RSS

ESMA DERSLERİ – 18 – EL HALLÂK (A)

29 Ara

uel-hallak

………Euzübillahimineşşeytanirracim,

………Bismillahirrahmanirrahim

………Ve kul Rabbi edhılniy müdhale sıdkın ve ahricniy muhrace sıdkın vec’al liy min ledünke sultanen nasıyra. İsra/80)

………De ki; “Rabbim, girdiğim yere sıdk halinde girdir ve çıktığım yerden sıdk ile çıkart. Ledünnünden zafere erdirici bir kudret oluştur bende.

………“Yâ mukallibel kulûb sebbit kalbiy alâ diynike.”

………Ey kalpleri dilediği tarafa döndüren, kalbimi dinin üzere sâbitle!

 ………“Rabbiy zidniy ilmen ve fehmen ve iymanen ve yakıynen sadıka.”

………Rabbim ilmimi, anlayışımı, imanımı ve sıdk üzere yakînimi çoğalt.

………*******************************************************

………EL HALLÂK (Suad Yıldırım)

………Bu vasıf “durmadan yaratan, işi gücü yaratmak olan” anlamına gelir. İlkin 41. Sıradaki Yasin/81 suresinde geçer. Kur’an da sadece iki Mekkî ayette “el ‘Alîm” şeklinde bulunur. (Yasin/81 – Hicr/86)

………Ahsenü’l-Hâlıkîn

………Kelimesi kelimesine “yaratanların en güzeli” demektir. Allah’ın insanı ana karnında bir nutfeden itibaren devamlı yaratma safhaları sonucunda bildiğimiz mükemmel şekilde ortaya koyması bildirildikten sonra “yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir”(Mü’minûn/14) buyurulmaktadır. Bir defa da açık olarak bir yaratmadan bahsedilmeden bir batıl tanrı karşısında Allah –Hz. İlyas’ın lisanından-  böyle tasnif edilmektedir. (Saffat/125)

………Yaratma fiili meşhur manasıyla Allah’tan başkası için düşünülemeyeceğinden  (Kur’an da bu işi başkasına hiç vermediğini az önce görmüştük) Bu vasıf İslâm ilâhiyatında bir müşkile yol açar gibi olmuştur. İnsanı ve diğer canlıları “fiillerin yaratıcısı” olarak niteleyen mu’tezile mezhebinden bazı kimseler bu vasıftan kendi lehlerine yararlanmak istemişlerdir. (Bazan yanlış anlaşıldığı için hatırlatalım Mu’tezile de insana “Hâlık” vasfını ıtlak etmez. “fiillerin Hâlık”’ı der.) Ehlisünnet bilginleri durumu şöyle açıklamışlardır;

………A – Halk aslında “Takdir” demek olduğundan bu vasıf Ahsenü’l- mukaddirîn (“Takdir edenlerin en güzeli) demek olabilir. Takdir; “Var etmek” değil “ölçmek, biçmek planlamak” anlamına gelir.

………B – Arapça da ism-i tafdil bazen “hükmü zikrolunan iki şeyden birine ispat edip öbüründen selbetmek” ifade eder. Cennetlikler ve Cehennemlikler mukayese edilirken (Furkan/24) de cennet ehli hakkında ahsen-ü makîlâ (daha iyi istirahat yeri), hayrun müstakarra (daha iyi ikemetgâh) tabiri kullanılır. Bundan maksat cehennemin de bu vasıfları daha az bir şekilde taşıdığı değildir. Gaye bu vasıfları bi külliye cehennemden selbedip cennete tanıtmaktır. Çünkü Cehennemin durumu birçok ayetle sabittir. “Daha güzel” tabiri burada tafdil ifade etmez Keza Ahsenü’l-Hâlık’în de yalnız Allah’ın bu hususta münferit olduğunu bildirir. Bir adam “Bal sirkeden tatlıdır” derken sirkeye bir tatlılık tanımak istemez. Maksadı tatlılığı sirkeden tamamen selbedip bala vermektir. (El Bakıllani)

………C – Allah’tan başkasının yaratıcı olduğunu iddia edenler göz önüne alınarak onlara şöyle denilmek istenmiş gibidir. “Tut ki yaratanlar olsun bu takdirde bile Allah bu mevhum ve farazi yaratanların en güzelidir.”

………D – Masson da bu tabirin “süperlâtif absolu” değerinde olduğunu dolayısıyla başka yaratıcıları düşündürmeyeceğini belirtmektedir.

………Yaratma kavramı hakkında bazı notlar.

………Kimi dinlerde (Budizm, Jainizm gibi) “yaratma” diye bir mefhum yoktur. Onlara göre dünya bir yaratıcı tanrının müdahelesi olmaksızın öteden beri vardır. Kur’an göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin, yer altında olanların kısaca var olan her zerrenin bile Allah’ın yaratmasından hariç kalmadığını defalarca belirtir. Allah uluhiyyette hak sahibi oluşunu en başta “yaratıcı” olmasına bağlar. Batıl Tanrıların hiçbir değer etmemelerinin en büyük sebebi “göklerden ve yerden hiçbir şeye sahip olamayışlarındandır.”

………Dinler tarihi bazı dinlerin “Yaratılış hakkında ki efsanelerinden” bahseder. Bir tanrı bazen kendi kendisini kurban ederek (Prajapati) veya başlangıçtan  beri bulunan bir devin (Tiamat, Ymir), yahut bir macranthropos’un (devimsi varlığın) (Purusha) gibi veya başlangıçta bulunan bir hayvanın (Eski İran’da evakdt boğasının) kurban edilmesiyle Kâinat varlık bulur.

………Allah ise Bedî’ dir göklerin ve yerin yoktan var edenidir. Bir şeyin olmasını dileyince ona sadece “ol” der o da oluverir. O her şeyi yaratmıştır. (Bakara/117-En’am/101).  Dolayısıyla Kur’an da bir tekevvün (Cosmogonie) veya yaratılış efsanesi yoktur. İradesiyle hemen var eden yaratıcı bir Rab vardır.

………Mevcut maddeye şekil veren, organize eden bir usta, bir mimar (ki Eflatun’dan biri Demiurge deniyor) Tanrıya inanç daha da yaygındır. Yaratma kavramına yabancı eski Yunan düşüncesinde, veya yoktan var etmeyi havsalasına sığdıramayan bir çok felsefi sistemde buna rastlamak mümkündür. Yunan filozoflarının etkisinde kalan bazı İslâm feylesofları aynı düşünceyi Kur’an da da bulmaya çalışmışlardır. Mesela İbn. Rüşd (Hud/7 – Fussilet/11) ayetlerine tutunarak (Birincisinde gökler ve yer yaratılmadan önce “Onun Arşı su üzerinde idi” İkincisinde göklerin başlangıçta (duman-Buhar) halinde olduğu bildirilir.) Göklerin ve yerin bir şeyden yaratıldığını ileri sürerler ve der ki “Mütekellimler, âlem hakkındaki ifadelerde de şeriatın zahirine uymazlar, te’vil ederler. Zira şeriatta Allah’ın “sırf yokluk” ile beraber mevcut olduğuna dair bir şey yoktur. Mütekellimler bu konuda icma olduğunu iddia edebilirler” (İbn. Rüşt Faslu’l-Makal S/13-14)

………Beklenilmeyen bir durum olarak benzeri iddia “Felasife” nin tam zıt kutbu tarafından da tekrarlanıyor. İbn. Teymiyye de mezkûr iki ayeti öne sürerek aynı şeyi iddia ediyor. (İbn. Teymiyye/ Minhac-1. 100-101)

………Ayrıca bazı haberler, eserler hatta Tevrat bilginlerinin sözlerini de zikreder. Anlaşılan onun Aristo, İbn. Rüşd, gibi bazı feylesoflardan farkı şuradadır. Onlar âlemin kıdemini kabul ederken o âlemin aynen değil nev’en kıdemini kabul etmektedir. Yani yaratma (aynı eserde) fiilinin ezeliyetini söylemektedir. Zira bir başka yerde “âlemden herhangi bir şeyin kıdemini söylemenin muhal olduğunu” Belirtir.

………Masiva’nın ilki olan arş’ta mahlûktur. Zira birçok ayette Allah arşın rabbi” olduğu bildirmektedir. Her merbub ise mahlûktur. (ibn. Hazm) Su ve duhan daha önceki iki hilkat merhalesidirler. Kısaca Allah’ın “her şeyi” yarattığını bildiren naslar ıtlakı üzere alınmalıdır. Cumhurun anlayışı budur.

………Esasen Hz. Peygamber “Allah ile beraber var olan bir şey yoktu.” Diyerek bu durumu vuzuha kavuşturmuştur. Mükellef olmadığımız, çözümü de bizim için imkânsız olan konulara dalmaya gerek yoktur.

………Allah bir şeyin var olmasını hükmettiğinde ona “ol” der o da hemen oluverir. “Kitab-ı Mukaddeste olduğu gibi Allah “ol” emri ile yaratır. Şeriatın buyrukları da aynı adı (emr) taşır. Gerçekten emr-i İlahi aşkınlığa en uygun olan bir münasebet nevidir.” Bazı ayetlerde bildirildiği gibi Allah’ın bu Kemalatı tükenmez. (Kehf/109)

………Gerek bundan gerek başka bir çok delilden anlıyoruz ki Allah’ın yaratıcılığı “bir defaya mahsus, olup bitmiş” bir şey değildir. O’nun yarattıktan sonra âlemle ilgisi sadece “varlıkta tutma” dan da ibaret değildir. O hiçbir an yaratıcı faaliyetten ayrı kalmamaktadır. El Hallâk vasfı;

………O her an yeni bir şe’ndedir” (Rahman/29)

………O sizin bilmediklerinizi de yaratır.” (Nahl/8)

………yaratış, peşinden yaratış.” (Zümer/6)

………Sizi tavırdan tavıra yarattı.” (Nûh/14)

………Gibi birçok ayet “Devamlı yaratış” fikrini telkin etmektedir. Allah bir ilk muharrik, ilk sebep durumunda değildir.

………Kur’an hemen hemen her pasajıyla insana “yaratılışın birliği” fikrini telkin eder. Kur’an ın kâinatı düzenli, belli bir zamana kadar nizam içinde devam edecek olan bir “kozmos”tur.

………Sen Rahman’ın yaratmasında bir düzensizlik bulamazsın Gözünü bir çevir bak, bir aksaklık görebilir misin? Gözünü tekrar tekrar çevir bak ama göz umduğunu bulamayıp bitkin ve yorgun düşer.” (Mülk/3-4)

………Ayetini örnek vermekle yetinelim. Allah’ın hükümranlığından hiçbir şey hariç değildir. Karanlıklar ve denizler bile. (En’am/1-Casiye/12) Bu nizam içinde kâinatın bütün unsurları Allah’ın emriyle omuz omuza hizmete ve yardımlaşmaya yöneltirler. Hem birbirleri arasında ki yabancılık kalkar hem de insanın onlara karşı bir ürkeklik duygusu kalmaz. Var olan her şeyde bir gaye ve Hâlık’a ait yönüyle bir kemal bulunur.

………Kur’an esas itibarıyla yaratma fiili için Hâlk maddesini kullanmakla birlikte aynı tezahürü birçok değişik kelime ile de irad ederek Allah’ın yaratıcı aksiyonunun bir ağ halinde bütün kâinatı sarmasını sağlamıştır. Bu terimler genel yaratma kavramını hususileştiren değişik anlamlara sahiptirler. Bede’e, yubdi’u el Halke, fatara. Yeniden yaratış için yu’diu. Yoktan bir asla dayanmaksızın yaratan için Bedî’i, yaratışın halk’tan sonraki safhaları için; enşe’e, zere’e, ca’ale, şavvara, sevvâ. Özellikle canlıları yaratmak için Bara’a. Böylece yaratma ve tedbir Kur’an da uluhiyyetin kendisini tavsif edişinde belki de en önemli rolü oynar. (Prof. Dr. Suad Yıldırım- Kur’an da ulûhiyet/194-196)

………*************************************************************

………SÜREKLİ YENİDEN YARATMA

………Kelamcıların geneline göre, yüce Allah evreni sürekli var kılmakta ve yok etmektedir. Bir zaman diliminde var kılınan evren aynı zaman dilimi içinde yok edilmekte ve ikinci zaman diliminde tekrar var kılınmaktadır. Bu döngüsel durum Allah’ın iradesine bağlı olarak devam edip gitmektedir. Bunu Kelamcılar teceddüd-i emsâl yani varlıkların benzerlerinin Allah tarafından sürekli yeniden yaratılması şeklinde kavramlaştırmışlar.

………Kur’an evreni işi bitmiş bir kütle gibi görmez. Evrende yaratılış devam etmekte ve evren genişlemektedir:

………Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz onu genişletmekteyiz” (Zariyat 51:47).

………Öte yandan Allah’ın yaratışta dilediğini artırmakta olduğu söylenmektedir (Fatır 35:1). Bu da varlıkta bir genişlemenin olduğunu doğrulamaktadır.

………Yine Kur’an, Allah’ın bizim bilmediğimiz şeyleri yaratmaya devam ettiğini belirtmektedir (Nahl 16: 8). Allah’ın bizim bilmediğimiz şeyleri yaratma eylemi, sürüp gitmekte olan bir eylemdir; varlık alanına sürekli yeni yaratılmışların çıkarıldığının kanıtıdır. Bu da türlerin sabit olmadığı yönündeki teorileri desteklemektedir.

………Yaratma devam eden bir süreçtir. Allah’ın ‘Hallâk/sürekli yaratan’ ismini burada hatırlayalım. Bu ismin gereği olarak Kur’anda “Allah, her an yaratma halindedir”

………(Rahman 55/29) ve “Allah, daha nice bilmediğiniz şeyler yaratır” (Nahl 16/8) Buyrulmaktadır.

………Eğer yaratma yalnızca geçmişte olup bitmiş bir olay olarak algılanırsa, bu algı Tanrı’nın evreni başlangıçta yarattığı ve bundan sonra onunla ilişkisini kestiği anlamına gelir. Bu yaklaşıma göre Tanrı kozmik bir saatçi gibidir, zembereği çevirmiş, saati kurmuş bundan sonra kendisinden bağımsız olan bu saatin işleyişini seyretmektedir. Söz konusu anlayışa karşı klasik kelam, her zaman Allah’ın sürekli yaratması tezini gündeme getirmiştir. Zira,

………Göklerde ve yerde olanlar ondan isterler. O her an bir iştedir” (Rahman 55: 29).

………Bu sebeple de kelamcıların yaratma doktrini, sadece Tanrı’nın evreni yaratmasını değil, aynı zamanda bu evrenin varlığını devam ettirmesini de O’na borçlu olmasını içerir. Bu hem filozofların hem de kelamcıların ifade ettikleri alemin, kendi dışındaki bir Varlığa borçlu olmasının da bir sonucudur.

………Bu bağlamda filozofların mümkün varlık anlayışları, alemin varlığını ve devamını Allah’a bağımlı olarak sürdürmesi bağlamında, muhdes varlık anlayışından daha tutarlı görünmektedir. Bu sebepledir ki sonraki kelamcılar muhdes kavramı yerine daha çok mümkün kavramını kullanmışlardır. Zira muhdes varlık anlayışında vurgu daha çok alemin yaratılmasıyla ilgili iken, mümkün Varlık’ta alemin var edilmesi ve varlığının devamının sağlanması üzerinedir.

………Atomcu nazariyeyi kabul eden kelamcılar da zaman içinde her an yaratılan ve yok edilen mümkün atomlardan bahsederek imkân alanını genişletmişlerdir (Düzgün, Şaban Ali, (1998). Nesefi ve İslam Filozoflarına Göre Allah-Alem İlişkisi, Ankara, s. 187).

………Mümkün varlıklar olan atomların sürekli yaratılmaları ve yok edilmeleri ise bu sürecin dışında olan ve onun işlemesini sağlayan bir Varlık’ı yani Allah’ı gerektirir.

………BU AYETLERDEN HAREKET EDİLDİĞİNDE DÖRT TEMEL KAVRAMLA KARŞILAŞIRIZ.

 ………“Varlık verme (tahlîk)”;

………“uygun şekil verme (tesviye)”;

………“ölçü (takdir)” ve

………“yol gösterme (hidâyet)”.

………Bu dört kavram arasında organik bir bütünlük söz konusudur. Her varlık için ayrı varlık kuralları ve imkânları belirlenmiştir. Bunun adı takdirdir. Başka bir deyişle, Allah her varlığa farklı imkân ve kabiliyetler bahşetmiş ve bütün varlıklara o imkânları gerçekleştirebilmeleri için bir yol-yordam göstermiştir.

………Firavun Hz. Musa’ya “Rabbin kimdir” diye sorduğunda Musa,

………Rabbimiz her şeye ayrı bir özellik (takdir) veren, sonra ona yolunu gösterendir/doğru yola eriştirendir (hidayet)” (Ta-ha/ 49-50).

………Diye cevap vermiştir.

………Ayetlerde geçen yol gösterme yani hidayet kavramı, kozmolojik anlamda bir gayeye göre yaratmanın var olduğunu ve evrenin her aşamasında bu gayeliği içinde taşıdığı anlaşılmaktadır:

………Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları oyun olsun diye yaratmadık” (Duhan/38).

………“Eğer Hak, onların heveslerine uysaydı, göklerde ve yeryüzünde bulunanlar kesinlikle bozulurdu” (Mü’minun/71).

………Allah hür iradesiyle evreni ve içindekileri yaratmış, yokluktan varlığa çıkarmıştır. Yarattığı varlıkları kendi haline bırakmamış, onların varlıklarının devamını sağlamak üzere onları kanunlarla donatmıştır.

………Bir şeyi yokluktan varlığa çıkarmak, eşsiz bir bilgi ve kudreti gerektirir. Bilgi yaratıcının her şeyi bütün incelikleriyle bilmesini, kudret de bildiklerini var etmesini sağlar.

………Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır” (Mülk/14).

………Allah her şeyi sağlam bir şekilde yaratmış ve en güzel biçimde düzenlemiştir. O’nun yaratışında bir uygunsuzluk ve ahenksizlik bulunmaz. En küçük bir rastlantıya yer yoktur. Her şey planlanmış ve yerine getireceği görev kendisine programlanmıştır. Güneşin görevi de ayın görevi de bellidir. Hiçbiri bir başkasının yerine iş yapmaya kalkmayacağı gibi, görevlerini şaşırmazlar veya ihmal etmezler. İkisi de ince bir hesap dâhilinde işlevlerini sürdürür giderler (Rahman/5).

………Varlıklar programlandıkları şekilde görevlerini yerine getirir, asla şaşırmazlar. Bu durum, yaratılmışlar arasında işleyen sebepliliğe yahut ‘doğa kanunları”yla gerçekleşir. Bu kanunlarda asla bir değişiklik olmaz. Bütün kanunlarıyla doğa kendini Allah’a teslim etmiş ve O’nun bilgi ve iradesini gerçekleştirmektedir. Örneğin,

………Her gezegenin (doğa kanunu gereği) kendi yörüngesinde döneceği” (Ya-Sin/40)

………Bir kanun olarak Allah tarafından konulmuştur.

………İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımız görüp düşünmezler mi?” (Enbiya/30).

………Bu ayet, evrenin ve hayatın başlangıcı nasıldı? Hayat nasıl başladı? sorularına cevaptır.

………Allah, kendisini inkâr edenleri evren hakkında düşünmeye davet ederek, varlığına ulaşmalarını istemektedir. Bilimin Allah’a imana götüreceğine işaret eden bu ayet, din ve bilim arasında bir çatışmanın olamayacağını da gösterir.

………Evrenin nasıl yaratıldığını açıklayan Büyük Patlama (Big Bang) Teorisinin bu ayetle örtüştüğü kabul edilmektedir. Ayetin ilk kısmı evrenin yaratılışına, ikinci kısmı ise hayatın başlangıcına işaret etmektedir. Tabiat bilimlerindeki gelişmeler, bu ayetin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olmuştur.

………Bazı bilginlere göre, uzaydaki cisimler, vaktiyle bir gaz kütlesi halinde idi. Zamanla bu gaz kütlesinden küreler halinde parçalar kopmuş ve uzay boşluğuna fırlamıştır. Aynı şekilde, dünyamızda bir gaz kütlesi olan güneşten kopmuş ve zaman içinde soğuyarak kabuk bağlamıştır. Bu arada dünyamızdan yükselen gazlar ve buharlar yoğunlaşarak yağmur şeklinde tekrar dünyaya dökülmüş ve böylece denizler ve okyanuslar meydana gelmiştir. Suda yosunlaşma ile başlayan canlılar ilahî kanunlara göre gelişmiştir. Allah en mükemmel canlı türü olarak da, yine içinde suyun bulunduğu özel bir çamurdan insanı yaratmıştır.

………Onları sarsmasın diye yeryüzünde bir takım dağlar diktik. Orada geniş geniş yollar açtık… Biz gökyüzünü korunmuş bir tavan gibi yaptık. Onlar ise gökyüzünün ayetlerinden yüz çevirirler” (Enbiya/31-32).

………Korunmuş tavan bir benzetmedir. Dünyayı saran atmosfer ve onun ötesindeki gök cisimleri akıllara hayret verecek bir düzen ve denge içinde yaratılmıştır.

………O geceyi, gündüzü, güneşi, ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedir” (Enbiya/33).

………“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, geceyle gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzen gemilerde, Allah’ın gökten indirip de ölü durumdaki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her türlü canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah’ın varlığını ve birliğini ispatlayan) birçok delil vardır” (Bakara/164).

………Ayette göklerin ve yerin yaratılması astrofizik ve astronominin; gece ve gündüzün değişmesi coğrafyanın ve meteorolojinin; denizlerde gemilerin yürütülmesi sıvı dinamiğinin; gökten yağmurun yağıp ölü toprağı diriltmesi ziraatın ve botaniğin; bütün canlıların yayılması zoolojinin ve genetiğin; rüzgârlar ve bulutlar meteorolojinin alanına girer. Kur’an insanlardan hem iman etmelerini hem de imanlarını bilgiye dayandırmalarını istemektedir. (Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün)

………************************************************************

………YARATILIŞ HAKİKATİ

………Kur’an “yaratılış hakikati” üzerinde çok durur. Allah’ın yaratıcılığına çok sık atıf yapar. Bunu Allah’a imanın olmazsa olmaz bir boyutu olarak sunar. Vahyin inşa ettiği Allah tasavvurunda “yaratıcılık” vasfı ön sıralarda yer alır.

………Yaratılış hakikatine bakış açısını üç başlık altında tasnif edebiliriz.

………1 – Mutlak bir yaratıcının varlığını inkâr; Budizmi ve jaynizmi buna örnek olarak verebiliriz. Bu ve buna benzer inanç sistemlerinde âlemin bir yaratıcıya ihtiyacı yoktur. Her şey devir halindedir ve devam etmektedir. Âlemde sonsuz bir teselsül süregitmektedir.

………2 – Yaratıcıyı kabul edip yaratıcılığını mutlak değil mukayyet bilme; “Hiçten hiçbir şey çıkar” düşüncesinde ki eski Yunan felsefesi bu inanca dayanıyordu. Aristo’ya göre âlemin kendisi tanrı idi. Böyle bir panteizm de âlemin ezeliliğini tartışmak abesle iştigal etmekti. Zira tanrı ile âlem aynı şey olduğuna göre bunların hangisinin ezeli ve kadim, hangisinin sonradan olduğu suali anlamını kaybediyordu.

………3 – Mutlak bir yaratıcının varlığına iman; Tüm ilahi vahiyler ve Kur’an vahyi bu inancı telkin ediyordu. Kur’an muhatabından “yaratılış gerçeğini” tanımaya ve inanmaya davet ediyordu. Bu davetin nirengi noktalarını Kur’an ayetlerinden yola çıkarak şöyle sıralayabiliriz.

………1 – Her yaratılışın bir anlamı ve amacı vardır. (14/19, 35/16, 10/4)

………2 – Yaratılış her an devam etmektedir. (36/68)

………3 – Yaratılışın kendi yasaları vardır, insan yaratılışı gereği yaşlandıkça eksilme yaşar. Bu yaratılmış her şey için geçerlidir. (36/15) {[51/47]}…?

………4 – Her yaratılış bir yasa çerçevesinde bir süreç içinde gerçekleşir. (23/14- 39/6, 35/1)

………5 – Yaratılmış lığın gereği olarak yaşama sürecinde mahlûkat rızıklandırılır. (27/64)

………6 – Yaratılmışların kendi içerisinde de bir güç farklılığı takdir gereğidir. Birbirine üstünlüğü yaratılış gereğidir. (7/69, 35/1)

………7 – Yaratılmışlar birbiri için birbirine hizmete amade kılınmak için yaratılmışlardır. (42/29, 39/6, 7/54)

………8 – Göklerin ve yerin yaratılışı içinde yaşayacakların yaratılması içindir. (42/29, 39/6, 7/54)

………HALLÂK İSMİNİN TECELLİLERİ

………“Kulle yevmin hüve fî-şe’n (Rahman/29)

………Hallâk ismi bir mübalağa kalıbıdır. İsimde ki mübalağa vurgusu, ismin tecellisinin sürekliliğini ifade eder. Allah bir kez yaratıp bırakan değil, her daim yaratan ve her yarattığına aynı titizliği gösterendir. O’nun her daim yaratması sadece yoktan var etme anlamında ir yaratma değil, aynı zamanda var olan varlıkların varlığını mümkün kılma anlamındadır.

………Eğer O Hallâk ismiyle tecelli etmekten bir an geri dursaydı var ettiği eşya varlığını sürdüremezdi. Zira bir şeyin var edilmesi bir durum, varlığını sürdürmesi başka bir durumdur. Bir şey O’nun Hâlık ismiyle var olur, Fakat Hallâk isminin tecellisine medar olmazsa var oluşunu sürdüremez.

………Kim bilir belki de ışığın dalga ve parçacık olarak gelişinin arkasında yatan sır budur. Yine sesin dalga halinde gelişinin arkasında yatan sır budur. Görme ve işitme olayının kesintisiz bir süreç değil, biz fark etmesek te kesintili ve ardı ardına bir süreç oluşu tekrar tekrar yaratılışın bir yansıması olsa gerektir. Belki bizim sürekli “var” kabul ettiğimiz katı maddelerde, bizim fark edemeyeceğimiz sıklıkta bir tekrar tekrar yaratılışın tecellisine medar olmaktadır. Hallâk’ın halk edişi öyle seri olmaktadır ki biz onu kesintisiz bir süreç gibi algılamaktayız. Hallâ’ın tekrar tekrar yaratılış sıklığını ve aralığını ölçmek bizim için belki de muhaldir. İşte şu ayet bu hakikati haykırmaktadır.

………Yes’eluhu men fiysSemavati vel’Ard* külle yevmin HUve fiy şe’n; (Rahman/29)

………“Göklerde ve yerde bulunan her varlık O’na muhtaçtır. Her an O hayata ve varlığa dair her işe müdahildir.”

………Hallâk olan Allah’ın mahlûkata tecellisi bir an dursa eşya var oluşunu sürdüremezdi. Sanki mahlûkat nefes-i Rahmani sayesinde nefes alan bir canlı gibidir. İster parçacık, ister dalgacık suretinde olsun her bir dalga veya parçası ister dalgacık suretinde olsun, ışığın her bir dalga veya parçası, ışığa hayat veren bir nefesin alınıp verilişi gibidir. Belki ışığın bazen dalgacık bazen parçacık tezahürleri göstermesinin sebebi de tecelliler arasında ki değişmedir. Ses öyledir, renk öyledir, hatta atomlar ve onların çekirdeği etrafında dönen elektronlar öyledir.

………Kuantum fiziğinin ortaya çıkışı, Hallâk isminin tecellisini fark edişten başka bir şey değildir.

………Hallâk ismiyle yarattıklarını ihmal etmediğini gösteren Allah, yaratışıyla da aktif olduğuna dikkat çekmektedir. Bu ismin tecellisi üzerinden bize verilen ders açıktır. Ey Halâk olan Allah’ın her an aktif yaratışına muhatap olan insan Kudreti sonsuz Allah bir kez yaratıp öylece bırakmaya kadir iken sen neden bir kez yaptığına bir daha dönüp göz atmıyorsun? Allah’ın sürekli ve biteviye yaratan Hallâk isminden senin bilgin neden pay almıyor. Semin ahlâkın neden pay almıyor. Oysa O’nun yaratışı nasıl ki her an tecelli ediyorsa o tecelliler senin ahlakında da görülmeli. Bu sayede ahlâken seyr-i sülükünü sürdürmelisin.

………Allah’ın Hallâk isminin tecellilerinden aklın da pay almalı, iki günün bir olmamalı. Zira “iki günü bir olan ziyandadır” Allah’ın Hallâk isminden iraden pay almalı Hallâk ismiyle her an yeniden yaratılan iradenin şükrünü ödemelisin. Her yeni yaratılışın şükrü iradeyi tazelemek ve geliştirmektir.

………HALLÂK’A İMAN EDEN UMUTSUZ OLMAZ.

………Hâlık yaratan, Hallâk ise “sürekli yaratan” demektir. Hallâk olan Allah’ın her yaratışı bir önceki yaratışından farklıdır. İki yaratılış birbirinin aynı ise bu iki değil tek yaratıştır. Mükemmel ve sonsuz yaratıcı olan Allah’ın her yaratışı bir diğerinden farklıdır.

………Umut dediğimiz geleceğe dair tüm beklentiler, Hallâk isminin tecellisidir. Bunu anlamak için bir sual sormak lazım.

………Sual; Umudunu kimler kaybeder?

………Cevap; Anı mutlaklaştıranlar.

………Sual; Anı kim mutlaklaştırır?

………Cevap; Her an yeniden yaratan bir Hallâk olduğuna kalbi yatmayanlar.

………O halde Allah’ın Hallâk olduğu bilgisi umutsuzluğa düşmemek için zaruri bir bilgidir. Allah’ın Hallâk olduğunu bilen ve buna inanan bir mü’min, içinde yaşadığı anda ne kadar acı çekiyor olursa olsun, ne kadar kötü bir durumda bulunursa bulunsun, ne kadar büyük mahrumiyet ve mağduriyet yaşarsa yaşasın asla umut kesmez. Umut kesmez çünkü o anı mutlaklaştırmaz.

………Anı mutlaklaştırmak, bir anın tüm anları ve zamanları kuşattığını düşünmektir. Bu, ana Muhît sıfatını vermektir ki bu sıfat Allah’a aittir zamana değil. Kim Muhît sıfatını Allah’tan başkasına yakıştırırsa O’ndan rol çalmaya yeltenmiş olur. Bunun cezası ise kendini, kendi icat ettiği sanal zindana hapsetmektir. Başkalarının mahkûm ettiği kişinin kurtulma şansı hep vardır da, kendi kendisini mahkûm edenin yoktur. Başkalarının kölesi olanın özgür olması mümkündür de kendi kendisinin kölesi olanın özgür olması mümkün değildir.

………Anı mutlaklaştırmak verili durumu “değişmez” ilan etmektir. Verili durumun değişmezliğini tasavvur eden biri Allah’a inanıyorsa o kesinlikle Hâlık olan Allah’a inanıyordur. Fakat Hallâk olan Allah’a değil. Eğer Allah’ın Hallâk sıfatına iman etseydi O’nun her an hayata aktif müdahil olduğunu bilir ve “Dur bakalım bir sonraki anda Hallâk ismi nasıl tecelli edecek” diye korku ve umut arasında mekik dokuyarak derin bir merak içinde beklerdi. Bu mübarek gerilim onun bilincini hep diri tutar, bu dirilik onun takvasını artıran bir “takviye” olurdu.

………Allah’a asi firavun, firavunluğa asi mü’min bir karısı vardı, Asiye. Asiye işkence altında inim inim inlerken ana mahkûm olsaydı kaybederdi. Ama olmadı anı mutlaklaştırmak yerine anı ahirete imanıyla nisbileştirdi. Bu iman işkence altında gözde büyütülmeye hazır verili durumu küçülttükçe küçülttü. Ve işkence altındaki Asiye anın içinden değil ahiretin içinden, cennetin içinden konuştu.

………iz kalet Rabbibni liy ‘ındeke beyten fiylcenneti ve necciniy min fir’avne ve ‘amelihi ve necciniy minelkavmizzâlimiyn; (Tahrim/11)

………İşte o zaman o şöyle yalvardı Rabbim (firavun sarayını alsın başına çalsın) Sen de katında, cennette bana bir köşk yap. Ve beni firavundan ve amelinden kurtar. Ve beni şu zalim kavimden kurtar.

………Eğer Hz. İbrahim anı mutlaklaştırsaydı Nemrut’un ateşinden çıkamaz yanardı. Zira umudunu kaybederdi. Tasavvurunda anı aştığı için Hallâk olan Allah’ta bir sonraki anı, ondan zatına dönen son veriler ışığında takdir etti. Bu sayede İbrahim’in bedeni ateşe düşse de bilinci hiç düşmedi.

………Eğer anı mutlaklaştırsaydı Yusuf kuyuya atıldığında umudunu kaybederdi. Anı mutlaklaştırmadığı için bilinci kuyuya hiç düşmedi. Aksine Yusuf’u kuyuya attıkları anı mutlaklaştıran kıskanç kardeşlerin bilinci kuyuya düştü ve bir daha da çıkamadı. Yusuf kuyuya atıldığı anın nesnesi olmak yerine öznesi oldu kendisini ana mahkûm etmek yerine imanıyla o anı kendisi mahkûm etti. Kervan bu sayede kuyuda çıkaracak bir Yusuf buldu.

………Allah resulü hayatının en zor anlarından biri olan Sevr’de kiş anını asla mutlaklaştırmadı. O Allah’ın Hallâk olduğuna öylesine iman etmişti ki O’nun hayata eşsiz ve benzersiz müdahalesinin muhteşem ifadesi olan şu sözü söyleyebildi. “Korkma ya Ebubekir, Üçüncüsü Allah olan iki kişiye kim ne yapabilir ki.

………İşte bunun için Hallâk a iman edenin umudu tükenmez.

………HALLÂK İSMİNİN TECELLİSİ İÇİN BİZE DÜŞEN HUSUSLAR.

………Kur’an dan yola çıkarak Hallâk isminin tecellisi için bize düşen hususları şöyle sıralayabiliriz.

………1 – Her şeyi yaratanın Allah olduğuna kesinkes iman etmeliyiz. (31/11, 13/16)

………2 – Bir damlacık sudan yaratıldığımızı hiç unutmamalıyız. (36/78)

………3 – Yaratılmış her şeyin yaratılış gerçeğini bir tek Allah bilir. Bize düşen O’nun yaptığına iman etmektir. O yaratılışlar için ahkâm kesmemektir. Yoksa bunun hesabını vermek zorunda kalırız. (43/19, 18/51)

………4 – Duyularımızla algıladığımız her şey yaratılmıştır, halk edilmiştir. Algıladığımız her şeyi ayet gibi okumalıyız, ders çıkarmalıyız. (30/12, 45/4, 3/190-191, 2/164)

………5 – Her yarattığında bir mükemmellik olduğunu bilerek hayret ve hayranlıkla bakmalıyız. (67/3)

………6 – Öldükten ve toza toprağa karıştıktan sonra, bedenen tamamen yok olduktan sonra yeniden yaratılacağımıza iman etmeliyiz. (32/10, 17/49-51-98, 13/5)

………7 – Yaratılışımızın gereği olarak rızıklandığımıza iman etmeliyiz. (27/64)

………8 – Varlığımızı, her tür sapmadan uzaklaşarak doğru ve asıl dine (Hanif din) çevirip yaratılışımızda ki fıtrata uygun davranmalıyız. O’nun yarattığında olumsuz bir değişmeye meydan verilmemeli. (30/30)

………9 – Rabbimizin bize verdiği üstünlükler hep yaratılışımızın bir gereğidir. Bunun da bir nimet olduğunu kesinkes kabul edip unutmamalıyız. (7/69)

………10 – Yeryüzünde dolaşırken yaratılışın nasıl başladığına ilişkin tefekkür ederek, Allah’ın her şeye güç yetiren olduğuna iman etmeliyiz. Ve bunu da dile getirmeliyiz. (29/20, 3/190)

………11 – O’nun yarattığı her şeyi bir amaç ve bir anlam üzerine yarattığına, biz bu yaratılışımızın amaç ve anlamını bozmaya kalktığımızda bizi topyekûn yok edip yerimize yepyeni bir halk yaratacağına iman etmeliyiz. (14/19, 35/16)

………12 – Yaşamamız yaratılış sürecinin bir ürünüdür. Yaşadığımız süre içinde imanlı olarak salih ameller işlemeye devam etmeliyiz. Ne kadar çok buna yönelirsek o kadar ödüllendiriliriz. (10/4)

………13 – Allah hayatımızı yoktan var edip onu sürekli yenileyen zattır. Bu hakikati hiç unutmadan sadece O’na kulluk etmeliyiz ve bunu da çevremize duyurmalıyız. (10/34)

………14 – Yaratılış amacını değiştirmeye kalkmamalıyız. (14/19, 35/16, 4/119)

………(Mustafa İslamoğlu-Kur’an a göre Esma-i Hüsna(c-1/875-887)

………**************************************************************

………RİSALE-İ NÛRDAN KÜLLİ KAİDELERDEN

………İnsan hem şahsı, hem de içinde bulunduğu âlem sürekli yenilendiği için (El Hallâk) her zaman imanını tecdide yani yenilemeye muhtaçtır.

………Her gün yeni bir gündür ve yeni bir dünya kurulur. Hatta her an yeni bir andır ve dünya her an yenilenmektedir. Bilhassa ehl-i Tasavvuf âlimler kâinatın her an zeval-hudûs yaşadığını, yani Cenab-ı Allah’ın her an kâinatı yok ve yeniden var ettiğini, yok ve var etmenin süratinden dolayı da bizim kâinatı ve kendimizi sürekli var gördüğümüzü söylemektedirler.

………Bizzat kendimizde müşahede ettiğimiz ve sürekli yaşadığımız üzere, dakikada 60-80 defa denebilir ki yeniden hayat bulmaktayız. Dakikada kalbimiz bu kadar atmakta, sistolik ve diyastolik hareket denilen gevşeme ve kasılma hareketleriyle vücutta dolaşan kanı toplayıp vücuda pompalamakta ve vücutta dolaşıp karbondioksitle kirlenen kan teneffüs yoluyla havadan aldığımız oksijenle akciğerlerde temizlenmektedir.

………Bütün bu işler Cenab-ı Allah’ın kurduğu sistemle tamamen bizim irademiz dışında gerçekleşmektedir. Kısaca her nefes alış verişimizde bize yeniden hayat bağışlanmakta, her nefes alışverişimizde hayatımız yenilenmekte, ayrıca vücudumuzda bulunan 100 trilyon civarındaki hücreler altı ay içinde tamamen yenilenmekte, günde vücudumuzda beş yüz milyardan fazla hücre ölüp yerlerine yenisi gelmektedir. Yani bizzat biyolojik yapımız ve hayatımız itibarıyla sürekli bir yenilenme yaşadığımız gibi, hallerimiz, duygularımız, tavırlarımız itibarıyla da sürekli değişmekte, yenilenmekte, halden hale, tavırdan tavıra geçmekteyiz. Biz nasıl devamlı bu şekilde değişiyor, yani yenileniyorsak, içinde bulunduğumuz âlem de aynı şekilde sürekli yenilenmektedir. Bu bakımdan âlem, günler, belki saatler, hatta anlar adedince aynı model ve mahiyet üzerinde ayrı bir âlem olmakta, biz de her saat belki de her an yine aynı modelimiz veya mahiyetimiz üzerinde ayrı bir fert olarak hayatımızı sürdürmekteyiz.

………İşte İman, şahsımızda ki her insanın şahsında ki, her bir ferdin, her bir âlemin ışığıdır. Allah lafz-ı Celalinin bütün ilâhi isimleri muhtevi bulunması hasebiyle Lâ rabbe İllallah, Lâ Hâlıga İllallah, Lâ Razıka illallah, lâ ma’buda İllallah, lâ muhyie illallah, lâ mümîte İllallah, Lâ Kayyûma İllallah gibi ihtiva ettiği bütün manalarıyla lâ ilâhe illallah. Her bir ferdin, her bir âlemin kapılarını açan bir anahtardır. Kâinatta ve şahsımızda cereyan eden ve her bir hadise Allah Lâfz-ı Celâlini ihtiva eden ilâhi isimlerin eseri olduğundan Lâ ilâhe İllallah bütün mertebeleriyle tevhidi ifade etmekte ve hadiseler ağında insanı şirke düşmekten korumaktadır. Ayrıca insan da hükmeden nefs, heva, heves, vehim ve şeytan, her an zihne ve kalbe pek çok şüphe ve vesveseler üşüştürür. Ve iman nurunu söndürmeye çalışır. Bunun yanı sıra insandan küfür derecesinde tesiri bulunan bazı sözler ve davranışlar da eksik olmaz.

………İşte bütün bu sebeplerle her vakit, her gün, her saat lâ ilâhe illallah ile imanımızı yenilememiz son derece önemlidir. Bundan dolayıdır ki peygamber efendimiz; “İmanınızı Lâ İlâhe İllallah ile yenileyin” buyurmuşlardı.  (Ali Ünal)

………**********************************************************************

………EL HALLÂK

………Varlık kendi kendine var olmuş değildir, bir yaratıcı vardır, O da Allah’tır! Yaratık devamlı da değildir. Yaratık olduğu için, Allah’ın karşısında daima çöker, ölür. Yaradan güzel olduğu için ölenin yenisi doğar. Allah her an yenisini yaratır. İnsanda bu en güzel gösterilir.

………Anı mutlaklaştırmak (an’a takılıp kalmak), başka an yok demektir. Bu da Allah’ın Hallâk olduğunu bilmiyor olmaktır. Anı mutlaklaştıran, takılıp kalan Hallâk’ı bilmiyor demektir ki bu da ümitsizliğe götürür. Saplanıp kalmayın! An daima değişir. Sen olduğun yerde sayarsın. Allah, daima yaratır hepsi birbirinden yenidir. İnsan varlığını sürdürmek için daima yenilenmesi lazımdır.

………Allah kendine de kadirdir. Kadir, muktedir ve kabildir. Eski nesli öldürür, yeni nesli yaratır. Her nefes alış diriliş, her nefes veriş ölümdür. Zulüm, Yaratanı yaratılmışın yerine koymaktır. Hallâk olan Allah, Âlimi mutlak olduğu için daima yaratır. Her yarattığında tecelli vardır. İnsan yaşama içindedir.  Bu tecelliye Ya rıza olur, ya da olmaz. Ama hayat tahakkuk eder. Razı olmayan huzursuz olur. Razı olan huzurdadır. Çünkü hayat her hali ile lüzumludur. Kolay ve zor insan içindir. Allah’ın zoru yoktur. Allah kolaylaştırır. Allah insana ne vermişse insan onu kullanır bu yüzden günah da işler, sevap ta işler. Asabi de olur, sakin de olur. Bunlar olağandır, ısrar kötüdür.

………Allah ne yarattı ise o değerli bir varlıktır. İnsan bu açıdan bakmalıdır ki faydalansın. İnsan nefsine zulmeder. Nefs kayar, aslında nefs lütuftur.

………Esmaü’l Hüsna, Allah’ın yarattığı ile münasebetini sergiler. Yegâne, varlık onu sergileyen Allah’ındır. Kim ki Allah’la alıp verdi, o yaşamanın tadına vardı. En iyi mahlûku bildiren Halik olan Allah’tır.

………Allah Arifi yarattı, sonra da onun gönlünde kendini yarattı. Halik mahlûkta belirdi. Beni her kişi, kendi zannında gördü, söyledi! Ancak Arif beni kendi hakikatinde gördü. Allah, Sureta ayna yarattı oradan kendine baktı. Aynadaki surettir, yalnızca bir suret!

………Arif birçok şeyi Rab edinir, sonra da Rablerden hakiki Rabbe ulaşır. Oradan da Allah’a ulaşır, orada karar kılar. Arifin bu hali; ilmi ile idrak, müşahede ve görüş ile idrak, Hak ile idrak, yani mahlûktan Halik’ e idraktir. Bu da insanı Kamil’e verilmiştir.

………Hidayete eren bir kimse, korku ve ümit zanlarından kurtulur. Hakkı gören göz, Hakkı söyleyen dil olur. Nefesi Rahmanı idrake döndüğünde Hu olur. İlahi nefesi, bedende yeryüzüne indirir. Hu o kimse anlamındadır ki, zat, öz, cevher demektir. Hak, ancak sensin demektir. Acaba bütün bunlar laf-ı güzaf mıdır?

………Ne yaptığımı bilmiyorum. Ne yapacağımı da, öleceğimi de biliyorum. Bir takım olaylardan sonra, vücuda geldim, sonra da vücudu terk edeceğim. Bunda benim ne derece dahlim var, boyuna üzülüyor, boyuna seviniyorum. Dert, keder, sıhhat, afiyet, diri olmak, kaybetmek, kazanmak, bu da lafı güzaf mı?

………Ölüm tadılır. Bilmem neden ölen kişi hakikati bilir, Hakikati görür, Hakla Hak olur mu?

………Hakikat nedir?

………Hakikatin gerçekliğine kavuşanda yalan yoktur, şaşma yoktur, yalnız hakikatin nuru vardır. Bu da nefsine ve Rabbine arif olmaktır. Yani ilmiyle ayn, Hak ile yakÎn olmaktır.

………Hakikat diye, bir şey yoktur demek, Hakikattir, Her insanın dediği hakikat ona göredir. Görecelidir. Mutlak hakikat Allah’a aittir! Senin Allah demenle, O Allah değildir. O senin Allah’ındır. Kendini bilenin bildiği Allah, başka.

………Sanata hayran, sanatkâra hayran, bu hayranlık, sanatkârı yaratana hayranlığa varmazsa puttur. Akaid (itikat olunan şeyler- ibadetle ilgili hususları konu yapan bilgi) Allah’a aittir. Bunu bilmek insanın hakikatidir.

………İnsanı yaratan ve ona akıl veren Allah ona da icat verdi. Yaratmak; insanı yaratan Allah’a mahsustur. Ona akıl, idrak ve vicdan verdi. İnsan onları kendinde bir eder; duyar işitir, koklar tadar, bunların organlarını Allah yaratır ve faaliyetini de faal olanı Allah verir.

………İnsan hayat planına teslim olmuştur. Bedenlenmekle kendi kaderini kendi çizmektedir ama Hakk’ın kanunlarının dışına çıkamaz. İnsan iç varlığın biraz farkına varsa da dış varlığı kavrayamaz. mehmetrasimmutlu.com

……...EVRENDEKİ SÜREKLİ DEĞİŞİM

………Evrende her nokta, her  parçacık, ilişkiler ağının bir parçasıdır. Parçacıklar, sürekli daha küçük parçacıkları değiş tokuş ederek bir arada durmaktadır. Bu değişimler sırasında parçacık çeşnisini (türünü) değiştirir. Değişimler sürekli olduğundan ve yaklaşık 10-21 saniye gibi oldukça kısa bir zaman aldığından; aradaki değişim ilişkisi, evreni açıklamada parçacıklardan fazla önem taşır. Eşya arasındaki bu ilişki ve birlikteliğin bir an kesilmesi tüm evreni karıştıracak bir potansiyele sahiptir. Tüm parçacıklar ilişki ağına üye olduğundan evrende elemanter bir tanecik bulunamaz. Hiçbir tanecik  diğerinden daha temel değildir.

………İlişkilerin doğal gelişimi gereği hiçbir fiziksel olay diğerinden daha basit değildir. Basit olarak nitelendirdiğimiz olaylar evrenin varoluşuna bütüncül bir amaç yüklemek dürtüsü ile incelendiğinde, belirsizlikleri sıralayarak bize ilişkiler ağının bir parçası olduğumuzu hatırlatır.

………Temel parçacıkların çeşnilerini değiştirmeden; dolayısıyla parçacık alışverişi yapmadan çok kısa süre durabilmeleri sanki insana evrendeki sınırsız güzelliği ve bütünlüğü hatırlatmak amacı taşımaktadır. Evrenin bu parçacıklar ve hareketleri ile dolu olduğu düşünülürse her an devam eden sınırsız hareketin büyüsü dimağları sarsacaktır. Fizikçi tam da bu noktada kendini evrenin büyüsüne teslim eder ve bu hayret verici gelişimi idrak ve akıl etme yetisine sahip tek varlık olduğunu hatırlatarak, insana etkileşimler içinde büyük bir makam verir. Ayrıca bu aşamada fiziğin evrenin doğasını açıklamada en kısa yolu sunduğu belirtilebilir. Öğr. Gör. Dr. Mustafa Güray Budak

………Ve ahiru davahüm enil hamdülillahi rabbil alemiyn

………Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Devam edecek

 

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 29 Aralık 2016 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: