuyor bana göre ışığın her yeni dalgası Hallâk tarafından yeniden yaratılıyor.

……….Ses te böyle, renkte böyle, elektron da böyle, varlıkta böyle kesintisiz ve sürekli gördüğünüz varlık kesintisiz değil, biz bunu nefesimizde temsil ediyoruz. Her nefes veriş bir ölüm, alış bir hayattır. Aslında Hallâk her nefeste tecelli ediyor, biz her nefes ölüyor her nefes diriliyoruz. Esasen kesintisiz gördüğünüz hiçbir şey kesintisiz değil, eğer varlığı olduğu hakikatiyle çekecek bir makine olsaydı varlığın kesintili süreçlerden oluştuğunu bize gösterecekti. Yani varlık çöküyor yeniden var oluyor, çöküyor yeniden var oluyor. Bu işte Hallâk’ın tecellisidir, her an var ediyor.

……….Fizikçilerin kucağına bıraktım tezim bu. Bizim sürekli olarak gördüğümüz şey aslında gözümüzün yanılması. Eğer cennette ki gözümüzle baksaydık yer yüzünde ki hiçbir şeyin kesintisiz olmadığını Hallâk’ın sürekli ard ardına yaratışlarının eseri olduğunu görürdük. Yani burada ne diyor “Eğer yaratışımı bir an durdursam varlık yok olur”.

……….Halk ediş öyle seri olmaktadır ki biz onu kesintisiz bir süreç gibi algılıyoruz, bu bizim yanılgımız. külle yevmin HUve fiy şe’n. (Rahman/29) budur işte O her an iş başındadır, her an görev başındadır, her an Allah’lık görevi, her an Hallâk’lık görevi başındadır. Yani yaratmayı kendisine meslek edinmiştir her an yaratıyor.

……….Ne ders çıkaracağız buradan? Ey insan sen neden bir kez yaptığına bir daha dönüp göz atmıyorsun. Allah bir yarattığına ben yarattım, ben Allah’ım, ben yarattımsa ben mükemmelim bir daha yaratmam o yeter demiyor da sen niye bir kez yaptığına dönüpte bir daha bakmıyorsun. Bunda daha güzelleştirilecek şey var mı, bunu daha da ilerletebilir miyiz, yani son veriler girdi mi, son veriler girdiyse şunu bir daha gözden geçirelim, şu amelimi, yani her namazım aynı olmasın, bir sonraki namazım bir önceki namazımdan daha ilerde olsun. Her Ramazan’ım aynı olmasın, bir sonraki Ramazan’ım bir öncekinden ayrı olsun. Her Allah deyişim bile aynı olmasın niye demiyorsun, her nefesim aynı olmasın, aynı olmasın ki zarar etmeyeyim. Menisteva yevmehû fehuve mağnnunun, iki günü bir olan zarardadır. Ya iki günü bir olan? Eyvallah.

……….Hallâk’a iman eden umutsuz olmaz, yani alacağımız ders senin bilgin, ahlâkın, amelin, aklın, iraden niye yeniden yaratılışın medarı olmuyor? Allah her şeyi yeniden yaratıyor da bu yaratılıştan senin iradene niye bir pay düşmüyor? İradeni an be an, gün be gün daha geliştirmiyorsun? Aklını an be an, gün be gün daha da geliştirmiyorsun? 20 sene evvelki aklın neyse 20 sene sonraki de o, bu mu Allah aşkına, Allah bu 20 sene içinde Hallâk ismi ile kaç kere eşyayı yeniden var etti, sen bundan şu kadar bile pay almamışsın, yazık günah değil mi? Eyvallah. Hallâk’a iman eden umutsuz olmaz.

……….Sual; Hepinize soruyorum ekrandaki gönül dostları size de, umudunu kimler kaybederler? İ;blis umudunu kaybetmiş demektir, iblisin manası budur. Azazil neden iblis oldu derseniz umudunu kaybettiği için, umutsuzluk iblisliktir.

……….Cevap; An’ı mutlaklaştıranlar umudunu kaybeder.

……….Sual; An’ı kim mutlaklaştırır?

……….Cevap; Her an’ı yeniden yaratan bir Hallâk olduğunu bilmeyenler.

……….An’ı mutlaklaştırmak, bir anın tüm anları ve zamanları kuşattığını düşünmektir. Bir an var, bir an. Nedir o an? Bunaldığınız, daraldığınız, acı çektiğiniz. Kavga ettiniz eşinizle, o anda tüm sisteminiz bozuldu, kimya bozuldu, her şey dibe vurdu, tüm ibreler yerde. E ne oldu? Şimdi tüm ömrü o ana irca eder indirger de o anı da tüm ömrün üstüne örterseniz veya tüm evliliğin üstüne örterseniz buyurun an’ı mutlaklaştırdınız demektir. Zulmettiniz, parçayı bütünün üstüne şal diye örttünüz, bütünü parçaya kurban ettiniz. Allah cezanızı verir. Evlilik gitti, niye?

……….1 – An’ı mutlaklaştırdınız. Yani hayatın tamamı bu dünyadan müteşekkil değil.

……….2 – Bu dünya evlendiğin dönemden müteşekkil değil.

……….3 – Evlilik eşimden müteşekkil değil,

……….4 – Eşin hatasından müteşekkil değil. Ne güzel sevapları oldu, ne iyilikleri oldu değil mi?

……….Gazneli Mahmud’un Azad diye bir nedimi varmış, çok sevdiği bir baş danışmanı, bir gün kendisine mo eski hıyarlar olurdu salatalıklar bilir misiniz, çok acı olur, yani zamanında koparılmazsa zehir gibi acı olur. Sizler kütür yediğiniz için onlardan hiç tatmadınız. Gazneli Mahmud’a böyle kendisine salatalık getirilmiş, o da bölmüş Azad’a vermiş. Azad böyle iştahla yiyor muş. Onun yiyişine bakmış ağzının suyu aka aka. Kendisi bir ısırmış, yüzünü ekşitip bunu nasıl iştahla yiyorsun? Sultanım senin elinden çok bal pekmez yedik, bir gün de zehir yesek ne olur ki. O yediğim tatlıları hatırladım bu da tatlandı demiş.

……….Onun elinden çok tatlılar yedin, peki bir gün de acı bir hıyarı paylaşsa seninle, Gazneli Mahmud’un baş danışmanı Azad kadar yok musun? Yani senin elinden çok tatlılar yedim, zehir gibi bir salatalığı da yesem ne olur ki? An’ı mutlaklaştırmak bakın birçok şeyde böyledir, ben sadece aileden örneklendirdim, aklıma öyle geldi, belki içinizde buna ihtiyacı olanlar vardır, rabbim dilime onun için koymuştur.

……….Anı mutlaklaştırmak, biz anın tüm anları ve zamanları kuşattığını iddia etmektir. Anı mutlaklaştırmak verili durumu değişmez ilan etmektir. Ah ne büyük ahmaklıktır. Verili durum nedir? Şu anda olan durum, yani düşünün Filistinliler şu anda olan durumu mutlaklaştırsalar, İsrail’e karşı mücadelenin bir anlamı kalır mı? Eliniz kalkar mı? Bir daha karşı koyabilir misiniz, umud ulur mu? Umudu kalmaz bir kere anı mutlaklaştıranın umudu kalmaz.

……….Tersi de geçerli çok üsttesiniz, galipsiniz, her şey sizin, varlıkla sınanıyorsunuz o anı mutlaklaştırdınız. Bu sefer de firavun olursunuz. Çünkü nimetin elden çıkmayacağını düşünüyorsunuz, artık nimetin verenini unuttunuz, Allah’ı unuttunuz. İşte bu da felâkettir, bu da iblisleştirir adamı.

……….Böyle biri Allah’a inanıyorsa Hallâk olan Allah’a inanmıyor, Hâlık olan Allah’a inanıyor. Hallâk’a inansaydı anı mutlaklaştırmazdı. Kul demeli ki Dur bakalım bir sonraki Hallâk ismi nasıl tecelli edecek. Kul hep bunu demeli. Allah şu anda bunu yarattı, bir sonraki anı daha yaratacak. Bir sonraki anda eğer bu anda beğenmediğim bir şey varsa ben O’nun yaratışına yeni veriler gireyim, sisteme yeni veriler gireyim. Memory centre yeni data gireyim. Girsin ki tak, tak, tak veriler değişsin. Niye değiştirdin ya rabbi? Senden yeni veri geldi kulum. Dua budur, ibadet budur, gayret budur, himmet budur, hizmet budur ve Allah kulun iradesine, ameline bunun için bakar. Niye gözetlermiş? Niye Rakîb miş Allah? İşte bunun için, 2. Anı yaratacakta onun için. İrade vermiş verdiği iradenin Rakîbi olmuş, gözetleyicisi olmuş. Gözetliyor ki eğer iyiye yönelik şöyle bir ibre oynarsa hemen Rabbimiz bir sonraki anı farklı yaratacak. Eyvallah.

……….Korku ve umut arasında mekik dokuyarak derin bir merak içinde beklemeli kul, bu mübarek gerilim onun bilincini hep diri tutar, bu onun takvası, takviyesi olur, takvasını artırır. Örnek mi istiyorsunuz vereyim; Âsiye’yi duydunuz mu? Allah’a asi olan Firavuna asi olan Âsiye, Âsiye işkence altında inim inim inliyordu, ellerinden ve ayaklarından iplere gerdirdi, o işkenceyi siz ancak filmlerde falan görmüşsünüzdür. Çığlığı afakı tutuyordu. Düşünün prenses bu, sarayda prenses idi, bir prensese yapıyor bu işkenceyi. Anı mutlaklaştırsaydı bu işkenceye dayanabilir miydi sizce? Anı mutlaklaştırsaydı kaybederdi, anı mutlaklaştırmadı, bu anın içinden çıktı, onun için umudunu kaybetmedi, işkence altında ki Âsiye anın içinden değil ahiretin, ta cennetin içinden konuştu.

……….İz kalet Rabbibni liy ‘ındeke beyten fiylcenneh. (Tahrim/12) hani Âsiye demişti ki o işkence altında, Rabbim firavunun sarayını alsın başına çalsın, ben burada böyle fahvel hitab cümle görüyorum, yazılmamış bir cümle. Firavun sarayını alsın başına çalsın, sen cennetinde, katında bir saray inşa et. Allahu ekber. ve necciniy min fir’avne ve ‘amelihi ve necciniy minelkavmizzâlimiyn. Firavundan ve firavunluktan beni kurtar Allah’ım. Şu zalim kavmin işkencesinden beni kurtar.

……….İşte bu ana mahkûm olmamaktır. Ana mahkûm olsaydı cennetten konuşmazdı Âsiye. Âsiye andan çıkıyor ve ahiretten konuşuyor. Dolayısıyla ana mahkûm olmayanlar firavunlara boyun eğmezler.

……….Örnek 2; Hz. İbrahim. Anı mutlaklaştırsaydı umudunu kaybederdi, anı mutlaklaştırsaydı Nemrud’un ateşinde yanardı. Neden yanmadı? Umudunu kaybetmedi. Neden kaybetmedi? Anı mutlaklaştırmadı. Tasavvurda anı aştığı için bedeni ateşe düştü ama bilinci ateşe düşmedi. Allah bilincinin yanına bedenini getirdi, bilinci ateşe düşmedi, anı mutlaklaştırmadı onun içinde yanmadı.

……….Örnek 3; Anı mutlaklaştırsaydı Yusuf kuyuya atıldığında umudunu kaybederdi, anı mutlaklaştırsaydı muhtemelen kervan geldiğinde kuyudan çıkaracak bir Yusuf bulamazdı. Kendisini ana mahkûm etmek yerine imanıyla kendisi o anı mahkûm etti. Bu çok önemli. Kervan bu sayede kuyuda çıkarılacak bir Yusuf buldu. Kervan gelirde kuyuda çıkarılacak bir Yusuf bulamayınca ne yapar ki, öyle değil mi. Dolayısıyla aslolan kuyuda çıkarılacak bir Yusuf’un kalmış olması, onun için anı mutlaklaştırmadı.

……….Bir başka örnek daha vereyim Allah resulünden, Efendimize bakın anı mutlaklaştırsaydı eğer Taif’ten kan revan içinde taşlanmış dönmüş. Öyle bitmiş ki bir an ana mahkûm olur gibi olmuş. Zaten o dua da bunu görüyoruz. İlahi gücümün zaafa uğradığını sana şikâyet ediyorum, kuvvetimin azaldığını sana şikâyet ediyorum, insanlardan bıkıp usandığımı sana şikâyet ediyorum. İlahi sen benim rabbimsin, sen ezilenlerin rabbisin, sen alemlerin rabbisin beni kimlerin eline bıraktın Allah’ım

……….İşte burada iyice anın içine gömülüyor. Hemen işin farkına varıyor, hemen arkadan söylem değişiveriyor. Eğer bana kızmadınsa çektiğim hiçbir şeye aldırmıyorum ya rabbi. Beni yeter ki nefsimle bir lahza baş başa bırakma. Bitti, anı çıktı, kuyudan çıktı. Anı mutlaklaştırsaydı Allah resulü eğer Sevr de kellesine ödül konulmuş, ele geçirseler biçecekler ve düşman gelmiş altında saklandığı kayanın üstünden aşağı abdest bozuyor affedersiniz yüzünüze gül suyu. Böyle bir durum ve Hz. Ebu Bekir ResulAllah adına tir tir titriyor. ResulAllah’a bakın; Ya Ebu Bekir 3.sü Allah olan 2 kişiye kim ne yapabilir korkma.

……….Anı mutlaklaştırmamak budur işte andan çıkış yani. Bu çok önemli, onun için anı mutlaklaştırırsanız an belanız olur sizin, nîkmetiniz olur. Eğer anı mutlaklaştırmazsanız o zaman an sizin üzerine basıp ta yukarı çıkacağınız merdiveniniz olur. Acınız bile size derece verir, acınızdan bile bal damıtırsınız.

……….Rabbim ana mahkûm olanlardan etmesin, rabbim anın kulu değil anın efendisi etsin bizi, rabbim anın çocuğu değil, anın babası etsin bu ümmeti inşaAllah.

……….Amin, veselâmün alel mürselîyn velhamdülillâhi rabbil âlemiyn.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 22 Aralık 2016 in AÇIKLAMALAR

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: