RSS

ESMA DERSLERİ – 13 – EL MU’MİN (A)

El Mü'min (A)

 

……..Euzübillahimineşşeytanirracim,

…….Bismillahirrahmanirrahim

…….Ve kul Rabbi edhılniy müdhale sıdkın ve ahricniy muhrace sıdkın vec’al liy min ledünke sultanen nasıyra. İsra/80)

…….De ki; “Rabbim, girdiğim yere sıdk halinde girdir ve çıktığım yerden sıdk ile çıkart. Ledünnünden zafere erdirici bir kudret oluştur bende. (Amin)

…….EL MÜ’MİN

…….El Mü’min, kullarının tasdik ettikleri şeye inanan ve ahdini yerine getirdiklerinde onlara “eman” veren demektir.

…….Bu kelime “eman” kelimesinden türetilmiştir. Bunun Allah ile ilgili anlamı, O’nun kendi nefsine dair tasdikidir. Bu da Hakkın kendisinin sadık olduğunu, bunun yanı sıra kullarının doğruluklarını da bilmesidir.

…….Bu ismin saltanatının hükümlerinin mahalli, sadece ilahi haberlerdir. Bu ise peygamberler lisanı ile işitilen vahiy yolu ile veya sürekli huzur ve murakabe sayesinde Allah ehli için gerçekleşen ilham ve keşif yoluyla olabilir. Söz konusu huzur ve murakabenin yanı sıra onlar, bakışlarını haber konularına ve kaynaklarına teksif ederler. Herhangi birisinin –söyleyen kim olursa olsun-lisanı üzere gelen bir varidi ve bu varidin varlık mertebesinde ki yerini bilirler. Böylelikle her varidi varlıktaki mertebesine yerleştirip onu aşmazlar.

…….Büyüklerden bazıları bu makamda zorlanmışlar ve bu durum onlara meşakkatli gelmiştir. Çünkü onlar söyleyene bakmazlar aksine onların bakışları daima bunu söyleten kimseye yönelmiştir ki hiç kuşkusuz söyleten de her şeyi konuşturan Allah’tır. (Fussilet/21)

…….Böylelikle bu kimseler ilham veya keşfi, ehline ulaştırmak için Allah’tan almış oldukları bir “emanet” diye görürler. Bunun ardından bu kişilere bu ilham ile neyin kast edildiğini be mertebesinin neresi olduğunu belirtilir. Böylece emaneti ehline ulaştıranlardan olmak için onu kendi mertebesine yerleştirip mahalline ulaştırırlar.

…….Bu özelliğe sahip bir kimse gelen varidden Bî-haberdir ve emniyet içinde onun taşıyıcısıdır ve emanetçi ücretini alır.

…….Bu hakikatleri işiten perdeli kimselerin pek çoğu kast edilen anlamın dışında bir anlam ile onları alıp ardından kendi mertebelerinden başka yerlere koyarlar. Söz konusu mertebe ise arada bir münasebet bulunmadığı için bu hakikatleri kabul etmez.

…….Kuşkusuz ki dinleyenin cehaleti dolayısıyla bu hakikatler işle bunlar ile kast edilen manalar arasında bir engel meydana gelmiş bunun neticesinde ise onlardan “eman” özelliği kaybolmuştur. Böylece bu hakikatler zayi olur ve zayi etmenin günahı nakıs dinleyiciye döndüğü gibi “eman” ın ücreti de kâmile döner. Çünkü mükâfat tabiatta zorunludur.

…….Binaenaleyh muhakkik bu gibi mühim şeyleri işittiği vakit dinlerken yorgunluğu artar. Perdeli dinleyici genellikle kendisini konuşturanı ve söylediği şeyi müşahede etmekten bi-haber olduğu için rahat bir vaziyettedir. Buna karşın arif dinleyici yorgundur.

…….Ehl-i Haktan bazıları ise dinlerken Hakkı vekîl edinirler. Böylece Hak bilgisiyle o şeyi kendi mertebesine yerleştirsin diye, dinlerken kendisine gelecek her şeyin durumunu Hakka havale ederler. Bu nedenle de söz konusu arife bunları işitmek pek kolay gelir.

…….Kâmil dinleyici ise emaneti eda ettiği için “eman” sahibidir, binaenaleyh o, mü’mindir. Allah’ta el Mü’min dir, mü’min ise mü’minin aynasıdır. (Sadreddin Konevi-Esma-i Hüsna şerhi/48-49)

…….***************************************************

…….El MÜ’MİN

…….O öyle bir varlıktır ki, bütün emniyet ve eman ona racidir. Çünkü emniyet sebeplerini o açıklamış, korku yollarını o kapatmıştır. Korku mahalli olmadan emniyet, helak olma tehlikesi olmadan da korku tasavvur edilemez. Mü’min i mutlak o varlıktır ki, bütün emniyet ve emanın kaynağı asla ondan başkası olamaz. İşte o da Allah’tır.

…….Şurası da bir gerçektir ki, kör görmediği yerden kendisine bir felâketin gelebileceğinden endişe eder. İşte gören göz, sahibini böyle bir tehlikeden kurtarır. Eli olmayan kişi de el ile savunabileceği yerden tehlike geldiğinde böyle bir korkuya kapılır. Ama eli olursa o tehlikeyi rahatlıkla önler.

…….İşte insanoğlunun bütün organ ve duyulan da böyledir. İsimlerinden biri Mü’min olan Allah onları yaratmış, şekillendirmiş, kuvvetlendirmiştir.

…….Şimdi düşmanları tarafından aranan bir insanı düşünelim: Çembere alınmış, halsiz olduğu için organları hareket edemiyor. Hareket etse bile, kendisini koruyacak silâhı yok. Veya silâhı da var ama düşman çok, tek başına üstelerinden gelemiyor.

…….Kendini koruyan insanlar da var ama, mutlaka hep beraber sığınacak bir kaleleri olması gerekiyor. Tam o sırada biri yetişiyor ona silâh, asker veriyor. Üstelik onu ve askerlerini muhafaza ede* cek bir de kocaman kale yapıyor. Ona emniyet ve eman nimetini tattırıyor. İşte böyle olan kişiye şimdi rahatlıkla biz mümin diyebiliriz.

…….İmdi kul, yaradılış itibarı ile gayet zayıftır. Hastalık, açlık, susuzluk, gibi şeylere maruz olduğu gibi; yanma, boğulma, yaralanma, kırılma tehlikeleriyle de her zaman karşı karşıyadır.

…….Onun hastalık hakkındaki korku ve endişelerini, ancak hastalığa çare bulan doktorlar bertaraf edebilirler. Yemekler de açlığını, su da susuzluğunu giderebilir. Azaları (organları) da bedenin muhafazası için elverişli olabilir.

…….Duyulan da felâketten haber verecek birer casuslarıdır.

…….Bütün bunların yanında kulun asıl büyük korkusu vardır ki, o da ahiret korkusudur. Onu bu korkudan kurtaracak yegâne siper ise Kelime-i Tevhittir, Allah’ da işte kullarına en büyük bir reçete olarak ve en güzel koruyucu kale olarak bu Kelime-i Tayyibeyi ihsan etmiştir. Ve şöyle buyurmuştur: «La ilahe illallah, benim kalemdir. Her kim benim kaleme girerse, azabımdan emin olur»

…….Bütün bunlardan anlaşılıyor ki; Kâinatta, esbaba tevessül etmeden emniyet tasavvur edilemez. Bu sebeplerin halikı onların göstericisi ve nasıl kullanılacağının öğreticisi hiç şüphe yok ki (Allah)’tır.

…….O’dur her şeyi yaratan, O’dur yol gösteren. Evet, O’dur gerçek ve mutlak MÜ’MİN.

…….TENBİH

…….Kul, bu isimden şunu elde edebilir: Yanında bulunan herkesi şerrinden emin kılar. Hiç kimseye zararı dokunmaz, ona başvuran her korkan kişiyi, gerek kendi nefsi ve gerekse dini hakkında duyduğu korku ve endişeden kurtarmaya çalışır. Nitekim Rasûlullah şöyle buyurmuşlardır,

…….«Allah ve ahiret gününe iman eden, komşusunu’ kendi kötülüklerinden emin kılsın»

…….Kullar arasında bu isme en çok hak kazanan, halkı, kurtuluş yoluna, Allah yoluna irşat ve hidayet, ederek Allah’ın azabından kurtaran kişilerdir. Bunu da-hiç şüphe yok ki, Peygamberler ve âlimler yaparlar. Bakınız Peygamberimiz (S.A.V.) ne buyurmuşlar:

…….«Şüphesiz siz, ateşte kelebekler gibi dolaşacaksınız, ben gelip sizi bir tarafınızdan tutarak kurtaracağım»

…….HAYÂL VE TENBİH

…….Korku, şüphesiz ki Allah’tan tır. Kullarını korkutan O’dur. Korku sebeplerini de o yaratmıştır. Öyleyse emniyet O’na nasıl izafe edilir?

…….CEVAP: Korku ondandır. Emniyet de ondandır. Korku sebeplerini ve emniyeti yaratan hiç şüphe yok ki O’dur! Onun korkutucu olması, Mümin olmasına mani teşkil etmez. Nitekim kullarından bazılarını zelil kılması O’nun Muiz (Aziz) kılıcı olmasına mani değildir. O, Hem Muiz (Aziz kılıcı), hem de Muzil (Zelil) kılıcıdır.

…….Ve yine O’nun kullarından bazılarını alçaltıcı olması; yükseltici olmasına mani değildir. O bazı kişileri alçalttığı gibi,, bazılarını da yükseltebilir.

…….Demek ki, Mümin (Eman veren) de O’dur, korkutan da O’dur.. Lâkin güzel isimlerinden biri Mü’min olmuştur da Muhavvif (Korkutucu) olmamıştır. (İ.GAZZALİ-ESMAÜ’L HÜSNA ŞERHİ/75-77)

…….*************************************************************

…….EL MÜ’MİN

…….Mü’min; “İman eden” demektir. İman ise hem “tasdik etmek” hem de “emin kılmak, güven vermek” anlamına gelir. Allah’ın vasfı olarak her ikisine göre de açıklanmıştır. “Emin kılmak” anlamını tercih edenler bu güvenin niteliğinde ayrılırlar. Bazı selef müfessirlere göre “el Mü’min” yaratıklarını zulmünden emin kılandır. Veya kulunu haksız yere yakalamaktan emin kılandır. Yahut kıyamet gününde mü’min kullarını azaptan emin kılandır.

…….Öbür taraftan “tasdik” anlımı da birkaç şekilde tezahür edebilir. Allah, kullarına olan vaadini doğrular ve taahhüt ettiği şeyleri yerine getirir. Dünya da rızıklandırmak, ahirette ise işlerinden dolayı kendilerini mükâfatlandırmak gibi. Veya inanmış kullarının kendisi hakkında ki ümitlerini doğrular ve onların emellerini boşa çıkarmaz.

…….Seleften İbn. Zeyd ve eski dilcilerden Sa’leb’e göre el Mü’min; “Mü’min kullarını, kendisine olan imanlarında tasdik edendir.” El Bâkıllâni ve başkaları; “Allah tealânın imanı, kendisini tasdik etmesi ve nebîlerini kelâmıyla doğrulamasıdır” diyor. Zira ayette ”Allah şehadet eder ki kendisinden başka ilâh yoktur” (A. İmran/18) buyurulur. Allah’ın bu tasdiki Kelâmı ile olduğu gibi mucize yaratmasıyla da olabilir.

…….Ve nihayet el Mü’min; “Kıyamet gününde mü’minlerin öteki insanlar hakkında ki tanıdıklarını tasdik eden” olabilir. Görüldüğü gibi bu vasıf yalnız bir defa ve mutlak surette geldiği için lisanın verdiği bütün imkânlara göre açıklama yoluna gidilmiştir.

…….EMN maddesi Kur’an da en çok zikrolunan birkaç kökten biridir. Fakat nadiren uluhiyyete izafe olunur. Kur’an da -dalgınlık veya ihmalimiz yoksa- yalnız bir ayette “emin kılmak” anlamıyla, bu fiilin faili Allah’tır. “Onları korkudan emin kıldı (âmenne-hum)” (Kureyş/4) Sıfat şekli ise eliflâmlı ve mutlak olarak sadece bir ayette Allah’ı tavsif eder. (Haşr/23) (Prof. Dr. Suad Yıldırım- Kur’an da uluhiyyet/269-270)

…….****************************************************

…….el-MÜ’MİN

…….Mü’min isminin Kur’an içerisinde incelenmesi:

…….Mü’min isminin kökü olan “Amene” fiil olarak sadece bir ayette Allah için kullanılır.

…….O, onları açlıktan doyurdu ve her çeşit korkudan emin kıldı.” (Kureyş/4)

…….Burada emin kılmak, güven ve güvence vermek anlamındadır. Allah’ın biz insanlara bahşettiği en büyük nimet bizleri açlıktan doyurup beslemesi ve değişik korkulardan emin kılmasıdır.

…….Mü’min kelimesi Allah’ın ismi olarak sadece Haşr suresinde zikredilmektedir. Şimdi Kur’an da geçen “emn ve mü’min” kelimelerini farklı boyutlarıyla incelemeye çalışalım:

…….İman ve düşüncede Allah’ın verdiği güven:

…….Hz. İbrahim, imanından kaynaklanan bir güvenle kavminin müşrikleriyle şöyle tartışıyordu:

…….“Allah beni doğru yola eriştirmişken O’nun hakkında benimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz?” (Enam/80)

…….Elimden tutarken, basiretimi açarken, beni kendisine yöneltirken ve kendisini bana tanıtırken bulduğum Allah hakkında benimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Yüce Allah elimden tutmuş bana yol göstermiştir. O halde, içimde bulduğum ve bunun için bir kanıta da ihtiyaç duymadığım Allah hakkında benimle tartışmanızın bir anlamı yoktur. O’nun beni kendisine iletmesi yeterli bir kanıttır.

…….Ben O’na koştuğunuz ortaklardan korkmam.” (En’am/80)

…….Allah’ı bulan kişi nasıl korkabilir? Allah’ın gücünden başka tüm güçler ciddiye bile alınmayacağına, O’nun otoritesinden başka bir otoriteden korkulmayacağına göre, Allah’ı bulan kişi, neden ve niçin korkabilir ki? Ancak, derin imanı ve içten teslimiyeti nedeniyle İbrahim (a.s) Allah’ın serbest iradesini ve her şeyi kapsayan bilgisini de göz ardı etmeden sözüne şöyle devam ediyor:

…….“Meğerki Rabbim hakkında bir şey dilemiş olsun. Rabbimin bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünmüyor musunuz?” (Enam/80)

…….Hz. İbrahim, Allah’ın iradesine, korumasına ve gözetimine dayanarak hiçbir konuda kavminin sahte tanrılarından korkmadığını ilan ediyor. Çünkü o, Allah’ın korumasına ve gözetimine sığınmıştır. O biliyor ki, Allah’ın dilediğinin dışında hiçbir şey başına gelmez. Allah’ın her şeyi kapsayan bilgisi onu da kapsamına almıştır.

…….“Allah’ın hakkında size hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaktan siz korkmazken ben nasıl olur da sizin Allah’a ortak koştuklarınızdan korkarım? O halde biliyorsanız söyleyin bana, iki gruptan hangisi kendisini daha çok emin hissedebilir?” (En’am/81)

…….Bu, kendisine güvenen ve şu varlıkta yer alan gerçekleri kavrayan müminin mantığıdır. Korkması gereken biri varsa bu, İbrahim (a.s) olmayacaktır. Korku duyması gereken, Allah’ın ipine sımsıkı sarılan ve böylece yoluna devam eden mümin olmayacaktır. Bir müminin ne olursa olsun bu aciz tanrılardan korkması düşünülemez. Kimi zaman yeryüzünde zorba diktatörler şeklinde beliren bu tanrılar, yüce Allah’ın gücü karşısında dikkate bile alınmayacak derecede zayıftırlar. Onlar, yüce Allah’ın kendilerine bir yetki ve güç vermediği canlı cansız şeyleri Allah’a ortak koşmaktan korkmadıkları halde, İbrahim (a.s) bu çaresiz sahte tanrılardan korkar mı?

…….O halde, iki gruptan hangisi daha güvencededir? Allah’a inanıp ortakları reddeden mi, yoksa hiçbir yetkisi ve gücü bulunmayan şeyleri Allah’a ortak koşan mı? Şayet biraz bilgileri ve anlayışları varsa söylesinler bakalım, hangi grup kendini güvencede hissetmeyi hak etmiştir?

…….“İman edip imanlarına zulmü (şirki) karıştırmayanlar var ya; işte onlar için emniyet ve güven vardır ve onlar doğru yolu bulanlardır.” (En’am/82)

…….İnananlar ve kendilerini bütünüyle Allah’a adayanlar, gerek kulluk, gerek boyun eğme ve gerekse yöneliş noktasında bu inançlarına şirki bulaştırmayanlar… İşte güvencede ve emniyette olma bunların hakkıdır. Allah onların imanlarını tasdik eder.

…….Dünya hayatının Basit ve bayağı değerlerine kul köle olmaktan korur. Her türlü stres ve bunalımdan uzak tutar. Azgınların ve zalimlerin korkularından ve onların tuzak ve komplolarından emin kılar. Yeryüzünde yaygın olan batıl din ve ideolojilerin etkisinden ve sultasından güvencede kılar. Doğru yolda olanlar da bunlardır.

…….Allah’tan başkalarına güvenip sığınanların durumu Ankebut suresinde şöyle örneklendiriliyor:

…….“Allah dışında başka dostlar, başka dayanaklar edinenlerin durumu, ağdan örülmüş bir yuva edinen örümceğin durumuna benzer. Hiç kuşkusuz en dayanıksız ev, örümcek yuvasıdır. Onlar keşke bunun bilincine erselerdi.

…….Hiç kuşkusuz Allah onların kendisini bir yana bırakıp ne gibi şeylere taptıklarını bilir. O üstün iradelidir ve her yaptığı yerindedir.

…….Biz, insanlara bu örnekleri anlatıyoruz; ama onların anlamını âlimlerden başkası kavrayamaz.” (Ankebut/41-43)

…….Bu, varlık âlemindeki güçlerin gerçek mahiyetini gözler önüne seren son derece gerçekçi ve o kadar da ilginç bir tasvirdir. Ne yazık ki, insanlar zaman zaman bu gerçeği unuturlar. Bu yüzden, tüm değerlere ilişkin ölçüleri karışır, bütün bağlarla ilgili düşünceleri karmaşık hale gelir, ellerindeki tüm kriterler bozulur. Ne tarafa gideceklerini, neyi alıp neyi bırakacaklarını bilmez hale gelirler.

…….Bu durumda iktidar sahiplerinin ellerindeki caydırıcı güce aldanırlar. Bu otoriteyi yeryüzünde dilediğini yapabilen tek egemen güç sanırlar. Bu yüzden korku ile ümitle bu güce yönelirler. Ondan korkarlar, endişelenirler. Vereceği zarardan korunmak ya da onun koruyucu (!) kanatları altına girmeyi garantilemek için onu hoşnut etmeye çalışırlar.

…….Kimi zaman zenginliğin, mal varlığının sağladığı güce aldanırlar. Bu gücü insanların ve hayatın kaderine egemen tek güç sanırlar. Bu yüzden hem arzuyla hem de korkuyla karışık bir duyguyla mala yönelirler. Onun sayesinde üstünlük sağlamak için, tasarladıkları gibi insanların sırtlarına binmek için mal kazanmaya, servet elde etmeye çalışırlar.

…….Bazı kereler bilimin gücüne aldanırlar. Gücün, zenginliğin ve sahip bulunanların dilediklerini elde ettikleri, diledikleri gibi gezdikleri diğer tüm güçlerin ana kaynağının bilim olduğunu düşünürler. Bu yüzden mabetlerde ibadet eden kullar gibi koşu içinde, taparcasına bilime yönelirler.

…….Varlık âlemindeki güçlerin gerçek mahiyetini bilmeyen insanlar bütün bu maddi güçlere aldanırlar. Fertlerin, toplumların ya da emperyalist devletlerin elindeki bu güçler onların gözlerini kamaştırır, başlarını döndürür. Lambanın etrafında dönen, ateşin cazibesine kapılıp içine düşen pervane gibi bu göz alıcı, bu baş döndürücü maddi güçlerin etrafında dönüp içinde kaybolup giderler.

…….Diğer tüm küçük güçleri yaratan, onlara egemen olan, onları bahşeden, onları yönlendiren ve dilediği zaman dilediği kimsenin buyruğuna veren tek egemen gücü yani Allah’ı unuturlar. Gerek fertlerin, gerek toplumların, gerekse sömürgeci devletlerin ellerindeki bu güçlere sığınmanın tıpkı örümceğin ağdan örülü yuvasına sığınması gibi olduğunu unuturlar. Hâlbuki bu zayıf, güçsüz ve çaresiz örümceği, gevşek yuva koruyacak değildir. Bu zayıf eve sığınmakla tehlikelerden korunması mümkün değildir. Allah’ın himayesinden başka bir himaye, O’nun güvenilir korusundan başka bir sığınak, O’nun sarsılmaz gücünden başka bir destek yoktur.

…….Kur’an-ı Kerim bu büyük gerçeği mü’min kitlenin ruhuna yerleştirmeye büyük özen gösterir. Böylece mü’min kitle, yoluna dikilen tüm güçlerden daha üstün bir duruma gelir. Yeryüzünde büyüklük taslayan zorbalar ayaklarının altında ezilir, kaleler ve burçlar önünde birer birer yıkılır.

…….Kuşkusuz bu büyük gerçek, o zaman bütün ruhlara yerleşip, kalplere kök salar, kana karışarak damarlarda dolaşmaya başlar. Sadece dille söylenen bir sözden ibaret kalmaz. Tartışmalara sermaye olacak bir sorun olarak da algılanmaz. Tam tersine son derece açık ve anlaşılır bir gerçek olarak ruhlara yerleşir. Duygu ve düşüncelerde bu gerçeğin dışında bir fikir dolaşmaz.

…….Tek güç, Allah’ın gücüdür. Biricik dostluk Allah’ın dostluğudur. O’nun dışındakiler istediği kadar büyüklük taslasın, azgınlaşıp zorbalaşsın, istediği kadar zulüm, baskı ve işkence araçlarına sahip olsun kesinlikle zayıftırlar, güçsüzdürler, önemsizdirler. İşte örümcek; Ağından başka hiçbir güce sahip değildir:

…….Birçok baskı ve işkenceden geçen, aldatma ve baştan çıkarmalarla karşı karşıya kalan mü’minleri, çeşitli güçlerle yeryüzüne geldiklerinde bu büyük gerçeğin üzerinde durmalı ve onu hiçbir zaman akıllarından çıkarmamalıdırlar. Bu güçlerin bir kısmı onları dövmek, ezmek isteyecektir. Kimi onları aldatmaya, satın almaya çalışacaktır. Ama bu güçlerin tümü de Allah’a göre örümcek ağı konumundadır. İnanç sistemi açısından da öyledir. Fakat mü’minlerin benimsediği inanç sisteminin doğru olması, varlık âlemindeki güçlerin gerçek mahiyetini bilmesi, sağlıklı ölçüp değerlendirmesi şarttır.

…….“Hiç kuşkusuz Allah onların kendisini bir yana bırakıp ne gibi şeylere taptıklarını bilir.” (Ankebut/42)

…….Onlar Allah’ı bir yana bırakıp dost edindikleri kimselerden yardım istiyorlar. Oysa yüce Allah onların dost edindikleri bu düzmece tanrıların gerçek durumlarını çok iyi biliyor. Bu gerçek, ağdan örülü yuvasına sığınan örümcek örneği ile tasvir edilmişti.

…….“O üstün iradelidir ve her yaptığı yerli yerinde olandır.” (Ankebut/42)

…….Üstün ve dilediğini yapabilen biricik egemen güç O’dur. O’dur bu varlık âlemini en ince noktasına kadar planlayıp yönlendiren. 0’nun her yaptığı yerindedir.

…….“Biz insanlara bu örnekleri anlatıyoruz, ama onların anlamını âlimlerden başkası kavrayamaz.” (Ankebut/43)

…….Nitekim kalpleri ve akılları gerçeği algılamaya kilitli Kureyş kabilesine mensup bir grup müşrik, bu örneği küçümsemiş, alay konusu yapmışlardı. “Muhammèd’in Rabbi sinekten, örümcekten söz ediyor” demişlerdi. Bu Şaşırtıcı tasvir, duygularını sarsıp harekete geçirmemişti. Çünkü onlar akıllarını kullanmıyor, gerçekleri bilmiyorlardı! “Onların anlamını âlimlerden başkası kavrayamaz.”

…….Allah kimi doğru yola iletmek isterse göğsünü İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse göğsünü sanki göğe çıkıyormuş gibi, dar ve tıkanık yapar. Bunun yanı sıra Allah, inanmayanları iğrençliğe mahkûm eder.” (En’am/125)

…….Allah kime doğru yolu takdir ederse -doğru yola ulaşmayı isteyen ve deneme amacıyla kendisine verilen seçme özgürlüğü arasında O’na yönelen kişiye ilişkin geçerli kural uyarınca- “göğsünü İslâm’a açar” ufkunu genişletir, kolaylıkla ve istekle İslâm’ı kabul etmesini sağlar. Onun hareketlerini yönlendirir, ona güven verir. Böylece İslâm’la huzur ve rahata kavuşur.

…….Kimin içinde sapıklık dilerse -doğru yoldan kaçan ve fıtratını ona kapatan kimsenin sapmasına ilişkin geçerli kural uyarınca

…….“Göğsünü sanki göğe çıkıyormuş gibi, dar ve tıkanık yapar.” (En’am/125)

…….O doğru yola kapalıdır, duyu organları körelmiştir, bu yüzden İslâm’ı kabul etmekte zorlanır, sıkılır; “Sanki göğe çıkıyormuş gibi.”

…….Bu göğe yükselirken meydana gelen nefesin daralması, göğsün sıkılması ve baygınlık geçirilmesi gibi somut bir şekilde ifade edilen psikolojik bir durumdur. Gerçekte ayette geçen “Yessa‟ adu, çıkıyor” kelimesinin yapısı da bu zorluğu, tıkanmayı ve çabayı ifade etmektedir. Vurgusu da tüm bunları akla getirdiği gibi gözler önüne serilen sahne pratik durum ve bir tek melodideki bu sözlü ifadesiyle de uyum oluşturmaktadır. Sahne, yerinde bir değerlendirmeyle son buluyor:

…….“Bunun yanı sıra Allah, inanmayanları iğrençliğe mahkûm eder.” (En’am/125)

…….İşte böyle… Yüce Allah’ın kaderinin doğru yola ulaşmasını istediğinin göğsünü açmak ve sapıtmasını istediğini zora sokmak, çabalatmak ve eziyet etmek şeklinde cereyan etmesi gibi…

…….Allah inanmayanları bu şekilde azaba mahkûm eder. Ayette geçen “Rics” kelimesinin bir anlamı, azap olduğu gibi biri de iğrençliktir. Her ikisi de sahnede yer alan azaba renk katmaktadır.

…….Bu sahne giderek azaba bulaşmakta, ona dönüşmekte, en sonunda, ondan ayrılmaz bir duruma gelmektedir. İfadede verilmek istenen mesaj da budur zaten.

…….Kâfirlerin amellerinin bir başka benzeri engin bir denizin karanlıklarıdır. Bu denizi üst üste binen dalgalar ve dalgaları da bulut örter. Orada karanlıklar üst üste binmiştir. Öyle ki insan, elini uzatsa onu fark edemez bile. Allah’ın nur vermediği kimsenin nuru olamaz. (Nûr/40)

…….Bu ayet kâfirlerin durumlarını ve akıbetlerini hareket ve canlılık dolu ilginç bir sahnede canlandırıyor. Bu sahnede, ortalığı karanlık kaplıyor. Engin bir denizdeki dehşet verici korku somutlaştırılıyor. Üst üste binen dalgalar, onları da örten bulut… Böylece karanlıklar birbirine biniyor. Öyle ki, insan elini gözünün önüne uzatsa korku ve karanlığın şiddetinden onu fark etmez bile. Hiç kuşkusuz küfür yüce Allah’ın evrende çağlayan nurundan kopuk bir karanlıktır. Kalbin en yakın, en basit bir hidayet belirtisini göremediği bir sapıklıktır. Huzur ve güvenin bulunmadığı korkulu bir ortamdır. “Allah’ın nur vermediği kimsenin nuru olmaz.”

…….Allah’ın nuru kalp için hidayettir, basiret açıklığıdır, fıtratın Allah’ın göklere ve yere egemen kıldığı evrensel yasalar sistemine bağlanmasıdır, yine fıtratın gökleri ve yeri bürüyen Allah’ın nuru ile buluşmasıdır. Kim bu nura bağlanmamışsa o, dağılması söz konusu olmayan bir karanlık içindedir, huzur ve güvenden yoksun karanlık bir ortamdadır, dönüşü olmayan bir sapıklık içindedir. İşin sonu insanı yok olmaya, azaba sürükleyen boş bir seraptır. Çünkü inanç sistemine dayanmayan amelin geçersiz olması sonucu, imansız iyilik de olmaz. Gerçek yol göstericilik, Allah’ın yol göstericiliğidir. Esas nur Allah’ın nurudur.

…….Kâfirlerle mücadelede Allah’ın mü’minlere bahşettiği güven: Allah, inanıp yararlı işler yapan ve mallarıyla ve canlarıyla cihad eden kullarını yâr ve yardımsız bırakmaz. Onları her türlü korku ve endişelerden emin kılar. (Dr. Ramazan SÖNMEZ – el-ESMÂÜ’L-HÜSNÂ)

…….******************************************************     

…….EL MÜ’MİN

…….El Mü’min; yüce Allah’ın Esma-i Hüsna’sından bir isim ve sıfatlarından bir sıfatıdır. Daimi olan kuvvet itibarıyla O, mutlak kuvvet ve güçtür. Lisanu’l-Arab adlı eserde geçtiği gibi emniyet ve güven manası bundan alınmıştır, korkunun zıddıdır. Nitekim emanet te hıyanetin zıddıdır. İman da küfrün zıddıdır, tasdik etmek te yalanın zıddıdır.

…….Şeriat noktasından “el Mü’min” ismi ile ilgili olarak İslam âlimleri konuyu farklı tanımlarla ele almışlardır. Kimine göre el Mü’min ismi ile Yüce Allah yarattığı kullarını zulmedenlerden güvende kılan demektir. Örneğin İbn. Cerir böyle tanımlarken, Zeccaci, İbn. Kesir ve Şevkani ise şu iki manada değerlendirmişlerdir.

…….1 – Kullarını azaptan koruyan güvencede kılan demektir.

…….2 – Mü’min kullarını doğrulayan, doğruluklarını kabul eden demektir.

…….HUvAllâhulleziy lâ ilâhe illâ HU* el Melik’ül Kuddûs’üs Selâm’ul Mu’min’ul Müheymin’ul ‘Aziyz’ul Cebbâr’ul Mütekebbir* SubhânAllâhi ‘ammâ yüşrikûn. (Haşr/23)

…….O, öyle Allah’tır ki, O’ndan başka ilâh yoktur. El Melik’tir (Mülkün sahibi), el Kuddûs’tür (son derece mukaddestir), es Selâm’dır (selâmete erdiren), el Mü’min’dir (Güveni sağlayan), el Müheymin’dir (görüp gözeten), el Azîz’dir (Üstündür), el Cebbâr’dır (zorludur), el Mütekebbir’dir (büyüklükte eşi olmayan). Allah müşriklerin ortak koştuklarından münezzehtir.”

…….Bu ayette çok açık ve net olarak gösteriyor ki el Mü’min ismi de yüce Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Bu ayette el Mü’min ismi sıralamada el Melik, el Kuddûs, es Selâm isimlerinden sonra gelmiştir işte ayette ki bu düzenli sıralama ve tertip şu hususları göstermektedir.

…….1 – El Mü’min ismi, Yüce Allah’ın bu sıfattan önce gelen sıfatlarını te’kit ve teyit etmektedir.

…….2 – El Mü’min sıfatı da yüce rabbimizin daha önceki isimler gibi onların taşıdığı tüm güzel nitelikleri içermektedir.

…….3 – El Mü’min ismi onu izleyen diğer sıfatlar önünde çok geniş ufuklar açmaktadır.

…….İşte bu gerçekler çerçevesinde Yüce Allah’ın ismi taaddüt etmez ve fakat O’nun sıfatları müteaddittirler. ResulAllah şöyle buyurur;

…….Vallahi iman etmiş olmazsınız, vallahi iman etmiş olmazsınız, Vallahi iman etmiş olmazsınız.

…….Bunun üzerine ashab-ı kiram ResulAllah’a; “Neden ey Allah’ın resulü” diye sordular. ResulAllah;

…….“Komşusu kendisinin kötülüklerinden güvencede olmayan kimse iman etmiş olamaz.” Buyurdu. (Buhari, A. Hambel vs.)

…….İmam Gazali diyor ki; “Kullar içerisinde mü’min adına en çok layık olan kimse, insanların Allah’ın azabından kurtulmalarına, azaptan güvencede kalmalarına sebep olmak suretiyle onlara hidayet yolunu, Allah’a giden yolu gösteren kimselerdir. Onları kurtuluş yoluna sevk eden insandır. Bu ise peygamberler le ilim sahiplerinin sanatıdır.” (El maksadu’l-esma illahi’l Hüsna)

…….Geçen bilgiler çerçevesinde el Mü’min ismiyle imana dayalı olan fiil arasında çok güçlü bir bağ bulunduğu anlaşıldı Çünkü Mü’min ismi yaratılan açısından iman fiilin temelidir, kaynağıdır. Yani eğer mü’min bir kimse olmasaydı, iman içinde bir fiil, bir eylem olmayacaktı. Mademki iman için, inanmak için bir fiil gereklidir, o takdirde kim ona sarılarak amel ederse, onu pekiştirirse, işte o kimse mü’mindir, iman etmiştir. Aksi takdirde mü’min olmadan fiilen iman diye bir işe tutunmakla inanılmış olur mu? İşte bunun içindir ki, kim fiilleri olan sıfatlara tutunursa onunla vasıflanmış olunur. Kaldı ki Mü’min; tasdik eden, doğrulayan demektir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır;

…….Yusuf’un kardeşleri; “Ey babamız, biz gittik yarışıyorduk. Yusuf’u eşyamızın yanına bırakmıştık. Bir de baktık ki onu kurt yemiş. Şimdi biz doğru da söylesek sen bize inanmazsın.” Dediler. (Yusuf/17)

…….Şimdi bu ayeti şöyle bir tahlil edelim. Ayetin; “Sen bize inanmazsın” kavliyle demek istediği şey; “Sen bizi doğrulayacak, doğru söylediğimizi kabul edecek değilsin” demektir. Çünkü o ifadeden böyle bir anlam çıkmaktadır. Nitekim ayette meselenin böyle olduğunu pekiştirmek içinde; “Şimdi biz doğru da söylesek” ifadesini kullanmış olmalarıdır. Çünkü burada zaten içerik olarak kendilerinin söyledikleri sözlerinin doğruluğunun kabul edilemeyeceği gerçeğini de itiraf mahiyetinde yer almaktadır. Bu nedenle kardeşler yani Hz. Yakub’un oğulları “şimdi biz doğru da söylesek” ifadesini kullandılar. Oysa onlar “Biz doğruyuz, doğruyu söylüyoruz” demediler, diyemediler.

…….Bu açıklama bağlamında el Mü’min kelimesi aynı zamanda doğru söyleyen demektir. Bu nedenle kelime yakında ve uzakta lügatinde asla yalan yer almayan demektir. “Sen bizi doğrulayacak, doğru söylediğimizi kabul edecek değilsin.” Kavli aynı zamanda Yusuf AS. Konusunda kardeşlerin sözüne güvenmeme manası da yer almaktadır. İşte bu durum el Mü’min kelimesinin müminin durumu açısından aynı zamanda onun güven verici bir kimse olduğu manasını da içerir. Bu itibarla diyoruz ki El Mü’min aynı zamanda güvenilen güven veren insan demektir. İşte bu nedenle o söylediklerinde kesin olarak doğru söyleyen, dürüst olan demektir.

…….Yine bir mü’min yüce Allah’ın kelâmını dinlediğinde veya Allah’ın kelamından herhangi bir bölüm okuduğunda sonunda “Allah doğru söylemiştir” manasında olmak üzere “Sadakallahul Azîm” der. İşte bu cümle Hak Mü’min olan Allah’ın izafetle mü’min olan kul tarafından tasdik etmesi, söyleneni ve okunanı doğrulaması demektir. Çünkü mü’min kendisine güvenilen insan demektir. Allah şöyle buyuruyor;

…….İman edipte imanlarını bir haksızlıkla karıştırmayan kimseler, işte korkudan emin olmak onların hakkıdır ve hidayete erenler de onlardır.” (En’am/82)

…….Hak olan Mü’min, kendisinden emir teslim alınandır. Hak olan mümine izafetle mü’min ise Hak olan Mü’minden emri teslim alandır. Çünkü İman zaten teslimiyet demektir. Nitekim ayette şöyle buyurulmuştur.

…….Doğrusu biz Kur’an ı işitir işitmez ona iman ettik. Her kim rabbine iman ederse artık ne hakkı yemesinden korkmalıdır, ne de kendisine haksızlık edilmesinden.” (Cin/13)

…….Bu ayette geçen “O’na iman ettik” kavli “O’na teslim olduk, Müslüman olduk, O’nu tasdik ettik” demektir. Bu açıdan mü’min Hak konusunda hiçbir kimseden korkmaz. Mü’min hak konusunda hiçbir kimseden korkmayacağına göre ona teslim olma emri haktır. Mademki Hakka teslim olma emri haktır o takdirde hakka iman etmekte O’na teslim olma emridir. Bu bakımdan yüce rabbimiz; “Doğrusu biz Kur’an ı işitir işitmez ona iman ettik” diye buyurmuştur. Yani burada iman fiili, onu duyma anından itibaren derhal uygulamaya, hidayete kulak vermeye, onu dinlemeye gerek duyar. Bunun için beklemenin bir mazereti veya bu konu ile ilgili olarak gidip birilerine danışmak ve istişare de bulunmak oyalayıcı, erteleyici bir durum olamaz.

…….El Mü’min, Kendisine her bakımdan güvenilen, güven veren demektir. Çünkü o; mutlak manada güven mahallidir. Ona izafetle mü’min ise, Hak Mü’min olan Allah tarafından gönderilen her şeye tam anlamıyla bağlanmak, O’na tabi olmak, hem gözü ile ve hem eylemleriyle O’na teslim olmak demektir. Böyle olmalıdır ki batın zahirle, sır aleniyetle denklik sağlamış olsun.

…….Bu nedenledir ki el Mü’min sözde, fiilde kendisiyle beraber yaşamasından, arkadaşlık etmesinden ve deneyim geçirmesinden sonra izafetle mü’min ismini alanların kalbine güven eker. Çünkü söz ve fiilin doğruluk ve dürüstlük içinde, uyum içinde olması güveni beraberinde sağlar. Bunun içindir ki denenmiş olan, kendisinden hak olan söz ve hak olan fiilin tanımasını sağlar. Ki ona insanlar arasında bir güven kazandırır.

…….Buna göre Hak ve mutlak Mü’min, hak dine iman etmeyi öngörmektedir. Zaten bu da o iman eden kimseye yani izafetle mü’min olan kimseye güven verir. Netice de bu güven de ona hem gidişat olarak ve hem de söz olarak o niteliği kazanmış olur.

…….İman yalnız hayırdır ve hayırdan ibarettir. Mü’min ise tepeden tırnağa iyilik ve hayır unsurudur. Bu itibarla her kim hayır diliyorsa o kimsenin mutlak iman etmesi gerekir. Kim de kötülük istiyorsa –Allah bizi kötülüklerden korusun-  onun için kimseden bir hayır olmaz. Çünkü Allah şöyle buyurur;

…….Ey insanlar gerçek şu ki, Rabbinizden size hak ile bir peygamber geldi. Hakkınızda hayırlı olması için hemen ona iman edin. Eğer ona inanmayacak olursanız şüphe yok ki göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” (Nisa/170)

…….Bu ayette geçen “Hakkınızda hayırlı olması için hemen ona iman edin” kavli ispat delilidir. Çünkü zaten imanın kendisi mahza hayırdır, hayrın ta kendisidir. Bu bakımdan da bu Yüce Allah’ın zatı ile ilişkilendirilmiş, O’nunla irtibatlandırılmıştır. Buna karşılık şer yani kötülük onun zatından ayrılmış ve bizzat kötülük onu işleyenle, yani faili ile irtibatlanmıştır. Yüce Allah şöyle buyuruyor;

…….De ki; “Ey insanlar biliniz ki ben sizin hepinize Allah’ın gönderdiği peygamberiyim. O Allah ki bütün göklerin ve yerin mülkü O’nundur. O’ndan başka ilâh yoktur. Hem diriltir hem de öldürür. Onun için gelin Allah’a ve peygamberine iman edin. Allah’a ve Allah’ın bütün kelâmlarına inanan o okuyup yazması olmayan peygambere de uyun ki kurtuluşa erebilesiniz.” (A’raf/158)

…….Ayet yüce Allah’tan herkese, bütün insanlara bir mesajdır. Bu ayette rabbimiz insanlardan kendisine, ümmi bir peygamber olan Muhammed’e iman etmelerini istiyor. Ki zaten kendisi de göklerin ve yerin mülkü kendisinin olan, bir ve tek olan, şeriki ve ortağı da olmayan Allah’a, O’nun kelimelerine de iman etmiş biridir. O Allah ki diriltir ve öldürür ve O her şeye kadirdir.

…….İşte bu bakımdan el Mü’min ismi asıldır. Bundan müştak olan yani türeyenler ise O’na tabidirler. İzafetle mü’min olan da Hak Mü’min, yani el Mü’minu-l-Hakk olandan müştaktır. Bu durumda O iştikak yani türeme bakımından emanetin iştikakıyla denktir. Zira el-emn ve el-eman yüce Allah’ın El Mü’min isminden türemedirler.

…….Eman Hak üzerinde bir ahittir, bir sözdür. Yani hakka dayanılarak verilen bir güvencedir. Bu nedenle Hak, Allah’ın ahdini, vermiş olduğu sözü kopmaz kulp haline getiren gerçektir. Ayette Hz. Musa’ya hitaben şöyle buyurulmuştur.

…….Ey Musa yüzünü dön ve korkma. Çünkü sen emin içinde olanlardansın. (Kasas/31)

…….El Mü’min emrinde asla tereddüt bulunmayan zat demektir. Çünkü O, bir şey dilediğinde ona sadece “ol” der o da hemen oluverir.

…….El Mü’min ismi yakinlik, kesinlik manasını içeren bir isimdir. Nitekim rabbimiz şöyle buyurmuştur.

…….Bir vakit İbrahim; “Rabbim bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demişti. Allah buyurdu; “Yoksa inanmadın mı?” İbrahim; “İnandım ancak kalbimin iyice yatışması için” dedi. Allah buyurdu ki; “Öyle ise kuşlardan dördünü tut ve onları kendine çevir iyice tanıdıktan sonra her dağ başına onlardan birer parça dağıt, sonra onları çağır. Koşa koşa sana gelsinler. Bil ki Allah gerçekten güçlüdür ve hikmet sahibidir.” (Bakara/260)

…….Ayeti kerime gözler ve akıllar önünde ispat delilidir, imana tanıklık etmek için gelmiştir. Çünkü ayette; İbrahim; İnandım ancak kalbimin iyice yatışması için” dedi. Denmektedir ki bu “elbette inandım Ancak ben hakikati, gerçeği göreyim ve benden başkaları da görsünler istedim. Benden sonra halifelikleri tamamlanacak, bu göreve gelecek olanlar da iman etmenin hak olduğunu görsünler diledim.” Anlamınadır.

…….Burada yaşayacaklar için gözlerin gördükleri ile kalplerde karar kılan şeyler arasında kesin ve güçlü bir bağın olduğunu anlamış ve kavramış olsunlar. Çünkü yüce Allah Kullarını tasdik eden ve onlara vaat veren, söz verendir. Nitekim onun tasdiki, Hz. İbrahim’in çağrısına kalbi iman etmek için tatmin olsun, gönlü iyice yatışsın diye cevap vermek olmuştur.

…….Mü’minu’l-Hakk olan mutlak kuvvetin ve gücün kaynağıdır. Oysa izafetle mü’min olan ise gücünü ve kuvvetini Mü’minu’l-Hakk olan yüce Allah’tan alan kimsedir. O aynı zamanda içinde hiçbir zat taşımayacak manada tam bir teslimiyetle O’na teslim olandır. İzafetle mü’min ismini alan kimsenin bu ismi taabbudidir, kulluğa ilişkindir. Bu da ancak tam bir teslimiyetle Allah’a, Resullerine, kitaplarına ve Allah’ın emrettiği her şeye teslim olmasından ve yasakladıklarından uzak durmasından sonra gerçekleşir. Böylece İman, teslimiyet fiili için izafet fiiliyle iman halini almış olur.

…….Böyle bir durumda mü’min artık baştan aşağı kesin iman ve Yakîn ile dopdoludur ki bu da rabbimizin şu buyruğunda ifade edilen gerçektir.

…….Fakat henüz iman kalplerinizin içine yerleşmemiştir. (Hucurat/14)

…….Emniyet ve güven, korkunun zıddıdır, karşıtıdır. Nerede emniyet ve güven varsa oradan korku kalkar. Çünkü İman istikrar ve sekinet (Huzur) evidir. Bu sayede kalpler yatışır, huzur bulur. Mademki iman sekinet ve huzur vericidir, o takdirde güven içinde olabilmek için küçük bir kasabada yerleşmek istendiğinde, orada Mü’minu’l-Hakk olan Allah’tan kaçış yoktur. Bir tek yere kaçış vardır oda yine O’ndan O’na yani bir tek olan, ortağı olmayan, her hayır ve güzellik elinde bulunan ve her şeye kâdir olan zata kaçmaktır.

…….Eğer bu manada bir iman tamamlanmamış olursa, o takdirde fitnelerin önlenmesi, ortadan kalkması da mümkün olamaz. Aynı şekilde kinin, nefretin, hile ve tuzak kurmanın da önüne geçilemez. Durum böyle olduğu sürece fitneler, tuzak, kurmanın da önüne geçilemez. Budum böyle olduğu sürece fitneleri, tuzaklar, hileler, sadmeler ve savaşlar da devam edecektir. Bu durum kişi yeniden rabbine de dönünceye kadar sürüp gidecektir. Yüce Allah şöyle buyuruyor;

…….Her kim İslâm’dan başka din ararsa bilsin ki o istediği asla kendisinden kabul edilmeyecektir ve onlar ahirette kendisine yazık edenlerden olacaktır.” (A. İmran/85)

…….Madem ki İman kelimesi el Mü’min isminden müştaktır o halde orası sekinet ve huzur evidir, tatmin olmadır, yatışmadır. O halde kim El Mü’min olan Allah’a iman ederse, kendisini açlıktan ve korkudan emin kılar, güvence altına alır. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyuruyor;

…….Hiç olmazsa onun için bu beyt’in (Kâbe’nin) rabbine kulluk etsinler. Ki kendilerini açlıktan doyurdu ve onları korkudan emin kıldı. (Kureyş/3-4)

…….Buna göre kim korkacak olanlardan olmak istemiyorsa onun iman etmesi gerekir. Yüce Allah;

…….Dikkat edin kalpler ancak Allah’ın zikri ile yatışır. “ (Ra’d/28) Buyurulmuştur.

…….Çünkü Eman verilmesi ancak Allah’ındır. O eğer eman vermezse kimse kurtulamaz. Buna göre Allah’a iman etmek demek, O’nun tarafından iman sayesinde güvence altına girmek, yerini sağlamlaştırmak demektir. Bu itibarla her kim eman altında olmak ve güvenceli olmak istiyorsa, o kimsenin mutlaka bir ve tek olan, şeriki ve ortağı bulunmayan zata iman etmesi gerekir. Bu durumda iman kesin manada verilen bir sözleşmedir, bir antlaşmadır. Artık sığınılması gereken zata sığındıktan sonra O’ndan bir başkasına dönüş yoktur, olmayacaktır. Çünkü O’ndan başka aç olanı doyuracak, korkan bir kimseyi emniyete, güvenceye kavuşturacak yoktur. Aksi takdirde O’ndan başka bunu tazmin edecek, bunları yerine getirecek, onu ebedi olarak başkalarından güvence de kılacak birileri var mıdır? Bu sorunun cevabı şu ayette gizlidir. Yüce Allah şöyle buyuruyor;

…….Elçilerini yalanlayan kasaba halkları, onlar geceleyin uykularında iken, azabımızın gelip kendilerini yakalamayacağından emin mi oldular? Yoksa söz konusu kasaba halkları, onlar güpegündüz oyun eğlencelerinde iken azabımızın gelip kendilerini yakalamayacağından güvende mi oldular. Yoksa onlar içinde bulundukları bolluk ve nimetlere bakarak Allah’ın kendileri için hazırladığı acı sonun gelmeyeceğinden mi emin oldular? Oysa ki kendilerine acımayıp yazık edenlerden başkası Allah’ın tuzağına düşmekten emin olamaz. Eski sahiplerinin helak olmalarından sonra onların yerlerine ve yurtlarına miras olarak konanlara şu gerçek hala açık olarak ortaya konmadı mı? Eğer biz dileseydik kendilerinden öncekilerin kalplerini mühürleyip cezalandırdığımız gibi onları da işledikleri günahlar yüzünden mutlaka helak ederdik. Biz onların kalplerini mühürleriz de artık öğüt adına hiçbir şey onlara fayda vermez. Ve ölene dek onlar gerçeklere kulaklarını tıkayıp işitmezler. (Ra’d/97-101)

…….El Mü’min; Yüce Allah’ın isim ve sıfatlarından bir isimdir, bir sıfattır. Yüce Allah’ın el Mü’min ismi kendisinde kâmil ve geniş manada ki ilim sıfatı da gerçekleşen sıfatlar bağlamında bu isim verilmiş oldu. Çünkü o sıfatlar ve isimler “el Alîm, el Habîr, eş Şehîd, el Hasîb, el Muhsî, el Vâcid, es Semî’, el Basîr, er Rakîb, el Müheymin, el Vasî ve el Mü’min” isimleridir.

…….Yüce Allah’ın el Mü’min ismi kullarına öğrettiği adaleti ve rahmeti ile onları haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan emin kılan güvence altına alan demektir.

…….El Mü’min ismi yüce Allah’ın esma-i Hüsnasındadır. Kur’an ı kerimde sadece bir yerde gelmiştir. Yüce Allah şöyle buyuruyor;

…….O, öyle bir Allah’tır ki, O’ndan başka ilâh yoktur. El Melik’tir (Mülkün sahibidir), el Kuddûs’tür (son derece mukaddestir), es Selâm’dır (selâmete erdirendir.), el Mü’min’dir (güveni sağlayandır), El Müheymin’dir (görüp gözetendir), el Azîz’dir (Üstündür), el Cebbâr’dır (Zorludur), el Mütekebbir’dir (Büyüklükte eşi olmayandır). Allah müşriklerin ortak koştuklarından münezzehtir. (Haşr/23)

…….Ancak bu ismin Kur’an da bu şekilde varid olması çok önemli bir noktayı bize çizmekte, resmedip ortaya koymakta ve aynı zamanda büyük şeylerin hayal edilmesine delalet etmektedir. Hayal edilen bu şeylerin önemi de beşerin oluşumunun esasına taalluk eden özellikler kapsamında hepsini resmetmektedir. Aynı zamanda bu önemli olan boyutlarının algılanmasına ve idrakine de yardımcı olmaktadır. Ki o boyutlar daha önce var olan birçok bunalımlardan kurtulma da kişiye istikrar kazandırmaktadır.

…….Söz konusu bunalımlar ise, sürekli huzursuzluk, şaşkınlık ve sürekli tekrarlanıp duran yardımları idrak etmeme gibi hususlardı. Bu rahatsızlıklar da gerçekleşmesi kesin olan şeylerin aslı ve temeli de zaten bu gerçekler arasında şeffaf olarak ortaya çıkacak olan mutlak hakikate ulaşmaksızın sürekli tekrar edip dururlar. Keza işin hakikati açısından gerçeğin ne olup olmadığını görmeksizin, buna vakıf olmaksızın meseleyi kavramadan tekrarlayıp dururlar. Oysaki o insan nefsinde sürekli olarak tereddüt edip duran şeye tamamen zıt olan bir şekil ve suret kazandırır.

…….İşte meselenin bu yönü bizi korku ve güven ikilisinden söz etmeye yönlendiriyor. Çünkü korku ve güven esnasında biz el Mü’min isminin azametini açıklıyoruz. Korku insan doğduğu andan itibaren hep onunla beraber olan şeylerdendir. Onunla birlikte şekil kazanır ve ona bir suret çizer. Onun için bu esnada genel olarak beşerin üzerinde yaratılmış olduğu hasletlerden herhangi biri de ortaya çıkar.

…….Korku denen şey ta başından itibaren insanla birlikte oluşur ve bundan böyle onu hep huzursuz eden kişiliğinin ayrılmaz bir parçası haline gelir. Bu itibarla o adeta şimşeğe, yağmura ve rüzgâra bakar gibi her şeyde mutlaka bir huzursuzluk besler durur. İşte bu benzeri durumlar kişinin içinde sürekli tekrarlanıp duran bir korku oluşturur.

…….İşte bu başlangıç insana hep eşlik eder. Burada insanın üzerinde korkunun önemli bir payı vardır. Bu korku insanın şaşkınlık ve hayret uyandıran bir takım şeyler hakkında sorgulama yapmasını, onu böylesine meşgul eden şeylerin arkasında nelerin gizli olup olmadığını araştırmasını sağlar. Bundan çok önemli dersler çıkarır. Çünkü bu durumda insan hep tefekkür eder, bu ucu bucağı görülemeyen geniş âlemi ve onda var olan değişik şekillerin neler olduğunu, bunlardan nelerin murat edildiğini düşünür. Bunlar üzerinde akıl ve fikir yürütür. Görülen tüm bu şekillerin hiçbiri diğerine uymamakta hepsi de birbirinden farklı durumlar sergilemektedirler. Buna rağmen hepsi de aynı potada yer almaktadırlar.

…….Bunlardan kimisi bu değişik ve farklı fakat çok büyük olan mazhariyetlerin, görüntülerin karşısında tefekküre daldığında ortaya bir acziyet çıktığını görür. Bu durum içerisinde beşer algılamasına, onun algılama derecesine uygun olarak bir şekil almasını sağlar. Onun yaratılış karakterine göre bir durum ortaya koyar. Ancak peygamberler gönderilmedikçe bütün bunların hangi anlama geldiğini ve neler ifade ettiğini de anlayamaz.

…….İşte tam işin bu noktasında rabbani bağlantı beşerle ilişkiye geçer. Evet, ilişkiye geçer ki böylece mesajın açıklanması sağlanılarak bu mesajın tüm insanlara tebliği murad olunur. Aynı zamanda var olan her soruya, uzun süreler ve zaman dilimleri içerisinde insan fikrini hep meşgul eden ve edecek olan her olguya da cevap verilir. Nitekim peygamberlerin gönderilmesini yüce Allah şöyle açıklıyor;

…….“And olsun ki biz peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik. Beraberlerinde kitap ve mizan (Terazi, ölçü) indirdik ki insanlar adaletle tutunsunlar. Bir de demiri indirdik ki onda hem çetin bir sertlik, hem de insanlar için birçok faydalar vardır. Çünkü Allah kendisine ve peygamberlerine gıyabında yardım edenleri belli edecektir. Şüphesiz Allah çok güçlüdür,üstündür. (Hadîd/25)

…….İşte bu nokta da karşımıza yüce Allah’ın “.el Mü’min” isminin manalarından biri tecelli edip çıkıyor. Çünkü Allah kendisine iman edenleri bu sayede azabından emin kılmaktadır. İşte peygamberlerin gönderilmesinden ve mesajlarının iletilmesinden sonra özellikle de sonuncusundan sonra artık meçhul olarak korkmak yoktur. Çünkü her şey hikmet dolu bu kitapta açıkça ilan edilmiştir. Kim o kitaba iman ederse kalbi tüm korkulardan emin olur. Kim de iman etmezse mutlaka onu da bir korku hep sarar durur. Bu durum o kimsenin hakikati bilmemesindendir. Oysa ki bu hakikat lehvh-i Mahfuz’da olan Kur’an dan başkası değildir.

…….Yüce Allah’ın el Mü’min ismi yüce Allah’ın zatına delâlet eder. O’nun fiili sıfatlarından birini gösterir. O da vaadinin doğruluğudur. Mutabakat delaletiyle hak adına hakkı tasdik edip doğrulamaktadır. (Prof. Dr. A. Hüseyin Akil-Esma-i Hüsna şerhi/102-112)

…….**********************************************************

…….EL MÜ’MİN

…….Kalplerde İman nurunu parıldatandır O, Kendisine sığınanların koruyucusu ve teselli edicisidir O. İman kişiyi bütün tehlikelerden salim kılan emniyettir bu yüzden Allah’ın en büyük ihsanıdır. Mü’minin kalbinde ki korkunun yokluğu imanının derecesiyle orantılıdır.

…….Hepimizin bize zarar vermeye, huzurumuzu inkıtaa uğratmaya ve bizi dalalete sevk etmeye çalışan düşmanları vardır. Bu düşmanların en berbatı kendi nefislerimiz ve şeytan-ı lâindir. Zalimler, müfteriler, hasetçiler hep onlardan sonra gelir.

…….Bir kimse “Allah’a sığınırım” dediğinde el Mü’min sıfatına iltica etmiş olur. O, kendisine sığınan hiçbir kimseyi reddetmez. Fakat el Mü’min’e sığınmak için kişinin önce imanı olması gerekir.

…….İslâm’a göre imanın üç derecesi vardır.

…….1 – İmanlarımızın sözlerimizle tasdikidir ki başkaları da Allah’a, Resulüne, onun söylediği ve yaptığı her şeyin hakikatine inandığımızı duyarlar.

…….2 – Davranışlarımızla tasdik. Helâl olanı işlemek ve haram olandan içtinap etmek.

…….3 – Kalplerimizle tasdik; Allah Resulünün tebliğinin hakikatine hiçbir şart ve şüphe olmaksızın sağlam bir şekilde iman etmek.

…….Aslî olan kalpteki imandır. Eğer Allah korusun iman kalbi terk ederse kişi imansızlar sınıfına dâhil olur. Kalbi Allah ile olmadığı halde sözleriyle imanını tasdik eden bir kimse yalancıdır. Her kimde imanı olmadığı halde işi iman sahibiymiş gibi davranmaya kadar götürürse ona da münafık derler. Fakat kişi kalpte iman taşır, ancak bir sebepten bunu beyan edemez veya onunla amel edemez ise yine de mü’min kalır.

…….İmanına ve fiillerine bir mü’min olarak nazar kıl, işte el Mü’min in yansıması budur. Başkalarının sende emniyet bulacağı muteber kimse ol. Senden yardım talep edenlerden yardımını esirgemeyen ol. Böylece en emin olan el Mü’min in lezzetini duyacaksın.

…….Abdü’l-Mü’min o kuldur ki her türlü felâket, acı ve cezadan Allah kendisine sığınak olmuştur, kendisinde el Mü’min sıfatının tecelli ettiği kimsenin nezdinde başkalarının malı, şerefi ve hayatı güvendedir ve onları muhafaza eder.

…….Kendisinde el Mü’min isminin mütecelli olduğu kimse bir düşmanlık veya tehlikeyle karşılığında O’na sığınarak 36 kere yâ Mü’min çekerse Allah’ın izni ile güvende olacaktır. (T. Bekir Bayraktaroğlu-Esmaü’l-Hüsna/54-55)

…….Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn

…….Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

 
Yorum yapın

Yazan: 25 Ağustos 2016 in ESMA ÜL HÜSNA

 

Etiketler: , ,

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 325 takipçiye katılın