RSS

ESMA DERSLERİ – 27 – EL ‘ALîM (M. İslamoğlu 40. video)

07 Eyl

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

 BismillahirRahmanirRahıym

 Elhamdülillâhi Rabbil Âlemîn, Vessalâtü vesselâmü ‘alâ Resulina Muhammedin ve ‘ala ‘alihi, ve eshabihi, ve etba’ihi ecmaiyn.

 Rabbişrah liy sadriy;

 Ve yessirliy emriy;

 Vahlül ukdeten min lisaniy;

 Yefkahu kavliy; (Tâhâ 25-26-27-28)

Rabbim göğsüme genişlik ver kolaylaştır işimi düğümü çöz dilimden ki anlasınlar beni. Âmin, âmin. Değerli dostlar bugün 40. Esma-i Hüsna dersimizde beraberiz. Bugünkü dersimiz Allah’ın Esma-i Hüsna içerisinde de çok özel bir yeri olan El ‘Alîm.

El ‘Alîm; her şeyi mükemmel bilen, bu biliş insan bilişine benzemez. İnsan da bilir Allah’ta bilir. Ama insana El ‘Alîm denmez haşa. El ‘Alîm her şeyi, her durumda, gerek zamansız ve mekân sız olarak, gerek her zaman ve her mekânda eşsiz ve benzersiz bir biçimde bilen demektir. Bu gününe, bilinenin var olup olmamasına bağlı değildir, biz var ettiklerini biliriz, O ise bilince var olur. Dolayısıyla bizim bilgimiz varlığın var oluşuna bağlıdır, Allah’ın bilgisi varlığın var oluşuna bağlı değildir.

Bu bilme alet ve edevata dayalı bilgi değildir, imkân ve yetenekle sınırlı da değildir, ilahi bilginin zatiyeti, mahiyeti ve keyfiyeti bizce meçhuldür. Allah’ın bilmesi insan tarafından tüm boyutlarıyla künhüne vakıf olarak kavranılamaz. Allah’ın bilgisi mutlaktır, sınırsızdır. İnsan mukayyettir, sınırlıdır.

Kısaca şöyle lügavi bir çerçeve çizeyim. El ‘Alîm; ‘îlm kökünden geliyor ben bundan sonra ‘îlm olarak değil ilim olarak telaffuz edeceğim, öyle Türkçeleşmiş çünkü. İlim; İbn. Faris şöyle tarif eder Mekayısü-l lüga’da; el-İlmu yedullu ‘alâ eserin bi’ş-şey’i yetemeyyezu bihi ‘an ğayrihi. İlim bir şeyi, ondan olmayan şeylerden ayıran iz, eser, alâmettir. Yani Temyîzdir.  yetemeyyezu bihi ‘an ğayrihi. İlim Temyîzdir. Temyîz; ayırt etmek demektir. İlim ayırt etmektir. Âlim kimdir? Ayırt edendir ayırt etmeyen Âlim değildir. Adam biliyor, ağzına kadar dolu yani döksen dili dökülüyor ağzından ama ayırt edemiyor, dostu düşmandan ayıramıyor. Alın size zır cahil, ağzına kadar malumat dolu zır cahil, âlim değil.

Âlim ayırt edendir, dostu düşmandan ayırt edemiyor, hakkı batıldan ayırt edemiyor, adaleti zulümden ayırt edemiyor. Böyle bir malumat çuvalını zalim de kullanır, kafirde kullanır, fasıkta kullanır, şeytan da kullanır. Onun için buna Âlim mi diyeceksiniz? Âlim ayırt edendir. Temyîz, mümeyyiz olandır. Bir ilim ki sahibine Temyîz kabiliyeti kazandırmıyorsa, ayırt etme yeteneği kazandırmıyorsa orada ilim yoktur.

CD ler de ayırt edemezler öyle değil mi? içine bilmem kaç GB bilgiyi doldurursunuz, binlerce kitabı doldurursunuz, ama düşmanına da hizmet verir dostuna da. İnkârcıya da hizmet verir mü’mine de. Yani demez ki sen bana düşmansın veya beni istismar edeceksin diyemez çünkü ayırt etmeyi bilmez. Öyle olsaydı CD den Âlim olurdu. Hard diskten Âlim olurdu ama olmuyor işte.

Evet, ilim temyizdir Ragıp el Isfahanî o muhteşem âlimimiz, dilcimiz bir şeyi hakikatiyle idrak etmektir diye tarif ediyor. İdrakus şey bilâ hakikati diyor, bir şeyi hakikatiyle idrak etmek.

Bayrağa alem denir Arap dilinde bayrak alemdir. Niye? çünkü o bayrağı gören orada kimin olduğunu bilir, ayırt eder yani. Dost mu düşman mı, kim. Üst dudağı ikiye bölen şu noktaya Arap dilinde alem denir. Genellikle orası insanın mührü mesabesindedir. Biz pek bilmeyiz böyle bir mührü ama kaif li insanın insandan ayırt edecekler zaman veya babası meçhul bir çocuğun babasını bulacakları zaman baktıkları ilk yerlerden biri de burasıymış Yani ayırt ediyor. Kaif Araplarda bir sanattır, özellikle hem iz sürmeye hem de babası belirsiz çocukların meçhul babasını bulmaya yarayan, böyle geniş alanı olan bir ilim dalı.

Dağlara Âlâm denilmiş Arapça da, neden? Çünkü coğrafyayı dağlar sayesinde eski insanlar özellikle ayırt eder. Bir yere geldiğini hah o dağı Erciyes’i görmüşse tamam, Kayseri’ye yaklaştık, Hasan dağını görmüşse tamam Aksaray’a yaklaştık vs. der. Dolayısıyla dağlar Âlâm dır, yani yine alâmettir alemdir. Alâmet ayırıma, temyize yarayan işaret demektir zaten ilim de alâmetten gelir, alâmet mastarından türetilmiştir, yani ayırt etmek demektir.

‘Alîm; ismi mübalağa ile ismi fail kip, kalıp olarak. Yani abartılı ismi fail. ‘Alîm ile Âlim arasında fark var mıdır? Herhalde vardır, eğer aynı olsaydı aynı söylenirdi. ‘Alîm ile Âlim, biz Âlim diyoruz insanlara. Ama ‘Alîm demiyoruz. ‘Alîm bilen öznenin zatını bilgisi ile övmektir. Âlim ise bilen öznenin sıfatını tanıtmaktır, beyan etmektir.  Her ‘Alîm âlimdir, fakat her Âlim, ‘Alîm değildir asla. Onun için ‘Alim olup ta Âlim olmamak mümkün değildir, âlim bilen demektir, ama ‘Alîm her şeyi bilen demektir, her şeyi bilen bilendir zaten.

Allah’ın esmasına dair mübalağa formları ikidir, iki mübalağa formu vardır aslında özü itibarıyla. Bir; ölülerin aczini ifade eden mübalağa, iki; öğenin aczini ifade eden mübalağa. Allah’ın esmasında ki tüm mübalağa formları ikincisine girer. Birincisi ölülerin aczini ifade eden mübalağa, örnek vereyim; Allâme, aynı kökten gelir bakınız, yani çok büyük âlimlere allâme derler öyle değil mi. Meselâ çağımızın 20. Yy. lın âlimlerinden, müfessirlerinden Mevdudi’ye Allâme Mevdudi derler. Niye allâme derler, yani kendi sınıfı olan âlimlerin içinden de üstünlükleri var, çok biliyor ama Allah’a allâme denmez, bu bir mübalağa formudur allâme. Fakat siz översiniz onu da övgünüzün içini o doldurmayabilir, ölülerin aciz olduğu mübalağa kipidir bu. Yani siz onu övdünüz ama o onun içini doldurmayabilir. Ama bir de övenin aciz kaldığı mübalağa kipi vardır işte o da ‘Alîmdir. Yani ben onu bilgisini övmekten acizim. Tamam her şeyi bilir derim ya yine de övemedim, yine de yeterince ifade edemedim demektir. Böyle iki tür mübalağa kipi vardır.

Muallimde Arapça bir kelime, muallimde ‘Alim ile aynı kökten, ama Allah için muallim kullanılmaz. Neden? Çünkü muallim ilmi tâlim ile öğrenendir. Muallim ilmi eğitilerek öğrenendir. Ama peygamber muallimdir, “Allah beni bir muallim olarak göndermiş bulunuyor.” (İbn Hanbel, III, 328; İbn Mâce, I, 17) diyor, fakat Allah muallim değildir, Allah ilmi kimden öğrenecek te muallim olup öğretecek. Yani, Allah’ın öğrettiği bilgi, öğrendiği bilgi değildir, ama Allah dışında ki herkesin öğrettiği bilgi öğrendiği bilgidir. Dolayısıyla her muallim öğrendiği kadar öğretebilir, öğrendiğinden fazlasını öğretemez.

Allah için Arif te denmez, hiç duydunuz mu, Allah Arif değildir. Niye? çünkü Arif Arif olmadan cahildi. Ama Allah’ın âlim olmadan evveli yok, dolayısıyla Allah için arifte denemez.

Yine marifet bir şeyi diğerlerinden ayıran özü bilmektir, ilim ise özü bilmeye hasredilemez. Öz, kabuk, cevher, sıfat, araz hepsini her tarafıyla bilmektir. Arif kalıntıya bakarak oradan bir hüküm yürütür. Mesela bir evin bir sarayın kalıntısına bakar, burada bir saray varmış der. Onun için arif kalıntı üzerinden bütünü görendir. Arap dilinde de böyle bir kullanım var harap olmuş bir evin kalıntısına ‘ırfanüd dâr diyor Araplar, evet evin kalıntısı. Dolayısıyla demek ki bir şeyden geriye kalana bakıp onun özünü oradan çıkarmaya deniyor. İrfan diye.

Allah’a akıllı da denmez, âkıl, zeki de denmez. Çünkü bunlar önceden olmayıp sonradan olabilen, olduktan sonra da zayi edilebilen şeylerdir. Adam akıllıyken akılsız olur, dolayısıyla Allah için bunlar da kullanılmaz. Arap dilinde bilgiyi ifade eden birçok kelime var ama bunlardan hiç birisi Kur’an da Allah için kullanılmaz sadece ‘ilm kökünden gelen kelimeler kullanılır Allah’a nispet edilir.

İlim, ikan, iman bunları duyuyoruz değil mi? İkan, yakîyn, Bakara/4. Ayetinde mesela; ve Bil ahireti hum yûkınûn. Onlar ahirete ikân içindedirler. Ne fark var? İlim, ikan, iman. İlim aklın yatmasıdır. İkan kalbin yatmasıdır, iman ikisinin de yatmasıdır, akleden kalbin yatmasıdır, yatışmasıdır. Aklı yatıştırana ilim, kalbi yatıştırana ikan, aklı ve kalbi beraber yatıştırana iman denir. Bazılarının imanına kalbi yatışıyor da aklı yatışmıyor, işte ona marifetsiz iman, işte onları onun için şeytanın maskarası oluyor. Bilgisiz iman adamı şeytanın maskarası ediyor. Dolayısıyla bilgi ağacının dört unsuru var, kökü marifettir, gövdesi tasdîyk, dalları ikrar, meyvesi ameldir.

Mûkıyn, Mûkınîyn, aslında kuşkunun yerini yakîynin aldığı kimseye denir. Ayette geçen mûkınîyn de budur. Çünkü ikân hemen ikinci ayette ki lâ raybe fiyh de ki rayb’ın zıddıdır. İçinde rayb taşımayana ikan denir, şüphe, kuşku, şüphe yok, şüphesiz iman rayb sız imandır. Dolayısıyla ona ikan diyoruz.

İlim il şuur arasında da fark var, benzer kavramları karşılaştırıyorum ki temyîz dedik, ilim temyizdir dedik, mümeyyiz olalım bir temyiz edelim, ayırt edelim. İlim ile şuur arasında da fark var. Şuur, aslında hassas bilgi demektir, ince bilgi, şuur. Şa’ıyr; arpanın ismidir Arap dilinde. Niye arpaya şa’ıyr demişler? Çünkü arpayı buğdaydan nasıl ayırt edersiniz? Arpanın ucunda ince kıl gibi bir uzantı vardır, oradan. O ince kıl gibi uzantıdan ayırt edersiniz. Ha biz ayırt edemeyiz ki diyeceksiniz, bundan sonra edersiniz inşaAllah, şuurlu olursunuz yani arpayı buğdaydan ayırt etmek için. Onun için.

Şa’ıyr denmiş, şa’r, saç teline, saça şa’r denir, çünkü incedir, hassastır. Şiir aynı kökten gelir. Şa’ar, şiir. Niye? sözün hassasına incesine şiir denir. Onun için ince söz, saf söz, süzme söz, süzülmüş söz. Onun için şuur da öyledir, insanın en süzülmüş zekâsıdır. En ince ayrıntıları fark edebilir de şuurludur, onun için ince ayırımları fark edemeyen şuursuzdur.

İmanla küfür, imanla kâfir arasını ayırt etmek yetmez, veya hayır ile şer arasını ayırt etmek yetmez. İki şerden daha az şer olanla daha çok şer olanı ayırt edene şuurlu denir. İki kâfirden daha az zararlı olanla daha çok zararlı olanı, Ebu Leheb’le, Ebu Tâlib’i ayırt edene, bu misalin bilmiyorum bazılarını incitmesin doğru olmayabilir. Yani ehlibeyt okulu, şia okulu Ebu Tâlib’e mü’min olarak bakarlar. Onun için ben bu misali geri alayım en iyisi, bazı müminleri üzmeyelim. Ve iki zararla iki, hayır diyelim ve onları ayırt etmeye şuur denir.

Eğer bir adam, öyle diyor Hz. Ali’nin akıllı tarifi o Nehcü-l Belâğa da. Akıllı adam hayrı şerden ayırt eden değil, iki şerden daha az ehven olanı ötekinden ayırt edendir. Hakikaten bazen öyle oluyor ki iki şer önünüze geliyor ve ayırt edemiyor insan. Oysaki orada iki şerden daha ehven olanı ayırt etmesi lazım. Ayırt etmesi lazım ki hareket edebilsin. Çünkü başka çaresi yok. O da şer, o da şer diyorsa o şuursuzdur. O şer, umumu kapsayacak bir şer, öbürü kendine şer. O zaman eğer ille de birini atacaksan başka yol yoksa umumu kaplayacak olan at, kendine şer olan kalsın, bu mühim.

Evet, şuuru da öğrendik ilimle şuur farkını, şimdi nazari çerçeveye geçebiliriz. İlahi bilgi, insani bilgi, ne fark var? İlim, Kur’an ın bir kaç merkezi kavramından biridir. 900 yerde atıf yapılır Kur’an da, çok yüksek bir rakam bu. Allah’ın ilim kavramı ilahi vahyin merkezine yerleştirmesi insanlık tarihinde bir devrimdir, bu çok önemlidir. İlim kavramını dinin merkezine yerleştiriyor. Mü’min insanın imanının merkezine yerleştiriyor, bu çok önemli, insanlık tarihinde bir dönüm noktasıdır. İnsanlık aklının da kemâle erdiğinin ifadesidir bu.

İşte bu dönüm noktası dolayısıyladır ki İslâm medeniyeti dediğimiz medeniyet yeryüzünde ilmin de beşiği olmuştur. Onun için İslâm medeniyeti Endülüs medeniyeti gibi yeryüzü tarihinde gerçekten bir şafak olan medeniyeti doğurabilmiştir. Onun içindir ki birçok ilimlerde kadîm ilimler önceden de vardı, eski Mısır’da vardı, Mezopotamya da vardı, eski Hint’te vardı, çin’de vardı ilimler yeni başlamadı insanlık tarihiyle yaşıt. İnsan bitkiyi gördüğü anda bitkiyle ilgilenmeye başladı, ilgilenmeye başladığı anda da bitki bilimi oluşmaya başladı, yani botanik yeni bir şey değil, tıp yeni bir şey değil. İlk insanla başladı, çünkü ilk insan hasta olduğunda şifa aradı ve dolayısıyla insanoğlunun işte düşünce Yunanla başladı veya şurayla başladı burayla falan, bu bir egosantrizmdir. Bu bir medeniyet gibidir, uygarlık gibidir. Tekerrürdür bu.

Ama böyle değil, dönüm noktaları var. Bu dönüm noktalarından biri de işte Kur’an ın açtığı bu çığırdır. Kur’an ın açtığı çığır kendine has imanî bir rasyonellik üretmiştir, aklı imanın elinde kullanmayı öğretmiştir insana. Ondan evvel imana yakınsan akla uzaksın, akla yakınsan imana uzaksın, böyle bir direnme vardır. Ona yakınsa ona sırt dön, ona yüzünü döneceksen ona sırt dön.

Hayır, akılla imanı insanın iki eline verdi Kur’an. Dolayısıyla aklı imanın hizmetine verdi, ilim imanın ışığı oldu. İman ilim ışığıyla gördü eşyayı, onun içinde bu bir inkılaptır gerçekten insanlık tarihinde. Boşuna yetiştirmedik, kendiliğinden çıkmadı Tıp’da bir deha olan İbn. Sîna’yı bu medeniyet boşuna yetiştirmedi. Botanikte bir deha olan İbn. Baytar’ı bu medeniyet boşuna yetiştirmedi. Cebir de bir deha olan Cabir bin Hayyan, yine trigonometride bir deha olan Cabir bin Hayyan boşuna yetişmedi.

Onun için her ilimde öyle, işte geçende söyledim optikte nasıl bir İslam aliminin bugünkü kameraların ilk sistemini bulduğunu. Dolayısıyla İslam medeniyetini böyle bir medeniyet eden ve ilimlerin yenileyen, bugün modern ilimler dediğimiz ilimlerin kurucusu olan bu büyük alimleri yetiştiren bu medeniyetin itici gücü Kur’an ın merkezine ilmi koymasıdır. 900 yerde atıf yapmasıdır. Yani inkâr eden bilerek, bildikleriyle inkâr etsin, iman eden bir delille iman etsin diyen başka bir hayat sistemi var mı? İmandan bahsediyor ama delille iman etsin diyor, İnkârdan bahsediyor madem inkâr edecek delille inkâr etsin diyor. Kur’an ın her tarafına yayılmıştır kul hatu bürhaneküm in küntüm sadikiyn. (Bakara/110), (Neml/64) vs. eğer doğru söylüyorsanız haydi getirin delilinizi. Daha ne desin, yani getirin delilinizi biz de inanalım.

Bunu Allah diyorsa orada her şey biter, yani rabbimizin bilgiye, delile verdiği değere bakınız. Peki diyeceksiniz böyle bir Kur’an ın salikleri bugün ne haldeler? Niye şu haldeyiz? Niye bu hale geldik bugün?. Başkaları icat ediyor biz onları kullanarak onların üstünden hava atıyoruz, sadece tüketicisiyiz. Bir zamanlar biz icat ediyorduk onlar kullanıyordu, neden bugün başkalarının tüketicisi olduk, başkalarının nesnesi olduk. Bir zamanlar ilimde dünyanın öznesi idik, yeryüzünün çapını adam yaya yürüyerek ölçer mi diyeceksiniz, evet ölçtük, biz ölçtük. Yeryüzünün küresel haritasını ilk biz çıkardık, El İdrisî yaptı bunu.

Dolayısıyla söylenecek çok söz var fakat niye bu hale geldik, bugünkü derste bunun içini açacağım. Bugünkü ders biraz kelâm eleştirisi olacak dostlar, özel bir ders. Niye böyle olacak çünkü bugün karşı karşıya kaldığımız ümmetin bu pür melâli bugün başlamadı, 5.yy. dan sonra o çöküşle beraber nerede kırıldı? Nereden bu hale geldik, hangi süreçleri geçerek bu hale geldik sualinin kökünde Allah’ın ilmi ile Allah’ın tabiat yasalarını karşı karşıya yerleştirmek vardır. Yani Allah’ın yasalarını bir kutba – Allah’ın ilmini de bir kutba. İnsan iradesini bir kutba – Allah’ın iradesini bir kutba yerleştirip Allah’ın kudretinde insanı dövmek. Yani Allah’ın kudretiyle Allah’ın yasalarını dövmek. Allah’ın iradesi ile – Allah’ın kula verdiği cüz-i iradeyi dövmek. İşte bu, kırılma orada başladı. Onun için bunun temelinde de ‘Alîm ismini doğru anlamak ve anlamamak yatıyor. O nedenle bugünkü dersimiz biraz farklı olacak.

Marifet, şuur, idrak, ihsas, akl,, va’y, derb bunların hepsi de ilimle ilgili kavramlardır ve hepsi de Arapça’dır. Peki, bu kavramlar hiç Kur’an da Allah’a isnat edilir mi, yani Allah’ın marifeti? Hayır, hiç. Allah’ın şuuru? Hayır. Yani şu’urullah, yok böyle bir şey. İdrakullah, haşa böyle bir şey yok. Aklullah yok, ama Emrullah var. İlim Allah’a isnat edilir, izafe edilir, nispet edilir Kur’an da. Fakat ilimle ilgili bu kavramların hiç birisi Allah’a ne isnat, ne nispet, ne de izafe edilir. Yani 3 ayrı nispet şekli Arapça da onun için ayrı olarak kullanıyorum, inceliği bilenler bilirler.

İlim Kur’an da doğrudan mastar şekliyle Allah’a izafe ediliyor. ‘İlmullah, Allah’ın ilmi, isim tamlaması. Farkında mısınız Allah’ın ilmi, muzaf, muzafun ileyh, tamlayan tamlanan. Oysa ki bu durum kudret, kuvvet, hayat, semi’ğ, basar gibi bir çok sıfatta görülmez. Yani kudretullah kalıbını Kur’an da göremezsiniz, semrullah kalıbını göremezsiniz, basarullah veya basiretullah kalıbını göremezsiniz. Ama ‘İlmullah görebilirsiniz. Bu çok önemli, onun için altını çiziyorum.

Allah’ın ilmi ile kulların ilmi arasında Allah ile kul kadar fark vardır, doğaldır değil mi? İlahi bilgi ile insani bilgi arasındaki farkları sayabilir miyiz, şöyle bir temyîz etsek. Ben deniz 7 fark çıkardım, fakat benden evvel de birileri teşebbüs etmiş, mesela Razî 6 fark çıkarmış ama ben o farkları klasik kelâmın gölgesi altında gördüm. Klasik kelâmın gölgesinin altında ezilmiş neredeyse. Klasik kelâmın gölgesinin düştüğü her şeyde Kelâmın akideşelme tehlikesini gördüğüm içim orayı görünce hemen oradan uzaklaşıyorum.  Bu konuda müstakil bir eser yazmışımdır naçizane, İman. Kelâmın akideleşmesi, akidenin kelâmlaşması. Orada iki başlıktır bu. O eser yazılalı 18 yıl oldu.

Kelâmın akideleşmesinden bu ümmet ne belâlar çekmiştir tarihte bunu gördük. Akide de kelâmlaşıyor o zaman. Heidegger ifadesiyle söylersek laflama, imanı laflamaya, lafazanlığa dökünce artık lafazanlık yarıştırmaya başlıyorsunuz. Bugün kelâm diye bir ilim var mı? İlahiyatlarda kelâm kürsüsü nasıl? Ne durumda? Bitti. Niye bitti? Kendini bitirdi, krize girdi. Oysa kelâma usulüddîyn derlerdi başlangıçta, dinin usulü. Kelâm olmasaydı din ortada kalmazdı gibi de kelâmcıların bir iddiası vardır, dini biz savunduk falan diye. Zaten bu iddia batırdı onları. Oysa ki din Allah’ın diniydi, Allah dinini savunurdu. Din elden gidiyor diye diye kelâmı elden götürdüler, krize girdiler ve kendileriyle birlikte de başka şeyleri de krize soktular. Onun için Kelâm ilmi biteli çok oldu. İsmail Hakkı İzmirli merhum yeni ilmi kelâmı yazdı onun için, çünkü eski kelâm bitti, gidemez, daha fazla gidemez. Kendi ayağına kurşun sıktı. İşte oraya girmeden Allah’ın ilmiyle insanın ilmini şöyle 7 maddede özetlemeye çalıştım.

1 – Allah’ın bilgisi bilinenin varlığına bağlı değildir. Kulun bilgisi bilinenin varlığına bağlıdır, bu açık.

2 – Allah’ın bilgisi bizatihi bilgidir, kulların bilgisi kazanılmış bilgidir, zenb bilgi veya kisbi bilgide derler.

3 – Allah’ın bilgisi zamana bağlı değildir, kulların bilgisi zamana bağlıdır. Yani biz bir şeyi zamanla biliriz, onun için onu bilmeden önce, bildikten sonra gibi ayırt edebiliriz. Bilmeden önce şöyle davranıyordum bilince böyle davrandım deriz. Dolayısıyla bizim bilgimiz zamana bağlıdır.

4 – Allah bilmek için duyulara ve fikre ihtiyaç duymaz, ama kullar bilmek için duyulara ve fikre ihtiyaç duyar.

5 – Allah’ın bilgisi kalıcıdır, kulların bilgisi geçicidir. Kul bilir, öğrenir unutabilir, Allah unutmaz. Lâ te’huzühû sinetün ve lâ nevm. Allah unutmaz, uyumaz. Dolayısıyla kul unutabilir hatta hafızası sıfırlanabilir, bakıyorsunuz annesini bile tanıyamaz hale geliyor, evladını tanıyamaz hale geliyor. İşte Alzheimer mı diyorlar ona, yani ibret için veriyor Allah. Şöyle bakıp ya rabbi koru demek lazım. Yani insan en bildiği, en çok bildiği şeyleri unutur mu, unutabilir mi? Unutunca ne hale geliyor görüyorsunuz. Dolayısıyla Allah’ın bilgisi böyle geçici değildir.

6 – Allah’ın bir şeyi bilmesi başka bir şeyi bilmekten alıkoymaz. Ama insan bir şeyi öğrenmek için öbür şeyleri o anda en azından geçici olarak ihmal etmesi lazım. Yoğunlaştığı şeyi öğrenir. Dolayısıyla insan ancak sıraya ve hiyerarşiye dizmek zorundadır bilgiyi, ancak böyle kullanabilir zaten, şu anda bendeniz de onu yapıyorum dikkatinizi çekiyor mu? Konuşmak sözü yönetme, fikri yönetme sanatıdır, siyasettir. Spiker siyasetine hitabet diyoruz. Şu anda aklıma bir çok şey geliyor, ben diyorum ki sen öne geç, sen arkaya geç, sen en arkaya geç sıraya dizilin, sen birinci çıkacaksın, sen ikinci..vs. Ama bunu yaparken (Beyin) saniyenin içinde binlerce işlem yapıyor. Allah’ın muhteşem bir mucizesi başka bir şey değil. Yani korteks oradan, oradan, oradan bağlantılar kuruyor, geçmişe gidiyor, geleceğe gidiyor, hale geliyor bütün bunlar arasında seçiyor, cümle yapıp sunuyor. Olaya uygun kelimeleri seçiyor. Yani önce düşünceyi seçiyor, düşünceye uygun kelimeleri seçiyor, kelimeye uygun ses tonunu seçiyor, ses tonuna uygun dudak hareketleri ve gırtlak hareketleri, ses tellerini ona göre….! Allah, Allah, Allah..! fesuphanallah..! Fe Bi eyyi alai Rabbiküma tükezziban..! o halde rabbimizin hangi bir nimetini inkâr edersiniz. Ne diyelim şimdi, nasıl şükredelim..!

7 – Allah’ın bilgisi sonsuzdur, kulların bilgisi ise sonludur.

Dolayısıyla bu çeşitleme daha da fazlalaştırılabilir, ben bu kadar buldum. Bu 7 hususta Allah’ın bilgisi ile kulların bilgisi ayrılır.

Ek bilgi; 8 – Hiçbir şeyin bilgisi Allah’a gizli kalmaz. O, açık ve gizli bütün şeyleri bilir. O’nun için gizli olan bir şey yoktur.
Kulların bilgisi ise böyle değildir. (Razi,Tefsir Fahrur Razi, s. 228)

9 – Allah’ın bilgisi mükemmeldir, zerre kadar noksanlığı yoktur. Kulların bilgisi ise mükemmel değildir, mutlaka eksik bir yanı vardır.]

Bilgilerin en büyüğü, en büyüğün bilgisidir, esma-i hüsna odur işte. En büyüğün, en üstünün bilgisidir, en güzelin bilgisidir. Bilgilerin en güzeli en güzelin bilgisidir. En güzel bilgi de esma-i hüsnadır. Allah hakkında ki bilgi bilgilerin en büyüğüdür çünkü Allah bilinenlerin en büyüğüdür. Dolayısıyla şu anda gördüğümüz dersler bilgilerin en büyüğüne ait derstir esma dersleri.

Cehalet, idrakin zıddıdır bilgisizliğin değil. Onun için bilginin zıddı bilgisizliktir cehalet değil, bu çok önemli. Cahiliye diyoruz aslında bilginin olmadığı çağ değildir kendini bilmeyenlerin yaşadığı çağdır. Dolayısıyla deli diye bilgisize demezler ki, akılsız olana derler, akılsız diye de aklı olmayana değil, aklını kullanmayana denir. Yani bu manada cahil idrak edemeyene denir bilmeyene değil. bildi mi öğrenir ama öğrenilmiş bilgi hali vardır ki o bilgi ile gitmez. Dolayısıyla cahiliye öyle bir şeydir. Ebu Cehil toplumunun içinde en entelektüellerden biriydi, uluslar arası bir tüccardı, ithalat ve ihracatçıydı. Nasıl cehaletin babası oldu? Kendini bilmezlik yüzünden, kendini bilmedi.

Allah’ın ilmi ve insanın sorumluluğu nazari çerçevede 2. Başlığımız bu.

Cahiliye de bir kader anlayışı vardır, İslâm tarihinin en büyük problemlerinden biri cahili kader anlayışının Kur’an ın inişinden150 yıl sonraki kendisini rivayet kültürü içinden yeniden hortlatması, türetmesidir. Daha önce söylemiştim yine yeri geldikçe söyleyeceğim.

Cahiliye kader anlayışı nasıldı? Bu Kur’an da birkaç kez geçen şu cümle içinde billurlaşır. Rabbimiz cahiliyenin kader anlayışını şöyle ifade ediyor; lev şaAllâhu ma eşrekna.. (En’am/148..) Eğer Allah dileseydi biz şirk koşmazdık, yani bizim şirk koşmamızı Allah diledi. Allah’ın ilmi çerçevesinde bu vardı, dolayısıyla biz Allah’ın dileği üzerine şirk koştuk, şimdi bizim suçumuz ne. Cahiliye toplumu kaderci denecek derece de bir kader anlayışına sahip. İşte böyle düşünüyorlardı Allah dileseydi biz şirk koşmazdık. Şimdi Allah kitap gönderiyor, o zaman bu kitap Allah’a ait değil diyorlardı, böyle akıl yürütüyorlardı. Çünkü Allah’a ait olsaydı Allah’ın dileği üzerine biz şirk koştuk bizim şirkimize böyle bir itiraz etmez ve bizi suçlamazdı. O zaman bu kitap Allah’a ait değil. Niye? Bizim çünkü Allah’ın dileği üzerine gidiyoruz, bizim şu anda üzerinde bulunduğumuz hal de Allah’ın dileği. Çünkü biz Allah’ın dilemediği bir hale gitmeyiz, gidemeyiz, istesek te yapamayız. Böylesine bir satanizm kadercilik vardı cahiliye de.

Onlar şirki kendiler seçtiler, İbrahim’in torunlarıydı, İbrahim müşrik değildi. Öyle değil mi, Kur’an öyle diyor İbrahim müşrik değildi, onlar şirki seçtiler. Fakat bu seçimlerinin sorumluluğunu da Allah’a yüklediler. Yani hem seçtiler hem seçimlerinin sorumluluğunu seçmediler, seçtiler ama sorumluluğunu üstlenmediler. Bu Allah’a açık bir iftiraydı böylece sapıklıkta zirve yaptılar. Hem şirki seçerek sapıttılar, hem de seçtikleri şirki Allah’a atarak sapıttılar, iftira ettiler. Böylece onlar davranışlarının sorumluluğunu da inkâr etmiş oldular. Aslında takvaya davet,  davranışının sorumluluğunu üstlenmeye davettir, takva sorumluluk bilincidir. Davranışının sorumluluğunu üstlenmeyen adam muttaki olamaz. Bu sapıklıklarını Allah’ın irade ve kudretine alet ettiler. Evet, Allah’ın irade ve kudreti gereği biz böyleyiz dediler. Haşa Allah’a iftira ettiler.

Soru şu; Şimdi müşrikler böyle yapmakla Allah’ın irade ve kudretini yüceltmiş oldular mı? Bunu söylemek için en az onlar kadar sapıtmak lazım. Yani müşrikler Allah’ın kudretine çok iman etmiştiler. Allah’ın iradesine, neş’iyetine çok iman etmiştiler, onun içinde  lev şaAllâhu ma eşrekna eğer Allah dileseydi biz şirk koşmazdık diyorlar, o kadar mü’min adamlar ki..!

Mı diyeceğiz? Bunu dersek imana iftira olmaz mı, Kur’an a iftira olmaz mı, Allah’a iftira olmaz mı? Şu halde kim ki Allah’ın ilmini kendi özgür iradesinin karşısına yerleştirir ve eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmekten kaçmaya alet ederse, o da müşriklerin yaptığını yapmış olmaz mı? Allah’ın ilmi burada, insanın iradesi burada. Dolayısıyla insan iradesini tutuyorsan Allah’ın ilmini atıyorsun demektir diyen bir anlayış doğru bir anlayış olabilir mi? Allah’ın ilmi ile insanın iradesini karşı karşıya koyan bir anlayış doğru olabilir mi? İnsana iradeyi kim verdi diye sorarlar o zaman. O ilmin sahibi o iradeyi verenin de ta kendisi değil mi? Şimdi Allah’ın bir elini öbür eliyle mi savaştıracaksınız. Yabancılaşan el sendromu, yabancı el sendromu, eyvallah..!

Allah’ın ‘Alîm olması insan iradesinin karşısına asla konulamaz, öyle yapan eğer Allah dilese biz şirk koşmazdık diyen müşrik akılla aynı karaktere girer. ‘Alîm olan Allah beşere ruh üfleyip onu iradeli bir varlık yaparken de ‘Alîm idi öyle değil mi? Beşere iradeyi kim verdi, Allah. Ruhu kim üfledi, Allah. Üflediği ruh içinde iradeyi kim verdi, aklı kim verdi, Allah. Peki bunu verirken de ‘Alîm değil miydi? ‘Alîm idi. Allah’ın her şeyi bilmesiyle insanın sorumluluğunu karşı kutuplara yerleştirenler Allah’ın insana bahşettiği iradenin ne işe yarayacağını bilmemekle itham ediyorlardı, bu ağır bir vebaldir, ağır bir sorumluluktur.

Eğer Allah insana irade verirken iradenin ne işe yarayacağını da biliyorsa ki öyleydi, o zaman rabbimiz iradeyi verirken iradeyi nasıl kullanacağını da biliyordu, kötüye de iyiye de kullanacağını biliyordu, bunu bilerek verdi, hatta bunu kullansın ve seçsin diye verdi.

Peygamberleri, kitapları bunu bildiği için gönderdi, iradesini doğru kullansın diye. Yoksa peygamber ve kitap göndermeye ne ihtiyaç vardı. İradeyi fikslerdi, standartlardı bağlardı hakikate ve hayra batıla hiç yönelmezdi, küfre hiç yönelmezdi, şirke hiç yönelmezdi. Kapatırdı orayı, hiç dağların müşrik olduğunu duydunuz mu, denizlerin kâfir olduğunu duydunuz mu? Göklerin inkâr ettiğini duydunuz mu? İnsan da öyle olurdu.

Ama o zaman irade olmazdı İnna ‘aradnel emanete ales Semavati vel Ard.. (Sebe’/72) emaneti insan yüklendi. Gökler yerler yüklenmedi. vel cibal, dağlar yüklenmedi. feebeyne en yahmilneha ve eşfakne minha onu yüklenmekten kaçındılar, niye? çünkü emanete ehliyetleri yoktu. Biz ehliyet ve liyakat sahibi değiliz ya rabbi, iradeyi taşıyacak liyakatte değiliz, onun için; İnnAllâhe ye’muruküm en tüeddül emanati ila ehliha.. (Nisa/58) Allah emanetleri ehline vermemizi emreder de kendisi ehline vermez mi? Dolayısıyla dağlar kaçındılar, yerler kaçındılar, çünkü irade emanetine ehil değillerdi.

Ama dağlar dağlık yaptılar, çivilik yaptılar yeryüzünün çivileriydi öyle değil mi? onun için Velcibale evtada. (Nebe’/7) dağlar yeryüzünün kazıklarıdır. Güneş güneşlik yaptı VeşŞemsü tecriy limüstekarrin leha* zâlike takdiyrul ‘Aziyzil ‘Aliym. (Yasin/38) Güneş Azîz ve ‘Alîm olan Allah’ın kendisine biçtiği yörüngede biteviye dönüp duruyor, bakınız görevinden hiç görevini terk ediyor mu, görevini aksatıyor mu?

Dolayısıyla insan üstlendi iradeyi, emaneti, hilafeti. İnsana layıktı çünkü insan buna uygun yaratılmıştı. Ama ne yaptı? innehu kâne zalumen cehula. (Ahzab/72) zalim ve cahil biri olup çıktı emanete ihanet ederek. Yani iradesiyle emanete ihanet etti. Sadakatte gösterdi, sadık olanlar da var, demek ki seçiyor, demek ki eyleminin sorumluluğunu üstlenmesi lazım.

Peygamberleri, kitapları bunu bildiği için gönderdi. İradeyi vicdanla ve akılla takviye etti, hesap günü tayin etti, ödül ve ceza koydu, cennet ve cehennemi var etti. Niye? İnsan iradesinin tercihine göre ya ödül ya ceza olsun diye. Hesap günü koydu Niçin? İnsan iradesiyle seçtiklerinin hesabını versin diye.

Hem insanı bir şeye mecbur edip hem de hesap sormak Allah’ın hakkaniyetine sığar mı? Siz kulken böyle bir şey yapsanız karşınızda ki ne der, adalet mi bu demez mi, Allah böyle yapar mı? Haşa, Allah’a zulüm isnat etmektir. ve ma zalemnahüm ve lâkin kânu enfüsehüm yazlimun. (Nahl/118) Biz onlara zulmetmedik, onlar kendilerine zulmettiler. Bitti, eyvallah..!

İnsan zihni ‘Alîm ismini anlamak için insan bilgisinden yola çıkmak zorundadır, klasik kelâmın, özellikle Eş’ari kelâmının problemi bu oldu. Yani Allah’tan yola çıkıp anlamaya kalktılar. Allah’tan yola çıkması aklın, aslında yola çıkmaması demektir, yola çıkamaz ki yol yok orada. Akıl eğer bir şeyi anlamaya yola çıkacaksa haddini bilecek, aşağıdan başlayacak, merdivenin tepesinden çıkılmaz merdivenin alt basamağından çıkılır, akıl haddini bilecek. Onun için Allah’ı anlamaya bile Allah’tan başlanmaz, başlanamaz, başlayamazsınız. Akıl yetmez, zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez. İdraki meali bu küçük akla gerekmez diyordu Ziya paşa değil mi, bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.

Onun için yanlış bir yerden başlanıyor, Allah’tan. Allah’ı anlamak için dahi varlıktan başlayacaksınız. Bakın rabbimiz kendisini bize varlık üzerinden anlatıyor. Zira sınırlı zihin sınırsız bilgiyi ve sınırsız bileni doğrudan kavrayamaz dolaylı kavrar.

İşte bunun gibi esere bakıyoruz müessiri anlıyoruz, sanata bakıyoruz sanatkârı anlıyoruz, fiile bakıyoruz fâili anlıyoruz. Doğrudan fâilden yola çıkıldı mı arada kalınıyor, nasıl anlayacaksınız, Allah aşkın bir varlık. İnsani iradeyi de ilahi bilgi ve İlahi iradeden yola çıkarak kavrayamayız.

Biz acz tarıkine mensubuz, aşk tarikine mensup olanlar bunu iddia ederler ve keşf iddiasındadırlar. Bu iddia çok iri ve çok riskli bir iddia, enaniyeti okşar, kibir ve gurur bunun altına gizlenir, nefsi kabartır. Yani hani terbiyeli pilav, terbiyeli et falan var ya, terbiyeli nefis olur. Bu da şeytanı davet eder. Acz tarikı en Selîm tariktır, insana haddini hatırlatır, boyunu aşan iddialardan insanı uzak tutar. Sen acizsin ey insan, Allah karşısında acziyetini itiraf et, budur. O zaman bilirsin. Yani önce kendini bil rabbini bilmek istiyorsan nefsin önünü tıkar şeytana bahane vermez. Acz tarikından olanlar işte Allah’ın ilminden değil insanın sorumluluğundan başlarlar.

Soruyu Allah’ın ilmini başa getirerek sorduğunuz zaman çuvallamaya başlarsınız. Allah şunu da biliyordu o zaman diye başladınız mı yanlış yerden başladınız zaten. Allah’ın bilgisini ne kadar biliyorsunuz, spekülasyon, konuşacağınız her şey spekülasyon. Mutlak bilgisine iman edersiniz, ondan öte bir ayrıntıyı bilmeniz mümkün değil. Allah’ın ilminin ne mahiyetini ne diniyetini zatiyetini bilemezsiniz. Bilemediğiniz konuda konuşmanız spekülasyondur başka bir şey değil.

Ama bildiğiniz bir şey var insanın sorumluluğu, sorumlu musun bundan bana haber ver, bunu biliyorsun, adın gibi biliyorsun. O zaman gel senden başlayalım işe, Allah’tan değil. Çünkü burada sorun Allah değil, işte problem de bu, klasik kelâmın problemi bu, Allah elden gidiyor problemi.

Evet, evet, çok aşırı oldu biliyorum ama aynen bu din elden gidiyor diyorlar ya hani, Allah elden gidiyor Allah’ı kurtaralım haşa. Allah’ın kudreti elden gidiyor, Allah’ın neş’iyeti elden gidiyor, şu Allah’ın kudretini bir kurtaralım, insan ne olursa olsun.

Sen kendini kurtar be, Allah elden melden gitmez, Yangında ilk önce kurtarılacak olan Allah..! haşa. Haddini bil. Klasik kelâmın en büyük problemi buydu işte. Yangından kurtarılacak olan sensin, Allah nasıl elden gider, Allah’a kim dokunabilir ki..!

Problem de buydu, maalesef bu problemi eş’arilik başımıza sardı. Tam sözün burasında eş’arilikten biraz bahsetmem lazım.

Bu millet Maturudi idi, nasıl milleti eş’ari yaptılar? Farkına vardırmadan çaktırmadan, aslında bu problemi ele almak lazım. Ebu Hasan Eş’ari Allah kendisine rahmet etsin, taksiratını affetsin ecrini çok etsin. Bu ümmetin yıldızlarından biridir, kelâm âlimidir. Kendisi Mu’tezile idi, mu’tezile içinde yetişti büyüdü ve hemde Mu’tezili iken kitap yazdı. Daha sonra “iktida” etti. Her mühtedi eski putlarına karşı acımasızdır. Ben ömrümde hiçbir putun üstünde çıkıp ta tepinmedim, ihtiyaç duymadım çünkü putum olmadı. Ama putu olanlara bakıyorum putlarını terk ettikten sonra ayaklarının altında iyice ezilmiş bitmiş halâ tepiniyorlar. Bu kadar olmaz ya git işine bak, işin yok mu senin?

Dolayısıyla Mu’tezili idi mu’tezilikten çıktı ve statükoyu koruyan bir anlayış geliştirdi, tamamı statükoyu koruyan bir anlayıştı eş’arilik. Peki neden buna ihtiyaç hissetti? Mu’tezilenin akıllıktan akılcılığa savrulan tarafına tepki olarak bu da eş’ari de İslâm’ın kodlarını maaleser katolisizme benzer bir biçimde kodladı. İslâm Katolikliği diyebileceğimiz bir kodlamayla kodladı.

Onun için bu kodlamanın özünde ise Allah’ın kudreti ve ilmi yatıyordu, yani yangında ilk kurtarılacak olan Allah’ın kudreti ve ilmi. Niye? çünkü orada buna karşı bir şey görmüştü. İşte o uydurma rivayette olduğu gibi; Ümmetin akılcılığını, İslâm’ın rasyonalizmini savunan mu’tezile söylevine mecusilik atfedilmişti. Niye? Hani mecesiler iki tanrıya inanıyorlar ya ahura mazda ve ehrimen, iyilik ve kötülük tanrısı, şimdi şerri Allah’a isnat etmezsek şerre bir yaratıcı bulacaklar bunlar.

Ne alakası var? Bunun Allah’a iftira demeye geldiği görülmedi. Kur’an şerri hiç Allah’a isnat etmezken, klasik kelam getirdi şerri Allah’a isnat etti ve getirdi bunu da hayrihi ve şerrihi diye imanın içine koydu. Alâkası yok, hiç alâkası yok ve Maturudi olan bu millet çaktırılmadan Maturudiliği de eş’ari üzerinden öğrendiler. Ömer Nesefi’nin akaidini, Ebu Hasan el Eş’arinin akaidinden okudu bunu ve Maturidi kelâmına mensup olan bu toprakların insanı eş’ariliğin çıkmazına sokuldu. Bugün kader anlayışı Maturudi değildir, Allah’ın yaratılışı Maturudi değildir. Onun içinde Maturidilikte imanın esası Kur’an da ki gibi sayılır, beştir. Nisa/136, Bakara/284.

Delili hocam? Maturudiliğin inşa edicisi en büyük Alimi, yani İmam Maturudî den sonra onun ekolünü inşa eden en büyük alim kimdir? Ebü’l-Muîn En-Nesefî. Eş’ariliği tanzim eden nasıl Bakıllanî ise Maturud’iliği tanzim eden, maturudîliği açan da Ebü’l-Muîn En-Nesefî’dir. Kitabının ismi nedir? Tabsıratü’l-Edille. Diyanet vakfından bu neşredildi Arapça’sı ve orada imanın esası beş olarak geçer. Ebü’l-Muîn En-Nesefî, Maturidiliğin en büyük talebesi diye biliriz.

Ve islâm’ın şartları da rükûnları da  orada kodlandı, rükûnlarının kodlandığı yere bakıyorsunuz maturudiliğin kodlayışı olan Ebü’l-Muîn En-Nesefî nin Tabsıra sında ki orada da namaz, oruç, hac, zekat, cihat geçiyor. Zaten şehadet imanda var. Zaten o oraya girmiyor yani, zaten imanda var. Allah’a ve Peygambere iman ediyorsunuz. Allah’a iman Eşhedü en Lâ ilahe illallah, Peygambere iman ve eşhedü enne Muhammeden abdûhü ve resûlühu. Tevhid şehadeytinin ilk yarısı Allah’a ikinci yarısı peygambere. Zaten Allah’a ve peygambere iman var. Beşincisi de Cihad olarak kodlanmıştır orada.

Yeni duyar gibisiniz? Evet, yeni duyuyorsunuz, peki duyun. Ama maalesef bu memleket kendisini Maturudi zannediyor görüyorsunuz.

Peki Eş’ari niye böyle yaptı dedik? Tepki olarak yaptı, peki Mu’tezile niye öyle yaptı? Mu’tezileninki de tepkiydi. Kime? Emevi zulmüne tepkiydi. Emeviler kendi iktidarlarını Allah’ın iradesi olarak gösteriyorlardı. Allah diledi biz buraya geldik, bize karşı çıkmanız Allah’a karşı çıkmanızdır diyordu. Onun için Hz. Hüseyin’in kesik kafası önüne geldiğinde Yezid; Onu Allah öldürdü diyordu Hz. Zeyneb’e Haşa..! Hüseyin’i Allah mı öldürdü? İşte Emevi kader anlayışı aslında cahiliye kader anlayışının aynısıydı. Kur’an ın arkasından dolandı 150 yıl sonra rivayet kültürünün içinden kendini yeniden inşa etti. Dolayısıyla burada da Allah’ın ilmi istismar edildi, kullanıldı. Maalesef tepkiler tepkileri doğurdu, o tepkiler ise o gün kalsa tamam problem değil, Eş’arinin tepkisi gününde kalsa anlaşılabilir bir tepki. Ama eş’arinin tepkisini önce kelâm, ondan sonra da akaid ettiniz de bu ümmete yedirdiniz mi zehir oluyor işte. Çünkü o Eş’arilik şöyle bir şey iddia etti bu tepkisellik sonucu; Eşyanın tabiatı yoktur, en temel düsturlarından biridir Eş’ariliğin.

Peki, ateş yakma tabiatına sahip değildir, ateşin tabiatı yakıcı olduğu için yakıyor değil, dokunduğunuz anda Allah onu o yakıcılığı yaratır. Soğukluk tabiatı karda yoktur, dokunduğunuz anda Allah onun soğukluğunu o anda yaratır.

Niye yoktur, niye tabiatını inkâr ediyorsun eşyanın? Allah eşyaya yasa koymadı mı? Eşyanın tabiatı vardır demeyi Allah’ın yaratmasına, kudretine bir nakise bir hücum olarak gördü Eş’ari bilmem anlatabildim mi?

İşte problem orada başladı ve eşyanın tabiatı yoktur denilen bir toplumda, bir medeniyette ilim yapılır mı, ilim üretilir mi, eşya da keşfedecek bir şey olur mu artık, bitti, söz bitti. Orada ilim milim yapmaya gerek yok, ne fiziğe ne kimyaya, ne botaniğe, ne astronomiye..! ilim falan yapılmaz orada. Dolayısıyla zaten Eş’arinin bu kelâmı büyüdükçe ilim küçüldü. Eş’arinin kelâmının akide halini aldığı topraklarda artık ilim ölü ilim. Akıl atıl akıl haline geldi ve orada ilim bilim üretilemez oldu. Üretilemez zaten gerek te yok, çünkü eşyanın tabiatı yok, neyi keşfedeceksiniz.

Maturidiliğin yaygın olduğu topraklarda bile Eş’arilik alttan girdi ve maalesef bu ümmet bir zamanlar dünyaya ilmi üretirken daha sonra başkalarının ürettiği ilime köle oldu. Bu gün de geldiği hali pür melâli burada. Yan, tüm vebali Eş’ariliğin üzerine atmak istemem, haksızlık yapmak istemem, ama orada büyük problem görmem tüm vebali oraya attığım için değil, bu toplumun üreyiş genlerine bu kelâmın bir virüs gibi girdiğini gördüğüm içindir.

Madem Maturidi idi toplum neden inanç geninize böyle eş’ari virüsü girdiriyorsunuz. Tapsıra dan öğretsenize şu millete madem öğreteceksiniz kelâmını. Ebu Mu’in en Nesefi’den. Maturudiliğin en büyük şarihinden, talebesinden öğretin. Ama yok, dediğim gibi işte burada el ‘Alîm isminin tahtında anlayacağımız tarihi bir dönüşümdür, kırılma noktasıdır, tarihi bir meseledir. Eğer eşyanın tabiatı yoksa o zaman hiçbir şey yok, Allah’ın yasası yok.

Allah’ın koyduğu yasayı Allah’ın ilmi ile çatıştırmak kime ne kazandırır? Oysa ki Allah yasayı da ilmi ile koyuyor zaten. ve len tecide lisünnetillahi tebdiyla. (Ahzab/62) ve len tecide lisünnetillahi tahvilâ ne?, sünnetullah ne o zaman? Allah’ın yasası, Allah eğer toplum için  bir yasa koyduğunu düşünürseniz toplumu bir bilim olarak alırsınız toplum bilimi kurarsınız. Bir toplumu Allah’ın ilmini keşfedecek bir unsur olarak gör, okursunuz. Ama eğer toplumlar için bir yasa koyduğunu düşünmezseniz yoktur derseniz o zaman toplumu inceleyecek te bir şey yok, ilim yapmazsınız. Eğer Allah taş için toprak için bir yasa koyduğuna inanırsanız o zaman taş ta toprak ta sizin için keşf aleti olur aracı olur keşfedersiniz. Yok Allah toprak için gök için yer için yasa koymamış diyorsanız o zaman göğü yeri incelemenize gerek yok, bilim de yapamazsınız zaten, yapmazsınız. Zaten bunun kelâm büyüdüğü zaman ilim de onun için küçülmüş. Bakın, İslam medeniyetinin tarihinde pozitif bilimlerde mütebahhir olan semamızın yıldızı olan âlimler bu kelâmın hâkim olmadığı yerlerden, hâkim olmadığı ekollerden çıkmıştır, çok ilginçtir.

Evet, gelelim gene ‘Alîm ismine. Allah’ın ilmini bahane ederek eylemlerinin sorumluluğundan kaçmaya set çekiyor bu yaklaşım. Benim öyle yapacağımı Allah biliyor du, şu halde ben Allah’ın bildiğini yapmış oldum, başka değil. Yollu bir akıl yürütmenin Allah’a iftira olduğu açık değil mi? Allah’ın ‘Alîm ismi ile biten ayetlerin çoğu insanın eylemini konu alan ayetler.

Bir şeyi fark ettim ‘Alîm ismini incelerken, Allah’ın ismi için ayetler arasında seyahat ederken çok manidar bir hakikati keşfettim Kur’an da, o da bu. Allah’ın ‘Alîm ismi ile biten ayetlerin tabiatını şöyle alt alta tümünü yüz kırk küsur ayeti alt alta yazıp ta ayetlerin bağlamlarını ayrıca inceleyince mesele çözüldü. Bu ayetlerin birçoğu Allah’ın yapmasına değil, kulun yapmasına atıf yapıyor. Allahuekber..!

Ne yaptınız şimdi siz? Kur’an bambaşka bir şey söylüyor, siz bambaşka bir şey söylüyorsunuz. Siz daha doğrusu bambaşka bir şey anlıyorsunuz. Kur’an sizin anladığınızı, söylediğinizi söylemiyor. Dolayısıyla işte bunu gördüm, bu benim gözlerimi de fal taşı gibi açtı, kulun eylemine atıf gördüm. Allah’ın ‘Alîm ismi ile biten ayetleri alt alta dizdim, bağlamlarına baktım, içinde ki fiillere baktım, fiiller kulun fiilleriydi.

O zaman şimdi ne oldu, bununla verilen mesaj neydi? Şuydu, Allah müşriklerin kaderciliğine benzer mantığı reddediyor. Allah’ın ilmini bahane ederek eylemlerinin sorumluluğundan kaçmaya set çekiyor (set çekmiyor yol açıyor.) Yani Allah benim öyle yapacağımı biliyordu, şu halde ben de Allah’ın bildiğini yapmış oldum o zaman da Allah bana niye hesap soruyor. Haşa diyemiyorsunuz.

Böyle bir akıl yürütme eş’ari kelâmıyla uyuşsa da Kur’an ile taban tabana zıt. Bu tür bir anlayış Kur’an ın arkasından dolanmaktır. Kur’an cahiliye aklını birçok konuda mahkûm etmiştir. Cahiliye aklı beş konuda vahyin altından tünel kazarak İslâm’ın önüne çıktı. Kur’an cahiliye aklını mahkûm etti, cahiliye aklı ne yaptı? Kur’an ın mahkûm ettiği yerde alttan tünel kazdı. Yüz elli yıl sonra rivayet kültürü içinden hortladı.

Bu beş konuyu bir daha saymak istiyorum; Kader, mucize, şefaat, kadın ve kölelik. İşte Allah’ın ilminin insanın sorumluluğu ile karşı karşıya konulması bunlardan ilki olan kadere giriyor.

Kur’anî çerçeve; ‘Alîm ismi şerifi Kur’an da 152 yerde Allah’a isnatla kullanılıyor. 50 kadarında tek başına kullanılıyor. Kur’an da ilk geldiği yer insan/30. Esma-i Hüsna listemizde ise 20. İsim. Kur’an da sadece ‘Alîm mi var bu kökte? Hayır, iki isim daha var. Âlim ve Allâm fakat esma-i hüsna liste listemizde Âlim ismi de yok, Allâm ismi de yok. Neden? Kur’an da Âlim Allah’a isnatla geçtiği halde esma-i hüsna listemizde bunlar müstakil isim olarak yer almıyor, neden. İşte şimdi onu açıklayacağım.

A li me kökünden esma-i hüsna listemizde Âlim ve Allâm ın olmamasının sebebi şu; Bir ismin Esma listemizde yer alması için 2 şart lazım. Kur’an da isim formundan müstakil olarak gelmesi isim formunda. Fiil formunda gelen fiillerden isim türetilemez. İsimi isim olarak, fiili fiil olarak getirmiştir. Allah’ın esma-i Hüsna sı gibi Ef’al-î hüsnası da vardır. Ef’alullah, esmaullah tan ayrıdır. Dolayısıyla fiille isim arasında ki fark kadar fark vardır, bitti. Fiilden isim türetmek başımıza birçok iş açar zaten onun içinde bu konuda kimse, hiçbir âlim bunu yapan dahi kurallı davranamamış. Niye? Çünkü Yuhadi’unAllâhe fiilinden yola çıkıp ta Allah tuzak kuran, hilekârdır haşa diye böyle bir cür’ete sahip olabilen biri var mı? Ve mekeru ve mekerAllâh. (A. İmran/54) MekerAllah fiilinden yola çıkıpta buradan makir ismi türetip te Allah tuzak kurar diyen var mı? Aziyzün Züntikam dan yola çıkıp ta buradasn bir isim türeten var mı? Dolayısıyla bakınız yok, bunlar olmaz. Peki, ne gerekli? Şu; Müstakil isim olarak gelecek.

İkincisi eğer terkip içinde gelmişse aynı kökten müstakil bir isim olmaması şartı. Anlatabildim mi, neden Allâm ve Âlim ismi müstakil olarak listemizde gelmiyor. Çünkü Allâm ve Âlim isimleri müstakil olarak Kur’an da gelmiyor. Hep terkip içinde geliyor. Allâmul ğuyub, ‘Âlimulğaybi veşşehâde, hiç müstakil gelmiyor.

Peki şöyle bir soru sorulabilir Mâlik, Ğalib, Refi’, Fâtır, Bediî, Hâlık, Câmi, Nûr, Şedîd ki 9 isim olacak bunlar da müstakil gelmediği halde esma listemizde var nasıl olacak? Ama bu köklerden müstakil bir isim yok Kur’an da. Yani Mâlikel mülk, ğalibün alâ emrihi, Refiy’ud derecat, Fatıris Semavati vel Ard, Bediy’üs Semâvât, falikulhabb, Camî’, Nûrus semavat yine Şedidü-l ikâb … Bunlar da karib olarak geliyor. Fakat bunlardan gelen müstakil isim yok. Müstakil isim yoksa o isim olarak listeye giriyor, o kökten müstakil isim varsa Fâlık olarak gelenler müstakil isim olarak listeye girmiyor. Bilmem anlatabildim mi?

(Bu kısmı Videodan anlayamadım kitaptan alıyorum:

Sual; Mâlik, Ğalib, Refî’, Fâtır, Bedî’, Fâlık, Camî, Nûr, Şedîd gibi dokuz isim de isim terkibi halinde geldiği halde esma listesinde neden müstakil isim olarak yer bulmuştur?

Cevap; Zira bu isimlerin ait olduğu köklerden müstakil bir isim Kur’an da yer almamaktadır. Bu yüzden terkip içinde geldikleri halde esma listesinde yer almamaktadır Fakat Âlim isimi öyle değildir.) 1.12 30

Üçüncüsü ise ‘Alîm zaten Âlimdir, ‘Alîm zaten Allâmdır. Onun için işte bu sebeple Âlim ve Allâm isimleri esma- i hüsna listemizde müstakil olarak yer almıyor, çünkü Kur’an da yer almıyor. Aynı kökten gelen ‘Alîm ismine mülhak olarak, içinde olarak yer alıyorlar.

Hakîm ismi ile birlikte geliyor ‘Alîm ismi 36 yerde, çok yoğun geliyor. Bu iki isim birlikte neden geliyor? ‘Alîmun Hakîm. Ama hep böyle gelmiyor Hâkîmun ‘Alîm de var, hem öyle geliyor hem diğer şekilde. Bu Allah’ın bilgisini fiilinde kullandığını ifade eder Allah bilgisini fiilinde kullanır. Yani Allah’ın bilgisi bir tarafta eylemi de bir tarafta kalmaz. Allah bildiği ile amel eder ‘Alîmun Hakîm bu demektir. Yani bu iki ismin bir arada gelmesi Allah bildiği ile amel eden manasınadır.

‘Alîm ismi önde gelirse vurgu değişiyor, sonra gelirse vurgu değişiyor. Allah bu konuda ki hükmünü ilmi üzerine bine etmiştir demektir. O konuya bakmak lazım. Yani ‘Alîmun Hakîm ile bitiyorsa bir ayet o ayette ve pasajda geçen konuya bakın, o konuda hüküm şudur; Allah bu konuda ki hükmünü ilmi üzerine bina etmiştir, bu demektir. Zira O’nun hükmünün temelinde sonsuz ilmi vardır demektir.

İki ismin birlikte geldiği ilk yer. Öbür türlü gelmişse yani HaK3im ismi önde gelirse Allah’ın hükmü, her hükmün üzerindedir demektir. Her bilginin de üzerinde demektir.

İki ismin birlikte geldiği ilk yer ‘Alîm isminin Kur’an da kullanıldığı ilk yer İnsan/30 ayettir. Ayete bakın.

Ve ma teşâûne illâ en yeşâAllâh* innAllâhe kâne Aliymen Hakiyma. (İnsan/30) Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Çok önemli, çünkü Allah, zira Allah ‘Alîm dir her şeyi bilir, Hakîm dir her hükmünde tam isabet kaydeder. Bu ayet iradenin hakkını vermemek için bahane arayanların en çok kullandığı, istismar ettiği ayettir. Şimdi bu ayeti anlayalım, Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz ayeti ne demek, İlahi formu şu Allah dilemezse siz asla dileyemezsiniz.

Sual; insan kendi sınırları içinde dileyebiliyor mu? İnsan iradesinin alanına giren hususlarda dileyebilen bir varlık mıdır değil midir, dileyebilen bir varlıktır kendi irade alanına giren hususlarda

Cevap;. Elbette diliyor zira Allah irade vermiş.

Sual; Allah irade verdiğine göre Allah insanın dilemesini istemiş midir, istememiş midir?

Cevap, elbette istemiştir eğer aksini isteseydi irade vermezdi. İrade verip te iradeni kullanma demesi O’nun şanına yakışmaz. Eğer istemeseydi irade de vermezdi. Nitekim göklere ve yere vermemiş.

Sual; Peki bu durumda Allah dilemese siz asla dileyemezsiniz demek ne demek?

Cevap; Allah dilememizi diledi. İrade verdi, siz de bu dileği sayesinde diliyorsunuz. Yani iradenizi kullanmanız Allah’ın dileğidir der. Eğer iradenizi kullanmazsanız Allah’ın dileğini yerine getirmemiş olursunuz. Allah’ın kaderine karşı gelmiş olursunuz demektir. Allah’ın insan için kaderi iradedir demek, onun iradesine karşı gelmek istemiyorsanız irade edin demek.

Sual; o zaman irade ile kaderi nasıl bağdaştırabiliriz?

Cevap; Çok açık, Allah iradenizin sınırına giren alanlarda sizin iradenizi kaderiniz kılmıştır. Kaderinizi de iradeniz kılmıştır. Eğer iradenizi kullanmazsanız onun bahanesini bulamazsınız. O zaman şu ayetleri anlarsınız.

ve yec’alürricse alelleziyne lâ ya’kılun. (Yûnus/100) Allah aklını kullanmayanların üstüne pisliği boca eder.

İnne şerred devabbi ‘indAllâhis summül bükmülleziyne lâ ya’kılun. (Enfal/22) Yaratıklar, varlıklar içinde en şerli varlık aklını kullanmayanlardır.

min ındi enfüsiküm. (A. İmran/165) O zaman bu başımıza nereden geldi diyen Uhud gazilerine Allah’ın kendi yüzünüzden geldi cevabını anlarsınız.

feBima kesebet eydiyküm. (Şûrâ/30) sizin ellerinizle kazandıklarınız yüzünden Allah size azab etti, o zaman anlarsınız bu ayetleri, yoksa anlayamazsınız. Anlamamaktan öte Allah’a iftira edersiniz, kendinize de zulmedersiniz, iradenize de zulmedersiniz.

Semî’ ismi ile birlikte gelir ‘Alîm ismi. Çok yoruluyorum farkındasınız değil mi? Fakat ben zaten çok yoruldum. Aslında bu kadar yorulmamı sizi yormak için yapıyorum, biraz da siz yorulun istiyorum. Siz yorulun ki ben dinleneyim. Anlamak yorar, anlamak acıdır, acıyacağız.

Semî’ ismi ile birlikte gelir ‘Alîm ismi 31. Yerde hem de. Hepsinde de Semî’ ismi ‘Alîm isminden önce gelir. Bu sıralama bu iki ismin geldiği bağlamların hemen tamamında insanın kendi iradesi ile yapmış olduğu tercihlerin sonucu olan söz ve davranışlarına atıf gibidir. İşte dikkat çekici bir örnek; Örneğimiz Hanne ‘den, A. İmran suresinden.

İz kaletimraetü ımrane Rabbi inniy nezertü leKE ma fiy batniy muharreren fetekabbel minniy. (A. İmran/35) Hani İmran’ın kadını Hanne rabbi kendisine ömrünün sonunda bir çocuk verince çocuğuna karşılık rabbine bir şükür sunmak istedi, hiçbir şeyi yoktu Kocasını da kaybetmişti daha doğmamış yavrusu yetim kalmıştı. Ve rabbine ne vereceğini düşündü teşekkür olarak bir şey bulamadı, hemen karnında ki ömrünün sonunda Allah’ın kendisine ihsan ettiği yavru geldi ellerini açtı ve “Ya rabbi dedi, şu daha doğurmadığım olan yavrumu sana adıyorum benden kabul et.” Ama orada bir kelime geçiyor, Kur’an da tek yerde gelir o da burada muharreren özgür olarak. Niye? yani kendi iradenle. Topluma takılmadım, mevcut din anlayışına takılmadım, çünkü mevcut din anlayışında kadının mabette yeri yok, hiçbir kadın haham olamaz, hiçbir kadın ibadet yönetemez. İslam da bir kadın kadınlara imam olur ama Yahudilikte olamaz. Dolayısıyla Allah resulünün yaşarken verdiği izinde olduğu gibi, Medine’de olduğu gibi. Ha Medine de vardı ama bizim Medinelerimizde yok hocam diyorsanız o sizin Medine’niz, o Medine’nin problemi değil, o sizin probleminiz gidin çözün probleminiz.

Dolayısıyla benden kabul et Allah’ım dedi, karnında ki doğmamış yavrusunu geleneğin her türlü baskından özgür olarak Allah’a adadı.

Şimdi böyle bir ayet neden bu iki isimle biter? fetekabbel minniy inneKE entes Semiy’ul ‘Aliym; sen her şeyi işitirsin, sen her şeyi bilirsin. Allah Semî’ dir, Hanne’nin dudaklarından döküleni de, gönlünden kopanı da işitmiştir. Peki, ilahi işitmeden sonra gelen ilahi bilgi ‘Alîm neye delâlet eder? Hanne’nin adama tercihiyle başlattığı sürecin sonucunu Allah’ın bildiğine delâlet eder. Burada ki ‘Alîm ismi öncesine tekabül etmez, burada ki ‘Alîm isminde ki bilginin yeri sonrayadır çünkü Semî’ den sonra gelmiştir. ‘Alîm başta gelseydi önceyi de kapsardı, ama Âlîm ikinci olarak geldiğine göre işittiğinden sonrasına delâlet eder ilmin yönü, Allah’ın bilgisinin yönü. Anlatabiliyor muyum?

Çok önemli bir şey bakınız, Kur’an da her ‘Alîm i gördük mü ta Allah’ın bilgisinin ezeline mi gidiyoruz, Yanlış peki ne diyor O bebek erkek değil kız olacaktı Hanne bunu bilmiyordu ama Allah bunu biliyordu Adını Meryem koyacaktı, Hanne bunu bilmiyor ama Allah biliyordu, erkek perest Roma kültürüne bir tokat olacaktı. Hanne bunu bilmiyor ama Allah biliyor. Arkasından o bebeğin İsa’sı olacaktı O bebek yeryüzünde mucize bir doğum gerçekleşecekti, bu İsa Romaya tokat atacaktı ve yer yüzünün egemenlerine sopa çekecekti tabir caizse, Hanne bunu bilmiyor ama Allah biliyor. Hanne’nin dudaklarından dökülen bir cümle ile hangi süreci başlattığını Allah biliyor ama süreci başlatan Hanne, Hanne’nin iradesi sen irade ettin gerisini ben biliyorum, işte bu, bilmem anlaşılıyor mu? Eyvallah..!

Semî’ den sonra gelen ‘Alîm o olayın gelecekte doğuracağı sonuçları Allah’ın bilmesine delâlet eder. Bakın burada da öyle Hüz min emvalihim sadakaten tütahhiruhüm ve tüzekkiyhim Biha ve salli aleyhim* inne salâteke sekenün lehüm* vAllâhu Semiy’un ‘Aliym. (Tevbe/103) Bu da aynı iki isimle geliyor Semî’ her şeyi işitir, ‘Alîm her şeyi bilir. Onların mallarından sadaka al, onunla onları temizlersin ve tezkiye edersin, arındırırsın ve onlara salât et

ve salli aleyhim,..! Salâvat oku, ya? salât et, evet salât et. Yani sadece peygamberimize salât değil peygamberimizin de insanlara salât etmesi emrediliyor ve salli aleyhim, insanlara salât et. Çünkü inne salâteke sekenün lehüm senin salâtın onlar için bir sükûnet, bir sekinet olur, manevi ve maddi desteği. vAllâhu Semiy’un ‘Aliym. Allah her şeyi işitir her şeyi bilir, yani sen süreci böyle başlat ya Muhammed, Allah senin başlattığın bu sürecin arkasından neler geleceğini biliyor, ama süreci iradenle başlat. Dolayısıyla Hüz min emvalihim sadaka, onların mallarından sadaka al, sadaka alarak başlayacak sürecin sonu çok güzel gelecek, yani zekât al.

‘Alîm ismi 7 yerde Vasî’ ismi ile birlikte geliyor, hepsi de Medeni. Sizce tesadüf mü? Değil. Medine de gelecek tabii ki Vâsî’ ismi ile çünkü Vâsi’un ‘Alîm. Çünkü Medine mü’minleri Allah’ın Vâsi’ isminin bir tecellisidir. Mekke de daralmışlardı Medine’de genişlediler. Vâsi’ sonsuzca geniş ve genişletendir. Allah’ı sınırlı sanma ey insanoğlu daralırsan genişleten bir rabbin var. Onun içinde sınırlı insana sığınma, sınırsız Allah’a sığın Vâsi’ isminin manası budur. Allah için verdiğini azalır sanma ey insanoğlu sınırsız için verenin ki sınırsızca verilir, verdikçe çoğalır. Vâsi’ olan, bir de her şeyi bilen ‘Alîm ise o zaman endişen hepten yersiz. Peki, niye vermekle alaka kurdum? İşte bu makamda geçen ilahi ilmin yönünün geleceğe ilişkin olduğunu gösterdiğine bir delil ayet. Muhatapların bilmeyip Allah’ın bildiği gelecekte ki güzel gelişmelere bir göndermedir.

Meselülleziyne yunfikune emvalehüm fiy sebiylillâhi kemeseli habbetin enbetet seb’a senabile fiy külli sünbületin mietü habbetin, vAllahu yudaıfu limen yeşa’* vAllahu Vasi’un ‘Aliym; (Bakara/261) Allah yolunda infak edenlerin durumu şu başağa benzer, her başakta 100 dane olan 7 başak gibi. Yani 1 e 700 veren bir başak.

Bu ayet nasıl bitiyor? vAllahu Vasi’un ‘Aliym işte Vâsi’ ile ‘Alîm ilminin şeyi bu. Yani eğer Allah için verirsen azalmaz, çünkü sınırsız için veriyorsun. Sınırsız için verdin mi ne olur? Sınırsızdan çok alırsın. ‘Alîm geliyor bu verişle başlattığın sürecin arkasından ne geleceğini sen bilmezsin Allah bilir. Öyle bir tohumdur ki infak 1 e 700 verir. Fakat insan bu verimi almak için ilk haraketli kendisi yapacak, o tohumu gönül tarlasına ekecek, onu sonsuzca bereketlendirmek Allah’a ait. Evet, ‘Alîm bu işte.

Ayetin sonunda ki ‘Alîm o infakın dünya ve ahirette ki getirilerini kulun asla bilemeyeceğini söylüyor. Böyle bir infakın ne muhteşem sonuçlar doğuracağını ancak ‘Alîm olan Allah bilir. Bundan bahseden bir ayet te bu iki isimle biter, bakınız;

Eşşeytanü ye’ıdükümül fakre ve ye’muruküm Bil fahşa’* vAllahu yeıduküm mağfiraten minhu ve fadlen, vAllahu Vasi’un ‘Aliym. (Bakara/268) Şeytan diyor size neyi vaad eder, neyi nasihat eder? fakri, fakirliği. Yani verince fakir kalırsınız diye öğüt verir, kulağınıza fısıldar. Aman verme, verirsen yoksul olursun. Allah’ta diyor ver diye nasihat eder, verirsen varlığın artar.

Şimdi şeytanı mı duyacaksın Allah’ı mı. Ayet nasıl bitiyor? vAllahu Vasi’un ‘Aliym Allah Vâsi’dir, ‘Alîmdir. Niye? Vâsi’dir, şimdi ver diyen Allah, verme diyen şeytan. Şeytan vâsi’ midir, Allah Vâsi’ midir. Eğer şeytanın dediğini tutarsan Allah’ın Vâsi’ olduğuna iman etmiyorsun. Dolayısıyla eğer vermiyorsan Allah’ın Vâsi’ olduğuna iman etmiyor, veriyorsan iman ediyorsun demektir. Düşün, sınırsız olana veriyorsun.

Sınırsız olan sınırsız cömertliğini sana açtı mı ne olur? Peki, niye ‘Alîm gelmiş? Senin verişinle başlatacağı sürecin nasıl geleceğini hiç kimse akıl edemez. Küçücük bir ölçek bir sadaka verirsin, o sadaka onun yüreğine bir iman tohumu olarak ekilir, bakmışsın ki o tohumun ekildiği yürek öyle bir etrafa sirayet ediyor, öyle bir iman hamlesine girişmiş ki senin küçücük bir ikramın ile hidayetine vesile olduğun o insan belki torunu İmam-ı Azam olan dede Zûta (İmam-ı Azamın dedesi) olacaktır ne biliyorsun? Öyle değil mi. Küçük bir tohum ektin ama ‘Alîm olan Allah yani o Zûta ya yapılan ikramın Zûta’nın imanına vesile olup ta torununun İmam-ı Azam olacağını biliyordu. Ama bunu başlatması için senin o ikramı yapman lazımdır. Bilmiyorum anlaşılıyor mu? Eyvallah..!

Birlikte geldiği diğer isimler Azîz ismi ile birlikte gelir 6 yerde. Tabiat yasalarıyla alakalıdır ilk geldiği yerde çok ilginç; VeşŞemsü tecriy limüstekarrin leha* zâlike takdiyrul ‘Aziyzil ‘Aliym. (Yasin/38) Azîz ve ‘Alîm olanın takdiridir, güneş kendisi için takdir edilen yörüngesinde döner durur. Eyvallah..!

Bakınız Allah’ın yasasına atıf yapıyor. ‘Alîm ile bitti ayet ama öncesinde Allah’ın yasası var. Buyurun. Güneşin bu yörünge de çizilmesinin hikmetlerini asla insan bilemez. Kâinat içinde, kozmos içinde güneşin yörüngesi neden bu yörüngedir? Bir şey söyleyecek olan var mı? Kim ne söyleyebilecek. Kâinatın yörüngelerinin özelliğini henüz astronominin hiç konuşmadığı bir alandır. Bunu öğrenmesi için kâinatın tamamını kuşatıcı bir tez ortaya koyması lazım. Bu yörüngededir de bizim güneşimiz neden şu yörünge de değildir, bizim güneşimiz neden bu ebattadır da şu ebatta değildir, bu yörüngeyi neden şu kadar da tamamlıyor da bu kadar da tamamlamıyor, neden bizim güneşimizin ikizi yok her güneşin ikizi varken kâinatta, İkizsiz hiçbir yıldız yok ta bir tek bizim yıldızımız tektir. Acaba bizim güneşimiz ölmüş bir kızıl cüce ile birleşmiş te birleştikten sonra yeniden doğmuş bir yıldız mıdır acaba, acaba, acaba..!

Bunları kim bilir? ‘Alîm bilir. Bu yörüngenin kâinat içinde ki koordinatları neden burada onu bilir. Yoksa güneşimiz işte şu muydu, şu muydu bunu ‘Alîm olan Allah bilir.

Habîr le birlikte gelir 4 yerde manayı te’yid ve takviye içindir hepsi de. Yine Kad’îr ile birlikte gelir 4 yerde bunların hepsi de Mekki surelerde yer alır. Her halde yani..! ‘Alîymun Kadîr. Mü’minleri teselli etmeyi amaçlar. Allah Müminleri Mekke den kurtaracaktır, buna kudreti vardır demektir, buna gücü yeter demektir.

Halîm ismi ile birlikte gelir 3 yerde, hepsi de Medenî dir. İlginç değil mi? İlginç değil bence tam da münasip Halîm; cezalandırmada acele etmeyen, zira Medine de emir ve yasaklar çoğaldı arka arkasına geliyor uygulamakta zorlanıyorlar Halîm ismi ile birlikte geliyor. Onun için Allah ismi ile birlikte iki muhtemel vurgusu vardır ‘Alîm ismi ile birlikte Halîm isminin. Allah her şeyi bilen bir âlimdir, siz kul olduğunuzda çok iyi biliyor, üstesinden gelemediğiniz, güç yetiremediğiniz için sizi hoş görür. Evet, Hac/52. Ayeti buna misal, Ahzab/51. Ayeti buna misal.

İkincisi Allah her şeyi bilen bir ‘Alîm dir, fakat endişe etmenize mahal yok, zira Allah yaptığınız yanlış hata ve kusurları arkasında kasıt olmadığını da bilen bir Halîm dir. Nisa/12 de buna delâlet eder o böyle bitiyor çünkü.

Şâkir ismi ile birlikte geliyor, sadece iki yerde geliyor, ikisi de Medenî, her halde yani, şükre karşılık veren demektir, şükre sonsuz karşılık veren. Şâkir şükre çok mukabele eden. Nafileler farzların şükrüdür. Bakın hangi ayette geliyor.

İnnesSafâ velMervete min şeâirillah* femen haccel Beyte evı’temera felâ cünâha aleyhi en yettavvefe Bihima* ve men tetavve’a hayren feinnAllahe Şakirün Aliym. (Bakara/158)

Safâ ve Merve arasında saay etmek Allah’ın şiarlarındandır. min şeâirillah kim hacceder ya da umreye gelirse felâ cünâha aleyhi en yettavvefe Bihima onları tavaf etmesinde arasında gidip gelmesinde bir günah bir vebal yoktur.

Niye böyle dedi bir vebal yoktur? Çünkü bir ucunda isaf bir ucunda naile putları vardı, müşrikler burada saay’i bu iki  putun arasında bereket kazanmak için ederlerdi. Müslümanlar da saay edelim mi etmeyelim mi diye tereddüt ediyorlardı. Yani burada böyle 2 put vardı, acaba bizimkinde de şirk kokusu siner mi diye felâ cünâha aleyhi en yettavvefe Bihima geldi. Fakat burada Şâkir ve ‘Alîm olarak gelmesi Allah sizin şükrünüze ziyadesiyle mukabele eder, fazlasıyla mukabele eder. İşte bu noktada rabbimiz eğer bu konuda kusurunuz olursa Allah bu konuda da müsamahalı davranır manası var.

Bir de şuna bakın bu iki isim bazen de Allah’ın eşsiz ve rahmet ve şefkatini ifade sadedinde gelir Ma yef’alullahu Bi azâbiküm in şekertüm ve amentüm* ve kânAllahu Şakiyren Aliyma. (Nisa/147) eğer şükreder ve iman ederseniz Allah size azab edip te ne yapsın. Allah’ın eşsiz ve benzersiz şefkat ve merhametine bakın ey acz tarikının mensubu. Bakın, şu ayetin önünde dur içinden akan ilahi merhamet ırmağında yıkan. Eğer şükrederseniz Allah size azab edip te ne yapsın. Ama ayet Şâkiyren ‘Alîyma ile bitiyor, iki isimle bitiyor, çünkü eğer şükrederseniz şükrünüze çok çok karşılık veririm.

Nafile namazlar farz namazların şükrüdür. Biz nafileleri niye kılarız? Allah bana madem farzı emretti, emrettiği şey benim içindir, çünkü Allah kendisi kâr etmiyor buradan, ben kâr ediyorum, benim için iyi olan madem, benim için olanı emretmese de yaparım. O zaman bana farz kıldığı namaz ikramına bir şükredeyim, o da yine namazın cinsinden olsun. İşte nafile budur. Sünnet diye kıldığımız nafile namazların hepsi budur.

Allah ‘Alîm dir, bu isme iman Allah’a imanın bir parçasıdır. (Hocam saat maat geçti gitti..! Bu ismi bitireceğim ikinci derse kalmayacak yani kusura bakmayın beş dakikanızı daha istiyorum.) Allah’tan başka hiçbir varlığın asla her şeyi, bilemeyeceğine imandır. Falanca insan, falanca şey adamın içinden geçenleri biliyormuş. Ya..! Biz Allahı ‘Alîm zannediyorduk bir ‘Alîm de orada mı varmış, haydi gidelim..! ‘Alîm ismi nedir? Bir şerik bulduk haşa, haydi gidelim kapısına. Öylemiymiş? Adamın içinden geçen her şeyi biliyormuş ha? Allah’ın ‘Alîm ismine iman etmemişsin sen hemşerim. Allah’ın ‘Alîm ismi ile bir problemin var senin, git imanını tazele, Allah’ın ‘Alîm ismine bir iman et. Herkesin içinden geçeni bilen tek zat Allah’tır. Onun için Allah resulü hel şakakte kalbeh, kalbini yarıp ta baktın mı? Onun için Allah resulü. Allah’ın resulü İsa sen benim içimdekini bilirsin fakat ben senin içindekini bilmem diyordu. Peygamberler böyle derken peygamber olmayanların iddiasına, veya onların arkasından gelenlerin iddiasına ne demeli? Allah’tan korkmak lazım.

‘Alîm ismine iman Allah’tan hiçbir şeyin gizlenemeyeceğine imandır. ‘Alîm sıfatıyla muttasıf olan bir zat için gayb söz konusu değildir. Biz gayba iman ederiz ama Allah için gayb yoktur. Cahile göre Âlimin söz önceliği nasıl hakkıysa, Allah’ın da söz önceliği hakkıdır, onun için çünkü Allah ‘Alîmdir, her şeyi bilen, bizim için emrettiği ve nehyettiği her şey sonsuz bilgisine dayalıdır. Onun içinde güzeldir, iyidir

Ey talip şu ayeti dinle; Allah öyle bir ‘Alîm dir ki ve ya’lemü ma fiyl berri vel bahr* ve ma teskutu min verakatin illâ ya’lemüha ve la habbetin fiy zulümatil Ardı ve la ratbin ve la yabisin illâ fiy Kitabin mubiyn. (En’am/59) Hiçbir yaprak yoktur ki düşen onu Allah bilmemiş olsun Yerin karanlıklarında bir tohum yoktur ki Allah onu bilmemiş olsun. Ey talip eğer bu tek ayet üzerinde teemmül edersen o kadar çok şey söylüyor ki..! Bir yaprak düşmesin ki Allah onu bilmemiş olsun..!

Ben bu ayetin künhüne vakıf olduktan sonra artık her yaprak gördüğümde Allah’ı hatırladım, dedim Allah bunu da biliyor, bu yaprağın ne zaman düştüğünü biliyor, dalından ne zaman koptuğunu biliyor, hangi rüzgârın bu yaprağı savurduğunu biliyor, o rüzgârın hangi memleketleri geçip geldiğini biliyor. O rüzgârın hangi bulutu sürüklediğini biliyor. Bu yaprağın koptuğu dalı bildiği gibi bu yaprağın koptuğu dalın büyüdüğü ağacı da biliyor. O ağacı hangi suyun büyüttüğünü de biliyor, o suyu hangi bulutun getirdiğini de biliyor, o bulutu hangi denizden yükselen buharların beslediğini biliyor. Bu ağacı bildiği gibi bu ağacın tohumunun nereden uçup geldiğini de biliyor. O tohumun annesini, anne annesini babaannesini dedesini, onun da annesini biliyor, onun da soyunu biliyor. Aman Allah’ım..! bir yapraktan neler çıkarmış? Eyvallah..!

Allah ’Alîm miş, eşyanın yasaları ilâhi ilmin bir parçasıdır, bu mevzuyu işledim sayalım geçelim inşaAllah.

‘Alîm olan Allah’ın insana öğretmesi. ‘Alîm olan Allah’ın insanlığın sembol atası Adem’e isimleri öğretmesi, Ta’limu-l esma. İşte ‘Alîm olan Allah’ın öğretmesi. Ne demek? Ve alleme AdemelEsmâe küllehâ.. (Bakara/31) Adem’e Allah isimlerin tamamını öğretti.

Buradan yola çıkarak şu tespitleri yapabiliriz.

1 – Melekler kendiliklerinden bir bilgiye sahip değillerdir.

2 – Meleklere bilgiyi Allah öğretmiştir.

3 – Melekler bilgiyi sadece iletebilmektedirler, üretememektedirler.

İşte bu tespitlere Âdem’den de şunu ekleyebiliriz;

Adem’e öğretilen isimler Allah’ın isimleridir.

Âdem’e öğretilen isimler eşyanın isimleridir,

Âdem’e öğretilen isimler tüm dünyada konuşulan dillerdir İhtimaller bunlar.

Âdem’e öğretilen isimler Âdem’e isim verme yeteneğinin verilmesidir. En doğrusu bu sonuncusu gibi gözüküyor, çünkü Rahman suresinin girişi bunu gösteriyor. Er Rahmân, Allemel Kur’ân, Halekal İnsân, Allemehül beyân. (Rahman/1-2-3-4) Er Rahmân sonsuz rahmet sahibi kimdir biliyor musunuz? İnsana öğretendir, insanı yaratandır, Kur’an ı öğretendir. Dolayısıyla öğreten Rahmân olandır, yani Rahmân vahiyle öğretti vahyi de rahmeti sayesinde indirdi.

Tâlim bir süreç içinde aşama aşama öğrenmeyi ifade eder. Hıristiyanlıkta bilgi yasak ağaçtır, Adem bilgiyi Allah’ın yasakladığı ağacı yediği için aldı, dolayısıyla tanrıdan çaldı. İslâm da ise bilgi Allah’ın Âdem’e melekleri secde ettirdiği üstünlüktür. Tâ’limü-l Esma işte bu kadar fark vardır Onun için Hıristiyanlıkta eski Yunan’dan geçme promete efsanesidir. Promete güya ateşi tanrılardan çalmış, Âdem de bilgiyi tanrıdan çalmış. Dolayısıyla insanoğlu eğer bilmek istiyorsa tanrı ile savaşacak ve çalacak, Tanrı insanın bilmesini yasaklamış. Oysa İslâm da Allah insana bilmeyi emretmiş, öğretmiş. Rabbimiz insana öğretmiş, fark bu. Onun içinde işte bu iki farktan dolayı Batı da akla yaklaşıldıkça imandan uzaklaşılır, imana yaklaştıkça akıldan uzaklaşılır. Kilis eile aklın arası bu kadar açıktır bunun için. Bizde ise Akla yaklaştıkça imana yaklaşırsın, imandan uzaklaşınca da akıldan uzaklaşırsın. Çünkü Aklı olmayanın dini yoktur. (Hadis) Dolayısıyla fark bu.

Bu ucu yenik elma var ya hani Apple firmasının da sembolüdür, elmadır ismi firmanın O elmadan bir ısırık alınmış elmadan, o ısırık Âdem’in dişlediğidir, o Âdem ısırığıdır, onu sembolize eder, yani o bilgiyi sembolize ettiği için Âdem bir tane diş almıştır ısırmıştır ve Âdem Tanrının elmasından çalmıştır. Haşa. Bizde ise bilgi Allah’ın insana lütfudur, ikramıdır.

Âlimler; Allah’ın ‘Alîm isminin tecellisine mazhar olanlardır ve kâinat kitabı, hadisat kitabı, mestur kitabı ve Mestûur kitabı, satırlardaki kitap, sadırlardaki kitap, kâinat kitabı, olaylar, hadisat kitabı, 4 kitap, bu 4 kitabı okumak lazım. Bu 4 kitabı okumanın formüllerini ise Kur’an verir. Kur’an diğer kitapları okumanın formülünü verir. Onun içinde Âlim bilgiyi Allah’tan koparmayan insana denir. Âlim Allah’ın bildiğini, bilen ve bu bilgiyi hiç aklından çıkarmayandır.

Hz. İbrahim ateşe atılırken Cebrail ona sorar; Benden bir isteğin var mı? Yok der. Peki Allah’tan bir isteğin var mı, yani Rabbine bir haberin var mı. Hasbi an suali el muhibi hâli Onun benim halimi bilmesi isteğim olarak yeter hasbünAllahu ve nı’mel vekiyl. (A. İmran/173) budur işte.  Yani onun halini bilmesi talebim olarak, isteğim olarak yeter. Bunu diyebilmek Allah’ın ‘Alîm ismine iman etmektir.

Âlim kimdir diye soruyorlar Hz. Ali’ye; Kur’an ın önüne hiçbir kitabı geçirmeyendir diyor. Yine Hz. Ali’ye soruyorlar Âlim kimdir diye, Âlim haddini bilendir diyor. İbn. Mes’ud a soruyorlar Âlim kimdir diye, İbn Mes’ud cevap veriyor İlim çok hadis değildir, çok malûmat değildir, çok haşyettir diyor. Şâfî de şöyle tarif ediyor; Veli kimdir diyorlar Şâfi’ye, Âlimler dışında velî bilmiyorum diyor. Bununla dersimize son verelim ve duamızı yine yapıp amin deyip bitirelim.

Ya Allah, ya ‘Alîm, ey her şeyi mükemmel bilen, ey bilgisi eşsiz ve benzersiz olan, ey ilmi ve rahmetiyle her şeyi kuşatan, ey insanı yaratan Kur’an ı öğreten ‘Alîm isminden bizi hissedar eyle. Ya Allah ya ’Alîm sen varlığı var olmadan bilirsin, biz ancak senin var ettiğini biliriz. Senin ilmin zatındandır, bizim ilmimiz sendendir. Senin ilmin zamanlar ve mekânlar üstüdür, bizim ilmimiz zamana ve mekâna maruzdur. Akleden kalbimizi cehle değil ilme medar eyle. Ya Allah ya ‘Alîm bizi ilmi ile âmil, irfanıyla kâmil eyle, bizi Kur’an ı hamil kullarından eyle Rabb adına okut hakikatin sesini duyur, ilimle fehimle, hikmetle, irfanla doyur. Bizi o sonsuz ilminden nasiptar eyle. Amin, ya mu’iyn velhamdülillâhi rabbil âlemin. Allah kabul etsin.

[[Ve ahıru da’vahüm enil Hamdu Lillâhi Rabbil alemiyn.

Dualarının sonu da “Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun.” diye şükretmek olacaktır. (Yunus/10)]]

 

 

 
Yorum yapın

Yazan: 07 Eylül 2017 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: