RSS

ESMA DERSLERİ – 23 – EL KAHHÂR (A)

11 May

………Euzübillahimineşşeytanirracim,

………Bismillahirrahmanirrahim

………Ve kul Rabbi edhılniy müdhale sıdkın ve ahricniy muhrace sıdkın vec’al liy min ledünke sultanen nasıyra. İsra/80)

………De ki; “Rabbim, girdiğim yere sıdk halinde girdir ve çıktığım yerden sıdk ile çıkart. Ledünnünden zafere erdirici bir kudret oluştur bende.

………“Yâ mukallibel kulûb sebbit kalbiy alâ diynike.”

………Ey kalpleri dilediği tarafa döndüren, kalbimi dinin üzere sâbitle!

 ………“Rabbiy zidniy ilmen ve fehmen ve iymanen ve yakıynen sadıka.”

………Rabbim ilmimi, anlayışımı, imanımı ve sıdk üzere yakînimi çoğalt.

………*****************************************************************

………EL KAHHÂR

………EL KAHHÂR  O, öyle bir varlıktır ki, düşmanlarının belini kırar, -onları öldürmek suretiyle kahreder. Hayatta hiç bir varlık yoktur ki, onun kahrı ve kudreti altında kıvranmasın. Satveti karşısında aciz kalmasın.

………TENBÎH:

………Kullardan kahhar, düşmanlarını kahredene denir. Kulların en büyük düşmanı iki yanı (sağrısı) arasında bulunan nefsidir. O, kendisini aldatan şeytandan daha düşmandır. Kul, her ne zaman nefsinin şehvetlerini kahrederse, şeytanı kahretmiş olur. Çünkü şeytan onu, ancak şehvetleri vasıtasıyla helake sürükleyebilir.

………Şeytanın insanları aldatmak için alet olarak kullandığı şeylerden biri de kadınlardır. Kadınlara karşı şehvet ve isteğini kahreden kişi, bu tuzağa düşmez.

………Din kuvveti; aklın işareti ile şehvetlerini kırıp parçalayan da böyledir.

………Nefsani arzularını yenen kişi mutlaka kendisini aldatmak isteyen insanları da yenmiş demektir. Çünkü insanların gayesi, onun vücudunu ortadan kaldırmaktır. Onun gaye ve çalışması ise ruhunu ihya etmektir. Birer düşman mesabesinde olan şehvetleri öldüren kişi ruhunu ihya etmiş ve ölümünde do ölmemiş olur:

………«Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis ¦onlar Rableri katında diridirler.» (Âli İmran/169) (İ. Gazali/Esmaü’l Hüsna-89)

………******************************************************************

………EL KAHHAR

………Taalluk;

………Bu isme Allah’tan yardım ve desteğini almak için ihtiyaç duyulur.

………Tahakkuk;

………Bu isim kullar arasında rablik iddiasında bulunan kimselerin öyle olmadıklarını göstermek amacıyla tahakkuk eder.

………Tahalluk;

………Kul nefsinin arzuları ve düşmanlarının kendisini kuşatması karşısında kendisini korumak zorundadır. Böyle bir durumda olan kimse, bu ismin gerekleri doğrultusunda dâhili ve harici düşmanlara karşı koyma, üstünlük gücü kazanır. Kul böyle bir durumda çatıştığı kimse ve nesnelere karşı koymak için kahhar ismi ile ahlaklandığı nispetle “Kahr“ ı (üstünlüğü) artacaktır. (İbn. Arabi/ Allah’ın isimlerinin sırları ve manalarının keşfi-63)

………KAHIR VE EZME MERTEBESİ el Kahır ilahi ismi.

………Kahrım emrimin aynı çünkü ben,

………Emir verdiğimde kahır sahibi olurum

………Varlığa görünür benim suretimle,

………Yasağımız yasak, emrimiz emir.

………Bu mertebenin sahibine Abdülkahhar ve Abdulkahir denilir. Âlimlerin en büyüğü bu isme sahip olmayan kişidir. Yani Abdulkahhar ve Abdülkahir ismine sahip olmayandır. O Allah’ın inayetine mazhar olmuş, kâmil, hatta masum ariftir. Hak bana –hamdolsun- bu isimde hiç tecelli etmedi onu başka birinin aynasından gördüm. Allah beni irade ve zorunluluk halinde ondan masum kıldı ve bu nedenle hiçbir zaman tartışmaya girmedim. Benden ortaya çıkan herhangi bir muhalefet ve tartışma, sadece öğrenme amaçlıydı, tartışmak için değildi. Çünkü ben ilâhi kahrı hiçbir zaman tatmadım ve o mertebeden onun bende bir hükmü ortaya çıkmadı. Allah şöyle der;

………“O kulları üzerinde kahır sahibidir. “(En’am/18)

………Yani kendilerinden ortaya çıkan tartışmalar hususunda kullarını boyun eğdirendir.

………“Üzerinize koruyucular gönderir.” (En’am/61)

………Bu bir vekâlet vermedir yani bu gönderme bir grup adına muhafaza demek iken bir grup adına masum kılmak demektir.

………Önünde ve ardında takipçileri vardır Allah’ın emriyle muhafaza ederler.” (Ra’d/11)

………Ayetinde bu husus belirtilir.

………Allah onlara kendisini korumayı emretmiştir. Onlar masum ve mahfuz kimselerdir. Bazen gelen işe karşı kendisini korurlar ve belayı ondan uzaklaştırırlar. Nitekim zina eden zani için durum böyledir. Zani zina ederken iman ondan çıkar ve bir gölge gibi üzerinde kalır. Bu durumda iman bir muhalefete kalkıştığı için kendisine gelebilecek belaya karşı onu korur. Başka bir ifadeyle iman belanın ulaşmasına karşı onu muhafaza eder. Ve belki tevbe eder veya bağışlanma diler diye geriye çevirir.

………Bir insanın masum olmadığı halde böyle korunurken inayete mazhar olmuş biri hakkında ne düşünürsün? Öyle biri asıl itibarıyla korunmuştur Bu hususta ortaya çıkabilecek en ince görüş ayrılığı, kulun hakka yönelme esnasında ki ilâhi tartışma ve çekişmedir. Kul Hakka yöneldiği sürece, el Kahhar ismi cezalandıracak kimse bulamaz., oklar hedeflere atılır.

………Bilmelisin ki dua; Şehl ve Fudayl b. İyaz’ın dile getirdiği üzere tartışmaya imkân vermez. Yani kul Allah’ın iradesi karşısında bir şey irade etmez. Çünkü dua zillet ve muhtaçlık demek iken niza ve tartışma, başkanlık ve saltanat arzusundan kaynaklanır.

………İnsanların nefislerinde bir niza vardır ki onun gereğini yerine getirmiş olsalardı hükümdarın otoritesi altında ezilen halk (Bu kez birisinin) kahrı altında ezilmiş olurdu. Böyle bir düşünce aklına gelmeyip niza çıkartmayan insan kahra maruz kalmayacağı gibi hükümdar onu ezmez. Aksine ona karşı merhametli ve şefkatli davranır.

………Allah’ın kullarından birini ahlakı gereği ezerse hiç kuşkusuz –kendi nedeniyle – değil Allah’ın emri nedeniyle onu cezalandırır. Burada sadece kulun kalbine Allah’ın emir ve yasağına karşı ilka edilen şeytan vesvesesi vardır ki şeytanın vesvese vermede ki niyeti de budur. Kulun aklına böyle bir düşünce gelmezse iman vesveseyi reddedeceği için kul onu reddeder.

………Şeytan kulu derece derece muhalefete çekerek en sonunda küfre düşürür Bu bağlamda günahlar küfrün elçileridir. Günahlar küfür nedeniyle çoğalır ve ard arda gelirler. Bu nedenle şeytan onları çeşitlendirir, hızla yapılanmalarını ister. Mümin ise meleğin ilhamı ve yardımıyla şeytanı ezmek ister. Mümin şöyle der; “Allah’tan başka güç ve kuvvet sahibi yoktur.”

………Gizli niza ve çekişmenin bir türü de belalara sabırdır, başka bir ifadeyle insan belayı kaldırsın diye Allah’a havale etmek yerine sabrettiğinde gizli niza içindedir. Halbuki Eyyub peygamber belayı kendisine havale ettiği halde Allah onun sabrını övmüş, şikâyet etmesine rağmen şöyle demiştir;

………Onu sabırlı bulduk, ne güzel kuldur Eyyub.” (Sad/44)

………Allah Hz. Eyyub’un maruz kaldığı her işte çokça O’na döndüğünü zikretmiştir. Her kim kendisine gelen belaya karşı nefsini Allah’a şikâyetten alıkoyup belayı kaldırmasını istemez ve sabrederse, böyle bir sabır hiç kuşkusuz ilahi kahra direnmek demektir. Allah böyle bir kulu ezer. Sabır ve tasavvuf yolunda övülen bir nitelik olsa bile, sıkıntıyı Allah’a şikâyet etmek, sabırdan daha üstün ve daha yetkin bir davranıştır. Bu nedenle şöyle dedik; Dua tartışmaya izin vermez ve onu gerektirmez. Aksine kullukta tartışmanın terki daha doğru ve daha ulvidir.”

………Rıza ve teslimiyete gelirsek her ikisi de gizli tartışma anlamı taşır. Bunu ancak Allah ehli fark edebilir. Rızanın konusu kaderin hükmü ise, dini bir teraziye ihtiyaç duyulur. Rızanın konusu kaza ise kahrı gerektirebilir. Bu durumda rıza sahibi o esnada kendin de bu hali bulursa, gizli bir niza ve çekişme içinde olduğunu anlar. Ve onu ortadan kaldırmak üzere halini inceler. Kazanın kahır etmediğini görürse yaratılışında buluna saf rıza halinde bulunduğunu öğrenir.

………Rıza; “radayerudu” kelimesinden türetilmiştir ve riyazet de aynı kökten türetilmiştir. Aynı anlamda “radet ed-dabbetu” denilir. Anlamı zelil kılmak demektir. Bu vasıfla ancak inatçı kişi nitelenir ve inatçılık kavga demektir. Küçük tay riyazet yoluyla eğitilir. Bunun nedeni onun serkeşliği ve yaratılış gayesini bilmeyişidir. Ay amade olmak ve hizmet etmek üzerine binilmek ve yük taşımak için yaratılmıştır. At ise yaratılış gayesini bilmediği için bu gayeye direnir. Ve ilahi hükmün yardımcılarına boyun eğmek üzere eğitilir.

………Aynı şey nefislerin riyazetinde de geçerlidir. Nefislerde inatçılık özelliği bulunmasaydı sahipleri onları riyazet yoluyla eğitmezlerdi. O halde nefisler asıl bakımından riyazet özelliğinde, yani zelil olarak yaratılmışlardır. Bu nedenle onlara “razı olan” değil “razı ulunan” adının verilmesi uygundur. İnsan nefisleri ilahi surette yaratılmış oldukları için aynı hakikatte olmayan bütün âleme karşı üstün olmak ister. Alemdeki hakikatlerin dayandığı ilahi hakikatlerden perdelenirler. Riyazet nefislerinde ki bu inatçılık nedeniyle gerekli olmuş nefisler riyazetin otoritesi altında zelil kalmış ve boyun eğmişlerdir.

………Teslim de öyledir, Teslim inatçılık karşısında kendini tutmakla mümkün olabilir. Aynı şekilde vekâlet sahiplikten sonra gelir ve o da gizli niza, çekişme demektir.

………İlahi kahır, niza ve çekişmenin gizliliği nedeniyle gizlenir, onun çıkmasıyla ortaya çıkar. Arif ise bir an bile kendisinden gafil kalmaz. Kendisinden gafil kaldığında rabbinden de gafil kalır. Rabbinden gafil kalan ise batınıyla kendinde bulmuş olduğu maksada aykırı tesire direnmiş ona karşı çıkmış demektir. Bunun üzerine ilahi kahır gelir ve onu ezer. Bu davranış çokça meydana geldiğinde kişi Abdulkahhar diye isimlendirilirken az meydana geldiğinde Abdulkahir diye isimlendirilir.

………Bu mertebenin ilkesi insanın emre uyarken ve günah işlerken sırlarını incelemesidir. Bunu yapınca mertebenin onda hükmünün bulunup bulunmadığını anlar. Bu da tümel bir durumdur, biz seni bu konuda kendine havale ediyoruz, sen en iyisini bilirsin.

………Allah hakkı söyler ve doğru yola ulaştırır. (Ahzab/4) (İbn. Arabi- F. Mekkiye/16.C-262-265)

………****************************************************************

………KÂHİR – KAHHÂR – GÂLİB

………Yüce Allah şöyle buyurmaktadır;

………“O kulları üzerinde kahredici olandır.” (En’am/18)

………“Allah tektir ve kahredici olandır.” (Ra’d/16)

………El Halimi der ki; “Kâhir kullarının işlerini dilediği şekilde düzenleyen, idare eden, onlara üstün ve egemen olandır. Bu isim zor e ağır olan üzen ve sıkıntıya sokan bir anlam içerir. Allah dilediği kimsenin hayatını veya bazı organlarını çekip alır. Hiç kimse buna karşı koyamaz. Dolayısıyla Allah’ın takdirinin dışına çıkmak veya O’nun sevk ve idaresini geri çevirmek mümkün değildir. Kahhar ise Hiçbir şekilde mağlûp edilemeyen ve üstün gelinemeyendir.

………El Hattabi ise bu ismi şöyle açıklar; Kâhir; canlılar arasında haddini aşıp kendisine isyan eden zorbaları azab ile, diğer bütün canlıları ölümle yok edendir.

………Allah’ın varlıklar üstündeki üstünlüğü;

………1 – Mülkün üstünlüğün, güç ve kuvvetin tamamı tek be Kahhâr olan Allah’a aittir. O’nun dışında ki her şey mağlup ve yeniktir. Bütün her şeyin zıddı karşıtı ve ortağı vardır, yalnız O’nun zıddı, karşıtı ve ortağı yoktur. Rüzgârları yaratan sonra da onları birbirine musallat edip bir kısmını diğerine üstün kılan, böylece etkisini kırıp yok eden O’dur. Suları yaratan sonra da üzerlerine rüzgârları musallat eden, böylece onlar üzerinde dilediği şekilde tasarrufta bulunan O’dur. Ateşi yaratan sonra da suyu ona musallat edip etkisini kıran ve söndüren O’dur. Demiri yaratan sonra da ateşi ona musallat edip gücünü kıran ve erimesini sağlayan O’dur. Taşı yaratan sonra da demiri ona musallat edip kırılmasını ve dağılmasını sağlayan O’dur.

………Âdem’i ve so­yunu yaratan sonra da İblis ve soyunu onlara musallat eden O’dur. İblisi ve soyunu yaratan sonra da melekleri onlara musallat edip her tarafta aranmala­rını ve kovalanmalarını sağlayan O’dur. Sıcaklığı-soğukluğu ve yazı-kışı ya­ratan sonra da birini ötekine musallat eden, böylece birbirlerinin etkilerini giderip birbirlerini yok etmesini sağlayan O’dur. Gece ve gündüzü yaratan sonra da onları birbirine musallat eden O’dur. Aynı şekilde her türden deniz ve kara hayvanlarını yaratan sonra da onları birbirine musallat eden O’dur. Özetle, her varlığın zıddı ve kendisini mağlup eden bir başka varlık vardır.

………2 – Allah, yer ve gök ehlini kendisine boyun eğdirmiştir. Gök ehlini kendi­sine hizmet etmekle, yer ehlini de kendisine ibadet ve itaat etmekle boyun eğdirmiştir. Zalim ve zorbaların belini kıran, isyankar ve haddi aşanların bo­yunlarını büken, dünyadaki emellerine kavuşmalarına mani olan Allah’tır. Çocuk sahibi olmak istediği halde olamayan, ihtiyarlamak istemediği halde ihtiyarlayan, güçlü ve üstün olmak istediği halde bir türlü zilletten kurtulama­yan, zengin olmak istediği halde fakirleşen kimselerin isteklerini Allah, bildiği bir hikmet gereği engellemektedir. Onların iradesi hiçbir zaman Allah’ın ira­desinin önüne geçemez ve yenemez. Allah’ın istek ve iradesi daima onların isteklerinin üstündedir. Bu durum Allah’ın mutlak Kâhir ve Gâlip, varlıkların da mağlup olduklarının bir göstergesidir.

………3 – Bütün varlıklar, Allah’ın dilemesi ve hükmü altındadırlar. O’nun izzeti altında ezilmeyen, sonsuz gücüne boyun eğmeyen hiçbir şey yoktur. Varlıkla­rın dilek ve istekleri dahi O’nun dilemesi altındadır. Yüce Allah şöyle buyurur:

………Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (İnsan/30)

………Bu isimleri bilmenin faydaları;

………1 – Bu isimleri bilen Müslüman, Allah’a karşı derin bir korku duyar. Nefsine, şeytana ve düşmanlara galip gelir. Onların isteklerine boyun eğmez

………Bu İsimleri Bilmenin Faydaları

………Bu İsimleri Bilmenin Faydaları

………1- Bu isimleri bilen Müslüman, Allah’a karşı derin bir korku duyar. Nef­sine, şeytana ve düşmanlara galip gelir. Onların isteklerine boyun eğmez, Mevlâ’sına itaati tercih eder. âhiret için çalışmasına mani olan her şeyden uzaklaşır.

………2 – Müslüman, gücü yettiğince Allah düşmanlarını mağlup etmeye ve on­lara üstünlük sağlamaya çalışmalıdır. Yüce Allah şöyle buyurur:

………Öyleyse, küfredenlerle karşı karşıya geldiğiniz zaman, hemen boyunlarını vurun; sonunda onları iyice bozguna uğratıp zafer kazanınca da artık (esirler için) bağı sımsıkı tutun.” (Muhammed/4)

………3 – Müslüman hiçbir zaman zayıf veya yetim birini ezmemeli ve sert davranmamalıdır. Zira Allah, bu tür davranışları şu ayetlerle açıkça yasaklamıştır:

………Bir yetim iken, seni bulup barındırmadı mı? Ve seni yol bilmez iken, doğru yola yöneltip iletmedi mi? Bir yoksul iken seni bulup zengin etmedi mi? Öyleyse, sakın yetimi üzüp-kahretme. İsteyip-dileneni de azarlama.” (Duha/1-10)

………Bu âyetler Hz. Peygamber’e üç duruma karşılık üç şeyi emretmektedir.

………Bir yetim iken, seni bulup barındırmadı mı?” durumuna karşılık “Sakın yetimi üzüp-kahretme” emri gelmektedir.

 ………Seni yol bilmezken, doğru yola iletmedi mi?” durumuna karşılık “İsteyip-dileneni azarlama” emri gelmektedir. Yani senden doğru yolu göstermesini isteyenlere doğru yolu göster. Senden bir istek ve talepte bulunana cevap ver ve onu azarlama.

………Bir yoksul iken seni bulup zengin etmedi mi?” durumuna karşılık “Rabbinin nimetini anlat” emri gelmektedir.

………Âyette sözü edilen nimet, Allah’ın Hz. Peygamber’e verdiği nübüvvet, dostluk, sevgi, ilim ve hikmet nimetidir. O’na verilen en büyük nimetler bun­lardır. Allah, Hz. Peygamber’e bu nimetleri ortaya koymasını, yaymasını, an­latmasını ve başa kakmadan, minnet etmeden ve ezip aşağılamadan bilme­yenlere öğretmesini emretmektedir.

………Allah’ın Gâlib ismi şu âyette geçer:

………Allah, emrinde Gâlib olandır.” (Yusuf/21)

………Gâlib, Allah’ın fiilî sıfatlarındandır. Allah’ın galip gelmesi dilediği kimseye kadir olması, gücü yetmesi ve onu dilediği şekilde yakalaması demektir. Hiç şüphe yok ki, Allah’ı mağlup etmek isteyen kesinlikle yenilecektir.

………Her Müslüman, Allah’ın mutlak galip olduğunu bilmeli ve her işinde yal­nız O’na dayanmalıdır. Zira samimiyetle Gâlib olana dayanan, bütün yeryü­zündekiler aleyhinde olsa bile sonuçta mutlaka o galip olacaktır. Çünkü Allah şöyle buyurmaktadır:

………Allah, “Andolsun ki Ben ve peygamberlerim galip geleceğiz” diye yazmıştır.” (Mücadele/21)

………Allah’tan yüz çevirip başkasına dayananlar mutlaka mağlup olacak, şeytanın elinde birer oyuncak olacaklardır. Allah şöyle buyurur:

………Şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır.” (Nisa/76)

………Allah’ın Gâlib ismini, Kâhir ve Kahhâr isimleriyle birlikte zikrettik. Zira anlam olarak birbirlerine çok yakındırlar. (İbn. Kesir-Kurtubi-Beyhaki-Es Sadi-İbn. Kayyım el Cevziyye/Esmaü’l Hüsna-275-278)

………****************************************************************

………EL KAHHÂR

………Yüce Allah’ın bu adı hakkında İ. Gazali ile Beyhaki hemfikirdirler. Ebu’l Hakem bu ad hakkında bir şey söylememiştir. Ra’d/16 ayetinde Hak Teâlâ;

………“Allah birdir ve Kahhar’dır” (Ra’d/16) Buyurmaktadır.

………Burada kahır bir şeyin bir şeye üstün gelmesi demektir. Onun kahır mertebeleri sayılmayacak derecede çoktur. Zira bir kimse diğer bir kimseyi yendi mi Hak Teâlâ onun galibi ve kahredicisi olur. Vücudun ve vücut çeşitlerinden bir çeşit yoktur ki kahredilmiş olmasın.

………Onun inhisarında olsa da başlangıcında bir başlangıç da yoktur. Çünkü varlık, zatî nefsiyle kuşatılmıştır. Dünyada ne türlü varlık olursa olsun ihata edilmiş ve kahır görmüştür. Mevcudatın ölümle veya fenayla son bulmasıyla geri dönüş Kahhar adınadır. Çünkü ona ihtiyaçları vardır. Onların içtihadıyla kahır bertaraf edilebilir. O vakit müsebbibler sebepler önünde kahredildiklerinden durmuş olur. O zaman şartsız olarak onun vacibü’l vücud olması ku­dretinde olamaz.

………Âlemlerin Allah’a olan bağlılığı itaatle kahren olmaktadır. Çünkü onları itaatli yapan Odur. Bunlarda görülen muhalefetler, Hak Teâlâ’nın kahrından ileri gelmektedir ki bu sebeple muhalif olmuşlardır. Zira onları bunun için yaratmıştır. Nefislerin ve cisimlerin şehvet hisleri bu ve buna benzer şeyler Allah’ın kahrından neşet etmektedir. Zira bir şey kendi nefsiyle istediği gibi zuhur etmez. Zira kullarının üzerinde kahrını icra eden O’dur. Ulviyyet hissi olmayıp manevî yükseliştir. Vücudu her kahreden kahırlı olur. Kendi tabiatı ve oluşumu itibarıyla kahretme özelliği bulun­maktadır. Kendi keyfi nefsiyle kahredici olmamıştır. Kahir olmak için kahırlı olmuştur. İlâhî kahrın her şeye şümulü vardır.

………Bir kimse mevcudun vücudunun kahır çekmekte olduğunu öğrenirse, maksadı anlamış olur. Çünkü vücut dışardadır. İçte ve çevresinde kahred­ici kuvveti onu kuşatamaz olduğundan işte kahreden budur. Çünkü vücudundan bu kahredici kuvvet zuhur edince vücudun infialli hareketi zaten Allah’a taahhüd etmiş ve olan olmuştur. İşte böylece bu isimde kah­redici hükümler kendini göstermiş olur. Bu suretle münfail olan kendi zatını kahreder.

………Ne var ki kahır, fer’an, aslen, cüz’en, küllen, aynen şümulü umumidir. Böylece Kahir adı Muhit adına girer. Burada Kahhar adının bizatihi Hak Teâlâ’nın Allah adına dönmesinin iki meziyeti bulunmaktadır. Ama vücûdî bazı zuhurat olarak itibar edecek olursak, mesela, faydalanan bir kimse faydalandıklarını bizzat değil arz etmek suretiyle dağıtması zarar olacağından Kahhar adı bu rütbede Rahman adına döner. Burada her iki ad bir araya gelerek Kahhar adı âtî yönden bunları sarıp kuşatır. Keza îlâhî kahır, maarif ehlinin, vakfe ehlinin hal ve tavırlarında şirkin tevhi­dini kahretmiş olur. Bu adın zikri, hususan padişahlarla zalimlere yarar. Bu adı andıkları takdirde tümü hakka dönmüş olur. Allah en doğrusunu bilir. (Afifüddin Süleyman et-Tilmsani/Esmaü’l Hüsna-146-147)

…………………………………………………………………………..

………EL KAHİR

………En’am suresinin 61. ayetinde Hak Teâlâ bu adı hakkında:

………“O, kulları üzerinde kahır edici bir kudrettir.” (En’am/61) Buyurmaktadır.

………Bu adın mana ve şümulü hakkında İmam Beyhakî ile Ebu’l-Hakem düşünce Ve kanaatlerinde birleşmiş ve anlaşmışlardır.

………Kahir adının manası kendini, büyük gören, kudretiyle her şeyin üstünden gelen demektir. Bu adın da itibarları bulunmaktadır. Çünkü Hak Teâlâ’nın bu adı içinde rahmet ve gazabı bulunmaktadır.

………Sallallahü Aleyhi ve Sellem Efendimiz kudsi bir hadisinde

………“Hak Teâlâ Merhametim, gazabımı yenmiştir.” Buyurmuştur.

………Bu sözün manası ise, rahmetin ahkâmı zuhur ederek gazab ahkâmına mani olmaktadır ki bu, intikamın bur suretidir, İşte Hak Teâlâ’nın kullarına karşı merhamet hali budur. Keza kullarını kendine nispet ederek yukarda açıklandığı gibi Hak Teâlâ kulları üzerinde kahır edici tasarrufu olan bir kudrette olduğunu bildirmektedir. Burada kullar üzerinde demek, muaheze mertebesinin üzerinde işlenen suçlar demektir. Kendisiyle savaşa girenler şunu bilmeli ki sonuçta galebe her zaman Allah’ındır.

………Hak Teâlâ Bakara suresinin 279. ayetinde bu konuya değinerek

………Bilin ki Allah ve peygamberiyle savaşa giriştiniz.” (Bakara/279) Buyurmuştur.

………Buradaki savaş kelimesi mecazdır ve galip gelme manasına gelmektedir. Burada Kahir kelimesi de, yani kendisiyle savaşa girenler, Peygamberinin ve müminlerin eliyle onları kahır ve perişan eder manasına gelmektedir. Keza, düşmanlarına karşı evliyasına yardımcı olur demektir. İşte hakika­ten galebe eden O’dur. Zira savaştaki galibiyet kullarının mertebelerine göre O’nundur. Zira O meleklerin yardımıyla şeytanlara galebe eder.

………Sallallahü Aleyhi ve sellem efendimiz bir hadisinde:

………Kulun kalbi iki şey arasında melekle şeytan arasındadır. Şeytan bir kimseye değinirse bunu hayırdan bulamazsınız. Melek bir kimseye değindi mi bunu şer olarak göremezsiniz”  Buyurmuştur.

………Şeytan bir kimse üzerinde tesirini gösterirse melek şeytana galebe ederek onu uzaklaştırır. Keza sofilerin mezmum ahlaklarını güzel huy ve ahlaka çevirmelerine yardımcı olur. Keza bu ad, Allah’ı sevenlerin, O’na olan aşklarında kalplerindeki meşgalelerle yardımcı olduğu gibi, kendilerine güzel ve kudsi sözlerle uğraşmalarına yardımcı olur.

………Keza bunlardan biri de arif kimselerin zatlarının zahirî ve batını durumlarına kıyasen onların Vakfe makamına yetişmeleri ve tecelliyi görmeleri için yardımcı olur. Bu tecelli birden veya tedricen olur. Buradaki galibiyet ise inkarından dolayı irfanı kahrettiği gibi itibara karşı nurlarında galebe olur. Bunlardan biri de, tatbik edilen vahdaniyetin üstünlükle galip gelmesi ve buradaki, mugâlebe (yenişme) manevi mertebeler manasında olup, ikinci seferinde kişinin bâtını durumu bu savaşın alanı olur. Vakfe makamında galip olana kadar ve Hak Teâlâ’nın yardımı ile onu kutbiyet makamına erişinceye kadar yorgunluklar çekecektir.

………Bu adın daha birçok itibarları bulunmaktadır. Bunları anlatmak uzundur. Bu adın zikrinin meyvesine gelince, anlatıldığı gibi mertebelerle kendini gösterir. Bu makam ehlinden olan bir kimse bu adı halvette anmış olursa kendine zıt olana karşı murad ve maksadı hasıl olur. Allah en doğrusunu bilir. (A. Süleyman et- Tilmsani/Esmaü’l Hüsna/123-124)

………***********************************************************************

………EL KAHHAR – EL KAHİR

………Bu iki sıfat kahr mastarından gelirler. Kahr; galebe demektir. Kahir; galip gelen, hükmeden anlamına gelir. Mübalağa siğası Kahhar ise aynı manayı şiddet ve tekerrür suretiyle ifade eder. Allah hâkimiyet ve kudretle kullarına galebe edip onları –isteseler de istemeseler de- irade ettiği cihete yöneltmekte, istediği gibi yönetmektedir.

………El Hattabi’ye göre el Kahhar odur ki; Mahlûkları içinde zorbaları, azgınları ukubetle ezer ve bütün yaratıklarına onları öldürmekle galebe eder. Bu sıfat Allah’ın mahlûkatına bazen ağır, meşakkatli, üzücü haller verebileceğini ifade eder. Ölüm ile hayatlarını selbetmek bir kısım maddi ve izafi şer unsurları bu türdendir. Buna rağmen hiç kimse O’nun tedbir ve takdirinden dışarı çıkamaz, kendisi galip gelir. Hiç kimse kendisine üstün gelemez. (El Halimi’den)

………Kahr kökü fiil olarak Kur’an da sadece bir ayette yer alır;

………“Yetimi sakın ezme” (Ed Duha/9)

………Firavun avanesinin İsrail oğullarına hâkim olduklarını bildirmiş olmaları, onlardan naklen “kahirun” lâfzıyla bildirilmektedir. (A’raf/127)

………El Kahhar vasfı ilkin Sad suresinde zikrolunmuştur. (Sad/85) Toplam 6 ayette bulunur.

  1. a) Bu ayetlerin hepsi de Mekkidir
  2. b) Hepsinde “el Vahid, el Kahhar” tarzında gelerek münhasıran “el Vahid” ismiyle beraber gelmiştir.
  3. c) Geçtiği bütün yerlerde mutlaklık ifade ederek eliflâmlı olarak varid olmuştur.

………Geçtiği muhtevalara bakalım; Tek Kahhar Allah’ın karşısında realite de hiçbir varlıkları olmayan sürü sürü putlara tapmanın manasızlığı (Yusuf/39). Yaratma fiilinin münhasıran Allah’a ait olduğu putların yaratmalarının söz konusu olmadığı (Ra’d/16), yerin başka bir yerle göklerin de başka göklerle değiştirildiği bir zeminde insanların ölümden sonra tek Kahhar olan Allah’ın huzuruna çıkışları (İbrahim/48), Allah’ın gökleri ve yeri yaratan ibadete hak sahibi tek Allah olduğu (Sad/65), putları Allah katında şefaatçi kılmanın saçmalığı, O’nun çocuk edinmekten münezzeh olduğu gökleri ve yeri, güneşi ve ayı vb. idare edenin Tek Allah olduğunu  (Zümer/4) Haşirde bütün insanların, zulüm etmeyecek, herkese işlediğinin karşılığını verecek tek Kahhar olan Allah’ın huzuruna çıkmaları. (Mü’min/16-17)

………Bu ayrıntılara girmemizin sebebi şudur; Genel olarak Allah’ın Kahr sıfatının “cezalandırma, azab etme” ile ilgisi kurulur. Hâlbuki lügavi mana bu olmadığı gibi Kur’an ın kullanışı da gördüğümüz gibi esas olarak bu intibaı vermemektedir. “Hak sahibi olarak adaletle hüküm süren, karşısına kimsenin çıkamayacağı tek hükümran ve Galip” Kur’an dan çıkan anlam budur. O’nun karşısına çıkmak cür’etini gösterenlere hak ettikleri cezayı – dilemesi – halinde vermek bu vasfın sadece gereklerinden olur.

………EL KAHİR;

………Yalnız iki Mekki ayette geçer.

………Allah sana bir sıkıntı verirse O’ndan başkası gideremez. Sana bir iyilik verirse başkası onu engelleyemez. O her şeye kadirdir. O kullarının üstünde tek Kahirdir. (Mutasarrıftır). O’dur Hakîm, Habîr” (En’am/17-18)

………Bu ismin zikrolunduğu ikinci pasajın meali şudur;

………“Geceleyin sizi ölü gibi uyutan gündüzün yaptıklarınızı bilen ecelinize kadar gündüzleri sizi tekrar dirilten (uyandıran) O’dur. Sonra dönüşünüz O’nadır. İşlediklerinizi size bildirecektir. O kullarının üzerinde tek Kahir (yani Hakîm)dir size koruyucular gönderir. (En’am61-62)

………* Koruyucular (hafaza) insanı koruyan melekler ile (Ra’d/11) ayeti bunu desteklemektedir.) İnsanın amellerini saklayan zapteden meleklerdir. (İnfitar/10) ayeti bununla ilgili olmalıdır.) şeklinde tefsir olunur. (İbn. Kesir) {{Prof Dr. Suad Yıldırım/Kur’an da uluhiyet 185-186)}}

………******************************************************************

         EL KAHHÂR

………Lisanu’l-Arab’da görüleceği gibi “el Kahr”; galebe çalmak ve üstün gelmek manasınadır. El Kahhâr ise, Allah’ın güzel sıfatlarındandır.

………El Kahhâr güzel bir sıfat olup bu sıfat ile hakka karşı direnen düşmanlar kahredilip uzaklaştırılır. Kahr öyle bir kuvvet ve güçtür ki bununla koyunların ürkütülüp kaçmaları sağlandığı gibi bu sayede azgınlara, büyüklük taslayanlara da boyun eğdirilir. Bu bakımdan Kahr Hakkı hâkim kılmak için üstün gelme, güç kullanarak karşıya boyun eğdirme demektir.

………El Kahhâr; İstediğini dilediği gibi yapandır. Hiçbir zaman yenilmeyen ve herkesi her gücü yenendir O, baştan sona tümüyle kemâldir. O her işi ve gerçeği çıkaran başlı başına ikna edici olan net hüccet ve kanıttır. Hem de tam bir tahakküm sahibi demektir ki, değiştirmeden tağyir ve tahvilden asla geri durmaz.

………Kahr demek; Hak yolu ile batılı yok etmektir. Çünkü Kahhâr olan Allah Hakkı hâkim kılmak suretiyle hakkın karşısına dikilen her gücü yenen ve yok eden galip demektir. Mademki hakkı egemen kılmak için O yenilmez üstün ve galiptir, Hak ile her şeyi egemenliği altına alacaktır. O halde bu korkular niyedir? Bu sorulara cevap verebilmek için diyoruz ki; korkuya iki bakış açısıyla bakılmalıdır.

………BİRİNCİ BAKIŞ AÇISI HAKTAN KORKULMASIDIR

………Bu durum batıl ehli açısından onlara nispetle değerlendirildiğinde, onlar bir şeyden değil, sadece ihkakı hak’tan korkarlar. Bu nedenle hakkı hâkim kılmak için onlara göz açtırmamak ve gereğini hemen yapmak lazımdır. Yani eğer batıl hakkı ezmek istiyor ve hakkın hakim olmasına engel oluyorsa bu takdirde başka çıkar bir yol da yoksa yapılacak tek şey İhkak’ı Haktır. Gerektiğinde sahip olduğu hakkını zor kullanmak suretiyle Allah’ın bir emri gereği bu görevi yerine getirmektir. Çünkü başka değil ancak bu yoldan batılda olanların foyaları meydana çıkar. Bunun gerisinde yatan gerçekler, gizledikleri şeyler açığa çıkmış olur.

………Örneğin zina fiilini işleyen bir kimse, durumu halkın arasında bilinip ortaya çıktığında hep hiçbir kimsenin buna şahit olmamasını diler. Böyle bir umudun peşinde olur. Nitekim hırsızlık yapanın durumu da böyledir. Zalimin işi bunların yaptıklarından daha büyüktür.

………İşte bunlar içindir ki Kahr denen gerçekten korkmak lazımdır. Zira ortada herhangi bir iltimas ve dalkavukluk söz konusu olmaksızın, kibarlık olmaksızın hakikat meydana çıkacaktır. Çünkü onun göstereceği ışıklı yol sayesinde temize çıkarılmak isteyenler temize çıkarılıp arındırılmış olur. Baş eğdirilecek olanlara da baş eğdirilir.

………Batıl ehli olanlar hakkın ortaya çıkmasını güçleriyle bastıranlardır. Oysaki kendileri de bu gerçeği bilirler. Batılda olduklarını ve hakkı önlediklerini baskı altına aldıkları gerçeği de çok iyi bilirler. Fakat onların tüm arzuları durumlarının halk açısından açığa çıkmamasıdır. Özellikle de bu konuda kimlerin kendilerine yardımcı olduklarının durumlarının da açığa çıkmamasını isterler. Bunun içindir ki mutlaka bunlara karşı üstünlük elde edilmelidir.

………İKİNCİ BAKIŞ AÇISI BATILDAN KORKULMASIDIR.

………Hak ehli ve hak sahipleri, hak yolda olan ve hakkı savunanlar her zaman kendi ciddi olan gayret ve çabalarına bakarak o yolda ısrarcıdırlar. Tek hedefleri ve emelleri hakikatin ortaya çıkmasıdır. Halkın gözleri önünde her şeyin alenen ve açıkça görülmesidir. Böylece zalimlerin kimler olduğu gerçeği de halk tarafından anlaşılmış olur.

………Müminlere gelince imanlarını hakka dayanarak açığa vuran kimseler olup müşriklerin kendileri üzerinde egemen olmalarını ve zafer kazanmalarını da istemeyen böyle bir beklentileri de olmayanlardır. Çünkü müşriklerin egemen olmaları, zafer kazanmaları halinde – Allah böyle bir şeyi asla göstermesin. – Müminler gönülleri yönünden olsun, başka yönlerden olsun onların kazanmalarını arzu etmezler. Zira mü’minler inanan kimseler olmaları itibarıyla yenilseler bile sonunda zaferin yine kendilerinin olacağını bilirler. Ve buna iman ederler. Geçici bir süreyle de olsa müşriklerin üstün gelmeleri, müminler açısından gerçi dayanılamayacak bir acıdır ama er veya geç müminler zafer kazanacaklardır. Çünkü sapıkların ve müşriklerin kendileri zaten gün gelecek kaybedeceklerdir.

………Yüce Allah kendilerini hidayette kılması ve ona iman etmeleri sebebiyle ne zaman üstünlük kazanırlarsa güç kuvvet ve egemenlik onların olacaktır.

………Kahr; (üstün gelmek) her zaman emirle çelişmemeye bağlıdır. Çünkü bir emrin çıkması halinde eğer o emir uygulanmazsa, sen de o emrin uygulanması için gereğini yapmazsan, bazen problemlere sebebiyet verebilir, öfkeye neden olabilir. Kimi zamanda herhangi bir emre karşı isyana kalkışanlara yönelik olarak onu cezalandırmak için bir fiil işlemeye kalkabilirsin. Kimi zaman da şöyle bir gerçeği fark edebilirsin ve; Bakarsın ki ben, ona karşı herhangi bir şey yapabilecek güçte değilsin Oysa ki onu yapabilmek için bir kuvvetten yardım istersin ama buna rağmen bakarsın ki yine de sen bir şey yapabilecek durumda değilsin.

………Bir de meseleye senin inandığın yönden bakılırsa ister hak üzere ol, ister batıl üzere ol kimse sana karşı senin itaatsizliğini açıkça dile getirmiyordur. Böylesi bir durumda doğal olarak sen inandığın o şeyde üstünlük ve kahr hissedeceksin ve onun hiçbir şeyde sana denk ve eşit olmadığını, sana karşı hep üstünlük gösterdiğini seni dinlemediğini ve emrini uygulamadığını göreceksin.

………Oysaki kendisine ibadet ve kulluk zorunluluğumuz olan Rab –ki O Kahhâr olan Rab’dır- her şeyi hüccete, burhana ve kanıta dayalkı olarak kahreder, önler.

………Şimdi burada soruyorum, mademki yüce Allah’ın her şeyi canlı olarak yarattığını ve senin ise canlı olarak hiçbir şeyi yaratamayacağını biliyorsun. Öylece bu durumda sen yenik düşmüş olamayacak mısın?
………Eğer sana “Allah diriltir ve öldürür Oysaki sen bu ikisinden birini olsun yapmaya muktedir değilsin. Hatta bunun için insanlar ve cinler toplanıp da sana yardım etseler bile yine de yenik düşmeyecekler mi?” Dense ne dersin?

………Eğer sen; Yüce Allah’ın güneşi doğudan doğdurduğunu, sen ise böyle bir şeyin önüne geçerek onu durdurmaya güç yetiremeyeceğini ya da onu batıdan getiremeyeceğini bilirsen sen yenik düşmüş olmaz mısın? Çünkü elinde ne bir hüccetin, ne de bir delilin var. Bunları bilmen durumunda ne dersin?

………Yine sana; “Allah istediğini nasıl isterse öyle yaratır. Oysaki sen O’nun yarattıklarını durdurma gücüne sahip değilsin” dense sen kahr olmaz mısın? Çünkü senin elinden yapabileceğin hiçbir şey gelmemektedir.

………Yine sana; “O, şüphesiz her şeyi bilendir sen ise bir şey bilmiyorsun” dense bütün yukarıda geçen sorular da dâhil olmak üzere sen yenilmiş, kahredilmiş olmaz mısın?

………Bütün bu sorulara verilecek olan cevaba gelince, burada insana düşen görev, bu sorulara muhalif olan ve aksini kanıtlayacak bir şeyi varsa onları ortaya koyması için araştırma yapması, ya da tam bir teslimiyetle Allah’ın kudreti karşısında yenildiğini kabul etmesidir. İşte o zaman elinde sadece bir yol kalır, o da Allah Teâlâ’nın Vahidü’l-Kahhâr olduğuna iman etmesidir.

………Çünkü yüce yatanın kullarına karşı üstün gelmesi kullarının imanını artırır. Tam ve gerçek manada iman sahibi olmasını sağlar. Böylece kullar hayır olarak her ne amel işler ve ne türden bir fiil yaparlarsa yapsınlar yaratıcılarının hayır ve iyilik olarak onlar için yarattığı hiçbir şeyi yaratabilme gücüne kendilerinin sahip olmadıklarını anlamış olurlar.

………Bu gerçeği gördüklerinde, öğrendiklerinde, tanıdıklarında ve anladıklarında böylece ilimden kendilerine çok az bir bilgi verildiği gerçeğini de kavramış olacaklardır. Bu ilimler ister ayetler/mucizeler olsun, ister farklı ilimler olsun, ister çok geniş kapsamlı bilgiler olsun her konuda çok az şey bildiklerini ve kendilerine daha fazla bir bilgi verilmediği gerçeğini de öğrenmiş olacaklardır. Bu sebepten ötürü de koşacaklar, gayret gösterecekler, araştıracaklar, gerçekleri kavramının peşine düşeceklerdir.

………Bütün bunlara rağmen ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar, ne yaparlarsa yapsınlar, ne icat ederlerse etsinler, bütün bunlarla beraber Allah’ın yaratması, ilmi, sırları, izzeti, kuvveti ve ceberutu karşısında kahredilecekler ve yenik düşeceklerdir. Çünkü O, her şeyden münezzehtir, O’ndan başka İlâh yoktur ve O, Vahidü’l-Kahhâr’dır.

………Kim kuvvetli olduğunu ileri sürerse hemen Allah’ın kuvvetini hatırlasın Kim kudretli olduğunu savunursa, derhal Vahidü’l-Kahhâr olan Allah’ın kudretini ansın.

………Kim mal varlığı ve zenginliği sayesinde insanlara karşı üstün geleceğine inanıyorsa o kimse Allah’ın zenginliğini ve geniş olan mülkünü hatırlasın Çünkü rabbimizin şu ayeti bu gerçeği vurgulamaktadır;

………Ya eyyühen Nasu entümül fukarâu ilAllâh* vAllâhu HUvel Ğaniyyül Hamiyd. (Fatır/15)

………“Ey insanlar! Sizsiniz hep Allah’a muhtaç fakirler. Allah ise zengin ve hamd ile övülecek O’dur ancak.”

………İlmiyle her şeye kadir olduğuna inanan bir kimse, bu durumda yüce rabbimizin şu ayetini hatırlasın;

………ve ma utıytüm minel ılmi illâ kaliyla; (İsra/85)

………“Size ilimden pek az bilgi verilmiştir.

…………kul Rabbi zidniy ‘ılma. (Tâhâ/114)

………“De ki Rabbim, benim ilmimi artır.”

………Fesahetiyle, güzel konuşmasıyla insanları kahretmeye, yenmeye kadir olduğuna inanan bir kimse, bu takdirde Allah’ın hikmet dolu olan kitabını, Beyanu’l-Hakîm ini hatırlasın.

………Makamı ile insanları kahretmeye, onlara egemen olmaya kadir olduğuna inanan bir kimse, meleklerin taşımakta olduğu Yüce Allah’ın Azametli Arşını düşünsün ve böylece Allah’tan korksun ve O’nun azabından sakınsın.

………Kim güzelliği sayesinde insanları kahredeceğini, yeneceğini sanıyorsa, yüce Allah’ın Azîz olan o kitabında ki şu buyruğunu hatırlasın;

………Ve ma uberriu nefsiy* innen nefse leemmaretun Bissui illâ ma rahıme Rabbiy* inne Rabbiy Ğafûrun Rahıym. (Yusuf/53)

………“Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü her nefis kötülüğü emreder. Ancak Rabbimin rahmetiyle bağışlaması müstesna. Rabbim çok bağışlayan, çok merhamet edendir.”

………Kim insanları korkutabilecek bir güce sahip olduğunu sanıyorsa o kimse her şeyden önce Allah’tan korksun ve O’nun şu ayetlerini hatırlasın;

………Ela inne evliyaAllâhi lâ havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenun. (Yunus/62)

………“Uyan Allah dostlarına ne korku vardır, ne de mahzun olacaklardır.”

………Ve HUvel Kahiru fevka ıbadiHİ, ve HUvel Hakiymül Habiyr. (En’am/18)

………“Kullarının üstünde tam Hakîm O’dur. Her şeyden haberdar olan O’dur.”

………Kahhar kelimesi galebe çalmak, üstün gelmek ve yenmek manalarına gelir. El Kahhâr ise her güce karşı üstün gelen, Ğallâb olan, gücü karşısında durulamayan demektir. El Kâhir ise emri, Kuvveti, İzzeti, Kudreti, Heymeneti, Maktı (Gazabı ve öfkesi) keydi ve Mekri (Hilesi ve tuzak kurması)galip gelen, yenen demektir. Bunun içindir ki Allah Rahmeti, merhameti, izzeti, kuvvet ve kahrı ile kullarının üzerinde olan ve onlara galebe çalandır.

………Kullarının üzerinde egemendir, Allah Mekân olarak, mülkü olarak, arşı, heymeneti, ilmi ve hikmeti gereği kullarının üzerinde egemendir. Allah Teâlâ öyle uludur ki O’nun herhangi bir şeyle kıyaslanması hiçbir zaman söz konusu değildir. Çünkü O vahdaniyeti ile ve kahrıyla bir ve tektir.

………O, Hakîm’dir, Habîr’dir. Gerekli kıldıklarını, takdir buyurduklarını bilendir. Bu bakımdan her şeyi bir ölçüye göre yaratmıştır. Her şeyin bir temeli ve dayanağı vardır. Hikmetinin bir gereği olarak her şeyi belirli bir ölçüye göre takdir etmiştir.

………El Kahhâr; Yaratmış olduğu varlıklarından dilediklerini kahretmeye kâdir olandır. Örneğin hayatta olanları ölümle kahrederek onlara galebe çalandır. Böyle bir kahrın, bir gücün vaktini hiçbir kimsenin ertelemesi veya öne alması gibi karşı koyabilecek bir güçte olmaksızın, O bunların vakitlerini ve zamanlarını sınırlamaya kadir olandır. Bu itibarla el Kahhâr olan zat ölüm ile kullarına galebe çalan ve onları kahredendir. O halde herhangi bir kimse ya da yaratılmış olan biri ölümün önüne geçebilir mi? Onu durdurabilir mi?

………“Çünkü Allah kahredendir, galebe çalan ve üstün gelendir hiçbir şekilde ve durumda hiçbir güç tarafından kahredilemeyen üstün gelinemeyendir.   Allah tüm yaratmış olduklarını ölümle kahretmiştir, onlara üstün gelmiştir. Ahirette ise yüce Allah hepsini kahredecek olandır.

………El Kahhâr; Yarattıklarını murat ettiği şeye göre kahreden, egemenliği altına alandır. (Beyhaki) Çünkü yüce Allah kendi iradesinin tüm iradelere üstün gelmesini yazmış ve bunu murad etmiştir. Zira O, bu nedenle iradesine karşı koyacak olanlara karşı kahrı inzal etmiştir. Zira insanlar aciz olmaları hasebiyle söz konusu olan iradeye karşı duramazlar. Zira Kahhâr olan zatın iradesi onu reddetmiş, geri çevirmiştir. İşte Kahhâr ın bu iradesi hakiki ve gerçek olan iradedir.. Çünkü inatçı olanlar ilgili iradeye karşı koyacak güçte değildirler. Onların bu güçleri ellerinden alınmıştır. Allah’ın iradesinin karşısına asla dikilemezler.

………Bizler eğer Kahhâr olan Allah’ın ne murad ettiğini bilirsek kuşkusuz o zaman inatçılara ve kâfirlere karşı vaki olacak kahrın nevini, çeşidini anlamış oluruz. Bu bakımdan Kahhâr olan yüce Allah, herhangi bir inatlaşma söz konusu olmaksızın eşyanın kuvvet ve kudretle olacağını murad etmiştir. İşte bunlardan bazıları şunlardır.

………1 – Beyan ve Hidayet; Yüce Allah şöyle buyurmaktadır;

………Yüriydullahu liyübeyyine leküm ve yehdiyeküm sünenelleziyne min kabliküm ve yetube aleyküm* vAllâhu Aliymun Hakiym. (Nisa/26)

………“Allah sizlere bilmediklerinizi bildirmek, sizden öncekilerin yollarını göstermek ve hayra erişinizi görerek günahlarınızı bağışlamak istiyor. Allah hem her şeyi bilendir, hem de mutlak hüküm sahibidir.”

………İşte bu irade yeryüzünde Allah için bir şeriat olsun istemeyenlerin hepsini kahretmek için gerçekleşen iradedir. Çünkü her millet ve ümmet, Kahhâr olan Allah tarafından iki şey arasında bırakılmışlardır. Bunun üçüncü bir şıkkı yoktur. Bu iki şıktan birisi Kahhâr olan Allah’ın murad ettiği ikrar ve imandır. Diğeri de kendileri için mutlak kahrın galebenin helal kılınmasıdır O mutlak kahir ise can yakıcı olan kendilerinden bir eser ve iz bırakmayacak olan azaptır.

………Kahhâr olan Allah, her ümmete, her topluma, her halka ve her şehir ve kasabaya müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberler göndermek suretiyle kullarına hidayet yolunu kolaylaştırıp yaklaştırmıştır. Onlardan salih amel işlemelerini, yeryüzünde huzuru sağlamalarını ve yeryüzünü imar etmelerini istemiştir.

………2 – Mü’min ile kâfirin birbirlerinden ayırt edilmelerini istemiştir.

 ………Bu irade de her şeyden münezzeh ve Kahhâr olan Allah’ın hikmetlerindendir. Onu da sadece kendisi bilir. Çünkü O, bütün insanları hidayette kılmaya kadirdir. O zaman içlerinde bir sapıtan, bir inkârcı, bir kâfir ve bir münafık ta olamazdı. Çünkü O buna Kâdirdir.

………Ancak bu da insanı bir tek şeye mahkûm eder Çünkü bu durumda onun için sadece bir tek yol vardır, o da iman etmektir. Elinde hiçbir seçeneği bulunmaksızın zorunlu olarak Allah’a itaat ile amel etmesini gündeme getirir, insanı da robot haline getirir.

………Oysaki insanın yaratılmasının ve yeryüzünde halife kılınmasının amacı bu değildir. İnsan bir amaç için yaratılmış, bu amacı da Kahhâr olan Rabbimiz kitabında ve bütün mesajlarında bize hatırlatıyor ve şöyle buyuruyor;

………Ve ma halaktül cinne vel inse illâ liya’budun. (Zariyat/56)

………“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”

………3 – Hem Dünya da hem Ahirette kâfirleri cezalandırmak

………Kahhâr olan Allah’ın iradesi şöylece bir düşünülsün. O’nu engellemek, O’na mani olmak mutlak manada muhaldir/İmkânsızdır. Çünkü Kahr için gerçekleşen şey, övünmeleri yoluyla söz konusu olan kâfirlerde, onların kişiliklerinde gizlidir. Çünkü onlar malı canlarından daha çok severler. Bunların her ikisi de fitne unsurudurlar ki Kahhâr olan Allah bunları kâfirler için fitne sebebi kılmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor;

………İnnema emvalüküm ve evladüküm fitnetun, vAllâhu ‘ındeHU ecrun ‘azıym. (Teğabün/15)

………“Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız bir fitne (İmtihan) dır. Büyük mükâfat ise Allah katındadır.”

………Şimdi bunlardan herhangi biri, sevgisi ile onu hayatının bir ana unsuru haline getirmiş olduğuna göre hiç onu terk edebilir mi? Bu gerçek durumdan sonra o kimseler Kahhâr olan Allah’ın iradesinin karşısında durabilir ve onu geri çevirebilirler mi? Una güçleri yeter mi?

………Eğer buna vereceğimiz cevap “Hayır” olacaksa işte o zaman biz kahrın da ne olduğunu öğrenmiş oluruz.

………4 – Taatla Teslimiyet İradesi;

………Kahhar olan Allah emri gereği ve kendisine itaat etmeleri için kullarının kendisine teslim olmalarını, Müslüman olmalarını murad eder. Ancak Allah önce onları uyaracak peygamber gönderir. Onlar yoluyla kendilerini hakka davet eder. Onlara hatırlatmada bulunur. Daha sonra da gereğini yapar. Bu itibarla eğer kullar da itaat ederlerse bundan böyle Kahhâr olan Allah onları bu yola icbar etmiş olur. Onların durumlarını imana çevirir Bu iman sebebiyle de ahirette bunun karşılığı olan mükâfatlarını alırlar. Çünkü Kahhâr olan Allah onları şu kavliyle müjdelemektedir.

………Ve ma nursilül murseliyne illâ mübeşşiriyne ve münziriyn* femen amene ve asleha fela havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenun. (En’am/48)

………“Biz o gönderilen peygamberleri rahmetimizin müjdecileri ve azabımızın habercileri olmak üzere göndeririz. Onun için kim iman edip dürüstlük yolunu tutarsa onlara korku yoktur ve mahzun da olmayacaktır.”

………Kahhâr: Kahreder, galebe çalar, üstün gelir, fakat kimse O’na karşı galebe çalmaz, üstün gelemez ve kahredilmez. Onun galene çalmasının eserlerini şöylece görebiliriz. O tuzak kuranların kurdukları tuzakları ve hileleri başlarına yıkarak onlara galebe çalar.

………Biz burada diyoruz ki bunu yapabilmek. Ancak Kahhar olan zatın şanındandır. Çünkü O, her şeyi, her hile ve tuzağı boşa çıkarır. Bunun sebebi hile ve tuzaklarda hileyi yapan ve tuzağı kuranlar tarafından işin gizlilik yanı vardır. Kahhar olan Allah bilenlerin üzerinde her şeyi bilen olduğundan, onların hile ve tuzaklarını onların boyunlarına geçirip her şeylerini boşa çıkarır, iptal eder.

………Esasen Kur’an da Rabbimizin “El Kahhâr” isminin geçtiği her ayette, el Vâhid isminin de çoğu zaman birlikte geçtiği, beraber zikredildiği görülür.

………A – Bu iki isim yani “el Vâhidü’l-Kahhâr” isimleri Kur’an da yan yana gelmişlerdir ve geldikleri her ayette de her iki isim de muarref olarak (Marife) belirli “el” takısıyla zikredilkmişlerdir. Bütün bu ayetler özellikle Allah’a şirk koşan, müşriklerin o iddialarını içeren ayetlerde yer almaktadır. Çünkü müşrikler Allah’ın ayrıca kendilerine ibadet olunmaya layık olan ortaklarının olduğunu ileri sürmektedirler.

………Amaç, sadece “el Vâhid” isminin kalmasıyla da hasıl olmuştur Çünkü bununla da bilinen manası gereği bu diğer ayetlere de uygun düşmektedir. Zira “el Vâhid” ismi Allah’ın rububiyetini bildirmesi bakımından O’nun bir tek olduğunu, eşinin, ortağının, benzerinin, dengi ve menendinin olmadığını, bunları reddettiğini sarahatle ve açıkça bildirir. Bu arada Allah’ın ibadete layık olan yegâne Rab olduğuna ilişkin gelen ayetlerde ise orada “el Vâhid” ismine bir de “el Kahhâr” ismi eklenmiştir. Böylece arzulanan mana anlaşılsın istenmiştir. (A. El-Muallimi- el Yemani)

………B – Allah’ın “el Kahhâr” ismi, gerek Kur’an da olsun ve gerekse sünnette olsun, “el Vâhid” ismiyle irtibatlıdır. Bunun sebebi yüce Allah’ın her Kahir üzerinde kahredici olmasından dolayıdır. Bir ve tek olan Allah’tan başka bu kahr sıfatını alan yoktur, bulunamaz. Çünkü her bir yaratılmışın üzerinde onu kahreden olarak Kahir-i A’lâ vardır ki o da Allah’tır. Çünkü kahrın kuvveti ve gücü Vâhidü’l-Kahhâr olan zatta son bulur. Zira kahretmek ve tevhid  birbirinden ayrılmayan iki isimdirler.

………C – “El Vâhidü’l Kahhar” burada dikkat edeceğimiz nokta; “Kahhâr” olmanın şartı kendisinden başka bir kahredicinin olmamasıdır. Sadece O’nun kendisinden başka her şey üzerinde kahreden Kahhâr olmasıdır. Bu da İlâh’ın zatı itibarıyla Vacibü’l-vücud olmasını gerektirir. Eğer bir yerde mekân tutmuş olsaydı o takdirde kahredilen olurdu, kahreden olmazdı. Kahhâr’ın mutlaka bir ve tek olması zorunludur. Çünkü varlık aleminde varlığı zorunlu iki zat var olsaydı, o takdirde kendisinden başka hiçbir şeyi kahreden olmazdı. İlâh’ın Kahhâr olması için mutlaka varlığının zorunlu olması gerekir. İşte o da bir tektir. (Razi)

………Daha önce anlattıklarımıza ilave olarak şöyle de diyebiliriz “el Vâhid” isminin “El Kahhâr” ismiyle yan yana zikredilmesi yüce rabbimizin kudretine ve azametine işaret etmektedir. Bu da bir tür dikkat çekmedir. Çünkü O Vâhid’dir. O’ndan başkaları ise birden daha çokturlar. Örneğin kâfirlerin İlâhları böyledir. İnatçıların ve inkârcıların çok çeşitli olmaları da böyledir. O halde bunlardan hangisi galebe çalacak ki? Bütün bu ilahlardan oluşan topluluk mu yoksa bir ve tek olan İlâh’mi galip gelecek, hangisi? Kuşkusuz galebe çalmak ve üstünlük bir ve tek olanındır. Çünkü O hepsini kahreden Kahhâr ismi ile yok edendir. Şanı yüce olan Allah Kahhâr’dır.

………“el-Kâhir” ile “el Kahhâr” arasında ki fark;

………Kahir demek farklı ve değişik nevileri de dahil olmak üzere tüm yaratılanlar dikkate alınmak suretiyle mutlak manada küllî Kahır/üstünlük kendisinin olan demektir. Allah Teâlâ kulları üzerinde her türlü tasarrufa sahip olandır. Çünkü şanının yüceliği yanında hükümranlıkta ki üstünlük te O’nundur. Gücü, hükümranlığı ve zulmü bakımlarından ne kadar galip ve güçlü olursa olsun hiçbir Kral O’na karşı koyamaz. O’nunla güç yarışına giremez. Zira Kahhâr olan Allah onu kahreder, ona galip gelir, ona üstün çıkar.

………Bilindiği gibi yenik düşen bir kral yine kendisi gibi bir diğer krala sığınır. Onun himayesinde egemenliğini korumaya çalışır. Dolayısıyla ondan olan korku sebebiyle onun hükümranlığından çıkıp himayesine girdiği kralın gücünden yararlanmak, ötekisine karşı çıkar ve ona karşı tavrını gösterir. Ancak tüm krallar eğer hepsinin de üzerinde onlara egemen olan, onların tasarruflarını ellerinde bulunduran Kahir ve Kâdir bir melikin var olduğunu bilirlerse o takdirde nereye kaçıp gidecekler ve kime sığınacaklardır? Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:

………Kul men Bi yediHİ melekûtü külli şey’in ve HUve yuciyru ve lâ yücaru aleyHİ in küntüm ta’lemun; (Mü’minun/88)

………“Eğer biliyorsanız söyleyin, her şeyin melekûtu (Mülkiyet ve yönetimi) kendisinin elinde olan, kendisi hiçbir şeyi koruyup kollayan, fakat kendisi korumayan (Buna herhangi bir korunmaya muhtaç olmayan) kimdir? Diye sor.”

………Bu itibarla Kâhir olan zat, külli ve mutlak manada üstünlük ve yücelik kendisinin olandır.

………Kahhâr ifadesine gelince; Çokluk ve cüzlerde belirlenme bakımından olsun ya da kahredilenlerin nevi bakımından olsun kahır üstünlüğü ve yüceliği kendisinin olan demektir. Çünkü yüce Allah Hz. Nuh’un kavmini helak etti, onları kahretti, yerle bir etti. Nitekim Hz. Hud’un kavmini de kahretti, yok etti. Keza Firavunu, Hamanı ve Nemrudu da kahreyledi. Zaten zalimlerin sonlarının böyle olması da pek uzak değildir. Ey akıl sahipleri, artık bu gerçekleri düşünün ve hatırlayın. (Prof. A. Hüseyin Akil – El Esmaü’l Hüsna/211-222)

………***************************************************************

………EL KAHHÂR

………Her şeye galip ve Hakim, bütün varlıkları emir ve iradesi altında döndüren.

………Yerde, gökte ve bu ikisinin arasında ne varsa her şey O’na ram olmuş, boyun eğmiştir. Cebrail AS. Dan tutun da bir kelebeğe kadar her varlık O’nun kudret elindedir.

………O, güneşleri yerinden sökecek, yıldızları dökecek olsa, hiç kimse O’na mani olamaz. O’nun kudretinin önünde durabilecek bir arslan yoktur.

………Bu mübarek isim, Yüce Allah’ın kahhar sıfatının, her veçhile üstün ve daima galip olduğunu ihtar etmektedir. Çünkü Kahr, bir şeye ona hor, hakîr ve helak edebilecek şekilde galip olmaktır. O kadar ki, Allah sonsuz kudretiyle, güç ve nihayetsiz kuvvetiyle her şeyi içinden ve dışından kuşatmıştır. Âlemler dolusu halk, gökler dolusu melek O’na ramdır.

………O bir şeyi helak edecek olsa, artık hiçbir kuvvet O’nun önünde duramaz. Kahrına yerler, gökler, güneşler, aylar dayanamaz. Zaman mekân boyunca isyanı tufanlaşan ve Peygamberlerine karşı şeytan ile aynı safta yer alan nice ümmetleri ve milletleri kahrı ile mahv ve perişan etmiştir. Kur’an-ı Kerim’de bunların ibretli kıssaları vardır.

………Bir misal olarak Nuh tufanı kâfi. Dağların tepesine tırmanan kâfirler bile kendilerini Allah’ın kahrından kurtaramamışlardır.

………Dünyamızda çok kere fırtınalar, zelzeleler, seller, âfetler olur. Bunlar tesadüfen olmaz. Koca koca ağaçların köklerinden söküldüğü, sarayların, köşklerin yere geçtiği, o hak tanımaz zalimlerin karıncadan daha âciz bir hale geldiği görülmüştür. Demek ki Allah Teâlâ bazı kere de Kahhâr sıfatı ile tecelli etmektedir ki, gaflette olanlar uyansın ve Rabbinin büyüklüğü karşısında aczini bilsin.

………Allah’ın kahrı karşısında lütfü da vardır. O eğer Lütfü ile muamele etmeseydi, cihanda taş taş üstünde kalmazdı. Allah, Lütfü için de, kahrı için de sebepler, vasıtalar vücuda getirmiştir. Gönül bağında iman sümbüllerinin boy vermesi gibi. Bir yere iyilik ağacı dikmek gibi. İnsaf, adalet, doğruluk, hakka vefa gibi bütün güzel huylar ve hareketler Allah Teâlâ’nın lütfuna ulaştıran vasıtalardır ki, “Zerre kadar hayır işleyen onun karşılığını görecektir. (Zilzal/7)

………Bunun zıddı olarak, şirk, isyan, cehalet, zulüm, adam öldürmek, yalancılık, rüşvet, zina, kumar, içki ve bütün kötü huylar da kahrına bir davetiyedir. Kalplerdeki nuru söndürücü bu kötü ahlaktan dönülmedikçe selâmet bekle­mek beyhudedir. Yani bu günahlara ve kötülüklere tevbe edilmedikçe insana azap dokunur. Ve bu gibi çirkin huy­lar O’nun kahrına çarptıran sebeplerdir ki, dünyanın orasında, burasında zuhur eden felaketler bunun açık bir ifadesidir.

………Kul ne yapmalıdır? Kulun padişahın kapısından başka gidecek yeri yoktur. Başka kapıya gidenler hep eli boş dönerler. Başkasından isteyenler mahrum kalırlar.

Biz Allah Teâlâ’nın lütfunu ve rahmetini istemek duru­mundayız. O’nun kahrını dileyenler de bulunur. Çünkü herkesin cüz’î iradesi vardır. O’na isyan edenler, onun pençe-i kahrından kurtulamazlar.

………Kuşun ayağını vaktinde bağlamak lâzımdır. Kafesten uçan kuşun arkasından ah vah etmek faydasızdır. Ta gönülden yürekten şöyle niyaz edelim:

………“Ey her şey kendisine boyun eğen,

………Ey her şey kendisi için oluşan,

………Ey her şey kendisiyle vücutta duran,

………Ey her şey kendisine yönelen,

………Ey her şey kendisinden korkan,

………Ey her şey kendisini tesbih ve tenzih eden,

………Ey her şey kendisiyle ayakta duran,

………Ey her şey kendisine huşu duyan,

………Ey her şey kendisine varan,

………Ey her şeyin fânî olup da kendisi bakî olan (Allah’ım!) Seni tenzih ve tesbih ederiz. Senden başka (ibadete lâyık) İlâh yoktur. Sen emansın; bizi cehennem ateşinden halâs et.”  (Cevşenü’l Kebir) (M. Necati Bursalı/Esmaü’l Hüsna şerhi-118-120)

………*************************************************************************

………EL KAHHÂR

………Mutlak bir şekilde hakim olandır O, O karşı konulamaz kudretiyle bütün mahlûkatını içerden ve dışardan kuşatmıştır. Hiçbir şey O’ndan kaçamaz Âlemler ve felekler O’nun önünde başlarını eğerler. Nice kâinatı, insanları ve milletleri ceza olarak yok etti.

………Allah El Kahhâr sıfatını el Lâtif ile karşılar. İkisi birbirinin içindedirler. O ayrıca cezalandırmak için var olan yıkıcı kudretini İlahî nezaket ve muhabbetli lûtfediciliğinden (el Lâtif) ayırmak için sebepler ve vasıtalar yaratmıştır. Üzerlerine el Lâtif nurunun vurduğu iman, samimiyet, adalet, merhamet, cömertlik ve hikmetin ve diğer güzel ahlakların vesilelerini yaratmıştır. Diğer yandan O kahhariyetin yansıdığı isyan, inkâr, kibir, cehalet, zulüm ve riyanın da sebeplerini yaratmıştır.

………Aşağılara yuvarlayıcı veya yukarılara yükseltici bu sebeplerin ve birisi tamamen nur, diğeri tamamen zulmet dolu olan bu aynaların yansımalarını içinde ve dışında bulup görmeye azmet. El Kahhar olan Allah’tan el Lâtif olan Allah’a sığınırız.

………Abdulkahhar o kuldur ki zulmün kökünü kazımak için kendisine kuvvet ihsan olunmuştur. İnsanların muzdarip olduğu en büyük zalim, nefstir ve Abdülkahhar, o zalimi kendine köle edebilen kuldur. Bu hale gelmiş kulu ne kimse etkileyebilir ne de onun hakkından gelebilir. Bu kul doğru olanı yapmak adına -kendi miktarınca- “O’nun her şeye gücü yeter.” Sırrına ermiştir.

………Kendini nefsinin hâkimiyetinden ve boğucu dünyevi hırslardan kurtarmak adına kalbinde samimi bir istek olan bir kimse yapabildiği kadar sık yâ Kahhâr çekerse Allah’ın izni ile nefsini ve benliğini kontrol altına alabilir. (T. Bekir Bayraktaroğlu- Esmaü’l hüsna/65-67)

………********************************************

………EK KAHHÂR İsm-i Şerifi

………“El-Kahhar” İsm-i Celili “Her şeye, her istediğini yapacak surette, galip ve hakim olan” demektir. Daha özel ve dar manada ise “Düşmanlarını kahreden ve perişan eden, mutlak galibiyetin sahibi ve her an kahretmeye muktedir olan” manalarına gelmektedir.

………Bizler bu ism-i celilin tecellilerinden birini yani isyankâr kavimleri helak etmesini mananın tamamı zannetsek de hakikati daha kapsamlıdır. O hakikat da kahredici olmasından önce yegâne kahreden oluşudur. Nitekim Kuran-ı Kerim’de;

 ………… kulillâhu haliku külli şey’in ve HUvel Vâhid’ül Kahhâr; (Ra’d/16)

………“… De ki: “Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, kahredici olandır ”   Buyrulmaktadır.

………Şu halde Kahhar İsmi gereği Allah mutlak ve yegâne İlah’tır.  Sonra da bu İsm-i Celili manasıyla Allah kendini tavsif etmektedir:

………Ve ma teşâûne illâ en yeşâAllâh* innAllâhe kâne Aliymen Hakiyma. (İnsan/30).

………“Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Gerçekten Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir”

………Anlıyoruz ki, bütün varlıkta yegâne irade sahibi olan Kahhar-ı Zül Celal’dir. Yegâne irade sahibi olunca, mutlak hüküm ve hikmet de O’na aittir. Bu durumda, varlıklar âlemini tefekkür ederken kahra uğramış eski kavimlerin kalıntıları gibi güz mevsiminde yaprakların dökülmesi de Kahhar ismini hatırlatmaktadır.

………Uzayda sayısız ecram-ı kebirenin yıldızların dönüşü gibi okyanusların üstleri ve derinliklerindeki dalgalar da Kahhar İsm-i Celili hatırlatmaktadır. Bu öyle bir hatırlatıştır ki, adeta “Sübhansın ya Rabbi” tespihimiz korkumuzu yenmeye ve O’nun rahmetine ilticaya müteveccihtir.

………Bu hakikat silsilesinin sonunda insan üzerindeki Kahhar İsminin tasarrufunu zikretmektedir:

………Ve HUvel Kahiru fevka ıbadiHİ, ve HUvel Hakiymül Habiyr; (Enam/18 ).

………“O, kulları üzerinde kahredici olandır. O, hüküm ve hikmet sahibi olandır, haberdar olandır”

………Bu tasarrufun hususi olarak zikredildiğine inanıyorum. Allah Kahhar İsminin Tecellileri ile bütün varlıkta ve de hususiyle insanda daima Faildir, Nazımdır, Hakim’dir, Habir’dir. Bütün mülk üzerinde görülen tasarruflar ve tedbirler ve tedvirler O’na aittir, O’nun isimlerinin cilveleridir. Kahhar İsm-i Celili Allah’ın azamet ve Kibriya’sını en haşmetli şekilde tezahür ettirmektedir.

………Bazen yeryüzünde tıpkı ilk Hazreti Âdem’in (as) yaratılışında olduğu gibi kibir ve isyan dalgaları yükseliyorsa da bunun hikmetleri yanında Kahhar İsm-i Celilinin tecelli ve tezahür zamanları olduğunu da idrak etmekteyiz.

………Vakıa iman nimeti kendi içinde bir mükâfat ve lezzet barındırdığı gibi iman nimetinden mahrumiyet de kendi içinde manevi kalbi ve ruhi sıkıntıyı içermektedir ki, bazıları buna da Kahhar İsminin tecellilerinden bir cüz demişlerdir. Zaten bizim bu dünyada Esmanın tecellilerinde gördüğümüz hakikatin cüzlerinden birkaç cüz, asılların gölgelerinden birer gölge ve mutlak hakikatin izdüşümü nispi hakikatlerdir. Asıl bütün hakikatleriyle esmanın tecellisi gibi Kahhar isminin asıl tecellisi de Ahiret günü olacaktır.

………O büyük gün öncesi de Kuran-ı Kerim’de münasip bir ihtişamla anlatılmaktadır:

………Ve nüfiha fiys Suri fesa’ıka men fiys Semavati ve men fiyl Ardı illâ men şaAllâh* sümme nüfiha fiyhi uhra feizâ hüm kıyamun yenzurun. (Zümer/ 68).

………“Ve sûra üflenmiştir. Göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yıkılmıştır. Ancak Allah’ın dilediği müstesna. Sonra ona bir daha üflenmiştir. Bu defa da hep onlar kalkmışlar bakıyorlardır”

………Müfessirler bazı hadislere dayanarak Surun üç kere üfürüleceğini ifade etmişlerdir.

………Bunlardan birincisi, “Nefha-i feza'”dır ki  dayanamama, korku üfürmesi manasındadır. İkincisi ise “Nefha-i saık”tır ki, yok olma üfürmesidir. Üçüncüsüne gelince o da “Nefha-i kıyam”, yani kalkma üfürmesidir ki, ilk Nefhada korkudan ödleri patlayan, ikincisinde ise yok olan ins ve cin üçüncü nefhada ayağa kalkacaklardır. Kuran bunu ne kadar da yakın ifadelerle anlatır:

………Ve nüfiha fiysSuri feizâhüm minel’ecdasi ilâ Rabbihim yensilun. (Yasin/51).

………“Bir de ne göresin! Onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rabb’lerine giderler”

………Ve buna memur olan melek İsrafil’dir.

………Bu ayette okunduğu gibi birinci üfürme olan “Nefha-i feza’da” göklerde ve yerde yüce Allah’ın dilediklerinden başkası, dehşetten çarpılıp yıkılacaktır.

………Yine bu ayetler gereğince üçüncüsü olan nefha-i kıyamda kabirlerinden kalkıp mahşere koşuşacaklardır. Kahhar İsminin tecelli ve tezahürüne bakalım ki, ne kadar da yüksek bir ihtişam ve haşmetli bir saltanatla ifade edilmektedir. Ayrıca sadece hem korku hem yok olma hem de yeniden ayağa kalkma aynı derecede kahhar İsminin manasını vermektedirler.

………Cemal gibi Celalinin tecellileri de Allah’ın esmasının ve tasarruflarının idrakini tek boyutlu olmaktan çıkartmaktadır. Bir ihtişam sedefine bürünmüş Celal içre Cemal ve Cemal içre Celal tecellileri gül yaprakları gibidirler. Her biri diğerinin üzerini sarmaktadır. Bir başka açıdan ise dehşeti ifade için en zayıf tayflar ile korkutacak tecelliler birbiriyle ilişkili biçimde zikredilmektedir:

………Feizâ nufiha fiysSuri nefhatun vahıdetun. – Ve humiletil’Ardu velcibalu fedükketa dekketen vahıdeten. – Feyevmeizin veka’atilvakı’atü. (Hakka/13-14-15)

………“Boruya bir kez üfürüldüğü zaman,  / o yer ve dağlar yükletilip arkasından bir çarpılış çarpıldıklarında, / işte o zaman o kıyamet kopmuş olacaktır”

………Kahhar İsminin her nüktesini tam anlayamasak da helâk olan kavimler ve helâk olan bireylerle ilgili ayetler bu hakikati şeksiz ve şüphesiz inşa etmektedirler. “Nuh Kavmi, Ad Kavmi, İrem, Semud Kavmi, Hicr Ashabı, İbrahim ve Ress Kavimleri, Lut Kavmi (Sodom ve Gomore), Mü’tekife, Medyen Ashabı, Eyke halkı, Firavun, Âl-i Firavun, Haman, Karun, Sebt Ashabı, Tübba Halkı, Karye Ashabı, Fil Ashabı, Sebe halkı ve Ebu Lehep” gibi prototipler ve onları helak eden hadiseler Kahhar-ı Zül Celali asırlar ötesinden bugüne tespih ve zikreden muhteşem ayetler ve kelimelerdir. Bazen de Kahhar mührünün tam okunamadığı büyük hadiseler vardır ki, bazı kavimler bunlar sonucu helak olup gitmişlerdir.

………Kahhar İsmi hususi manasıyla inkârcı ve isyankâr kavimlere ve bireylere ziyade tecelli etmekte ise de bazı doğru yoldan sapmış Müslüman topluluklara da şamildir. Şunu anlamalıyız ki, Cemali isimlerin affı, merhameti, güzelliği, esenliği, ikramları, vb. tecellilerine mazhar olmayı umuyorsak Celali İsimlerin kahrından, kudretinden, gazabından, vs. korkmamız icap eder. Esmanın tecellileri umumidir, herkese şamildir, burada masun olan akide ve salih amellerdir kuşkusuz.

………Kahhar İsminin tecellilerinden olan inkârcı ve isyancı kavimlerin helak edilmesi kapsamında Kuran-ı Kerim’de 68 yerde yer alan  “Heleke” fiilinin “İf’al babı” kullanılmıştır. Adeta inkârcı ve isyankâr kavimlerle “Helak” kelimesi özdeşleşmiştir.

………Helak edilen kavimler farklı bela ve musibetlerle helak edilmişlerdir. Mesela Ad Kavmi şiddetli bir rüzgârla mahvolmuştur. 8 gün süren bir rüzgâr, Kuran’ın ifadeleriyle Ad kavmini hurma kütükleri gibi bulundukları yerden söküp atmıştır. Semud kavmi ise bir sabah vakti korkunç bir sesle gelen felâketle cezalandırılmışlardır.

………Yasin-i Şerifte anlatılan inkârcı “Karye Ashabını” ise kuvvetli bir ses, bir haykırma yakalamış ve bu sesle yok olup gitmişlerdir. Ölçüleri bozan Eykeliler ve Medyenliler ise şiddetli deprem ve korkunç bir gürültü ile helâk edilmişlerdir. Sebe halkı ise “Arim seddinin” yıkılması sonucu sel baskınlarıyla helak olmuşlardır. Sebt Ashabı ise maymuna ve domuza çevrilerek cezalandırılmışlardır. Semud kavminin helâk ediliş biçimiyle ilgili olarak ise Kuran’da, Hz. Salih ve ona tâbi olan küçük bir grup hariç onların şiddetli sarsıntı (Recfe), korkunç bir ses, gök gürlemesi (Sayha) ve yıldırımla (Sâika) cezalandırıldıkları ve 3 günün sonunda helâk oldukları belirtilmektedir.

………Allah bazen tam kudretini ihtişamla gösterme nev’inden saika ve tarrakalarla isyancı kavimleri yok ettiği gibi bazen de kudretinin nüfuzunu gösterme kabilinden ses dalgaları ve veya bir nefha ile de helak etmektedir. Sodom ve Gomore ile onlara tabi şehirlerin, Yaratılış Kitabı’nda “İşledikleri günahlardan ötürü gökyüzünden yağan ateşle yok edildiği” ifade edilmektedir. Firavun ve ordusu ise Kızıldeniz’in sularında boğularak helak edilmiştir. Bu da bölgede çokça bulunan gaz ve petrolün depremler veya başka hadiseler neticesi yanması olarak tevil edilmiştir.

………Ebrehe ve ordusu “Ebabil kuşlarının attığı “Siccin” ile helak edilmiştir. Gerek Mağrip Seddi’nin yıkılması gerekse Ebrehe’nin ordusunun helaki Arapların yakın olarak bildikleri hatta büyüklerinin yaşadıkları olaylar cümlesindendir. Keza İslam tarihinde yaşanan bazı hadiselerde de Kahhar İsminin tecellilerini andıran emareler görülmektedir. Mesela Hendek Savaşında “Müşrikler tarafında oluşan kargaşa, rüzgâr ve fırtına” müşriklerin helakine neden olmasa da mağlubiyetlerine yol açmıştır. Ebu Lehep’in ölümü ve öldükten sonraki hali de aynı tecellileri hatırlatmaktadır.

………Allah’ın kudretinde olan çok şiddetli musibetlerin yanında “Bir sayha” ile veya “Bir nefha” ile inkârcı kavimlerin yok edilmesi, yine “Surun” üflenmesiyle bütün ins ve cinnin ölmesi ve dirilmesi hadisesi İlahi Kudretin cüzünün cüzü ve gölgelerinin bile ne derece helak edici olduğunu göstermektedir.

………Allah düşmanları ve zalimleri ve inkârcıları Kahhar İsm-i Celiline havale ederek, Kahhar isminin tecellilerine maruz kalmaktan ve maruz kalacak hayat yaşamaktan Allah’a (cc) sığınalım. Kahhar İsmini tespih edelim…

………Bizleri Kahhar İsminin tecelli ve tezahürlerinden koru ya Kahhar-ı Zül Celal (cc). Âmin. (MEHMET ALİ BAL)

………Ve ahiru davahüm enil hamdülillahi rabbil alemiyn

 ………Allah doğru söyledi. Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

 

 

Reklamlar
 
 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: