RSS

Yazar arşivleri: ekabirweb

ESMA DERSLERİ – 5 – ER RAHÎM (16-1)

329

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

El Hamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn Vesselatü Vesselâmü alâ Resulüna Muhammedin ve alâ alihi ve ashabihi ve etba’ıhi ecmaiyn.

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Tâhâ 25-26-27-28)

Rabbim, göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi, düğümü çöz dilimden ki anlasınlar beni. Âmin.

Değerli dostlar malumunuz esma derslerimizde Rahîm ismini işlemeye çalışmıştık. Lügavi çerçeve, nazari çerçeve ve Kur’anî çerçevenin ardından bugün de Rahîm olan Allah’ın tecellileri bahsini inşallah işleyeceğiz.

Rahmet Allah’ın hem zatına, hem fiiline ait bir vasıf. Zatında rahmeti Rahman, fiilinde rahmeti Rahîm ismi temsil ediyor. Rahman bütün bir varlığa merhametini ifade ediyor. Rahman isminin tecellisi için varlığın var olması şart değil, Rahman ismi tecelli edince varlık var oluyor. Biz merhamet etmek için merhametimizin muhatabı var olması lazım. Allah Rahmaniyyetini tecelli ettirmek için onun muhatabının olması şart değil. Rahmaniyyeti tecelli edecekse o, o anda var oluyor. Onun için varlık Allah’ın Rahman ismin in tecellisidir.

Rahîm ismi ise fiile yönelik yani merhuma yönelik, rahmet edilene yönelik onun içinde geçişli, çift boyutlu, hem fail hem mef’ul manasına. Hem özne hem tümleç manasına, yani hem merhamet eden, hem merhamet edilen. Allah için merhamet edilen manası geçerli olmayacağına göre bu bir tür geçişliliği ifade ediyor. Rahmete layık olanın bu liyakati Allah’a ulaşınca Allah’ın merhameti de ona ekstradan tecelli ediyor. Rahîm isminin manası bu, aynı zamanda Allah’ın Rahîm ismi rahmeti, Rahman’dan alıyor. Rahman’ın Rahmaniyyetini ilk tecelli ettiği Rahîm ismidir, oradan da varlığa yansıyor.

Dolayısıyla her varlık Rahmaniyyetin tecellisine muhatap, mü’minler ise ayrıca Rahîmin tecellisine muhatap. Onun için bizim imanımız Rabbimizin Rahimiyyetine ulaştığın da Rahimiyyet imanımıza farklı tecelli ediyor. İmanımıza tecelli edince ne oluyor. habbebe ileykümül iyman. (Hucurat/7) o size imanı sevdirdi, yani iman ediyorsunuz, Rabbim diyorsunuz, Ya Rahman diyorsunuz ben farkına vardım ve sana güvendim. Sen Allah’sın sana inandım diyorsunuz. Sen inandın öylemi? O zaman ilk tecellin Rahimiyyetimle imanınadır, imanını sana sevdireceğim.

Allah Allah..! Demek ki imanını sevemeyenler de var. Allah imanı sevdirdi ifadesinin tersinden de bir şeyler çıkmaz mı? Demek ki Allah’ın imanını sevdirmemesi, bu yerdirmesi manasına, nefret ettirmesi manasına gelmiyor. Ama o iman üzerinden tecelli etmemesi durumunda sahibi imanına sahip çıkmıyor. İmanını sevmediği için sahip çıkmıyor, sevmediği için karşıdakinin imanını görmüyor, imanı fark etmiyor. Onun içinde bakıyorsunuz bir hatasına mü’minin imanını çiziyor. Bakıyorsunuz en dip noktada tekfircilik hastalığına, kanserine yakalanıyor, tekfircilik gayyasına yuvarlanıp gidiyor. Yani mü’minin imanını görmüyor.

ve men yekfür Bil iymani fekad habita ameluhu. (Maide/5) Kim imanı inkâr ederse ameli boşa gider. Öyle diyor Kur’an maide suresinde. Dolayısıyla imanı inkâr edemezsiniz. Hatta bu ayetin bağlamı ehli kitabın hanımlarıyla evlenileceği, kestiklerinin yenileceği bağlamdır. Bu ayet indiğinde Medine de ki bazı yeni mü’minler; biz bunlarla bu kadar kavga ettik, bu kadar niza yaptık, bu kadar aramızda hadise geçti. Şimdi bunlara ayrıcalık mı getiriyor dercesine bir tavır geçmiş gönüllerinden ki Rabbimiz ehli kitabın o ahı gitmiş vahı kalmış, içine şirk karışmış inancını dahi müşriklerden ayırma babında imanı inkâr etmeyin diyor. Ya..! Hıristiyan’ın ve Yahudi’nin zedelenmiş imanını bile inkâr etmeyi bize yasaklayan, onu kökten müşrikle aynı tutmayı yasaklayan Kur’an, ya bir mü’minin imanını inkâr edene ne der, ya tekfirciye ne der.

Senin huyunu beğenmedim, senin suyunu beğenmedim, senin duruşunu beğenmedim, sen şu konuda benim gibi düşünmedin, senin meşrebini beğenmedim, senin mezhebini beğenmedim, senin mektebini beğenmedim, senin partini beğenmedim, senin cemaatini beğenmedim, senin tarikatını beğenmedim sayın gitsin. Onun içinde senin imanının üstünü çiziyor o nedenle habbebe ileykümül iymane ve zeyyenehu fiy kulubiküm. (Hucurat/7) Ya..! onu, eğer sevdirirse kalplerinizde süsler. Demek ki rabbimiz imanı bize sevdiriyor, daha fazla sevelim diye de imanı süslüyor, tezyin ediyor. Hani öyle değil mi sevdiğinizin üzerinde sevdiğiniz bir kazağını görmekten memnun olursunuz. Yani iki sevdiğiniz bir araya gelmiş olur. Sevdiğinizin bir başka sevdiğinizle yan yana gelmesinden memnun olursunuz, iki dostunuzun birbirine dost olmasından memnun olursunuz değil mi? Adeta Rabbimiz imanın üstüne süs takıyor, imana bilezik takıyor, imana elbise giydiriyor, imana kolye takıyor, imanın üstüne sipariş tezyin veriyor ki daha fazla sevsin.

Daha fazla severse ne olacak? Severse korur, severse üzerine titrer severse imana ilişecek bir zarar gelecek diye tir tir titrer o zaman imanını muhafaza eder. Bakın, onun için Rahimiyyetin tecellisi. Mü’min iman ediyor, imanı rahimiyyet aynasına yansıyor, rahimiyyet aynasından imanı kendisine daha fazla olarak geri dönüyor. Böyle bir iniş ve çıkış, çıkış ve iniş. Uruç ve nüzul. Miraç ve nüzul link gerçekleşiyor. O nedenle rahimiyyet işte böyle çift yönlüydü, biz bunun hem lügavi olarak hem de ıstılahi olarak işlemiştik. Şimdi inşallah Rahîm olan Allah’ın tecellileri bahsine geçiyoruz.

Rahîm olan Allah’ın en büyük tecellilerinden biri; Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil ‘alemiyn. (Enbiya/107) dir. Âlemlere rahmet olanHz. Muhammed Mustafa S.A.S. efendimizdir. Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil ‘alemiyn, mucize içinde mucizedir. Allah Resulünün misyonunu bu kadar kısa, bu kadar öz, bu kadar özet halde ifade etmek ancak Kur’an ın işi olabilir. Yani ResulAllah’ı tarif etseydik şöyle kısa bir cümle ile ne diyecektik? Âlemlere rahmet. İşte bu. Üstelik rahmeti kendisine, kendi zatına yazan ketebe alâ nefsiHİr rahme. (En’am/12) Rahmeti kendisine farz kıldı diyor Kur’an. Kendi zatına, nefsine farz kıldı. ve rahmetiY vesiat külle şey’. (‘Araf/156) rahmetim her şeyi kuşatmıştır ama her şeyi.

Bu her şey içerisinde bazı şeylere rahmet çok daha fazla tecelli eder. Bu her şey içinde yer alan ahsen-i takvim olan insan türünün içinde bazı insanlara rahmet çok tecelli eder.

Peki Rahmetin tecellisi insanın eylemine bakardık değil mi çünkü bilinçli mü’minin eylemi ile Rahîm olan Allah’ın rahimiyyeti arasında bir bakışımlılık, bir karşılıklılık vardır. Yani insanın davranışı, rahimiyyeti tahrik eder, rahimiyyet bu tahrik sonucu tecelli eder. Bunu demiştik çünkü Rahîm isminin hem fail hem Mef’ul olmasının manası budur. Mef’ul fiilden etkilenir. Merhum’un fiilinden etkilenir merhumiyyetin fiili rahmete çarpacaktır. rahimiyyete çarpınca rahimiyyetten muhteşem bir yağmur dökülecek merhuma. Dolayısıyla Merhum ile Rahîm arasın da böyle bir karşılıklılık vardır. Merhumun eylemi Rahîm’e çıkacak, Rahîmden ekstra rahmet nazil olacak.

O zaman efendimizin âlemlere rahmet oluşunun tombaladan çıkan bir şey değil, kafadan bir şey değil efendimizin yaşadığı hayat olduğunun altını çizebilir miyiz? Çizmek zorundayız değil mi? Bu rahmeti hak etmiş olana veriyor, hadise budur. mâ künte tedriy melKitâbu ve lel iymân. (Şûrâ/52) sen bundan önce kitap nedir iman nedir bilmezdin. Kitap nedir iman nedir bilmezin âlemlere rahmet olduğunu söylememiz abes olmaz mı? O zaman ne söylemiş oluyoruz biz âlemlere rahmettir derken? Kitap nedir, iman nedir bildiği andan itibaren yaptıkları, Rabbinin emrine iteati, Rabbinden aldığı vahyi insanlığa taşımak için gayreti, celâdeti, liyakati, ehliyeti, şecaati, hikmeti, himmeti, hizmeti..! Bütün bunlar onu âlemlere rahmet kılıyor.

Fakat ilginç değil mi Nûru Muhammedî isimli bize ait olmayan tamamen eski Yunan’dan, Mısır hermetizminden devşirilmiş, aynen kopyalanmış ve Hristiyanlıkta ki İlah İsa figürünün yerine Allah Resulünü koymuş, adeta Hıristiyanlığın 3 ün biri teslisinin unsuru olan İsa’sı yerine ResulAllah’ı geçirmiş, o uçuk kaçık teoride olduğu gibi Rahmet el lil âlemini anlamak aslında hiç anlamamaktır. Hatta hiç anlamamak daha güzel olurdu, keşke hiç anlamamak olsaydı. Hiç anlamayana anlatırsınız, ama yanlış anlayana sittin sene anlatamazsınız. Öyle bir uçuk kaçık teoriye ulaşıyor ki bakınız bu teori nereye çıkıyor. Kitaplarında aynen şu yazıyor bu Nûru Muhammedi tezini savunanların. Allah Resulü Miraca çıktı Miraçta izin istedi, melekler belli bir yerde durdu artık buradan öte gidemem ya Muhammed dedi, O refrefle gitti, bir perdenin önüne geldi, perdenin önünde durdu ve mükâlemeden sonra perdeyi kaldırdı bir de ne görsün kendisini. Haşa..!

Eee..! Noldu şimdi, Hıristiyanlara diyecek neyiniz var sizin, şirk neydi, küfür neydi, Allah resulü neyin mücadelesini verdi, neyimiz kaldı şimdi. Onlar yun muş yıkanmış oldu bu durumda. Onların teslisinden daha aşağı oldu bu durumda. Aynen böyle. Daha farklı versiyonları var bunun Ahmed le Ehad arasında bir harf varmış, mim varmış. Aslında o mim de perdeymiş, o perde kaldırılınca Ehad’in Ahmed olduğu anlaşılırmış. Aman Allah’ım bunu diyebiliyor yani. İnanarak mı diyor, inanmayarak mı diyor bilemiyoruz.

Bu ne cüret, benim tüylerim diken diken oldu, insan nasıl bu kadar cüretkâr olabilir. Bunun adı sevgi falan olamaz. Sevgi ise bundan daha zehirli bir sevgi olamaz. Bunun adı sadece peygambere hakaret değil, Allah’a hakarettir. İş çığırından çıktı mı, iş endazesinden çıktı mı, iş kilosun dan çıktı mı, iş ölçüsünden çıktı mı nerelere varıyor görüyorsunuz. Yeryüzünde cinayetleri tasnif etseydik nefretten dolayı işlenmiş cinayetlerin 10 katı sevgiden dolayı işlenmiş cinayetler çıkardı. Cinayet sevgi ile işlenince cinayet olmaktan çıkıyor mu yani. Afrika örümceği gibi. Yani erkeğini öldüren karadul örümceği gibi. Dolayısıyla bu cinayet olmaktan çıkıyor mu? Onun için sevdiğimizi boğmayalım, sevdiğimizi hakkıyla sevelim. Onun için efendimizi de hakkıyla sevelim, efendimize hakaret etmeyelim. Efendimizi beni şuraya koymayın dediği bir yere koymak efendimize hakarettir. la tutruni kema etrayebne Meryem. Beni, Meryem’in oğlunu uçurup kaçırdıkları gibi, ayağını yerden kestikleri gibi beni de olağanüstü eştirmeyin, uçurup kaçırmayın fe innema ene abdün. Ben kulum fe gulü abdullah ve Rasuluhi Benim için deyin ki Allah’ın kulu ve elçisi.

Kurban olmaz mısınız bu peygambere, bu güzellik önünde hayran olmaz mısınız Allah aşkına. Aslında insanı güzelleştiren bu değil mi. Aslında biz haddini bilen insanları sevmez miyiz? İnsan daha iyi insan oldukça sevilir melek oldukça değil ki. Melek oldukça sevseydik insanı niye seveyim melekleri severdim. Ama insan daha iyi insan oldukça severiz, Rabbim onu insan diye yaratmış, onun varıp duracağı en kemâl noktası insan olmaktır. Ya siinn..! Ey insan. Allah iltifat ediyor, ey insan. Yetmez mi. Rabbim bize ey insan diye hitap etsin.

İsa’nın havarilerinden Yahuda İskaryot efendisini Roma askerlerine şikâyet etmiş son yemek sırasında 3 – 5 Roma Altın lirası karşılığında. Roma askerleri gelmişler, gelen askerler İs AS. I tanımıyorlar, Yahuda İskaryot öyle rivayet edilir ki İsa’yı gösterirken ekke homo demiş işte insan. Düşmanınız bile işte insan diye göstersin sizi . Dolayısıyla insan olmak ayıp değil insan olmak meziyettir. Bir bunu bilseydik zaten o zaman önderlerimizi yoldan çıkarmayacaktık, hocalarımızı yoldan çıkarmayacaktık, şeyhlerimizi yoldan çıkarmayacaktık, liderlerimizi yoldan çıkarmayacaktık. Fakat bizim insan tasavvurumuzda ki yamulma, peygamber tasavvurumuzda ki yamulmadan geliyor. Peygamber tasavvurumuz yamulunca lider tasavvurumuz da yamuldu. Liderlerimizi olduklarının ötesinde göstermeye ve görmeye çalıştık. Böyle görünce kameti kıymetinden ayrıldı, kameti kıymetiyle uyumlu olmadı. Yani karizması boyundan büyük oldu, o zat bir iki çabaladı eğer akıllıysa kendisi; Yahu ben senin dediğin değilim, etmeyin gitmeyin, açılmayın kaçırmayın, uçurmayın. Ben sizin gibi bir insanım, fakat bildiklerimi sizinle paylaşıyorum. Allah rızası için size rehberlik yapmaya çalışıyorum. Yanılabilirim, yenilebilirim, hata edebilirim. Hata edersem beni düzeltin dedi.

Ebu Bekir öyle demedi mi? Allah Resulü öyle demedi mi? ene beşerun mislüküm, .. Ben de sizin gibi bir insanım, bende yanılır ve isabet ederim. Siz mahkemeleşiyorsunuz, bana dava getiriyorsunuz eğer ben birinizin lehine ve birinizin aleyhine hüküm verir bu hüküm de adalete uygun olmazsa o verdiğim ister alsın ister atsın çünkü o ateştir. (Hadis/Buhari-Müslüm) demedi mi, efendimiz daha ne desin. Dolayısıyla liderlerim izin ahlakın ı bozan bizleriz, hocalarımızın, cemaat liderlerinin ve imamlarının, şeyhlerimizin ahlakını bozan bizleriz.

Niye? Zihnimizde bir imaj var, öyle bir imaj ki onun gerçeği ile alakası yok. Şimdi bakıyor biraz şöyle akıllıysa mücadele ediyor mediyor ondan sonra nefsine yenik düşünce madem öyle diyor biz de rol keselim. Kameti kıymetine uygun değil ama bu sefer kametine ilave yapıyor boyuna, yani yalancı topuklu ayakkabı giyiyor yarım metre. Bununla da yürünmez ki birader, olmaz ki.

Peki en sonunda ne oluyor? Şu oluyor o kendisi gibi görününce siz onu lider görmeyeceğiniz için kendisi olmaktan çıkıyor. Artık rol yapmaya başlıyor, rolünü, maskesini yüzü zannediyor ondan sonra biri maskesini sıyırmaya kalkınca yüzümün derisini sıyırıyorsun diye saldırıyor ve onun ahlakını biz bozuyoruz.

Bir gün bakıyoruz insan olduğunu anladığımızda aa..! insanmış, başından beri insandı. Başından beri insan muamelesi yapsaydık o da kazansa biz de kazansaydık, biz bir hocadan, bir âlimden, bir şeyhten mahrum olmasak olmaz mıydı niye ahlakını bozuyorsunuz bu adamların. Bunlar güzel insanlar aslında, hizmet ehli insanlar. Ama arkasından gelenler onların ahlakını bozuyorlar. Uçuruyorlar, kaçırıyorlar, göçürüyorlar bir iki üç derken oda buna inanmaya başlıyor, ondan sonra haydi bakalım yerine koy koyabilirsen, koyamıyorsunuz. Dolayısıyla önderlerimizin ahlakını bozmak cinayetini işliyoruz, birde Allah’a bunun hesabını vereceğiz. İnsan olarak görelim, insan olarak sevelim, aa..! bu da yemek yermiş, aa..! bu da ayak yoluna çıkarmış, aa..! bu da hastalanırmış, bu da yaralanırmış.

Sudan mehdisi hareketi müthiş bir hareketti İngiliz’lere karşı müthiş bir mücadele verdi. Baktı ki Sudan’ı İngilizlerden alamayacaklar, yöneticilerden biri Mehdi pozuna büründü ben Mehdiyim dedi ve kabul de ettirdi, asker de mehdi saydı onu ve gerçekten de Hartum’u geri aldılar İngilizlerin elinden. Meydan savaşında İngiliz generali Gordon’u yendiler. Sudan’ın yarısını kurtardılar ve orada bir İslamî hükümet kurdular.

Fakat Mehdi bir gün geldi bir kurşunla yaralandı. Hayda..! Mehdi yaralanır mı sıkıntı burada. Mehdinin yaralandığını gören kendi askerleri kaçıp gittiler adamı yalnız bıraktılar ve aldıkları tüm yerleri İngilizler geri aldıkları gibi bu zatı da öldürdüler.

Dolayısıyla böyle olmasın, Bunun örneği Somali’de de yaşandı bir de Somali Mehdisi hareketi var böyle. Onun için aziz kardeşlerim insanları, liderleri, önderleri, âlimleri, hocaları böyle uçurmayın. İnsan tasavvuru böyle olursa doğru görürüz, bu da peygamber tasavvurumuzla orantılı, peygamber tasavvurumuz doğru olmalı. Eyvallah..!

Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil ‘alemiyn. (Enbiya/107) âlemler ne?

İbn. Abbas demek ki bir şeyler duymuş ki diyor ki; Allah resulü hayvanları ve otları davet etmek için gönderilmedi, alemler deyince aklınıza hemen bütün kâinat gelmesin. Alemler insanlar demektir. Tüm kendi çağında ve kendinden sonra yaşayan insanlar demektir. Çok güzel bir yaklaşım.

Peki Rahmet ne, Alemleri anladık rahmet ne? Rahmet vahiydir. Vahiy suya, gökten inen yağmura benzer, insanın yüreğini kurakken, çöl iken göle çevirir. Onun için Vahiy mana dünyamızın yağmurudur vahiy rahmettir. Rahmet risalettir; peygamberler eğer insanların arasına gönderilmemiş olsaydı şu insanlık ne yapardı, nereye giderdi, nasıl yolunu bulurdu. Onlar birer kutup yıldızı gibi insanlığa yol göstermiştir. Fırtına kopan dalgalı hayat denizinde fırtınalı batmamak için insanlığa yol göstermişlerdir.

Rahmet hidayettir öyle değil mi hüden lil muttekıyn. (Bakara/2) muttakiler için hidayet olan vahyi onlar getirmiştir. Rahmet inzardır, rahmet tebşirdir, müjde ve uyarıdır ve rahmet davettir. Peygamberler bunları yaptı. Onun için Allah bunları en güzel bir biçimde yaptı, rahmet olduğunu ispat etti. Onun içinde şahit kıldı, şahit oldu, şahit gösterdi ve en son haccında yani veda haccında, ömrünün sonunda Ya Rabbi, şahit ol..! diyordu ve insanları da şahit tutuyordu. Onun için insanlar da emaneti yerine verdin, layıkıyla tebliğ ettin biz şahidiz ya ResulAllah diyorlardı.

Risalet rahmettir demiştim bunu söyleyen tek ayet Enbiya suresinde ki ayet değil, aynı zamanda Zuhruf suresinde de bir başka ayet var. Ve kalu levla nüzzile hazel Kur’ânu alâ racülin minel karyeteyni ‘azıym. (Zuhruf/31) Şuna bakınız; Onlar dediler ki bu Kur’an şu iki şehrin büyük adamından birine inmeli değil miydi•? Bunların isimleri farklı farklı rivayetler var. Velid bin Muğire, Taif’ten ise Ümeyye bin Ebis Salt es-Sakafi olduğu söylenir, bir başka rivayette bir başkası olduğu söylenir; Bu iki adamdan birine inmeli değil miydi?

Niye? Bu ikisi daha yaşlı. Efendimiz 40 yaşında iken b unlar 70ine ayak basıyorlar. Şimdi efendimize bunlar dünkü çocuk muamelesi yaptılar. Hz. İsa’ya da Yahudi ihtiyarları öyle yapıyorlardı değil mi. Dünkü çocuk, ağzı süt kokuyor diyorlardı. Dolayısıyla Allah resulüne de, hatta çok ilginç bir rivayet var zayıf olmakla birlikte Ümeyye bin Ebis Salt es-Sakafi bir şair, Taif’li hem de meşhur bir şair. Efendimiz; Onun şiiri Müslüman olmuştu diyor, onun şiirlerinin divanı da var zaten, şiir ve şuarasında İbn. Kuteybe 3 sayfa ayırmış bu zatın şiirlerine. Orada Cennet ve cehenneme inandığını görüyoruz daha cahiliyede, ahirete inandığını görüyoruz, Allah’a inandığını, putları reddettiğini görüyoruz. Hatta putlara tapanlara ya ehlel hamga diyor, ey ahmaklar. Daha ResulAllah gelmemiş ve sonsuz nimetler diyarı diye bir şiiri var. Dolayısıyla bakıyoruz adam İbranice ve Süryaniceyi biliyor, Aramice yi biliyor, Tevrat’ı ve İncil’i asıllarından okuyor. Böyle bir adam.

Bahreyn’deymiş efendimizin 9. Yılında Bahreyn’den dönüyor. Ebu Süfyan, bu adam bilirkişi, bu adam bölgenin en büyüğü onun için kaide azam derlermiş, büyük komutan, büyük lider derlermiş buna. Düşünün putlara tapmıyor, putlara tapanlara ey ahmaklar dediği halde müşrikler bu adama hürmet ediyorlar. Fark ne? Aktif iyi, pasif iyi. Eyvallah..! Yani, putlarına dokunmadınız mı tapmamanızı da hoş görüyle karşılıyorlar , onun için pasif iyi.

Ebu Süfyan yolda yakalıyor, aralarında şu muhavere geçiyor; Duydun mu? Neyi? AbdulMuttalib’in yetimi peygamberliğini ilan etti. Derin bir Yaa..! diyor. Ondan sonra Ebu Süfyan diyor ki: Ona inanacakmısın? Hayır diyor. Fakat diyor izheb fettebiu’ sen git ittiba et diyor Ebu Süfyan’a. Kendine gelince hayır. Peki sen niye hayır diyor. İki cevabı var biri zayıf biri güçlü. Zayıf olan; ben onun çocukluğunu bilirim diyor. Allahuekber. Buna da yaş tutumu diyorlar..! eyvallah..! Yani yaşlıların ellerinden öpüyoruz, ama demek ki bazen o da hakikate takılıyor.

Hakikatin yaşı olmaz ki. Hocasıydı babası bir ömür okuttu Cezayir’in büyük kahramanı Emir AbdülKadir, 28 yaşındaydı b abası geldi kendisine beyat etti. Hocasıydı aynı zamanda. Tarih böyle örneklerle doludur. İbn. Sina’yı hocası okuttu ona 6 veya 7 ilim veren hocasıdır, İbn. Sina 17 yaşına geldiğinde oğlum sen beni okut dedi. Önüne oturdu ve hocası talebesinden ders almaya başladı. Dolayısıyla bu örnekler var önümüzde, ne muhteşem örnekler bunlar, ne güzel örnekler.

Yani ilginçtir adam öyle dedi. Ve bu adam Allah resulün e karşı savaş açtı, yakınlarını Allah resulü ile savaşmaya gönderdi. İşte böyle bir şey. Sakif kadınlarımın yüzüne nasıl bakarım diyor güçlü rivayette. Demek ki hakikat ağır gelmiyor nefis ağır geliyor. Yani orada nefsini konuşturuyor. Eğer ruhunun sesini dinlese ruhu zaten söylüyor, kendisi de söylüyor.

İşte bu iki adamdan birine gelmeli değil miydi diyorlar. Risalet hani. Ve kalu levla nüzzile hazel Kur’ânu alâ racülin minel karyeteyni ‘azıym. (Zuhruf/31)

Hz. Peygamberin merhameti tabii ki dillere destan bir merhametti.. Nasıl dillere destan bir merhamet olmasın, onun hayatını biliyoruz. Hatta onun hayatını babalarımızın hayatından daha çok biliyoruz değil mi? Yeryüzünde kimin hayatı Allah resulünden daha ayrıntılı bilinir söylesenize. Allah resulünün ömrünün ayrıntısında bilmediğimiz ne var. Bu bir mucizedir. Onun için İbn. Hazm Cevamius Sire isimli o muhteşem eserinde şöyle bir girişte bulunur; ResulAllah’ın hiçbir mucizesi olmasa, mucize olarak yaşadığı hayat peygamberliğinin delilidir diyor.

Peygamberliğine başka delil gerekir mi? Yaşadığı hayat peygamberliğinin delili. Üstelik bu hayat gözümüzün önüne gecesiyle gündüzüyle, özeliyle geneliyle, önüyle sonuyla o kadar berrak bir biçimde gelmiş ki biz inanın en yakınımızın hayatını, hatta belki kendi hayatımızı bile o kadar bilmeyiz. Yani olur mu diyeceksiniz ama insan unutuyor. Ama ResulAllah’ın hayatı, peygamberlik dönemini kastediyorum tabii ki. Gerçekten de önümüzde berrak bir biçimde. Çünkü Rabbimiz onu örnek olarak sundu. Bu örnek olarak sunduğunu muhafaza etmeseydi bize örnek olarak sunmazdı. Bu da mucizevi bir karşılıktır. Onun için Lekad kâne leküm fiy Rasûlillâhi üsvetün hasenetün. (Ahzab/21) Allah’ın resulünde sizin için muhteşem bir örneklik vardır, güzel bir örneklik vardır diyen Kur’an, o örnekliği de bize ulaştırma garantisinde bulunması lazım. Ve elhamdülillâh o örneklik bize ana hatlarıyla ulaştı.

Allah resulünün örnekliği içerisinde en büyük örnekliği merhametidir, çünkü âlemlere rahmettir o. Âlemlere rahmet olan ümmete düşen de kendi âlemlerine rahmet olmaktır. Tabii biz âlemlerimize zahmet oluyoruz o ayrı bir mesele. Ama bakın Allah resulüne Lealleke bahı’un nefseke ella yekûnu mu’miniyn. (Şuârâ/3) merhametine bakın ResulAllah’ın. İnsanların imanı için öylesine canhıraş koştururdu ki, bir adem bir alem diyerek eğer bir insan daha iman edecekse, uyku, dinlence bilmeksizin bir ömrünü vermeye hazır gibi yaşardı. Onun içinde ne oluyor sana diyor Rabbimiz, Mü’min olmuyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin.

Biz hiç kendimizi helâk ettik mi? Mü’min olmuyorlar diye. Taşlanıyorsun, hakarete uğruyorsun, iftiraya uğruyorsun, vatanında seni alemlere rahmetsin ama alem için de 2 metre yer bırakmıyorlar sana, buna rağmen sana bütün bunları yapan insanlar imana kavuşsun, cennete kavuşsun diye kendini helak ediyorsun. Yani beni niye taşlıyorlar diye değil, bana niye hakaret ediyorlar diye değil, bana niye bunu yapıyorlar ben onlara iyilik yapıyorum da bana niye kötülük yapıyorlar diye değil. Bunları hiç takmıyorsun bile. Sadece niye iman etmiyorlar.

Daha nasıl rahmet olsun. Lealleke bahı’un nefseke ella yekûnu mu’miniyn. (Şûarâ/3) bunun adı Allah’ın kulları helak olmasın diye kendini helak etmektir, bunun adı budur, budur alemlere rahmet olmak ve rabbimiz tabii ki sevinmiştir, tabii ki sevmiştir, tabii ki sevdirmiştir. Bugün bu sevginin karşılığının ne olduğunu düşünüyorsunuz, sebebinin ne olduğunu düşünüyorsunuz, illetinin ne olduğunu düşünüyorsunuz. 1.400 yıl sonra bir insanı yeryüzünde yüz milyonlar; anam babam sana feda olsun diyecek kadar nasıl severler, bunun izahı nedir söyler misiniz? Allah yoksa bu işin içinde bunun izahı yoktur. Allah severse sevdirir. Allah niye sevmiş peki? İşte bunun için. Lealleke bahı’un nefseke ella yekûnu mu’miniyn.

fela tezheb nefsüke aleyhim haşerat. (Fatır/8) şu halde onların imana ermesi için duyduğun arzu seni yıpratmasın. Deminki ayeti te’yid eden bir Fatır ayeti. Yani onların imana ermesi için duyduğun arzu seni bu kadar yıpratmasın. Yine te’yid eden bir şey.

İşte böyle bir peygamberin göğsüne Rabbimi iki madalya taktı, o madalyalardan biri Raûf, biri Rahîm. Kendine ait iki ismi insana da verdi fakat verdiği ilk insan Allah resulü idi. Raûfun Rahîm. En son inen surenin en son ayetlerinde hitap tüm insanlığa, çünkü siz diye başlıyor insan soyunu kastederek Le kad câeküm Rasûlun min enfüsiküm. (Tevbe/128) size kendi türünüzden, kendi soyunuzdan, kendi neslinizden bir elçi gelmiştir. İnsanlığın tamamına bir hitap var. Son sure Tevbe’nin son ayetlerinden 128. Ayet. aziyzun aleyhi mâ ‘anittüm sizin kurtuluşu olmayan ebedi bir belaya çarptırılmanız onun zoruna gider, ağrına gider. Yani biraz önceki ayeti hatırlasanıza, sizin ebedi hayatta kaybetmeniz onun çok zoruna gider. hariysun aleyküm Bil mu’miniyne Raûfun Rahıym. Mü’minlere karşı şefkat pınarı, Raûf ve merhamet abidesi Rahîm olduğu için üzerinize hassasiyetle tir tir titrer. Size karşı çok hırslı, yani öyle ki hani anaç tavuk olurda yavrularına bir zarar geleceği zaman isterse aslan olsun böyle atılır ya; Yavruma dokunma. Allah resulü onun için bir baba gibidir. O nedenle onun eşleri mü’minlerin anneleridir ayeti geldiğinde Abdullah İbn. Mes’ud Ra. Oraya bir parantez içinde çünkü o mü’minlerin babası yerindedir yazmış. Hatta bunu da bazıları kıraat olarak okumuşlar. Eyvallah bu bir tefsiri açıklama oysaki. Çünkü mü’minler için baba gibidir. Koruyucu, şefkat ve merhamet abidesi. Onun için Rabbimiz işte göğsüne iki madalya takıyor Raûf ve Rahîm. Çok şefkatli, çok merhametli.

Fein tevellev fekul hasbiyAllâh. (Tevbe/129) Devam ediyor ayeti kerime; (bu gerçek ortada iken) yine de onlar yüz çevirirlerse de ki; Allah bana yeter. Yani sen bu kadar merhametli, bu kadar şefkatli iken döner insanlar bu şefkat ve merhamete cevap vermek yerine yine de yüz çevirirlerse yapacağın bir şey yok, kendini helâk etme, Allah bana yeter de. fekul hasbiyAllâhu* lâ ilâhe illâ HU. Ondan başka tapılmaya layık hiçbir varlık yok. aleyhi tevekkeltü ve HUve Rabbül arşil azıym. Ben sadece O’na güvendim, sadece O’na dayandım de çünkü O azîm olan arşın hükümranlık makamının Rabbidir. Yani Rabb olan Allah’ın rububiyyeti dururken, Rabb ben değilim ki de, sen Rabb değilsin aslında burada. Onun için vazifeni yap gerisini Allah’a havale et, hasbiyAllah de, Allah bana yeter de.

Öyle değil mi yoksa işin içinden çıkmak mümkin değil. Helâkte olsanız ne yazar ki. Zaten eğer hidayet peygamberin elinde olsaydı önce yakınlarına verirlerdi. Nuh peygamber önce oğlunu hidayete erdirir, İbrahim peygamber önce babası Azer’i hidayete erdirir. Kur’an babası dediği için babası diyorum. Kur’an ed kelimesin i kullandığı halde onu amcaya kaydırmışlar. Niye? Peygamberlerin soyu ta Adem’e kadar tertemiz iman etmiş olanlardan olacak.

Niye; Saltanat mı kuruyoruz, babadan oğula geçecek bir şey mi var. Peygamberlik babadan oğula geçen bir saltanat mı zannettiniz. Hidayet kişinin kendi tercihidir, tercihinin üstüne konuşur. İman özünde kişinin tercihidir. Onun için akil baliğ olma şartı aranır. O zamana kadar da mükellef sayılmaz, kalem işlemez yani Allah Resulünün ifadesi ile.

Niye? Bunda ne var? Bunda ne gibi bir gariplik var? ve lâ teziru vaziretun vizre uhra. (Zümer/7) hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu taşımaz, yüklenmez. Nuru Muhammedî efsanesine böyle bir şey çıkaralım da isterse sinekten yağ çıkaralım. Görüyor musunuz çarpıtmayı. Haydi babasına buldunuz, İbrahim’in babasına amca dediniz. Yedi dereden su getirdiniz, alakası olmayan te’viller yaptınız amcası yerine koydunuz. Peki Nuh’un oğlunu ne yapacaksınız? O da kolay değil mi. Bazı müfessirlerin dediği gibi Nuh’un hanımı Nuh’un nikâhındayken başkasıyla zina yapmış. Haşa. Kafire iftira helal mi? (Devam edecek)

 
Yorum yapın

Yazan: 12 Şubat 2016 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: , ,

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 292 takipçiye katılın