RSS

ESMA DERSLERİ – 19 – EL BÂRİ’ (B)

26 Oca

365-el-bari-1

………Euzübillahimineşşeytanirracim,

………Bismillahirrahmanirrahim

………Ve kul Rabbi edhılniy müdhale sıdkın ve ahricniy muhrace sıdkın vec’al liy min ledünke sultanen nasıyra. İsra/80)

………De ki; “Rabbim, girdiğim yere sıdk halinde girdir ve çıktığım yerden sıdk ile çıkart. Ledünnünden zafere erdirici bir kudret oluştur bende.

………“Yâ mukallibel kulûb sebbit kalbiy alâ diynike.”

………Ey kalpleri dilediği tarafa döndüren, kalbimi dinin üzere sâbitle!

 ………“Rabbiy zidniy ilmen ve fehmen ve iymanen ve yakıynen sadıka.”

………Rabbim ilmimi, anlayışımı, imanımı ve sıdk üzere yakînimi çoğalt.

………*****************************************************

………EL BÂRİ’

………….Allah’ın her yarattığı canlının yaşadığı çevreye ve yaşayış amacına uygun bir şekilde yaratıldığını görebiliriz. Takiyüttin Mengüşoğlu’nun bir biyoloji bilgininden iktibas ederek belirttiği gibi “Darwin’in dediği gibi zayıf veya kuvvetli türler, gelişmiş veya gelişmemiş türler söz konusu değildir. Yaşadığı çevreye en iyi uyum sağlayan türler söz konusudur”. Hayvanlar âlemine baktığımızda, canlılar ile yaşadıkları çevre arasındaki uyumu, dengeyi ve birbirini tamamlama olgusunu açıkça gözlemleriz.

………Allah bütün evren gibi biz insanların organlarını da tam bir ölçü ve dengede yaratmıştır. Evrendeki denge ve ölçü Rahman, 7. Ayetiyle ne kadar güzellikle ve açıklıkla hükmedilir:

………Ve O, gökleri yükseltti ve (Her şey için) bir ölçü koydu”.

………Aynı ölçüyü yerkürenin içinde, uzayda ve galaksiler arasında, oradan gözün göremeyeceği kadar küçük dünyalar içinde görmek mümkündür. İlim ve tefekkür de zaten bu ölçüyü araştırmaya matuf değiller midir?

………Allah’ın El_Bari ism-i şerifinin başta belirttiğimiz kelime manasına yakın mücerret manalarını ve olgularını Kuran’da okumak mümkündür.

………“Ey iman edenler! Sakın sizde Musa’ya eziyet edenler gibi olmayın. Nihayet Allah onu, dedikleri şeylerden temize çıkardı, beri kıldı. O Allah’ın yanında şerefli idi.” (Ahzap/69).

………“Temize çıkarmak, beri kılmak” manaları hatta Allah’ın yanında “Şerefli” olması El Bari isminin tecellisi, tezahürüdür. El Bari isminin tezahürüyle Allah inananları, peygamberlerini kâfirlerin ve müşriklerin tuzaklarından, saldırılarından korumuştur. Bu tuzak ve saldırılar fiziki saldırılardan ziyade Hazreti Yusuf’un maruz kaldığı iftira, Peygamber Efendimize peygamberliğinin ilk yıllarında atılan iftiralar, Hazreti Aişe Validemize atılan iftira gibi mecazi saldırılardır. Allah El-Bari İsminin tecellisi ve tezahürüyledir ki, iftira atanlar kendi iftiralarında boğulmuşlar, o tertemiz peygamberler ve inanmış insanlar ise daha dünyada iken Allah tarafından tertemiz olduklarıyla müjdelenmişlerdir.

………Burada şunu da ifade edelim ki, yukarıdaki belirttiğimiz iftira veya inkâr etmeler, Allah’ın bizatihi görmesine, işitmesine ve bilemediğimiz şekillerde muttali olmasına karşı bir terbiyesizliktir. Bunun yanında, El Bari ismi gibi tecellileriyle her şeyi kusursuz ve özgün ve dengeli yaratması, iyiliğin iyilik sahibiyle, faziletin fazilet sahibiyle uyumlu olması gibi bir mükemmellikte tasarlaması hakikatine karşı saygısızlıktır. Doğrudan Allah’ın Zatı Bari’sine iftiradır, inkârdır.

………Bari İsmi Şerifi üzerine sayısız yorum yapılabilir. Ancak, tashihini ilim sahiplerinden istirham ederek, bazı düşüncelerimi de paylaşmak istiyorum. Bunların başında da Allah’ın Kuran-ı Kerim’de kendini anlatmasındaki El Bari İsminin tecellileridir ki, İslam Akidesinin özünün özünü teşkil etmesi açısından çok önemli bulmaktayım. Şöyle ki, bazı bozulmuş semavi dinlerin kitaplarındaki ve milletlerin eksik inanışlarındaki hâşâ “Kusurlu yaratıcının” İslam Akidesinde tamamıyla reddedildiğini görmekteyiz.

………Tevhit kelimesindeki “La” nefyi (Olumsuzlaması, reddi) bütün eksik ve sakat inanışları reddetmektedir. Bundan sonra da Allah kendini Kuran-ı Kerim’de o kadar hiçbir eksik yön bırakmayacak şekilde esaslı ve kapsamlı, hiçbir şüpheye ver vermeyecek şekilde kesin ve yalın anlatmaktadır ki, her okuduğumuzda hayrete düşmekte, her tefekkürümüzde yenilenmekteyiz.

………Dilerim çok haddi aşan bir söz olmaz, El Bari İsminin tecellisini Esma-ül Hüsna’nın ve Hakiki Rab akidesinin tertip ve tasarımında ve dengeli bir şekilde inşasında da okumaktayız. Allah akidesi, tevhid-i hakiki inancı zaten diğer bozulmuş inançlardaki telakkileri reddetmektedir, bunda hiç kuşku ve tereddüt yoktur.

………Burada vurgulamaya çalıştığım husus, Allah kendini o kadar cami ve kusursuz anlatmaktadır ki, bu inkârcıları reddetmeye matuf olduğu kadar, inananlara da kendini mükemmel, kusursuz ve özgün bir şekilde anlatmaya da matuf görünmektedir. Doğrusunu Allah bilir.

………Bazı ifrat tutumlarına rağmen Kelamcıların tarih boyu ilimleri ve tartışmaları El Bari isminin tecellisini en yüksek düzeyde tevhit akidesinde görmeye matuf değil midir? İslam akidesi ve düşüncesi serapa uyum, itidal, adalet ve kusursuzluk demektir. Kelamcılar bunun yansımalarını İslam akidesinin Yegâne Sahibi ve Yaratıcısını anlamak ve tarif etmekte bulmaya çalışanlardır. Bu beyhude bir çaba değildir elbette. Zira akidenin en temel noktasında bir uyum, denge, kusursuzluk ve özgünlük olacaktır ki, diğer alanlarda da bunun tezahürleri araştırılabilsin, inşa edilebilsin.

………Gerçekten de “Uyum, kusursuzluk, denge ve özgünlük” kavramlarını varlıkla ve yaratılış ile münasebet içinde düşünürsek, bu kelimelerin en mükemmel ve doğru düzeylerini nasıl bulabiliriz? Nasıl bir Rab olmalıdır ki, El Bari İsmi hakiki anlamıyla tecelli etsin?

………Kevni yaratılıştan dinlerin ve peygamberlerin gönderilmesine, medeniyetlerin inşasına, insanın hayatının biçimlendirilmesine, güzelliklerinin araştırılmasına kadar milyarlarca sahada El Bari isminin hakiki manada tecellisi Tevhit akidesinin kabulüyle olabilir. Her şey Allah’a bakan yüzleri ve yönleriyle mükemmel, O’nun koyduğu ölçüler içinde dengeli olabilirler.

………Allah dışında bir başka bir güç veya varlık farz muhal bu denge ve kusursuzluğa ortak düşünülse, bu eşsiz mimari dağılır, düzen yıkılır, inkârcılığın karanlıklarına dökülürdü bütün varlık. O halde El Bari İsm-i Şerifinin tecellilerinin en yüksek noktası tevhit noktasıdır. Allah’ın diğer İsimleri gibi El Bari İsmi de öncelikle Tevhit Akidesinin içinde, mimarisinde, tezahüründe bir mana ifade etmektedir.

………Allah’ın Birliği (Tevhit Akidesi) İslam Hayatının, sanatının, idaresinin, vb. her şeyinin esasıdır, temelidir, varlık nedenidir. Her ölçü ve güzellik ve denge Tevhit akidesinin ruhunda gizlidir, vardır.

………Tevhit akidesinin imana yönelik tezahürlerine mazhar olunursa Marifetullah (Allah’ı bilme) arşına çıkılır. Tevhit akidesinin hayata yağan tecellilerinden nasiplenme olursa El Bari isminin bereketine nail olunur ümidindeyim.

………Ancak, El Bari isminin Tevhit Akidesi merkezinde hayatımıza hayat olması lazımdır. Akide ile hayat arasında El Bari isminin tecellilerine tezat teşkil edecek bir aykırılığın olmaması gerektir. Uyum, denge ve kusursuzluk akide ile müntesiplerinin hayatı arasındaki kuvvetli bağlarla temin ve inşa edilebilir.

………Bu çerçevede bir Fıkıh tarifi yapacak olursak; akide merkezindeki kaidelerin hayatımıza hayat olmasıdır denilebilir. Elmalı Hamdi Yazır da “İslam’ın kurallarını yaşayabilecek şekilde bilmeye Fıkıh” demiyor mu? O halde din özellikle de bizim açımızdan İslam Dini hayattan ayrı bırakılmış, kaidelerine uyulmayan bir ölü din değildir, olmamalıdır. İslam Dini dediğimizde müntesiplerinin herkesten çok kurallarına uyduğu, yaşattığı bir tecrübi ve ilmi saha anlaşılmalıdır. Anlaşılmalıdır ki, El bari İsminin tecellilerine mazhar olalım. Allah dualarımızda istediğimiz “İzzetli, şerefli, medeni, yüksek bir İslam hayatını” bizim hayatımıza bahşetsin, yaratsın.

………Son olarak, El Bari İsmi Şerifinin sanat, medeniyet, siyaset, üretim ve ticaret gibi maddi alanlara tecellisi ve bağlayıcı yansımalarını vurgulamak istiyorum. Öz ve son ifade olarak denilebilir ki, El Bari İsminin hem akide hem de hayat anlamında en kapsamlı ve hakiki bir şekilde Allah’ı bilmeye götürdüğü nokta İslam Medeniyetinin zirve noktası olacaktır. Çünkü bu noktada her şey ölçülü, dengeli, kusursuz ve mükemmel olacaktır. Bunun ilk aşaması da insanın bizatihi kendisinin manevi, akli, hissi, ruhi ve ameli planda ölçülü, dengeli, kusursuz ve mükemmel olmasıdır.

………İşte bu yüzden insanın yaşayışında, düşünüşünde, hissedişinde ölçülü, dengeli, kusursuz ve mükemmel olma sürecinde başarıyla yol alması öncelikle zamanı ve El Bari ism-i şerifinin zamandaki tecellisini idrak etmesiyle mümkündür.  (MEHMET ALİ BAL – El-Bari İsm-i Şerifi Ve Saatler yazısından alıntıdır)

………*******************************************************

……...EL-BARÎ

………Bârî, yaratılışın tekâmül mertebelerindeki icadları ifade eder. Yarattıklarını temiz ve sağlam bir nizam üzere seçip düzenleyerek ve tamamlayarak birbirinden farklı özelliklerle yaratır. Yaratırken bir örneğe ve emsale ihtiyaç duymaz. Yüce Allâh, canlı ve cansız tüm varlıkları hiçbir örneği olmaksızın, yardım almaksızın ve tarifi olmaksızın var eder. Yani her varlığın şekli ve görevi, Allâh’u Teâlâ’nın kendi takdiridir. Yeryüzünde ve göklerde nasıl duracağına, nasıl bir biçime sahip olacağına yada nasıl bir misyon yükleneceğine Yüce Allâh karar verir.

………Örneğin; güneşin şekli, enerjisi, ışığı, yörüngedeki pozisyonu, galaksideki konumu vs. nasıl olmalı?

……… “Geceyi, gündüzü, güneşi, ayı yaratan O’dur. (Bunların) her biri bir yörüngede yüzmektedir.” (Enbiya/33)

………“Güneşi ışık, ayı nur yapan, yılların sayısını ve (vakitlerin) hesabı(nı) bilmeniz için aya (dolaşma) konaklar(ı) düzenleyen O’dur. Allâh bunları gerçek ile (hikmeti uyarınca) yaratmıştır. Bilen bir kavim için âyetleri açıklamaktadır.” (Yunus/5)

………Ya da denizlerin büyüklüğü, içindekileri, ne yapacakları nelerdir?

………“Allâh’tır ki denizi size boyun eğdirdi, ta ki gemiler onun içinde buyruğuyla akıp gitsin ki, siz O’nun kereminden (nasîbinizi) arayasınız da şükredesiniz.” (Casiye/12)

………Ya da hayvanların doğumu, ölümü, sayısı, çeşitleri, ihtiyaçları neler olmalıdır?

 ………“Allâh her canlıyı sudan yarattı. Onlardan kimi karnı üzerinde yürür, kimi iki ayak üzerinde yürür, kimi de dört (ayak) üstünde yürür. Allâh dilediğini yaratır. Çünkü Allâh her şeye kâdirdir.” (Nûr/45)

……… “İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da yine böyle türlü renklerde olanlar var. Kulları içinden ancak bilginler, Allah’tan (gereğince) korkar. Şüphesiz Allâh daima üstündür, çok bağışlayandır.” (Fatır/28)

………Ya da anne karnındaki bebeğin cinsiyeti, şekli, görevi vs. nelerdir?

………“Sizi yeryüzünde halifeler yapan O’dur…” (Fatır/39)

 ………“O’nun ayetlerinden biri sizi topraktan yaratmasıdır. Sonra siz (yeryüzüne) yayılan insan (lar) oluverdiniz.” (Rum/20)

………Allâh sizi önce topraktan, sonra nutfeden yarattı. Sonra sizi çift çift yaptı. Bir dişinin gebe kalması ve doğurması hep O’nun bilgisiyledir. Bir canlıya ömür verilmesi de, onun ömrünün uzatılması da mutlaka bir kitaptadır. Şüphesiz bu, Allâh’a göre kolaydır.” (Fatır/11)

………Yaratılış ile ilgili tüm âyetleri burada sıralamak istemiyorum. Çünkü düşünen insan için birkaç âyette yeterlidir. Anlamamız gereken şu ki, nefsimiz ister kabul etsin, ister kabul etmesin, ister duyarsız olsun, ister hayran olsun, ister beğensin, ister şikâyetçi olsun her şeyin doğumu, gelişimi, çoğalması, yayılması, hareketleri, ölçüsü, ölümü… Hepsi Yüce Allah’ın kararına göre olur. İsterse insanı topraktan, isterse babasız, isterse anne-babalı dünyaya gönderir. Her şey, yüce Allâh’ın dediğine göre olur.

………“Gökleri ve yeri hak(ve hikmet) ile yaratan O’dur. “ol” dediği gün oluverir. Sözü haktır. Sûr’a üfleneceği günde, mülk O’nundur. Gizliyi ve açığı bilendir. O hükümdardır, her şeyi haber alandır.” (En’âm/73)

………Bir sinek kanadı bile var edemeyen  bizlerin, bu kâinattaki varlıklara hayranlık duyarak bakmaları, ibret almaları ve nasıl bir yola girmeleri gerektiğini düşünmeleri elzemdir. Çünkü bizler değil beğenmemek, beğenmediğimiz şeylerin en küçük parçasını bile yaratamayız. İnsanlar, yüce Allâh’ın Bârî olduğuna iman etse, buna göre amel ederler. Böylece kimse kimseyi aşağılamaz, küçümsemez, basit görmez, insanları elinde olmayan şeyler yüzünden yargılamaz, kınamaz, dışlamaz.

………Kadınlar-erkekler, siyahlar-beyazlar, çirkinler-güzeller, hasta olanlar-sağlıklı olanlar, bizimkiler-sizinkiler, sence-bence ayırımı olmaz. Kendi hakkı olarak gördüklerini, başka tarafın hakkı olarak da düşünür. Ben güzelim, o çirkin, ben kürdüm o Türk, Arap, bu kadın, şu erkek gibi dışlama ifadelerini dillerine bile alamazlar. Çünkü bilir ki, ne varsa bizde, bunlar Allâh’ın kararıdır. Kendi kararımız olmadığı için yargılanamaz. Güzel bir kadın, güzel yaratılmak için bir emek vermemiştir. Ya da erkek olarak doğmasında kendisinin bir katkısı yoktur. Bu konularda Allâh tercihi insanlara vermemiştir. Nasıl yaratılacağına dair, yalnızca kendisi karar verir. Bu yüzden ne bazıları övünmeyi, ne de yermeyi kendilerinde göremez. Bazı insanlarda şunları görürüz. Keşke kadın olsaydım veya erkek olsaydım, ya da esmer olsaydım, sarışın olsaydım. Ya da keşke uzun boylu olsaydım gibi düşüncelerle razı olmama tavırları…

………Yaratılışını değiştirme gibi davranış bozuklukları… Kendini kabullenememe, kendinden nefret etme, başkalarını taklit etme, imrenme, öz güvenini yitirme, komplekse girme, kendini aşağılama gibi karakter bozuklukları…

………Hepsi Allâh’ın Bârî olduğuna yeterince iman etmeme sonucudur. Oysa biz kullar, hem bir şey var edemezken, hem de  razı olmamak, bir isyan bayrağı çekmek demektir.

………Bakınız, biz insanlar bir şey yaparken, Allâh’ın kural ve yarattıklarından yola çıkarak, O’nun yarattıklarını model alırız. Uçağı kuşa, denizaltını balığa, treni yılana, otobüsü bir bineğe, robotu bir canlıya benzetiriz. Ressamlar, hep kâinattakileri yansıtmazlar mı?

………Yüce Allâh yarattıklarını bir kereden yaratıp bırakmıyor.

………Örneğin; insan bir kereden yetişkin olarak dünyaya gelmiyor. Önce anne karnında bir embriyo, nutfe, cenin ve bebek olarak dünyaya geliyor. Küçük bir insan yavrusu, ama kendi ihtiyaçlarını karşılayamıyor. Ağlayan, sonra takip eden, sonra tutan, sonra konuştuklarına tepki veren bebek, ileride oturuyor, ayakta duruyor, emekliyor, konuşuyor… Daha ileride ergenlik dönemini yaşıyor, yetişkin oluyor. Ve nihayet yaşlanıyor. Tüm bu aşamalarda karar veren Allah’tır. Bunlar kendi kendine olmuyor. Tüm bunların arasında en küçük ayrıntılar bile Yüce Allâh’ın izni ile oluyor.

………İnsan için geçerli olan tüm bu tekâmül devreleri, tüm diğer varlıklar için de geçerlidir. İnsanların haberi olmadan, yaşadığı dünyada bile ne kadar çok şey oluyor, değişiyor, geçiyor. Ama insan bunun kendiliğinden olduğunu zannediyor. Ve adına, Allah’a asî olanlar “tabiat ana” diyerek, güya Yüce Allâh hiçbir şeye hükmetmiyor. Hâlbuki Yüce Allâh Bârî’dir. Her aşamaya, her ayrıntıya, her gelişime, her sürece hükmeden, yaratan, yönlendiren, takdir eden, gözetleyen, gören, bilen, müdahale eden Yüce Allah’tır. Gece-gündüz kendi kendine değişmez. Ağaçlar kendi kendine yeşillenmez. Toprak kendi kendine ürün vermez. Canlılar kendi kendine üremez. Her şeyin tekâmülünü var eden ve takdirini veren Bâri olan Allâh’ tır.

………O halde insan; her aşama ve süreçte Allâh’ın kontrolünde olduğunu unutmamalıdır. Her şeyi yaratan ve gözetleyen Allâh’ın, bu süreç sonunda bizleri, hesaba çekeceğini de unutmamalıdır.

………İnsan yaratılış amacını ve tüm süreçlerin hangi amaç doğrultusunda geliştiğini de iyice kavramalıdır. İnsanlar da dâhil tüm varlıklar bir tek amaç için yaratıldı.

 ………“Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi: ona ve arza: “isteyerek veya istemeyerek(buyruğuma)gelin” dedi. “İsteyerek geldik” dediler.” (Fussilet /11)

………Göklerin ve yerin fıtratı İslam üzerinedir. Yani bir taş yaratılış amacına göre davrandığı için bir taş, İslam fıtratı üzeredir. Bir dağ kendisine verilen yaratılışa göre olduğu için İslam üzeredir. Bitkiler, hayvanlar, denizler, yıldızlar, güneş her şey yaratılışlarına göre görevlerini yaptıkları için İslam fıtratı üzeredirler. Bir inek diyemez: “Ben yumurta yapmak isterim” veya bir fil “benim sütüm daha güzel, lütfen benimkini için” diye bir öneri sunamaz.

………İnsanoğlu da yaratılış amacına göre İslam fıtratı üzere yaratıldı.

……… “Sen yüzünü, Allah’ı birleyici olarak doğruca dine çevir: “Allâh’ın yaratma kanununa (uygun olan dine dön)ki, insanları ona göre yaratmıştır. Allâh’ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru din odur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum /30)

………Allâh, insanı örneksiz, benzersiz, kendisine misyon ve hedef vererek yarattı. Bundan sonra seni imtihana sokuyor ve senin bu yaratılış amacının doğrultusunda, İslam fıtratını korumanı istiyor.

………Sen! Allâh’ın boyasıyla doğan sen! Bakalım, bu boyanı koruyabilecek misin? Yoksa boyanı değiştirecek misin? Tekâmülünü bu yolda tamamlayacak mısın?

………Yüce Allâh fıtratını koruman için hayatının her alanına, her ayrıntısına lütuf, ikram, sevgi, rızık vs. ile hükmederken, senin bu çizgide durman için de hayatının her alanında esaslarını sunuyor. Fıtratını koruman için bu esasları içeren Kur’an-ı Kerîm’i ve bu esasların nasıl uygulayacağını öğreten peygamberler gönderiyor. Bu yoldaki tüm hatalarına rağmen, yeniden başlama fırsatı vererek doğru yol üzere kemâle davet ediyor. Acaba sen bu yolda tekâmüle erebilecek misin? Evet, yolun doğru, fakat sen bu yolun hangi merhalesindesin.

………Eğer, bu yolda yarım kalmışsan, düşmüşsen. Barî olan Allâh, nerede olursan ol, yeniden ayağa kalkmana imkânlar veriyor.

……… “Musa kavmine demişti ki: “ey kavmim, sizler buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz. Gelin yaratıcınıza tevbe edin de nefislerinizi öldürün. Bu, yaratıcınız katında sizin için daha iyidir. (Bu suretle O) sizin tevbenizi kabul buyurmuş olur. Çünkü O, öyle bağışlayıcı, öyle merhametlidir.” (Bakara /54)

………Andolsun ki Allâh her sıfatının yanı El-Bâri olmasaydı, hata ettikten sonra sen, bir daha tekâmül yoluna giremezdin. Seni yarattıktan sonra, bir kenara bırakırdı. Hele birde günah işlemişsen, seni yalnız ve yardımcısız bırakırdı. O Bâri olmasıyla yine fırsat veriyor, merhamet ediyor, lütfediyor, yaratıyor, seviyor, hükmediyor, bildiriyor.

………Her aşama ve süreçte tüm sıfatları ile tecelli ettiriyor. Dün düşünmemişsen, bugün düşünebiliyorsun. Bugün öğrenememişsen, yarın öğrenebiliyorsun. Dün şirk işlemişsen, bugün şirkten vazgeçebiliyorsun. Bir saat önce öyle inanırken, bir saat sonra yargıların değişebiliyor.

………Sizce Allâh sizi tekdüze yaratıp bırakıyor mu? Hayır, O her an tüm sıfatları ile yine takdir ediyor. Hayatınızda bir kere düşünmüyorsunuz. Bir kere merhamet görmüyorsunuz. Bir kere rızıklanmıyorsunuz. Hayatınızın her safhasında Yüce Allâh Bârî sıfatı ile sevgisini, merhametini, ilmini, şefkatini, esaslarını, hikmetini, güvenini, gözetlemesini, hükmünü, rızkını gönderiyor, “Kûn” (ol) diyor.

………Andolsun ki Allâh Bârî olmasaydı, bütün insanları İslam üzere yaratmazdı. O evveli, ezeli Alim’dir. Kimin kâfir, kimin mü’min olacağını önceden bildiği halde doğan bütün insanları İslam üzere yaratıyor. Yahudi çocuğu, Hristiyan çocuğu, müşrik çocuğu, zina çocuğu olsa bile İslam üzere doğuyor. Bu doğru yolda olmada bir avantajdır. Zeminin temiz olması, doğruyu yakalamakta bir kolaylıktır. Bu, Allâh’ın bir lütfudur.

………Andolsun ki, Allâh Bârî olmasaydı, seni rahmeti ve mağfireti ile kuşatıp, sana kitap ve peygamberini göndermezdi. Seni temize çıkarmak, seni uyarmak için, sana izzet vermek için, üzerindeki nimetleri artırmak için fırsatlar vermezdi.

………Andolsun ki, Allâh Bârî olmasaydı, bu kadar günah ve hatalardan sonra seni affetmezdi, sana bir daha rahmet ve hikmet kapılarını açmazdı. Seni bir daha nimetlendirmezdi.

………Hz. Mûsa (as) adam öldürdükten sonra asla seçkin bir kula dönüşmezdi. Hz. Yûnus (as) kendisine verilen görevden kaçtıktan, sonra asla seçkin bir kul olmazdı.

………Günahkâr kardeşim; Bu kadar hatalardan ve kayıplardan sonra bile olsa, dön. O Allâh ki, Bârî’dir. Buna iman et, ümitsizliğe düşme! Deme! “Bu kadar günahtan sonra hâlâ Allâh’ın yanında değerli olabilir miyim?” Emin ol ki; O Bârî’dir.

………Ve şöyle de: “Tüm buğdaylar içinde cins buğdayı var eden, tüm inekler içinde daha bol ve güzel süt veren inekleri yaratan, günahkâr insanların içinden hayırlı insanları seçen Allah’ım; Beni de insanlar arasından çıkan, seçkinlerden eyle. Sana güzel kulluk eden, şükreden, şahid, sadık, salih kullarından olmamı nasîp eyle. Sevdiğin, değer verdiğin, onur elbisesini giyen Müslümanlardan eyle. Ben herhangi, sıradan bir insan değil, özel bir insan olmak istiyorum. “Müslüman” olmak istiyorum.

………Bârî olan Allah’ım, sen beni temize çıkarmazsan ben kaybederim. Günahlarım ve hatalarım beni kuşatır. Allah’ım, Bârî olan Allah’ım; ben yeni bir karar almak istiyorum. Beni yarattığın gibi olan yaratılışıma, aslıma, özüme, fıtratıma dönmek istiyorum. Sen Bâri’sin Allah’ım. Bana yardımcı ol. Temize çıkmam için, iyileşmem için: En önemlisi de Beraât olmam için her aşamada bana yol göster, yardım et Allah’ım.”

………Parolamız; Yüce Allah’ın her sıfatının yanında El- Bârî olduğuna iman ettik. Lâ  Bâriye illâ El- Bârî. (Zeynep Işık)

………***************************************************

………EL BÂRİ’

………Allah (CC), Bâri`dir. Varlıkları; benzeri olmaksızın, bir kalıptan döker gibi ayıpsız ve noksansız, yokluktan varlığa çıkarandır. Esma-ül Hüsna ile ilgili en önemli yorumculardan biri olan El-Halimi, Kur`an-ı Kerim`de üç yerde geçen bu ismin iki mana taşıdığını söyler:

………Bismillahirrahmanirrahim

………Allah, Bâri`dir. Varlıkları; benzeri olmaksızın, bir kalıptan döker gibi ayıpsız ve noksansız, yokluktan varlığa çıkarandır.

………Esma-ül Hüsna ile ilgili en önemli yorumculardan biri olan El-Halimi, Kur`an-ı Kerim`de üç yerde geçen bu ismin iki mana taşıdığını söyler:

………İlk olarak, “Varlıkları, onlar hakkındaki bilgisine göre var etmesidir. O, herhangi bir varlığı var etmeden önce bilgi sahibidir. Yaratma anında O`na “Bedi” adı verildiği gibi “Bâri” adı da verilmektedir” diye bir tespitte bulunur.,

………Evet! Kur`an-ı Hâkim”de Haşr Suresi”nde hikmetle peş peşe zikredilen Hâlık-Bâri-Musavvir isimleri ile yaratmanın üç safhasına işaret edilir. Hâlık ism-i şerifi ile yaratılacak olan şeyin planının çizilmesi, takdir edilmesi safhasına vurgu yapılırken “ber” yani kısımlara ayırmak manasını taşıyan Bâri ismi ile ikinci safha olan planladığını uygulamaya işaret edilir.( Mevdudi: Tefhim-ul Kur`an)

………“Bir şeyin diğer bir şeyden kurtuluşu” anlamına da gelen “ber”den türeyen Bâri isminin mahlûkatın özünü afetlerden koruması manasına alınması da mümkündür. Hatta bu kelimeye takdir ve ilk yaratılış, metafizik âleminden fizik âlemine geçiş anlamını verenler de olmuştur.( İzzeddin Cemel: El-Esmaü`l Hüsna)

………Allah, Bâri`dir. Planladığını, kararlaştırdığını, takdir ettiğini tenfiz edip fiilen uygulama sahasına koyup vücuda getirir, yoktan var eder, yaratarak meydana getirir. Bediüzzaman Said-i Nursi, bu manaları teyit eden şu ifadelerde bulunur:

………“Her bir zihayat, çok isim ve sıfatların tecellisine mazhardır. Mesela bir zihayat vücuda geldiğinde Bâri isminin cilvesine mazhardır.” (Mesnevi-i Nuriye, 49)

………El-Halimi`nin Bâri ism-i şerifi hakkındaki diğer tespiti, “Eşyaları şekle, kalıba, modele sokabilir” şeklindedir.

………Evet! Canlıların hayatının muhafazası için yaratılan organların oluşumundaki unsurlardan tutun da organlara kadar her şeyde bir ölçü ve denge söz konusudur. Her âzâ ve organı özel ölçüsünde, kalıbında, ihtiyaçları giderebilecek yapıda faydalı, birbirine uygun ve yerli yerinde yaratmıştır. Bâri-i Teâlâ, her ferdin her âzâsına ayrı bir güzellik vererek tefekkür ehline mektuplarını okutur. Risale-i Nur da geçen bu cümle de konumuza ışık tutar mahiyettedir:

………“O iki mahlûkun (insan ve çiçek) âzâlarına ayrı ayrı hüsün ve ziynet vermekle; o sahifede Sâni ve Bâri isimleri gibi çok isimler yazılıyor.” (Sözler)

………Keremi ile her ayrıntıyı en mükemmel şekilde yaratan, ikram eden Rabbimiz bir ayetinde şöyle buyurur:

………Ey insan! Nedir, Kerim Rabbine karşı seni aldatan? O Rab ki seni yarattı, ardından düzgünleştirdi ve (âzâlarını) denkleştirdi ve dilediği surette seni terkip etti.” (İnfitar/6-8)

………Ayeti ayet ile tefsir etme sırrı ile bu ayet-i kerimede Hâlık-Bâri-Musavvir isimlerine bir işaret olduğu yorumu yapılmıştır. Takdir etmek, Hâlık; düzgünleştirmek ve denkleştirmek, Bâri; suret vermek ise Musavvir isimlerinin icraatı olduğu unutulmamalıdır. Kur`an-ı Kerim`in beyanına göre Bâri vasfının daha hususi ve canlılarla ilgili bir yaratmayı ifade ettiği anlaşılmaktadır.

………Bâri-i Teâlâ`nın düzeni sadece fertlerle sınırlı olmayıp her ferdin görevi ve faydaları, genel düzeni ve gayeyi netice verecek bir yapıdadır. Yani cüzde ahenk bulunduğu gibi cüzlerden meydana gelen külde de aynı ahenk bulunur. Kâinatta öyle bir uyum var ki bütün eşya birbirinin ihtiyacına cevap verme, yardımlaşma, dayanışma ve alaka içindedir.

………Bâri-i Teâlâ öyle bir yaratıcı ki varlıkları, temiz ve sağlam bir nizam üzere seçip düzenleyerek ve tamamlayarak birbirinden farklı özelliklerle yaratır. Bu isim yaratılışın tekâmül mertebelerindeki icatları ifade eder.( Elmalılı Hamdi Yazır: Hak Dini Kur`an Dili)

………Kur`an-ı Kerim`de Haşr Suresinden başka Bakara Suresinde ki bir ayette de Bâri ismi şöyle geçer:

………Hani bir zamanlar Musa kavmine, “Ey kavmim! Buzağıyı (ilah) edinmenizle muhakkak ki siz kendi nefislerinize zulmettiniz. Hemen Bâri`e tevbe edin. Artık nefislerinizi öldürün. Bu Bâri katında sizin için daha hayırlıdır” demişti. Böylece O tevbenizi kabul buyurdu. Muhakkak ki O, Tevvab`dır ve Rahim`dir.” (Bakara / 54)

………Bu ayet-i kerime, Hz. Musa (AS)”nın Tur Dağında iken kavminin ziynet eşyalarıyla ve belli bir düzenekle ses çıkarabilecek bir şekilde bir buzağı yapıp tapınmaya başlamalarıyla alakalıdır. Tur Dağından dönen Hz. Musa (AS), yukarıdaki ayet-i kerimede olduğu gibi kavmine Bâri ismi ile tevbe etmelerini istemiştir.

………Allah-u Teâlâ`nın ezeli kelamında yer verdiği bu hitaptaki Bâri ismi hikmetle seçilmiş olmalı. Tevhit mücadelesi veren her peygamber gibi Hz. Musa (AS) da kendi kavminin hastalıklarını tedavi etmeye çalışmıştır. Mısır`da revaçta olan heykelcilik sanatından ve putperestlikten etkilenmiş olan ve böyle bir sapıklıkta bulunan kavmini irşat ederken en düzgün ve yoktan yaratanın Allah olduğunu Bâri ismini iki defa zikrederek hatırlatmıştır.

………Bizler de Hz. Musa (AS)”nın “Akılları hayretlerde bırakan Allah`ı tesbih ve takdis eylerim” sözünü bütün kuvvetimizle söyleriz.

………Elhamdulillahi Rabbil Âlemin! (Nevin Yapıcıoğlu)

………*********************************************************************

………EL BÂRİ’

………Işıl’ın şakasının ardından gelen ciddi söyleşimizden sonra yaratılanlara bakış açımız farklılaştı. Etrafımızdaki her şeye daha dikkatli bakmaya, üzerinde düşünmeye ve o şeye, birbirimizin dikkatini çekmeye başladık. Kimimiz gökyüzüne bakıyor, bulutları seyrediyor kimimiz ayaklarımızın altındaki Bursa’yı seyrediyorduk. Bazı arkadaşlar, birbirlerine, ilk defa görüyormuş gibi bakıyor bazıları da çevredeki çiçekleri inceliyordu. Düşündükçe ve konuştukça; mesele, gittikçe derinleşiyor, inceliyordu. Herkes ince eliyor, sık dokuyordu. Âlimin dediği gibi kâinat kitabını okuyordu.

………Birkaç genç Bediüzzaman’a, yani zamanın en iyisine gelerek, devrin değişmesinden, artık okullarda din ağırlıklı derslerin okutulmadığından yakınmışlar:

………“Biz, yolumuzu nasıl bulacağız? Allah’a nasıl varacağız? ” gibi sözler etmişler. O da:

………“Kâinat kitabını okuyun! ” demiş.

………Çocuğun biri, kendisini rahatsız hissetmeye başlamış. Hayattan zevk alamaz bir halde, son derece mutsuz görünüyormuş. Annesi:

………“Yaratılanlara tefekkürle bakmadığından olabilir mi? ” diye sormuş.

………Gerçekten de öyleymiş. Son zamanlarda, baktığı yaratıklar üzerinde düşünmez olmuş. Herkes gibi, öylesine bakıp geçiyormuş.

………Allah, her şeyi bizim için yaratmış. Kiminden maddi faydalar sağlamamız, kimini seyrederek mutlu olmamız için. Allah onları da, onları görecek gözü, üzerinde düşünecek beyni de vermiş. Tefekkür de gözün şükrü olsa gerek. Allah’ın; neyi, nasıl ve ne için yarattığını düşünen, aklı noksan değilse, düşüncenin sonunda Allah’a daha yakın olduğunu, O’nu biraz daha tanıdığını, eskisinden daha çok sevip, mutlu olduğunu hisseder ve şükreder. Mutlu olmak için, yaratılanlara boş bakmamak gerekir.

………Bu düşüncelerin içinden sıyrıldığımda, Orçun’un gökyüzüne bakmakta olduğunu fark ettim. Az önce Nihat bulutları seyrediyordu. Şimdi de o…

………“Orçun, orada ne gördüğünü, ne hissettiğini anlatsana bize! Nihat, sen de bulutları seyrediyordun. Sana ne anlatıyor, baktığın yer? ” Orçun:

………“Gökyüzünde kıpır kıpır olduklarını, dans ederek uzaklaştıklarını görüyorum. Boyuna şekil değiştiriyorlar. Bana, el ele tutuşarak, bir halk oyunu oynuyorlar gibi geliyor. Hani hep birlikte hareket ederek, çeşitli pozisyonlar alarak, halden hale geçen tablolar oluştururlar ya; resmedilse, her karesi farklıdır. Aynen öyle… Bir de renkleri büyülüyor beni. Gökyüzü, genellikle bu renk… Yani açık mavi… Onlar, genellikle beyaz… Fakat bazen yeşilimsi, sarımsı bazen kızıl… Rengârenk oldukları zamanlara da rastladım. Gökyüzüyle ne kadar uyumlular! Aralarında kıpkırmızı veya kapkara bir şey yok. Açıksa, hepsi açık; koyuysa, hepsi koyu… Bazen de gökyüzü füme rengi oluyor. Bulutlar da gri veya beyazın tonları… Bazen de gökyüzü aniden değişiyor; bir felakete gebe gibi, sararıyor, kızarıyor. Ardından korkunç bir fırtına, sonra bardaktan boşanırcasına bir yağmur geliveriyor! Sonra öfkesi diniyor, hiçbir şey olmamış gibi güneş açıyor. Allah’ın, çeşit çeşit işleri var.” diye, düşüncelerini dile getirdi. Ardından Nihat:

………“Bulutlar bana diyorlar ki: “Allah, bizi boşuna yaratmadı. Yarattı ve insanların seyretmesini arzu etti.” Düşünüyorum, hak veriyorum. İsteseydi, hava gibi görünmez yapardı da biz, yeryüzüne inen suların nereden geldiğini, bu işin nasıl olduğunu kolayca tahmin edemezdik. Ancak bir düşünür akıl yürütür de isabet ettirirse veya bir âlim ispatlarsa, aklımız yatabilir, belki hâlâ içimizde, az da olsa bir şüphe kalırdı. Oysa suyun halden hale geçmekte oluşu, ne kadar bariz! Yağmurun oluşumunu, küçük bir çocuk bile anlayabilir. Basit gibi görünen bu olayda; Allah’ın gücü, apaçık ortada! Buharlaştığını ve yükseldiğini net olarak görememiş olsak bile, bulut haline geldiklerinde, film gibi seyrediyor, Allah’ın kudreti karşısında aczimizi bir kere daha anlamış oluyoruz. Tonlarca suyu, tüy gibi uçuruyor, kilometrelerce yükseltiyor, indiriyor; gökyüzünde bir uçtan bir uca gezdiriyor… Hiçbir şeyin zor gelmediği gibi, O’na bu da zor gelmiyor.” diyerek, aklından geçenleri anlattı.

………“Mahir, sen de çiçeklikteki çiçekleri seyrediyordun. Haydi, sen de anlat, nasıl tefekkür ettiğini, bari! ”

………“Ben Bari değilim. Olmam, asla! .. Bari olan, Allah’tır.”

………“Laf oyunu yapma! Bilgiç şey, sen de! Anlat, haydi! ”

………“Heidi de değilim. Mahir’im! ”

………“Mahirsin, biliyorum. Her işte mahir…”

………“Söyle, söyle! Gerisini de söyle! ”

………“Anlayan anlamıştır. Anlayan, anlamayana anlatsın! ”

………“Gerisinde de bir sıfatın hatalı kullanımı var. Tahir, temiz demek. Taharet’ten gelir. ‘Taharet’; ‘temizlik, abdest bozan şeylerden biri bulunmayan anlamlarına gelir. Orada sıfatla özel isim arasında da tezat var. Bir musiki makamı da aynı adla adlandırılır. Tahir makamı… Mutlaka duymuşsunuzdur.”

………“Hem Mahir’le Tahir’in uyaklı olmasına, hem de durumla zıtlık teşkil ettirilerek, komik bir hale getirmeye çalışılmış ve başarılmış.”

………“Harika sözlerimiz, değimlerimiz, atasözlerimiz var! ”

………“Dalgacı! Haydi, sadede gel! ”

………“Çiçeklere bakıp tefekkür ederken, Saadet’e değilse de mutluluğa geldim.”

………“Neler düşündürdüler, sana? ”

………“Neler düşündürmediler ki! Ey, Bari olan Allah’ım! Ne kadar güzel yaratmışsın evreni! Her şeyde mutlaka bir güzellik saklı! Çiçeklerdeyse, güzelliğin apaçık! Yarattığın, bu kadar güzel! Ya Sen ne kadar güzelsin, kim bilir! ..”

………“Mahir, ‘Bari’; ‘yarattıklarını, temiz ve sağlam bir nizamda yaratmak, olgunlaştırmak, her birine farklı özellikler ve güzellikler vermek’ demek değil mi? ”

………Söylediğim gibi, Allah’ın adlarındandır. ‘Örneksiz yaratan’, demektir. Yarattıklarını, kendi aralarında ve çevrelerine uyumlu yaratır. Kâinata bakıldığında, her göze çarpan tablonun, tek bir ressam elinden çıktığı apaçık ortadadır. Hiçbir şey, diğerleriyle uyumsuzluk içinde değildir. Her yaratılan ve yaratılanların tümü, farklı puzzlelerdir. Bir puzzlenin parçaları, diğerine uymaz. Bir parçasından, hangi puzzleye ait olduğu kolayca bilinir. Yaratılanlar, görünüş itibariyle olduğu gibi, işlev ve yarar yönüyle de iç, dış ve topluca uyum içindedirler. Her yaratılan, birbirine lâzım ve onlarla uyumludur. Hepsi, birbiri içindir.”

………“Allah’ın Bari ismi, Kuran-ı Kerim’de, Halik ve Musavvir’le bir arada geçiyor.”

………“Evet. Üç yerde geçer.

………O, yaratan, var eden, varlıklara şekil veren Allah’tır. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar Onun şânını yüceltmektedirler. O, gâlib olan, her şeyi hikmeti uyarınca yapandır.” (Haşr/24)

………Bakara Suresi’nin 54. Ayeti’nde de, Tevvab ve Rahim isimleriyle beraber geçer.

………{“Onun için Yaradanınıza tevbe edin de nefislerinizi (kötü duygularınızı) öldürün. Öyle yapmanız Yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir. Böylece Allah tevbenizi kabul etmiş olur. Çünkü acıyıp tevbeleri kabul eden ancak O’dur.” (Bakara/54)}

………En güzel isimler O’nundur. Var eder, her bir varlığa farklı bir suret verir. Hem de örneksiz ve yoktan var eder.

………Yaratış yönünden, üç sıfatı vardır: İbda, Halk ve Tedbir… ‘İbda’, ‘yoktan var etmek’ demektir. ‘Halk’, ‘bir şeyden var etmek’… ‘Tedbir’, ‘evrende her yaratılanı idare etmek’ demektir. Göklerde ve yerde ne varsa, her şey Allah’ı yücelterek tespih eder. Hüküm ve hikmet sahibidir.”

………“Bârî, Berae kökünden geliyor. Yani, Yaratıcı demek… İcat etmek değil ama… Takdir etmek ve yoktan var etmek… Tabi ki sadece Allah’a mahsus…”

………“İnşa etmek anlamında da kullanılır. Takdir ederek icat etmek… Tabi ki sadece Allaha mahsus… Öyle bir yaratış ki yaratılanlar temiz ve sağlam bir şekilde var edilmiş. Her biri özgün ve mükemmel…”

………“Bir de ‘Bedea’ fiil kökünden gelen bada var. İcat etmek, örneksiz yaratmak… Hem de aletsiz, zamansız ve mekânsız icat etmek… Kaynaklarda böyle anlatılmış.

………Bana da çiçekler, cenneti hatırlatıyor. Göz zevkimiz düşünülmüş. Her biri farklı giysiyle, yeryüzü defilesinin podyumunda boy gösteriyor. Stilist, son derece başarılı; modeller özgün, renkler birbirinden güzel! Her çiçeğin giysisi, farklı kesimde, renk ve desende… Her yaprak özgün… Bir bitkinin yaprağı, başkasınınkine benzemez. Bir yaprağını gören, onu tanıyabilir. Bir de kokuları, tatları var. Onlar da farklı… Naneninki başka, maydanozunki başka… Sadece göz değil, kör dil bile ayırabiliyor. Anlatmakla biter mi Allah’ın yaratıcılığındaki özellikler?

………Göz, göze benzemez; ses, sese benzemez. Parmak izlerinden kimlik tespit ediliyor. Biri diğerine benzemiyor. Ya kar taneleri? Akıllara zarar! .. Sayısız güzellik ve sayısız farklı özellik… Bu nasıl bir sanattır! .. Subhanallah! ”

………“Subhanallah’ın anlamı ne? ”

………“Subhanallah; Allah’ın, noksanlardan uzak olduğu ve kemal sıfatlarla sıfatlandığı anlamındadır. Hani beş vakit namazdan sonra bir Ayet-el Kürsü okunur ve tespih çekilmeye başlanır ya… O zaman, önce ‘Subhanallah’ çekilir.”

………“Biliyorum. Otuz üçer defa… Sonra Elhamdülillah, daha sonra da Allahu Ekber…”

………“Sonra ne yapılır? ”

………“Üç İhlâs, bir Fatiha okunur ve dua edilir.”

………“Hani derler ya: “Bilmediği beş vakit namaz, onu da şeytan bırakmaz! ” sen de öylesin, aslında…”

………“Öyle deme ya! Ruhum huzur bulmuyor ki! İçimde bir savaş var, heyecanı beni mahvediyor! ”

………“Biliyorum. Dışa da vuruyor ve Işıl Hanım, millete damga vuruyor.” diyerek güldüm. Define:

………“A! Vallahi unutmuştum! Zinhar unutturma bana, Semiray! Işıl’dan alacaklıyım. Bire bir hakkım var. Mutlaka kullanmalıyım ama mutlaka! ..” dedi, Işıl’ın yalvaran bakışlarını görmezlikten gelerek, o umursamaz tavrıyla. Kızcağız:

………“Dede…” diyebildi.

………“Dede mede yok! Allah yaratmış demeyeceğim! Cezanı kestim! ” Neşe:

………“A! Şuraya bakın! Bunlar, yağmur sonrası çıkıyorlar. Nemli yerleri seviyorlar. Zavallı çiçeğin yapraklarını delik deşik etmiş! ” diyerek çiçeğin birisini gösterdi.

………Adını bilmediğim bir çiçekti. Uzun ve geniş bir saksının her yerinden aşağıya sarkmıştı. Sarmal yapraklıydı. Salyangozun birisi, saksının içinden çıkmış, duyargalarını oynatarak yavaş yavaş ilerlemekte, gerisinde sümüksü bir madde bırakmaktaydı.

………“Ne kadar güzel renkleri var! Deseni de harika! ” dedim.

………“Her şeyin bir düşmanı var. Bazı çiçeklerin düşmanı tırtır, böylelerinin de o! ” dedi, İlkan. Herkes ona bakıyordu ve herkes birden konuşuyordu.

………“Acelesi yok. Yiyeceği hazır. Allah, el kol vermemiş ya… Hazırcı seni! ”

………Evi de sırtında…”

………“İşi yolunda, sepeti kolunda…”

………“Hiçbir şey umurunda değil… Yağmur yaş, yaz kış…”

………“Kaplumbağa gibi ayak ağrısı da çekmez bu! ”

………“Ya kırkayak ne yapsın? ”

………“O, sadece kendisini taşıyor. Bir de evini yüklenseydi? ”

………“Ona neden kırkayak verilmiş? ”

………“Kırk değil ya! Sözün gelişi…”

………“Bir hikmeti vardır, mutlaka. Allah bilir. Belki de ibret için…”

………“Sana mı verilseydi? İki bacağını nereye koyacağını bilemiyorsun, ikide birde ayağıma basıyorsun. Bir de kırkayak olsaydın, sağlam ayak kalmayacaktı hiç birimizde! ”

………“Oğlum, onu bırak! Babam iflas ederdi! Bir çift ayakkabı, iki ay dayanmıyor, bana! ”

………Salyangozdan girdiler, kırkayağından, kertenkelesinden çıktılar! Bir de bukalemundan bahsettiler. Bulunduğu ortama uyumundan… Allah, onu da öyle gizlemiş, düşmanlarından. Kamuflaj harikası!

………Sonunda, Nihat bir gazete alıp geldi. Bulmacasını çözmeye başladı. Mahir’in de kelime haznesi geniştir. O da eğildi, üstüne… Işıl da… Kızlar, makyajdaki uyumdan bahsetmeye başladı. Herkes kendi âlemindeydi. Gruplar, kendi aralarındaki konuşmaların konularına adapte olmuştu. Bir süre sonra Define:

………Işıl, ceketin yeni mi? ” diye sordu.

………“Değil, dede! Temiz giyerim ben. Kaç senelik! ” dedi Işıl.

………“Cebinde ne var, senin? ”

………“Bilmem! Hangi cebimde, dede? ”

………“Şu cebinde… Sağ… Ceviz mi ne? ”

………“Yok artık! Cebimde ceviz…” diye elini cebine daldırmasıyla feryadı basması bir oldu!

………“Ay! .. Bu da ne? ” diye havalara sıçramaya başladı! Pis bir şey! İğrenç! Yapış yapış! Soğuk! Ne yapacağım şimdi, ben?

………Dede, sakin sakin piposunu ağzına götürerek:

………“Hiç! ..” dedi. Salyangoz…”

………Herkes tiksindiğini belirten ani bir hareket yaparak, farklı sesler çıkardı. Kızcağız, ne yapacağını şaşırdı. Ne çantasını açabiliyor ne mendil çıkarabiliyor! Lavaboya koşmayı da akıl edemiyor, yılan sokmuş gibi bağırıyordu! Define keyfini çıkarmaya başladı:

………Tiksinmeyin, canım! Abartmayın! Cilt için faydalıdır. Rimele mimele benzemez. Yapıştı mı çıkmaz. Allah’ın en temiz yaratığı! Her an gömlek değiştirir. Ceketini ne zaman çıkaracaksın, Işıl’cığım? Onunla mı dolaşacaksın? Onun evi var. Cebinden de emin…”  (Onur BİLGE – BİN BİR GECE ÖYKÜLERİ)

………*********************************************************

………BÂRİ’ İSMİNİN BİZE YÜKLEDİĞİ GÖREV VE SORUMLULUKLAR;

………1 – Allah, el-Bârî ismiyle gerçek Müslümanları kafirlerin hilelerinden ve tuzaklarından koruyacaktır:

………“Ey iman edenler! Sakın siz de Musa’ya eziyet edenler gibi olmayın. Nihayet Allah onu, dedikleri şeylerden temize çıkardı, beri kıldı. O, Allah’ın yanında şerefli idi.” (Ahzab/69)

………Rabbimiz kendisi bütün eksik ve noksan sıfatlardan münezzehtir. Gerçekten katında şerefli olan kullarını ise kâfirlerin ve müşriklerin söylediği şeylerden uzak kılacak, onları temize çıkaracaktır. Nitekim Rabbimiz Hz. Musa’yı onların söylediklerinden beri kıldı. Hz. Yusuf u yedi yıl sonra bile olsa iftiralardan temize çıkardı. Peygamberinin sevgili eşi Hz. Aişe’nin temiz ve iftiralardan uzak oluşunu vahiyle bildirdi.

………Bizler de peygamberlerin ve ashabın yollarını takip ettiğimiz sürece Allah katında şerefli bir konuma ulaşacağız. Allah, katında şerefli olan bir kulu, dünyadayken rezil-rüsvay etmez. Bütün komplolardan, tuzaklardan, iftiralardan, kara lekelerden onu korur. Sıkıntı verse de sonunda mutlaka yüzünü temize çıkarır, alnındaki kara lekeleri siler, yok eder.

………2 – Allah kâfir ve müşriklerden beri olduğunu ilan etmiştir. Bizden de onlardan beri olduğumuzu ilan etmemizi istemiştir:

………“Bu, hacc-ı ekber gününde Allah ve Resulünden insanlara kesin bir bildiri ve ültimatomdur: Allah ve Rasulü müşriklerden beridir, uzaktır… ” (Tevbe/3)

………el-Bârî ismiyle öğrendiğimiz şeylerden biri de budur. Nasıl ki, Allah ve Resulünün kafirlerle, müşriklerle bir bağı yoktur, bizim de olmayacaktır, olmamalıdır. Onlara itaatten ve onlarla dostluk kurmaktan beri olmalıyız. Onların taptıkları ilahlardan ve putlaştırdıkları değerlerden uzak olmalıyız. Rabbimiz bize onlarla uzlaşmayı değil, onların karşısında yer almayı emretmiştir:

………“…De ki, O ancak bir tek ilahtır. Ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” (En’am/19)

………Öyleyse bizler de yeryüzündeki bütün sahte ilahlara, onlardan beri olduğumuzu ilan edeceğiz. Rabbimiz bize bunu emretmiş, ayrıca bizi “En güzel örnekler” ile desteklemiş, bize yol göstermiştir:

………“İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: “Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz! Siz bir tek olan Allah’a iman edinceye kadar, bizimle sizin aranızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir… ” (Mümtehine/4)

………Kâfirlerle ve müşriklerle aramızda bir sevgi veya dostluk bağı olmamalıdır. Onlar ne zaman ki, tek bir Allah’a iman ettiler, o zaman bizim dostlarımız ve sevdiklerimiz olurlar. Ama o güne dek aramızda kesin bir düşmanlık, öfke ve kin vardır. Bu şartlar altında onlarla dostluk ilişkisine girmemiz mümkün değildir.

………“Allah inananlara Firavunun eşini örnek olarak gösterdi. Hani o: “Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap. Beni Firavundan ve onun kötü amelinden koru ve beni zalimler topluluğundan kurtar.” demişti.” (Tahrim/11)

………Hz. Asiye zayıf ve zavallı bir konumda iken işkence ve zulüm altındayken kocasının gücünü, kuvvetini ve acımasızlığını en iyi bilirken bu sözleri söyledi. Zulmün sarayında Allah’a iman eden sadece kendisiydi. Buna rağmen gizlenmedi, saklanmadı. Kendisinin Firavunun amelinden beri ve uzak olduğunu herkese söyledi. Zalim ve kâfir bir eşle arasındaki bağı iman bıçağıyla kesti, kopardı.

………3 – Kâfirlerden beri olduğunu ilan etmeyen kimseler kıyamet gününde onlardan uzak olmak isteyecekler ancak bu beraetin kendilerine hiçbir faydası olmayacak:

………“Sakın zulmedenlere meyletmeyin, sonra size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım göremezsiniz.” (Hud/113)

………Dünyadayken müşriklerin ve kâfirlerin yanlarında yer alanlar, onlara dalkavukluk yapanlar var ya, onlar bu yaptıklarının ahirette hiçbir faydasını görmeyeceklerdir. Elde ettikleri tek şey, ateş olacaktır.

………“İşte o zaman görecekler ki, kendilerine uyulup arkalarından gidenler, uyanlardan hızla uzaklaşırlar. İki taraf da azabı görmüştür. Nihayet aralarındaki bütün bağlar kopup parçalanmıştır.

………Onlara uyanlar şöyle derler: “Ah, keşke dünyaya bir kez daha dönmemiz mümkün olsaydı da, onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık! Böylece Allah onlara, işlerini pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar artık ateşten çıkamazlar.” (Bakara/166-167) (Dr. Ramazan Sönmez – el Esmaü’l-Hüsnâ)

………Ve ahiru davahüm enil hamdülillahi rabbil alemiyn

………Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

 

 

 

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 26 Ocak 2017 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: