RSS

ESMA DERSLERİ – 19 – EL BÂRİ (82. VİDEO)

12 Oca

364-el-bari

………“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

 ………Kovulmuş, taşlanmış, matrud ve mel’un öteki olan şeytanın şerrinden hayrın kaynağı, rahmetin kaynağı, şefkatin kaynağı, varlığın kaynağı, muhabbetin kaynağı OLAN Allah’a sığınırım.

 ………“BismillahirRahmanirRahıym”

 ………O’na hamd olsun, nebisine sâlât olsun, destek olsun, size selâm olsun.

………Değerli kardeşlerim bugün 82. Dersimizdeyiz ve 96 ve 97. Dersleri işleyeceğiz, 98 ve 99 dersimiz esmamız da inşaAllah önümüzdeki ders işleyeceğiz. Yani son dört esmamız kaldı. Bugün El Bâri ve El Musavvir isimlerini işleyeceğiz.  Haşr suresinin son ayetlerinde yer alan esma zinciri El Bâri, El Musavvir.

………El Bâri ismi çok özel bir isim, şahsen fakirin çok şey öğrendiği bir isim. Yani rabbimizin esmasını tanımadan rabbimizi tanımak adeta mümkün değil. Rabbimizin esmasını tanımadan varlığı tanımak ta mümkün değil, zira varlık esmanın tecellisi. Adeta her bir mahlûkat esmanın bir tecellisine ayna olmak için yaratılmış. Yani varlık ayna diye tutulmuş, rabbimizin esması o aynadan yansıyor, zaten tecelli yansıma demek. Dolayısıyla esma varlık aynasında yansıyor. Eğer biz o aynaya doğru açıdan bakarsak aynada ki esmanın yansımasını görür ve varlığın Allah’ı gösteren bir şehadet parmağı olduğunu anlarız.

………Örneksiz ve kusursuz yaratan el Bâri. El Bâri ilk örnekleri yaratan, ecnebiler buna arketip diyorlar, ilk örnek. Prototip te diyorlar orijinal örnek. Arketip ve prototip, yani ilk örnekler, orijinal örnekler. Hani tüm seri üretimlerde bir kalıp yapılır değil mi, o kalıpla da seri üretime geçilir. İşte o seri üretimin kendisinden yapıldığı ilk kalıba arketip, prototip ilk örnek deniliyor.

………Rabbimiz varlığın ilk örneklerini yaratan, üstelik te örneksiz yaratan. Şimdi kalıplar bir şeylere bakarak yapılıyor. Ama rabbimiz eşyanın kalıbını neye baktı da yaptı? İlk karpuzun, ilk kavunun, ilk muzun, ilk elmanın, ilk eriğin, ilk yıldızın, ilk gezegenin ilk galaksinin vs. anlatabiliyor muyum? İlk insanın, ilk hayvanın işte şunun, bunun neye baktı da yaptı?

………İşte o prototipleri yaratan demektir el Bâri. Bu mübarek ismin insanın tüylerini diken diken eden tarafı da budur, yaratmada eşsiz, benzersiz usta olan demektir. Ustalık vurgusu var Bâri kelimesinin kök anlamında. Be re e, orijinal ve kusursuz yaratmaya denir. Ba, ra ve elif, ‘ayn değil yani barae. Beraet, bakınız bereat etti diyoruz değil mi Türkçe de kısaltıyoruz. İşte mahkemede Berat etti, Beraet temize çıkma demek. Yani kusursuz olduğu anlaşıldı demek, muaf olmak demek. Berrae temize çıkardı akladı manasına geliyor. Beriyye, insan türü anlamına geliyor. Aslında Allah’ın orijinal yarattığı varlık vurgusu var içinde Beyyine/7 ayetinde geçtiği gibi. Hemzeli berie de okunmuş bu, onlara göre yaratılmışlar anlamına geliyor.

………Bâri; Hiç yoktan örneksiz yaratan, el Mub’tiul muhteri diye karşılamış müfessirlerimiz. Bâri ilk defa yapan usta anlamına geliyor. Rabbimiz kâinatın ustası, el Bâri ismi varlığın ustası, varlığın eşsiz benzersiz taklit edilemeyen ustası demek. İki anlamı taşıyor;

………1 – Allah’a has örneksiz ve tarifsiz, eşsiz ve benzersiz, muhkem ve mükemmel yaratmayı ifade ediyor.

………2 – Tüm varlıkların ilk örneklerini, ana kalıplarını, mostra ve numunelerini yaratmayı ifade ediyor. Ne? El Bâri ismi.

………El Bâri ilke El Hâlık arasında fark var. El Hâlık yaratan, el Bâri ilk örneklerini yaratan. El Hâlık genel yaratmayı ifade eden bir mübarek isim, el Bâri ise genel yaratmanın ilk örneklerini yaratmayı ifade eden bir mübarek isim.

………Nazari çerçeveye bakalım ki bu ismin nazari çerçevesi biraz detaylı. Allah varlığın ilk örneklerini yaratan el Bâri’dir. “HU”vAllâhul Hâlik’ul Bâri’ül Musavvir. (Haşr/23) kimdir o Allah? El Hâlık, el Bâri, el Musavvir. leHUl’ Esmâ’ül Hüsnâ geleceğim oraya inşallah.

………Varlığın ilk örneklerine ecnebi lisanlarında demiştim arketip ve prototip diyorlar. Modern Arapça’da en nemuzec en aslî deniliyor. Bugün kullanılan Arapça da en nemuzec-ul aslî deniliyor. Fakat Kur’an dan ilhamla fakirin verdiği karşılık Âdemiyyet, yani prototip ve arketipe Âdemiyyet demek çok güzel oturuyor.

………Ne demek Âdemiyyet? Her varlığın bir Âdem’i var, her yaratılmışın bir Âdem’i var. Mesela özü itibarıyla kurtların, çakalların, tilkilerin, köpeklerin bir Âdem’i var, o Âdem’den geliyorlar. Dolayısıyla limonun, greyfurtun, portakalın, bomalinin – aranızda belki tanımayanlarınız vardır greyfurtun daha farklısı ve tatlısı özellikle ürdün ve civarında yetişir. – bunların Âdem’i var, bunun Âdemini biliyoruz turunç. Ama elmanın, armudun, ayvanın, muşmulanın Âdem’ini bilmiyoruz. Bunların Âdeminin bir olduğunun mesajını Allah içinden vermiş, içinden verdiği için aşılayınca bunlar birbirlerine tutarlar. Eğer Âdem’i farklı olsaydı aşılamakla tutturamazdınız. Cevizi ayvaya aşılayamazsınız, niye? Âdem’i aynı değil. Ama Muşmulayı ayvaya, ayvayı muşmulaya aşılarsınız, çünkü Âdem’i aynı. Elmayı armuda, armudu elmaya aşılarsınız Âdem’i aynı.

………Dolayısıyla bakınız Âdeminin kalıbını aynı dökmüşse Allah sizin aşınız fayda veriyor, onun için aşı yapmak yaratılışı değiştirmek anlamına gelmiyor. Değiştiremezsiniz ki nasıl değiştireceksiniz, Yaratılışın içine koyduğu Rabbimizin Âdemiyyetini kullanıyorsunuz siz aşı yaparken. Aynısı gen teknolojisi için de geçerli, genlerin de Ademi var. Dolayısıyla o Âdemiyyeti kullanarak gen transferi yapılabiliyor, eğer o Ademiyyete uygun değilse o prototipe, o arketipe transfer edemiyorsunuz o geni, etseniz de işe yaramıyor, atmış imzasını yaratan. Siz o imzayı görmeksizin herhangi bir şey yapamıyorsunuz.

………Dolayısıyla gen transferi Allah’ın yaratışına müdahele falan değil, peki ne? Allah’ın yaratışta içine koyduğu şifreyi çözme, bulma. Orada eğer bir müdahale söz konusu ise Allah’ın yarattığı amacın dışına çıkarma. Zaten eşyanın yaratılışı değiştiriyorlar diye Kur’an ın reddederek naklettiği müşriklerin o uygulaması neydi? Hayvanların kulaklarını yarıyorlar, kuruklarına bel buruyorlar, damgalıyorlar onlara “bu Allah’ın devesi” diyorlardı. İki kez ikiz doğurmuş, bu Allah’ın koyunu. 5 batın doğum yapmış veya şu kadar doğurtmuş erkek deve vs. yani bu Allah’ın diyorlar, adını da saibe koyuyorlar, vasile koyuyorlar, haam koyuyorlar ayette buyurulduğu gibi salıyorlar. Vasile dikkat buyrun vasıl, kendisiyle vasıl olunan. Yani öp devenin elini, öp babayın elini değil. Deve efendi oldu çıktı, vasıl edecek Allah’a, deveyle vasıl olacak.

………Onun için kurban ederiz biz hayvanları Aslında biz hayvanları kurban etmeyiz, insan Allah’a yaklaşır, hayvan kesilir. Kurban olan insandır hayvan değil. Onun için etleri ve kanları Allah’a ulaşmaz. Len yenalAllâhe lühumüha ve lâ dimauha ve lâkin yenalühüt takva minküm. (Hac/37) onun içinde onların ne kanları ne etleri ulaşır. Niye bu ayetler gelir? Zira ey insanlar, insanların sapıttığı dönemlerde Allah’a kendileri yaklaşacakları yerde ameli Salihleriyle, kurbanların etlerini ve kanlarını yaklaştırmaya kalktılar. Oysaki kurbanları etlerini ve kanlarını insana lazım, siz yiyin. Sizin için yarattı Allah  kezâlike sahhareha leküm litükebbirullahe alâ ma hedaküm öyle değil mi yani yenilebilir hayvanları sizin emrinize amade kıldı diyor. Harika, bakınız Kur’an içinde nasıl karşılıklı bağlar var ayetlerin. Yani hiç alakasız surelerde o orada, o orada ama bütünsel bir bakışla ele aldığınızda ne muhteşem bir örgü çıkıyor Kur’an içinde.

………Peki nedir dert? Dert şu; şirkin bin bir türü var, şirkin tümünün de altında yatan temel sebep Allah’a yaklaşma arzusu, onun da arkasında uzak Allah inancı. Niye? Uzak Allah, o zaman yaklaşalım ve nahnu akrebu ileyhi min hablil veriyd. (Kaf/16) bu işte, bir kere uzak değil. O zaman aracı koyalım. Uzak değil aracıyı niye koyuyorsun? Ve izâ seeleke ‘ıbadiy ‘anniy feinniy kariyb. (Bakara/186) eğer kullarım beni sana soracak olurlarsa feinniy kariybun, ben yakınım, çok yakınım. uciybu da’veteddâ’ı izâ de’âni ben davet edenin davetine icabet ederim, çok yakınım, şah damarından yakınım.

………Hala şimdi ey insanoğlu Allah uzak araya bir aracı koyalım da o aracı torpil geçsin bize mi diyeceksin, bu torpilin adını da şefaat mi koyacaksın, utanmayacak mısın, Allah’tan arlanmayacak mısın, sıkılmayacak mısın? Torpil sistemini getirip dinin içine ekleyip adını da tumturaklı şefaat koyunca torpil meşru mu olacak. Ondan sonra İslâm ümmetinin ahlakını bozacaksın ve neden İslâm toplumlarında rüşvet en yaygın. Rüşveti dinin içine koymuş niye yaygın olmasın. Rüşveti akide bellemiş, rüşvete iman etmiş bir toplum rüşvetten nasıl kurtulur. Torpile iman etmiş yani gelen şahıs yakînindir, görüle. Torpile iman etmiş torpili, dinin içine koymuş bir toplum torpilden nasıl kurtulur, liyakate nasıl ulaşır, liyakati nasıl bayraklaştırır?

………İnnAllâhe ye’muruküm en tüeddül emanati ila ehliha. (Nisa/58) Allah emanetleri ehline vermenizi emreder ayetine nasıl sarılacak torpili dinin içine koymuş bir toplum? Bilmem anlatabiliyorum değil mi? Keşke anlatmasanız biz de anlamasaydık kurtulurduk, birileri gibi çok rahat ederdik. Öyle diyor ya Konfüçyüs cehalet saadettir. İşte eşekler onun için mesuttur.

………Adam bazen eşeklere imreniyor affedersiniz, ne kadar mutlu, bir avuç arpayı veriyorsunuz, Allaaah..! dünyanın en mutlu canlısı. Ama insanız işte, Allah bizi insan yaratmış, insan olmanın bir bedeli olmalı, akıl sahibi olmanın, irade sahibi olmanın, vicdan sahibi olmanın bir bedeli olmalı. Yani eşekle eşitlenmeli mi insanın arzusu, bu insanın kendi kendisine hakareti olmaz mı?

………Dönelim konumuza, Âdemiyetten devam edelim. Turunç dedik değil mi. Elmanın armudun ayvanın Âdemi dedik değil mi oradan yürüyelim.

………Âdem, bir şahıs olmaktan daha çok türü temsil eden bir örnek olarak ta görünüyor Kur’an da. Âdem konusu ciddi bir biçimde yeniden okunmayı bekliyor onu söyleyeyim. Zira bizim tefsir geleneğimiz Âdem meselesini ehli kitap kültürü ışığında okumuş bu bir gerçek. Yani Yahudiyyat ve mesihiyyat, İsrailiyyat ve mesihiyyat kültürü ile okumuş. Onun içinde bu gün sıkıştık kaldık. Çocuğunuz size ne yani şimdi Âdem’in nesli ensestle mi türedi diye sorduğunda yüzünüz kızarıp bir şey söyleyemez duruma gelirsiniz. Kardeş kardeşle evlendi ha? Allah’ın bu insanlığı çoğaltmak için başka bir çözüm bulmaya gücü yetmedi mi?

………Âdem’in tek olduğu bir yorumdur, aynı anda üflenen ruhun birden fazla prototipe üflenmesi mümkindir. Kur’an Âdem’i insanoğlu, insanoğlunu Âdem yerine kullanır. Araf/11 de. Ve lekad hâlâknaküm sümme savvernaküm sümme kulna lil melaiketiscüdu liAdem leküm diye gelmesi lazım veya İnne Hâlâknal Âdem sümme savverna Âdem, sümme kulna lil melaiketiscüdu liAdem diye gelmesi lazım. Ama biz  sizi yarattık, sonra tasvir ettik, tasarımınızı yaptık sonra meleklere emrettik âdem’e secde edin. Sizi, sizi, Âdem’e, âdem siz, siz Âdem. Yani A’raf/11 i koyduk buraya. Dolayısıyla yoruma en azından açık.

………Niye böyle mübarek yorumlara açık olan ve bizi köşeye sıkıştırmayan ve tekâmül yasasını dışlamayan ayetlerimiz gözümüzün önünde muhteşem bir biçimde dururken biz illâ Hıristiyanlar gibi ilimle dini karşı karşıya getirip te birbiri ile savaştırmak zorunda mıyız. Bu Hıristiyanların problemidir bizim değil. Onun için bu mesele de yeniden tefsir edebiyatının mesihiyyat ve israiliyyat kaynaklı ürettiği Âdem teorisi bir tarafa yeniden Kur’an merkezli bir Âdemiyyet düşüncesine ihtiyacımız var, üretilmelidir.

………Âdem seçilmiş Kur’an dan bunu öğreniyoruz İnnAllâhestafa Ademe ve Nuhan ve âle İbrahiyme ve âle ımrane alel âlemiyn. (A:İmran/33). 4 unsur. Allah Âdem’i seçti, Nûh’u seçti. Allah Allah, şimdi anlıyoruz âdemi 2 fert var, 2 tane de aile var. İbrahim ailesi İmran ailesi anladık. Ama Âdem’i ve Nûh’u seçmesi aynı olamaz. Ama seçimden söz ediyorsa estafa, Mustafa ismi de oradan gelir. Seçimden söz edilen bir yerde bir den fazla eleman var demektir. Anlatabiliyor muyum? Yoksa seçimden söz edilemez. Bir yerde seçimden söz ediyorsanız birden fazla eleman içinden birini ya da bir kaçını alıyorsunuz demektir.

………O zaman Âdem’i neden seçti? İşte bu noktada Âdem’i neden seçti sorusunun cevabını İnsan suresinin girişinde buluyorsunuz.  Hel eta alel’İnsani hıynün mined Dehri lem yekün şey’en mezkûra. (İnsan/1) İnsan üzerinden anılmaya değer olmayan uzun ama çok uzun hıynün mined Dehr çok uzun bir zaman geçmemiş miydi Kat eta dememizi istiyor, evet geçmişti. Arkadan geliyor ayet; İnna halaknel’İnsane min nutfetin emşâc. (İnsan/2) El insan; oradaki “lâm” ı tarif cins için, tür içindir, insan türünün tamamı demektir. İnsan türünün tamamı min nutfetin emşâcın biz insanı nutfeden yarattık.

………Âdem insan mı değil mi, şimdi karar vereceğimiz şey bu. Eğer Âdem’e insan diyeceksek o zaman Âdem de nutfeden yaratılmıştır diyor bu ayet. Yani aslında insan suresinin 2. Ayeti şu ilginç soruya cevap veriyor; Âdem’in bir anası babası var mı, yok mu? İşte insan suresinin 2. Ayetinde bu sorunun cevabı var, eyvallah.

………Bu ismin geçtiği Haşr/24. Ayetinde yan yana gelen el Hâlik’ul el Bâri, el Musavvir, 3 isim var. Kendi aralarında yaratılışın 3 aşamasını ifade eder. El Hâlık genel yaratmayı ifade eder, el Bâri bu genelin içinde canlılar ve iradelilerin yaratılmasını ifade eder, el Musavvir yaratılanların orijinal tasarımını ifade eder.

………El Bâri isminin yer aldığı pasajın ilk ayeti Kur’an ın bilgi nazariyesini inşa eder değil mi? “HU”vAllâhulleziy lâ ilâhe illâ “HÛ‘Âlimulğaybi veşşehâdeh. Ğayb, veşşehâdeh, yani iki tane ayağı var İslâm’ın, Kur’an ın; biri ğayb, biri şehadet. Allah’a ikisi de ayan Allah’a ğayb yok. Ama bize ğayb vahiy ile bildirildiği için imanımızın konusu şehadet ilmimizin konusu. Dolayısıyla varlık 5 duyumuzla, gördüğümüz, dokunduğumuz, kokladığımız, hissettiğimiz, özgül ağırlığı olan ağırlıklara şehadet alemi diyoruz. Görmediğimiz, elimizi dokunamadığımız ve dolayısıyla mahiyetini, anlayamadığımız ama Allah’ın haber verdiği, Allah’ın zatı başta olmak üzere cennet, cehennem, ahiret, melekler ve vahyin kaynağı gibi bu iman edilen unsurlar da ğayb. İkisi de ilmimize konu oluyor. Biri vahiyle konu oluyor biri ise müşahede ile konu oluyor onun için şehadet diyoruz. Eyvallah.

………İnsan açısından ğaybi kanadıyla imanın, şehadete bakan tarafıyla ilmin konusu. Mü’min bu ismin hakikatini imanıyla bilir. Bu ismin tecellilerini ise ilmi ile bilir. Onun için bir hekim el Bâri ismini insan bedeni üzerinden muhteşem bir biçimde görür. Bir kimyager el Bâri isminin tecellilerini kimyanın unsurları olan şeyler üzerinde daha iyi görür. Bir fizik alimi Allah’ın el Bâri isminin kâinatta ki tecellilerini yeryüzünde, bir kayanın bağrında, bir dağda, bir taşta harika görür veyahut ta yeryüzünün katmanlarında harika görür. Bir gök bilimi, astronomi bilimi alimi Allah’ın el Bâri isminin tecellilerini bir yıldızın doğumunda, bir galaksinin doğumunda, bir gezegenin doğumunda, şu anda kâinatta yeni doğmuş gezegenler, yeni doğmuş yıldızlar, hatta yeni doğan galaksiler var, bebek galaksiler. Hatta galaksiye hamile olan pulsarlar var. Karadelik yutmuş daha öncekini, yani aşağıdan yeni bir galaksinin tohumunu verecek.

………Dolayısıyla Kâinat ta deveran ediyor, ilahi yaratış devam ediyor, hiçbir şey kesilmiş ve bitmiş değil. Dolayısıyla işte Allah’ın el Bâri ismini daha iyi görür.

………Ğaybı taşlamak, ya da ayan-ı sabite. Şimdi İbn. Arabî merhum’un ‘Ayan-ı Sabite diye bir kavramı var. ‘Ayan-ı sabite ne demek? Varlığın sabit özleri, çekirdekleri demek. Konumuzla ilgisi ne? Hani el Bâri ismi prototip ve arketip’i yaratan, yani ilk örnekleri yaratandı ya, şimdi ‘Ayan-ı sabite ile bir bakışımlılığı var, bir alakası var. Çünkü ilk örneklerden bahseden bir kavram ‘Ayan-ı sabite. Peki, İbn. Arabî bunu nereden almış? Yani Efletunculuktan almış. Yeni Eflatunculuk nereden almış? Eflatun dan almış, Eflatun’un ideler alemi aslında ‘Ayan-ı sabitenin Yunan, Helen’de ki karşılığı ideler alemi İbn. Arabî de Arapça’ya dönüşmüş ‘Ayan-ı sabite olmuş. İde yani Eflâtun bununla devlette bahsediyor zaten, bahsettiği yerde bununla hiçbir alakası yok. Yani siyasi bir anlamda bahsediyor ideler aleminden. Onun bir mağara alegorisi var, istiaresi var orada bahsediyor bundan.

………Ama yeni Eflâtunculardan  Plotinus (MS. 3. Yy.) Eflatun’un ideler âleminden yola çıkarak bir felsefe kuruyor. Yani spekülatif bilgi üretmeye kalkıyor, zanni bilgi. Hiç kimse bir şey diyemez nihayetinde spekülasyonun önü açık, ağzı olan konuşsun, insanlar da tartışsın, kalan kalsın giden gitsin. Ama siz onu alırda dinin içine monte ederseniz, siz onu alır da beşeri olan bu üretimi, spekülatif bilgiyi din haline getirirseniz, hatta ilahileştirirseniz işte problem orada başlıyor. Zan, din oluyor, spekülatif bilgi geliyor ğayb ve şehadetin yanına bende gireceğim diyor, ben de bir ayak olacağım diyor, işte o zaman felâket oluyor. Dolayısıyla ‘Ayan-ı sabite özü itibarıyla spekülatif bir bilgi, bize ait değil ve kâinatın ilk yaratılışını izah etmek için ödünç alınmış bir kavram.

………Ama ilginç olan şu İbn. Arabî nin ‘Âyan-ı sabitesi özü itibarıyla Yunan felsefesine ait olan bu kavram ki mesela Tebdilatü-l ilahiye’yi Aristo’nun İskender için yazdığı sırların sırrı eseri tarzında kaleme aldığını kendisi söylüyor zaten. Yani İbn. Arabî ile yeni Eflatunculuğu, Yunan’ı ilişkilendiren ben değilim, kendisi. Kendisi Tedbiratü-l ilahiye isimli eserinin girişimde ben bunu diyor Aristo’nun İskender için yazdığı İlahi sırlara benzer bir şekilde yazdım diyor. Yunanın yokmuş İbn. Arabîsi, Helen edebiyanının yokmuş, Yunan felsefesinin yokmuş. Dolayısıyla oradan bir şeyler aldığını da gizlemiyor zaten.

………Eflatun’un Devlet adlı eserinde geçen ideler âlemi tezi sade bir tezi sade bir tez, dini bir iddiası yok akidenin bir parçası değil. Ama dedim dine sokulunca tehlikeli hale geliyor. Keşf adı altında sokuluyor bu dine, keşf diye bir şey ilan ediliyor. Şimdi keşf ne gayba giriyor, ne şehadete giriyor. Gayba biz iman ediyoruz, Allah bildirdi iman ediyoruz. Şehadette belli eğer şehadetin içinde kinin keşfi ise mesele bu ilim adamlarının yapacağı bir iş buna kimin itirazı olabilir ki. Yani insan vücudunun görünmeyen yerlerini keşfedersiniz buna keşf deriz. Kimyagerler çıkarlar, kimyevi maddelerin içini keşfederler keşf deriz, biyologlar çıkarlar canlıların iç dünyasını keşfederler buna keşf deriz, gen bilimciler çıkarlar genon projesini çıkarırlar buna keşf deriz buna kimsenin bir şey diyeceği olamaz. Ama burada keşf adı verilen bilgi sistemi tamamen zanni ve keyfi bir biçimde etkiliyor.

………Şimdi bir hekim kalkar da insan anatomisine ilişkin bir şey söylerse ne yapıyor bunu, raporluyorlar değil mi, bunu makale haline döküyor kamu oyuna açıyor. Öbürü de diyor ki yok sen şurada şöyle yorum yapmışsın, şurada şu yanlışı yapmışsın, kaç vakada bu sonuca ulaştın vs. diyor öyle değil mi. Dolayısıyla ne oluyor, karşılıklı sağlama oluyor o bilgide. O bilgiyi tartışmaya açıyorsunuz.

………Keşfi nasıl tartışmaya açacağız? Efendi Hz. ne Keşf aleminde gösterilmiş diyor. nasıl tartışmaya açacağız, bunu ne yapacağız şimdi? Üstelik te gösteren Allah. Şimdi efendi hz. Lerinin keşfine laf söyleyince Allah’a laf söylemiş oluyoruz ve gerçekten böyle bir şey oldu mu, olmadı mı, olduysa nasıl oldu, olduysa bunun kaynağında rahman mı var, şeytan mı var, bu herif cinli mi, cin musallat olmuş biri mi, kafayı yemiş biri mi anlatabiliyor muyum? Kim bilecek bunu?

………Dolayısıyla görüyorsunuz karma karışık bir olay, asla aydınlatılamayacak karanlık bir olayı getirip dinin bir parçası ilan edildiğinde kendi ellerimizle kendi dinimizi mahvetmiş oluyoruz. İşte bu noktada ilginç olan şey bu zan dinleşiyor ve sahte metafizik buradan ürüyor, zan dinleşiyor. Oysa din yakîndir, ya Ğayb ile yakîn ya da şehadet ile yakîn. Ğayb Allah haber verince yakînimiz olur, imanımızla yakîn olur. Gayba iman ederiz bizim için öyle yakîn olur. Şehadeti de görürüz onunla iman ederiz o da yakîn olur. Dolayısıyla zan ayrı bir şey, imanda zan, zan da iman olmaz.

………Bu manada ‘Ayan-ı sabite neyi ifade eder dediğimizde, İbn. Arabî bu ‘aya-ı sabite spekülasyonundan yola çıkarak 4 büyük iddiada bulunuyor. Vahyin Hâlık ve Mahlûk sistemini tahrip ediyor. Nasıl? O mahlûk ayağını vehim ve hayal olarak niteliyor vahdet-i vücut tezine yol bulmak için yapıyor. Yani vahyin Hâlık ve mahlûk ayağı var. Hâlık yaratan, mahlûk yaratılan. Ama ibn. Arabî’nin ontolojisinde yaratan ve yaratılan diye ikiye ayrılmıyor varlık, sadece tek, vahdet-i vücut. Onun için tek, vücudun, varlığın birliği demek. Kur’an varlığı 2 olarak gösteriyor, o varlığı tek olarak gösteriyor. Kur’an varlığı yaratan ve yaratılan olarak gösteriyor, o varlığı sadece yaratan diyor, peki ya yaratılan dediğinizde o vehim ve hayal diyor

………[Ek bilgi; BEYNİNDEKİ HOLOGRAM DÜNYAN]

………Peki bunu diyen de vehim ve hayal mi, bunu diyen de kendisi öyle olması lazım. O zaman bu dediğin de vehim ve hayal. Yani vehim ve hayal olan bir zat, vehim ve hayalini dile getirmiş oluyor, bu da bir iç çelişki.

………2 – Allah’ı tanımlamaya kalkıyor spekülatif bilginin hiç girmemesi gereken alan marifetullah alanı, Allah’ı tanıma alanı spekülatif bilginin girmemesi gereken bir alan. Zira Allah hakkında ilme dayanmaksızın konuşan kimseyi Kur’an yeriyor. men yücadilü fiyllahi Bi ğayri ‘ılm. (Hac/3- Lokman/20) diyor. Kur’an açıkça bu konuda Allah hakkında ilme dayanmayan her konuşmayı reddediyor.

………İbn. Arabî şöyle diyor Allah’ın ilmi malûma tabidir. Bu Allah’ı tıpkı insan gibi tasavvur etmek, ilahi ilmi de tıpkı beşeri ilim gibi tasavvur etmek. Ne büyük bir iddiada bulunduğunun kendi de farkına varmış olacak ki hemen ardından fakat bu Allah için bir kusur değildir, çünkü hakikatte bilen de bilinen de O’dur diyor. Bir yandan da bu cüretkâr önermeden kendi düşüncesine pay çıkarıyor.

………3 – Kulun sorumluluğunu ve iradeyi silip süpürüp atıyor. Sabit özler tezi, ‘Ayan-ı sabite tezi işin sonunda gelip kaderci, cebircilik limanına demirliyor. Ona gör bir şeyin nasıl olacağı, onun aynı sabitesine beğlıdır, bir şeyin nasıl olacağı ilk özüne bağlıdır. Aynı sabiteyse ezelidir diyor yaratılmamıştır diyor.

………Hayda ip kopuyor. Dolayısıyla mı? Dolayısıyla aynı sabite de firavunun rolü neyse o onu oynamaya mecbur. Helâk olan kavimler aynı sabitelerinden dolayı inkâr ettiler. Bu yüzden İbn. Arabî füsus ta yaptığı gibi sadece firavunun imanını savunmakla yetin miyor, cehennemin cehennem ehli için bir nevi cennet olduğunu da savunuyor. Yoktan yaratmayı ‘Ayan-ı sabite üzerinden yumuşatarak elde ediyor. Çünkü ‘Ayan-ı sabite yaratılmamıştır diyor. Yani varlıkların özü, çekirdeği yaratılmamıştır diyor.

………‘Ayan-ı sabite ezelidir ve yaratılmamıştır denek ne demek? Bu şu anlama geliyor. gerçekte bir vehim ve hayal olan bütün bir yaratılmışlar aleminin özlerinin yani çekirdeklerinin yaratılmamış olduğu anlamına geliyor. Esasen İbn. Arabî Yunan felsefesinin temeli olan âlemin ezeliliği tezini yumuşatıcı yorumlarla meşruiyet kazandırıyor. Yunan’ın en temel problemi şudur Ex nihilo Nihilistic. Bu Latince Lukretyus bunu böyle formüle etti ama Yunan’ın ana düşüncesi budur. Nedir? Hiçbir şey den hiçbir şey çıkar, yani hiçbir şey yoktan yaratılamaz, yaratılmış, var olan da yok olmaz. Yaratma inancı Yunan tarafından kökten reddediliyor, yaratma diye bir şey yok.

………Peki, Tanrı ne işe yarıyor? Esasında tanrı bu manada çok flûğ, tanrı ayrı, yani yoktan var etmiş değil, alem kadîm, tanrı da kadîm. Peki nasıl ilk ivmeyi verdi, çok ta açık değil. Varolana ilk ivmeyi, hareketi veren olmuş oluyor yaratan değil, böyle bir red var inkâr var Yunan düşüncesinin temelinde.

………Çok ilginç, araştırmalarım sırasında İbn. Arabî de bir şey gördüm. Yunan dan aldığı bu tezi ‘Ayan-ı sabite teziyle yumuşatsa da bazan gerek duymuyor. Lüb ü lüb isimli bir eseri var. Bütün bu âlemlerin yoktan değil, Allah’ın varlığında var olduğunu savunduğu yerde aynen şöyle bir cümle çevirdim. Ne yok var olur, ne var yok olur. Sayfa 13, onu da getirdim.

Uh..’ Yoruldum, Kuantum fiziği zorunluluğun dayandığı ve Kur’an ın reddettiği bu mottoyu yıktı biliyor musunuz? Belli bir miktar enerjinin hiç yoktan ortaya çıkması enerji miktarı ve ömrünün verili matematiksel ilişkiye uyması halinde, verili zaman aralığında tekrar kaybolması Kuantum fiziğine göre ilmen mümkün olduğu ispat edilmiştir. Buna biz iman etmiştik zaten, Allah’ın kâinatı yoktan var ettiğine biz iman etmiştik, ama kuantum fiziği bunu ilme dönüştürdü.

………Artık bu nokta da İbn. Arabî’nin yaptığı zan ile din iç içe giriyor. Spekülatif bilgi sahte metafizik üretimini kışkırtıyor. İnsan hakikatimsilerin kendini hakikat diye sattığı bir pazarın müşterisi olarak buluyor kendini. Ama olan âlemlere rahmet, hz. Peygamber AS. ın o büyük emeğine oluyor. Sonuçta keşf adı verilen bu sübjektif ve spekülatif yorumlar gayb gibi imana ve şehadet gibi ilme dahil olmadığı halde dine dahil, dindarlığa ise müdahil oluyor. Bir sürü cahil cühelânın, hatta alim ulemanın elinde bir oyun hamuru haline dönen bu keşf dili, gizem ve spekülasyon peşinde koşan insanlara servis ediliyor. Hem de imanları pahasına. Hasılatta indirilen dinle yarıştırılan dinin kesesine konuyor ve ortalık hakikat kusan Sıtkı dayılardan geçilmiyor. Tıpkı Mehmet Akif’in dediği gibi.

………Sürdüler Türk’e tasavvuf diye olgun şırayı

………Şimdi muttasıl hakikat kusuyor Sıtkı dayı.

………Sahi, Kur’an ın ilk vahyi niçin oku emriyle başlamıştı? Gayba imanı kitabın ayetlerinden, şahadetin ilmini tabiatın ayetlerinden okumamız için değil mi? Ve biz Kur’an ın OKU emrinin üstünü böyle örtüyoruz.

………Bâri ilmi ve Jung’un kişilik arketipleri. El Bâri isminin doğrudan tecellisi olan arketiplerle ilgili Jung, C. G’un bir tezi var. Jung 4 arketip diye bir eseri var. Burada ilginçtir kehf suresinin tefsirini yapar. Bu adam Hıristiyan dır, batının yetiştirdiği cins kafa psikoloji alimlerinden biridir, belki de 2. Numarasıdır Freud dan sonra, benim için Freud dan önce. Jung’un kişilik teorisi insanların bilgiyi nasıl topladıklarından ortaya çıkar. Jung kişilik tiplerini önce 2 ana gruba ayırıyor sonra alt gruplara ayırıyor. Algılayıcı kişilik diyor, yargılayıcı kişilik. Algılayıcı kişiliği ikiye ayırıyor; Duyusal, sezgisel kişilik. Yargılayıcı lişiliği de ikiye ayırıyor, düşünen kişilik, hisseden kişilik.

………Sistemin dilanmaya ve kutuplaştırmaya dayalı olması bir zaaf. Jung’un sisteminde şu dört unsur dikkat çekiyor

………1 – Jung; davranış ile gaye arasında kopmaz bir ilişki kuruyor, ma huliga leh,

………2 – O kişilikte insan ruhuna başat bir konum biçiyor, onun ruh tanımı hem kalbi, hem aklı gören bir ruhtan tanımı Kur’an ın tanımına uyuyor.

………3 – Varlıkta ki zıt kutupluluğu insan şahsiyetini anlamada anahtar olarak kullanıyor. Keşke Jung ezvac ve ezdad arasında ki farkı fark etseydi diye düşündüm ben bunu okuyunca. Yani o zıtlar olarak okuyor varlığı. Fakat insanı tanıma konusunda zemin zıtlar değil, çiftler. Ezvac çiftleri ifade eder, ezdad  zıtları. Erkek ve kadın jung’a göre zıttır, bize göre çifttir. İşte fark bu. Zıt diye konumlarsanız birbiriyle çatışmak zorundadır zıtlar çatışır çünkü. Çift diye konumlarsanız bir birinden ayırınca ikisi de yarım kalır fark bu. Babayı logos, anneyi eros diye tanımlıyor o, dolayısıyla batının o çatıştırmacı dili jung’ta da görülüyor. Ve modern psikolojinin temelinde bu çatıştırmacı dil yatıyor.

………Jung’un teorisinin asıl zaafı şu; Tanıyıcı olmaktan çok tanımlayıcı bir psikolojik bir teori. Nasıl? Düşünün sen duygusalsın, sen sezgiselsin, sen düşünen tipsin, sen de hisseden tipsin. Şimdi size bunu söylüyor, ha..! ben duygusal tipmişim. Şimdi bir şey söylüyorsunuz, keşke şöyle yapmasaydın, bizimki o kadar tıngıllı ki bizim Kayseri tabiriyle, hayda..! kırılıvermiş, küsüvermiş. Bundan daha nazik söyleyemezdim zaten, anlatabiliyor muyum? Peki, niye böylesin? Ben duygusal tipim.

………En problemli tarafı JUng’un yaptığı bu tezin terbiyeyi dışlaması, kişinin kendi kendisini geliştirmesini dışlaması, tıpkı burçlar gibi. Ben akrep burcundanım, eee..? Akrep burcundan olan şıp görüp şıp severmiş, çıt görüp çıt kırılırmış, yani mesela diyorum. Yahu oruç tuttuğunda bayram etmiyorsun hayrola, ne zaman böyle can ciğer kuzu sarması oldunuz, ne zaman küstünüz de böyle düşman oldunuz. Niye böyle yapıyorsun deyince de ben falan burçtanım.

………Hay burcun olmaz olsun senin, peki terbiye nerede kaldı, eğitim nerede kaldı, kendini geliştirmek nerede kaldı, yanlışlarını atmak nerede kaldı, tevbe nerede kaldı istiğfar nerede kaldı. Görüyorsunuz değil mi, bu teorinin büyük zaafı bu.

………Diyeceksiniz ki bize ne Jung’tan Allah’ın Mustafa kulu, getirdin buraya Jung’un arketiplerini koydun? Aziz dostum size ne de bu dersi dinleyen veya dinleyecek olan bir psikiyatr veya bir psikolog için ne kadar hayati olduğunu tahmin edin, anlatabiliyor muyum? Onun için ne olur bu konularda bencil olmayalım. Bizi ilgilendirmiyor diye bilginin hiç kimseyi ilgilendirmiyor zannetmeyelim Bâri ismi bir kez gelir esma-i hüsna içerisinde, 5 – 6 yıl içerisinde o da bugün geldi ve bunu burada söylemezsem başka bir yerde söylemeyebilirim. Eyvallah.

………Kur’an ‘i çerçeve; El Bâri Kur’an da 3 yerde geçiyor, üçü de Allah’a isnatla geliyor. Haşr/24 onu biliyoruz onu okuduk, bir de Bakara/54 ayetinde iki kere geliyor. Hepsi de Allah için geçiyor.

………Bâri isminin Medeni isim olduğu ortaya çıkıyor çünkü Haş de Bakara da Medeni. Nedir peki, bir yorum yapılır mı, bu mübarek isim neden Medine’li, Mekke de gelmiyor. Şöyle bir yorum yapabilirim; Ey Ümmeti Muhammed dün muhalefetteydiniz bugün iktidar oldunuz, haydi göreyim iktidarda insanlığa nasıl model olunur, prototip olunur, arketip olunur insanlığa bir iktidar modeli gösterin. Anlatabiliyor muyum? Güce, servete, iktidara tapmayın, elinize devleti geçirince insanları kul etmeyin kendinize. Kulları kul etmeyin, gücün, iktidarın atı olmayın güç sizin atınız olsun. Servet sizin atınız olsun, siz servetin atı olmayın. İktidar sizin atınız olsun ama siz iktidarın atı olmayın gibi bir mesaj geliyor aklıma Allahu alem.

………Allah tüm ilk örnekleri yaratan El Bâri; “HU”vAllâhul Hâlik’ul Bâri’ül Musavviru leHUl’ Esmâ’ül Hüsnâ. (Haşr/24) O Allah ki Hâlık tır yaratır, Bâri dir ilk örnekleri yaratır, El Musavvir yarattığının tasarımını yapar. leHUl’ Esmâ’ül Hüsnâ en güzel isimler, en güzel nitelikler, mükemmellikler sadece O’na aittir. yüsebbihu leHÛ mâ fiysSemâvâti vel’Ard göklerde ve yerde her ne varsa Allah adına hareket ederler.

………Tesbih ne idi? Allah adına hareket etmek, teşbih sayı taşı çevirmek değil, teşbih Allah adına hareket etmektir. Yani İslam tarihinde ki o büyük epistemolojik kopuş öyle noktalarda kopuşlar getirdi ki Allah adına yer gök, ay, yıldız, güneş Allah adına hareket ediyor, ey insan sen de Allah adına hareket et. Verilen emir bu olduğu halde biz bunu sayı taşı çevirmeye indirgedik, indirgediğimiz günde de teşbihi yitirdik. Anlatabiliyor muyum? Sayı taşını bulduk ta teşbihi yitirdik. Sayı taşını aldığımız yer de belli, Hıristiyanlardan ve Budistlerden aldık. Ama teşbihi yitirdik. Dolayısıyla teşbihi yeniden bulmamız lazım, teşbihi yeniden bulmak için sayı taşını yitirmek gerekiyorsa yitirelim, ama teşbihi mutlaka bulmamız lazım. Allah adına hareket etmek olduğunu kavramamız ve anlamamız lazım. Çünkü Bismillah budur aslında, Bismillâhirrahmanirrahim, Allah’ın adıyla, Allah adına, ben bu hareketi Allah adına yapıyorum, ben bu hareketi Allah’ın adıyla yapıyorum. Eyvallah.

………Ayette üç isim yan yana geliyor El Hâlık, El Bâri, El Musavvir. El Hâlık; hiç yoktan veya var ettikten sonra eşsiz benzersiz yaratan özne. El Bâri yarattıklarının ilk örneklerini kusursuz yaratan özne, El Musavvir ilk örnekleri eşsiz benzersiz tasarlayan özne.

………Kötülüğün ilk örneği olmak diye bir başlığım var, İsrailoğullarının Yahudileşme tarihinde dönüm noktası nedir? Buzağıya tapmak. Büyük bir felâketten kurtulmuşlar, Hz. Mus gibi bir önderleri var firavun gibi bir belâdan kurtulmuşlar, gözlerinin önünde firavun bir ayetle muhatap olmuş mucizevi bir belâya uğramış, bunu görmüşler, bunu yaşamışlar. Ama Hz. Musa Tûr’a vahiy almaya çıktığında bir buzağı yapmışlar Samiri’ye, hem de İsrail oğullarına takı yapmak için Mısır’lıların verdiği ödünç altınlardan yapmışlar, hırsızlık altın bu da ve bundan demek ki hırsızlık mal işe yaramıyor, yani en sonunda dönüp dolaşıp insanın başına buzağı oluyor ve tapmaya başlamışlar. Öyle bir sanatkârane yapmış ki rüzgâra koyduğunda ağzından giren yel arkasından çıkıyormuş, bu da onu ses çıkaran buzağı, canlı gibi algılatıyormuş. Cahil halk onu böyle ses çıkarır görünce başlamışlar tapınmaya.

………Niye buzağı? Çünkü Mısırlılar anasına tapıyorlar, hator diye bir tanrıları var Mısır’ın inek. Ben ineğin başının altında firavun heykellerini gördüm. Dev bir inek onun başının altında tahtında oturan firavun, Mısır Tahrir müzesinde var. Dolayısıyla inek Hator tanrısı. Yani o kadar köleliği içselleştirmişler ki, o kadar kendilerini aşağılamışlar, izzetlerini kaybetmişler ki eğer Mısır’lılar anasına tapıyorsa biz anasına layık değiliz, biz danasına tapalım demişler ve buzağıya tapmaya başlamışlar. İşte bunun üzerine inen ayet;

………Ve iz kale Mûsâ likavmihî ya kavmi inneküm zalemtüm enfüseküm Bittihazikümül’ıcle, fetûbû ilâ Bâriiküm. (Bakara/54) Hani Musa demişti ki kavmine, ey kavmim siz buzağıyı tanrı edinmekle kendinize zulmettiniz fetûbû ilâ Bâriiküm sizi örneksiz orijinal yaratan Allah’a tevbe edin. faktulû enfüseküm nefsinizi öldürün, yani içinizde ki buzağıya tapan neyse o çakal onu öldürün. Tabii bizim müfessirlerimiz birbirinizi öldürün demişler diyor, o gün akşama kadar birbirlerini öldürmüşler, 30.000 kişi gitmiş diyen var, 3.000 kişi gitmiş diyenler var. İyi de Yahudilere verilen 10 emirden birincisi neydi? Öldürmeyeceksin. Nasıl oluyor da hem Allah öldürmeyeceksin diyor, ondan sonra da birbirinizi öldürün diyor? Böyle anlaşılabilir mi? Eyvallah.

………zâliküm hayrun leküm ‘ınde Bâriiküm eğer bilirseniz Bâri iniz yoktan, örneksiz yaratanınız katında bu daha hayırlıdır. Çünkü tû bû diyor, ölen tevbe etmez ki, tevbenin gününü görmesi için yaşaması lazım. fetâbe aleyküm, inneHU HUvetTevvaburRahıym hiç şüphe yok ki Allah tevbeleri kabul eden bir merhamet kaynağıdır, rahmet kaynağıdır.

………Sözün özü ümmeti Musa üzerinden ümmeti Muhammed e bu ayette şu öğüt veriliyor; Ey El Bâri olan Allah sizi O sizi iyiliğin numunesi olabilecek bir ilk örnek yapmak istiyor, yani insanlık için sizi kalıp gibi dökmek istiyor, siz kalkıp ta kötülüğün kalıbı olmayın diyor burada.

………Bâri olan Allah’ın tecellileri: El Bâri olan Allah yarattığı her şeye imza attı değil mi? Kudret elinin değdiği her şeyde izi var. Farklı türlerin oluşturduğu ailelerin bir Adem’i vardır dedik onu söyledik. Kur’an da ismi geçen 28 peygamberin her biri bir prototiptir, bir kalıptır. Nûh kalıbı, İbrahim kalıbı, İsmail kalıbı, Lût kalıbı, Yusuf kalıbı, Yakub kalıbı, Musa kalıbı, İsa kalıbı, Muhammed kalıbı hepsine sâlâtu selâm olsun, evet birer kalıp bunlar.

………Nasıl bakacağız? Adem günah işleyene tevbesiyle bir prototiptir. Ey insan hata işlediğinde nasıl tevbe edeceksen bak Adem’e ondan öğren, pişman olmayı ondan öğren yani kusursuzluk iddiasının peşine düşme. Adem de günah işledi şeytan da. Fakat şeytanı şeytan yapan günahında ısrardı, Adem’i adam eden tevbeydi, günahında istiğfar etmesiydi. Dolayısıyla işte kalıp, et dünyanın bütün günahkârları sizin kalıbınız Adem olsun, prototipiniz, arketipiniz Adem olsun.

………Nuh, karada gemi yapanların kalıbı, prototipi, yani sıkıştınız değil mi, bir hakikati söylüyorsunuz sizi dinleyen yok. Nuh’sunuz, bir ömür uğraşıyorsunuz fakat kellim kellim lâ yenfa (konuş konuş bir fayda etmiyor) hiçbir fayda etmiyor. Söylüyorsunuz etkisi olmuyor, sen karada gemi yap arkadaş, devam et, senin kalıbın Nuh’tur, prototipin Nuh’tur, arketipin Nuh’tur, ilk örneğin Nuh’tur. Usanma devam et, sen doğrusunu yapıyorsun. Bakıyorsun o yanlış yapıyor, o yanlış yapıyor, o yanlış yapıyor, öyle ki artık bunalmışsın, yani yaptığının doğru olduğu belli, biliyorsun bunu. Ama herkes yanlış yapıyor. Hatta şöyle bir şey geliyor aklına, millet körse sen de şaşı davran. Yok millet körse özünü başkalarının gözü yerine de kullan, başkalarının da gözü ol, onların da ellerinden tut.

………Kör değil ama kör gibi davranıyorlar, asıl kör o zaten, Kör; gözü görmeyen değil gönlü görmeyendir. Bu anlamda görmüyorlar, görmek istemiyorlar. O zaman size düşen ne? Nuh gibi karada geminizi yapmaktır, doğruda ısrar etmektir, hakikate ısrar etmektir, cemaat budur. El Cemaatu alel Hakk velev kâne vahdet diyordu ya İbn. Mes’ud. Cemaat Hakk üzere olandır istersen tek ol. Tek te cemaat olur mu? Sen Hakk cemaatisin tek ol. Dolayısıyla karada gemi yapacaksanız kalıbınız Nuh’tur, prototipiniz Nuh’tur.

………Çağının Nemrud’unun ateşine maruz kalacaksan eğer İbrahim sin, dolayısıyla prototipin İbrahim’dir. Teslimiyetle sınananlara İsmail rehberlik eder İftiraya maruz kalanlara Yusuf rehberlik eder. Sarayda Prens ken Medyen de çoban olma durumunda kalanlara Musa rehberlik eder. Sen kötülüğün peşinde koşarken millet senin peşinde koşuyordu, ama sen iyiliğin peşinde koşmaya başlayınca arkan boşalıverdi. Al sana Musa. Sen bir zalimin yanındayken prenstin, sarayın üç adamından biriydin, ordu komutanıydın, Musa öyleydi. Prensti, ordu komutanıydı ve sarayda ölecek olan hükümdarın yerine gelmesi beklenen üç kişiden biriydi. Ama ne zaman ki sen sarayı terk ettin hiç kimse kalmadı etrafında, Hatta gittin Şuayb’a çoban oldun. Yani ordu komutanıyken dünyanın en büyük imparatorluğunun, gittin çoban oldun. O zaman senişn prototipin Musa’dır.

………Veyahut ta elin kirlendi, cinayet işledin, günah işledin, kirli bir ele sahipsin, elini nasıl temizlersin. Elini öyle bir temizleyeyim ki sadece temiz bir el olmakla kalmasın, temizleyen başkalarını aydınlatan bir el olsun, ışıyan bire el olsun, yedi beyza olsun. Nasıl yapayım? Musa’ya bak, Musa böyle yaptı. Senin prototipin Musa’dır, senin arketipin Musa’dır sen ona bak. Eyvallah.

………İçinden geldiği dini geleneğin yozlaşmış taraflarıyla mücadele edenlere rehber İsa’dır. Alemlere rahmet nasıl olunur diye soruyorsun, nasıl olayım da alemlere rahmet olayım, alemlere zahmet olmayayım diye, işte Muhammed AS. senin örneğindir, prototipindir, bak ona ondan örnek al.

………Dolayısıyla Bâri ismi aynı zamanda peygamberler üzerinden böyle tecelli eder. Her peygamber bir prototiptir onun için kendi durumuna bak, hatta hayatımızda farklı farklı olur bazen. İşiniz öyle bir açılır ki bir koyar yüz almaya başlarsınız tövbe tövbe yani ağzımdan yel alsın mı desem ne desem, neyse bir koyupta yüz almayın siz yine. Neyse bir koyup beş almaya başlarsınız, Allah açtıkça açar, açtıkça açar, nereye koyarsanız oradan gelmeye başlar, yani o anda bilin ki prototipiniz Süleyman ve Davud’dur. Yani siz servet ve iktidarla sınanıyorsunuz.

………Veyahut ta siyasete atılır adam, bakarsınız basamakları üçer beşer tırmanmaya başlamış, yani dün belediye başkanı, bugün şu, yarın o efendim, Allah Allah..! önü açılıyor, yani elini attığı yere çıkıyor. Bakarsınız haaa..! eğer iktidarla şımarır azarsanız, ben yaptım, ben kazandım mantığıyla bakarsanız, kendinizi biricik zannederseniz, vazgeçilmez zannederseniz belânızı buldunuz.

………Peki, ne yapmanız lazım? Orada yapmanız gereken şey prototipinize bakmak, Süleyman’a bakmak. Atınızı seyrederken dahi Allah’ı anmak, Karıncayı görünce dahi karıncadan ibret almak, karıncayı ezmeyen bir Süleyman olmak, anlatabiliyor muyum? Karıncanın sesini duyan bir Süleyman olmak. Dolayısıyla budur.

………Amin, Ya Bâri ya Allah! Örneksiz ve kusursuz tek yaratıcı sensin. Varlığın ilk örneklerini benzersiz var edensin, yaratmada eşsiz sanatını sergileyensin, bizi hilkatine sadık olanlardan eyle Allah’ım. Ya Bâri ya Allah! Bizleri gayba iman ile yükümlü tutan sensin, bizi gayba iman yerine gaybı taşlayanlardan eyleme Allah’ım. Bizi şehadet âlemini bilecek akılla donatan sensin, bizi imanına evhamını karıştıranlardan eyleme Allah’ım. Ya Bâri ya Allah! Kendini Âdem kılana esmanı nazil eylersin, bizi kendini Adem kılan bahtiyar kullarından eyle ya rabbi. Lûtfeyle bu aciz kulun Bâri isminin tecellisine ersin, bizi kendini iblis kılan bedbahtlardan eyleme ya rabbi. Amin, amin, amin! Ya mu’in.

………ve ahıru da’vahüm enil Hamdu Lillâhi Rabbil alemiyn. (Yunus/10)

………Onların dualarının sonu da şudur: Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 12 Ocak 2017 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: