RSS

Yazar arşivleri: ekabirweb

ALLAH’IN AHLAKIYLA – ESMASIYLA AHLAKLANMAK

298

        AHLÂK KAVRAMI HAKKINDA.

 

Ahlâk, İnsanların toplum içindeki davranışlarını ve birbirleriyle ilişkilerini düzenlemek amacıyla başvurulan kurallar dizgesi, başka insanların davranışlarını olumlu ya da olumsuz biçimde yargılamakta kullanılan ölçütler bütünüdür.

“Allah ahlâkı”, Allah`ın esmâ-ül hüsnâsı’dır!

Ahlâk, insan nefsinde yerleşen öyle bir melekedir ki (heyet) fiiller, hiçbir fikrî zorlama olmaksızın, düşünüp taşınmadan bu meleke sayesinde kolaylıkla ve rahatlıkla ortaya çıkar.

Bu tanımın tahlili, bizi ahlâkın mahiyeti hakkında aşağıdaki sonuçlara götürmektedir: 

  1. Ahlâk, insanın işlediği fiil ve davranışlardan, yaygın ifadesiyle “amel”den ziyade, bu davranışların kaynağı ve âmili olan, onları meydana getiren mânevî kabiliyetler veya yatkınlıklar kompleksini (Gazzâlî’nin tabiri ile heyet) ifade eder. Buna göre ahlâkî fiiller, ahlâkın kendisi olmayıp onun bir sonucu ve dışa yansımasıdır. Bu nokta, özellikle ahlâk eğitimi bakımından önemlidir.
  2. Ahlâk, sadece iyi huylar ve kabiliyetler mânasına gelmez. Kelimenin asıl mânası ile iyi ve kötü huyların hepsine birden ahlâk denir. Buna göre ahlâksız insan yoktur, iyi veya kötü ahlâklı insan vardır. İslâmî kaynaklarda iyi huylara ahlâk-ı hamîde, ahlâk-ı hasene, kötü huylara ise ahlâk-ı zemîme, ahlâk-ı seyyie gibi adlar verilmiştir.
  3. Ahlâk, insanda gelip geçici bir hal olmayıp onun mânevî yapısında yerleşen, bir meleke halini alan yatkınlık ve kabiliyetler bütünüdür.
  4. Ahlâk insanı düşünüp taşınmaya, herhangi bir baskı ve zorlamaya gerek kalmaksızın, görevi olduğuna inandığı işleri rahatlıkla ve memnuniyetle yapmaya sevk eder.
  5. Ahlâklı olabilmek için görevleri rahatlıkla ve memnuniyetle yerine getirme zorunluluğu, ahlâkın gelişip güçlenmesinde alışkanlıkların ihmal edilemez bir önem taşıdığını göstermektedir. Bundan dolayı İslâm ahlâkçıları ahlâkî eğitime büyük önem vermişlerdir. Çünkü alışkanlıklar ancak eğitimle kazanılır. Burada “eğitim”den maksat, ahlâkın nazarî bilgilerini tahsil etmek yanında, kişinin çocukluktan itibaren iyi örneklerle yaşaması, iyilik yapmaya alıştırılması, bencil ve gayri meşrû arzu ve ihtiraslarına karşı koymak suretiyle kendi kendini eğitmesi, nefsini ıslah etmesidir. Bu ise bir irade eğitimidir. (İslâm ahlakı diyanet derleme)

*********************************************************

KUR’AN DA BAZI AHLAKÎ DAVRANIŞ ŞEKİLLERİ

  1. Kur’ân’da ahlak, iman ve ibadetle iç içedir.

Onlar ki suçun büyüklerinden (şirk, iftira) ve açık çirkinliklerden kaçınırlar; öfkelendiklerinde bağışlarlar.

Onlar ki Rablerine icabet edip salâtı ikame ederler; işleri, aralarında istişare ederek çözerler… Kendilerini beslediğimiz şeylerden de infak ederler.

Onlar ki, zorbalıkla karşılaştıklarında birlikte mücadele ederek galip gelirler!

Bir kötülüğün karşılığı, onun benzeri bir kötülüktür! Kim affeder ve barışırsa, onun ecri Allâh’ın üzerinedir… Muhakkak ki O, zâlimleri sevmez.

Kim de zulme uğramasından sonra zâlime karşılığını verirse, işte onların suçlanacak tarafı olmaz!

Ancak insanlara zulmedenlerin ve haksız olarak arzda azgınlık yapanların aleyhine suçlama geçerlidir! İşte onlar için feci bir azap vardır.

Kim de sabreder ve bağışlarsa, muhakkak ki bu, azmi gerektiren işlerdendir. (Şûra/37-38-30-40-41-42-43)

Onlar (iman edenler) salâtlarında hakkıyla Allâh’ı müşahede etmenin yaşantısı içindedirler;

Onlar boş laf ve boş işlerden yüz çeviricidirler;

Onlar arınmak – saflaşmak (zekât) için ne gerekirse yaparlar;

Onlar cinsel organlarını evlilik dışı ilişkilerden korurlar.

Eşleri veyahut sağ ellerinin mâlik oldukları müstesna… Çünkü onlar kınanmış değillerdir.

Artık kim bundan ötesini (daha değişiğiyle seks arzusu) isterse, işte onlar haddini aşanların ta kendileridirler.

Ayrıca onlar (o iman edenler) ki kendilerine emanet edilmiş olana ihanet etmeyip, verdikleri sözlere uyarlar. (Mü’minûn/2-3-3-4-5-6-7-8)

  1. Kur’ân-ı Kerim, insanın sorumluluğuna geniş yer vermiştir.

Kim hakikate ererse sadece kendinedir bu doğru yolu bulmuş oluşu; kim de saparsa (hakikatten) yalnızca kendi nefsi aleyhine sapmış olur! Hiç kimse, bir başkasının yaptığı yanlışların yükünü taşımaz! Biz bir Rasûl oluşturup (bâ’s edip) onunla uyarmadıkça azap yaşatmayız! (İsra/15)

…O hâlde beni suçlamayın, nefslerinizi suçlayın!.. (İbrahim/22)

Bir topluluk nefslerindekini değiştirmedikçe, Allâh onlara (hakikatlerinden) olan nimetini değiştirmez! (Enfal/53)

  1. Kur’ân ahlâkında yükümlülük.

Doğrusu biz seni arzda bir halife kıldık! Bu yüzdendir ki insanlar arasında Hak olarak hükmet ve hevâya (Hakkanî olmayan duygu ve düşüncelere) uyma! Zira bu seni Allâh yolundan saptırır… Allâh yolundan sapanlara gelince; yaptıklarının sonucunu yaşama sürecini unutmalarından dolayı, yaşayacakları şiddetli bir azap vardır. (Sad/26) (Prof. Dr. İbrahim Emiroğlu-Yeni ümit)

***********************************************************

ALLAH’IN AHLÂKIYLA AHLAKLANMAK NE DEMEKTİR

        İlâhî ahlâk, en kısa ifadesiyle, Kur’an ahlâkıdır, Allah’ın razı olduğu ahlâk modelidir.

Allah, hiçbir şeyi başıboş yaratmamıştır, faydasız hiçbir icraatı yoktur. Ve insan, ömür tüketmekten öte bir işe yaramayan faydasız işleri terk ettiği ölçüde bu sırra mazhar olur.

Şu mahlûkat âlemindeki ince sırlar, sonsuz hikmetler, ancak Allah’ın malûmudur. İnsan ise bu hikmetlerden kendi çapında bir şeyler yakalamaya çalıştığı ölçüde bu sırra erer.

Allah, kendisini tespih eden bütün mahlûkatını, bilhassa bu vazifeyi en güzel şekilde yerine getiren mümin kullarını sever. Kendisine şirk koşan, nimetlerini küfranla karşılayanlardan ise razı olmaz. İnsan da Onun sevdiklerini sevmek, sevmediklerini sevmemekle bu sırdan nasiplenir.

İnsan kendisine İlâhî bir ihsan olan irade sıfatıyla güzel şeyler irade ederse, kudret sıfatını iyi ve faydalı işleri görmede sarf ederse, ilim sıfatıyla faydalı ilim öğrenirse, merhamet duygusunu yerinde kullanır Allah’ın kullarına ve diğer mahlûkatına merhametle muamele ederse, kısacası kendisinde yaratılan bu sıfatlar ve hisler âlemini Allah’ın razı olduğu istikamette kullanırsa İlâhî ahlakla ahlaklanmış olur.

Allah’ın bütün işleri istikamet üzeredir ve insan Fatiha Suresinde Rabbinden sırat-ı müstakim ehli olmayı dilemekle bu İlâhî ahlakla ahlaklanmayı da dilemiş oluyor.

Demek ki, insanın hikmet ehli olması, rabbinin razı olduğu bir kul olmasına bağlı. O’nu razı etmedikten sonra, o’nun yarattığı varlıkları incelemek ve bunların insanlara faydalarını araştırıp ortaya çıkarmak hikmet ehli olmak için yeterli değil.

Kuran’daki gizli sırları anlayan fakat hayatına tatbik etmeyen bir insan düşünelim. Bu insan âlimdir, ama hakîm değildir. Kâinat kitabını Allah namına okumayan ve ondan bu yönüyle faydalanmayan kimselerin hâli de berikilerden farklı değil.

Ve Gazali’den farklı bir hikmet tarifi: “Hikmet, varlıkların en yücesini, ilimlerin en faziletlisi ile bilmektir.” Allah, ezelî ve ebedî ilmiyle kendi zâtını, sıfatlarını, fiillerini, şuûnatını bilmekte. Bu mânâya göre, mahlûkat olmasa da Allah hakîmdir… Hem de sonsuz hakîm. İşte, marifetullah yolunda yürüyen, Allah’ı tanıma vadisinde ilerleyen insanlar, hikmetin bu mânâsından feyiz alırlar, nasiplenirler. Ve “ilâhî ahlâkla ahlâklanma” şerefinin, en ileri mertebelerine ererler.

Bu mânâ başta peygamberlerde, sonra peygamber varisi olma şerefine ermiş büyük zâtlarda ve derecelerine göre bütün müminlerde hükmünü icra eder. Herkes, imanı, ihlâsı, ilmi, tefekkürü ölçüsünde bu büyük lütuftan nasiplenir. (Prof.Dr. Alaaddin Başar)…………………………

        ….Ahlâk ve Huy Değişir mi?

Ahlâk ve huy dediğimiz şeyin değişken olup olmadığı, onun doğuştan ve irsi (genetik) olup olmadığına bağlıdır. İbn Miskeveyh’e göre, huyların bir kısmı insan yapısının temelinden gelir. Bir kimsenin fazla korkak ve güleç olması gibi. Diğer bir kısmı âdet ve alışkanlıkla kazanılır. İnsan bir şeyi düşünüp taşınır, sonra onu sürekli olarak yaparsa, o şey, onun melekesi ve huyu haline gelir. Gazali ve İbn Arabi de değişen-değişmeyen, doğuştan edinilen huylar ayrımını yaparlar. Doğuştan gelen mizaç/huy değişmez. Ama âdet ve alışkanlıkla edinilen huylar değişir.

Bazılarına göre huyların doğuştan olup olmaması söz konusu olmaz. Her insan âdet, alışkanlık, tekrar, idman ve eğitim yoluyla kısa veya uzun sürede az çok huyunu değiştirebilir, yeni huylar kabul edebilir. Çünkü insan yeni huylar kabul etmeye müsait bir varlıktır.

Stoacılar/Revakiyyun, bütün insanların doğuştan temiz ve iyi olarak doğduklarını, sonra sosyal çevrenin onları kirlettiğini ve kötüleştirdiğini savunmuşlardı.

Bazı filozoflara göre, insanlar doğuştan kötüdürler ancak, öğretim ve eğitim yoluyla iyi hale gelirler. Fakat, bazıları çok kötü olarak dünyaya geldiklerinden, onları ıslah ve terbiye etmek mümkün olmaz.

Calinus (Galen), insanları üçe ayırır: Doğuştan iyi olanlar, doğuştan kötü olanlar, bu ikisi arasında bulunanlar. İkisi ortası bir durumda bulunanların huyları iyi veya kötü yönde değişebilir. (İbn Miskeveyh, Tehzibu’l-ahlâk, Kahire, 1320, 24-26)

Genellikle, Müslüman alimler doğuştan gelen ve değişmeyen, edinilen ve değişebilen şeklinde huyları ikiye ayırırlar (Gazali, İhya, III, 54), (bk. İbn Arabi, el-Fuhatu’l-mekkiyye, II, 309) Bunlara göre insanın hilkatinde, fıtratında, cibilliyetinde, tabiatında, mizacında, seciyesinde, tînetinde, hamurunda ve mayasında bulunan ve doğuştan gelen bazı huylar genetiktir, irsidir. İnsan bedeninin, nasıl belli temel nitelikleri varsa ve bunlar doğuştan geldiği için değiştirilemiyorsa, insan ruhunun da doğuştan gelen belli bir şekli vardır ve bu kökten değişmez. “Allah’ın yaratışında değişme yoktur” (Rum, 30/30); “…Rabbimiz her şeye hilkatini varoluş şeklini ve özelliğini veren, sonra da doğru yolu gösterendir” (Taha, 20/50); “Rab takdir edip yol göstermiştir…” (A’la, 87/3) Bu ayetlerde, huyun özünde değişmeyen yönüne işaretler vardır.

Ama, bunun kısa veya uzun bir süre içinde, az çok ıslah ve terbiye edilmesi, doğuştan gelen renginin, tonunun farklı hale getirilmesi mümkündür. Sonradan edinilen ve kazanılan huylar ve âdetler ise eğitim ve öğretimle, sürekli alıştırma çalışmaları ve tekrarlar yaparak değiştirilebilir. Bitkiler ve hayvanlar bile eğitimle az çok değiştirilip ıslah edilirken, insanların te’dib, terbiye ve riyazet yoluyla ıslah edilemeyeceğini söylemek doğru olmaz. Islah suretiyle arpayı buğday, buğdayı arpa haline getirmek mümkün olmaz ama, daha iyi ve daha nitelikli arpa ve buğday üretmek mümkündür; aşı ile daha iyi meyve alındığı gibi.

İnsandaki arzu ve öfke gibi temel eğitimlerin kökten değiştirilmesi veya yok edilmesi mümkün olmaz. Ama, ıslah edilmesi, iyileştirilmesi, güzel ve faydalı hedeflere yönlendirilmesi mümkün olur. İnsan doğuştan sahip olduğu huy ve yeteneklerini, iyi ya da kötü işlerde kullanabilir. Cesaret ve cömertlik huylarının, iyi ya da kötü maksatlarda kullanılması gibi, huyların değiştirilmesinden çok iyileştirilmesi ve güzelleştirilmesi önemlidir. Şehvet denilen bedeni arzular, esas itibariyle kötü değildir. Kötü olan şehvetin meşru olmayan ve kontrolsüz bir şekilde bulunmasıdır. Meşru şekilde ve kont-rollü olarak arzularını karşılaması ise iyidir. Hatta faydalı ve gereklidir.

İyi Ahlâk Nasıl Kazanılır?

Gazali’ye göre iyi ahlâk sahibi olmanın yolları şunlardır:

  1. a) İlahi bir lütuf olmak üzere, bazı insanlar, doğuştan iyi huyludurlar. Peygamberler böyledirler. Doğuştan ve tabiattan gelen bazı güzel huylar, çalışılarak da kazanılabilir. Bazıları doğuştan cömerttir, bazıları çalışa çabalaya cömertliği huy edinebilir.
  2. b) Riyazet ve mücahede ile yani sıkı bir idman ve disiplinle, iyi huylar ve güzel ahlâk edinmek mümkündür. İnsan cimri ise bunun kötülüğünü, cömert olmak gerektiğini düşünerek kendini cömertliğe zorlar, nefsine ağır gelse de sevdiği malları infak etmeye çabalar. Bunu zoraki bir şekilde yapa yapa gönüllü olarak yapma, daha sonra da zevkle yapma aşamasına ulaşır. Böylece cömertlik onun huyu haline gelir. Kibirli bir kişinin, mütevazı olmasının yolu da budur. Bu bakımdan ahlâk, sanatlara ve ilimlere benzer. Temrinler, idmanlar, tekrarlar ve alıştırmalar güzel huyların edinilmesinde ve bir meleke haline gelmesinde çok önemlidir.

Muhakkak ki Allâh, hakkını vermeyi, ihsanı (iyilik yapmayı) ve yakınlara cömert olmayı hükmeder… Fahşadan (nefsanî davranışlardan), münkerden (imanın gereklerine ters düşen fiillerden) ve bagiyden (zulüm ve hakka tecavüz) nehyeder… Düşünüp değerlendirmeniz için öğüt veriyor. (Nahl/90)

Onlar ki, bollukta ve darlıkta Allâh için karşılıksız bağışta bulunurlar, kızdıklarında öfkelerini kontrol ederler, insanların kusurlarını affederler. Allâh ihsan edenleri sever. (A.İmran/134)

İşte böyle… Kim Allâh’ın saygı gösterilmesi gerekenlerine saygı duyup gereğini uygularsa, bu yaptığı, onun için Rabbinin indînde daha hayırlıdır… Size bildirilenler hariç, en’am (deve, sığır, koyun cinsi) helal kılındı… O hâlde putların pisliğinden ve uydurma fikirlerden kaçının. (Hac/30) (Prof. Dr. Süleyman Uludağ)

**************************************************

        ALLAH’IN AHLAKIYLA – ESMASIYLA AHLAKLANMAK

 

        Bak dostum, günümüzdeki yaygın ve çok kalın bir “Risâlet ve Rasûlullâh” örtüsünü açıklayayım:

 

Sakın, “İyi Ahlâk Derneği Başkanı Sayın Peygamber Muhammed Mustafa” bakış açısındakiler gibi, muhteşem Risâlet hakikatinden perdelenme! Bunu yaparsan Dünya yaşamındaki en büyük kötülüğü sen kendine yapmış olursun!

 

O muhteşem İLİM, o muhteşem Hakikat, sana kendindeki hazineyi fark ettirmek için RASÛL olarak irsâl olmuş ve bunu sana fark ettirmek uğruna tüm yaşamını vermiştir. Kur’ân-ı Kerîm bunu fark ettirmek için nâzil olmuştur, irsâl olmuş (açığa çıkmış) RASÛL’e!

 

“Mekârimi ahlâk”, “Ahlâkı tamamlamak” diye Türkçeye çevrilmez! Bu çeviriyi yapmadan önce iyi düşünmek lazım: “Allâh ahlâkı ile ahlâklanın” ne demektir?

 

“Mekârimi ahlâk” diye işaret edilen, “tehalleku BiAhlâkıllâh” uyarısıyla işaret edilen “Allâh ahlâkı”dır!

 

Nedir “Allâh ahlâkı”? Nasıl bir şeydir “Allâh ahlâkı ile ahlâklanmak”? Bu realiteyi fark edip, düşünüp kavradın mı?

 

Allâh, insan-beşer “HUY”larıyla “HUY”lu veya kayıtlı olmaktan münezzehtir; bilmez misin?

 

O zaman, insanda nasıl bir ahlâk olmasından söz ediliyor veya nasıl bir ahlâk sahibi olması isteniyor; bunu düşünen beyinlerinize havale ediyorum!

 

“Din güzel ahlâktan ibarettir” şeklinde esas anlamı kaybolmuş hadisi anlamanın yolu “Allâh ahlâkıyla ahlâklanın-tehalleku BiAhlâkıllâh” hadisinin işaret ettiği sırrı kavramaktan geçer!

Şurası kesindir ki… “DİNinsanların iyi ahlâklı olması için gelmiştir” anlayışı ve amacı kesin yanlıştır! Bu anlayışın sonu, “Ben zaten iyi ahlâklıyım; öyleyse benim dine ve peygambere ihtiyacım yok” kabulüne çıkar!

 

Din, insana, Risâlet hakikatinin bildirisine iman etmesi ve bunu yaşaması için gelmiştir! Bunu yaşayan insan ise doğal ve otomatik olarak iyi ahlâklı olur.

 

İyi ahlâk, Risâlet hakikatine erdirmez; ama Risâlet hakikatine iman ve bunun getirisini yaşamak, insanı iyi ahlâklı yapar! Dünya üstünde sayısız iyi ahlâklı yardımsever, hayırsever insan vardır ama birçoğu “iman”ın hakikatinden ve dahi getirisinin ne olduğundan habersizdir!

 

“ALLÂH AHLÂKI İLE AHLÂKLANIN” uyarısı neye işaret ediyor; bunu, “tanrılarına tapanların” anlaması hiç mümkün değildir!

 

Hazreti İsa’nın “Sen beşer gibi düşünüyorsun, Allâh gibi değil” uyarısının anlamını, düşünemeyenler fark edemez!

Mecazları tekrarla tatmin olanların da, sırları müşahedesi asla mümkün değildir! (A. Hulusi – Yenilen)

*******************************************************************

Adem, suyla çamur halinde karılı iken, ben Nebi idim’ diyen, mistik verilere göre, alemlere rahmet olarak gönderilmiş, varoluş gayesini, insanlık onur ve şerefi için kullanan, Nebilik yönü ile bireyleri ölüm ötesi hayata hazırlayıp, Risaleti ile insana kendi aslını ve hakikatını bildiren, Vahy’in dışına taşmayan özelliklere sahip Resûlullah Efendimiz’e, sahabiler, kendi anlayışları istikametinde şu suali tevcih etti… Din Nedir?

O, Yanıtını ; “Din Mekarimi Ahlâktır.” Ahlâkın Mekarimidir. Yani, tam kemale gelmiş halidir. “Allah’ın Ahlâkıyla Ahlâklanmaktır” şeklinde verdi.

Bahsi geçen bu Ahlâk, Toplumsal Ahlâkla ilgili miydi?

Toplumu Evcillleştirme

Tahalluku biahlâkillah” yani, “Allah Ahlâkıyla ahlâklanmış olarak yaşayın” şeklindeki uyarısı ile ne demek istedi?

Şimdi biz, bildiğimiz, öğrendiğimiz kadarıyla konuyu açmaya çalışalım.

Toplum ahlâkı, bilinen şekliyle; ulusların çizdiği modele, genetik veriler, şartlanmalar ve ilkeler istikametinde uymadır. Esasen, bu ahlâk olmadan “Allah’ın Ahlâkı ile Ahlâklanmak” mümkün değildir.

Diğer taraftan; “Ben Mekarimi Ahlâk için geldim” diyerek kendi Ahlâkının, Allah’ın Ahlâkı olduğunu vurgulayan Resulullah’ın söylemek istediği neydi?

Bu Ahlâk modeli; Basit, dar görüşlü insanımızın anlayışına dayalı, “toplumu evcilleştirme” gibi bir mana ile sınırlanmamalı, insanın varoluş gayesi olan, Halifelik vasfı ile değerlendirilmelidir.

Halifelik özelliğine dayanan ilk oluş şudur; “Vermek! Karşılık beklemeksizin vermek!”

Yeryüzünde Halife

Her koşulda, önce karşındakini düşünmek,

Paranı vermek, sonra; Sevgini vermek, sevilmeden sevmek, hatta düşmanını bile sevmek.

İlmini vermek. Tüm tasavvuf ehlinden, Mevlana’dan tutun, Muhiddin Arabi’ye, Yunus Emre’ye kadar görülen müşterek bir vasıftır; “VERMEK”.

İşte böyle bir yaşam türü; “Allah’ın Ahlakıyla Ahlaklanma” nın tabii bir sonucudur. Ve İnsan bu vasıf ile, Yeryüzünde Halife olarak yaratılmıştır. İnsan olmanın, insansı olmaktan kurtulabilmenin yegâne yolu budur.

Şimdi, belirtilen uyarılar istikametinde, kendimizdeki özelliklerle bağdaşabilen noktaları kontrol edelim. Acaba hangisi bizde mevcut. İyi insan olabilme sınırları, anlatılan Ahlâkı kapsayabiliyor mu? Siz karar verin! (A. Faruk Yüksel)

 

**************************************************************

ALLAH’IN AHLÂKIYLA AHLÂKLANMAK NASIL OLUR?

Bir hadîsinde Hz. Peygamber (asm): “Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanın” buyurur.

Mesela Allah’ın sıfatlarından biri “Gafûr”dur. Günahları bağışlayıcı demektir. Bu sıfatla sıfatlanan bir kimse kusurları bağışlayıcı olmalıdır.

Diğer bir sıfatı “Halîm”dir. Bu sıfatı kendisinde huy edinen bir kimse sert olmamalı, yumuşak başlı ve mütevazı olmalıdır.

Yine Allah’ın sıfatlarından biri “Settar”dır. Yani günahları örtücüdür. Müslüman da, din kardeşinin kusurunu örtmelidir.

Allah (c.c) “Kerîm”dir, “Rahîm”dir. Yani lütfu, ihsanı bol ve merhameti çoktur. Müslüman da, cömert ve merhametli olmalıdır! Yani bütün hareket ve davranışları hikmetli, isabetli ve Allah’ın rızasına uygun olmalıdır. Böylece Allah’ın güzel ahlâkıyla ahlâklanmış olur. Mehlika YAĞMUR

*******************************************

ALLAH’IN ESMASIYLA AHLAKLANMAK

Ahlaki davranış, mutlaka aşkın bir referansa muhtaçtır. Aşkın bir referansı olmayan ahlaki davranış kayıtlı ve şartlı bir ahlaktır. Bir davranışın kendisi ahlaki olsa dahi, -kayıtlı ve şartlılık- o davranışın zeminini ahlaki olmaktan çıkarır. Kayıtlı –şartlı ahlaki davranış ise “Hesabi” dir Kayıtsız ve şartsız ahlaki davranış ise “Hasbi” dir. Ahlaki davranışta pazarlık ahlakiliğin düşmanıdır. Ahlaki davranış ancak sorumluluk bilincinin eseri olduğunda hasbileşir. Sorumluluk bilincinin en yükseği İnsanın Allah karşısında duyduğu sorumluluktur. Bu bilinç mutlaka bir imana dayanır. İmandan söz edilen yerde pazarlıktan söz edilemez. Pazarlıksız bir ahlak, pazarlık sözcüğüyle yan yana gelmesi asla düşünülemeyecek olan bir imandan neş’et eder.

Allah’ın esmasıyla ahlaklanmak, hâşâ esma-i hüsnâyı kulun kendisine nispet etmesi değildir. İnsanın el Basîr, es Semî’, el Alîm, el Vedûd,, el Hayy olması mümkün değildir. Bunu iddia etmek, haddini aşmak, bir başka ifadeyle Allah’tan rol çalmaya yeltenmektir. Bunun adı şirktir. Allah’ın esmasıyla ahlaklanmak hâşâ, insanın Allah’a benzemesi de değildir. O Hâliktir insan ise mahlûk, O yaratandır insan ise yaratılan. Yaratan ile yaratılan arasında derece ve hüviyet değil, mahiyet ve zâtiyyet farkı vardır. O, O’dur, O’nun aşkın ve mutlak tabiatına ilişkin Kur’an da birçok ayet vardır.

Hiçbir şey O’na benzemez. (Şûrâ/11) Elbet O’da hiçbir şeye benzemez.

Hiçbir şey O’nun dengi değildir. (İhlas/4) İşte bu yüzden O’na ortak koşmak demeye gelen şirk, aynı zamanda Allah’a yapılmış en çirkin iftiradır. O; değil eşi, velev ki bir açıdan da olsa benzeri dahi düşünülemeyecek olandır.

Sen O’nun bir benzerini (düşüne)bilir misin? (Meryem/65) O tüm mükemmelliklerin tek ve zorunlu adresidir.

Göklerde ve yerde en güzel örneklikler/nitelikler O’na mahsustur. (Rum/27) O yaratan gerisi yaratılandır, bu ikisi arasında mahiyet farkı vardır dolayısıyla yaratan asla yaratılanla kıyaslanamaz. Yaratan yaratamayan gibi olur mu? (Nahl/17)

Allah’ın esmasıyla ahlaklanmak insanın Allah’ı bilmesi, tanımnası ve anlamasıdır. İnsan Allah’ı bilirse kendini bilir, kendi küçüklüğünü bilirse ancak o zaman Allah’ın büyüklüğünü bilir. Yoksa Allah’ın büyüklüğünü bilmesine imkân yoktur. Çünkü O’nun büyüklüğünü ifade de “büyük” kelimesi aciz kalır, söz biter, dil durur, akıl dibe vurur. Hak ehlinin dediği gibi demekten başka çıkar yol kalmaz.

Büyüksün ilâhi büyüksün büyük,

Büyüklük yanında kalır çok küçük (Ali Haydar bey)

Ve işte o an imdada haddini, bilmek yetişir. Kendi küçüklüğünü idrak eden Allah’ın büyüklüğünü idrak etmiş olur. Bunu da ancak O’nu bilen, tanıyan ve anlayan bir akıl idrak edebilir.

Allah’ın esmasıyla ahlaklanmak Allah’ı sevmek demektir. Sevmek kalbin en soylu eylemidir. Kalbin sevme eylemi bilgiye de dayalı olabilir cehalete de. Eğer cehalete dayalıysa bu sevgi seveni özgür ve özü-gür kılan bir eylem değil, seveni tutuklayan bir tutkuya dönüşür. Eğer bu bilgiye dayanırsa o zaman bire sonsuz veren bir tohuma (Habbe;Mahabbe) dönüşür. Kalp muhabbet gibi bir eyleme ne zaman kalkışır? Elbet ancak sevdiğini bilir, tanır ve anlarsa. Bu bilme, tanıma ve anlama arttıkça sevgi de artar, sevgi arttıkça yakınlık artar Bu yakınlık mekâni bir yakınlık değil elbet, bu yakınlık vescûd, vakterib. (‘Alak/19) secde et ve yaklaş ayetinde kastedildiği gibi kalbi bir yakınlıktır.

Kurbiyet kesbeden kurbân olur, kurbân olan teslim olmuştur. Bu kayıtsız şartsız, garazsız ve ivazsız bir teslimiyettir. Teslim olan kendi iradesini teslim olduğu kapının iradesine râm etmiştir. Kendi cüz-i iradesini O sonsuz ve mutlak iradenin ışığına kendi arzusuyla tutmuştur. Bu iradenin şükrünü eda etmektir. Şükredilen her nimet artırılır. Cüz-i irade de ona bu şükürden dolayı artırılır. İlahi iradenin ışığı O’nun cazibesine kapılıp yörüngesine giren beşeri iradeyi olgunlaştırır. Ham iken yetişkin hale getirir.

Bu hal bir yitirme değil bir bulma halidir, bir yok oluş değil bir var oluş halidir, kendini kaybetme hali değil kendini bulma ve bilme halidir. İşte bu halin sonunda O’na kurbân (kelimesinin ait olduğu kalıbın niteliği gereği yakınlaşmanın tüm olumlu anlamlarıyla dolu) olan ruh, İlahi isim ve sıfatların yoğun etkisine maruz kalır, onların cazibesine kapılır. Esmânın yüksek ve yoğun çekim alanı o ruhu öylesine etkiler ki ruh bu etkiyle esmanın yörüngesine girer. O ünlü hadiste ifadesini bulan hal işte o zaman gerçekleşir.

“Kulum bana en iyi farzlarla yaklaşır ve kulum bananafile ibadetlerle yaklaşmayı sürdürür. Sonunda ben onu severim. Ne zaman ki ben onu severim artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.” (Buhari/347)

Farzlarla sınırlı bir Allah – insan ilişkisi, emir – komutla sınırlı bir ilişki biçimidir. B u insanın Allah ile ilişkisinin başlama noktasıdır ve kulluğun gereğidir. Fakat insan Allah ile ilişkisini “kulluk” düzeyinden “dostluk” düzeyine çıkarmak istiyorsa emir komuta çerçevesi yetmez. Dostluğun gereği sevgi temelinde farzlarla yetinmeyip daha ötesine ilerlemektir. Nafile ibadet ve davranışlar işte bunun göstergesidir. Nafileye, farzların üzerinde bir fazlalık olduğu için bu ad verilmiştir. Aslında nafilenin dilimizde ki bir karşılığı da “armağan”dır. Nafile ibadet eden Allah’a armağan vermiş gibidir. Nafilenin temelinde daha yakın olma arzusu yatar, onunda temelinde sevgi yatar.

Bu anlamda nafile iki kısma ayrılır; Birincisi Farz ibadetlerin cinsinden olan nafileler, ikincisi onların dışında kalan ve Allah’ın davasını dert edinmeye dayalı gayretler.

Birinci tür nafilelere birçok örnek verilebilir; Farz namazların önünde ve arkasında ki nafile namazlar. Farz olan Haccın yanında nafile hac ve umre. Zekâtın yanında sadaka ve infak. Farz olan orucun yanında nafile oruç bunlardandır. Allah resulünün nafileleri olan bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, nafileler farz ibadetlerin şükrü mesabesindedir. Allah insana neyi emretmişse o insanın yararınadır. Madem bir şeyin yararına olarak Allah bana farzları emretti, ben bunlara karşılık Allah’a teşekkür borçluyum. Bir nimete en güzel teşekkür o nimetin kendi cinsinden olur. O halde farz namazın en güzel teşekkürü namaz cinsinden olmalıdır Farz olan orucun en güzel teşekkürü yine kendi cinsinden olmalıdır.

İkinci tür nafile; Allah’ın dinini dert, davasını kaygı edinmektir. İbadetler insanın Allah’a kulluğunun bir gereğidirler. Allah davasını kendi davası bilmek ise Allah’a dostluğun bir gereğidir. Allah kendi dinini dert edinen kulun özel dertlerini satın alır. Tüm iddiası kendi derdinden sürekli müteşekkil olanları ise kendi dertleriyle baş başa bırakır. İlgi sevginin yoldaşıdır. İlahi sevgiye nail olanlar özel ilgiye de nail olurlar.

Allah Resulünün yukarıda naklettiğimiz okumasında yer alan “sonunda onu severim” ifadesi hem “çok seven”, hem de “çok sevilen” gibi çift boyutlu bir isim olan el Vedûd isminin çekim merkezine dâhil olmaktır. Bu ismin tecellisine daha çok muhatap olmak isteyen, sevgiyi hak etmek zorundadır. İlahi sevgiyi daha çok celbeden ilgiyi de daha çok celbedecektir. Bu ilahi ilgi muhatabın iç potansiyeli harekete geçirecek, gönül kulağı duyar, gönül gözü görür, gönül dili konuşur hale gelecektir. İç potansiyeli harekete geçen insanın tüm yetilerine bu olumlu bir biçimde yansıyacaktır. O kulun işitme, görme, konuşma, tutma, yürüme yetileri ve bunlara yön veren tasavvur, akıl ve idraki ilahi ilginin çekim alanına girecektir.

İşte bundan sonrası “artık ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum” noktasıdır. Allah’ın gör dediği yerden bakar, işit dediği yerden işitir, tut dediği yerden tutar. Çünkü böyle birinin tasavvurunu, aklını ve şahsiyetini vahiy inşa etmiştir. Vahyin inşa ettiği bir göz Allah ile gören bir gözdür. Vahyin inşa ettiği bakış açısına sahip olmak, baktığında Allah’la bakmak demektir. Bu hakikat Allah resulüne nispet edilen bir haberde; Hicr/75 ayetinden yer alan “Mütevessimiyn” in tefsiri sadedinde şöyle dile gelir;

“Mü’minin ferasetinden çekininiz, çünk o Allah’ın nuruyla bakar.” (Tirmizi)

Allah’ın kendisi nuru/ ışığı ifadesinde vahiyden yola çıkarak üç şey anlaşılmalıdır.

1 – Elif Lâââm Râ* Kitabün enzelnahu ileyke li tuhricenNase minez zulümati ilen Nûri Bi izni Rabbihim ila sıratıl Aziyzil Hamiyd. (İbrahim/1)

Elif, lâm, râ, bu insanlığı, Rablerinin arzusuyla karanlıklardan aydınlığa ( tüm övgülerin mutlak muhatabı, O yüceler yücesinin yoluna) çıkarman için sana indirdiğimiz bir vahiydir.

Feaminu Billâhi ve RasûliHİ venNûrilleziy enzelna* vAllâhu Bima ta’melune Habiyr. (Teğabün/8)

Onlar Allah’a resulüne ve indirmiş olduğumuz ışık kaynağına (en Nûr) iman ettiler.

felleziyne amenû Bihi ve azzeruhu ve nasaruhu vettebeunNûralleziy ünzile me’ahu, ülaike hümül müflihun. (A’raf/157)

Sonuçta o (Peygamber’e) inanan, on u el üstünde tutup destekleyen ve ona yücelerden bahşedilen ışığın ardına onunla birlikte düşenler, kurtuluşa erişen kimseler olacak.

Evemen kâne meyten feahyeynahu ve ce’alna lehu nûren yemşiy Bihi fiynNasi kemen meselühu fiyz zulümati leyse Bi hâricin minha* kezâlike züyyine lilkafiriyne ma kânu ya’melun. (En’am/122)

Hiç (manen) ölüyken hayat verdiğimiz ve insanlar arasın da yolun u bulması için kendisine ışık tuttuğumuz kimse, içinden çıkma imkânı bulamayacağı zifiri karanlıkla gömülüp giden kimse gibi olur mu?

Ya eyyühenNasu kad caeküm burhanun min Rabbiküm ve enzelna ileyküm nûren mubiyna. (Nîsa/174)

Feemmelleziyne amenû Billâhi va’tesamu Bihi feseyüdhıluhüm fiy rahmetin minHU ve fadlin ve yehdıyhim ileyHİ sıratan müstekıyma. (Nîsa/175)

Ey insanlık ailesi, artık Rabbinizden size hakikatin belgesi geldi ve sizi aydınlatıcı bir ışık gönderdik. Allah’a iman eden ve O’na sımsıkı sarılanlara gelince Allah onları rahmet ve ihsanına gark edecek ve dosdoğru bir yolla kendisine yöneltecektir.

Yüriydune en yutfiu nûrAllâhi Bi efvahihim ve ye’bAllâhu illâ en yütimme nûreHU velev kerihel kafirun. (Tevbe/32)

Onlar Allah’ın (vahiy) nurunu söndürmeye can atıyorlar, ama kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.

Bu ayette tamamlanacağı vaat edilen “Allah’ın nurunun vahiy olduğunu tamamlanışının ardından inen;

elyevme ekmeltü leküm diyneküm ve etmemtü aleyküm nı’metiy. (Maide/3)

Bugün size dininizi kemâle erdirdim ve üzerinize olan nimetimi tamamladım. Ayetinden anlıyoruz.

2 – Kutlu rehberliğini, vahyin nûr/ışık olarak isimlendirildiği Hz. Peygamber;

Rasûlen yetlû ‘aleyküm âyâtillâhi mubeyyinatin liyuhricelleziyne amenû ve ‘amilussalihati minezzulumati ilenNûr. (Tâlâk/11)

Allah hakikatin apaçık belgeleri olan mesajları size ileten bir elçi göndermiştir ki, iman edip salih amel işleyenleri zifiri karanlıktan aydınlığa (Nûr’a)çıkarabilsin.

3 – Allah’ın tasavvurunu ve aklını vahiyle inşa edene bahşettiği iç ışık;

Efemen şerahAllâhu sadrehû lil İslâmi fe huve alâ nûrin min Rabbih* feveylün lil kasiyeti kulûbühüm min zikrillâh* ülâike fiy dalâlin mubiyn. (Zümer/22)

Ne o? Yoksa Allah’ın gönlünü İslâm’a açtığı ve böylece Rabbinden bir ışık üzere olan kimse; Allah’ı hatırlamaktan uzaklaşıp kalpleri katılaştığı için kendisine yazık eden kimseyle bir tutulur mu? Böyleleri apaçık bir sapıklığa mahkûm olacaklardır.

Âlim sahabeler den olan İbn. Mes’ud diyor ki; Bu ayeti Allah Resulü okuduğunda “Alla o kişinin gönlünü İslâm’a nasıl açar?” diye sordum, şöyle cevap verdi; “Nûr kalbe girer, kalp aydınlanır ve arınır.”(M. İslamoğlu- Kur’an a göre Esma-i Hüsna Cilt1/48-49)

**********************************************************

ALLAH AHLÂKIYLA AHLÂKLANMAK

 

Cenâb-ı Hak, kâinattaki en devâsâ nebülözlerden, insanın vücudundaki hücrelerin en küçük parçacıklarına kadar her şeyi hareket ettirmekte ve insanla, bu âlemler arasında sürekli münasebetler kurmaktadır. İşte Allah’ın bu türlü icraatı ve böyle bir icraatla her şeyi belli bir kemale sevk etme gibi O’na mahsus mukaddes ahlâkın keyfiyetinden şu hususları anlamak mümkündür:

Allah ahlâkı ile ahlâklanmak, O’nun dış âlemler (âfâk) ve iç âlemler (enfüs)de bize duyurmak istediği şeyleri bir vâhidin birbirini tamamlayan iki yüzü gibi duyup değerlendirmek ve bütün hissettiklerimizi Kur’ân’a bağlayıp onda dinlemeye çalışmak…

Evet biz, Kur’ân-ı Kerim’de hayat prensipleri olarak vaz’edilen meseleleri amelî olarak tam tatbik ettiğimiz zaman –Allah’ın tevfik ve inayetiyle– umum hayatımız da düzene bir ölçüde girecek, zannediyorum biz de işte o zaman ikilemlerden kurtulmuş olacağız.

Şu anda, hayatımızdaki bütün aksaklıkların arkasında böyle küllî bir nazar ve küllî bir değerlendirmenin bulunmayışını düşünüyor ve yerimizde saymayı böyle bir düalizme bağlıyoruz. Günümüzdeki süper devletlerin teknik ve teknolojik alandaki gelişmeleri kimseyi aldatmamalıdır. Zira onların bu hâlleri, bir ara ortaya çakan sonra da kaybolan şimşekler gibidir. Bu sözlerin mânâsı, bazı totaliter sistemler örneğinde olduğu gibi, birkaç sene sonra kırılmalar ve çatırdamalar duyulduğu zaman daha iyi anlaşılacaktır.[1]

Fıtrî olmayan ve kâinatta cari kanunlara uymayan hiçbir sistemin uzun ömürlü olması mümkün değildir. Zira fıtrata muhalif şeylerdeki iyilik emareleri, insanın bedeninde tedafüî tesiri olan bir kısım mualecelerin (Bir işe teşebbüs, bir işe girişmek) meydana getirdiği muvakkat sıhhat ve afiyet gibi bir duruma benzer ki kat’iyen mütemadi değildir. Bu, daha çok, beş dakika önce gözlerini açıp tebessüm ederek, yakınlarını sevindiren ve hemen arkasından da ahirete göçüp giden bir hastanın hâline benzer ki, çok parlak ve cazip görünen bu gayr-i tabiî ve fıtratı inkâr esası üzerine kurulmuş bütün bu kabil sistemler, kat’iyen uzun ömürlü olamayacakları gibi insanlığı da mutlu edemeyeceklerdir.

Bunun aksine bir de öyle devletler vardır ki bunlar temel esasları itibarıyla kâinatta cari kanunlara riayet ettiklerinden ötürü ayaktadırlar, ayakta durmaya devam etmektedirler ve işte bunlar istikbal vaad etmektedirler. Belli bir süreden beri mü’minler kâinatta cari kanunları ve şeriat-ı fıtriyeyi inkâr edip Kur’ân’ın düsturlarını da yaşamadıklarından sürüm sürümdürler ve hep gerilerin gerisinde kalmışlardır.

Müslümanların içine düştükleri bu feci durumdan kurtulmaları için uyuşukluk ve tembelliği terk etmeleri, hem âyât-ı Kur’âniyeyi hem de âyât-ı tekvîniyeyi çok iyi okumaları şarttır. Zira Mukaddes kitabımız olan Kur’ân-ı Kerim ile kâinat kitabı, bir bütünün ayrılmaz iki parçası gibidir. İster bizim iç âlemimize, ister dış âlemimize, ister kâinatın öteki yüzü, ister zâhirine dair yazılan her kitap, bir yönüyle Kur’ân-ı Kerim’in tefsiridir. İnsanlık, ancak bu kitaplara sımsıkı sarıldığı zaman, dünyasını cennetlere çevirip ötelerin koridoru hâline getirecektir. (F. Gülen)

 
2 Yorum

Yazan: 27 Mart 2015 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler:

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 204 takipçiye katılın