RSS

ESMA DERSLERİ – 24 – EL VEHHÂB (A)

         Bismillahirrahmanirrahim

         Ve kul Rabbi edhılniy müdhale sıdkın ve ahricniy muhrace sıdkın vec’al liy min ledünke sultanen nasıyra. İsra/80)

         De ki; “Rabbim, girdiğim yere sıdk halinde girdir ve çıktığım yerden sıdk ile çıkart. Ledünnünden zafere erdirici bir kudret oluştur bende.

         “Yâ mukallibel kulûb sebbit kalbiy alâ diynike.”

         Ey kalpleri dilediği tarafa döndüren, kalbimi dinin üzere sâbitle!

          “Rabbiy zidniy ilmen ve fehmen ve iymanen ve yakıynen sadıka.”

         Rabbim ilmimi, anlayışımı, imanımı ve sıdk üzere yakînimi çoğalt.

         **************************************************************************

         EL’ VEHHAB; Hibe, karşılığı olmayan ivezsiz ve garazsız bir bağıştır. Bu sıfatla bağışı çoğaltan kişiye cömert ve Vehhâb (ziyadesiyle veren ve bağışta bulunan) denir.

         Gerçek Cömertlik, karşılığında hiç bir şey beklemeden vermek ve bağışlamak ancak Allah’tan beklenir. Bu, ancak Allah’a mahsustur. Çünkü O, her muhtaca verdiği zaman karşılık beklemeden vermiş ve halen de vermektedir. Hem de peşin verir, vereceğini sonraya bırakmaz.

         Bir kimse, bir bağışta bulunduğunda, karşılığını hemen beklerse ve yahut zamanla insanlar tarafından övülmesini veya en azından kınanmaktan kurtulmasını isterse o insan bağışta bulunmuş bir insan değildir. Cömert olmak şerefini bile ihraz etmiş sayılmaz. Çünkü her verilen şeyin karşılığı mutlaka para veya mülk olamaz. Bazen de bunların cinsinden olmayan, elle tutulmayan manevî değerler de olabilir verdiği şeyin karşılığı.

         Her kim şeref kazanmak veya övülmek için bir bağışta bulunursa o sadece bu bağışı meydana getiren bir işçi olabilir. Çünkü gerçek bağışlayıcı o kimsedir ki, herkes ondan karşılıksız faydalar görür, yani herkese ivezsiz ve garazsız faydası dokunur.

         Hatta bazen öyleleri de olabilir ki, sırf hayrı (bak ne cimri adamdır, hiç hayır yapmıyor) demesinler için sırf korkusundan yapar, işte böyle bağışlarda bulunanlara da bağışta bulunan insan denemez. Çünkü bu da bağışını ötekiler gibi karşılık için yapmıştır.

         Kul’dan, hiç bir zaman gerçek mânâda cömertlik ve bağışlayıcılık beklenemez. Çünkü o, yapılacak bir işin, yapılmaması evlâ olunca o işi yapmaya katiyen yanaşmaz. Fakat bütün varlığını hatta en aziz varlığı olan ruhunu Allah yolunda, Cennetine tama etmeden veya azabından kurtulmak gibi bir gaye beklemeden feda ederse o kişi şüphe yok ki gerçekten Vehhâb (Bağışta bulunan) ve Cevad (son derece cömert olan) ismine lâyık olmuş olur.

         Böyle olmayıp da sırf Allah’ın cennetine kavuşmak veya azabından kurtulmak gayesiyle yaparsa veyahut insanlar tarafından övülmek, beğenilmek dolayısıyla nam ve şöhret kazanmak için bir bağışta bulunmuşsa, o kişi her ne kadar zahiren karşılıksız bir bağışta bulunmuş hissini vererek, insanlar tarafından Cevad (son derece cömert) kabul edilirse de aslında böyle değildir. Çünkü insanlar karşılığın yalnız madde olduğunu sanırlar oysa maddî olmayan, manevî olan karşılıklar da vardır.

         – Pekâlâ, sadece Allah rızası için bir manevi nasip bekleyerek bütün varını bağış olarak veren kişi nasıl Cevad (fazla cömert) olma vasfına mazhar olamaz diye bir sual varid olursa deriz ki:

         Bu tip kimselerin hazzı yalnız Allah’tır, rızasıdır, ona kavuşmaktır. İnsanoğlunun ihtiyarî olan fiilleri ile kazanabileceği en büyük mutluluktur bu! O öyle bir haz ve saadettir ki bütün mutluluklar onun yanında hiç kalır.

         Şu halde Arif-i Billâh o kişidir ki, Allah’a yalnız Allah için ibadet eder. Yoksa karşılığında herhangi bir saadet beklemek için değil sözünün manası nedir? Ayrıca Allah’a karşılıksız ibadet edenle, ondan bir şeyler bekleyen kişinin ibadeti arasında ne gibi farklar vardır dersen, cevabım şu olur:

         – Haz, insanlarca yapılan herhangi bir işin karşılığı demektir. Kul, ibadeti esnasında bu gibi niyet ve arzudan tamamen tecerrüt ettiğinde, Allah’tan başka gayesi ve maksadı kalmamış demektir. Ona, insanların haz kabul ettiği şeylerden tamamen tecerrüt etmiş derler.

         Meselâ bir köle, efendisine, efendisi olduğu için değil de, ondan bir ikram beklemek için hizmet eder. Efendi de kölesini, kölesi olduğu için değil de ondan hizmet ve hürmet beklemek için korur. Bir baba böyle mi ya? Bir baba, çocuğunu, çocuğu olduğu için korur, ondan menfaat beklemek için değil. Hatta oğlu ona gereken hürmeti göstermese bile yine onu düşünür, onun iyiliğine çalışır. (Adam sende!..) diyemez!

         Bir kimse, bir şeyi (o şeyin kendisi için değil de) başka şeye ulaşmak için talep ederse, sanki onu talep etmemiş demektir. Çünkü istemesinde o gaye değil, başka şeydir. Altın isteyen kimse gibi. Altın isteyen kişi, onu bizatihi istemez, bilakis onunla yiyecek ve giyecek almak için ister. Hatta yiyecek ve giyecek de bizatihi murat değildir; lezzet elde edip, elem ve kederi gidermek için arzulanmışlardır.

         Lezzet (zevk)  bizatihi murat edilmiştir. Ardında başka gaye yoktur! İnsanoğluna arız olacak elem ve kederin önlenmesi >de öyle. İşte altın, yiyecek elde etmek için bir vasıtadır. Yemek de şehvet ve lezzet elde etmek için bir köprü! Lezzet ise gayedir, vasıta değil.

         İşte çocuk da bir baba için vasıta değildir. Babanın onu arzulaması (sevmesi) onun selâmeti içindir. Çünkü çocuğun kendi, bizatihi pederin hazzıdır.

         Allah’a Cennet için ibadet eden de böyledir: Allah onu (Cenneti) kendisinin aranması ve istenmesi için bir vasıta kılmıştır; gaye değil. Vasıtayı şöyle anlayabiliriz: Şayet gayeye onsuz (vasıtasız) ulaşılacak olursa o aranmaz.

         Dünyevî istekler eğer altınsız elde edilse hiç şüphe yok ki, altın aranmaz. Kimse ona iltifat etmez. Şu halde gerçekte mahbûb olan ulaşılmak istenen gayedir, altın değil.

         Eğer Allah’a ibadet edilmeden cennet elde edilseydi, kimse Allah’a ibadet etmezdi. Şu halde Abid’in (İbadet eden kişinin) mahbûbu ve matlûbu cennetti, başkası değil. Lâkin Allah’tan gayri mahbûbu olmayan, bütün hazzı ve gayesi Allah’a kavuşmak olan kişi böyle değildir. Onun bütün gayesi ve arzusu Allah’a kavuşmak, Mele-i Ala da mukarreblerde beraber olmaktır. İşte bu niteliği taşıyan kişiye «O, sadece Allaha ibadet ediyor, yani Allah’a Allah için ibadet ediyor; başka bir gaye güderek değil..» derler. Bu demek değildir ki, onun hiç bir hazzı yoktur. Onun hazzı vardır ve o hazzı yalnız Allah’tır, O’ndan başkası değil.

         Allah’a kavuşmak, onu müşahede etmek, onu bilmek sevinç ve neşesine inanmayan, ona müştak olamaz.. Ona müştak olmayan hakkında, Allah’ın onun gayesi olduğu düşünülemez. Bu sebepledir ki, o kişi yaptığı ibadet babında, sadece maddiyatı düşünen kötü bir işçi gibi olur.

         Ne yazık ki insanların çoğu, bu zevki tatmamışlardır, bu zevki tanımamışlardır, Allah’ın cemaline bakmanın lezzetini anlayamamışlardır. Bu tip kimselerin, îmanı yalnız dilledir. İçlerine işlememiştir.. Çünkü içlerinden biran evvel Cennette Müminlerin emrine verilecek hurilere kavuşmak isterler.

         Bütün bu anlattıklarımızdan şu neticeyi elde ediyoruz: Hazlardan hali olmak muhaldir. Allah’a kavuşmak nazların en büyüğüdür. Eğer insanların kabul ettiği, yapılan herhangi bir işin karşılığı olan maddi veya. manevî menfaati bir haz olarak kabul ederseniz ben buna (Haz) demem.

         Kul hakkında elde edilmesi, ondan mahrum olmasından daha iyi ise tabii ki bu onlarca haz kabul edilebilir. (İ. GAZALİ-Esma-iş Hüsna şerhi/90-94)

         *******************************************************************

         EL VEHHÂB

         El Vehhâb, el Vâhib ismi failinin mübalağa kipidir Bunun anlamı herhangi bir bedel olmaksızın “veren” demektir. O, verdiğinin karşılığında, teşekkür veya karşılık beklemez.

         Hak, iyiye ve kötüye herhangi bir beklentisi olmaksızın, karşılıksız verendir. Hakkın keremi, kendisine isyan edilmesiyle eksilmez; günah nedeniyle ikramı kesintiye uğramaz.

         Binaenaleyh bu isimin eserleriyle tahakkuk eden kimse, Haktan başkasına ümit bağlamaz; bunun hükümleriyle bezenen kimse, sıkıntılarda sadece Hakka dua eder; tevekkül eden sadece Hakka tevekkül eder; muhtaç, ihtiyaçlarını sadece Hakka arz eder.

         Bilinmelidir ki:

         İkramlar, iki türlüdür: Birincisi, nimetlendirme tarzındaki ikramlardır. Bu nimetlendirmenin karşılığında nimeti veren zikredilmek veya şükür vb. gibi herhangi bir karşılık beklemez. Bu anlamda veren, el-Vâhib’tir.

         İkinci tür ise, kendisine şükür ve karşılık talebinin de bitiştiği ikrâmdır. Bu, talep edilen şeyin gerçekleşip gerçekleşmeyişine göre, artabilen ve eksilebilen ticaret ikrâmıdır.

         Bu mertebeden yardım isteyen kimse, kendisine karşılık olarak değil sadece nimetlendirme niyetiyle fayda verecek kimse uğruna malî hibeleriyle ve bedenî hareketleriyle bütün arazlarından soyutlanır. Bununla birlikte Hak, ona ikrâmda bulunursa, ecrini zayi etmez. Bu ikrâm, kula değil, Allah’a aittir.

         Aynı şey, ibâdet yapan için söz konusudur. Şayet bu insanın gayesi ve niyeti, ibâdetinin zuhuruyla ruhânî bir sûret meydana getirmek ise, bu mertebenin ehline katılmalıdır; söz konusu ruhânî sûret, Allah’ı tespih eder ve melekût fezâsını Allah’ı tespih edenlerin artmasıyla süsler.

         Şâyet insan, başka bir niyet taşımış olsa, bu mertebeden bir payı olamaz. Bu bağlamda, tahkik sâhibi, fiil ve amellerine kâmil-ruhânî sûretler verir, nitekim Hak da tahkik sâhibine sûret verir. (Sadreddin Konevi-Esma-i Hüsne şerhi/71-72)

         ***************************************************

         EL VEHHÂB (İbn. Arabi)

         Taalluk; Herhangi bir gerekçe, şart, kayıt ve aracı olmaksızın bir işi gerçekleştirmek amacıyla bu isme ihtiyaç duyarsın.

         Tahakkuk; Vehhab; maddi ve manevi hiçbir ihtiyaç duymaksızın, bir gerekçe kabul etmeksizin ve şart koşulmaksızın veren demektir. Bu nitelik hem yaratan hem de yaratılan hakkında söz konusudur.

         Tahalluk; Vehhab isminin makamı kul bağlamında düşünüldüğünde, o Vehhab olarak adlandırıldığı zaman Allah’ın rahmetine mazhar olur. Böylece Allah onu yardım vasıtası yapar. Cömertlerin cömerdi olan Azze ve Celle dilediklerine dilediği ihsan ve nimetini bu isimle ahlaklanan kişinin eliyle verir.

         ………………………………………………

         El Vehhab ilâhi ismi (VEHB, VERME MERTEMESİ)

         Bütün vergiler O’ndan bir ihsan,

         Gerçi yaratılmış bunu bilmez lakin

 

         Allah’tan öğrenen kişiye kapalı değil bu bilgi

         İlahi müşahede sahiplerine.

 

         Öyle değilse cehalet onun yaratılış özelliği,

         Müşahede edilen varlık böyle gelmiş. 

         Bu mertebenin sahibi Abdulvehhab diye isimlendirilir. Vehb nimetlendirmek amacıyla ihsan etmek ve vermek demektir. Verenin aklına teşekkür veya başka bir karşılık gelmez. Teşekkür talebinin bitiştiği verme vehb değil, karşılığında kazanç veya zararın arandığı ticaret sayılır.

         İlahi vergiler (vehb) türlere ayrılır. Bunlar –Allah izin- verirse bu bölümde sayılacaktır. Bu mertebeden kul bedeni ve mali bütün vergilerinde ki beşeri arzularından soyutlanır. “Bedeni” derken bedeninin yolculuk veya herhangi bir bedensel hareket türünde kullanılmış olduğu vergileri kastetmiyoruz. O vergi Allah’ın kullarından birisi için olabileceği gibi hayvan içinde olabilir. Vehbî vergide kişi ücret talep etmediği gibi şükür de talep etmez. Bu vermenin tek nedeni kendisinden dolayı hareket ettiği kişiye menfaat sağlamak veya ondan zararı uzaklaştırmak üzere nimet vermektir. Bu vermeye karşı kişiye ecir vermek ise Allah’a kalmış bir iştir, kendisine değil. İnsan sadece bu niteliğe sahip olman için verir. Ve bu ilahi isim onun üzerinde hüküm sahibi olsun ister.

         Yaratılmışların menfaatinin ve hazzının bulunmadığı ibadetleri yapmaya gelirsek, böyle ibadetlere namaz, oruç, hac vb. hatta bütün meşru ibadetler girer ve bunlarda ki davranışta söz konusu mertebeden ortaya çıkar. Kişi bu ibadetle yaratılmışın payının bulunmadığı bir fiili meydana getirebilir ve hareket veya el çekerek onu ortaya çıkarabilir.

         İkinci durum ise ibadetin –yapma ve fiil değil- terklerle ilgili olması durumunda geçerlidir. Böylece insan ibadetini yaratılışı bakımından son derece güzel ve tam bir surette izhar eder. Ardından o suret Allah’ın karşısında huzur sahibi olmaktan kaynaklanan bir ruh elde eder. Söz konusu ruh ibadette belirlenmiş salih niyete bağlıdır. Kişinin ibadetini farz veya nafile ibadet olarak yapması birdir. Kulun meydana getirdiği ve ibadet diye isimlendirilen bu suret, Allah’ı tesbih eder. O’nun emrinin gereğince kendisini zikreder. Kul dince belirlenmiş meşru amelin suretini izhar ederek amele verdiği nimeti artırır Amelin sureti de kendisine ve tesbih mertebesine verilen nimetin karşılığı olarak O’nun hamdini tesbih ederken kul ibadetlerinde O’nun hamdini tesbih eden ve daha önce varlıkları olmayan diller yaratır.

         Bir kadın şeyhimiz Abdulrezzak meclisine gelerek şöyle demiş; “Efendim Dün gece rüyamda arkadaşlarımdan birini gördüm Kıldığı namaz bir suret olarak meydana gelmişti, suret yükseliyordu Ben de arşa çıkıncaya kadar ona bakıyordum. Namazın sureti arşı tavaf ederden biri oldu.” Şeyh hayretle “Ruh ile birlikte namaz” demiş, sonra şöyle eklemiş. “Böyle bir namaz benim arkadaşlarım arasından sadece Abdülrezzak’a ait olabilir.” Bunu içinden söylemişti. Sonra kadına şöyle demiş; “Sen o adamı arkadaşlarının içinde tanıdın mı?” Kadın “evet falancadır” diyerek daha önce şeyhin aklına gelmiş olan Abdulrezzak’ı gösterince “Doğru söyledin.” Demiş. Haberi Allah’tan gelen bir müjde kabul etmiştir. Hikâyeyi bana Abdullah b. El-Ustad el Mebrurî Endülüs şehirlerinden Mebrur da anlatmıştı. Adam güvenilir ve doğru sözlü bir ravi idi. Hz. İsa topraktan bir kuş sureti yaratmış, ona üflemiş, o da Allah’ın izni ile kuş olarak uçmuştu. Suretin varlığı onun ellerinde gerçekleşmiş, sonra ona üflemiş suret Allah’ın izni ile kuş olmuştu. Başka bir ifade ile Allah bunu ona emretmiş ve bu konuda kendisine izin vermişti. Benzer şekilde, Allah mümine şeriatta emirler vermiş, onu yükümlü kıldığı ibadetlerin suretini meydana getirmede ona izin vermiştir.

         Hz. İsa kuşu yaratırken kendisini var olanların arasına katarak surete nimet vermek niyeti taşımış olabilir Aynı zamanda tesbih edenlerin sayısını arttırmakla, tesbih mertebesine de nimet verme niyeti olabilir. Böyle ise o da bu mertebenin ehlinden ve onlara katılanlardandır. Başka bir niyet taşımışsa niyetine göre değerlendirilir. Bu makam sahibiyle başkaları arasında sadece niyet farkı ile amellerin kendisinden suret şeklinde ortaya çıktığını görme farkı vardır. Çünkü kendisinde iş yükümlülerin ibadet suretlerini inşa etmesidir. Suret çirkin veya güzel de olsa bu durum kaçınılmazdır.

         İnsanlar niyet ve maksatlarında ayrılır ve sadece yükümlü vardır. Onların en kıymetlisi ibadetleriyle zikrettiğimizi amaçlayandır. Daha üstün bir nitelik ve ibadetler içerisinde, daha yüksek bir menzile sahip olduğu için ibadetini yerine getiren bir kul ise bu mertebenin mazharı değildir. Çünkü emir/iş ortaklık kabul etmez. Böyle birini ibadetlerin suretlerini inşa makamına yerleştiren niyet, onların sıfatları ve değerleridir.

         Böyle bir kul ecir ve sevap elde etmek üzere öyle bir makama yerleştirilmemiş kimseden ayrılır. Bu mertebenin sahibi sadece ibadetin zuhuruna nimet vermek amacı taşıyarak Allah’ı tesbih edenlerin sayısının artmasını diler. Burada övülmek veya meth edilmek veya karşılık almak niyeti yoktur. Onun yegane niyeti Hakkın alemi var ederken ki maksadıdır. Allah alemi sadece kendisine ibadet etmesi amacıyla yaratmış;

         “Cinleri ve insanları bana ibadet etsinler diye yarattım.“ (Zariyat/56)

         Demiştir. Başka bir ayette;

         Her şey O’nun hamdini tesbih eder.” (İsra/44) Buyurur.

         Bu mertebenin sahibi olan kul da ibadetlerinin suretlerini inşa ederken Hakkın alemde irade ettiği üzere O’na ibadet etmelerini amaçlar. Bu durum kulun kendilerini var etmek ve inşa etmekle suretlere nimet verme niyetini geçersiz kılmaz. Bununla birlikte kulun müşahedesi suretleri kul vasıtasıyla inşa edenin Allah olduğunu kendisine gösterirse –onları var eden kendisi değildir- böyle biri vehb mertebesinden değildir. Böyle bir davranış inşa edilen surete dönük ilahi verginin neticesidir.

         İfade ettiğimiz hususta maksadımız, menzil bakımından daha ulvi ve üstün olanı belirtmek değildir. Gayem makamları birbirinden ayırmak, onları yerine getirenlerde karışıklığın bulunmamasını sağlamaktır. Çünkü hükümler makamlarda iç içe girer. Halleri ve makamları ayırt etmek sadece ilahi bilgide derinleşenlerin bileceği bir iştir.

         Allah inşa ettikleri amel suretlerine karşılık olarak sahiplerine nimet verdiğinde, suretleri inşanın –yükümlü kula değil- Allah’a ait bir iş olup suretlere nimet vermenin kula değil de Allah’a ait bir ihsan olduğunu müşahedenin karşılığı, suretleri inşa esnasında aynı müşahedeye sahip olmayandan büyüktür.

         İki şahıs meşru bir ameli yerine getirirken müşahedelerine göre ayrışmıştır. Bu konu aşina olunmayan bir meseledir ve ona hakkıyla sadece biz dikkat çektik. Konuyu ayrıntılı olarak açıkladık. Allah’ı bilen bir kişi veya eşyayı bilenler, nimet verme yoluyla Allah’ın ihsanından habersiz değillerdir. Bizim zikrettiğimiz şekilde onu düşünmez veya bu vehb mertebesiyle tahakkuk edenlerin dışında amel sahiplerinin aklına söylediğimiz husus gelmez.

         Bu mertebeye yerleşen ve onunla tahakkuk eden insan AbdulVehhab diye isimlendirilir. El Vehhab ismi onu var etmiştir başka bir isim değil. Misal olarak Hz. İsa’nın Hz. Meryem’e verilişi hakkında;

         “Sana temiz bir çocuk vermek üzere.” (Meryem/19) Denilir.

         El Vehhab’ın meydana getirdiği suretler son derece azdır, İlahi isimlerin sayısı kaça çıkarsa çıksın mertebelerini bildiğinde bunu da anlarsın. Bu kadar işaret bu mertebenin bilgisi hakkında yeterlidir.

         “Allah doğruyu söyler ve doğru yola ulaştırır.” (Ahzab/4)

         O en doğru yola ulaştırandır. (İbn. Arabi-F. Mekkiyye/c.16/s.265-268)

         ******************************************************************

         EL VEHHÂB

         Bu isim, Kur’an-ı Kerîm’de birkaç yerde geçmektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

         Yoksa güçlü ve üstün olan, karşılıksız bağışlayan (Vehhâb olan) Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır?” (Sad/9)

         “Rabbimiz, bizi hidayete eriştirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve ya­nından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok (Vehhâb) olan sensin Sen.” (A. İmran/8)

         Süleyman (a.s.)’ın şöyle dua ettiğini haber verirken şöyle buyurur:

         “Rabb’im, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz sen, karşılıksız armağan edensin (Vehhâb olansın).” (Sad/35)

         Mevhib, Mevhibe ve Vehhâb isimleri, bahşetmek, armağan etmek, karşılıksız vermek ve ihsanda bulunmak gibi anlamlara gelen “ve-he-be” kökünden türemektedirler. Aynı kökten türeyen îhâb, hibe edileni kabul etmek; el-istihâb, hibe etmesini istemek demektir.

         Bu isim Allah hakkında, kapsamlı ve geniş bağışa; hiçbir karşılık beklemeksizin ve hiçbir amaç gütmeksizin zorlanmadan daima vermek anlamına gelir. Oysa O’nun dışında bağışta bulunan herkesin dünyevî veya uhrevî, er veya geç bir amacı ve çıkarı vardır. Bu yüzden mutlak hibe, yalnız Allah için geçerli olup, bu sıfatın O’ndan başkası için kullanılması doğru değildir. Zira hibeler, dünyada ve ahirette hiçbir kesintiye uğramadan ve tükenmeden daima Allah’tan kullarına doğru akar. Allah’tan gelen hibeler, bu şekilde sonsuza dek artarak devam eder. Vehhâb ismi, Allah’ın bütün fazlını, ihsanını, keremini, geniş mülkünü ve adaletini kapsar.

         İbn Arabi der ki: “İslâm âlimleri bu ismin Allah’ın zatî sıfatlardan mı yoksa fiilî sıfatlardan mı olduğu konusunda ihtilafa düştüler. Bu ismi Allah’ın zatî sıfatı olarak kabul edenlere göre hibe, hibe edenin “sana verdim” veya “sana hibe ettim” şeklindeki sözüdür. 

         “Yerde olanların tümünü sizin için yaratan O’dur.” (Bakara/29)

         Ayeti Allah’ın hibe sözüne işaret etmektedir. Dolaysıyla hibe, söze dayanmaktadır. Bu yüzden zatî sıfatlardan sayılmalıdır. Ancak onların bu iddiaları doğru değildir. Çünkü hibe edenin “sana hibe ettim” sözü, hibeyi haber vermek veya hibe etmeyi emretmek içindir. Oysa hibenin aslı, kula ulaşan ve ona yarar sağlayan şeydir. O halde hibe, bir fiildir. Bu fiilin Allah’ın emriyle gerçekleşmesi, tıpkı diğer fiillerin Allah’ın “Ol!” emriyle gerçekleşmesi gibidir. Bu isim (Vehhâb) hibeye, hibeye muhtaç olana (kul) ve hibe edene (Vehhâb olan Allah’a) işaret etmektedir.”

         el-Hattâbî ise bu isim hakkında şunları söyler: “Hibe ettiği şeyler çok çeşitli olmadıkça, daima fazla vermedikçe ve bağışı devam etmedikçe Vehhâb adı hak edilmez. İnsanlar ancak sahip olabildikleri mal ve erzakı hibe ola­rak verebilirler. Dolaysıyla onların hibe etme güçleri sınırlıdır. Bu yüzden hastaya şifa, kısır olana çocuk, dalalette olana hidayet, sıkıntı ve belâda olana esenlik ve afiyet veremezler. Oysa Allah, bütün bunları vermeye ve hibe etmeye kadirdir. O’nun cömertlik ve merhameti bütün varlıkları kuşatmıştır. O’nun bağış ve hibeleri asla kesintiye uğramaz. İyilik ve ihsanı süreklidir.”

         Kadı Ebû Bekir b. el-Arabî de der ki: “Allah’ın hibe ve vergisi, herhangi bir nimet ve iyiliğe bağlı olmaksızın gelendir. O’nun hibe ve vergisinde hiçbir acı ve zarar bulunmaz. İçinde acı, zarar veya zorluk bulunan nimet ve iyilikler hibe sayılmaz.

         “…ve yanından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan sensin sen” (A. İmran/8)

         Ayetinin anlamı budur. Allah bu ayetle salih kullarına nasıl ibadet ve dua etmeleri gerektiğini, içinde bir zorluk ve zararın bulunmadığı nimet ve ihsanının nasıl isteneceğini, inkârcıların sapıklığını arttırmak için Allah’ın kendilerine üst üste verdiği iyiliklerden (istidrâc)den nasıl korunmak gerektiğini öğretmektedir. İnkârcıların istidracı, görünürde bir iyilik ve ihsan olmasına karşın gerçekte kendileri için bir zarar ve helaktir. Oysa Allah’tan içinde hiçbir zarar ve acı bulunmayan, kesintiye uğramayan, eksilmeyen ve değişmeyen hibe ve bağışı istenmelidir.”

         BU İSMİ BİLMENİN FAYDALARI

         Her Müslüman yüce Allah’ın hibe ve bağış sahibi olduğunu bilmeli, O’nun mutlak Vehhab olduğuna inanmalıdır.  Hangi yönden, hangi halde helal ve haram, bir sebebe bağlı veya sebepsiz olarak kula ulaşan her şey Allah’ın bir hibesi, bağışı ve vergisidir. O dilerse hibe ettiği bütün şeyleri çekip alır, dilerse bırakır.

         Her Müslüman, bu üstün niteliği kazanmaya çalışmalı, insanlara ve diğer varlıklara dünyevî veya uhrevî bir karşılık beklemeksizin hibe ve bağışlarda bulunmalıdır. Şu âyet bu üstün niteliğe işaret etmektedir:

         “Ey iman edenler, rükû edin, secdeye varın, Rabbinize ibadet edin ve hayır işleyin, umulur ki kurtuluş bulursunuz.” (Hac/77)

         Müslümanın bir vacibi yerine getirmek için yaptığı iyilik ve yardımlar hibe sayılmaz. Kendisine vacip olmayan, yalnız Allah’ın rızasını kazanmak için yaptığı hayırlar ve iyilikler hibe sayılır. Hz. Peygamber Müslümanları bu tür iyilikler yapmaya teşvik etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Sabahlayan her ekleminiz için bir sadaka vermek gerekir. Her tesbih (suphanallah) bir sadakadır. Her tekbir (Allahuekber) bir sadakadır. Her tahlîl (lâ ilâhe illallah) bir sadakadır. İyiliği emretmek bir sadakadır. Kötülükten alıkoymak bir sadakadır. Bütün bunların yerine kuşluk vaktinde iki rekât namaz kılmak yeterlidir.” (Müslim) Kişinin gücü yettiğince bu zikir ve namaza devam etmeli ve daha fazla kılmaya çalışmalıdır.

         Allah’ın sana hibe ettiklerinden sen de başkalarına hibe et. Allah’ın geçici olarak sana emanet ettiği şeylerde sakın cimrilik etme. Zira O, sen verdikçe sana daha fazla vereceğini vaat etmiştir. Cimrilik edip vermeyenin malını da yıkıma uğratacağını bildirmiştir. Eğer Allah sana, kişileri yüksek derecelere çıkaran önemli bilgiler ve ilimler vermişse sen de hiçbir karşılık beklemeksizin bu bilgi ve ilimleri, ihtiyaç duyan kimselere öğretmelisin. Bu aydınlık bilgileri onlardan gizleyip saklama ki, kıyamet günü ağzın ateşten bir gemle gemlenmesin. Ancak gizli sırlar ve bilgileri ehil olmayanlara vermemeye dikkat etmelisin. Bu bilgileri ehil olmayanlara verirsen, onların bilgisizliklerini daha da artırır ve kafalarının karışmasına dolayısıyla sapmalarına neden olursun. Bil ki, bilgiyi ehil olandan gizlemek zulüm ve haksızlık olduğu gibi onu ehli olmayana vermek de en büyük zulüm ve haksızlıktır. Bu yüzden iyi düşünmeli, bilgiyi kime verip vermeyeceğine öyle karar vermelisin. Allah’ın sana bağışladığı ve hibe ettiği şeyleri uygun olmayan yerlerde kullanmamalısın. Aksi halde sana verilen dünyevî ve uhrevî değerli hibeleri heba etmiş olursun. Onları uygun yerlerde kullan ki, Allah’ın daha fazla hibe ve bağışını hak edebilesin.

         Bu büyük isme bağlı kalmaya ve onu daima okumaya özen göster. Böylece bol miktarda mal ve mülk sahibi olursun. Anlatıldığına göre eş-Şiblî, Ebû Ali es-Sakafî’nin bazı dostlarına: “Ebû Ali’nin dilinde Allah’ın en çok hangi isim vardı?” diye sormuş. Ebû Ali’nin dostları: “Vehhâb ismi” demişler. Bunun üzerine eş-Şiblî: “Demek bu yüzden çok malı varmış.” der.

         Allah’ın Vehhâb olduğuna içtenlikle inanan ve bunu kendi nefislerinde gerçekleştirenler, her türlü ihtiyaçlarını yalnız Allah’a iletir ve O’ndan başkasına dayanıp güvenmezler. Allah’a gösterdikleri bu içtenlik ve inançla, zillet ve acizlikle O’nun hibe ve bağışlarına kavuşurlar.

         “Dualarımızın sonu, âlemlerin Rabb’i olan Allah’a hamd etmektir.” (Yunus/10)  (İbn Kesir-Kurtubi-Beyhaki-Es Sadi-İbn. Kayyım el cevziyye/ Esma-i Hüsna/365-368)

         ************************************************************

         EL VEHHÂB

         Yüce Allah’ın bu kerim kitabının mana ve medlulünü yalnız bu üç imamdan biri olan Ebu’l Hakem Berrecan el-Endülüsi açıklamış diğer ikisi ona katılmamışlardır Güçlü kitabın Bakara/ 47. ayetinde Hak Teâlâ:

         …enniy faddaltüküm alel alemiyn. (Bakara/47)

         “Ben sizi bütün Âlemlerden üstün kıldım.”

         Buyurmaktadır.

         Hiç şüphesiz bu Allah kelamının iştikakı tafdile dayanmaktadır. Tafdil ise manası malum olan, şüphe taşımayan bir adıdır ve gerçektir. Hazırlıkları değişiktir. Bir kimsenin hazırlığı yani (isti’dadı) diğer hazırlıklardan daha tam ise, şüphe yok ki, Hak Teâlâ âdildir, kendisinden aşağı olana daha çok verir. Zira istihkakın kapısı hazırlıktır. Bir kimsenin hazırlığı diğer bir kimsenin hazırlığından üstün ise yukarda geçen Hak Teâlâ’nın icabı olarak Yüce Hak’tan daha çok bağış alır. Bunun için isti’dad demek, Yüce Allah’tan faydalanmaktır. îsti’dadın esas nefsi mahiyet ve medlulü ise, kemale erişmek için hazırlığını yapmış olan bir kimsenin, Hak Teâlâ’nın ona verdiği üstünlüktür.

         Şunu öğrenmiş olduk: Hazırlık yalnız hazırlığını tamamlamış zattan olamaz. Zira zaman ve mekân şahsı takip eden bazı arızaların değişikliklerinden ileri gelir. Bütün bunların hey’eti umumiyesinin isti’dad yani hazırlıktır ve bu hazırlıkla üstünlük elde edilir.

         Şunu bil ki, Hak Teâlâ hiç bir şekilde insanlara zulmetmez. Bir kimse­nin hazırlığı kemal ile tam olursa, o kimse tam temizliğe kavuşur. Temiz­liğini daha az yapanlar ya orta veya geç temizlenmiş olurlar. Hazırlığını orta derecede yapanlar, orta derecede temiz, geç yapanlar da geç temizlenmiş olurlar. Hak Teâlâ güçlü kitabının Yunus suresin de;

         .. lâ tebdiyle likelimatillâh* zâlike hüvel fevzül azıym. (Yunus/64)

         “Allah’ın kelimelerinde değişiklik yoktur ve bu en doğru dindir.”

         Buyurmaktadır. Şimdi sen temiz olana bakmalısın. Temiz ve pak olanın, ancak Hak sübhanehû ve Teâlâ olduğunu öğrenirsin. Kim temizlik yönünden daha üstün olursa, Hak Teâlâ onu da üstün kılar.

         Ey Mü’min kardeşim! Şunu bilmen gerekir, Rabbinin sana fazileti vardır, onun hükümleri altına girmelisin. Çünkü o senin Rabbindir. O’nda bulunan fazilet miktarınca sana fazilet vermiştir. Bu bir yönden, diğer bir yönden ise sana verdiği üstün faziletle sen de onun Rabbisin. Lakin fazileti yönünden o senin Rabbindir. Çünkü rubûbiyyet yalnız bir mertebeye bağlanmaz. Bu hal ve tavırlarda dolaşan bir hükümdür. Rububiyyeti temizleyen terbiye ile kulun terbiye edilmesi vacib olmuştur. Rububiyyetten kendi üzerinde neler zuhur etmişse, ona öyle bir ibadetle karşılık vermelisin. Bunu yapmadığın takdirde bu yakınlıktan dolayı Rabbine karşı kâfir olursun ve bu küfür sana bir yarar sağlamaz. Kişi bir yakınlıktan Hak Teâlâ’ya İman ederek nimetlenmiş diğer bir yakınlıktan ise azab görmektedir.

         Nitekim kişi hakkında iki şey vardır: Bir zaman nimetlenmek, diğer bir zaman da azab görmek. Bu iki hüküm bir araya toplanmıştır. Birbirine zıt olan bu iki şey nasıl bir araya gelmiştir, diye sorma. Biz cevap olarak “Bunların ikisi, itibarlarının yükseklik farklarının değişik olmasından dolayı bir araya gelmiştir.” deriz. Bunu böyle bilmelisin.

         Ey Kardeşim! Ne vakit adaletinde aşırı gidersen zalimsin demek, zulmünde ne kadar zulmedersen o kadar ceza görürsün. Şayet birinci yolculukta gerçek vücud ehlinden olursan, her şeyi güzel görmüş olursun. İkinci yolculukta gerçeği görenler ehlinden olursan o vakit güzelliğine güzellik katılır. Çirkin de daha çirkin olur. Bu sebeple bulunduğun makamı öğren. Hükümlerini gerçekleştir. Çünkü bu makamda yiyor ve içiyorsun. Yiyeceğinden kanaatli ol! Sırat-ı müstakim üzere adaletli olarak yol almalı. Kişi bu yolda ya ceza görür veya nimetlenmiş olur.

         Bu adın gerçeği, açıklamayı değiştireceğini iktiza etmektedir ki, sana onu ta’zim ve tescil etmek düşer. Şayet ta’zim yerini bulursan onu azametlendir. Cahilin biri bu türlü davranışı sana yasaklarsa doğruyu ona öğret! Öğrenmeyi kabul etmez ise ona bunu haram ettir!

         Âdem’in anlamı, yokluk veya yok olmaktır. Onunla karşılaştığın takdirde ya susacaksın veya konuşacaksın. Çünkü o mahrum edilenlerden biridir. Hak Teâlâ Bakara suresin de

         İnnemâ harreme aleykümül meytete veddeme ve lahmel hınziyri ve ma ühille Bihî li ğayrillâh* femenidturre ğayre bağın ve lâ ‘adin felâ isme aleyhi, innAllâhe Ğafûr’un Rahıym. (Bakara/173)

         “Allah size ancak ölüyü (leşi) kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur. Şüphe yok ki Allah çokça bağışlayan çokça esirgeyendir.”

         Ayetinde ölü etini haram ettiğini buyurmaktadır. Bunlar Hakkı görmek için hazırlığı olmayanlaradır. Daha sonra kanı da haram kıldığını buyurmaktadır ki, bu da gazab ve hiddet ehli içindir. Çünkü gazap kanın kaynamasından ileri gelmektedir.

         Daha sonra Hak Teâlâ domuzu da yasaklamıştır. Bu da kendi nefsinde kıskançlık duyanlaradır. Allah’tan başkası için kesilmiş olan hayvan etini de haram kılmıştır. Bu da ikiyüzlü riya ehline karşıdır. Boğulmuş olanı da haram kılmıştır. Bunu da kaldıramayacakları bir teklif sonucundan dolayı saklamıştır.

         Ayetin devamından kokmuş ve bozulmuş olanı haram kılmıştır, içlerinde oluşan şüphe ile Allah’a yönelmeyenlerdir. Yine davarlardan boynuzlaşarak ölenleri de haram kılmıştır. Bunlar da bazı kimseler tarafından her hangi bir etki İle sapıklığa düşenler içindir.

         Ayetin devamında vahşi hayvan tarafından yenmiş olanı da haram kılmıştır. Bunlar cahil olup temizlik ve ibadet üzere müşahede edilen ve cahil bir şeyhi arif olana tercih edenlerdir.

         Bu takdire göre ne yönden olursa olsun Rabbine bir noksanlık yükleme. Öyle bir makamda bulunmalısın ki onda ne bulunuyorsa, on­ları Rabbinden almalısın. Çünkü onun zatı her şeye çok yakındır. Sıfatlar makamında hiç bir yakınlık yoktur ki, ona ibadet edene yakın olmasın.

         Hak Teâlâ Hud suresin de;

         Velev şâe Rabbüke lecealenNase ümmeten vahıdeten ve lâ yezalune muhtelifiyn. (Hud/118)

          “Rabbin isteseydi insanları bir dinden yapardı, fakat onları kendi arzularına bıraktı, onlar anlaşamamazlıktan geri kalmazlar, Allah’ın lütuf ve merhametini kazananlar müstesnadır.”

         Buyurmaktadır.

         Hâlbuki ki insanlar bugüne dek anlaşmazlıklar içinde bulunmaktadır. Hak Teâlâ bir gaye ve maksat için insanları yaratmıştır. Buradan anlaşılan şu ki O’nun üstün tuttuklarının durumu başkadır. Onları üstün tutması yüce Allah kelamının gerçekliğindendir. Onun için kullarını çekinmeden yaratmıştır. Hak Teâlâ’nın herhangi bir faziletini elde eden kişi eksik bir rütbede de olsa kendi istihkakını biliyorsa, kendini daha aşağı bir rütbede olanlarla üstünlükte bir tutmalıdır. Bilmiyorsa imkân ölçüsünde kendisine eşit tutmalıdır.

         Allah’ın arif kulları çoğunlukla böyle davranmaktadırlar. Çünkü kullar Hakk’ın zuhuratını hesap etmektedirler. Şairin dediği gibi su kâsesi hangi yönden kendini sana gösterirse, ona karşı ayağa kalkarsın.

         Şeyh Muhiddin hazretleri (Allah’ın rızası üzerine olsun), telif ettiği bir kitabına el-Abâdile adını vermiştir. Bu kitabını rastgele kullara değil onlardan üstün olan marifet ehline, yani arif kimseler için yazmıştır. Çünkü bunlar İlâhî mertebelere intisap ettiklerinden kendi anne ve babalarının onlara verdikleri adlarla değil, bulundukları mertebelere göre yukarıda açıklanan adı vermiştir.

         Arif bir kimse Rabbini tanıyan ve bilendir. Onun yüce adlarından bir adını bilen veya sıfatlarından birini bilen bir kimse ubudiyet yönünden bu adın karşılığı olan iz ve eseri kazanmış olur. Kazandığı bu iz fena bulmadır ve temelli olarak diğer izlerle birlikte o kimse de kalmış olur. Bunlardan yok olanlara gelince, Hak Teâlâ’nın tecellisine mazhar olan ve tecellinin oluşturduğu mertebe ve sıfatlarını taşıyan bir kul da bu iz ve sıfatlar daimî kalmış olur. Bu adın yakınlık çevresinden uzaklaşıp rubûbiyete katılmış olur ki o vakit bir başkası değil bizzat kendisi tecelli etmiş olur. İz ve tesirleri tümü ile silinip yok olan ise düşman demektir. Nitekim bu konuda Şeyh Muhyiddin Arabî hazretleri (Allah’ın rahmeti üzerine olsun): “er-Rab Rab’dır kul da Rab’dır. Keşke benim şiirim mükellefden olsa” demiştir.

         Bu öyle bir yakınlıktır ki bunu ancak ehli bilir. İman ehli bunu inkâr etmediği gibi buna kulak verip duyan bunun şahididir.

         Arifler ise, asümân mertebelerinin ibadet ehlidir. Bunlardan her birinin tecelliden kendisine ne düşmüş ise tecelliden kendisine düştüğü ölçüde özel bir ibadeti vardır. O kimse bu ad cihetinden Allah yanında olur. Bu ibadet ile ve mertebesiyle adlandırılır. O vakit Muhyiddin Hazretlerinin yukarıda sözü geçen kitabına vermiş olduğu ad olan Abâdiie den olmuş olur.

         Her ibadet edenin mabudu (yani taptığı varlık) kendisinden daha faziletlidir. Üstün bir ismin ahkâmı iki yakınlık çevresinde hükmünü icra eder. Bu iki yakınlık çevresi Rububiyyet ve merbubiyyetdir. Allah en iyisini bilir. (Afifüddin S. Et-Tilmsani/Esmaü’l-Hüsna-28-31)

         *********************************************************************

         EL VEHHÂB

         El Vahib ve el Vehhab isimleri Allah azze ve cellenin isimlerindendir. Vâhib ismi şerifi; “bağışlayan, ata, veren” demektir. El Vehhâb ismi şerifi ise el Vâhib ismi şerifinden daha mübalağalıdır. Vâhib Allah Teâlâ’nın fiilinin sıfatlarındandır. Allah Teâlâ lütfu ve karşılaması çok bağışı ve ödülleri büyük olandır. O isteme gerçekleşmeden önce bahşedendir. Cömertliğinin ve fazl vermenin hususiyetleri ile gark edendir.

         Denilmiştir ki Hz. Musa AS. Şöyle demiştir. “Ey rabbim ben Tevrat’ta kandilleri sinelerinde bulunan bir ümmet görmekteyim, bunlar kimlerdir?” Allah Teâlâ cevaben; “Bunlar Muhammed’in ümmetidirler.” Buyurdular.

         Hz. Musa AS. Onlarla karşılaşma iştiyakı meydana geldi. Bunun üzerine Allah azze ve Celle; “Sen onları göremezsin, ancak istersen ben onların sedalarını sana işittiririm.” Buyurdu.

         Ardından Allah azze ve celle Muhammed ümmeti babalarının sulplerinde iken onlara nida etti. Onlar “Lebbeyk ey Rabbimiz” dediler. Allah azze ve celle; “Ey Muhammed (AS.) ümmeti, sizler benden istemeden önce size ihsanda bulundum, benden istiğfar istemeden önce sizi bağışladım buyurdular.

         Hikâye olunur ki; Şibli (r.a.) Ebu Ali es Sakafi’nin ashabından birisine şu soruyu sordu;

         – Ebu Ali’nin dilinde Allah Sübhanehu ve Teâlâ’nın isimlerinden hangi ismi daha çok telaffuz edilirdi? O da cevaben;

         – O’nun el Vehhâb ismi şerifi. Dedi. Şibli de bunun üzerine;

         – Bundan dolayı onun malı çoğalmıştı. Dedi.

         Büyüklerden birisinin şöyle dediği hikâye olunmuştur;

         Ben tavafta şu beyitleri okuyan çıplak Arabî bir yaşlı gördüm.

         “Ey mahlûkatın bütününü yaratan yüce yaratıcı, utanmaz mısın Sen Kerîm olduğun halde sana çıplak olarak yakarmaktayım. Sen bütün domuzların yavrularını rızıklandırmaktasın, babası Temim olan beni yaşlı bir şeyh olarak bırakmaktasın.”

         Ben de bu şiiri işitince ona;

         – Allah Teâlâ’ya bu tarz bir şekilde hitap edilmeyeceğini bilmez misin? Dedim. O da cevaben;

         – Beni bırak, zira ben O’nu senden daha iyi bilmekteyim. Dedi, ardından ayrılıp gitti.

         Bir müddet sonra ipek kumaştan dokunmuş bulunan cübbe giyinmiş bir halde geldi. Bu cübbe içinde caka satıyordu. Beni gördüğünde şöyle dedi;

         – Ben sana O’nu senden daha iyi tanıyorum demedim mi? Ben onu kınadım, o da bana ipek bir cübbe bahşetti.”

         Allah Teâlâ’nın Vehhab olduğunu bilen birisinin ihtiyaçlarını sadece O’na iletmesi ve bütün işlerinde sadece O’na tevekkül etmesi edeplerindendir. (El Kuşeyri-Esma-i Hüsna/67-69)

         *************************************************************

         EL VEHHÂB

         Vehhab kelimesi bağış anlamına gelen hibe isminden, mübalağa ve tekerrür ifade eden bir binadır. Hibe; Garaz ve ivazdan hali olan bağıştır. Allah’ın sıfatı olarak el Vehhab, Kullarına çok çok ve tekrar suretiyle in’amda bulunan demektir. El Hattabi’nin açıklamasına göre ihsanları türlü türlü olmayan ve devam etmeyen kimse Vehhab diye nitelendirilemez. Mahlûklar ancak bazı durumlarda ve kayıtlı şekillerde bir takım maddi şeyler hibe edebilirler. Bir hastaya şifa, bir kısıra çocuk, bir sapığa hidayet, bir müptelâya afiyet veremezler. Allah Teâlâ ise bütün bunlara maliktir. O’nun kerem ve rahmeti cümle mahlûklara yayılmıştır. İhsanları tevali etmektedir.

         VHB maddesi Vehhab ismi dışında sadece fiil olarak kullanılmıştır, isim şekli yoktur. Fiil olarak geldiği hemen her yerde fail Allah’tır. Bir ayette sebeblik yönden ilahi bir mucizeye vesile olan Melek’e izafe edilmiştir. (Meryem/19) Bir başka ayette ise nimet bağışlama anlamı yoktur. (ahzab/50) şu halde bağışta bulunma anlamıyla sadece Allah’a izafe edilmiştir. Dünyevi nimetleri ihsan etmek bu fiil ile ifade edildiği gibi Mülk  (Sad/35), temiz nesil (A. İmran/38) manevi lütuflar da aynı fiil ile belirtilir. (Allah katından rahmet ve hidayette devam istemek (A. İmran/8) nübüvvet nimetini vermek (Şuârâ/21)

         El Vehhab; Kur’an da 3 ayette geçer ve münhasıran Allah’ı tasvir eder. İlk defa Sad suresinde “El Azîz el Vehhab” şeklinde gelmiştir. (Sad/9) Sonra aynı surede (sad/35) ve bir medeni ayette münferit olarak zikrolunmuştur. (A.İmran/8) (Prof. Dr. Suad Yıldırım-Kur’an da uluhiyet/184)

         **********************************************************************

         EL VEHHÂB

         Koşulsuz, sınırsız ve karşılığında herhangi bir fayda veya nesne istemeksizin herkese, her yerde ve her zaman her şeyi ihsan edendir. O, fakire para, hastaya sağlık, kısıra çocuk, kısılmışa özgürlük ve cahile ilim verendir.

         En ufak bir ihtiyaçtan en büyük servetlere kadar ihtiyaç sahiplerinin her şeyini, ihtiyaçlarını ve ihtiyaçlarının giderilmesi için gereken vasıtaları yaratan O’dur. El Vehhab böylesine i’ta ve ihsan edici olmasaydı hiç kimse hiçbir zaman bir nesneye sahip olamazdı.

         El Vehhab; ihsan etmeyi dileyince o hayrın sana gelmesine kimse engel olamaz. Ve başka bir kimseye vermeyi diledi mi dünya içinde hiçbir kuvvet onu sana doğru çeviremez.

         Allah insanlarda da ihsan edici bir mizaç yaratmıştır ki bu mizaç ile onlar da karşılığında bir şey istemeden verebilirler. Fakat onlar, kendi ellerinden verilen şeylerin yaratıcısı olmadıkları için ancak Allah’ın el Vehhab sıfatının birer alameti olabilirler. Bir ağaç gibi insan da ancak az kimseye belli bir zaman dâhilinde ve belli bir miktarda bir şeyler verebilir. Bu verilenlerden istifade edenler verenleri severler ve onlara teşekkür ederler. Peki o zaman bütün yarattıklarına sonsuz bir şekilde ihsan edene ne kadar şükretmeli acaba?

         Bir kimse verebilir, ancak belli bir karşılık bekleyerek verdiği kimseden en azından tanınma ve şükran bekler. Hepsinden öte bir şeyi verebilmek için önce onun bize verilmesi lazım. Meyve veren bir ağaç veya süt veren bir keçi evvel emirde bakıma, suya, yiyeceğe muhtaçtır.

         Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir, o yüzden ancak O’nun verdiği hakiki hediyedir.

         AbdulVehhab o kuldur ki Allah ne dilerse onun aracılığı ile verir. Böyle bir kimse ihtiyaç sahiplerine vermeye değecek kimselere hiçbir şey beklemeksizin ve ihsanını bir nesneye talik etmeksizin verir.

         Bazen olur da bir kimse hapse düşer, çaresizce bir şeye muhtaç olur veyahut fakirliğin pençesinde kıvranıyordur ve hayatta maddi manevi ilerlemek için bütün gayretlerine rağmen umduklarına nail olamamıştır. Arka arkaya üç veya yedi gün boyunca gece yarısından sonra iki rekât namaz kılar da ellerini rabbine açarak ihtiyacını dilemeden evvel 100 kere ya Vehhab çekerse Allah muradını ihsan edebilir. (T. Bekir Bayraktaroğlu-Esmaü’l Hüsna/67-68)

         *************************************************************

         EL-VEHHAB

         – Biz yoktuk var olduk.

         – Varlıklar içinde taş, toprak gibi cansız bir varlık olabilirdik. Ama olmadık, hayat sahibi olduk.

         – Hayat sahipleri içinde çiçek veya ağaç gibi bir bitki olabilirdik. Ama olmadık, şuur sahibi olduk.

         – Şuur sahipleri içinde herhangi bir hayvan olabilirdik. Ama hayvan da olmadık, insan olduk.

         – İnsanlar içinde ateşe tapan bir Mecusi, öküze tapan bir Hindu veya puta secde eden bir putperest olabilirdik. Ama olmadık, Allah’ı tanıdık ve O’na iman ettik.

         – Allah’a iman edenler içinde O’na evlat isnat eden bir Yahudi veya Hristiyan olarak Allah’ın gazabını celbedebilirdik. Ama yine olmadık. Elhamdülillah Müslüman olduk.

         – Müslümanlar içerisinde de Hz. Muhammed (sav)’e ümmet olmakla şeref bulduk.

         El- Vehhab;  hibe eden demektir. Hibe ise; karşılık beklenmeden yapılan bağıştır. Evet Allah Vehhab’tır ; Karşılıksız hibe eder, cömertçe ihsan eder ve verdiklerine mukabil bir bedel istemez. Zaten insan da kendisine verilen bu nimetlerin ücretini ödemek istese de ödeyemez.

         el-Vehhâb, bağışı çok olan, karşılıksız veren, nimetlerinin ardı arkası kesilmeyen, mü’min ya da kâfir ayrımı yapmadan, bütün mahlûkuna nimetlerini yağdıran, ihsân eden demektir.

         Istılah anlamı:

         1-Vehhab; hastalara şifa, dertlilere deva verendir.

         2-Vehhab; çocuğu olmayanlara çocuk verendir.

         “(İbrahim şöyle dedi:) İhtiyarlığımda bana İsmail’i ve İshak’ı bağışlayan/hibe eden Allah’a hamdolsun! Şüphesiz benim Rabbim duaları işitendir.” (İbrahim/39)

         Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dilediğini yaratır. Dilediğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları bahşeder/hibe eder. Yahut onları hem erkek, hem kız olmak üzere çift verir. Dilediğini de kısır bırakır. O, her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir.” (Şura/49-50)

         3-Vehhab; yolunu kaybedenlere hidayet eden, yol gösterendir.

         “..Musa şöyle dedi: Rabbim bana hikmeti bahşetti/hibe etti ve beni peygamberlerden kıldı.(Şuara/21)

         Duha suresi;

         1- Kuşluk vaktine andolusun.

         2 – Durgunlaşan geceye andolsun ki,

         3 – Rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı,

         4 – Andolsun senin için ahiret dünyadan daha hayırlıdır,

         5 – Rabbin sana verecek ve sen razı olacaksın.

         6 – O seni yetim bulup barındırmadı mı?

         7 – Şaşırmış bulup da yol göstermedi mi?

         8 – Fakir iken seni zengin etmedi mi?

         9 – Yetime gelince sakın onu üzme,

         10 – Yoksula gelince sakın onu azarlama,

         11 – Yalnızca Rabbinin nimetini anlat.

         4 – Vehhab; Allah’ın kullarına karşılıksız bir şekilde, sürekli bağışta bulunması bugüne kadar devam etmiştir, bundan sonra da devam edecektir.

         El-Vehhab ismi, Rabbimizin ismi olarak Kur’an’da üç kez zikredilmiştir:

         1 – Akıl sahiplerinin (Ulu’l-Elbab) duasında zikredilir:

         Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından bir rahmet bağışla/hibe et. Şüphesiz sen Vehhab’sın, lütfu en bol olansın.” (Ali İmran/8)

         2 – Müşriklerin ileri gelenlerinin hiçbir şeye sahip olmadıklarını anlatan ayetlerin arasında zikredilir:

         Yoksa Aziz ve Vehhab olan Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır?” (Sâd/9)

         3 – Hz. Süleyman’ın Allah’tan “Hiçbir kimsenin sahip olamayacağı mülkü” istediği duasında zikredilir:

         “Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz sen Vehhab’sın, daima bağışta bulunansın.” (Sâd/35)

         Dünyaya açılan pencerelerimiz gözlerimizdir. Gözlerinizi kazanmak için ne yaptın? Evlatların oluyor, o yavruların ebeveyni olmak için ne tür bir fedakârlık yaptın? Ya da aklın var, akıllı olmak içine yaptın? Güneşin her sabah üzerine doğması için ne yapıyorsun? Bu sorular karşısında sus pus oldunuz değil mi?

         Bütün bu nimetlere karşı Allah’a ne verdik?  Hiçbir şey!

         İşte karşılıksız, cömertçe ikram ve ihsan edilen bu nimetler üzerinde Allah’ın Vehhab ismi gözükmektedir. Demek bizlere bedelsiz verilen hayatımız, vücudumuz, vücudumuza takılan gözümüz, kulağımız, dilimiz ve diğer azalarımız, bu azalara takılan hissiyat ve duygularımız, sözün özü maddi ve manevi sahip olduğumuz her şey, Allah’ın bize bir hibesidir. Ve Vehhab isminin bir tecellisidir.

         Demek ağaçlara takılan yapraklar, çiçekler ve meyveler, kuşlara takılan kanatlar, balıklara verilen yüzgeçler, kısacası her bir mahlûka yapılan hibeler ve ona verilen hediyeler Allah’ın Vehhab isminin bir tecellisidir.

         Demek her bir varlık kendisine verilen cihazların, hibe edilen duyguların, ikram edilen rızıkların ve kendisine yapılan bütün iyiliklerin lisan-ı haliyle Allah’ı Vehhab ismiyle zikreder ve O’nu tesbih eder.

         İnsan bu vazifeyi yaptıkça insandır. Ve bu âleme gönderiliş vazifesi budur. Kendisine yapılan en küçük bir iyiliği unutmayan ve yıllarca o iyiliğin sahibinden övgüyle bahsedip ona minnettar olan insan, nasıl olur da, nimetleri saymakla bitmeyen Allah’ın iyiliklerini unutur? Ve O’na karşı minnettar olması gerekirken, nasıl olur da o minneti, nimetin gelmesine vasıta olan sebeplere verir?

         Bir padişahın kıymettar bir hediyesini bize getiren miskin bir adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece ahmaklık ise, öyle de, Allah’ın nimetlerini bize getiren sebeplere medh ve muhabbet edip, nimetlerin hakiki sahibi olan Allah’ı unutmak, ondan bin derece daha ahmaklıktır.

         Evet tavuk sebeptir, yumurta Allah’ın ihsanıdır. Koyun sebeptir, süt Allah’ın ikramıdır. Arı sebeptir, bal Allah’ın nimetidir. Bulut sebeptir, yağmur Allah’ın rahmetidir. Ağaçlar sebeptir, meyveler Allah’ın hediyesidir. Bunlar gibi sebeplere takılan bütün nimetler Allah’ın hibesidir. Ve Vehhab isminin tecellisidir. O halde şükredilmeye, övülmeye ve methedilmeye en çok layık olan; nimetlerin gerçek sahibi olan Allah’tır. Çünkü nimeti getirene değil, onu gönderene bakılır.

         İnsanın bu ismi ahlak edinmesi ise şöyle olur; Yaptığı iyiliklerde karşılık beklememelidir. Karşılık sadece malla, mülkle de olmaz. Beklenilen bir övgü, kazanılmak istenen bir şeref, istenilen bir hürmet ve arzu edilen bir teveccüh de manevi bir bedeldir. Eğer yaptığı iyiliklere karşı böyle manevi bir bedel beklerse, yine Vehhab ismini ahlak edinememiştir.

         Hatta yaptığı ibadetleri, sadece Allah’ın rızası için yapmalı ve karşılığında cenneti beklememelidir ki, Vehhab ismine mahzar olabilsin. Zaten ibadet, geçmişte verilen nimetlerin şükrüdür. Yoksa gelecekte verilecek nimetlerin karşılığı değildir. Evet, biz ücreti almışız ve ibadetle mükellefiz.

         Bir de şu açılardan bakalım. Günah işliyoruz, yüce Allah onu silelim diye bize fırsat veriyor. Bu da Allah’ın Vehhab olduğunu göstermiyor mu? İstese hesabımızı hemen keserdi. Ama o bağışlıyor! Mühlet veriyor belki aklını başına devşirirsin diye… Doğru düşünce yollarına girersin diye seni ikna edecek ilahi haberleri, mesajları ulaştırıyor. Doğru bilgi olan Kur’an her zaman elinizde olabilir. Fakat ona iman etmek, yani kalbin ikna olması Allah’ın elindedir. Çünkü kalplere hükmeden O’dur. El-Vehhab olduğu için kalbin ikna oluşunu bahşediyor! Böyle müminler iman etmenin lezzetine varıyorlar.

         Hayatta bazen beklemediğiniz bir rızk, emek harcamadığınız bir başarı, okumadığı bir ilim, ummadığı bir beceri, karar vermediği bir olay gerçekleşebilir. Allah isterse kâinattaki yasaları bile değiştirebilir. Sebepler yasalar biz yaratılmışlar için söz konusudur. Aziz olan Allah için sebep gerekmez. Çünkü o yasaların da sebeplerin de melikidir. O halde Allah ne isterse, dilediği gibi, dilediği mahlûka bahşeder. Hani şu sözü söyleriz hep; “bu Allah vergisidir!”

         Yüce Allah nimetlerini bu dünyada veriyor, istiyor ki ahiret hayatında da ebedi nimetler versin. Çünkü O mülkünde de Vehhab’dır.

         Bunlar Yüce Allah’ın bir hediyesidir bizlere. Karşılık beklemeden bizi hediyelere boğan Allah’ımıza ne kadar hamd etsek azdır. İşte güzel dostluğun özelliği! Karşılıksız vermek, karşısındakinin hatırını ciddiye almak… Sevdiği için bir şeyler yapmak. O, bizi seviyor ve tüm nimetleri bizlere bahşediyor. Bizler de Rabbimizi sevdiğimiz için O’nun sevdiği işleri amelleri yapmalıyız. Kendi isteğimizle Allah’ın hoşlanacağı, razı olacağı şeyleri yapmalıyız. Sadece farz ibadetlerle Allah’a yaklaşmakla kulluğu yeterince anlamadığımız ortaya çıkıyor. Kulluk yapmanın en alt sınırı bellidir. Ama üst sınırı belli değildir. Nereye kadar yükseleceğin yaptığın amellere göredir.

         Kulluğun temelinde de sevgi olmalıdır. Allah için kulluk çok yücedir. Sana o kadar çok şey bahşeden, hakkın olmadığı halde bedelini ya da şükrünü eda etmede aciz olduğun halde birçok lütuf sana ulaşıyorken, sen niye Rabbin için bir şeyler yapmayasın? O sana sevgisini sınırsız lütfederek gösterirken, sen niye O’na sevgini göstermiyorsun?

         De ki; eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” (Al-i İman/31)

         “Çeşit çeşit nimetleri daima bağışlayıp duran, mü’min ya da kâfir ayrımı yapmadan kullarına karşılıksız ihsan eden, nimetlerinin ardı arkası kesilmeyen.”

         Allah’ın bu ismi şerifi “he”’nin kesresiyle ‘hibe’dendir. Hibe herhangi bir karşılık ve menfaat gözetmeden birine bir malı bağışlamak manasındadır. Vehhâb ise mübalağa ve tekerrür ifade eden bir kalıptır. Bu da her zaman, her yerde ve her şeyi verebilme gücüne sahip olmaktır. Başka bir tarife göre ise Vehhâb ism-i şerifi istihkak (hak ediş) ve istidad (hazırlık) esası gözetmeden sürekli olarak lütuf ve ihsanda bulunan demektir.

         Kullara verilen nimetlerin birçoğu istihkak ve istidattan dolayıdır. Ama bir kısım nimetler de vardır ki; bu esaslar gözetilmeksizin verilir ve verilirken de istihkak ve istidadın gereğinden çok daha fazlası olur. Mesela muhtaç olana malın, hasta olana şifanın verilmesi gibi.

         Vehhab isminin bize yüklediği görev ve sorumluluklar:

         1 – Rabbimiz bunca nimeti bize karşılıksız olarak bahşetmiş, hibe etmiştir. Allah zengindir. Kullarının karşılık vermelerinden müstağnidir. Zaten kulların verebileceklerini veren yine O’dur Kulların elinde hiçbir şey yoktur. O, Hamid’dir, kendi katında övülmüştür. Melekler O’nu daima övüp yüceltirler. O’nun övülmeye ihtiyacı yoktur.

         Ancak bizler Rabbimizi över ve yüceltirsek O da bizim kulluğumuzu övecek, kulluk derecemizi yüceltecektir. Bizler şükretmeye devam ettikçe O nimetini artıracak, bağışlarını bol bol bize gönderecektir.

         2 – Akıl sahiplerinin, “Ey Rabbimiz! Hidayetten sonra kalplerimizi eğriltme.” diye dua ettikleri gibi, biz de Rabbimize yalvarmalıyız. Çünkü Rabbimizin en büyük bağışı ve hibesi, hidayettir. İndirdiği kitabı, gönderdiği peygamberi, gösterdiği Sırat-ı Müstakim’idir. Allah’tan bu bağışın devamını dilemeli, içinde bulunduğumuz hidayetin kıymetini bilmeli ve hidayetimizin artırılmasını temenni etmeliyiz.

         Eğer bizler bu nimetlerden sonra Allah’ın kitabıyla bağlantımızı kesersek Allah korusun kalplerimizin eğrilmeye ve yamulmaya yüz tutacaktır. Bundan sonra da ayaklarımız kayacaktır. Kullar eğrilmedikçe Allah onların kalplerini eğriltmez. Kullar kaymadıkça Allah onların kalplerini ve ayaklarını kaydırmaz.

         “..Onlar eğrilip yamulunca Allah da onların kalplerini eğriltti, yamulttu. Allah  fasıklar topluluğunu doğru yola iletmez.” (Saf/5)

         3 – Rabbimizden bizlere hayırlı eşler, evlatlar ve zürriyetler bağışlamasını dilemeliyiz.

         Zekeriyya Rabbine yalvararak şöyle demişti: Rabbim, bana tertemiz bir zürriyet bağışla. Şüphesiz sen duaları işitensin.” (Ali İmran/38)

         Rahman’ın gerçek kullarının duasıyla Rabbimize yalvarmalıyız:

         Rabbimiz! Bize gözlerimizi aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takva sahiplerine önderler kıl.” (Furkan/74)

         4 – Rabbimizden hüküm ve hikmet istemeliyiz:

         “(Musa:) Rabbim! Bana hikmet bağışla/hibe et ve beni salihlerin arasına kat.” (Şuara/83) (Sinan Konuk- ADANA SİYER ARAŞTIRMA DERNEĞİ)

         Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn

         Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

 

 
Yorum yapın

Yazan: 08 Haziran 2017 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: , ,