RSS

İslamoğlu Tef. Ders. BAKARA SURESİ (187 – 196) (13)

25 Mar

231

Euzübillahimineşşeytanirracim,

Bismillahirrahmanirrahim

Bir tefsir dersinde daha bizleri buluşturan Allah’a hamd ederek giriyorum söze. Ve yine O’na Hamd ediyorum ki, insanla konuştu, insana rahmetinin bir eseri olarak Vahyini gönderdi. Ki O’nun vahyi rehberliğinin ta kendisidir. İşte şimdi o rehberliğin delilleri olan, belgeleri olan ayetlerle devam ediyoruz.

Bu günkü dersimiz Bakara suresi 187. ayetten devam ediyor.

187-) Uhılle leküm leyletesSıyâmirrefesü ilâ nisâiküm* hünne libâsun leküm ve entüm libâsun lehünne, alimAllahu enneküm küntüm tahtanune enfüseküm fetâbe aleyküm ve ‘afâ anküm* fel’ÂNe başirûhünne vebteğû mâ ketebAllahu leküm* ve külû veşrebû hattâ yetebeyyene lekümül haytul’ ebyedu minel haytıl’esvedi minel fecr* sümme etimmusSıyâme ilelleyl* ve lâ tübâşiruhünne ve entüm ‘âkifûne fiyl mesacid* tilke hudûdullahi felâ takrebûha* kezâlike yübeyyinullahu âyâtihi linNâsi leallehüm yettekun;

Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız, size helâl kılındı. Onlar, sizin için bir örtü, siz de onlar için bir örtü durumundasınız. Allah, nefsinize güvenemeyeceğinizi bildiği için müracaatınızı kabul buyurdu ve sizi bağışladı. Şimdi onlara yaklaşın ve Allah’ın sizler için yazdığını isteyin. Ta fecrin beyaz ipliği siyah iplikden size seçilinceye kadar yiyin, için. Sonra da ertesi geceye kadar orucu tam tutun. Bununla beraber siz mescitlerde îtikaf halinde iken onlara yaklaşmayın. Bunlar, Allah’ın sınırlarıdır, sakın onlara yaklaşmayın. Allah, âyetlerini insanlara böyle açıklıyor ki sakınıp korunsunlar.(elmalı)

Sıyam günlerinin gecelerinde kadınlarınıza yaklaşmak (cinsellik) helal kılındı. Onlar sizin, siz de onların elbisesisiniz (kişinin dış dünyasındaki en yakını). Allâh bu konuda nefsinize haksızlık ettiğinizi (gece de oruç devam eder cinsellik yapılmaz zannınızı) bildi de yanlıştan dönmenizi (tövbenizi) kabul etti ve sizi affetti. Artık onlara Allâh’ın hükmü kadarıyla yaklaşabilirsiniz. Gün başlangıcına (gecenin karanlığının günün aydınlığına dönüşme sürecine) kadar, yeyip için. Sonra sıyamı geceye kadar yaşayın. Mescidlerde itikâfta iken eşlerinize yaklaşmayın. Bunlar Allâh’ın koyduğu sınırlardır ki onlara yanaşmayın. İşte Allâh, işaretleri böylece açıklar ki bilfiil korunasınız. (A. Hulusi)

Uhılle leküm leyletesSıyâmirrefesü ilâ nisâiküm Oruç günlerinizin gecelerinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. hünne libâsun leküm ve entüm libâsun lehünne Onlar sizin örtüleriniz, siz onların örtülerisiniz.

Bu harika ifade ancak ilahi bir kelamda bulunabilir. Onlar sizin örtüleriniz, siz onların örtülerisiniz. Yani kadın ve erkek sizler hayatın iki yarım küresisiniz. Hayat sizinle bütünleşmekte. Siz birbirinizle bütünleşince hayat bütün olmakta. Bir bütünün iki parçası olduğunuzun bilincinde olun.

Bir esvap gibi örtü diyor Kur’an. Libas, elbise, giysi. Elbise nedir? İnsanın bedenini örten her şey. Bu aynı zamanda, çirkinlikleri kapatan şey anlamına da gelir. Çünkü elbiseler, insanları güzelleştirir. Onun için bu ayette, bu ibarede adeta ailenin, mutlu ailenin hangi temel üzerine kurulması gerektiğinin işaretleri yatıyor. Ey aileyi oluşturacak olan temel köşe taşları. Birbirinize elbise gibi olun. Birbirinizin ayıplarını elbise gibi örtün. Onunla kalmayın birbirlerinizi elbise gibi güzelleştirin.

Tabii bunun bir de mecazi boyutu var. Mecazen bu ibare, birbirinizi yüreğinize giyin. Giyinin anlamına gelir. Bu neyin ifadesi, bu muhabbetin, bu ülfetin ifadesidir.

Bu ayet içinde bulunduğu pasajla birlikte oruçtan söz eden bir ayet. Diyeceksiniz ki; oruçtan söz eden bir ayette niçin böyle bir ibare yer alıyor? Öncelikle bu niçin ’in sebebini ayetin iniş nedeninde aramamız gerek o da şu;

Yahudi geleneğinde oruçlar 24 saat olarak tutulurdu. Bir kez iftar yapılır ve onun dışında hiçbir şey yenilmez, içilmez ve beraber olunmazdı. Onun için bu gelenekten etkilenen Medineli Müslümanlar böyle bir zanna kapıldılar. Acaba bizde de yasak mı diye. İşte bu ayet bu kanaati, bu zannı ortadan kaldırmakta ve Muhammed A.S. şeriatında orucun, seherde, şafak vaktinin ağarmasıyla başlayıp, akşam güneşin batışıyla bittiği vurgulanmakta. Onun için de burada bir gelenek tashih edilmekte ve müminlere Allah’ın rahmeti ve mağfireti bir kez daha hatırlatılmakta.

Oruç demiştim bir evvelki dersimizde bedenin açlığı değil, ruhun beslenmesidir. Eğer oruç ruhun beslenmesi ise diyeceksiniz ki peki, insanın derinliğine yaptığı bir yolculuk olan oruçta, insanın nefis teskiyesi ve ruh terbiyesinde böyle “ten” sel hazların, zevklerin yeri nedir derseniz eğer, ben derin ki; Allah ibadetlerinde dahi ailenin en doğal hakkını veriyor aileye. Yani ibadetler sırasında dahi ailenin ülfet ve muhabbetini engelleyecek bir şey yok. Onun için oruç gündüzlerinin dışındaki vakitlerde doğal ve normal ailevi münasebetlere izin veriyor. Bu oruçta yüreğe doğru ailece yapılmış bir yolculuk oluyor. Ailece yapılmış yüreğe doğru bir yolculuk.

Devam ediyoruz;

alimAllahu enneküm küntüm tahtanune enfüseküm fetâbe aleyküm Allah sizin kendinizi zor durumda bırakacağınızı bildi de bu yüzden affıyla muamele etti size. fetâbe aleyküm Sizi affetti. Tevbenizi kabul etti.

Bu biraz önce söylediğim ayetin imiş sebebiyle ilgili. Çünkü Gerçekten de oruç eğer 24 saat olsaydı müminleri orucu 30 gün farz olduğu için müminler zor durumda kalabilecekler, ailevi münasebetleri bir takım sıkıntılarla karşılaşabileceklerdi. Ailevi münasebetler itibarıyla. Oysa ki Yahudilerin orucu sadece aşure günü tuttukları 1 , ya da 3 günlük bir oruçtu. Müslümanlar ise 30 günlük, kısa sayılamayacak bir süre oruç tutmakla emr olundular. Onun için de Allah bu noktada yine müminlere lufetti. Rahmet etti, mağfiret etti. Bu ayetin bu kısmı bunu söylemektedir.

ve ‘afâ anküm Zorluğu üzerinizden kaldırmıştır Allah. Sadece affıyla muamele etmedi, aynı zamanda zorluğu üzerinizden kaldırdı. Yani şu ana kadar bu konuda gösterdiğiniz kusurları affettiği gibi, bundan sonra da bu konuda zorluğa düşmeyeceğiniz ilahi bir düzenleme yaptı.

fel’ÂNe başirûhünne vebteğû mâ ketebAllahu leküm Artık şimdi onlara yaklaşın. Yani eşlerinizle beraber olabilirsiniz. Allah’ın size meşru kıldığından yararlanın vebteğû mâ ketebAllahu leküm Lafzen manası; Allah’ın size yazdığı şeyi elde edin. Arayın.

İfadeye bakın. Kadın erkek münasebetleri, cinsler arasındaki karşılıklı her türlü münasebet, Allah’ın insana yazdığını aramak biçiminde ifade buyruluyor Kur’an da. Tabii ki meşru olmak kaydıyla. Demek ki Allah, insan eyleminin hiç birinin dışında tutulamaz. Allah’ı, İnsani eyleminin hiç birinin dışında tutamazsınız. Bu aynı zamanda bu demektir. Ey insan beni karıştırmadığın hiçbir işin yok. Onun için meşru her işe besmele ile başlanır. Besmele Allah’ı işe karıştırmaktır. Allah’la yapmaktır, Allah’lı yapmaktır.

ve külû veşrebû hattâ yetebeyyene lekümül haytul’ ebyedu minel haytıl’esvedi minel fecr Fecr vakti, gecenin karanlığından, tan yerinin aydınlığı belirginleşinceye kadar yiyiniz ve içiniz.

İşte burada kesin vakitler tespit edilmiş oldu. Önceki şeriat olan Musa A.S. ın şeriatındaki bir hüküm daha da genişletildi ve Muhammed A.S. ın şeriatında orucun başlayış ve bitiş vakti yeniden ve daha toleranslı bir biçimde tespit edildi.

Bu vakitlerde bildiğiniz gibi Fecr-i Sadık’ın başladığı vakit. Ki peygamberimiz böyle tefsir etmiştir bu ayeti. Bir hadisinde, yine Buhari ve Müslim’in naklettiği bir hadis;

- Sizi Bilal’in ezanı aldatmasın. (Yani yemeden içmeden alıkoymasın) Siz Ümmü Mektum’un ezanına kadar yiyin ve için.

Yine Müslim’in naklettiği bir başka varyantta;

- Sizi Bilal’in ezanı aldatmasın, orucun başladığı vakit ışığın böyle olduğu değil, böyle olduğu zamandır. Buyurmuşlar.

Yani Fecr-i Kâzib’i değil, Fecr-i Sadık’ı göstermiştir. Bu da ışık önce doğu tarafından, önce yatay bir biçimde belirir. Dikey bir biçimde belirir Affedersiniz..! Ama o geçer. Arkasından koyu bir karanlık alır. Onun ardından da yatay bir biçimde yavaş yavaş kendisini hissettiren bir aydınlık belirir.

Yalnız bu ayetin ve bu hadislerin tefsirinde sahabe farklı farklı yorumlarda bulunmuşlar. Onun için de bu yorumlara mutabık olarak farklı uygulamalarda bulunmuşlar. Ashab-ı Kiramdan bazıları, dağların, ovaların, yolların ve platoların aydınlanması biçiminde algılamışlar bunu. Orucun başlama vakti demişler; Yüksekçe bir yere çıktığınızda her tarafın siluetinin, her tarafın yolunu, dağını, tepesini, ovasını görebilinceye kadar yiyip içmektir demişler.

Daha başka bazıları, örneğin Hz. Ali, Hz. Ebu Bekir; sabah namazının vaktini orucun başlangıcı olarak görmüşler. Hatta öyle rivayetler vardır ki yine sahih olarak Hz. Ali ve Hz. Ebu Bekir’den, namazı kıldıktan sonra sahur yediklerine dair rivayetler vardır.

Ancak meşhur fıkıh ekollerinin müçtehit imamlarının görüşleri bizce ihtiyata yakın görüşlerdir. Onlar zaten ihtiyatı öne almışlar. Onun içinde bu konuda mümkün olduğu kadar ihtiyatlı davranılmasını teklif etmişler.

Tabii ki ihtiyat evladır. Ancak eğer bir mümin sabah namazının vakti çıkmadan bir dakika kala dahi olsa eğer sahurunu yapmışsa onun orucu oruçtur. Caizdir. Bu böyle bilinmeli. Lakin ihtiyata binaen fecr-i sadıkla beraber oruç başlamalıdır. Bu ihtiyata daha uygun olandır. Hele hele daha sonra kılınabilecek namaz vaktinin ayrılması gibi bir takım zaruri, dini ve hayati ihtiyaçlarda göz önünde tutularak, abdest için hazırlık, namaz için hazırlık, ihtiyaç halinde gusül için zaman aralığı bırakmak açısından bu ihtiyata en layık olandır diye düşünüyorum.

ve lâ tübâşiruhünne ve entüm ‘âkifûne fiyl mesacid Yine siz mescitlerde ibadet için kapandığınızda, yani itikafa girdiğinizde hanımlarınıza yaklaşmayın.

İtikafı daha önce açıklamıştım. Yanlış hatırlamıyorsam bu surenin, bakara suresinin 128. ayetinde itikafı açıklamıştım. İtikaf, Allah’a zamanın bütününü ayırmak demektir. Yani bir zaman aralığı tespit edip o zaman aralığını tamamıyla Allah’a ayırmak. Diyeceksiniz ki Allah’ın sizin zamanınıza ihtiyacımı var..! Hayır yok. Aslında doğrusu kendinize ayırmak. Yüreğinize yapılan yolculuktur itikaf. Yüreğe doğru yapılan bir yolculuk.

İtikaf, Hıra’nın yeniden yaşanmasıdır. Onun için peygamberimiz ömrü boyunca, Ramazan’ın son 10 günü hep itikafa girdi. İtikaf niyetiyle 2 saatlik dahi olsa bu niyetle kapanmak, itikaftır. İsterse 2 saat olsun. Ama Peygamberimiz Ramazan’ın son 10 gününde hep itikafa girmiştir. 1 yıl bunu yapamamıştı, yapamadığı yıl da kaza etti. Oysaki Resulallah nafileyi kaza etmezdi. Ama itikafa verdiği önemi anlayın.

İtikaf yüreğe doğru bir yürüyüştür demiştim. İtikaf, mescidi medreseye, okula, kışlaya ve yürek eğitim merkezine çevirmektir. İtikaf, Resulallah’ın Hıra’sını müminlerin hayatına taşımaktır. Onun için İtikaf, nebevi bir sünnet olarak müminlerin hayatında yerini almalı. Ve bir iç eğitim seferberliğine dönüştürülmelidir.

İşte bu sırada da eşlerinizle beraber olamazsınız diyor Kur’an. Çünkü Yüreğe doğru yapılan bir yolculukta, ten zevkinin yeri yok.

tilke hudûdullahi felâ takrebûha İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Allah’ın çizdiği sınırlardır, sakın ola yaklaşmayın.

Dikkatinizi çekerim, geçmeyin demiyor, Yaklaşmayın diyor. Allah nehye derken eğer çizdiği sınır                    nehiyle ilgili bir sınırsa genellikle yaklaşmayın emri gelir. Niçin? Yaklaşmak, riski bölgeye, tampon bölgeye girmek demektir. Risk var demektir. Onun için; İçtenibu aniş şufeha Şüpheli olan şeylerden kaçınmakta riskli olan bölgeye girmemektir. Şüpheli şeylerden kaçınınız nebevi, peygamberi tavsiyesi de işte bunun bir devamıdır. Ve la takrabüzzina..(İsra/32) zinaya yaklaşmayınız ayetinde olduğu gibi. Yapmayınız dan öte, yaklaşmayınız. Onun için Kur’an da bazı nehiyler bu şekilde ara bölge, tampon bölge konularak insanların riske düşmesi önlenir.

kezâlike yübeyyinullahu âyâtihi linNâsi leallehüm yettekun; İşte bu şekilde Allah kendi ayetlerini insanlığa açıklıyor. Niçin? leallehüm yettekun; Belki onlar sorumluluklarının şuurlarına varırlar. Sorumluluk bilincini kuşanırlar diye.

Demek ki bu yasakların bir amacı varmış. Allah insana yasak koymakla mutlu olmaz. Daha doğrusu insana getirilen yasakların Allah’a vereceği bir şey yoktur. O halde nasıl anlamalıyız yasakları, insana konulan yasakların, insana getireceği bir şeyler vardır. Yani insanın mutluluğu içindir Allah’ın insan için yaptığı düzenlemeler. Budur.

İşte bu yasağın da bir sebebi var. Allah hiçbir sınırı; Ben çizdim o halde uyacaksın diye çizmiyor ve bize de bir usul öğretiyor. Yani bizi ikna ediyor. Etmese ne olur? Hiçbir şey olmaz. Allah’tır emreder ve biz de kuluz yaparız. Ama bize şunu demek istiyor.

- Bakın ben Allah olduğum halde, ben bile sizi ikna ediyorum. Sizi ikna etmek için gerekçe söylüyorum. Siz birbirinize zorbaca dayatmayın. Siz insan olduğunuz halde kalkıp birbirinize gerekçesini iletmeden, ikna etmeden, Karşınızdakinin akıl ve mantığına seslenmeden ona dayatmayın.

Aslında bir üslup veriliyor burada.

leallehüm yettekun; Umulur ki onlar sorumluluk bilincini kuşanırlar. Problem bu. Sorumluluk bilincini kuşanmanınız için bütün bu düzenlemeler. İlahi düzenlemeler. Sorumluluk bilincini kuşandığınız zaman ne mi olur? Üç şeye kavuşuruz.

1 – Özgürlük,

2 – Güvenlik,

3 – Mutluluk, saadet.

Bu üç şeye kavuşan neye ihtiyaç duyar söyler misiniz bana. Özgürlüğünüz, güvenliğiniz ve mutluluğunuz garanti altına alınmışsa eğer, insan olarak daha ne isteyebilirsiniz. Tabii bu üç şey sadece dünyevi boyutlarıyla değil ebedi boyutlarıyla garanti altına alınıyor. Mutluluk ebedi, güvenlik ebedi, özgürlük ebedi.

188-) Ve lâ te’külû emvaleküm beyneküm Bil batıli ve tüdlû Bihâ ilelhükkâmi lite’külû feriykan min emvalinNâsi Bil ismi ve entüm ta’lemûn;

Bir de aranızda mallarınızı batıl sebeplerle yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günah ile yemek için, o malları hakimlere rüşvet olarak vermeyin.(elmalı)

Mallarınızı, aranızda, gerçeklerle bağdaşmayan şekilde yemeyin. Ve bilip durduğunuz halde insanların mallarından haksız yere yemek için hükmedicilere koşmayın. (A. Hulusi)

Ve lâ te’külû emvaleküm beyneküm Bil batıli Şimdi ayet bir başka konuya geçti. Ancak iki konu arasında hiç mi bağlantı yok diyecek olursanız, ilginç bir bağlantı var. O bağlantı da şu: Oruç insanın kendi malını yemesi ile ilgili bir hakikatti. Şimdi başkalarının malını yemekle ilgili bir düzenlemeye geçtik hemen. Yine ikisi de mala taalluk eden, yeme, içme, kazanma ve harcamaya taalluk eden şeyler, hükümler.

Kendi malınızı yemeniz konusunda hüküm bu.Bir de başkalarının malını yeme konusu var ki ona geldik. Ve lâ te’külû emvaleküm beyneküm Bil batıli Gayri meşru bir biçimde birbirinizin mallarını yemeyin. Batılı, gayri meşru olarak çevirdim. Batılın Arap dilindeki karşılığı, karşılığı olmayan şey demektir. Mukabili bulunmayan şey demektir.

İlginç değil mi..! Yani bedelsiz şey. Bedel ödemeden elde ettiğiniz her kazanç batıldır. Haksız ve rızasız diye iki temel düstur ile izah etmek lazım. Hak ve rıza, kazancı meşrulaştıran iki temel düstur. Hak ve rıza, onun için eskiler rızasız lokma haramdır özdeyişinde ifade etmişler. Haksız kazançta böyle. Hak ve rıza bir kazancı meşrulaştırır.

Ve lâ te’külû emvaleküm beyneküm Bil batıli Gayri meşru bir biçimde malınızı, birbirinizin mallarını yemeyin. Aslında, birbirinizin malları emvaleküm beyneküm Birbirinizin mallarını aranızda yemeyin biçiminde tercüme etmemiz de mümkün. Lakin benim dikkat çekmek istediğim şey “Birbirinizin malları” Bu İslam’ın şahsi mülkiyete cevazına bir delildir. Bu bir gerçek.

Özel mülkiyete bir izindir. Özel mülkiyeti peşinen kabul ediyor bu. Ancak bundan öte bir şey söylemek istiyor; Özel mülkiyetinizde olan her şey aslında birbirinizin gibi algılanmalı. Eğer saldırganlaşırsanız, eğer haksız yemeye başlarsanız, bu sizinle kalmaz. Haksız yiyen, haksız kazanç yiyen bir kimse sadece kendisinde biten bir kötülük yapmıyor ki..! En başta yediği bir başkasının hakkı. O halde en az iki kişiye kötülük yapıyor. Bir kendisine bir de hakkını yediği kimseye. En az..!

Bir de topluma kötülüğü var bunun. Çünkü yediklerinizin ve içtiklerinizin, eylemleriniz, inançlarınız, davranış ve tavırlarınızla çok sıkı alakası var dostlar. Ha..! Diyeceksiniz ki bana; Bunu ispat edebilir misin? Edemem. Bunu Allah ispat eder ve bir de hayat. Kendinize bakın, etrafınıza bakın, insanlara bakın bunu görürsünüz. Bunu Laboratuara sokamam. Eğer Haram ve Helal’i gösteren bir aygıt icat edilseydi belki fark ederdik.Eğer haram ve helali gösteren bir alet olsaydı, haramla pişmiş bir pilavın, aslında bir pilav değil, tanelerinin birer kurt olduğunu görürdü.

O zaman belki de insanlardan bazıları ömür boyu bir şey yiyemezler. Ama onu da görmüyoruz. Lakin haramdan kazanılmış bir kazancın, haramdan elde edilmiş bir gelirin insan davranışlarına, insan inançlarına, insanın duygu ve düşüncelerine, yüreğine ve kafasına olan etkisini biz, Allah’ın bu konuda koyduğu yasaklardan anlıyoruz.

Haram lokma insanı yerinde durdurmaz. İnsanın sadece fizyonomisini etkilemiyor bu yedikleri. Fizyolojisi üzerinde ki etkisi sabit, artık ilmi olarak ispat edilmiş durumda. Hatta daha önceki tefsir derslerimde de değinip geçmiştim;

ABD de yapılmış bir çalışmayı okumuştum bu konuda. Amerikalıların yedikleri fast foot türünün, hamburger ve cızburgerin. Yani dana etinin insan biyolojisi ve davranışları üzerinde ki etkilerini yıllar içerisinde, yıllar boyunca araştırılması sonucunda ortaya çıkan bir gerçek; Amerikalılar ahlaken ve davranış olarak danalaşıyor mu sorusunu gündeme getirmişti. Çok ilginç bir sonuçtu. Yani yedikleri etin davranışlarına yansıyıp yansımadığını yıllar boyu araştıran ilim adamları sonuçta evet böyle ciddi bir tehlike sezinliyoruz biçiminde rapor etmişlerdi.

İşte sadece bu işin bir boyutu. Bir de insanın inançlarına, İnsanın Allah’la ilgisine, insanın kutsal ile olan ilişkisine, insanın kendisi ile olan ilişkisine yansımasını düşünün. İşte yemek ve içmekle ilgili emir ve nehiyler düzenlemeleri, siz bizim bilmediğimiz ama Allah’ın çok iyi bildiği bu gibi sebeplere mebni olduğunu düşünmek zorundayız. Düşünmek zorundasınız bir mümin olarak.

ve tüdlû Bihâ ilelhükkâmi lite’külû feriykan min emvalinNâsi Bil ismi ve entüm ta’lemûn; Uzun bir cümle, sonundan başlayalım tercümeye; Bile bile insanların kimi mallarını yemek için günah olan hukuki hilelere başvurmayın. Bu yaklaşık meal, Meal zaten tercüme değildir. Meal yaklaşık ifade tarzıdır.

Burada ve tüdlû Bihâ ilelhükkâmiYöneticilere ya da hakimlere. Yargıçlara yani, daldırmayın, uzatmayın, sarkıtmayın, sarkmayın manası. tüdlû Bih Del, kova demektir.feedla delveh.(Yunus/19) Kur’an da geçen bir ifadedir. Kova sarkıtmak. Oradan mecazen neyi çağrıştırıyor? Hakimlere verilen rüşveti çağrıştırıyor. Devletin malı olmaz. Yanlış bir tabir. Devletin malı nerden oluyormuş, milletin malıdır. Kamunun malına kova sarkıtmak. Kuyuya kova sarkıtılır gibi. Yine Gazzali’nin güzel ifadesinde olduğu gibi; Kova sarkıtmaktan mülhemdir diyor bu kelime, Kova niçin sarkıtılır kuyuya? Su çekmek için. O halde diyor resmi makamlara kova sarkıtıp, Niçin sarkıtılır? Oradan da mal çekmek için.

Rüşveti çağrıştırıyor ki bir çok müfessir de zaten bu ayeti rüşvet olarak tefsir etmişler. Yani bile bile insanların kimi mallarını yemek için rüşvet vermeyin, hakimlere, yargıçlara ya da yöneticilere. Bu bunu yasaklıyor. Ya da resmi hilelere başvurmayın.

Burada aslında söylenmek istenen şu. Kitabına uydurup ta kanuni halde aldığınız her şey helal değildir. Eğer bir şey hakkınız değilse, kitabına uydurmuş olmanız size onu helal kılmaz diyor yani. Burada söylenmek istenen o.

Efendim devlet izin vermiş, günah olsa devlet izin verir mi mantığı ne kadar sefilce bir mantık. Şimdi kitabına uydurup ta kamu malını hırsızladığında bu caiz mi oluyor. Bir yolunu bulduğunda, kanuna uygun olan, hakka hukuka da uygun anlamına geliyor mu? Kim söylemiş bunu. Öyle olsaydı şu yapılan resmi hırsızlıklar, resmi soygunlar, yolsuzluklar hep meşru olmuş olmaz mıydı..! Zaten bugün kamu malını tümüyle götürenler, denizi boşaltanlar, gayri resmi hırsızlık yapmıyorlar ki. Onların yaptığı tüm hırsızlık resmi hırsızlık. Hırsızlık resmi olunca meşru mu oluyor. Aksine iki kere hırsızlık oluyor. İki kere suç oluyor. Bir hırsızlık oluyor, bir de hırsızlığı yapmak için meşru bir yöntem, gayri meşru bir biçimde kullanılıyor, o da ayrıca bir haksızlık oluyor. Onun için ayetin söylediği açık.

Rüşvet nedir, tabii burada ben uzun uzadıya girmek istemiyorum, Rüşvet, şer’i tarifi şudur; Gayri meşru, helal olmayan, hakkınız olamayan bir şeyi almak, bir işi yaptırmak için birine bir bedel ödemeye rüşvet denir. Çok önemli. Tarif kendini ifade ediyor yeterli.

O halde toplumumuzda sıkça karşılaştığımız bir problem var. Sosyal bir yara. Bizim hakkımız diyeceksiniz. Gayri meşru bir iş değil. Hakkımız olan bir iş için karşınızdaki memur ya da bürokrat bir şeyi almadan yapmıyor. Bu durumda ne yapacağız? Rüşvetin tarifi belli biraz önce yaptım. Haksız ve gayri meşru bir işi bir bedel karşılığında yaptırmak. Bu durumda alana da verene de haramdır. İkinci durumda; Hakkınız, doğal hakkınız. İşte gayri meşru değil, meşru bir iş, ama karşıdaki kötü alışkanlığı olan biri. Yapması gereken görevini ekstra bir ücret talep ederek yapıyor. Yani rüşvetçi biri amiyane tabirle. Bu durumda alan için haramdır. Veren için değil.

189-) Yes’elûneke anil ehilleh* kul hiye mevakıytu linNâsi velHacc* ve leysel birru Bi en te’tül buyûte min zuhûriha ve lakinnel birra menitteka* ve’tül buyûte min ebvâbihâ* vettekullahe lealleküm tüflihûn;

Sana hilâllerden soruyorlar. De ki: Onlar insanlar için de, hac için de vakit ölçüleridir. Bununla beraber iyilik, evlere arkalarından gelmeniz değildir. Fakat iyiliğe eren, kötülükten korunan kimsedir. Evlere kapılarından gelin, Allah’tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz.(elmalı)

Sana hilâllerden (ay takviminden) soruyorlar… De ki: “Bunlar (ibadetlerin ay takvimine bağlanması ile) insanların yararlanması ve Hac için ölçülerdir.” Birr, evlere arka kapıdan girmek (hakikate dolaylı yoldan ulaşmak) değil, korunanlardan olmak için ön kapıdan (direkt kestirme yoldan) girmektir. Allâh’tan korunun ki felâh bulasınız. (A.Hulusi)

Yes’elûneke anil ehilleh Şimdi bir başka geçti ama yine konular arasında ilginç bağlantılar var. Yes’elûneke anil ehilleh Sana ay’ın evrelerini soruyorlar. Burada hilallerden soruyorlar, lafzi manası budur. Lakin ehille manasını ben, bir hadise dayanarak veriyorum.

Burada sorulan sorunun ne olduğu merak edildiğinde, kaynaklarda şöyle bir rivayete rastlıyoruz. Sebep-i nüzulle, iniş sebebi ile ilgili. O da; İki sahabi Resulallah’a gelip;

- Ya Resulallah ay önce incecik iplik gibi doğuyor, gittikçe kalınlaşıyor, dolunay halini alıyor, ondan sonra yine eski haline yavaş yavaş dönüp bitiyor, kayboluyor.

O günün insanının ay’ın bu evrelerinden bu kadar merak içinde olması hiç te garip değil. Bir kere bölge insanı göğe tutkun bir insan. Çöl İnsanı. Tabiatı icabı gökle dost. İkincisi, buna mecbur. Çünkü yolunu gökle buluyor. Çölde başka neyle bulursunuz ki. Gökle buluyor. Onun için de Ay’la, yıldızla, kutup yıldızı ile, güneşle içli dışlı insanlar. Hele ay, gecelerini aydınlatan bir kandil. Çöl insanı için. Doğal bir kandil. Aynı zaman da yolunu bulmasına yardımcı olan bir gök cismi.

Yine merakını celbeden, aynı zamanda borçlarını alacağını hep ona göre düzenlediği. Her hesabını ona göre yaptığı bir takvim, çöl insanı için ay. Çünkü güneş çöl insanı için takvim olmak açısından hiçbir şey ifade etmez. Çünkü güneşin evreleri olmadığı için, tabii ki sadece güneşin mevsimleri ifade eden burçları var. Ama ay gibi değil. Ay, dikkatli bir göz ay’dan kaçıncı günde olduğunu çıkarabilir. Onun için A^’ı takip ederek adeta o gün hangi gün olduğunu, o gün ayın kaçıncı günü olduğunu bilebilir. Ayı takip eden biri. Onun için ay insan için bir takvim aynı zamanda.

Sadece o kadar mı? Ayın çok daha farklı şeyleri var. Ay yeryüzünü etkileyen bir şey. Med cezir hadisesi. Meyvelerin renklenmesi. O kadar da değil. Ay insanı bizzat ilgilendiriyor. Hanımların özel halleri. Ay la insan arasında adeta garip bir ilişki var. Yani bu kadar çok fonksiyonu olan bir şeyi merak etmeleri hiçte garip değil. Onun için ayı soruyorlar.

Tabii bu fonksiyonları üzerine birde bölge insanının aya ilişkin hurafavi inançları var. Yanlış inançlar, sakat inançlar var.

Bu kadar çok fonksiyonlu bir aya, yarı tanrılık ya da ilahlık yükleyebiliyorlar.

İşte bütün bu çerçevede değerlendirilirse Resulallah’a bu soru sorulduğunda anlıyoruz ki soruyu soranlar ayın evrelerini soruyorlar. Tabii ki, diyeceksiniz ki; Bu sorunun muhatabı bir peygamber midir? Gök bilimci değil bir peygambere sorulacak soru değil bu. Zaten şimdi ayette onu ima edecek bize.

kul hiye mevakıytu linNâsi velHacc Ayet bambaşka bir cevap veriyor.Onlar başka bir şeyi soruyorlar ayette; Deki o insanlar için vakit ölçen bir şeydir. Yani vakit tayin eder. Bir de Haccın vaktini. Bu cevabı veriyor. Ancak devam ediyor.

ve leysel birru Bi en te’tül buyûte min zuhûriha Evlere arkasından girmek erdenlilik değildir diyor. ve lakinnel birra menitteka lakin erdemlilik, asıl fazilet Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde olan insanın durumudur. Onun faziletidir.

Niye böyle bir ibare geldi? Öncelikle mecazi olarak manası;

-  insanlar, peygambere sorulacak soru bu değil, eve arkasından girmeyin. Çalıyı tepesinden sürümeyin. Yani kapı dururken bacadan girmeyin. Kaldı ki problem bu değil. Sizin sormanız gereken çok soru var. Sizin çözmeniz gereken çok sorun var. Peygamberi bulmuşken onları sorun. Hayata ilişkin sorun. Bunlar gökle ilgili bilgileri olan, bu işle özel ilgilenen, bu konuda teknik bilgilere sahip olan insanların cevap vereceği şeyler. Dercesine adeta..!

ve’tül buyûte min ebvâbihâ Devam ediyor. O halde evlere kapılarından girin.

vettekullahe lealleküm tüflihûn; Allah’tan gereği gibi sakının Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincini kuşanın. O zaman belki ebedi kurtuluşa nail olursunuz.

Burada eve bacadan girmek, ya da arkadan girmek, kapıdan girmek ile sorulan soru arasında ilişki olduğu kesin. Ama bir de bu ibarenin literal manasını, yani lafzi manasını öne alanlar olmuş. Onlar da şöyle bir rivayete dayanırlar.

Hunus denilen bir zümre var. Mekke ve bölgede. İki Aslında kısım insanlar o zaman değerlendiriliyorlar. Hille ve hunus. Hille diye torpilli olmayanlar, yani harem bölge dışında yaşayanlara hille diyorlar. Harem bölge. Mekke ve Kureyşin ve müttefiklerinden olmayanlara hille diyorlar. Zaten haremin dışındaki topraklara da hill denir. Harem bölge içinde yaşayanlar, Kureyşliler ve onların müttefikleri torpilli olmuş oluyor. Onlara da hums deniyor.

Bu biraz da şu manaya geliyor. Sofu olanlar, sofu olmayanlar. Ya da Allah’a daha yakın olanlar, tabii onlar kendilerine böyle bir şey biçmişler şirk döneminde. Kabe bizde madem, biz Allah’a daha yakınız. Onun içinde mesela Arafat’ta vakfeye durmazlar, hemen Arafat’ın dışında bugün nevire mescidinin vakfe mahallinin dışında kalan yerde dururlardı biz torpilliyiz diye. Orada vakfeye; Hille dursun, dışardan gelenler duracak. Ama bunlar Mekke’li ya, bunlar Kureyş ya bunlara bir özel muamele lazım. İşte onun için kendilerini diğer kabilelerden ayırırlardı.

O hums lar İhrama girdiklerinde başkalarından daha özel insan olduklarını başkalarına göstermek için, daha doğrusu yersiz, kaba softalık yaptıklarını etrafa göstermek için evlere ihramlı iken kapılarından değil de arkalarından girerlermiş. Ya da dam kapılarından girerlermiş diye bir haber var. Bu haberde ayetin lafzi manasıyla örtüşüyor. Ama ben özellikle ayetin manasının mecazi olduğunu, ey insanlar sorduğunuz soru muhatabını bulsun. Sorduğunuz soru, gerçekten sormanız gereken soru olsun. Bir soruyu sorarken o sorunun kime sorulacağını iyi bilin manasını içerdiğini düşünüyorum.

190-) Ve katilû fiy sebiylillahilleziyne yukatilûneküm ve lâ ta’tedû* innAllahe la yuhıbbul mu’tediyn;

Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın. Fakat haksız saldırıda bulunmayın. Çünkü Allah, haksız saldırıda bulunanları sevmez. (elmalı)

Sizi öldürmek amacıyla savaşanlarla siz de Allâh için savaşın. Haddi aşmayın. Muhakkak Allâh haddi aşanları sevmez. (A. Hulusi)

Ve katilû fiy sebiylillahilleziyne yukatilûneküm ve lâ ta’tedû Allah yolunda sizinle savaşanlarla siz de savaşın ve sakın ola haddi aşmayın. innAllahe la yuhıbbul mu’tediyn; Allah haddi aşanları sevmez.

Burada söz savaşa getirildi. Savaşla ilgili bir ayete getirildi ve hemen şu söylendi. Savaşla ilgili bir ilke konuyor. Düşünebiliyor musunuz? Hiçbir ilkenin tanınmadığı, hiçbir sınıra riayet edilmediği bir dönemde Kur’an insanlara, düşmanlarıyla ilgili sınırlar getiriyor. Savaş her şeyi meşru kılmaz diyor. Biri ile savaş halinde olmanız, sizin ona her şeyi yapmanızı meşru kılmaz diyor. Ve Kur’an bir ilahi kitaba yaraşır bir biçimde. Allah’ın kelamı olması hasebiyle savaşın hukukunu getiriyor. Adabını getiriyor. Öldürürken dahi güzel öldürmeyi teklif ediyor. Ve bu noktada diyor ki; Sakın aşırı gitmeyin…! Haddi aşmayın. ve lâ ta’tedû sizinle savaşanlarla savaşın.

Bu ayette izin verilen ya da emredilen bir görüşe göre savaş, savunma savaşı belikli. Çünkü sizinle savaşanlarla siz de savaşın. Ama ben bununla şunu demek istemiyorum. İslam’da sadece savunma savaşı vardır, saldırı savaşı yoktur demiyorum. Değil. Kur’an da öyle ayetler var ki onlar saldırı savaşını içerirler. Ama bunların hepsinin yeri ve zamanı farklı olabilir. Bunlar siyasi iradenin vereceği kararlardır. Onun için de Kur’an da ki bazı ayetlerin, bazı ayetlerle nesh edildiğini söyleyenler var,

Örneğin; Bu ayetin de savaşı, saldırı savaşını emreden ayetlerle nesh edildiğini söylerler. Hiç doğru değil. Öyle zaman olur ki savunma savaşı icap eder, öyle zaman olur ki saldırı savaşı icap eder. Bu zaman ve zemine, imkan ve ortama göre değişir. Onun içinde o ayetin hükmünün icra edileceği bir zaman olur, öteki ayetin hükmünün icra edileceği bir zaman olur. Niçin böyle düşünelim ki?

Böyle düşünenler şunu da diyorlar, savaşa izin veren ayet. Kendisinden önce barışı, affı, hoşgörüyü, sabrı tavsiye eden 100 den fazla ayetin hükmünü iptal etmiştir diyorlar. Nesh etmiştir diyorlar. Nasıl böyle düşünebiliriz..! Ne savaşa izin veren ayet, Kendisinden önce sabrı barışı öneren, teklif eden daveti, insanları İslam’a daveti. İnsanlara İslam’ı götürmeyi öneren, teklif eden ayetleri iptal etmiştir, ne de savunma savaşını emreden ayet, kendisinden sonra saldırı savaşını emreden ayetle iptal edilmiştir. Bunların hepsinin yeri vardır, zamanı vardır, zemini vardır.

Bir zaman vardır ki Davet zamanıdır. Bir zaman vardır ki, sabır zamanıdır. Bir zaman vardır ki, savaş zamanıdır. Buna hep müminleri yönetenler karar vereceklerdir. Onun için bu ayetleri nasih, mensuf çerçevesinde değerlendirmek bizce doğru değildir.

191-) Vaktulûhüm haysü sekıftümûhüm ve ahricûhüm min haysü ahrecûküm vel fitnetü eşeddü minel katl* ve lâ tükatilûhüm ‘ındelMescidil Harâmi hattâ yükatilûküm fiyh* fein katelûküm faktülûhüm* kezâlike cezâül kâfiriyn;

Onları nerede yakalarsanız öldürün ve sizi çıkardıkları yerden onları çıkarın. O fitne, öldürmeden daha şiddetlidir. Yalnız Mescid-i Haram yanında onlar sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın. Fakat sizi öldürmeye kalkışırlarsa, hemen onları öldürün. Kâfirlerin cezası böyledir.(elmalı)

Onları nerede yakalarsanız orada öldürün. Sizi sürdükleri yerden siz de onları sürün!.. Fitne (insan) öldürmekten daha şiddetlidir (suçtur)… Onlar sizle savaşmadıkları sürece, Mescid-i Haram yanında onlarla savaşmayın. Onlar sizi öldürmeye kalkarsa o zaman siz de onları öldürün. İşte kâfirlerin yaptığının karşılığı budur. (A.Hulusi)

Vaktulûhüm haysü sekıftümûhüm ve ahricûhüm min haysü ahrecûküm Onları karşı karşıya geldiğiniz yerde öldürün. Emir açık. ve ahricûhüm min haysü ahrecûküm Onların sizi çıkardığı yerden siz de onları çıkarın. vel fitnetü eşeddü minel katl Niçin diye sorarsanız gerekçesi de şu: Baskı ve zulüm, inanca yönelik baskı ve zulüm, öldürmeden daha şiddetlidir.

Fitne nedir? Ben fitneyi inanca yönelik baskı ve zulüm diye çevirdim, en doğru anlamı budur. Burada kastedilen de budur zaten. İnanca yönelik baskı ve zulüm. İnanç özgürlüğüne yönelik her baskı her zulüm fitnedir.

Fitne aslında kelime olarak anlamı; Altını posasından ayırmak için ateşte eritmeye denir. Altını saflaştırma işlemi. Demek ki insan imtihana tutulursa altın gibi saflaşıyor. İşte fitne budur. İnsanın Allah tarafından imtihana sokulması, fitneye düşürülmesi yani, altını saflaştırmak için ateşe atmaya benziyor.

Tabii bu ne demektir? Bu aynı zamanda şu demektir. Kaç ayar olduğunuz ortaya çıkacak demektir. Eğer posanız fazla ise, demek ki ayarınız düşük, fitneye kapıldınız demektir. Evet. Eğer Altınınız, madeniniz saf ise, halis ise, ateşe girseniz ne yazar ki..! Daha da saflaşarak çıkarsınız. İşte budur.

Bu manada onlarla savaşmanın gerekçesi, fitnenin, inanca yönelik baskının ve zulmün katlden, öldürmeden, cinayetten beter olduğu ifade ediyor. Gerekçe bu.

Bunu şöyle anlayabiliriz. Bir Müminin baskı ve zulüm altında, zor altında küfre girmesi, öldürülmesinden daha beterdir. vel fitnetü eşeddü minel katl ibaresinden biz böyle bir şey anlıyoruz. Doğru bir anlayıştır. Yani bir müminin zor ve baskı altında inancını terk etmesi, ölümden beterdir. Mümin için de ölümden beterdir. Yani keşke ölseydim de, hani Ammar bin Yasin gibi. Ölümden beterdir.

2. Nasıl anlarız? Bir mümine böyle bir baskı ve zulüm uygulamak, onu öldürmekten daha büyük kötülük yapmaktır. Yani zulüm yapan açısından ele alabiliriz ayet-i kerimeyi. Onu öldürmekten daha beterdir.

3. olarak nasıl yorumlayabiliriz? Mücerret olarak inanç ve düşünceye baskı yapmak, insanın temel, doğuştan gelen özgürlüklerinden biri ve birincisi olan belki de, İman etme, inanma hürriyete karşı yönelik her türlü tecavüz ve tehdit, bizatihi insanı öldürmekten daha beterdir diyor Kur’an.

Niçin? Çünkü, insana insanlık anlamını veren inancıdır. Siz insanın inancına baskı yapmakla, ona zulmetmekle, onun özgürlüğünü yok etmekle, onun hayatının anlamını yok ediyorsunuz. Anlamı yok olmuş bir hayat, cinayete kurban gitmişlikten daha beterdir. Ölen bir insan, bir insan olarak ölmüş kabul edilir. Ama anlamı olmadığı halde yaşayan bir insan, ölmüş bir insandan daha kötüdür. Çünkü hayatının anlamı kalmamıştır. Yaşamanın anlamı kalmamıştır. Bir anlam ve bir amaç için ölen daha değerlidir.

Evet, bu manada sanırım anlaşılmıştır.

ve lâ tükatilûhüm ‘ındelMescidil Harâmi hattâ yükatilûküm fiyh Mescid-i haramda, Allah’ın hürmeti emrettiği o kutsal mabette, onlar sizinle savaşmadığı sürece siz de onlarla savaşmayın.

Bakınız çok önemli. Bu ibare, bu ayetin birinci cümlesini tefsir ediyor. Bunsuz eğer bu ayeti tefsir etmeye, anlamaya kalkarsanız yanlış anlarsınız. Ayet nasıl girmişti? Vaktulûhüm haysü sekıftümûhüm Bulduğunuz yerde, karşı karşıya geldiğinizde onları öldürün. Hemen altta da ne diyor? Onlar size kutsal mabette saldırmadığı sürece siz de onlara saldırmayın.

Demek ki burada saldıranlara meşru müdafaa öngörülüyor. Meşru müdafaa, adı üstünde meşrudur. Yani insanın kendisini savunma hakkı meşrudur. Size yönelik bir tehlikeye ve tehdide karşı eliniz kolunuz bağlı durmamak, sizin en doğal hakkınızdır. Bu noktada sizin hayatınızın anlamı olan inancınıza yönelik tehdit karşısında da durumunuz budur. İnancınıza, hayatınızın anlamına yönelik her tehdit sizin bizatihi hayatınıza yönelik bir tehdit gibi algılanıyor Kur’an tarafından.

fein katelûküm faktülûhüm Eğer sizinle savaşırlarsa siz de onları öldürün diyor Kur’an. kezâlike cezâül kâfiriyn; İşte inkârında direnenlerin cezası budur. Bu kadar açık. Tefsire ihtiyaç duyulmayacak kadar açık. İnanca yönelik zulüm ve baskıya bir müminin neler yapabileceğinizin sınırlarını çiziyor bu ayet.

Devam ediyoruz.

192-) Feinintehev feinnAllahe Ğafûrun Rahıym;

Artık şirkten vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.(elmalı)

Eğer vazgeçerlerse (yaptıklarından) Allâh Ğafûr’dur, Rahıym’dir. (A.Hulusi)

Eğer son verirlerse..! Gördünüz mü? Eğer düşmanlıklarına son verirlerse..! Dikkatinizi çekerim, iman ederlerse değil, Müslüman olurlarsa değil, size inancınıza yönelik zulüm ve baskıdan vazgeçerlerse o zaman; Feinintehev feinnAllahe Ğafûrun Rahıym; Allah’ta Gafurdur, rahimdir. Yani bu noktada bırakın onları. Bu önemli bir şey.

İşte bu ayet te yukarıdaki ayeti açıklıyor, tefsir ediyor.

193-) Ve katilûhüm hattâ lâ tekûne fitnetün ve yekûned diynu Lillâh* feinintehev felâ ‘udvâne illâ alezzalimiyn;

Hem bir fitne kalmayıp, din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla çarpışın . Vazgeçerlerse, düşmanlık ancak zalimlere karşıdır. (elmalı)

Fitne (dinden çıkmanız için yapılan baskı) kalkana; Allâh dinini rahatça yaşayana kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse (baskıdan – savaşmaktan), artık zâlimlerden başkasına düşmanlık yoktur. (A.Hulusi)

Ve katilûhüm hattâ lâ tekûne fitnetün ve yekûned diynu Lillâh Yine bu ayette açıklanması gereken bir ayet.

Onlarla Din yalnızca Allah’a ait oluncaya kadar savaşın. Diyor ayet. Din yalnızca Allah’ın oluncaya kadar. Ama yukarıda ne demişti? Feinintehev eğer onlar son verirlerse siz de son verin demek zaten hemen arkasında tahtında müstekir olarak bunu anlıyoruz. Burada ise Din yalnız Allah’ın oluncaya kadar savaşın. Ama devam ediyoruz, devamı ne diyor ayetin? Feinintehev yeniden geldi. feinintehev felâ ‘udvâne illâ alezzalimiyn;Eğer son verirlerse zalimlerden başkasına artık düşmanlık yoktur.

Bu ayetin ikinci cümlesini de birinci cümlesinden bağımsız olarak anlayamayız. İki cümlenin arasına engel koyarak anlamaya kalktık mı yanlış anlarız. Demek ki ayette ifade edilen, Din yalnız Allah’ın oluncaya kadar savaşın, şu demek değil ki zaten sünnetullaha aykırı. Kur’an da bir çok ayette bunu ifade eder. Eğer Allah dileseydi onların hepsi Müslüman olurdu. Mealen Kur’an da bu mealde bir çok ifade bulursunuz.

Onun için yeryüzünde ki her insanı Müslüman etmek, edinceye kadar savaşmak değil bu. Burada söylenen şey İnsanla İslam arasındaki engeli kaldırmak. Cihadın da amacı budur zaten.

FeinintehevEğer son verirlerse, yani inancınıza yönelik baskı ve zulme son verirlerse felâ ‘udvâne illâ alezzalimiyn; Zalimlerin dışındakilere düşmanlık yapmayın artık.

Ama burada bir istisna var, Zalimlere cezalarını verin diyor. Zulmedenler cezalarını alacaklar. İşte bu ayetteki izne dayanarak Resulallah Bedir savaşındaki ele geçen esirlerin bazılarını fidye ile, bazılarını 10 Müslüman’a okuma yazma öğretmek şartıyla, bazılarını da benim bir şeyim yok ya Muhammed diyenleri de;

- Haydi sen de öyle git.

Diyerek hiçbir şey almadan salıvermişti. Ama iki tanesini salıvermedi. İki tanesinden fidye de kabul etmedi. Onlar işte bu ayetin kapsamına giriyorlardı. Onlar cürümlerinin, suçlarının cezalarını çektiler ve ölüm cezasına çarptırıldılar. Çünkü onlar zulmetmişlerdi. Onlar yaptıklarının karşılığını buldular.

Yine Resulallah’ın uygulamalarından biri de Mekke’nin fethinde oldu. Mekke’nin fethi sırasında genel af çıkardı Resulallah. Genel af çıkardıkları Müslüman olmuş insanlar değildi. Onun için onlara, Kâbe’nin önünde toplanmış o insanlara;

- Beni nasıl bilirsiniz..! Diye sordu. Onlar;

- Sen kerim bir annenin ve babanın kerim bir evladısın. Diye mukabelede bulundular.

Oysa ki düne kadar, ne dünü, bir saat öncesine kadar can düşman idiler Resulallah’a. Resulallah’ın cevabı şu oldu;

- İz hebü fe entüm tu leka..! Haydi gidin, sizi bıraktım, sizi salıverdim. Siz artık salıverildiniz. Size bir şey yapmayacağım. Demişti.

Resulallah’ın işte genel affı böyle oldu. Ama bu genel aftan hariç tutulanlar vardı, 17 kişi bir habere göre. Bunlardan hemen tümü, tamamı gerçekten de direkt imana zulmeden insanlardı. Allah’la harp eden insanlardı. Allah’la savaşan insanlardı, 6 sı da şairdi bunların. İçinde 6 sı da şairdi. Yani o günün basınını temsil ediyordu. Ve 3 nün cezası infaz edildi, 3 ü geldi af diledi ve affedildi, geri kalan da farklı farklı yerlere kaçtılar. Evet. Yani bu ayetin tefsirinde Resulallah’ın uygulaması da böyle olmuştu.

194-) Eşşehrülharâmu Bişşehrilharâmi vel hurumâtu kısas* femenı’tedâ aleyküm fa’tedû aleyhi Bi misli ma’tedâ aleyküm* vettekullahe va’lemu ennAllahe ma’almüttekıyn;

Hürmetli ay hürmetli aya ve bütün hürmetler birbirine karşılıktır. O halde kim size saldırdıysa, siz de ona yaptığı saldırının aynıyle saldırın da ileri gitmeye Allah’tan korkun ve bilin ki Allah, takva sahipleriyle beraberdir.(elmalı)

Haram ay, haramınız olan aya bedeldir… Ve buna hürmette eşitlik esastır. O hâlde haddi aşıp (bu süreçte) size saldırana, saldırganlığının misliyle siz de saldırın! Allâh’tan korunun ve iyi bilin ki Allâh korunanlarla beraberdir. (A. Hulusi)

Eşşehrülharâmu Bişşehrilharâmi vel hurumâtu kısas Saldırmazlık ayında saldırana verilecek cevap, saldırmazlık ayında verilir. Ben haram ayı, saldırmazlık ayı diye Türkçeleştirdim. Haram ay budur. Yani saldırının yasaklandığı, savaşın yasaklandığı ay.

Burada şu söylenmek isteniyor. Haram aya karşılık haramdır. vel hurumâtu kısasu Saldırmazlıklar da karşılıklıdır. Yani hürmet karşılıklıdır. Bununla söylenmek istenen şu; Resulallah Hudeybiye yılında hacc etmek için Medine’den Mekke’ye çıktığında müşrikler izin vermediler. Okla, taşla saldırdılar. Ve tabii bir anlaşmayla sonuçlandı biliyorsunuz, Hudeybiye anlaşması. Ama Resulallah’ı Mekke’ye sokmadılar. O haram aydı. Resulallah’ın çıktığı o ay haram aydı. Zilkade ayında çıkmıştı. Zilkade ayında.

Haram aylar biliyorsunuz Zilkade, Zilhicce ve Muharrem ayları, yani kameri yılın son üç ayı haram aydır. Zilkade, Zilhicce ve yeni yılın ilk ayı. Son iki ay ve yeni yılın ilk ayı. Zilkade, Zilhicce ve Muharrem.

Aslında 4 ay haram ay olarak bilinirdi cahiliyyede 4. ay olan Recep ayını Mudar kabilesi haram ay ilan etmişti. Diğer 3 ayı kim ilan etti diye sorarsanız kaynaklarımız bize şu bilgiyi veriyor, İbrahim peygamberden gelen bir gelenekti. Nebevi aslı olan İbrahim’i bir gelenekti bu. Onun için Kur’an bu geleneği itiraz etmedi ama en sonunda Hz. İbrahim’den gelen bu gelenek, Mekke’nin fethinden sonra, daha doğrusu berae suresinin, Tevbe suresinin inişiyle artık hükmen geçersiz ilan edildi. Yani bu ümmetten kaldırılmış oldu.

Biliyorsunuz şeriatlar arasında nesh vardır. Bendenizin görüşü de budur. Şeriatlar ve önceki şeriatlar, sonraki şeriatlar hükümleri arasında nesh olabilir. Ancak şu kitabın iki kapağın arasında kalıpta hükmü geçersiz olan ayetin olmadığını düşünüyorum. Bu kitabın iki kapağı arasında yer alan tüm ayetlerin hükmü geçerlidir. Her çağda, her zamanda. Ama onun zamanı, zemini, şartları ayrıdır. Oluşunca şartları zamanı gelince o ayetin hükmü o anda baki olur. Eğer zamanı değilse bir başka ayet o konuda hükmedilir. O ayetin şartları oluşmuşsa o ayet orada uygulanır. Yani nesh edilen, nasih ve mensuh olarak görülen ayetlerin hepsinin kendine has zaman ve zemini vardır. Buna biz tedric diyoruz.

femenı’tedâ aleyküm fa’tedû aleyhi Bi misli ma’tedâ aleyküm Her kim size saldırırsa onun yaptığının aynısını siz de ona yapın. Yani onun yaptığının aynısıyla siz de ona karşılık verin. Vettekullahe Ve fakat Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun bunu yaparken. va’lemu ennAllahe ma’almüttekıyn; Ve yine bilin ki, aklınızdan çıkarmayın ki Allah kendisine karşı sorumluluğunu bilenlerle beraberdir.

Tabii burada özellikle vurgulanmak istenen şey şu; Saldırana eğer ille de saldıracaksanız, onun yaptığından fazlasını yapamazsınız, size tecavüz edene siz de misli ile karşılık verebilirsiniz. Bu demek değildir ki siz de tecavüz edin. Zaten saldırıya karşılık vermek cezadır. Tecavüz değildir. Onun için saldırı misli ile karşılık bulur. Ama bu zarara zararla karşılık vermek değildir. Onun için İslam hukukunun kurallarından biri haline getirilmiştir. La darara, vela dırar..! Zarara karşı zarar verme yoktur İslam’da.

Peki bunu nasıl anlayacağız, bunu İslam’da cezasız suç ta yoktur biçiminde anlayacaksınız. Ve kendinizi savunmanız en doğal insani ve imani hakkınızdır biçiminde anlayacağız. Hürmette denklik esastır diye anlayacağız. Tecavüze ceza Yahudiler gibi olmamalı.

Yahudiler ne yapıyorlardı? Eğer bir Yahudi’yi öldürürseniz, Yahudi’yi öldüren ırkın tamamını öldürürüz mantığı hakimdi. Bir Yahudi’ye bir dünya bedeldir mantık bu. Bir Yahudi dünyaya bedeldir mantığı. Tam bir Yahudi mantığı. Hayır, bir kişi öldürülmüşse onun karşılığını da katili cezalandırılır. Ama onlar öyle yapmazlardı. Hatta İşaya kitabının bir ayeti var bu konuda, İşaya kitabında bir fıkra. Orada deniliyor ki; Yahudi olmayan kavimlerin tümü, Yahudilerin ayaklarına kapanıp, onların ayağının tozunu yalayacaklardır. Yahudi’ce mantık bu. Anlatabiliyor muyum..! Ben bu ayetin İlahi hitap kelam olduğunu sanmıyorum. Özellikle içe kapanma döneminde Yahudilerin kendi kendilerine verdikleri bir hava olduğunu zannediyorum.

Bu nokta da başkalarına goim diyorlardı. Goim, ne demek, hem yabancı, öteki manasına gelir hem de kafir ve düşman manasına gelir. Yani öteki düşmandı, öteki kafirdi. Kim olmayan? İsrail oğullarına mensup olmayan.

Biliyorsunuz, Yahudiler kendilerine gelen ilahi nizamı, bir milliyet olarak ırkçılığa dönüştürdüler. Kutsal ırkçılık haline getirdiler. Onun için de Tevrat, Milli kitap oldu. Yahuve, yahve, milli ilah oldu. Ve Musa’da Milli lider, milli önder oldu. Oysa ki Musa Müslümanların peygamberi, Tevrat, İnsanlığa gönderilmiş bir ilahi rehber, onunla gelen şeriat ise İslam’ın bir şeriatıydı. Ama onlar bunu millileştirdiler.

Bunun karşısında bir dengesizlik yer aldı. Hıristiyanların dengesizliği. O da ne, İncil’de ifade edildiği gibi; Bir yanağına vurana, öbürünü çevir. İslam ise bunu demedi. Ne Yahudiler gibi İfrat, ne Pol Hıristiyanlığı gibi tefrit. Bir yanağına vurana öbürünü çevirecek adam görmüyorum ben. Hangi Hıristiyan böyle yapmış.

Bir tek insanı öldürüldü diye Amerika bir tek gemisine bomba attı diye 100 binlerce çocuğu bombalamadı mı Irak’ta. Körfez savaşı bir yanağını vurana öbür yanağını çeviren adamın davranışı mıydı..! Söyler misiniz..! Nerede bir yanağına vurana ikinci yanağını çevirenler..! Bu olmayacak bir şey, onun için de ütopya. Bu sebeple İslam hayatın gerçeğini görür. İslam hayatı; Allah’la karşı karşıya getirmez. İslam insanı muhal olan bir ütopyaya değil, makul ve mümkün bir hayata çağırır. Bu çok önemlidir. İşte İslam’ın makul ve mümkün olan bir hayata çağırdığının en güzel delillerinden biride budur.

Hayatta savaş vardır, savaş vakıadır. İnkar etmekle savaş yok olmaz. Savaş insanın içindedir. İnsanın olduğu yerde savaş vardır. O halde savaşı inkar ederek bir yere varamazsınız. Düzenleyin, savaşı mümkün olduğu kadar ilkelere oturtun, ilkesel olsun. Düşmanlık vardır. Mutlaka birileri cinayet işleyecektir. Bunu engelleyemezsiniz. O halde bunu adil bir biçimde yargılayın ve cezalandırın. Yok kabul etmeyin, yok sayarsanız eğer, başınızı kuma gömmüş olursunuz.

Savaş vardır, savaşı yok sayarsanız savaşın olmadığı bir dünyayı kim özlemez ki, biz özlemeyelim. Kim istemez ki biz istemeyelim. Bunu istemek ayrı şey, ama hayatın gerçeğini görmekte ayrı şeydir. İstemekle olmuyor, bitmiyor ki..!

Belki savaşın en çok olmamasını isteyenler, bir gün geliyorlar savaşa mecbur kalıyorlar. O sebeple İslam insana başını kuma gömmesini teklif etmez. Aksine başını kumdan çıkarıp hayata bakmasını, hayatın gerçekleriyle yüzleşmesini ve ayağını yere basıp mümkün olan hayata güzellik katmasını ister. Hayatı güzelleştirir yani. Bir düş ve rüya ülkesine çekmez İslam insanı. Onun için buradaki emirler de bunu gösteriyor zaten.

vettekullahe va’lemu ennAllahe ma’almüttekıyn; Mealendir miştik, devam ediyoruz şimdi.

195-) Ve enfiku fiy sebiylillahi ve lâ tülku Bi eydiyküm ilet tehlüketi ve ahsinû* innAllahe yuhıbbul muhsiniyn;

Allah yolunda mal harcayın da kendinizi ellerinizle tehlikeye bırakmayın ve güzel hareket edin. Çünkü Allah güzellik ve iyilik edenleri sever.(elmalı)

Fiysebilillah (Allâh’a ermek için) karşılıksız bağışlayın ve (cimrilik yaparak) kendi kendinizi mahvetmeyin… Ve ihsan edin!… Muhakkak Allâh ihsan edicileri sever.(A.Hulusi)

Ve enfiku fiy sebiylillahi ve lâ tülku Bi eydiyküm ilet tehlüketi Allah yolunda sınırsızca harcayın. Allah yolunda bol bol harcayın. ve lâ tülku Bi eydiyküm ilet tehlüketi Kendinizi, kendi ellerinizle tehlikeye atmayın.

Bunu savaş bahsi olan bir pasaj içinde böyle bir ayetle karşılaştınız mı siz nasıl anlarsınız? Hemen dersiniz ki; Demek ki savaşta falan böyle kendimizi ölüme atmayacağız. Hayır böyle anlamışlar da İstanbul’un fethine çıkan ordu, o ordunun içinde bulunan ve şu an İstanbul’da metfun bulunan Ebu Eyyup el Ensari Hz. leri bunu düzeltmiş. Demiş ki; hayır bu manaya gelmez bu ayet-i kerime, sahih bir haber bu, Buhari ve Müslim de başta olmak üzere birçok kaynağımızın naklettiği.

- Bu ayet bu anlama gelmez, bu ayet bizim için nazil oldu, biz Ensar için nazil oldu. Biz şöyle düşünmüştük: Allah artık İslam’ı yüceltti, İslam yayıldı, artık iyice düşmanlarımızı kahrettik, artık mallarımızın başına dönsek te, biraz da işlerimizi yoluna koysak diye düşünmüştük, bu ayet nazil oldu. “Ey müminler böyle mala, işe güce, dünyaya kendinizi verip te helak etmeyin kendinizi”. Allah yolunda harcamamak kendini helak etmektir.

Diye bitirmiş Ebu Eyyup El Ensari. Hz.leri bu ayete getirdiği yorumda.

Evet sevgili dostlar. Burada Allah yolunda harcamayanlar, Allah yolunda fedakarlık yapmayanlar, kendilerini tehlikeye atmış olurlar. Bu ayetin ifade ettiği gerçek bu.

ve ahsinû Ve hep iyilik yapın. innAllahe yuhıbbul muhsiniyn; Allah iyilik yapanları sever.

Bakınız biraz önce 190. ayette böyle bitti. Allahe la yuhıbbu diye bitti yalnız. Sevmez diye bitti, burada da sever diye bitti. Çok ilginçtir bu surede sever sevmezler çoğaldı. Merak etmiyor musunuz, tabii sizler yürek devletini okuduğunuz için merak etmiyorsunuz. Sebebini orada okudunuz. Ama yürek devletini okumayanlar için burada hemen kısaca söyleyeyim ki, Mekki surelerde yer almaz bu. Mekki sureler genelde azap ile korkutur. Ceza ile korkutur. Çünkü Kur’an ın terbiye ettiği nesil, Mekke de çocukluk seviyesindedir.

Medine de artık büyüdü. Kur’an ın terbiye ettiği nesil, öyle büyüdü ki, ilişki sever sevmeze geldi. Yakar yakmazdan, sever sevmeze geldi. Sever sevmez ilişkisi, ilişkinin zirvesidir. Allah artık onlara; Sizi severim, sizi sevmem deyince onlar yerlerinde çivi gibi çakılıyorlardı. Allah sevmezse bundan büyük bela mı olur diyorlardı. Allah sevmezse, başıma bundan büyük ne bela gelebilir ki..! Allah severse bundan büyük ödül mü olur. Diyorlardı.

İşte ilişki bu noktaya gelince artık yakar yakmaz kalktı. Allah sever, Allah sevmez üslubu geldi. İşte bu ilişkinin zirvesidir. Allah’la kul ilişkisinin çıkabileceği en yüksek noktadır. Sevgi ilişkisi.

196-) Ve etimmül Hacce vel ‘Umrete Lillâh* fein uhsırtüm femesteysera minel hedy* ve lâ tahliku ruûseküm hattâ yeblüğal hedyü mahılleh* femen kâne minküm merıydan ev Bihî ezen min re’sihi fefidyetün min Sıyâmin ev Sadakatin ev Nüsükin, feizâ emintüm* femen temette’a Bil ‘Umreti ilel Hacci femesteysera minel hedy* femen lem yecid feSıyâmü selâseti eyyâmin fiyl Hacci ve seb’atin izâ raca’tüm* tilke aşeratün kâmiletün, zâlike li men lem yekün ehlühu hadıril Mescidil Harâm* vettekullâhe va’lemû ennAllahe şediydül ‘ıkab;

Hac ve umreyi de Allah için tamam yapın. Eğer bunlardan alıkonursanız, o zaman kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Bununla beraber bu kurban, kesileceği yere varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizden hasta olana veya başından bir rahatsızlığı bulunana tıraş için oruç veya sadaka yahut da kurbandan ibaret bir fidye gerekir. Engellemeden kurtulduğunuz zaman da her kim hacca kadar umre ile sevab kazanmak isterse, ona da kolayına gelen bir kurban gerekir. Bunu bulamayana ise üç gün hacda, yedi de döndüğünüzde ki tam on gün oruç tutması lazım gelir. Bu hüküm, ailesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah’tan korkun ve bilin ki Allah’ın azabı gerçekten çok şiddetlidir.(elmalı)

Haccı da umreyi de Allâh için tamamlayın. (Bunu yapmaktan) engellenirseniz hediye kurban da yeterlidir. Kurbanınız kesilene kadar başınızı tıraş etmeyin. İçinizden kim hasta olursa ya da başında (hacca engel) bir sıkıntısı olursa, oruç yahut sadaka veya kurban diyet gerekir. (Engelleme kalktığında) emin olduğunuzda kim hacca kadar umreyi yaşamak, yararlanmak isterse, kolayına gelen bir hediye kurbanı kessin. Fakat bulamayana hac günlerinde üç, döndükten sonra da yedi olmak üzere on gün oruç gerekir. Bunlar ailesi (yerleşim alanı) Mescid-i Haram civarı olmayanlar içindir. Allâh’a karşı gelmekten korunun. Ve iyi bilin ki Allâh, hak edilen karşılığı şiddetle verir. (A.Hulusi)

Ve etimmül Hacce vel ‘Umrete Lillâh Allah rızası için Haccı ve umreyi yerine getirin.

Hacc, Ha’g İbranicede, aslında Sami bir kelimedir. Aramca da İbranicede, Süryanicede, Keldanice de ve Arapçada hemen hemen aynı, yaklaşık telaffuzlarla kullanılan yaklaşık manalara gelen bir kavramdır. İbranicede Ha’g, bayram manasına geldiği gibi, hacc manasına da kullanılır. Kelime anlamı dolanmak, dönmek, bir şeyin etrafını dönmek manasına gelir. Arapça da ise kelime anlamı; Bir yere sık sık gidip gelmek, bir yeri merkez edinmek anlamına gelir.

Hacc, bildiğiniz gibi İslam’ın öngördüğü, Müslümanlar üzerine farz kıldığı ibadetlerden biridir. Hacc ibadeti belli zamanlarda ve belli mekanlarda, ona bir yol bulana..! Bakınız, Ali İmran suresinin ilgili ayetine dayanarak söylüyorum, 193. ayet;olsa gerek yanlış hatırlamıyorsam, (hayır 97)

{..ve Lillahi alenNasi hıccül beyti menisteta’a ileyhisebiyla..

Ona bir yol bulabilenlerin Beyt’i haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.(e.m.)}

Ona bir yol bulana gitmesi, Allah’ın insanlar üzerinde ki hakkıdır diyor.

Şimdi bu noktada, ona bir yol bulan herkes, parası olmaz da bir başka yol bulur. Ama yol bulabiliyorsa eğer hacca gitmesi farzdır. Her mümine. Belli zamanlarda belli mekanlarda, belli ritüelleri yani belli ibadetleri ifa etmekten ibarettir.

Hacc, Allah’la sözleşme yenilemektir.

Hacc, bir ümmet kongresidir.

Hacc, insanın Adem olarak, İnsanlık destanını kendi şahsında yeniden yaşamasıdır.

Hacc, İnsanın kaybettiği, yitirdiği cenneti yeniden bulmasıdır.

Hacc.., İnsanın 0 Km. de olmasıdır.

Hacc.., Allah’la sözleşme tazelemesidir.

Hac.., İbrahim’in, İsmail’in, Hacer’in ve Muhammed A.S. ın (Allah onlara selam etsin) Rollerini oynamaktır. İşte hacc.. budur.

Haç konusunda daha ilerde ayrıntılarıyla durmak üzere burada kesip devam ediyorum;

fein uhsırtüm femesteysera minel hedy Eğer muhasara altına alınmış, önünüz kesilmiş, Hacca gitmek için önünüzde bir engel var ise sizi hacdan alıkoyan o durumda femesteysera minel hedy kurbandan kolayınıza gelen herhangi bir şeyi kurban olarak gönderin, ya da kurban edin. Gücünüzün yeteceği bir kurban verin.

Ayetten hatırlamışsınızdır, bu ayetler Hudeybiye’de nazil olduğu için orayı göz önüne getiriyor. Çünkü Hadeybiye’de müşrikler engellemiş, anlaşma neticesinde bir yıl sonra gitmek üzere anlaşılmıştı. Kurbanlarıyla yola çıkmışlardı Müslümanlar, Resulallah orada ihramlı olarak kurbanını kesti ve müminler de kestiler.

ve lâ tahliku ruûseküm hattâ yeblüğal hedyü mahılleh Razi’nin ifadesinde olduğu gibi buradaki mahılleh yani kurban mahalline varmadan saçlarınızı traş etmeyiniz. Mahalline varmayı Razi, kurban kesmeden olarak anlatmış, yorumlamış. Ama biz şöyle de anlayabiliriz eğer mümkünse sizin Hacca gitmenizi engelleyen bir şey yarı yolda ortaya çıkmışsa, Hacdan yarı yolda geri dönmüşseniz ihrama girdikten sonra, kurbanınızı oraya gönderebiliyorsanız gönderirsiniz. Kurbanınız kesilmeden ihramdan çıkmayın demektir. Gönderemiyorsanız bulunduğunuz yerde kesersiniz. Yine kesmeden ihramdan çıkmayın. Başın Traş edilmesi İhramdan çıkmanın sembolü, yani yasakların, İhram yasaklarının bitişine delalet eder. Onun için başı traş etmek ifadesi konmuştur.

femen kâne minküm merıydan ev Bihî ezen min re’sihi fefidyetün min Sıyâmin ev Sadakatin ev NüsukKimin de bir rahatsızlığı, başından bir rahatsızlığı varsa, ya da hasta ise fidye olarak oruç tutmak, sadaka vermek, ya da kurban kesmek gibi her üç şeyden bir tanesini yapmalı. Eğer hasta ise, ya da başından bir rahatsızlığı varsa diyor, oruç tutabilir, ya da sadaka verebilir, ya da kurban kesebilir. Bu üçünden birini fidye olarak, karşılık olarak yapmalı.

feizâ emintüm Tabii ki emniyete kavuştuktan sonra.

femen temette’a Bil ‘Umreti ilel Hacc Kim de Hac ile umreyi birleştirmek istiyor, daha doğrusu Hacc dan önce Umre yapmak istiyorsa, yani haccı temettuya, bunun ismi Temettu haccı. Hacdan önce umre yapmak üzere hacca niyet etmektir. Kimde böyle bir hacca niyet etmişse: femesteysera minel hedy gücünün yettiği cinsten bir kurban kesiversin.

femen lem yecid feSıyâmü selâseti eyyâmin fiyl Hacc Bu kurbanı bulamayan böyle bir temettu haccına gidipte bu kurbanı bulamayan kimse ise; Hacc da 3 gün,ve seb’atin izâ raca’tüm döndüğünde de 7 gün olmak üzeretilke aşeratün kâmiletün hepsi 10 adede bali olan bir oruç tutsun. Yani 10 günlük, 3. hacda, 7.si döndüğünde, memleketinde olmak üzere 10 günlük oruç tutsun. Kim? temettu haccına gidip, hacdan önce Umreye girip, ondan sonra haccı yapmak üzere niyetle giden ama kurbanı orada kesmeyen, kurban kesecek imkanı bulamayan kimse de böyle telafi etsin.

zâlike li men lem yekün ehlühu hadıril Mescidil Harâm Tabii bu hükümler ailece Mescid-i haram cıvarında oturmayanlar içindir. Mescid-i haram civarında oturanlar için bu hüküm geçerli değil.

vettekullâhe Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. va’lemû ennAllahe şediydül ‘ıkab; Çok iyi bilin Allah’ın kötülüğe karşılık vermede çok şiddetli olduğunu aklınızdan çıkarmayın.

197-) ElHaccü eşhürun ma’lumât* femen ferada fiyhinnel Hacce felâ rafese ve la füsûka ve lâ cidâle fiyl Hacc* ve ma tef’alû min hayrin ya’lemhullâh* ve tezevvedû feinne hayrez zadit takvâ* vettekuni yâ ulil elbâb;

Hac, bilinen aylardadır. Her kim o aylarda hacca başlayıp kendisine farz ederse; artık hacda kadına yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz hayırdan ne işlerseniz, Allah onu bilir. Kendinize azık edinin. Şüphesiz ki azıkların en hayırlısı Allah korkusudur. Ey akıl sahipleri! Benden korkun!(elmalı)

Hac bilinen aylardadır. Kim o aylarda haccı edâya azmederse, artık hacda seviyesiz konuşmalar, hacca yakışmayan davranışlar, fiiller, kavga yapmamalıdır. Ne hayır yaparsanız Allâh bilir. Azıklanın ki en hayırlı azık takvadır (Allâh için beşeriyetinin noksanlarından korunma). Ey derin düşünen akıl sahipleri, benden korunun (yanlış yapmanız yüzünden karşılığını vermemden korunun)!(A.Hulusi)

ElHaccü eşhürun ma’lumât Hacc, bilinen aylardadır.

Bilinen aylar, ne kastediliyor? Şevval, Zilkade, Zilhicce demişler. Ki bunlar ay yılının kameri yılın son 3 ayı.

Bu ayet, Kadim, eski ulemanın dediği gibi İhram zamanını ifade içinmidir, yoksa hacc mevsiminin farklı zamanlarda yapılabileceğine delil olur mu diye bir tartışma açılmıştır bugün. Bugün bu tartışmayı açan kimi ilim adamları bu ayeti delil göstererek şu gerekçeyi ileri sürüyorlar.

- Hacc kalabalıklaştı, milyarlar hacca gidiyor, izdihamdan insanlar ölüyor, hatta bu ölümler bazen 100 lere bali oluyor. Onun içinde bu ayete dayanarak haccı farklı farklı günlerde yapılması gerekir. Diyorlar. Böyle bir teklifleri var.

Peki bu ne kadar doğru, bu ayetten bu çıkar mı diye soracak olursanız, bizce bu ayetten bu çıkmaz. Neden çıkmaz?

femen ferada fiyhinnel Hacce felâ rafese ve la füsûka ve lâ cidâle fiyl Hacc Buraya geçmeden önce neden çıkmaz oluşuna bir cevap vermek istiyorum.

1 - Ayette ElHaccü eşhürun ma’lumât geçiyor. Malum, bilinen aylarda. Malumat olduğu ifade edildiğine göre böyle bir uygulama hiçbir kaynakta yok. Yani bilinen aylar diyerek aslında Kur’an, İbrahim peygamberden beri bilinen bir uygulamaya dikkat çekiyor. Herkes biliyor. Binlerce insan biliyor bunu. Biliyor ki Kur’an söylemeye bile gerek duymuyor. Ama herkesin bildiği böyle bir şey gariptir bize bir tek belli günler dışında hac edildiğine dair delil sunmuyor. Eskiden beri. Öteden beri malum günlerin dışında hac eden herhangi birine rastlayamıyoruz.

2 – Bu surenin hemen bir sonraki ayeti, 198. ayette arafattan çağlayıp gelirken ifadesi var.feizâ efadtüm min ‘Arafatin çağlayıp gelirken ifadesi.

Yine 199. cu, bir sonraki ayette; Sümme efıydû min haysü efâdanNâs İnsanların çağlayıp geldiği yerden sonra siz de gelin, çağlayıp gelin ifadesi var.

Burada Haccın tüm insanların katılımıyla aynı anda yapıldığını anlıyoruz.

3 – Yine bir başka delil, 203 te sayılı günlerden söz ediliyor. Hemen karşı sayfada.ma’dudât, eyyamin ma’dudât sayılı günler. Bunların teşrik günleri, ya da hacc günleri olduğu sabit. Yani teşrik günleri değilse, bayram günleri değilse hac günleridir.eyyamin ma’dudât 0, eyyamin ma’dudât ı ne yapalım diye bir soru gündeme geliyor. Sayılı günler var. Ve hacc o günlerde yapılıyor.

4 - Yine bir başka delil Hacc suresinin 28. ayeti; fiy eyyamin ma’lumât geçiyor. Bilinen günlerde. fiy eyyamin ma’lumât Peki bu bilinen günler hangi günler, yine aynı. Ya bayram günleri, ya da haccın yapıldığı Zilhicce’nin 8 – 9 – 10 – 11 ve 12. 5 gün. Yani tevriye gününden başlamak üzere bayramın sonuncu gününe kadar olan 5 gün. Ki hac, bu 5 günde yapılır. Arafat’ta vakfa, Müzdelife’de vakfe, Mina’da vakfe ve Remy’i Cimar, şeytan taşlama, kurban kesme ve tavaf. Ziyaret tavafı. İşte bunlardan oluşur ve sa’y Hacc bu 5 günde biter. Başlar ve biter. Onun için de bu 5 günün dışında hacc yapıldığına dair ne tarihsel bir malumatımız var, ne de şu hacc/28. ayetle bu surenin karşı sayfadaki 203. ayeti böyle bir anlamaya delalet eder.

O halde bu ayeti nasıl anlayacağız? Bu ayeti de peygamberimizin de tefsir ettiği gibi, tabii zayıf bir haber olduğu için ben o haber üzerine böyle bir yorumu kurmak ta istemiyorum ama bu tefsiri de önemsiyorum. Peygamberimiz bunu şöyle tefsir ediyor;

- Hacc da ihrama girmenin müddetini tayin ediyor bu ayet.

Yani ihrama girip, ihramdan çıkma müddeti işte bu ayetteki ifade edilen eşhürun ma’lumât bilinen aylardadır. Gerisini önümüzdeki derste devam etmek üzere.

“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

About these ads
 
Yorum yapın

Posted by 25 Mart 2011 in KUR'AN

 

Etiketler: , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 145 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: